Bedirhan Gökçe ve Bedirhan Gökçe Şiirleri - Delinetciler Portal

Bedirhan Gökçe ve Bedirhan Gökçe Şiirleri

  1. sponsorlu bağlantılar
    kendini böyle anlatmış şair

    Ben hüzünlerle sevdim şiirleri
    Ben hüzünlerle büyüttüm kendimi
    Küçükken gamzelerim vardı benim
    Büyüdükçe hüzne sattım hepsini.

    Geçmişe dair ne varki bu dörtlüğe ekleyebileyim.
    Şu tarihte haber okudu...Şu tarihte mankenlik yaptı...Şu tarihte seslendirme yaptı...
    Türkiye'nin dört bir yanında salonlar dolusu insana şiir dinletileri.
    Radyolarda, Televizyonlarda şiir programları.
    Şiir kasedi, şiir kitabı.
    Terkedilişler, ayrılıklar, ihanetler, ağız dolusu isyanlar ve yine

    Hüzünler,
    Hüzünler,
    Hüzünler.
    KISACA,
    Ben hüznünü sesine,
    Sesini şiirlere yüklemiş adam.
    Yani yine biraz kül,
    Yine biraz duman....

    Ucuz İnsanlar

    İnsanlar da parsellenmiş arsalar gibi
    Duygular bölük bölük, his parça parça.
    Bakışları andırır gerçek dost gibi
    Yürekler sönük sönük, sis dalga dalga.

    Şerefin böylesi ucuz gittiği,
    Yüreğin böylesine teslim dediği.
    Kulun kula acz ile ram ettiğini
    Ne yazık ki burada sizinle gördüm.

    Eskiden şeref için ölenler vardı,
    Gurur onur şahsiyetin anlamı vardı.
    Gerçekleri haykırmak yiğit şanıydı,
    Bugün eskiden demek ne kadar acı.

    Birleşmiş üçü beşi birlik olmuşlar,
    Sükut ikrardan diye suskun kalmışlar.
    Cemaziyelevvel malum ya bize
    Ucuz ihanete ortak olmuşlar.

    Benim adım Bedirhan bilenler bilir,
    Benim özüm de bir sözlerim de bir.
    Yalan söylüyorsam söyleyin bir bir,
    Doğru diyorsanız söyleyin hep bir.

    İsim isim yazmak bana yakışmaz,
    Teşhir etmem ise yakışık almaz.
    Dost oldum herdem dost bulamadım,
    Ulan çek git derim size yakışmaz

    ANKARA 1996

    Bedirhan Gökçe

    sponsorlu bağlantılar

      Konuyu Beğendin mi?

  2. Yarım Şiir

    Sana yazdığım şiir yarım kalacak
    Boynu bükük kalacak tüm sözcüklerim.
    Sana olan sevgimi kalem duyacak,
    Kağıt da bilmeyecek canım sevdiğim...

    Bedirhan Gökçe

    Gitme

    Gideceğim diyorsun
    Gitme be Ali gitme.
    Bu gidiş bitirir tüketir seni,
    Hırsla kalkan zararla oturur Ali.
    Gel lanet et şeytana gitme,
    Gitme be ali

    Biz sahil kahvelerin
    Romantik havasıyla,
    Otantik havasıyla sevdik.
    Tavşan kanı çayı,
    Titreyen elleriyle sunan
    İhtiyar balıkçının
    Gülümseyen yüzüyle sevdik.

    Sen gideceğim diyorsun,
    Gitme be Ali,
    Hayallerimiz var,
    Geleceğimiz var,
    Dualarımız var.
    O kızı alacağız Ali,
    Hem de istediğin
    Bir "ebruli akşamda",
    Sarı saçlarına Ankara'yı takıp
    Ver elini İstanbul...

    Yine gideceğiz
    O sahil kahvesine.
    Tavşan kanında çay,
    Yosun tadında köy.
    Çaydanlıkta demimiz muhabbet,
    Şekerimiz sohbetin olacak.
    Sonra ijtiyar balıkçı gelecek,
    Oturtup ihtiyarı, ona çay ikram edeceğiz.
    Ardından uzaklara dalacak gözleri,
    Ve hazin hikayesini anlatacak.
    Kim bilir belki de
    Hikayesi sana benzeyecek,
    Sonu "yanlıştı" diye bilecek...

    Gitme be Ali gitme.
    Bak bana şiir yazdırdın.
    Gel yine hayallere dalalım,
    Düşüp sokaklara, sürüyelim Ankara'yı.
    Tamam mı Ali, tamam mı?
    At şu paltoyu,
    Çaylar iki oldu Kerim!
    Çaylar iki oldu.
    Çankaya 1996

    Bedirhan Gökçe

  3. Eylül

    Memleket havalarından bir haber ver,
    Eylül yağmuru nasıl düşer toprağa?
    Kemah'ın kapalı dar yollarında
    Hangi kuş hatıra çizdi dal uçlarına?

    Yanıp sönen mavi ışıklarla kaybolan Yusuf
    Geri döndü mü yurduna?
    Ya Viranşehirli Yakup, Çaykaralı Musa?
    Onlarda döndü mü yurduna? ...

    Hani sen;
    Aşkı bir üveyikten satın almıştın Sadri.
    Ne oldu ona?
    Bıçak kesmez oldu ağzını...
    Susar oldun, yazmaz oldun daha...
    Oysa yüreğimizi koymuştuk ortaya.
    Hani, taşırdı be usta!

    Bak yine bir Eylül havası var Sadri,
    İkibin'e doğru 97 Mart'ında.
    O gün doğan İsmail bugün delikanlı çağında
    İlkbaharda sonbahar, bu nedir usta?

    Maltepe cigarasının adı mı var bugün?
    Üç bardak çayın hatırımı kaldı?
    Tornacının yanında çıraktı dayın,
    O günlerden yüzünde eser mi kaldı?
    Gel yine bir gurbet türküsü uçuralım.
    Munzur'dan İstanbul'a
    Fırat'ın suyundan bulgur aşına
    Serin göze başından Eylül ayına.
    Üç gurbet türküsü tutturalım
    Dostluk adına...

    Bilirsin sende de bende de
    Eylül'ün acı bir tadı vardı.
    Şiire Eylül dediysek
    Elbet;
    Bir maksadı vardı.
    Elbet

  4. Hayatı

    --------------------------------------------------------------------------------

    "Ne zaman sorsalar özgeçmişiniz diye, bunalır ve özgeçmişten ziyade öz geleceğe talip olduğunu söyler ve debdebelerle dolu geçmişimin renksizliği içinde birazda sıkılarak başlarım anlatmaya öz olan geçmişimi en öz şekliyle.

    1988 senesinde TRT'nin açmış olduğu seslendirme sınavlarına girdiğim sırada mankenliğe de başlamıştım, tipim çok iyi olmasa da iyi taşırdım kıyafetleri.
    Reklam, film, belgesel derken, çok alakasız bir zamanda devlet memuru oldum..
    Memuriyetim boyunca "Allahım bana öyle bir iş verki gece oturup gündüz yatayım" diye dua ettim.. İleride bu duamın kabul olacağının bilinmezliği içinde..

    Memuriyete bir türlü ısınamayan ben, 1993'te açılan özel radyolarla geceleri şiir okuyup gündüzün stresini atmaya başladım.. Ve 1995'in sonunda Hulki CEVİZOĞLU'nun samimi teklifi üzerine biran bile düşünmeden, Kanal 6'nın haberlerini okumak üzere istifa ettim memuriyetimden.

    Üç sene sonra sesimin haberlerde anlamını yitirdiğini düşünerek gelen teklif üzerine radyo programımı Kanal A'da yapmaya karar verdim..
    Yine aynı sene şiir kasetleri daha patlamamıştı ki bir şiir albümü yaparak sessizce yüzbinin üstüne çıkan albimüm ile ismimi iyice şiirleştirme imkanı buldum..

    2000 yılının Eylül'ünde Radyo Tatlıses'e başlamak üzere herşeyimi geride bırakarak Ankara'ya hüzün dolu bir vedanın ardından, geldim taşı toprağı "para kadın hırs" olan üçlü sac ayağının merkezi.. İstanbul şehrine..
    Bu arada "Kanal A" televizyonundaki "Damlayan Mısralar" adlı programıma da devam ettiğimi düşünürsek, Ankara İstanbul otobanının dile gelmesi durumunda nasıl 9 kilo verdiğim en iyi şekilde anlatılmış olacaktır.
    Ve ben Damlayan Mısralar adlı TV programımla Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği'nin "2000 yılı Radyo TV oskarları" ödülü ile Kültür Sanat dalında yılın en iyi televizyon programcısı sıfatına sahip olma şansını yakalarken programımın kalitesi de nihayet tescillenmiş oldu..
    Alâkasız görülsede ben aynı zamanda siyah kuşak kareteciyim. Kısacası, şairin ifadesi ile "Biraz kül, biraz duman, o benim işte.""

  5. Git

    Ayrılığın nağmesi bu duyduğumuz,
    Bakışların gönlümü caydırmadan git.
    Ne bir hatıran kalsın ne de bir umut,
    Duruşların gönlümü yandırmadan git.

    Bütün resimlerini sök at duvardan,
    Sana ait ne varsa çıkart odamdan.
    Kitabın arasında şöyle canından,
    Bir gül bırakmıştın ya soldurmadan git.

    Hani bir şarkı vardı mazide kalan,
    Öyle içten acıklı, öylesi nalan.
    Göğsüme yaslanıp da sevince boğan,
    Yeşermiş tüm aşkları kurutmadan git.

    Nasıl güzeldi herşey hatırlasana,
    Nasıl gülüşürdük biz dert ortasında.
    Ekmek paramız yokmuş ne gam, ne tasa,
    Güzel hatıraları zehretmeden git.

    Hani mevsimlerden, hep biri bahardı,
    Hani gökten her cemre bize yağardı,
    Hani kış ortasında mevsim bahardı,
    Şu inanmış gönlümü, kandırmadan git.
    Allah aşkına bırak, öldürmeden git...

  6. Rahmet
    --------------------------------------------------------------------------------
    Gökte rahmet olsan umrum değilsin
    Senin yağmurunda ıslanmıyor bedenim
    Kızgınlığım sana değil kendime benim
    Senin mevsiminde açmıyor çiçeklerim.


  7. Küfrüm Edebimi Aştı Bu Gece

    Sen benim gözümde bir hiçsin artık,
    Nefretim aşkımı aştı bu gece
    Bugün ki sözlerin söz müydü artık
    Son sözün sabrımı aştı bu gece

    Kolayca bitsin bu diyemedin de
    Salladın savurdun basiretsizce
    Hiç mi ders almadın onca gezdik de
    Yağmurun rahmeti aştı bu gece

    Yürümeyen neydi,ilişkimiz mi?
    Günüm sensiz bomboş deyişimiz mi?
    Sensiz yaşayamam çelişkimiz mi?
    Yalanın doğrunu aştı bu gece

    Evlenmek hayali kapımda idi
    Giriş kat evimin boyası yeni
    Mobilyan,takımın, alınmış idi
    Vuslatım tadını aştı bu gece

    Yemedim yedirdim ne varsa sana
    Üç kuruşum olsa verirdim daha
    Memurdum yoksuldum hatırlasana
    Hafızam haddini aştı bu gece

    Ayakların donmuş,üşümüştün de
    Gece yatamamış üzülmüştüm de
    Bir ay oruç tutup yememiştim de
    O çizmen boyunu aştı bu gece

    Yapılan söylenmez, gelmezmiş dile
    Allahtan beklenir kul bilmese de
    Kızgınlığım buna, sebep ise de
    Sabrım miadını aştı bu gece

    Onca gez toz benle,seviyorum de
    Sonra git nişanlan bir de ona de
    Şerefsizlik değil, nedir bu söyle
    Küfrüm edebimi aştı bu gece

    Sana son bir sözüm, nasihatım var
    Aldığım ahlakla bir terbiyem var
    Senin doğuran ana deyip geçmek var
    Saygım adabımı tuttu bu gece
    Gönlümün romanı bitti bu gece
    Hangisine yansam şimdi gün gece
    Ömrümden beş yıl gitti bu gece

    Bedirhan Gökçe

  8. Dilin Yalan Söylüyor

    Tohumdun yüreğimde fidan oldun büyüdün,
    Ağaç idin bağımda, çınar oldun yürüdün.

    Nasıl söküldün öyle, çatır çatır içimden,
    Köklerin yüreğimde kan revan oldu birden.

    Çalı çırpı bıraktın giderken yüreğimde,
    Hepsi bir kıymık gibi beynimin her yerinde.

    Dilin ne derse desin, gözün öyle demiyor,
    Seni sevmedim derken, dilin yalan söylüyor.

    Burası Ulus parkı, karşımız Anadolu,
    Gönlümün öbür yanı ondan böyle sır dolu.

    Yalnızım bu şehirde, hem de yapayanlızım,
    Boğuluyorum gitme, şair olur bir yanım.

    Yok böyle demiştim ben, yanlış anladım hemen,
    Bunun hepsi hikaye, baştan komiğiz zaten.

    Kendimizi kandırdık, kargalar güler buna,
    Birde ciddiye aldık, karganın papuç damda.

    Bu koca alemde biz, varla yok arasıyız,
    Olmasak da olurdu, varsak yaşamalıyız.

    Olmayacak duaya amin demeyelim biz,
    Herkes kendi yoluna biz hep böyle gideriz...

    Bedirhan Gökçe


  9. Ne Çıkar

    Tut ki gecenin
    Alacakaranlığında düşlemişim seni.
    Tut ki, rüyalarımı bölmüşsün ne çıkar?
    Ne çıkar gündüzlerin selamsız aşkına,
    Geceleri kefen biçsen.
    Bir anlık hırsla,
    Her şeyi yıkıp geçsen, ne çıkar...

    Tut ki bundan böyle unutmuşum seni.
    Tut ki artık çalan parçalarda ismin geçmesin.
    Tut ki yazılan şiirler, seni anmasın,
    Varsın eller de unuttu desin.
    Ben seviyorum ya seni,
    Sen sevmesen, ne çıkar...

    Bedirhan Gökçe

  10. Moral Prodüksiyon etiketi ile ‘Başım Gözüm Üstüne' isimli şiir albümüne imza atan Bedirhan Gökçe, 1,5 yıl aradan sonra yeni şiir albümü ile yine gündemde…

    MORAL DÜNYASI Dergisi'nde yer alan röportajda, yeni albümünde ‘Adam kavgada belli olur' diyen ünlü şair ve radyo programcısı Bedirhan Gökçe ile hem yeni albümünü, hem de özel hayatına dair pek bilinmeyen yönlerini konuştuk.

    Öncelikle yeni albümünüz hayırlı olsun. ‘Başım Gözüm Üstüne'yi aratmayacak bir albümle yine sevenlerinize sesleniyorsunuz. ‘Adam kavgada belli olur' albümünüze geçmeden önce ilk albümden söz açalım. Sizi memnun etti mi ‘Başım Gözüm Üstüne' albümü?
    Bu sorunun cevabına "Siz ‘Sol Yanım Acıyor Anne' şiirini duydunuz mu?"' desem sanırım en güzel cevap olur… Çünkü sadece o şiir dünya olimpiyatlarından bütün ilköğretim mezuniyet törenlerine, internet ortamından gazete sütunlarına kadar geçen senenin ve hâlâ devam eden sürecin en çok konuşulan Ayla Aydemir şiiri… Bu her albüme nasip olmaz. Ayrıca bu albüm bana, ziyadesiyle firmama Kral TV Video Müzik Ödülü'nü getirmiş satış rakamıyla da sevenlerim beni, şirketime mahcup etmemiştir. Yani cevabım evet. Düşünün bir de mp3 ve korsan olmasaydı!

    Sizinle daha önceki görüşmemizde bu albüm için sizi çok farklı bir yere taşıdığını belirtmiştiniz. Yeni albüm için de aynı öngörüleri taşıyor musunuz? Buna benzer bir hedefiniz var mı?
    Bu albüm belki biraz da haddimi aşarak yapılmışların en iyisidir diyorum, herkesin bulunduğu yer zirvesidir ancak bu albüm yapılmış olanların da zirvesidir. Bu kadar iddialı konuşmam belki rahatsız edebilir ama albümü dinleyen ne demek istediğimi anlayacak, hakkımı teslim edecektir.
    Yaklaşık sekiz ay milim milim inceleyerek tekrar tekrar okuyarak şairini arayıp ‘olmuş mu, sizin anlatmak istediğinizi anlatmış mı' diyerek onların da olurlarını alarak ve arada yönetmeni de -belli etmese de- deli ederek hiç bir masraftan kaçınılmamış, en iyisi olmasına özen gösterilmiş bir eserdir.
    Benim dinleyicim iki senedir beklediği albümü eline aldığı an kapak tasarımından resimlere, şiir seçiminden klip parçasına kadar her şeyin yerli yerinde içine sinmesi lazım. Best FM'deki radyo programıma mesaj atan dinleyicilerimin ‘muhteşem olmuş, bir şiir albümü bu kadar olur' sözleri, ‘bu olmuştur' dedirtiyor bize…
    Gelelim ‘Adam Kavgada Belli Olur'a. Bir hikâyesi var mı bu ismin? Albümde ilk eser 'Ciğerin Yansın'. Cemal Safi gibi bir ustanın şiiri… Ama albüme adını verdiğiniz bir sözle başlıyor şiir. Buradaki özel durumun özel bir nedeni var mı?
    Bunun cevabını en azından şimdi vermek istemiyorum. Herkesin ilk anda anladığı, sanırım sokaktaki kavgadan kaçan ya da dik duran adamın anlatıldığı bir delikanlı jargonu… İçinde o da olsa da değil; cevabını dinleyen versin. Albümün girişindeki sözü iyi dinlesinler ama sonra da albümü!
    Bir radyocu olmanızın vermiş olduğu bazı avantajlar var. Bunların başında hiç şüphesiz dinleyicilerinizle her gece birebir iletişim kurmanız. Şiir seçiminde bir önceki albümde bu iletişimin etkisinden ciddi anlamda söz etmiştiniz. Bu albümde de böyle bir etkileşim söz konusu mu?
    Elbette. Ben halka rağmen bir şey yapmam, yapılmasından da nefret ederim hele ki radyo dinleyicilerime rağmen asla… Albümdeki 4 şiir hariç gerisi onların tercihidir. Bana sahip çıkan, mp3 yerine albümümü para verip alan, kitabımı alan, konserime gelen onlar… Önce onlara yönelik yapıyorum. Benim piyasa parçası denen bir şiirim olamaz, olursa da onların tercihi olur. Diğer dört eseri de ben sıfırdan sunuyorum. Sürpriz olsun diye.
    'Baba' isimli size ait bir şiir var albümde. Babanıza mı bu şiir?
    Babama değil ancak bu şiirin kahramanları gerçektir. Bu olayın girizgahı yaşanmıştır. Ama eğer müsaade ederseniz bunun benim özelimde kalmasını istiyorum. Herkesin yakından tanıdığı birisi olduğu için söylemek istemiyorum.
    Bu albümde sırasıyla en güvendiğiniz 3 şiir hangisi?
    Klip parçası olan ‘Ciğerin Yansın' hariç, Adı Nevin (Yenik Serçe), Kime Ne (Üşüme) ve Baba Uyan ya da Oğlum, Yedinci Cadde, Uy Havar, Kerkük, Namıssız… Gördün işte. Üç dedin ben albümü saydım.
    Bedirhan Gökçe'de 3. Sayfa'dan bu yana ne değişti? Değişen bir şey var mı daha doğrusu?
    Olmaz olur mu! En başta ben değiştim. Mesela eskiden dua ederken "Allah'ım namerde muhtaç etme" diyordum şimdi ‘değil namerde merde bile muhtaç etme' diyorum. Bir de o zaman sakalımda 3 tane ak vardı, şimdi 20 falan.
    Bu albümde yine Gündoğar'la çalışmışsınız. Sanıyorum Gündoğar'la çok iyi bir ekip oldunuz. Uyumlu bir ekip.
    Normalde çok dağınık olmama rağmen işimde çok titiz çalışırım beraber çalıştığım herkesi de bunaltırım. Amatörlüğü kaldıramam, hiçbir iş dört dörtlük olmaz ama olmasına gayret ederim. Hiç torpilsiz desteksiz buralara kadar gelirken sadece sığındığım Allah'tır ve kendi deneme yanılmalarımla buralara gelinmiştir. Sığınır ve yürürüm Allah'a "ne olur" demem "ne olursa olur" derim ama bu dediğim dediktir gibi de anlaşılmasın mutlaka istişare eder fikirlerini de alırım yakın çalışma arkadaşlarımın.
    Özet olarak uyumlu olan ekiptir. Çıkıntı olan ben, kahrımı çeken de Gündoğar… Gündoğar işinin ehli bir adam ve onunla çalışmak hem kolay hem keyifli… Gündoğar burayı değiştirelim "olur dedem" Gündoğar buraya şunu mu alsak "olur dedem" Gündoğar çay içsek "olur dedem." Eee kim çalışmaz bu adamla!

    Bu albümde benzerlerine göre ve diğer iki albümünüze göre çok farklı daha özgün diyebileceğiniz bir özellik var mı?
    Çok uyumlu bir albüm. Bu nasıl anlatılır bilmiyorum. Şiirle şarkının uyumu, şarkıyla söyleyenin uyumu, şiirin sesine göre şiiri yorumlama durumu, şairin yazdığı adam olmaya çalışmak ve çok güçlü bir empati kurma duygusu, şiir seçme tercihleri yaklaşık 22 şiirden 11 şiire düşmek kolay değil. Kulağının müzik kalitesi yüksek olan anlayacaktır ne anlatmak istediğimi.
    11 şiir 11 ayrı yorumdur ki bu çok zordur. Bazı albümleri dinleyin bazen yorumcunun ya da sanatçının bir parçadan diğerine geçtiğini anlamazsınız, tek düzedir yani hepsinin vurgusu birbirine benzer, yani şiirinde ‘hicazı hüzzamı kürdi'si vardır anlayan anlar.
    Malumunuz bu piyasa çok vefasız. Bu durumdan sizin de muzdarip olduğunuz oldu mu?
    Aslında yukarda ilk albümden bu yana neler değişti dediğinizde biraz bunu anlatmaya çalışmıştım. Kıskançlığın bunun üstünde yaşandığı başka bir mecra yoktur. İddia ederim. Herkes beni sevsin en iyi benim duygusunun ağız dolusu yaşandığı yerde muzdarip olunmaz mı? Sevgili ağabeyim Ömer Lütfi Mete bana şöyle demişti: "Bedirhan, biz kırmamayı öğrendik de, kırılmamayı öğrenemedik"
    Kırgınlığınız var mı birilerine?
    Bu albüme kadar yoktu ama ne zaman ki ben geçtiğimiz senenin şiir adına bütün ödüllerini aldım özellikle de "Kral TV Video Müzik" ödülleri gibi… Orada çok kırıldım meslektaşlarıma. Sadece üç arkadaşım aradı, tebrik etti. Bir ikisi de orda olmalarına rağmen hiç bir şey olmamış gibi davrandılar, ama ben onlara da yine şöyle sesleniyorum:
    ‘Yıkanlar hatır ı naşadımı ya Rab berhüdar olsun
    Benim için namurad olsun diyenler bermurad olsun'
    Albümde ilk defa olan bir şey de kapaktaki RTÜK ödül logosu, sanırım ilk?
    Evet ilk defa ödül verildi hem de hep ceza veren diye bilinen RTÜK'ten… Türk Dil Kurumu'ndan iletişim fakültelerine Türk Tarih Kurumu'ndan özel kuruluşlara kadar geniş bir yelpazeden oluşmuş jüri "bu adam etkili ve doğru Türkçe" kullanıyor demiş. Bizde albüme koyarak en azından öğretmen ve bilinçli veli tercihlerinde önem arz etsin diye oraya o ödül logosunu koyduk
    Ankara aşığı olduğunuzu biliyorum. Son zamanlarda vaktinin çok büyük kısmını İstanbul'da geçirdiğinizi de… Şu saatten sonra İstanbul mu Ankara mı desek ne dersiniz?
    Siyasetten de teklif almama rağmen kabul etmedim. Ettiğim gün, artık Ankara hasreti tak etmiştir cana… Şu an İstanbul diyorum biraz memnuniyetten biraz mecburiyetten.
    Şiiri hakkıyla okumanın yolu nedir?
    Önce hissetmek, hissetmek, hissetmek; sonra da ana dilimiz olan Türkçe'nin her bir kelimesinin hakkını vererek hissettirmek…
    Bakın Özdemir Asaf diyor ki:
    "Bir şiiri anlamasanız da olur
    Ama onu kötü okuma ne olur"…

    Son olarak sevenlerinize ve sevdiklerinize neler söylemek istersiniz?
    Bu albümden iki tane alın birini arşivinize koyun birini dinleyin, seneler sonra onu arşive niye koyduğunuzu anlayacaksınız. Ve Emrah'ım senin nezdinde son sözüm şair diliyle şudur:
    ‘Taş toprakmış,
    Kış kıyametmiş dinlemez,
    Şiir, kardelendir !'

  11. Kar
    Nasıl kar yağdı bugün, gece sabaha karşı,
    Ortalık bembeyazdı, sanki bir gelin gibi.
    Tane tane döküldü, göklerin sevda marşı,
    Günahtan arındırdı, tüm günahkar yüzleri...

    Yüzünde güller açtı kar yağınca herkezin,
    İlk kez böyle günahsız, ilk kez böyle neşeli.
    Çocuklar gibi gülşen, çocuklar gibi şen
    Gökten armağan gibi döküldü her tanesi...

    Sokak lambalarından, süzüldü tane tane
    Usul usul indiler bir birine değmeden.
    Melekler indirirmiş her bir kar tanesi,
    Annem öyle derdi de inanmazdım küçükken.

    Bir iken bin oldular, on binlere karıştı,
    Çoğaldı da yerden bir karış açtı.
    İnsanlar döküldüler yollara birer birer,
    Değen her ayak izi bir günah gibi kaldı...

    Allah kar gibi yağdı kullarının üstüne,
    Temizledi akladı, bembeyaz bir kuş gibi.
    Her birimiz yıkandı, katran katran üstüne,
    Bakamaz olmuştuk biz aynalara gün gibi.

    İnsanlar kötü artık, zaman hiç değişmedi,
    Geçen zaman ne yapsın, biz ettik kendimize.
    Bu karda yağmasaydı halimiz ne olurdu?
    Allah yine acıdı, bak yetişti bizlere...

    Kar da bembeyaz yağar, anamızın sütü de
    Gelinlik de beyazdır, giydiğimiz kefen de,
    Birinde ağlarız biz diğerinde güleriz,
    Beyazdan ak beyazı, buyurun sıyırın işte...
    Bedirhan Gökçe

  12. YAĞMUR YAĞAR ÇİMENLERİN ÜSTÜNE, SENDEN GELEN BAŞIM GÖZÜM ÜSTÜNE“Bu yağmur, bu yağmur kıldan ince
    Nefesten yumuşak yağan bu yağmur
    Bu yağmur bu yağmur bir gün dinince
    Aynalar yüzümü tanımaz olur…” NFK

    Dışarıda yağmur yağıyor.
    Kurak bir sonbaharın ardından susamış toprak, belki de amansız bir Ağustos ayında iftar topunu bekleyen çiftçinin susuzluğuyla içiyor yağmuru…
    Dünya süratle ısınıp, kuraklığa doğru giderken, hoyrat kullandığımız kâinatın intikamı değil de nedir şimdi BU…

    Yağmur zamanı yağmur yok, Kar zamanı kar,
    Peki VEBALİ KİMDE?

    Yağmur en çok nereye yağar? Ağaçların ÇOK olduğu yere. Bu yüzdendir ki ormanlar en fazla yağmur alan alanlardır. Çünkü ağaçların yan yana yaydıkları sinerjidir ki yağmur bulutlarını üstüne çeker ve yağmur bulutları rahmetini indirir TANE TANE…
    Peki, sen ağaçları keserek kendi suyunu kestiğinin farkında değil misin?
    Kestiğin ağaçları yaptığın beton binalara çiğnetirsen, ancak depondaki suyun kadar mutlu olabilirsin.
    Yaktığın ormanların içinde öldürdüğün sayısız hayvanın ‘ah’ının ortada kalacağını düşünürsen, en geç ölünceye kadar yaptığın hatayı anlamazsın, ama sonra anlatırlar sana yine TANE TANE...

    Yağmur rahmettir, ancak sular kesildiğinde anladığımız.
    Yağmur afettir ancak altyapısını oluşturmadan oturduğumuz evlerde, cahilce yakalandığımız.
    Yağmur sevinçtir, çiftçinin yüzünden iş adamının gülüşüne yansıyan.
    Yağmur hüzündür giden ya da terk eden sevgilinin ardından dökülen gözyaşları gibi…
    Yağmur umuttur, baharda açacak çiçeklerden, yeni doğan bebeklere kadar…
    Yağmur romantizmdir ıslanan ve üşüyen iki elin teri ile tuzu arasında; üşüdükçe sıkılan sıkıldıkça parmak aralarından sokaklara dökülen.
    Yağmur berekettir düştükçe toprağa, kokusuyla gökkuşağı arasındaki yedi renkte gözlenen.
    Yağmur oyundur, ISLAK kaldırımlardan bir duldaya sığınılan.
    Yağmur temizliktir, yağdıkça her türlü kirden arındıran.
    Yağmur perdedir, gözyaşlarımızı kendi içinde el gözünden saklayan.
    Yağmur inanmaktır, o an edilen duaların kabulünden rahmetin gücüne kadar.

    ‘Yağmur felaket getirdi’ dedikçe televizyonlar, felaket olacaktır yağmur.
    ‘Kar işkencesi’ diye yazdıkça gazeteler, kar da işkence olmaya devam edecektir elbet…
    Yoksa biz kâinatta sadece insanoğlunun mu kırılgan olduğuna inanıyoruz?
    Şimdi eskisi gibi yağmayan yağmur ve kar “siz kıymetimizi bilmediniz, yağmayalım da görün bakalım mı?” diyor acaba?
    Evet, şimdi dışarıda yağmur yağıyor ve içimden mırıldandığım Sevgili Yılmaz Erdoğan’ın şiiri parmak uçlarımdan klavyeme dökülüyor…

    “Yer ile yeksan
    ıslak saçlı kem gözlü
    Kavim göçlerinden bu yana ağlayan
    Ve cep kanyağı yakıcılığında
    Ezgiler çalan, çaldıran, yakalatan
    Adı bende gizli bir kadındı İstanbul
    Ben bir ağladım
    şehre yağmur yağdı…”


    Bedirhan Gökçe

  13. Bu yazı KAR’a yazıldı…
    Kimse bu yazıda edebi bir değer aramasın.
    Çünkü Kar geçince geçecek…
    Bu yazı suya yazıldı…


    “Pencereden kar geliyor,
    Gurbet bana zor geliyor,
    Sevdiğimi eller almış,
    O da bana ar geliyor,
    Aman annem,
    O da bana ar geliyor, ben öleyim…”
    Kar’a olan sevdamı bilen eş dostun telefonları ile uyandım dün sabah. Hepsi anlaşmış gibi aynı şeyi söylüyor:
    - Pencerenden bir bak!

    Uzanıp, başucumdaki simsiyah perdemi aralıyorum ki…
    Perdeyi araladığım yerden tamamen açıyor ve kar tanelerinin, rüzgarın ahengine
    uygun ritmik dökülüşlerini seyrediyorum…
    İçimde sıkıntıyla, hatta kendimle kavgalı uyanmalarıma inat, adı konulmamış bir ferahlıkla uyanıyorum bu sefer; bir his ki anlatamam. Bir müddet öyle oturuyorum, diğer telefonum güne uyanma komutunu beklerken parmak uçlarımdan; ‘Hayır’ diyorum. En azından bir müddet, keyfimi kaçıracak olası bir ses, bir mesaj görmek istemiyorum…

    Elimi yüzümü yıkıyor ve hemen salonun penceresinin önüne tekrar geçip, çocuksu bir heyecanla oturarak, seyrediyorum kar’ın tane tane dökülmesini…
    Çocukken "nasıl tane tane yağıyorlar, niye yapışmıyorlar o kadar yol gelirken anne" dediğimde, annem; "oğlum onların her birini bir melek indirir, bir kar tanesi de diğerine değmez" diyordu. "Bir kar için bir melek", anlamıyordum; melekler kar taşır mı hiç anne?.. Düşünsenize "on yüz bin milyon kar ve bir o kadar melek"; ama aradan seneler geçecek ve “kar” adlı şiirimin bir yerine o günler şöyle düşecektir:

    “Sokak lambalarından süzüldü tane tane
    Usul usul indiler birbirine değmeden,
    Melekler indirirmiş her bir kar tanesini,
    Annem öyle derdi de inanmazdım küçükken…"


    Kalmak istiyorum penceremin önünde öylece, en çocuksu halimle… Ve bu ruh hali ile izliyorum sokakta yürüyenleri; yürürken düşenleri, düşerken gülenleri, düşene gülenleri, kar’ı hissederek yürüyenlerle, tamamen düşmemeye özenenleri!..
    Seyrediyorum…

    Nedendir bilmem arabalar ve insanların ağır ağır yol almalarını oldum olası ben kar’a duyulan saygıya yorarım hep… Mesela dışarıda kar yağarken perdelerini çekip uyuyanları hiç anlamam. Üstelik ben, mutlaka evimin ışıklarını kapatır, bir sokak lambasını kar’ın orkestrası yapar öyle seyrederim o muhteşem eseri: Yer beyaz, gök kızıla çalan bir tül gibi, ve perdeyi çekip uyusam; “kar’ın dile gelip madem siz uyuyorsunuz, e ben niye yağıyorum o zaman” deyip, çekip gideceğine inanırım ve kıyamam.

    Evet, pencerenin önünde ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum ama hiç geçmesin dediğim anlardan olduğunu iyi biliyorum. Sonra bir an irkiliyor ve "Hemen toparlan, çık" diyorum kendime. Dışarısı seni bekliyor…

    “HER YERDE KAR VAR, KALBİM SENİN BU GECE”
    Günlük planımızda bir sahnem var… Ömer, (menajerim) akşamki diğer programı erteleyebilirse, kar altında kendime bir senfoni ısmarlamak istediğimi hatırlatıyorum…
    Ve sahnemiz için kar altında yavaş yavaş Sultanahmet’e gidiyoruz. İstanbul sakin. Trafik yok… Herkes evinde... "Benim en sevdiğim İstanbul, bu işte" diyorum. Kar yağıyor ben gidiyorum, ben yağıyorum kar gidiyor ve bütün İstanbul halkına teşekkür ediyorum, bize göstermiş olduğu anlayıştan dolayı. Yani beni, sevdiğimle baş başa bıraktıkları için…

    Yerebatan Sarnıcına geliyoruz… Sevgili ağabeyim Sunay Akın ile beraber bir programımız var burada; ben şiirlerle o sohbetiyle tarihi mekanda gençlerle buluşup İstanbul’u anlatmak için…
    İstanbul anlatılır mı?
    Ya kar?..

    Aklım dışarıda… Ben sahneye çıkar çıkmaz bir göz işareti ile soruyorum Ömer’e, "Ne yaptın diğer programı?..."
    Cevap mükemmel:
    - "İstediğin gibi abi…"
    Programı tamamlıyorum. Dışarı çıkıyorum… Yüzüme bir ayaz yiyorum ki, dokunmuyor bile; "Ankara ayazı gibi" diyor, saygı duyuyorum… Tarihi mekanın kapısı kalabalık, fotoğraf çektirmek isteyeler var… O kar altında veriyoruz pozları ve kaçar adım değil, donar adım gidiyoruz arabaya.
    - "Çek" diyorum Ömer’e, "boğaza çek ama Eyüp’ten dönerek geç…"
    Ve boğaz…
    Ve fırtına…
    Ve ayaz…

    Kar tanelerinin helezonik dönüşlerle denize düşüşü, yine kar tanelerinin ahenkle otomobilimizin camından süzülüşü... Ben buğulanan cam sanıyorum, bakıyorum ki gözlerim… Dışarısı fırtına ve o fırtınada deli gibi dönenip duran bize benzer iki kaçık martı… Üstüne çay söylüyor Ömer arabaya; karanlıktan çıkan aydınlık yüzlü bir çocuğun üşümüş ellerinden alıyoruz çayı…

    Ömer, yeni aldığı "İstanbul Şarkıları" albümünü sürüyor cd çalara ve bir köy ağası rahatlığında, yayılıyorum arabaya…
    Ve eve doğru yol alırken dilimde Yahya Kemal’in “KAR” şiiri…

    “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
    Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

    Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
    Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

    Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
    Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.

    Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
    Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

    Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle,
    Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

    Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
    Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

    KAR GİBİ GÜNLER GÜZEL ÜLKEM…

  14. Ayasofya Garipti
    Dolaştım İstanbul'u sabaha karşı
    Aşiyan, Eyüp Sultan, Kapalıçarşı
    İçimdeki hüzünle durdum önünde,
    Ayasofya garipti, ben ağlamaklı.

    Şimdi Eyüp'teyim ben, sabah namazı
    Hiçbir yerde bulamam burdaki hazzı.
    İndim Sultan Ahmet'e bir hüzün sardı,
    Ayasofya garipti, ben ağlamaklı.

    Gözlerim kan çanağı, çıktım dışarı,
    Caminin tam önünde simitçi hacı.
    Kan kırmızı o çayda yine o vardı,
    Ayasofya garipti, ben ağlamaklı...
    Bedirhan Gökçe

  15. Anam Gelir
    Sakalıma kır düştü,
    Söylemeyin anama.
    Üzülürde ağlar,
    Ağlar sonra, bilirim.

    Hepsi hepsi üç tane
    Üç tel ne ki sakalda
    Üzüldüğüne değmez,
    Değmez sonra bilirim.
    Gözlerime bir baksın,
    Bir baksın anam şöyle.
    Derdi gözümden okur,
    Okur sonra bilirim

    Yine İstanbul anlatırım,
    Anlatırım neşeyle.
    Neşemde hüzün bulur,
    Bulur sonra, bilirim.

    Ana bir şey yok derim,
    Sen dua et gizlice.
    Anam hep dua eder,
    Eder sonra bilirim.

    Ölüm haberim gelir
    Bir gün bir gazetede.
    Peşimden anam gelir,
    Hemen gelir, bilirim.
    Bedirhan Gökçe

  16. 2015-05-20
    arkadaşlar Bedirhan Gökçe'nin şiirleri bu kadar değil ki
  Okunma: 25782 - Yorum: 15