Hikaye Örnekleri - Delinetciler Portal

Hikaye Örnekleri

  1. sponsorlu bağlantılar
    Papatya ve kelebek

    Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.

    Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

    Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.

    Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin büzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

    "Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten." Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

    Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.

    Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
    güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.

    Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

    Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
    Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

    Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
    Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
    fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
    diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
    diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

    İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
    Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
    Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
    acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
    sonra da dökülmeye başlamış.
    Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

    İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
    sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
    "Seviyor mu, sevmiyor mu?"...



    Yazarı Bilinmiyor

    sponsorlu bağlantılar

      Konuyu Beğendin mi?

  2. SEVGİLİSİNİN DUYGUSUZ OLDUĞUNDAN YAKINANLARA BİR HİKAYE

    Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti.
    Yanmanın nedeni aksam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün
    yapacaklarının aklına gelmesiydi.
    Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti.
    Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.
    Bitmeli dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.'
    Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu.
    Süratle giyinerek dışarı çıktı.
    Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de bekletmemeliydi.
    stanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu.
    Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim
    yasayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...'

    BULUSMA VAKTI...

    Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra
    karsıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.
    Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş'a geçtiler. Yolculuk
    sırasında hiç konuşmadılar.
    Genç kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti.
    Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını...
    Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe de
    oturdular.
    Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini.
    'Bana bir şey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adam gözlerini
    kaçırarak 'Evet' dedi.
    Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek 'Söylesene, ne diye
    bekliyorsun' dedi.
    Genç adam içini çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gideceğiz?'
    diye sordu.
    Genç kız, 'Bunu sorma gereğini niye duydun?' diye yanıt verdi.
    Genç adam söze başladı...
    "'Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için
    yazdığım şiiri okumak istemiştim.
    Sen bana 'Sırası mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?' demiştin.
    Biliyor musun o an nakavt olan bir boksör gibi
    hissettim kendimi.
    Özür dileyip telefonu kapatmıştım.
    Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin.
    Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meralin 'Sen şanslısın, sevgilin sana bakar' sözüne 'İşim
    yok da sana mi bakacağım, annen baksın' demiştin.
    Hatırladın mı?''

    DUYGUSALLIĞI SEVMEM...

    Genç kız, 'Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum.
    Hem hasta bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez' diye
    yanıtladı. Genç adam güldü, 'Evet canim haklisin.
    Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakici, hemşire
    falan olamazsın.
    Genç adam devam etti...
    'Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel
    sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç...
    Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin.
    Duygusallığı sevmeyebilirsin.
    Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.
    Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi
    seviyorum.
    Seni tanıdığımdan beri her sabah, her aksam her gece yani seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.
    ' Genç kız anlamıştı, 'Yani ne istiyorsun benden sair olmamı mı?
    ' Genç adam tekrar gülümsedi içinden.
    Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü.
    Hayır' dedi, 'Sair olmanı istemiyorum.
    Olamazsın da...


    BIZ AYRILMALIYIZ.

    Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.' Genç kız şaşırmıştı,
    'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.'
    Genç adam iç çekerek 'Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun.
    Eğer beni sevseydin simdi başka şeyler konuşuyor olurduk' dedi.
    Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili
    uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek
    'Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...' dedi.
    Genç adam 'Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum' yanıtını verdi.
    Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki
    yabancıydılar.

    Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, 'Kalkalım istersen'
    dedi.
    Genç adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen
    kalkabilirsin' diye yanıtladı.
    Genç kız 'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim' diyerek elini uzattı.
    Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam
    'İstersen arkadaş kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar.


    BEN DOĞRU YAPTIM...

    Genç adam doğru yaptığına inanıyordu.
    Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi. Odasına girdi.
    Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp ise gidecekti, uyumalıydı.
    Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7'de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı.
    Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj
    sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyordu:

    SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM, HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
    BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM, BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM, SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM,
    BIR TEK SENI SEVDIM, VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM,
    ELVEDA BIRTANEM...

    Genç adam şaşırmıştı.
    Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın
    besinde yazmıştı.
    Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı bir ses açtı.
    Genç adam ''Nalan' la görüşebilir miyim?''Dedi.
    Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de...
    'Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti.
    Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu.
    Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini
    asmıştı....'


    YIĞILIP KALDI...

    Genç adam beyninden vurulmuşa döndü.
    Bir gün önceki mide ağrısının İki katini çekiyordu simdi.
    Olduğu yerde yığılıp kaldı...
    Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede.
    Doktorlardan biri diğerine karsıdaki hastanın durumunu soruyordu.
    Doktor yanıt verdi...'Haaa o mu? Üç ay önce
    getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş.
    O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış.
    Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor.
    Geçenlerde merak ettim.
    O uyurken gönderdiği numarayı aradım.
    Numara 3 ay önce iptal edilmiş.
    Gelen mesajlarda bir şiir var.
    Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladığım Kadarıyla
    şiiri yazan çok duygusal biriymiş...

    "ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜN DEN O KADAR EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE HERSEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..."




  3. ANNE DUASI..

    Musa Aleyhisselam bir gün: Ya Rabbi, Cennet'te benim komsum kimolacak, bana bildir de gidip onunla görüseyim, dedi.
    Musa Aleyhisselama söylevahiy geldi. Falan beldeye git! Orada•çarsinin basinda bir
    kasap dükkani var. O dükkanin sahibi olan kasabi gör!
    O veli bir kulumdur. Yalniz
    bilesin ki, onun çok önemli bir isi vardir. Çagirirsan gelmez. Iste o
    senin cennetteki komsundur. Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti.
    Kasabi buldu ve ona : Ben sana misafir geldim, dedi.
    Kasap Musa Aleyhisselami tanimiyordu.
    Ona Hos geldin deyip bir kenara oturttu. Dükkanda ki isi bitincede alip evine götürdü.
    Evinin bas kösesine oturtup çok
    ikramda bulundu.Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabinocakta
    çömlek içinde, et pisirdigini gördü. Et pisince çömlekteki
    eti küçük küçük parçalara ayirdi. Bunlari bir tabaga koyup, bir kenara
    birakti.Sonra bir et parçasi daha çikartip, onu da misafiri Musa
    Aleyhisselam'a ikram ederek
    dedi ki: "Benim önemli bir isim var. Sen beni bekleme yemeginiye"!
    Sonra da yanindan ayrildi. Önemli bir isim var deyince,
    Musa Aleyhisselam, önemli
    isi nedir diye merak etti ve gizlice kasabi takip etti.
    Kasap Musa Aleyhisselam'in yanindan ayrildiktan sonra, yandaki odaya
    geçti. Duvarda asili duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok
    ihtiyar, mecalsiz bir kadin vardi. Kadina küçük küçük parçaladigi
    etleri yedirdi. Karnini güzelce
    doyurduktan sonra, altindaki kirlenmis bezleri aldi yerine
    temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yikayip astiktan sonra ellerini
    yikayip Musa Aleyhisselam'in yanina geldi, Daha yemege
    baslamadigini gören kasap sordu.
    "Niçin yemege baslamadiniz"? "Musa Aleyhisselam Sen bana
    zembildeki sirri söylemedikçe bir lokma bile yemem". Dedi.
    "Mademki merak ettin anlatayim": Ey misafir, bu zembildeki benim yasli
    annemdir. Çok yasli oldugu için takatten düstü.
    Evde bakacak baska kimsem de yok.
    Evlenecegim, fakat hanimim annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum.
    Ise gittigimde herhangi bir hayvanin kendisine zarar vermemesi için onu
    gördügün gibi bir zembile koydum. Her gün gelip iki ögün yemek yediriyorum. Diger
    hizmetlerini de görüp gönül rahatligiyla isime gidiyorum.
    Bunun üzerine
    Musa Aleyhisselam dedi ki: "Ancak anlamadigim bir sey daha var". Sen
    annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarini kipirdatip
    birseyler söyledi, sen de AMIN dedin. Annen ne söyledi ki amin dedin ?
    Annem, her hizmet edisimde Allah seni Cennette Musa Aleyhisselam'a komsu eylesin diye dua eder. Ben , hiç ihtimal vermedigim halde, bu
    güzel duaya amin derim.
    Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komsuluk edebileyim. Onunla
    komsuluk edebilecek ne amelim var ki. O zamana kadar kim oldugunu
    saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki :
    "Ey Allahin sevgili kulu, ben Musa'yim.
    Beni sana Allah-u Tealâ gönderdi. Annenin rizasini kazandigin için
    Cennet-i Â'lâyi ve orada bana komsu olmayi kazandin". Kasap hemen
    kalkip Musa Aleyhisselamin elini öptü ve sevinç içinde yemegini yedi.
    Allah-u Tealâ
    sizleri ANNE sefkatinden mahrum etmesin ve ANNE bedduasindan uzak kilsin.

    _________________

  4. İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu.

    En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi.
    Telefon açtı kahine.
    "imkansız, tam çıkmak üzereydim."
    "lütfen" dedi, kadın, kendisini kıramayacağını düşünerek....
    Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden.
    Doğaüstü güçlere inanırdı ve Kahinin müdavimlerindendi...
    Tabii ki kahin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı.
    Karşılıklı oturuyorlardı.
    Önlerindeki suya baktı kahin,
    Kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı
    düştü, kafasını kaldırıp ona
    baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı,
    belli ki söylemek istemiyordu.
    "ne?" dedi kadın ısrarla ve kahin söyledi :

    "su'da yarını göremiyorum..."
    yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı.
    yarın olmadığına göre kadın bu gece ölecektı. ne yapmalıydı?
    evine gitti,vasiyetini yazdı, biraz televizyon izledi.
    Uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu.
    En iyisi uyumaktı.Böylece ölürken Hiçbir şey hissetmezdi.
    yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve...derin bir uykuya daldı.
    Uyandığında güneş yeni doğmuştu,
    Kuş sesleri geliyordu."Cennette miyim?" diye düşündü.
    Herşey gece bıraktığı gibiydi.
    Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi,
    Herşey normal gözüküyordu kahin bu kez yanılmış mıydı acaba?
    Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti..

    Manşette şöyle yazıyordu :
    "ünlü kahin öldü"

    hayatlarını kendi kararları ile yaşamak yerine
    başkalarının kararları ile yaşamayı seçenlere..




  5. ÜÇ HEYKEL

    İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle
    savaşmazlar, ama her Her Fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri,
    bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.

    Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en
    önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde,
    altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında
    bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

    Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına
    gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.

    Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum
    gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp
    aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok
    daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."

    Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı.
    Üç altın heykel gramina kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne
    kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle
    incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

    Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını
    duymuştu ve kimse Çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr
    olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve
    zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

    Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı.
    Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

    Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.

    İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.

    Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
    Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar
    iniyor, oradan öteye gitmiyordu.

    Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

    "Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir."

    "Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir."

    "En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır."

    Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.

  6. 2006-11-21
    Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını...

    Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş...

    Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..

    Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru....

    Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş....

    Papatya anlamış artık...

    Sevgi, emek istermiş...

    Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık....

    Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini.

  7. GEÇ KALMAYIN !

    Daha henüz 18 yaşındaydı ama hayatının sonundaydı.
    Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı.
    Kahır içinde eve kapatmıştı kendini...Sokağa çıkmıyordu.
    Annesi, bir de kendisi. O kadardı bütün hayatı...
    Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa...
    Bir yığın vitrin önünden geçti, tam bir CD satan dükkânı da
    geride bırakmıştı ki, bir an durdu, geri döndü, kapıdan içeri,
    gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi
    yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar... Hani,ilk bakışta
    aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte...İçeri girdi. Kız,
    gülümseyerek koştu ona; "Size nasıl yardım edebilirim?" diye.
    Nasıl bir gülümsemeydi o...Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi
    kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet!" diyebildi. Rastgele
    birini işaret ederek; "Evet, şu CD'yi bana sarar mısınız?"
    dedi. Kız CD'yi aldı, içeri gitti, az sonra paketle geri geldi.
    Gençkızdan aldı paketi, çıktı dükkündan, evine döndü.
    Paketi açmadan dolabına attı... Ertesi sabah gene gitti aynı
    dükkâna...Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve
    getirdi, attı paketi dolaba gene açmadan...Günler hep alınıp,
    sardırılan CD'lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret
    edemiyordu. Annesine açıldı sonunda...Annesi; "Git konuş
    oğlum, ne var bunda?" dedi. Ertesi sabah,bütün
    cesaretini topladı, erkenden dükkâna gitti. bir CD seçti.
    Kız gülerek aldı CD'yi, arkaya gitti paketlemeye.
    Kız içerdeyken bir kâğıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz?"
    diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi,notu kasanın
    yanınakoydu gizlice. Sonra,paketini alıp
    kaçtı gene dükkândan... İki gün sonra evin
    telefonu çaldı... Anne açtı telefonu. Dükkândaki tezgahtar
    kızdı arayan. Delikanlıyı istedi, notunu yeni bulmuştu
    da... Anne ağlıyordu... "Duymadınız mı?" dedi. "Dün kaybettik
    oğlumu." Cenazeden birkaç gün sonra anne, oğlunun odasına
    girebildi sonunda. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı,
    oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı,
    oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir
    CD vardı, bir de minik not...
    "Merhaba, sizi öyle tatlı buldum ki, daha yakından
    tanımak istiyorum. Bir akşam birlikte çıkalım mı?
    Sevgiler... Jacelyn "
    Anne, bir paketi daha açtı, onda da bir CD ve
    bir not vardı: "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz,
    hadi beni bu gece davet edin, artık.
    Sevgiler...Jacelyn "

    LÜTFEN SEVDİĞİNİZİ BELLİ ETMEKTE VE SÖYLEMEKTE GEÇ KALMAYIN!

  8. Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yordamı ile otobüse binmişti.

    Şoför : -Soldan üçüncü sıra bos hanimefendi, dedi.

    Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı bir hava subayı idi. Bundan birkaç ay önce yanlis bir teshis sonucu gerçeklestirilen ameliyatla gözlerini kaybetmisti genç kadin ve asla göremeyecekti.

    Kocasi ameliyattan sonra aci gerçegi ögrenince yikilmis ve kendi kendine bir söz vermisti. Asla karisini yalniz birakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayaklari üzerinde durana kadar cesaret verecekti.

    Günler geçiyordu. Kadin her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdigi kocasina yük oldugunu düsünüyordu. Esinin bu içine kapanik,karamsar hali kocayi çok üzüyordu. Bir an önce bir seyler yapmasi gerekiyordu, karisi günden güne kendi içine kapanik dünyasinda kayboluyordu.

    Bütün gün düşündü koca nasil yardim edebilirim güzeller güzeli esime. Birden aklina esinin eski isi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasil söyleyecekti, çünkü artik çok kirilgan ve nesesizdi. Bütün cesaretini toplayarak aksam karisina konuyu acti.

    Karisi dehşetle gözlerini açti. - Ben bunu nasil yaparim ben körüm, diye bağırdı.

    Kocasi ona destek olacagini her sabah ise onu kendisinin birakacagini ve aksam alacagini ve ona çok güvendigini söyledi. Çünkü esini taniyordu ve bunu basarabilecegini biliyordu.

    Kadin büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve onu kirmak istemiyordu.

    Her sabah esini isine birakiyor ve aksamlari aliyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi karisi eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocasi daha fazlasini istiyordu , kendisine söz vermisti sonuna kadar gidecekti.

    Aksam karisina: - Artik ise kendin gidip gelmelisin, dedi,. Kadin sasirmisti. Bunu asla yapamayacagini söyledi. Kocasi israr edince onu yine kiramadi ve bütün cesaretini topladi bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.

    Sabahlari kadin artik otobüs duragina kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek işine gidebiliyordu ..

    Günler günleri kovaladi hiçbir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, soför :

    - 'Sizi kiskaniyorum, hanimefendi' dedi.

    Kadin kendisine söylenip söylenmedigini anlayamadan, neden , diye sordu.

    Soför, - Çünkü her sabah sizin arkanizdan bir hava subayi genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakiyor, otobüsten indikten sonra yesil isikta yolun karsisina geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanizdan öpücük yollayip size her gün sevgiyle el salliyor...

  9. Bu Öyküyü Outlooktan Bir Arkadaşım Atmış Sizinle Paylaşmak İstedim.

    GERÇEK SEVGİ
    "Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı.
    Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
    Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak
    "Büyük bir çocuk bana ucube dedi."
    Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
    Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
    "Hiçbir şey yapılamaz mı?"
    diye sordu. Doktor
    "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir"
    dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti. Bir gün babası
    "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır"
    dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.
    Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.
    Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu:
    "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım"
    "Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil.." Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi.
    Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.
    "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası". Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!"

  10. TATLI CADI!!

    Kral Arthur, bir soruya doğru cevap verebilirse hayatı
    kurtulacak, aksi takdirde ölecektir. Soruya cevap verebilmesi
    için 1 sene süresi vardır. Soru aynen söyledir:

    KADINLAR NE İSTERLER?

    Bu soru tabi ki, dünyanın en zor sorusu. Ancak,
    kralın fazla bir tercih şansı yoktur.
    Ülkesine geri döner. Türlü alimlere, bilir kişilere danışır
    ama soruya tam bir doğru yanıt bulamaz.
    Bu sorunun cevabını sadece yaşlı bir cadı bilmektedir.
    Artık en son gün gelmiştir ve Arthur mecburen cadıya gider.
    Cadı soruya cevap verecektir ancak bir şartı vardır.
    Cadı cevap karşılığında Arthur'un yakın arkadaşı,
    en iyi ve yakışıklı şövalyesi ile evlenmek istemektedir.
    Arthur yıkılır ve bunu kabul edemeyeceğini söyler
    ve cadının yanından ayrılır. Şövalye olanları duyar,
    krala koşup hiçbir şeyin Arthur'un hayatından daha önemli
    olamayacağını söyler. Ve cadıdan cevabı alırlar.

    KADINLAR HER ZAMAN KENDI ÖZGÜR
    İRADELERİYLE KARAR ALMAK ISTERLER.

    Evet kesinlikle doğru olan bu cevap sayesine kralın
    hayatı kurtulur ancak, şövalyenin hayatı sönmüştür.
    Nihayet şövalye için en kötü an yani,
    gerdek gecesi gelir. Ancaaaakk...Odaya girdiğinde
    karşısında cadı yerine dünyanın en güzel kadınını görür.
    Şövalye şaşırır ve sorar. "Sen kimsin?".
    Kadın cevap verir:. "Ben evlendiğin cadıyım.
    Ancak gündüzleri son derece çirkin ve geceleri
    son derece güzel olurum. Ya da, gündüzleri
    son derece güzel ve geceleri son derece çirkin olurum.
    Nasıl gözükeceğime sen karar vereceksin".
    Şövalye çok kısa bir süre düşünür.
    Geceleri mükemmel bir sevgili mi yoksa
    gündüzleri eşiyle beraber kazanacağı saygınlık mı?
    Ve şöyle cevap verir: "Nasıl olmak istediğine sen karar ver
    lütfen, ben senin her haline karşı saygılıyım."
    Cadı bu karar karşısında çok sevinir. "Sen bana
    seçme özgürlügünü verdin ve beni kısıtlamadın şövalyem.
    Bu yüzden ömür boyu yanında güzel ve
    saygılıbiri olarak gözükeceğim".
    sonuç ?

    KADINLAR, İSTER, SON DERECE GÜZEL...
    İSTER, SON DERECE ÇİRKİN OLSUN...
    HERZAMAN CADIDIRLAR ... )))
    AMA TATLI..

  11. SEVEN ADAMLA PAPATYA

    Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek
    bahçesinde bulmuş kendini, bahçedeki
    çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre.
    Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara.
    Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek
    bir şey ifade etmemiş ona. Sonradan yıkılan
    bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya.
    Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan
    ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş.
    Papatya o kadar güzelmiş ki...Sevgisiz insan
    sevgiyi tanımış. Buna şaşırmış. Alışamamış,
    ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii
    bildiğini sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış,
    rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş
    oturmuş... Papatya bir süre tekrar dikleşmiş.
    Papatyanın zarar görmesinden öylesine
    korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza
    dek sürmesini, o kadar çok istiyormuş ki...
    Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu
    hissettiği her an kendini dünyanın en mutlu
    insanı hissediyormuş... Sevgiyi öğrenen adam,
    gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan
    doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı
    ve yanına almayı istemiş. Onu bu bahçeden
    koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu
    yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş.
    Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş,
    koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş,
    direnmiş. Seven adam anlayamamış
    bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya.
    Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir...
    Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş...
    Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki,
    soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi
    adam bunu görsede anlayamıyormuş,
    papatya soldukça üzerine daha çok titriyor,
    iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış
    öğrenen adam, en sonunda dayanamamış
    ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş.
    Tüm dünyaya ne mutlu.. Ve o salak adama
    ne mutlu ki, papatya herşeye rağmen
    direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu
    direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki,
    o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük
    kalmış... Seven adam işte o noktada her şeyi
    görmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona
    öyle bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş.
    Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam.
    Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa
    bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamak
    para etmezmiş, üzülmekte. Güneş de
    hemen fayda etmezmiş papatyaya.
    Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması
    gerektiğini görmüş gözündeki perdeler
    kalkınca... Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş,
    rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama
    çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de
    üzerinde gölge etmeye... Papatya, tekrar mutlu
    bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik
    ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece,
    yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona ihtiyacı
    olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin,
    papatyasının yanında olacakmış. Seven adam,
    papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu
    sonsuza dek sevecekmiş, çiçek isterse uzakta,
    çiçek isterse yakında... Çünkü seven adam için
    değerli olan tek şey varmış, o da çayırda
    tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeri
    olmayan güzellikteki o tek papatya.
    119 - Hikaye Örnekleri

  12. EVLİYA
    120 - Hikaye Örnekleri
    Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca,
    kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler.
    Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla
    iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi
    çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından
    ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6 - 7
    yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son
    derece masum gözlerle kendisine bakıyor
    ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.
    120 - Hikaye Örnekleri

    Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız
    olduğunu düşünerek yoluna devam ederken,
    aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski
    tişörtün üzerinde bir "E" harfi yazılıydı. Ve bu
    "E" mutlaka evilyanın "E" si olmalıydı...
    Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın
    heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;
    120 - Hikaye Örnekleri

    - "Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler,"
    dedi. "İyileşmem için bana dua eder misin?"

    Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu.
    Kafasını olur der gibi sallarken;

    - "Bende sık sık hastalanıyorum," diye karşılık verdi.
    "Ama dedem, Allaha inananların ölünce yıldızlara
    uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor.
    Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan."
    120 - Hikaye Örnekleri
    Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun
    soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;

    - "Deden çok doğru söylemiş," dedi.
    "Ama ben yine de yardım istiyorum senden."

    Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı
    kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;

    - "Size dua edeceğim" diye cevap verdi. "Ama eğer
    iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?"
    120 - Hikaye Örnekleri

    Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar
    büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına
    hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını
    elleriyle örtmeye çalışırken ;

    - "Uçan balon almanıza gerek yok," diye devam etti.
    "Normalinden 10 tane istemiştim. "


    Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma
    nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre
    hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan
    bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple
    gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların
    ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

    120 - Hikaye Örnekleri
    Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda
    yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

    Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında ,
    adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata
    tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan
    bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple
    çekerek randevü yerine gitti. küçüklerin cıvıl cıvıl
    kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler,
    çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki
    bakkala sorduğunda , dükkân sahibi ;

    - "Ciğerleri hastaydı yavrucağın," dedi.
    "Geçen hafta aniden ölüverdi."

    Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü.
    Ve koşar adımlarla orayı terkederken , önüne
    çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

    - "Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum," dedi.
    "Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine."
    120 - Hikaye Örnekleri
    Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini
    birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle
    gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi
    baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;

    - "Ne yaptığınızı anlayamadım." dedi.
    "Neden bıraktınız onları öyle?"
    Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları
    buğulu gözlerle takip ederken ;

    120 - Hikaye Örnekleri
    - "Onları bekleyen küçücük bir dostum var,"
    diye mırıldandı. "Hemde evliya gibi bir dost.
    Balonları adresine postaladım sadece."
    120 - Hikaye Örnekleri

  13. KADINLAR=CADI

    Harun Resit, savasta esir aldigi dusman generale
    -Hayatini bagislarim ama bir sartim var: Kadinlar hayatta en cok ne ister
    budur bilmek istedigim. Bu sorunun yanitini getir; kurtar kelleni.' der.

    General sorar sorusturur, bu cetin sorunun yanitini arar ve Kafdagi'ndaki bir cadinin bunu bildigini ogrenir.

    Gunlerce gecelerce at kosturur, cadiyi arar bulur ve sorar - Kadinlar hayatta en cok ne ister?'

    Korkunc cadinin, yanit icin oyle bir sart ileri surer ki yenilir yutulur degil.
    '
    -Evlen benimle, o zaman ogrenirsin istedigini.'

    Bu olumcul teklifi, kabul eder General ve dogru yaniti alir almaz kosar Harun Resid'e:

    '-Kadinlar, en cok kendi ozgur iradeleriyle hareket etmek ister.'

    Harun Resit bizimkinin hayatini bagislar ya; cadiyla evlenmek icin de soz verilmistir. Evlenirler. O ilk gece; general bir bakar ki o korkunc cadi, dunyalar guzeli bir afete donusmus, karanlik odada.

    Konusur cadi:

    '-Benim kaderim boyle; gunun sadece yarisi guzel olabilirim, diger yarisi ise cirkinim. Ne dersin geceleri seninleyken mi,
    yoksa gunduzleri disaridayken mi guzel olayim?

    General dusunur ve

    '-Sen bilirsin, kararini kendin ver' der; iste o andan itibaren korkunc cadi sonsuza dek cok guzel bir kadin olarak kalir.'


    Peki bu oykuden cikarilacak uc ders nedir?


    1. Kadinlar en cok kendi ozgur iradeleriyle hareket etmek ister.


    2. Ozgur iradesiyle hareket eden bir kadin, her zaman guzeldir.


    3. Ister guzel olsun ister cirkin, her kadin aslinda bir cadidir.

  14. 121 - Hikaye Örnekleri
    KELEBEKLERI ITMEYIN

    Adam fisildadi :
    " Tanrim konus benimle. "
    Ve bir kus civildadi agacta.
    Ama adam duymadi.

    Sonra adam bagirdi :
    " Tanrim konus benimle ! "
    Ve gökyüzünde bir simsek cakti.
    Ama adam dinlemedi onu.

    Adam etrafina bakindi ve
    " Tanrim seni görmeme izin ver " dedi.
    Ve bir yildiz parildadi gökyüzünde.
    Ama adam farkina varmadi.

    Ve adam bagirdi,
    " Tanrim bana bir mucize göster ! "
    Ve bir bebek dogdu bir yerlerde.
    Ama adam bunu bilemedi.

    Sonra adam caresizlik icinde sizlandi,
    " Dokun bana Tanrim ve burada oldugunu anlamami sagla ! "
    Bunun üzerine Tanri asagi dogru süzüldü
    Ve adama dokundu.

    Ama adam kelebegi elinin tersiyle uzaklastirdi....

    Ve yürüyüp gitti.
    121 - Hikaye Örnekleri

  15. Aşkımızı Öldürmeyelim

    Geçen gün işten eve dönerken,genellikle kitap okuduğum halde o gün canım kitap okumak istemedi ve bende camdan dışarı bakmaya başladım, aslında gördüklerim hep aynıydı,tanıdık evler,tanıdık ağaçlar ve dükkanlar...sonra birden yoldan gecen araçların içine bakmaya başladım.Aslında onlarda tanıdıktı aracın içindeki insanlar genellikle yola bakıyorlardı ve birden bir şey fark ettim. Yanımdan geçen araçların içindeki insanların çoğu sadece dışarıya bakıyordu, şoför koltuğunda oturan adam sola bakarken yanındaki kadın da sağa bakıyordu, arka koltukta da, ya çocuk ya da eşyalar oluyordu ve bu insanların yaşları orta yaş civarıydı yani evliydiler ya da uzun süredir birlikteydiler, diğer taraftan birbirlerine bakarak ve konuşarak seyahat edenlerin ise ya flört eden ya da nişanlı belki de yeni evli çiftler olduğu anlaşılıyordu. İşte o an kafamda bir şimşek çaktı ve o günden sonra kitap okumayı bırakıp hep yolda yanımdan geçenlere bakarak tahmin etmeye çalıştım, kimler evli ya da uzun süreli beraberlik yaşıyor, kimler daha işin başında. Lütfen sizde yoldayken bir bakın, seyahat ederken önüne ya da camdan dışarı bakarak gidenlerin çoğu evli, ama konuşarak ve birbirlerine bakarak gidenlerin çoğu bekar ve işin daha çok başında. O zaman anladım ki, aşkı evlilik öldürmüyor aşkı uzun süreli beraberlikler ve yaşanan monoton heyecansız birliktelikler öldürüyor, işte o zaman kendi beraberliğime dışarıdan bakmaya çalıştım ve ne gördüm dersiniz. Hayatın akışına kapılmış, evden işe, işten eve koşuşturan, hayatında yeni hiç bir heyecanı olmayan ve çok uzun süredir gerçekten dolu dolu sohbet etmeyen, sadece çocuktan, işten ve sıkıntılardan konuşan, akşam yemekten sonra televizyon karşısına geçen ve kanepede (ayrı ayrı kanepelerde) uzanan bir çift gördüm. O gün kapıldığım dehşeti anlatmam oldukça güç, bize ne olmuştu, her şeyi unuttuğumuz, beraber olabilmek için bütün zorluklarına katlandığımız beraberliğimize ne olmuştu? Yaşadığımız heyecan nereye gitmişti? Nasıl bitmişti ve biz farkına varamamıştık? Sonra çevreme baktım ve diğer çiftlerinde bizim gibi olduğunu gördüm.İşin komik yanı insanlar bu hale gelirken, fark etmiyorlardı ve başkasının hayatının bu hale geldiğini anlattığınızda "vah vah" diyorlardı, oysa onlarda aynı durumdaydılar, sadece öyle bir şey yokmuş gibi davranıyorlardı. Herkes bir başkasının hayatına imrenir, İnternet te chatleşerek kaybettiği bu heyecanı bulmaya çalışır bir hale gelmişti. Birden eşimin de evdeyken çoğu zaman nete girdiğini fark ettim,ve gördüm ki ben onu ve aynı şekilde o beni sadece eşi olarak görmeye başlamıştı, işte o gün bu gidişe bir dur demeye karar verdim. Ama ne yapabilirdim, bununla ilgili dergilerde pek çok yazı olduğunu fark ettim, itiraf etmeliyim yapılan önerilerin pek çoğu uygulamada problem olan maddelerdi, ayrıca onları yaparsam başkasının elbisesini giymiş gibi olacaktım,ben kendi çözümlerimi bulmak istiyordum. Onlarında verdiği öğütleri baz alarak,oturdum ve kendimce bir acil durum planı çıkardım ve uygulamaya başladım. Öncelikle eşimle birlikte çocuğumuz olmadan baş başa yemeğe çıktık, itiraf ediyorum ilk denememiz biraz zor oldu, çünkü eskisi gibi konuşacak konu bolluğu yoktu, işten güçten ve çocuktan bahsetmemeye karar vermiştik, evde daha az tv seyretmeye onun yerine müzik eşliğinde sohbetler yapmaya başladık ve en önemlisi birbirimize karşı çok açık olduk, sohbetten sıkılan bunu diğerini kırmadan söylüyordu, aramızda zorlama olmamasına dikkat ettik. Baş başa sinemaya gittik ve bunu yıllar sonra yaptığımızı fark ettik, birbirimize telefondan mesajlar çektik, içimizden geldiği an ve geldiği gibi olmasına özen gösterdik ve birbirimiz için kendimize özen gösterdik, hafta sonları ben eşofmanlarımı üzerimden çıkardım, daha özenli giyindim, tıpkı flört ederken eşimin beni ziyarete geldiği günlerdeki gibi, eşimde hafta sonları tıraş oldu, daha özenli giyindi, deniz kıyısında hafta sonu yürüyüşleri yaptık,pamuk helva yedik ve sohbet ettik. Kısacası, eşimi sadece eşim olarak değil, sevdiğimiz insan olarak görmeyi ve onu yeniden sevmeyi öğrendim, bu gün ondan bir gün ayrı kalsam, eşimi yeniden özlüyorum, onunla küçük kaçamaklar yapmayı dört gözle bekliyorum ve artık eşim internette chat yapacaksa benimde yanında olmamı istiyor ve nete çok daha az giriyor .Bunları niye yazdığıma gelince, hiç bir şey için geç olmadığını düşünüyorum, birlikte olduğumuz kişinin değerini onu kaybetmeden fark etmeliyiz diye düşünüyorum ve kendimizi hayatın akışına kaptırıp sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.

  16. güzel bir evlenme teklifi

    Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barışması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.
    Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun'du. Mesaj şöyleydi; "Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.‘’
    Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar, yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı. İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum.
    Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu.
    Haldun, "iyi günler" dedikten sonra hemen konuya girdi; "Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun." Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa; "Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor" dememi istedi.
    Sonra da masama; "Bu emeğinin karşılığı değil ama" diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Masamdaki iş telefonunu alıp elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda, Haldun parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı.
    Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm.
    Haldun, şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı.
    Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.

  17. Erkeğin yerinde olsaydınız SİZ ne yapardınız?


    Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....
    Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç...
    Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.
    Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...
    Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına.
    Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın,
    sımsıkı sarılıp adama ve adam "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt
    verirdi hep...
    Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem,
    kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir
    not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın
    unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya
    okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en
    sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı...
    Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....
    Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep
    birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların
    ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam,
    hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı.
    Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.
    Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap
    durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan.
    "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir
    ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları
    kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen
    istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam.
    "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para
    olursa olsun, burası bizimdir artık...."
    Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor
    oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.
    Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra,
    kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki
    evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir
    cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."
    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
    Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği
    arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım"
    diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen.
    Sonra
    sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum
    bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona
    sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar
    etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa
    geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve
    bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak
    isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...
    İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına
    kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.
    Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen
    yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri
    geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin
    alması için dua ediyordu.

    Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın.
    Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey
    göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü.
    Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir
    senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi
    onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak
    için,
    benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."
    Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda.
    İlk kağıtta,
    "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu...
    Sırayla
    okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin
    için
    ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için
    ölmeni
    istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için
    yaşayacaksın,
    anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu
    gördü
    kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
    "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman
    terasta
    martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

  18. EMEK (okumanızı tavsiye ederim)

    RenkLerin ustası oLarak anıLan büyük bir ressamın öğrencisi
    eğitimini tamamLamış.
    Büyük usta öğrencisini uğurLarken, yaptığı resmi şehrin en kaLabaLık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kaLem bırakmasını, haLktan
    beğenmedikLeri yerLere çarpı koymaLarını rica eden bir yazı iLiştirmesini istemiş.
    Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde
    resmin çarpıLar içinde oLduğunu görmüş.

    ÜzüntüyLe ustasına gitmiş. Usta ressam üzüLmemesini ve
    yeniden resme devam etmesini önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış.
    Usta yine resmi şehrin en kaLabaLık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir paLet doLusu çeşitLi renkLerde boya iLe birkaç fırça koymasını ve yanına da insanLardan "beğenmedikLeri yerLeri düzeLtmesini" rica eden
    bir yazı iLe bırakmasını önermiş.

    Öğrenci deniLeni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunuLmamış. SevinçLe ustasına koşmuş. Usta ressam şöyLe demiş: "İLkinde insanLara fırsat veriLdiğinde ne kadar acımasız bir eLeştiri sağanağı iLe karşıLaşıLabiLeceğini gördün.
    Hayatında resim yapmamış insanLar dahi geLip senin resmini karaLadı.
    İkincisinde onLardan yapıcı oLmaLarını istedin. Yapıcı oLmak eğitim gerektirir.
    Hiç kimse biLmediği bir konuyu düzeLtmeye cesaret edemedi.
    Emeğinin karşıLığını, ne yaptığından haberi oLmayan insanLardan aLamazsın.
    Sakın emeğini biLmeyenLere sunma ve asLa bilmeyenLe tartışma."

  19. GERCEK SEVGI SINAVI
    Bir gün, ermişlerden birine sormuşlar:'sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?'

    'Bakın göstereyim' demiş ermiş.
    Bir sofra hazırlamış.sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönüle de indiremeyen kişileri çağırmış bu sofraya.Hepsi yerlerine oturmuşlar.Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da 'derviş kaşığı' denilen bir metre boyunda kaşıklar.
    Ermiş:
    'Bu kaşıkların sapından tutup öyle yiyeceksiniz' diye bir şart da koşmuş.'Öyle kaşığın çubuk kısmına yakın tutmak yok'
    'Peki' demişler ve çorbayı içmeye girişmişler.
    Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına.En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan.Öylece aç kalkmışlar sofradan.Onlar sofradan kalktıktan sonra da,
    Ermiş:
    'Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe' demiş.
    Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş sofraya.
    Ermiş:
    'Buyrun bakalım' deyince de her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp karşısındakine uzatıp içmişler çorbalarını.Böylece herbiri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmışlar sofradan.İŞTE' demiş ermiş.
    'KİM Kİ, HAYAT SOFRASINDA YALNIZ KENDİSİNİ GÖRÜR VE DOYMAYI DÜŞÜNÜRSE, O AÇ KALKACAKTIR.VE KİM Kİ, KARDEŞİNİ DÜŞÜNÜR DE DOYURURSA, O DA KARDEŞİ TARAFINDAN DOYURULACAKTIR.ŞÜPHESİZ ŞUNU DA UNUTMAYIN Kİ, HAYAT PAZARINDA ALAN DEĞİL, VEREN KAZANÇLIDIR HER ZAMAN.'
    Alıntı.

  20. HEP SANA Sensizlikte başladım yeni bir güne... Bu nasıl bir şey biliyor musun? Bilemezsin...
    Bilseydin,aynı acıyı sende yaşatsaydın yaşatır mıydın bana bunu...iki gün oldu senle aynı şehirde değiliz.ne kadar tuhaf değil mi? Aynı şehirde olup da seni görmediğim halde sanki uzansam dokunacaktım sana ama burdan asla...
    Gözlerim bir noktaya dalmış öyle; duraksadım bir an...karşımda hayalini hatırlıyor da ne düşündüğümü hiç hatırlamıyorum.
    Geceyi seviyorum ya! ayrı bir güzelliği var karanlık çöktüğünde sanki bütün rezillikleri kapatıyor.
    Offff! Gene yoksun yanımda... seni çok seviyorum ama yazık bunu sen bile bilmiyorsun. Ah sevdiğim yanımda olup da bana sarılmanı nasıl isterdim. Ama olmadı olacak mı dersen, aslaaaaaa......
    Üzülme ama sakın ağlama seni sonsuz bir aşkla seviyorum.
    Üzülme seni hayalinle yaşatmaya devam ediyorum,
    Ne kadar sürer bende bilmiyorum!!!

    Balkondayım şimdi,ya sen nerdesin? Bildiğim bir yerde mi?
    Belki de sen de gittin benden sonra başka bir şehre kim bilir?

    Burayı seviyorum. Denizin dalgasını dinliyor ve kötü değil hep iyi yönünle seni düşünüyorum. Hatalarını hatırlamıyorum,ihanetini unutuyorum.

    Evde de kimse yok(!) resmini aldım karşıma, biraz denizi dinliyor, biraz seni seyrediyorum. Neler neler yaşıyorum. Kendimi dinliyorum da çok kızıyorum kendime.... Sonra elime kalemi alıp yazıyorum...

    ben senden uzaktayım sevgili,
    çok özledim sıcak tenini,
    bir gün dönecek misin geri,
    yoksa ben mi gelip alayım seni,
    sevgili;
    sen benim yüreğimsin,
    ama sen hiç düşünmez bırakıp gidersin,
    seni asla affetmeyeceğim bilirsin....
    of ne zordu bu aşk(!)
    seni sevmediğimi zannedip gidiyorsun,
    aşk değil bu bir sürgün,kaçak
    sakın arkaya dönme,
    sakın sakın,
    çünkü o an anlayacaksın
    sana olan sevgimi,
    seni seviyorum....

  21. 2006-11-24
    Günün birinde, bir çiçekle su karsilasirlar ve arkadas olurlar. Çiçek bu arkadasliktan o kadar
    mutludur ki zaman içinde Su'ya asik olur. Içi içine sigmaz olur,ilk kez asik olmustur. Bu sevgisini
    herkesle paylasmak ister, etrafa güzel kokular saçmaya baslar.
    Bir süre sonra Su da Çiçek'e karsi bir seyler hissetmeye baslar zamanla far keder ki o da asiktir. Su
    da ilk kez asik olmaktadir. Sevgisini nasil anlatmasi gerektigini bilememektedir. Günler birbirini kovalar ve Çiçek "Acaba Su beni sevmiyor mu" diye düsünmeye baslar. Su sevmesine ragmen ilgilenmemektedir.
    Dayanamaz çiçek bir gün , "Seni seviyorum Su" diye seslenir. Su "Ben de seni seviyorum" diye cevap verir.
    Aradan zaman geçer ve Çiçek gene Su'ya, " Seni Seviyorum" der. Su, "bende seni" diye cevaplar. Çiçek
    sabirlidir... Bekler, bekler, bekler. Artik öyle bir hale gelmistir ki, etrafa koku saçamaz olur. Ve son kez Su'ya " Seni seviyorum" diye seslenir. Su'da, "Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum" der. Ve gün gelir Çiçek yataklara düser, hastalanmistir artik, rengi solmus, sararmistir. Su'da basinda bekler, yardimci olmak için. Ama bellidir, artik Çiçek ölecektir ve son kez zorlukla basini döndürür, Su'ya
    der ki: "SENI BEN GERCEKTEN SEVIYORUM." Çok üzülür Su, bir doktor çagirir. Doktor gelir ve muayene eder çiçegi. Muayeneden sonra doktor: "Hastanin durumu ümitsiz, artik elimizden bir sey gelmez."der. Su, merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olacak hastalik nedir diye.. Doktora sorar "Hastaligi nedir?", Doktor? söyle bir bakar Su'ya der ki "Çiçegin bir hastaligi yok dostum, bu Çiçek sadece Su'suz kalmis, ölümü onun için." der. Ve anlar ki Su, sevgiliye sadece "SENI SEVIYORUM." demek yetmemektedir. Bu sevgiyi göstermek gerekmektedir..

  22. Affet Babacıığım

    Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

    Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

    Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

    Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

    'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum


  23. Asıl Fakirlik

    Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.

    Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,

    "insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

    "Evet!"

    "Ne öğrendin peki?"

    Oğlu cevap verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."

    Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.

    Oğlu ekledi, "Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"

  24. Ayrılış

    Şu anda senden ayrılışımın ikinci günündeyim, buğusu çalınmış sıcak özlemin
    ayrılıklara o kadar çabuk dönüştü ki...

    Bu şehir yine kalabalık yine kaskatı bakışlarıyla boğuyor insanların gündüzlerini. Bense düşlerimi avuç avuç taşımaya çalışıyorum gerçeklere ta ki sabahın o insan eli değmemiş saatleri uykularıma elektrik verinceye dek. İşte bu şehrin ve şehrin soğuk gürültüsünün gölgelerinde aşkımı darağaçlarında sallandırmanın yollarını ararken , eski bir dostun sıcak nefesine rastladım. Tüm bunlar acısıyla, tatlısıyla, tadımlık şımarıklıklarıyla her şeyiyle çok güzel. Tam ben sensizliğe dayanabilmek için, hasretini çektiğim kokuna ulaşabilmek için rüya haritasını alırken, bir el dokundu omzuma. Düğüm düğüm gırtlağımdan tırmanarak özgürlüğe koşan hıçkırıklarımı teselli etti . Seni her gece gördüğüm rüyalarımda, sımsıkı tutuyorum ellerini , eğer onları hiç bırakmazsam rüyam sona erse bile sen yanımda kalacakmışsın gibi geliyor. Gözlerimizde çocukluğumuzdan kalan masum,temiz ve pembe renkli etmeye mecbur olmadığımız halde etmekten hoşlandığımız yeminler ve dudağımda sen..



  25. 359 - Hikaye Örnekleri

    Kelebek ve Papatya.....

    Günlerden bir gün,evrenin bir noktasında,küçük bir tırtıl gözlerini
    yaşama açtı.Doğal içgüdüleriyle hemen beslenmeye başladı.Ne bulursa
    yedi.Bir süre sonra,yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer
    bulup,bir koza örmeye başladı.Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir
    sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıktı.
    Minik kelebek,uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
    başladı.Dağlar tepeler aştı,ormanın her yerini dolaştı.
    Derken rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye geldi.Çevresine
    şaşkın şaşkın bakarken,vadinin öbür ucunda bir papatya gördü.
    İçinden "Ne muhteşem bir çiçek diye geçirdi.Zaman kaybetmeden yüzlerce
    renkli,hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında aldı
    soluğu.
    "Merhaba" dedi papatyaya."Sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim."
    Nazlı papatya şöyle bir baktı konuğuna ve "Merhaba" dedi."Ben de
    yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
    Kelebek ona yaşam öyküsünü,nerede dünyaya geldiğini,geçtiği
    ormanı,tepeleri anlattı.Papatya da ona kendinden söz etti.
    Gece olunca birlikte yıldızları ve ateşböceklerinin danslarını
    seyrettiler.Gündüz olunca kelebek,kanatlarıyla papatyayı güneşin
    yakıcı ışınlarından korudu.
    Minik kelebek papatyayı çok sevdi.O kadar çok sevdi ki,bir türlü onun
    yanından ayrılamadı.Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak
    ediyordu.Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyemedi bir türlü.

    Onu kırmaktan,incitmekten,bu yüzden kaybetmekten korktu.Papatya da
    kelebeği çok sevdi ama o da bir türlü söyleyemedi
    sevgisini.Duygularının karşılığının olmayacağından,bu yüzden kelebeği
    kaybedeceğinden korktu.
    Böylece saatler saatleri kovaladı.Günler geçip de,kelebek artık zamanı
    kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca,papatyaya döndü ve
    "Üzgünüm,ama senden ayrılmam gerecek" dedi.Papatya buna bir anlam
    veremedi ve "Neden?"diye sordu."Yoksa benim yanımda mutsuz musun?"
    "Hayır" dedi kelebek."Sen benim yaşamıma anlam kattın.Fakat biz
    kelebeklerin ömrü yalnızca 3 gündür ve ben de ömrümü tamamladım.artık
    kelebeklerin ölmediği bir yere gitmeliyim."
    Papatya bu duruma çok üzüldü ama yapacak bir şey yoktu.Kelebek artık
    hiç gücünün kalmadığını,daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde,son
    bir çabayla papatyaya "Seni seviyorum" diyebildi ancak.Papatya
    donakaldı.Yalnızca "Bende..."diyebildi kelebeğin arkasından.Ardından
    da gözyaşlarına boğuldu.
    İçinden "Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim" diye
    geçirdi.Papatya,sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
    acısına dayanamadı.Bir süre sonra yaprakları önce soldu,sonra da
    dökülmeye başladı.Her düşen yaprakta papatya,içinden "Seviyormuş" diye
    geçirdi.
    İşte o günden bu yana, bunu bilen aşıklar,sevgililerine
    soramadıklarını hep papatyalara sordu."Seviyor mu,sevmiyor
    mu?"diye....
    360 - Hikaye Örnekleri

  26. Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış.. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş.. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şovalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş...

    Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş... Ama kız onu da reddetmiş...

    Aradan uzun yıllar geçmiş.. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış...Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk cocuğa karışmış... Birgün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş..

    Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş... Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş.. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş...

    Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş... Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış... Üstelik zengin bile değilmiş.. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını çalmış.. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş.. Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş...

    Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış... Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.. Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pempe bir gül gözüne çarpmış... Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş...

    Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gülü koparıp kıza götürmüş... Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül..

    Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş : "Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın.. Bu yüzden gençlik elden gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir.."

  27. Tuzlu Kahve

    Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
    delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
    Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
    kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye
    oturdular.
    Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
    Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

    “Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

    “Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

    Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
    kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

    Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı:
    “Çocukken
    deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
    Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
    Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
    dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
    ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
    Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”

    Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
    çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
    özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
    arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
    başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

    O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
    Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
    Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
    prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
    ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
    Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

    40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
    bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında:

    “Sevgilim,
    bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
    için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

    İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
    şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
    değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
    ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
    defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
    Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

    İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
    Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
    Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
    en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
    Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
    tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
    ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”

    Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
    birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

    Gözleri nemlendi kadının...
    Çok tatlı!.. dedi...

  28. Çoban Ve Ağaç

    çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak:

    "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan.

    Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.

    Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanını kullanırdı. Elma ağacının kökleri belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı.

    Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı, en güzel elmayı "şıp" diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınki ise bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlad sevgisiyle okşarken; "Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bugünkü kısmetimi".

    Ve bir elma düşerdi, hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan...

    Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın velî bir zât olduğunu söylerlerdi.

    Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini...

    Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu.

    Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinden daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden...

    Yeniden doğmuştu sanki çoban. Bir şey hatırlamıştı. Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken; "Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak, "Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bugün Ramazan'ın ilk günü olduğunu?"

  29. 2006-12-02
    YOKLUĞUN BUZ GİBİ SOĞUK

    Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum...

    Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

    Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Üşüyorum... Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde...
    Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar...

    Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi...
    Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok…
    Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz…

    Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya...

    Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla...
    Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak...

    Gel. Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi ...

    Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin...
    Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi.

  30. "Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; Hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim..

    Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım..Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..

    Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim..

    Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım..
    Yerler leke olacak diye korkmazdım..

    Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım..

    Kocamın sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..

    Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..

    Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum..

    TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim..

    Ömür boyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..

    Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı büyütmenin ne kadar harika olduğunu fark ederdim.. Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..

    Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "Önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim.. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim..

    Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

    Dikkatle bak.. Gerçekten gör.. Yaşa.. Vazgeçme..
    Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..

    Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..
    Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..

    Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah'a şükredin..

    Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor..
    Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz.."

  31. Hayata ve Aşka Dönüş

    Gözlerini üzerime dikmiş yüzünde gülümseme bana doğru ilerliyordu. " Merhaba" dedi O dakikalarda bu kelimenin hayatımı ne denli değiştireceğini tahmin edemezdim. 2 yıldır arkadaşlığımız devam ediyordu. Fındık kabuğunu dolduramayacak bir sebepten bilmem kaçıncı kez ayrılmıştık
    Bana inat olsun diye arkadaşlarımdan birine çıkma teklif etmişti. Aylardan sonra beni bir cafeye davet ettiğinde her şeyden habersiz barışmak için çağırdığını düşünerek gittim. Saatler boyu flörtünden bahsetti. Sahte gülümsemeler takılıyor, gözümün önüne düşen göz yaşlarımı engellemeye çalışıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Hızla ayağa kalktım. O da hızla kalktı, kolumu tuttu ve gitmeme izin vermedi. Beni deliler gibi sevdiğini söylediğinde etrafımdaki meraklı gözlere aldırmadan hıçkırıklarla ağlamaya başladım. En kısa zamanda diğer kıza her şeyi anlatıp ayrılacaktı.
    Bu olaydan sonra 2 hafta geçti. Beni hiç aramadı acaba o kızı mı tercih etmişti. Bir telefon kulübesinden onu aradım. Karşımdaki ses onun trafik kazası geçirdiğini yoğun bakımda olduğunu söylüyordu. Ona " senin için döktüğüm her damla gözyaşının cezasını umarım çekersin" demiştim. Ama böyle olsun istememiştim. Bu kez onu tamamen kaybetme korkusundan ağlıyordum. Ankara'^da bir hastanedeydi. Doktorlar yaşaması için şans vermiyordu. Cenaze işlemleri başlamıştı. Tabutuna konulacak yakaya takılacak fotoğraflar hazırlanmıştı. Eş dost hastane kapısında bekliyordu. Bu bekleyiş üç ayı tamamlamıştı. Doktorlar anneyi hastanın yaşam destek ünitelerinden çıkarılması için ikna etmeye çalışıyordu. Çünkü onlara göre yaşasa bile eski sağlıklı günlerine dönemeyecekti. Anne kararlıydı son nefesine kadar yanında olacaktı. Günlerce yanından ayrılmadan onunla konuştu. Ellerini tutmuş yine gelecekten söz ederken parmaklarını kıpırdatarak oğlunun tepki verdiğini fördü. Sevinçten hastane koridorlarında kahkahalar atıyordu. Doktorların " Olmaz" dediğini ana-oğul başarmıştı.
    2 yıl olmuştu onu bu süre içerisinde hiç görmemiştim. Bu süre içerisinde onu hiç görmemiştim. Şimdi karşımdaydı, çok değişmişti. Bazı zamanlar beni çileden çıkartıyordu, ona katlanamıyordum. Psikolojik tedavi görüyordu. Yine bir ayrılık zamanıydı telefonda evlenme teklifinde bulunduğunda ciddiye almamıştım. Israrla kendisini görmeye gelmemi istiyordu, yine bir ameliyat geçirmişti. Ziyarete gittiğimde evlenme teklifini yineledi. Hayatımızın 3 yılını bu kaza yüzünden kaybetmiştik. Artık başka vakit kaybetmenin bir anlamı yoktu.

    Rüya gibi bir düğünle hayatımızı birleştirdik. Tabuta konması için hazırlanan fotoğrafı duvara astık. Ona her baktığımızda küçük kızımıza ve hayata sımsıkı sarılarak bize verdiği mutluluk için Allah'a şükrediyoruz. Tüm mutluluklar sevenlerin olsun...

  32. 2006-12-03


    Ö L Ü M S Ü Z K I R M I Z I
    G Ü L L E R




    Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştıda Kocasının sevgili Rose idi...
    Her Sevgililer Gününde kapısının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı.
    Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmışıtı.Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdigi karta ayni cümleleri yazardı :
    "Seni bu sene, geçen senekinden daha çok seviyorum."
    Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü. Önceden ısmarlamış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi?
    Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi.
    Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine, gülümseyen fotoğrafının yanına koydu.
    Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri ve fotografı seyretti. Sessizce...
    Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayanlız ve hüzün dolu bir yıl...
    Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi kıpkırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer Günü'nü kutluyordu.
    Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti.
    Çiçekçi dükkanını aradı.Onu bu kadar üzmeye kimin ne hakkı vardı? Biliyorum dedi, çiçekçi.
    Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlayıp, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı zaten. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı.
    Kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum.
    Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istedigi kart.
    Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı . Parmakları titreyerek zarfı açtı.
    "Merhaba sevgilim"
    diye başlıyordu kart.
    "Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen,kalan ben olsaydim neler çekerdim, kim bilir ? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum, sevgilim, benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.Her zaman da sevecegim. Ama yaşamalısın. Devam etmelişin. Lütfen mutluluğu yeniden yakalamaya çalıp. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdigim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak."


  33. işte aşk

    Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....

    Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

    Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...

    Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

    Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

    Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

    Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

    Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

    Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

    - "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

    İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

    Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

    Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

    - "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

    Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

    "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

  34. 2006-12-04
    O gün erken uyanmıştı. İçinde her zamankinden farklı birşeyler vardı; sevgi mi deseydi buna yoksa başka birşey mi bilemiyordu... Ama iki yıldan beri içinde tertemiz bir sevgiden başka birşey yoktu ki! Yine de bu günkü farklıydı içinde sevinç, sevgi ve heyecan karışmıştı... O nedenle güne nasıl başlasam diye düşünürken içi içine sığmıyordu. Çocuğun duyguları gibi gün de çok farklıydı, çok özeldi.Bugün dünyanın en kutsal, en güzel duygusunu paylaşanların günüydü; yaşamın amacı olan duyguyu paylaşanların günü... Çocuk bunun için, o taptığı, kendinden fazla değer verdiği, tarif edilmesi istenildiğinde tarif edemediği kadar büyük bir sevgiyle sevdiği kıza nasıl bir armağan alacağını düşünüyordu: Şöyle kocaman ve sevimli bir tavşan? Ama bu olmazdı, kıza doğum gününde almıştı bunu. Peki ya çok güzel ve değerli bir kolye? Bu olabilir diye düşündü. Ama bu da olmazdı, alacağı hediyenin kıza kendi parasından çok tertemiz sevgisini anlatmasını istiyordu o... Uzun uzun düşündü; bu nasıl bir hediye olmalıydı? Sonra bir ışık belirdi zihninde: Kiristal bir gül! Bu çok güzel bir fikirdi! Hemen hazırlandı ve mağaza mağaza gezmeye başladı. Hayalinde oluşturduğu o hediyeyi aramaya başlamıştı. Saatlerce aradı ama böyle birşey bulamadı hiçbiryerde... Umutsuzluğa kapılmış kız arkadaşının yanına gidiyorken; sokakta çok tatlı, ufacık bir kızın elinde koskoca bir sepetle gül sattığını gördü. Onun istediği kristal bir güldü; hiç solmaması için... Yine de ufacık bir çocuğu mutlu ederek alınacak bir hediyenin daha değerli olacağını düşündü ve bütün sepeti satın aldı. Bu arada sevdiği kızdan çağrı gelmişti. Yarım saat sonra orada olacağını belirten bir mesaj attı ve yoldan geçen taksiyi durdurdu çocuk. Gideceği yeri şoföre söyledi ve yine hayallere daldı... Kimbilir ne kadar mutlu olacaktı \"biriciğim\" diye hitap ettiği, uğruna şiirler yazdığı, herşeyden önemlisi sevdiği o kız. Bu hayaller içinden bir ara sıyrıldı ve arabanın süratlendiğini fark etti. Ama bu sorun değildi aksine daha iyiydi çünkü biriciğine daha kısa sürede kavuşacaktı. Tekrar daldı düşüncelere...Ani bir fren sesi ve kulakları sağır eden bir gürültüyle kendini bembeyaz bir yolda buldu. Hertaraf bembeyazdı ve kendinden başka hiçkimse görünmüyordu ortalıkta... Ölmüş olmalıydı... Ama neden bugün? Neden biriciğini göremeden? Derken yanında beliren melek ona cehenneme gideceğini söyledi. Çocuk hiçbir tepki vermemişti sadece o üzgün gözlerini çok uzaklarda biryerlere odaklamış, meleğin söylediklerini dinliyordu... Cehennem kapısına geldiklerinde melek son sözlerini ve son dileğini istedi ondan. Çocuk, az önce uzaklıklara meydan okurcasına sonsuzluğa dikmiş olduğu gözlerini bu kez meleğin gözlerine dikti ve \"son bir kez onu görmek istiyorum\" dedi. Melek şaşırmıştı. Çünkü bugüne kadar hiçkimse \"günahlarımı affedin\" sözlerinden ya da \"cennete gitmek\" dileğinden başka hiçbir dilekte bulunmamıştı. Gerçi çoğunun dilekleri kabul edilmemişti... Ama bu çocuk az da olsa cehennemden kurtulma şansını geri çevirip; ölmeden önce sevdiği kızı görmek istemişti... Biraz beklemesini söyledi ona ve ortalıktan kayboldu. Çocuk tek başına kapıda beklerken, melek çocuğun cehenneme gitme sebebine baktı: kitapta \"bir insanı büyük yaratıcıdan çok sevmiş ve o na tapmış...\" yazıyordu. Melek çılgına döndü; bu nasıl bir şeydi? Nasıl bir duyguydu, sevgiydi? Tekrar çocuğun yanında belirdi ve dileğinin kabul edildiğini söyledi. Aynı anda çocuk kendini \"biriciğinin\" yanında buldu: kız oturmuş, ağlıyordu... Derken bir polis elinde bir sepet gülle gelip; kıza ismini sordu ve bu güllerin kendisine ait olduğunu, sepetteki kartta onun isminin yazdığını söyledi. Kız şaşkın bir biçimde sepete baktı ve bir kısmı kanlanmış olan güllerin arasından kartı aldı; okumaya başladı. Kartta: \"Bu gülleri gözyaşlarımla yıkamak istedim ama böyle mutlu bir günde ağlamamın yanlış olacağını düşünerek yanlarına sevgimi ko***** sana getirdim...\" yazıyordu. Bir de not düşülmüştü: \"Biriciğim, bu bizim ölümsüz sevgimizin ikinci yılı. Ve bu iki yıl içinde hayatımın en mutlu günlerini geçirdim. Ama bu iki yıl değil, önümüzdeki yüzyıllar ne seni bana unutturmaya ne de benden ayırmaya yetmeyecek. Ben kadere inat bir gün ölsemde, yine seni herşeyden çok seveceğim...\" Kız bunları okuduktan sonra acı bir çığlık attı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti... Çocuk \"yeter!\" diyerek gözlerini ve kulaklarını kapadı. Ne kızın gözyaşlarını görmek istiyordu ne de hıçkırıklarını duymak. Çünkü bunlar ona çok büyük bir acı veriyordu... Ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı... Bütün bunlar olurken çocuğu izleyen melek, çocuğun ağladığını görünce: \"Bu olanaksız! Bir ruh ağlayamaz, bu imkansız!\" diye bağırmaya başladı. \"Yüce Allah'ım, nedir bu?\" diye haykırdı. Her taraf birden karardı ve kulakları sağır eden bir ses duyuldu: \"Bu sevgidir! Ben insanları yaratırken onlara güzel duyguları bahşettim ve onlarda sevgiyi yarattılar. Kimi parayı, kimi başarıyı, kimi eşini dostunu sevdi. Ama bu çocuk benim yarattığımı benden bile fazla sevmiş... Onu affediyorum. Ama cennete alamam oradakilerede bu ölümsüz sevgiyi bulaştırmasını istemiyorum. Ne dileği varsa söylesin, yerine getirin!\" Melek çekine çekine çocuğa yaklaştı ve \"Yaratıcımız seni bağışladı ne dileğin varsa yerine getireceğiz\" dedi. Çocuk ıslak gözlerle Ona bir serçe olarak dünyaya gitmek istediğini söyledi. Melek birkez daha şaşkına döndü ve neden bir insan olarak değilde bir serçe olarak gitmek istediğini sordu: Çocuk:\"Ben artık onun ve ailemin, sevdiklerimin gözünde bir ölüyüm. Şimdi tekrar karşılarına çıkıp ben ölmedim, bakın yaşıyorum demem daha büyük bir yıkım yapar onların duygularında. Onlara daha fazla acı çektirmek istemiyorum. Bir serçe olarak gidersem herzaman, uzaktan da olsa biriciğimin yanında olabilirim; geceleri uyurken penceresinin camından o tatlı yüzünü izleyebilirim...\" dedi ve dileği gerçekleşti. Tekrar yaşama dönmüştü ve önceden hep yapmak istediği gibi özgürce gökyüzünde uçabilirdi. Ve kanatlarını çırpmaya başladı. Hemen sevdiği kızın evine gitti; odasının camının önündeki ağacın dallarından birine kondu ve onu izledi... Günler, aylar böyle akıp gitti... MiniKSerÇe, kız nereye giderse hep onunla birlikte gitti... Şimdi aradan iki yıl geçmişti ve kız iki yıldan beri ilkdefa gülmüştü. Karşısındaki yakışıklı gencin anlattıkları onu güldürmeyi başarmıştı... Kız eve döndüğünde yatağına uzandı; uzun uzun, kara kara birşeyler düşündü... Sonra çok sevdiği ve acısını kalbinde taşıdığı çocuğun resmini eline aldı, uzun uzun baktı ve kendi kendine konuşmaya başladı: \"Nerdesin? Seni çok özledim... Zaman hiç geçmedi sen yokken yanımda... Şimdi biriyle tanıştım; bir haftadır onunla buluşuyoruz... Biliyormusun; senden sonra ilk defa beni güldürmeyi başaran o oldu... Hatırlıyormusun; iki yıl önce bu gün sen bana bir sepet gül ve onların yanında bir kart vermiştin... Kartta; \"Seni iki yıl sonra değil, yüzyıllar boyunca bile unutmayacağım...\" yazıyordu... Ama ben bunu başaramadım, aşkımıza sadık kalamadım; onu seviyorum...\" dedi ve bunları söylerken de gözyaşları boşaldı; yanaklarından süzülerek... Bütün bu olanları camın ardından izleyen minik serçenin kalbine birşey saplanmıştı ve gözleri dolmuştu... Derken melek beliriverdi karşısında:\" Sakın ağlama, biliyorsun serçeler ağlarsa ölür...\" dedi. Ama MiniKSerÇe sevdiği kıza son birkez daha doya doya bakarak gözyaşlarını serbest bıraktı...
    Bu defa yaratıcı, çocuğu affetmedi. Ama hiçbir günahı olmadığı için cehennneme de atamadı, Onun cennete de girmesini istemiyordu yaratıcı... Ve çocuğu gökyüzüne hapsetti... İşte o günden bu güne, nezaman bir aşık üzülse gökyüzündeki bütün serçeler ağlar..

    <!-- / message --><!-- sig -->

  35. 441 - Hikaye Örnekleri

    Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış. Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

    Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası... En yakın arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış...

    Fulyacık Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nin saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstündeymiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş...

    Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.

    Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

    Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınırken hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş.

    Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder, yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışışltılı, bin bir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış...

    Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış...

    Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılıar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş...

    Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

    Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş...

    Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş...

    Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş...

    Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş...

    Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da Rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş...

    Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nin arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş...

    Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış...

    Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış...

    Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş...

    Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği içine tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş...

    Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış...

    Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmiş...

    Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

    Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nin büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.

    O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası’nın yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen annesinin kollarında kolayca uyumuş...

    Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..

    Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş. Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş...

    Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş...

    Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş...

    Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

    Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece onu duysun istemiş...

    İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye başlamış.

    Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş.

    Karların ve Karlar Prensi'nin tek çiçeği ...

    Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...

  36. 2006-12-08
    Adam genç kadına seslendi:
    - Bana gözyaşı borcun var!

    Genç kadın sordu:
    - Nasıl öderim?

    Adam gözlerini kırptı;
    - Haydi gülümse!

    Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.


    Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

    Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
    İkisi de bahar kokuyordu...
    Biri ilkbahar, diğeri güz.

    Adam, seslendi yine;
    - Bana mutluluk borcun var!

    Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
    -Nasıl ödeyebilirim?

    Heyecanlandı adam
    - Haydi yat dizlerime!

    Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
    Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
    Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
    Çaresizliğini ördü sırasıra.
    Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
    Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
    Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
    Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

    Genç kadının gözlerinin içine baktı;
    - Bana yürek borcun var!

    Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
    - Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

    Adam kollarını uzattı
    - Haydi tut ellerimi!

    Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
    Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
    Genç kadın gitmek üzereydi.

    Adam son kez seslendi;
    - Bana can borcun var!

    Kadın irkildi;
    - Can mı?

    Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
    - Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

    Hoşuna gitti sözler kadının
    - Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

    Adam, biraz daha yaklaştı;
    - Yum gözlerini!

    Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
    Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
    kadının titreyen dudaklarına.

    - Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

    Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
    - Hayat öpücüğüydü!

    Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

    Adam, şaşırdı;
    - Ya senin bu yaptığın neydi?

    Genç kadın kapıya yöneldi;
    - Veda öpücüğü!

    Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
    ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.


    Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
    - Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

    Genç kadın sümbülleri aldı:
    - Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

    Adam sevindi:
    - Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

    Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
    - Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

    Haykırışı yağmura karıştı.
    Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
    <!-- / message --><!-- sig -->


  37. "Satılık Köpek Yavruları" ilanının hemen altında
    küçük bir çocuğun başı gözüktü ve
    çocuk dükkan sahibine sordu :
    -"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"
    Dükkan sahibi :
    -"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi
    -"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk
    -"Bir bakabilir miyim yavrulara"
    Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve
    köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı.
    Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk
    yürümekte zorluk çeken
    sakat yavruyu işaret edip sordu:
    -"Bunun nesi var?"
    Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve
    hep sakat kalacağını açıkladı.
    Küçük çocuk heyecanlanmıştı.
    -"Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.”
    Dükkan sahibi:
    -"Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor.
    Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm"
    Küçük çocuk birden sinirlendi.
    Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:
    -"Onu bana vermenizi istemiyorum.
    O da diğer yavrular kadar değerli ve
    ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim.
    Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve
    geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım."
    Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:
    -"Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum.
    Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup,
    zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak."
    Bunun üzerine küçük çocuk eğildi,
    pantolonunu sıvadı ve
    büyük bir metal parçasıyla desteklediği
    sakat bacağını dükkan sahibine gösterip,
    tatlı bir sesle:
    -“Ben de çok iyi koşamıyorum
    ve bu yavrunun
    kendisini çok iyi anlayacak
    bir sahibe gereksinimi var" dedi.

  38. LEYLÂ ile MECNÛN


    Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur.
    Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
    Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen
    bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
    Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
    Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner,
    başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

    Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun
    (deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
    Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve
    mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz.
    Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür.
    Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn,
    kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

    "Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
    Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

    Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
    Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

    Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir.
    Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de
    mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

    Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür.
    Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir.
    Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır.
    Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

    Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
    Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar.
    Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın
    maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.
    Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer.
    Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir.
    Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;

    "Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
    Cânânsuz cihân gerekmez."

    Der, kabri kucaklayarak ölür.

    Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında,
    Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür.
    Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
    "Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri,
    aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."




    LEYLA ve MECNUN
    Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
    Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

    Detlilerden yardımını uzak tutma.
    Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

    Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
    Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.

    Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
    Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

    Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
    Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

    Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
    Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

    Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
    Bahar yeli beni sana kavuştursun.

    Fuzûlî' nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
    Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!

    Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
    Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

    Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
    Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

    Ah ateşinin bizi yaktığı,
    Ayrılık gecesini aydınlatan meş' aleden bellidir.

    Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
    Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

    Gördüğümüz bir hayal mi?
    Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

    Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
    Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.

    Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
    Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.

    **

  39. Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
    büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
    pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
    Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik
    yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
    değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
    çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
    önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
    kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
    Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
    bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
    Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
    onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.




    Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
    dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
    bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
    düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
    konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
    ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
    annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
    karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
    söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
    bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
    Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
    baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
    Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
    Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
    söyleyerek kızı ameliyat ettiler.



    Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
    korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
    yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
    müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

    Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
    bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
    burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
    yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
    Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
    "Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "Yüzümde hiçbir
    çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
    Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
    diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
    taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."



  40. BİN AYNALI TAPINAK

    "Hindistan'da yüksek bir dağın doruğuna yapılmış "BİN AYNALI TAPINAK" adlı görkemli bir tapınak vardı.

    Günlerden bir gün bir köpek dağa tırmandı, tapınağın merdivenlerinden çıkarak "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.

    Tapınağın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü. Korkarak tüylerini kabarttı; kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı; korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi. Ve bin köpek de tüylerini diktiler; kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler. Köpek paniğe kapılarak tapınaktan kaçtı.

    Ve o andan itibaren bütün dünyanın tehlikeli, korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.

    Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı. O da tapınağın
    merdivenlerinden çıkıp "BİN AYNALI TAPINAK"a girdi.Tapınağın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karşılaştı ve çok sevindi: Kuyruğunu salladı; neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı.

    Bu köpek tapınaktan çıktığında dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyordu."

  41. Duygu yüklü bir tarif
    Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki
    bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor
    ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük
    bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk
    vitrine doğru biraz daha
    yaklaştı.
    Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı.
    Hem de güçlükle...
    Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı,
    dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.
    Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir
    müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda,
    adam dükkândan dışarı fırlayıp:
    - "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki
    modeler bir hârika!"
    Çocuk, ona dönerek:
    - "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir
    bacağım doğuştan eksik".
    - "Bence önemli değil!" diye atıldı adam. "Bu dünyada her şeyiyle tam
    insane yok ki!
    Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya
    vicdanı."
    Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
    - "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi."
    Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
    - "Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?"
    - "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama
    ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak.
    Hâttâ sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..."
    Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar,
    hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:
    - "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?"
    Çocuk, başını yanlara sallayıp:
    - "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi,
    "Almam mümkün değil ki!"
    - "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi adam, "Bu
    durumda 20 liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder."
    Çocuk biraz düşünüp:
    - "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu kim alacak ki?"
    - "Amma yaptın ha!" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan
    bir çocuğa satarım."
    Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
    - "Üstelik de öğrencisin değil mi?" diye sordu.
    - "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."
    - "Tamam işte!" dedi adam. "5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri
    kalır 5 lira. O da zâten pazarlık payı olur.
    Bu durumda ayakkabı senindir,sattım gitti!"
    Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi.
    İçerdeki raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu.
    Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı.
    Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni
    ayakkabısını
    giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
    - "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun
    olurum."
    - "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk,
    "Onun tabanı delinmek üzere.
    Eski bir ayakkabı, para eder mi?"
    - "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş..." dedi adam, "Antika
    eşyalardan haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise,
    o kadar para tutar.

    Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder."
    Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi.
    Mutlaka bir r&#251;yada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel r&#251;ya.
    Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara
    Göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
    - "Bana göre 20 lira yeterli." dedi.
    "İndirim mevsimini başlattınız ya!"
    Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
    Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde
    satsa,böyle bir mutluluğu bulamazdı.
    Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu.
    Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu.
    Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
    - "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek
    yok! demişti."



    Güncelleme : 2006-12-21
  42. BİR ANNENİN GÖZÜYLE

    KÜÇÜK KIZ, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
    Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları, onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.
    Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti.Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti.
    "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.......
    Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.
    Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.
    Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
    Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu.
    Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı.Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.
    Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
    Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak
    - Sanki yeniden dünyaya geldim!. dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış.
    Estetik ameliyatı siz mi yaptınız? Yaşlı doktor
    - Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!. diye gülümsedi.
    Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, O' nun gözünden gördün kendini!..

    müsait olunca beni severmisin

    Kapidan içeri girer girmez neseyle bagirdi: 'Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu? ' 'Görmüyor musun? Telefonla konusuyorum.' Hiç kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. Hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu oldugunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmiyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapatti telefonu. Mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu. Kosarak yanina gitti. 'Sana yardIm edeyim mi? ' dedi en sevimli halini takinarak. Annesi manali manali bakti. 'Hayirdir. Bir yaramazlik filan. Bak bir de seninle ugrasmayayim. Çok yorgunum zaten.' Yorgunluk nasil bir seydi. Bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda anneannesi oyuncagi yavasça elinden alir 'Nasil yorulmus yavrucak. Uykunun gül kokulu kollari sarsin seni' diyerek alnina bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eger, ne diye annesi kendisiyle böyle kizgin kizgin konusuyordu. 'Annecigim yoruldugun zaman gül kokulu uykulara dalarsin. Anneannem öyle söylüyor.' 'Uykuya dalayim da gül kokulari kusur kalsin. Yorgunluktan ölüyorum.' Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun oldugumdan. Böyle yorgun yorgunken... 'Annecigim sen yorulma diye...' 'Yemekte konusuruz çocugum. Bankada isler yetismedi.Baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim. Hadi sen oyna biraz.' 'Hani siz yoruluyorsunuz ya...' 'Eeee....' 'Ben de oynamaktan yoruluyorum.' 'Ne yapayim? ' 'Bilmem...' Yapilmamasi gerekenleri biliyordu da büyükler, yapilmasi gerekenleri hiç bilmiyorlardi. Isiklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye basladi.'Mum da yok' diye diye karistirdi dolaplari el yordami. Çocuk sirtüstü yatip, anneannesinin köyünü düsündü. Gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini. Deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. 'bak deli tavsan' diyerek parmaklarini oynatti. Yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol açti. Tavsan alabildigine hür dolasti sagda solda. Otlarla kuslarla konustu. Sonra yorgun düstü. Duvardaki görüntü o minik avuçlarin açilmasiyla kayboldu. Kolu yavasça kanepeden asagi sarkti. Neden sonra isiklar geldi. Kadin çocugun hiç konusmadigini akil etti birden. Kanepeye kostu. Küçücük dizlerini karnina dogru çekerek uykuya dalmisti. Masanin üstündeki dosyalara bakti igrenerek. Dindirilmez bir pismanlik doldurdu içini. Uyandirmaktan korka korka küçük alnina bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücügü bekliyormusçasina 'Isin bitince beni sever misin anne? ' dedi. Kadin, sevilmek için randevu alan çocuguna bakarak sabaha kadar agladi.

  43. 2006-12-16
    YAŞLI ADAM, eşinin kabrini ziyaret etmek için gittiği kabristanda, bir inilti duyarak yavaşladı. Sağa sola bakınarak kulak kesildi. Ortalıkta kimseler yoktu ama, o sesi işittiğinden emindi. Önce hızlı adımlarla kaçmak istedi. Fakat sanki büyülenmiş gibiydi. Korkudan olsa gerek ki, gücü zaten çok azalan ayakları tutulmuş, vücudu uyuşmuştu. Diz boyu otla çevrili mezarlar arasında, güçlükle ilerleyip o tarafa yöneldi. İnlemeyi bir kez daha duyunca, daha fazla yanaşmayıp yere oturdu. Tüylerini diken diken eden ses, birkaç metre ilerden geliyordu.

    Yaşlı adam, bazı vel&#238; zatların, kabirdeki insanlarla konuştuğunu duymuş, bunları da herkese anlatmıştı. Belki laf olsun diye:
    — Neden böyle inleyip duruyorsun? dedi. Bir derdin mi var?
    Derinlerden gelen bir erkek sesi:
    — Büyük bir azap çekiyorum!. dedi. Her kemiğim tek tek kırılmış sanki.
    Yaşlı adam, tâ iliklerine kadar ürperdi. Acaba kendisi de, evliya mıydı? Her ne olursa olsun, bu cevabı kesinlikle beklemiyordu. Güç bela toparlanıp:
    — Ne zamandır bu haldesiniz? diye sordu. Yani ne zaman öldünüz?
    — Vallahi bilmiyorum!. dedi mezarda yatan. Sanki dün yaşıyordum, hatta eğleniyordum. Arkadaşlarla birlikte biraz içki içmiştik, daha sonra ayrıldık. Bu arada, sanki yüksek bir yerden düştüm. Her halde ölmüşüm ki, şimdi bu mezardayım. Üstelik de büyük bir azap çekiyorum.
    — İçkinin haram olduğunu ve kabir azabına yol açtığını bilmiyor muydun? diye sordu dışardaki. Allah bilir, başka büyük günahlar da işledin.
    — Keşke ellerim kırılsaydı!. dedi, adam. Keşke kırılsaydı da, o büyük günahları işlemeseydim. Keşke dudaklarım yapışsaydı da, içki denilen zehri içmeseydim. Ne yazık ki her türlü işi yaptım, kumardan tut tâ hırsızlığa kadar. Şimdi öyle pişmanım ki hiç bilemezsin. Burada bu şekilde, bir saniyecik bile kalmaktansa, ömür boyu aç kalmaya razıydım. Ağzıma içki değil, gerekirse bir yudum su bile koymazdım. Başımı da babam gibi secdeden kaldırmazdım.
    — Demek baban dindar biriydi, dedi dışardaki. Neden onun yolundan gitmedin ki?
    — Namaz kılmak biraz güç geldi, dedi adam. Oruç tutmak da öyle. Günde beş kez seccadeye yatmayı, uzun yaz günlerinde, aç ve susuz kalmayı istemedim. Açıkçası, havam bozulur diye korktum. Oysa şimdi bu karanlık çukurda yatıyorum. Tertemiz bir havaya, yemeğe ve suya hasret şekilde. Üstelik de dayanılmaz acılar içindeyim.
    Yaşlı adam, biraz düşünceliydi. Acaba bu ölü için bir fatiha okusa, ya da dualar etse, faydası olur muydu? Bu konuda açıkçası çok ümitsizdi. Bir insan, kullarına verdiği sayısız nimetlerle merhametini ispatlayan ve kendisini en çok "Rahim" ve "Rahman" isimleriyle tanıtan Allah'ın azabına uğramışsa, âciz bir kul, o kişiye nasıl yardım ederdi?
    Sessizce yerinden kalkıp ilerleyince, henüz yeni açılmış bir mezar gördü. Sahibini bekleyen bu çukurun yanında, birkaç tane içki şişesi vardı. Bir tek de ayakkabı.
    Hemen o yana koştu. Boş mezarın içinde, üstü başı içki kokan bir adam yatıyordu. Ceketi de yüzüne dolanmıştı.
    Yaşlı adam, önce mezara inmeyi düşündü. Fakat ağrıyan beliyle bu işi yapamazdı. Uzunca bir dal koparıp tekrar yanaştı ve bunu cekete taktırıp, sırt üstü yatan sarhoşun yüzünü açtı. Mezardaki adam, ondan fazla korkmuştu.
    Yaşlı olan, bir anda rahatlayıp:
    — Demek konuşan sendin? diye tebessüm etti. Seni ölü sanmıştım.
    Mezardaki, derin derin nefes aldıktan sonra:
    — Ben de öyle zannetmiştim!. diye sevindi. Geçen akşam buralarda içmiştik. Kafayı bulduğumda, bu çukura düşüp kaldım her halde.
    Sarhoşun vücudu perişan bir haldeydi. Sırt üstü düştüğünde, üç beş tane kaburgası kırılmış, bir kez bile çalışmayan beyni sarsılmış, bütün gece o mezarda yatıp kalmıştı.
    Yaşlı adam, hemen bir ambulans çağırdı. Sarhoş, mezardan kurtulup sedyeye alınırken, başını ona doğru güçlükle çevirerek: — Sağ olasın amca!. diye teşekkür etti. İyileşir iyileşmez sana haber veririm. Bol mezeli bir çilingir sofrası düzenleyip, yeniden doğduğum günü kutlarız.

  44. 2006-12-19
    Hep Gülücek Değiliz Biraz da Hüzünlenlim
    Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran 14-15 yaşlarındaki gence:

    - Saf'ı doldur evlâd, dedi. Gel yanıma.
    Çocuk, mahcup bir ifâdeyle:

    - Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.
    Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:

    - Ne o dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?
    Ve öfkeyle devam etti:
    - Anne kuzusu, ne olacak...

    Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cuma'sını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam, söylediklerine çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:

    - Sana 'anne kuzusu, dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Bir anda ağzımdan kaçtı işte...

    Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:

    - Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da...

    Cüneyd Süâvi (Hayatın İçinden)

  45. SEVGININ GÜCÜ
    Mavisi yesiline karismis, uzun uzun agaçlarin
    gölgelerini cömertçe sundugu, türlü türlü böceklerin,
    çiçeklerin yasadigi, insanoglunun pek az ugradigi
    ormanlardan birinde güzel bir göl vardi.
    Suyu berrak mi berrak, serin mi serin... Gölün kiyisinda
    hayat bulmus boynu bükük , yanibasinda
    o essiz büyülü suyun içinde açmis olan, en az kendi
    kadar yalniz görünen nilüfer çiçegine sevdalanmisti.
    Onun görkemli görüntüsünü, saf, masum,
    asaletli halini hayranlikla seyrediyordu her gün.

    Nilüfer çiçegi de kayitsiz degildi sevgili
    sina karsin. Birbirlerine sevgiyle bakiyorlar,
    sarkilar söylüyorlardi birlikte. Yalnizliklarini
    unutuyorlardi su koskoca orman içinde...

    Tanrim, diyordu içinden kimi kez.
    Bu güzelligin yaninda benim yerim nedir ki?
    O suyun içinde yasar bense toprakta...
    Elimi uzatsam tutamam bile onu... Oysa
    öylesine istiyorum ki onun yaninda olmayi...

    - Ey güzel çiçegim, ey benim nilüferim
    seviyorum seni... Lâkin öylesine çaresizim ki...
    Sana nasil ulasacagimi bile bilmiyorum...
    Evet, orada oldugunu bilmek, sesini duymak,
    güzelligini görmek bile yetiyor bana ama
    istiyorum ki elini tutayim, güzelligine dokunayim.
    Gel gör ki ben bir yim, sen ise bir nilüfer...
    Ayri dünyalarda yasayan iki ayri çiçek...

    Nilüfer, karsiliksiz birakmadi nin sözlerini:
    - Papatyalarin en tatlisi, kemandan çikan müzik ayni
    ama nagmeleri çikaran teller ayridir. Sen baskasin,
    ben baskayim, sen ordasin, ben buradayim diye yerinme.
    Gönül sesine kulak ver yalniz... Bir seyi istiyorsan
    yürekten iste....Sevgi, ask, ne büründügün kiyafeti,
    ne makami, ne mesafeleri ne de baska bir seyi dinler...
    Onun fermani okunmaya basladimi her sey susar.
    Her sey çaresiz kalir... Sevgi söz konusu oldugunda
    kisi kendi disindaki güçlerin insafina kalmaz.
    Çünkü; kendisi de güçlü bir varlik haline gelir.
    Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi güçlenmeye
    basladikça kayitsiz kalamaz buna tüm evren...
    Sen ki benim güzelligime, askinla güzellik katmakta,
    yalnizligimi örtbas etmektesin. Benim ve kendinin
    varoldugumu ispatlamaktasin dünyaya.

    Simdi kapat gözlerini simsiki...
    Siyril tüm düsüncelerinden...
    Yalnizca ama yalnizca beni düsle...
    Yanimda oldugunu, gölün sularinda
    elimi tuttugunu hayal et... Iste beni...
    Göreceksin ki sevginin asamayacagi engel yoktur!

    Papatya, nilüferin dedigini yapti. Yalnizca ama
    yalnizca onun hayalini doldurdu tüm benligine.
    Kendini güzeller güzeli çiçeginin
    yaninda farzetti. Istedi... Istedi...

    - Aç gözlerini!, dedi nilüfer.
    Papatya saskinlik içindeydi gözlerini açtiginda.
    Sevgili çiçeginin yaninda,
    gölün sulari içinde bir nilüfer çiçegiydi artik o da...

    Sevmek...
    Istemek...
    Hayal etmek...
    Inanmak...

    Olmayacak sey yoktur!
    Eger ki; bu duygulara sahipseniz...

  46. Sinirlendiğinizde Bu Öyküyü Hatırlayın.


    Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.
    Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...


    sinirlendiğinizde lütfen bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

  47. Bu Kadar Sevebilirmisiniz Hikayesi

    Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....
    Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler.
    Gençtiler, çok genç...
    Birbirileriyle konuşacak Cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında aldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca,


    "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur"

    diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...
    "senin için ölürüm"
    derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam

    "hayır, ben senin için ölürüm"
    diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,

    "bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak....
    kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu,

    "mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul
    Etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev
    Gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan.

    "ne dersin, bu evi alalım mı?"
    dedi adama.
    "bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..."
    "sen istersin de ben hiç Hayır diyebilir miyim?"
    diye yanıt verdi adam.


    "Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçiyi... Kaç para olursa olsun! ,burası bizimdir artık...."

    sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar
    Mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu Neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı
    Ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı:
    "canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

    Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama,
    "senin için Ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat"

    diye dil Döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının
    Birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken,

    "artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım"

    diye sözünü kesti arkadaşı.

    "o, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

    "sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları"

    diye bağırdı kadın.


    Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla Suçladı....
    Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı...

    Kocasının eskiden aynı Hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
    Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı Gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu
    Alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken,

    "son bir kez kucaklamak isterim seni"
    diyecek oldu ama kadın,

    "defol"
    dedi nefretle...


    İlk celsede boşandılar...
    Modern bir aşk hikayesinin Böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin Alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.


    Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü.

    "sen, buraya ne yüzle geliyorsun"
    diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.


    "lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor."
    dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:


    "hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir Saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre Sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs! Durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...

    gözlerinden akan yaşları Durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu

    Kutuda. İlk kağıtta,
    "lütfen bütün notları Sırayla oku bir tanem"
    Â diyordu...

    Sırayla okudu;


    "seni çok sevdim",
    "seni sevmekten hiç vazgeçmedim",
    "senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim."
    "fakat benim için ölmeni istemedim"
    "şimdi bana söz vermeni istiyorum."
    "benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?"

    son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:


    "sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

  48. Bir otobüs duraginda karsilasmislardi ilk kez.... Biri tipta okuyordu,
    öbürü
    mimarlikta. O ilk karsilasmadan sonra, bir kere, bir kere, bir keredaha
    karsilasabilmek için, hep ayni saatte, ayni duraktan, ayni otobüse
    bindiler.
    Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konusacak cesareti bulmalari
    biraz zaman aldi ama sonunda basrdilar. Ikisi de her sabah otobüse
    bindikleri semtte oturmuyorlardi aslinda. Delikanli arkadasinda kaldigi
    için o
    duraktan binmisti otobüse, kiz ise ablasinda.... Sirf birbirilerini
    görebilmek için,
    her sabah erkenden evlerinden çikip, sehrin öbür ucundaki o duraga, onlarin
    duragina geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...
    Okullarini bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok
    mutlu... Bazen issiz, bazen parasiz kaldilar ama öylesine sıkı
    kenetlenmisti ki
    yürekleri ve elleri hiçbir seyi umursamadilar. Ayin sonunu zor getirdikleri
    günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarinda da hep
    mutluydular. Zaman asimina ugrayan, aliskanliklara yenik düsen, banka
    hesabinda para kalmadigi için ya da tam tersine o hesabi daha da kabarik
    hale getirmek uguruna bitip-tükeniveren sevgilerden degildi onlarinki...
    Günler günleri,
    yillar yillari kovaladikça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri
    çocuklarinin olmamasiydi. Zorlu bir tedavi sürecine ragman çocuk
    sahibi olmayinca, "bütün mutluluklarin bizim olmasini beklemek,
    bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarina. Çocuk yerine,
    sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadin, sımsıkı
    sarilip adama ve adma "Hayir, ben senin için
    ölürüm" diye yanit verirdi hep...
    Bazen eve geldiginde, aynanin üzerinde bir not görürdü kadin, "Bir
    tanem, kütüphanenin ikinci rafina bak...." Kütüphanenin ikinci rafinda
    baska bir not olurdu, "Mutfaktaki masanin üzerine bak ve seni çok sevdigimi
    sakin unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notlari
    okuya okuya kosturan kadin, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi
    zaman en
    sevdigi çikolatalar, kimi zaman da pahali armaganlarla karsilasirdi...
    Aldigi hediyenin ne oldugu önemli degildi zaten....
    Hayat ne kadar hizli akarsa aksin, isleri ne kadar yogun olursa
    olsun hep birbirlerine ayiracak zaman buluyorlardi bulmasina ama kirkli
    yaslarin ortalarina geldiklerinde, daha az çalismaya karar verdiler. Adam,
    hastaneden ayrildi ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye basladi. Kadin da
    mimarlik bürosunu kapadi ve sadece özel projelerde görev aldi. Artik daha
    fazla beraber olabiliyorlardi. Bir gün sahilde dolasirken, harap durumda
    bir ev gördü kadin, üzerinde "satilik" levhasi asili olan. "Ne dersin, bu
    evi alalim mi?" dedi adama. "Bu viraneyi yiktirir, harika bir ev yapariz.
    Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terasi olan, martilari kahvaltiya
    davet
    edecegimiz bir deniz evi yapalim burayi..." "Sen istersin de ben hiç
    hayir diyebilirmiyim?" diye yanit verdi adam. "Amerika'daki tip
    kongresinden döner dönmez ararim emlakçiyi... Kaç para olursa olsun,
    burasi bizimdir artik...."
    Sadece bir hafta ayri kalacaklarini bildikleri halde, ayrilmalari zor oldu
    adam Amerika'ya giderken.Her gün, her saat konustular telefonla.
    Gözyaslari içinde kucaklastilar havaalaninda. Fakat birkaç gün sonra,
    kocasinda bir tuhaflik oldugunu fark etti kadin. Eskisi kadar mutlu
    görünmüyor,
    konusmaktan kaçiniyordu. Onu neselendirmek için, sahildeki evi
    hatirlatti ve
    çizdigi projeyi verdi kadin ama hiç beklemedigi bir cevap aldi:
    "Canim, o ev bizim bütçemizi asiyor. Sen en iyisi o evi unut..."
    Mutsuzluk, mutlulugun tadina alismis insanlara daha da aci, daha da
    çekilmez gelir. Kadin, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini
    söylemesi için yalvardi adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur
    anlat" diye
    dil döktü bos yere... Yillardir sevdigi adam, duyarsiz ve sevgisiz
    biriyle yer degistirmisti sanki. Ona ulasmaya çalistikça, beton duvarlara
    çarpiyordu kadin, her çarpmada daha fazla kaniyordu yüregi...
    Bir gün, çocuklugunun, gençliginin ve bütün hayatinin birlikte
    geçtigi arkadasina dert yanarken, "Artik dayanamiyorum, sana söylemek
    zorundayim" diye sözünü kesti arkadasi. "O, seni aldatiyor. Is yerimin tam
    karsisindaki restoranda genç bir kadinla yemek yiyiyor her öglen. Sonra
    sarmas
    dolas biniyorlar arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu
    yalanlari" diye bagirdi kadin. Onca yillik arkadasini, kendisini
    kiskanmakla suçladi.... Ertesi gün, ögle vakti o restoranin hemen
    karsisinda bir köseye sindi sessizce ve peri
    masallarinin sadece masal oldugunu anladi... Kocasinin eskiden ayni
    hastanede
    çalistigi genç çocuk doktorunu tanidi hemen. Bazen evlerinde agirladiklari
    kadina nasil sarildigini gördü adamin...
    Aksam kocasi eve gelir gelmez, bazen bagirip, bazen aglayarak,
    bazen ona sımsıkı sarilip bazen de yumruklayarak haykirdi suratina her
    seyi.
    Inkar etmedi adam. Zamanla duygularin degisebildigi, insanlarin orta yasa
    geldiklerinde farklilik aradigi gibi bir seyler geveledi agzinda ve
    bavulunu alip gitti evden. Kapidan çikarken, "son bir kez kucaklamak
    isterim seni" diyecek oldu ama kadin, "defol" dedi nefretle... Ilk
    celsede bosandilar... Modern bir ask hikayesinin böyle son bulmasina
    kimse inanamadi. Arkadaslarinin destegiyle ayakta kalmaya çalisti kadin.
    Adamin, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerlestigini ögrendi.
    Bazen yalniz kaldiginda, onu hala sevdigini hissedince, aglama nöbetleri
    geçiriyor, askin yerini, en az onun kadar yogun bir duygu olan nefretin
    almasi için
    dua ediyordu. Aradan bir yil geçti... Her seyin ilaci oldugu söylenen
    zaman bile,
    kadinin derdine çare olamamisti. Bir sabah, israrla çalan zilin sesiyle
    uyandi. Kapiyi açtiginda, karsisinda o kadini gördü. "Sen, buraya ne yüzle
    geliyorsun" diye bagirmak istedi ama sesi çikmadi. "Lütfen, içeri
    girmeme izin ver, mutlaka konusmamiz gerekiyor." dedi genç kadin. Kanepeye
    ilisti ve zor duyulan bir sesle konusmaya basladi: "Hiçbir sey göründügü
    gibi degil aslinda. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yil
    Amerika'daki kongre sirasinda ögrendi hastaligini ve yaklasik bir
    senelik ömrü kaldgini. Buna dayanamayacagini, hep söyledigin gibi onunla
    birlikte ölmek isteyecegini biliyordu. Seni kendinden uzaklastirmak
    için, benden sevgilisi rolünü oynamami istedi. Ailesine de haber
    vermedi. Birlikte Amerika'ya yerlestigimiz yalanini yaydi.
    Oysa ilk karsilastiginiz otobüs duraginin karsisinda bir ev tutmustu.
    Tedavi
    görüyor ve kurtulacagina inaniyordu ama olmadi. Gece fenalasmis, bakicisi
    beni aradi, son anda yetistim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."
    Gözlerinden akan yaslari durduramayacagini biliyordu kadin. Hemen oracikta
    ölmek istiyordu. Eline tutusturulan kutuyu açmayi neden sonra akil
    edebildi. Itinayla katlanmis bir sürü kagit duruyordu kutuda. Ilk kagitta,
    "Lütfen bütün notlari sirayla oku bir tanem" diyordu... Sirayla okudu;
    "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm
    derdin hep, dogru söyledigini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni
    istemedim"
    "Simdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yasayacaksin, anlastik mi?"
    son kagidi eline alirken, kutuda bir anahtar oldugunu gördü kadin... Ve son
    kagitta sunlar yaziliydi:
    "Sahildeki evimizi senin çizdigin projeye göre yaptirdim. Kocaman
    terasta martilarla kahvalti ederken, ben hep seni izliyor olacagim...."

  49. DAR AYAKKABI ( Bekir Coşkun )

    bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler. Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde. Tek ayakkabı yapan dükkánında ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koydu, iyice basmamı söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi eline alıp Ayağımın çevresini çizdi. O ayağımın çizildiği karton benim ayakkabı numaramdı. Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum. Babamın anlattığına göre ayakkabılarım siyah ve bağcıklı olacaktı. kapının her çalınışında koştum. Ayakkabılarım bayramdan bir gün önce geldi, siyah-bağcıklı. O gün onları giymedim. Bayram gecesi yatağımın altına yerleştirdim yeni ayakkabılarımı. Arada bir kalkıp kutusundan çıkartıyor, yere koyuyor, yukarıdan, yandan, önden bakıp duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu gecenin karanlığında kim bilir kaç kez okşadım. Uyku girmedi gözüme.
    Sabahleyin ev ahalisi kalktığında, ayakkabı kutusu kucağımda sandalyede oturuyordum ben. ayakkabımı babam giydirdi. Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım, dardı ve canimi yakmıştı. Ama bunu babama söylemedim. O "Sıkıyor mu?" diye sordukça "Hayır" yanıtını veriyordum. "Dar, ayağımı acıtıyor" desem, geri gidecekti ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması olanaksızdı. o bayram sabahı canim yana yana yürüdüm. Bir sure sonra acı dayanılmaz oldu. Dişimi sıktım. Topalladım. Soranlara "Dizimi vurdum" dedim, ama ayakkabilarimin ayağımı sıktığını kimseye söylemedim.

    Doğrusunu isterseniz yaşam dar ayakkabıyla yürümektir.

    kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir iş...

    Kimi zaman bir mekân dar ayakkabı olur bize, kimi zaman bir cevre,

    Kimi zaman bir sokak, ya da bir şehir...

    Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar, beraberlikler bir dar ayakkabıya
    donu$ur.

    Kimi zaman zamandır dar ayakkabı, geçmek bilmez.

    Kimi zaman zenginlik, kimi zaman başınızı koyduğunuz yastık...

    Caniniz yanar. Topallaya topallaya gidersiniz.

    Sonradan öğrendim yaşamın dar ayakkabıyla yürüme sanatı olduğunu...

  50. ROMANTİK SEVGİLİ

    Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.
    Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi.
    -Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.
    Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.
    İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.
    -Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.
    Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;
    -Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.
    Dememi istedi. Masama;

    -Bu emeğinin karşılığı değil ama,
    diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.

  51. Her şey Telefonla Başladı


    Onunla 1999 haziran ayında tanıştım. Ve tanıştığım o ilk anda ona aşık oldum. Tanışmadan önce çalıştığımız firmalar dolayısıyla sürekli telefonla görüşüyorduk. Bu arada onun evli ve bir kızı olduğunu öğrendim. Zamanla aramızda çok iyi bir arkadaşlık başlamıştı ve birbirimizi merak ediyorduk.

    Haziran ayında firmamız bir davet verdi. Tanışmaya karar verdik. Ne de olsa sadece arkadaşdık. Tanışmamız davet gibi kalabalık bir ortamda olmayacağı için dışarıda buluşmaya karar verdik. Onu beklerken bir yandan da cep telefonlarımızla konuşuyor. Birbirimizi bulmaya çalışıyorduk. En sonunda karşı karşıya geldik ve ben ona o ilk and aşık oldum. Gülüşü, konuşmaları, bakışları…

    Başbaşa çok güzle bir yemek yedik. Gülüşmeler, konuşmalar… derken ayrılık vakti geldi ve hiç bu kadar üzülmemiştim. Daha yeni tanışmamıza rağmen sanki ben ona yıllardan beri tanıyormuşum, hep yanındaymışımda ayrılmışız gibi hissettim.

    Sonra altı ay kadar hiç yüz yüze görüşmedik. Artık telefonda da nadir konuşuyorduk. Hayal kırıklığına uğradığını düşünmeye başlamıştım ki eşindne ayrıldığını öğrendim. Sonra bir telefon konusşması tüm geleceğimi dğeiştirdi. O da beni beğenmiş fakat evli olduğu için hiç bir şey söyleyememiş. Zamanla eşi ile arasındaki problemler daha da büyüdüğü için ve birbirlerini daha fazla yıpratmamak için ayrılmaya karar vermişler.

    İki seneye yakın görüşmeye devam ettik çok zor günleri birlikte atlattık. Ama çok gzüel günleride birlikte yaşadık. Çünkü biz her şeyden önce arkadaştık. Şu an nişanlıyız ve çok kısa bir zaman sonra evleniyoruz. Isterim ki her kez benim kadar mutlu olsun, herkez sevdiğinin elini istediği zaman tutabilsin ve onu her an yanında bulabilsin…

    alıntı...

  52. 2007-01-15
    Karımı 1998 sonbaharında kaybettim..yedi senelik evliligimizin iki senesinikanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik .karım her evlilik yıl dönümümüzde ikimizin fotografını çeker çerçeveler,bunlar bizim hayatımızın gölgeleri derdi..öldügünde yedi tane resmimiz vardı..97 nin bir gecesinde onu aldattım.oysa ona sürekli onu ne kadar sevdigimi ve sonsuza kadar sadık kalacagımı söylerdim..ölmeden 2 hafta evvelde yine aynı şeyi tekrarladım .tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece'biliyorum'dedi.İzmire kar yagdıgı gün yani,1 ay önce evdeydim..Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... her çerçevenin altında bir harf olduğunu farkettim.A R K A S I N gerisini için yılları yetmemişti .ama sanırım arkasına bak diyecekti..hemen çerçevelerinarkasına baktım.hiç birşey yoktu sonra bir şey dürttü beni ,hepsini teker teker söktüm.İnanabiliyormusunuz,her birinin arkasında bir mektup çıktı..Geçirdigimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı .1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf simsiyahtı. ve içinden şu sözler çıktı '14 mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/Söylemene gerek yok,biliyorum'2002 deyiz onu kaybedeli 4 aldatalı 5 yıl olduyor..İçim acıyor şimdi.Çünki kadınlar biliyor ve hissediyor..sadece paylaşmak istedim seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et,çünki'A ş k sessiz,sevgi dilsizdir...
  53. 6 sınıfa yeni geçtik tabi o zaman sınıfları ayırma dönemleri falan...
    yeni taşınmışlar alt mahalleye yengemlerin yanındaki biyana...
    tabi bunu sonraları öğreniyorum...
    ozamanda farklı biriydim bambaşka hatta...
    daha eğlenceli sürekli hareketli biri...
    cesur derdim kendime ama hiç aşık olucağım aklıma gelmez di...
    o da bizim sınıfa denk geldi... önceleri arkadaş gibi sanmıştım halbuki ilk başta aşık olmuş farkıda olmadan...nerden bile bilirdim ki...
    sölemek istedim binlercekez denedim...
    her seferinde yanındaydım hep belli etmek istedim...
    küçük küçük notlar bıraktım defterinin arasına...
    anı defterinen sonunda yazmıştım ona aşık olduğumu...
    ilk acı burda başladı...
    babası bodrumda çalışıyordu oda babasının yanına kalmaya gidiyordu yani koca yaz sadece aşkımla ben bir başıma kalmıştık...
    onun ne düşündüğünü bilmiyordum bile...
    sonraları öğrendim ilk başta karşılıklı bişi olduğunu ama çoktan geç kalmıştım...
    7 ci sınıfa geçtik
    2 amcamı kaybettim o sene...
    evde para sıkıntısı...
    aile içi kavgalar
    dersler...
    aşk
    hepsi üst üstte geldi...
    olmucak anda olmucak sözlerle kırdım onu...
    sonradan ağlasak ne fayda ya bikere söz ağızdan çıkmıştı...
    kendime sıkı bir tokat attım yani...
    ama bu değildi onu benden koparan...
    arkamdan dost sandıklarım benim hakkımda bir çok şey söylemişler ona...
    oda sessizce vaz geçmiş duygularından...
    bense yıkık bir gemi gibi okyanusun ortasında kakala kaldım...
    yetmedi...
    karşı sınıfta...
    hiç sevmediğim pislik tabiri bir çocuk tanıyorum daha doğrusu tanımak zorunda kaldım...
    sonuçta aynı okulda okuyor aynı mahalle çocuhuyuz...
    ama çocukta içki sigara hatta silah kaçakçılığı bile var...
    yuh denilicek şekilde...
    yani oda gidip onu buldu tabi...
    arada ben kaldım...
    her an yanlarındayım...
    onlar birbirlerini seviyor bense o mutlu oldukça mutlu oluyordum...
    elimden geleni yaptım...
    küstüler aracı oldum...
    her defasında yanlarındaydım...
    o mutlu oldukça bende mutlu oldum...
    ama içimde sonu belli olmayan bir fırtana sürekli esmekte...
    yanan bir gemi gibi kalka kalmıştım okyanusun karanlık sularında...
    birmek bilmeyen bir ataş...
    seviyordum...
    aşık tım...
    ama o onu seviyor du o onunla mutluydu...
    o mutlu oldukça ben katlandım buna...
    orta son sınıf...
    onlar tartıştılar artık bende de dayanıcak güç kalmamıştı...
    tamamen ayrıldık bütün sınıf birbirimizden...
    bende yıkık dökük ama hala aşık...
    bekliyordum hala...
    aradan 2 yıl geçti...
    lise yani geçen sene...
    2 ci sınıf...
    bi şekilde arkadaşlarından msn adresini aldım...
    ve sonunda söledim bütün içimdekileri...
    herşeyi anlattım şimdiki gibi...
    ben en büyük fedakarlığı yaptım...
    ama geçti gitti..
    şimdi mi...
    boş...
    sadece bomboş öle kala kaldım...
    şimdi bekliyorum belki bir gün biri gelirde beni kurtarır o okyanustan!!!

  54. Bir Denizfeneri..

    Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

    Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanybaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...

    Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

    Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..

    Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.

    Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.

    Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus,her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.

    İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgara yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.

    Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde.

  55. “Bir papatya tarlasının ortasında duran bir papatyayım ben,” diye düşündü çiçek; Bunca papatya arasında güzelliğim fark edilmiyor.”

    .......
    “Bir papatya tarlasının ortasında duran bir papatyayım ben,” diye düşündü çiçek; Bunca papatya arasında güzelliğim fark edilmiyor.”
    Bir melek bu düşünceleri duydu ve papatya cevap verdi:
    “Ama sen güzelsin!”
    “Evet, ama eşsiz ve tek olmak istiyorum!”
    Papatya sürekli durumundan yakınınca melek onu yerinden alıp şehrin göbeğinde küçük bir parka koydu. Günler sonra, vali şehrin yenilenmesi için yanında bir bahçıvanla parkı görmeye geldi:
    “Burada doğru dürüst bir şey yok, buradaki otları söküp toprağı iyice temizleyin, sonra da sardunyalar ekin.”
    “Bir dakika!” diye bağırdı papatya: “Eğer bunu yaparsanız beni öldürürsünüz!”
    “Eğer senin gibi başka pek ç o k papatya olsaydı, ç o k güzel görünürdü ve böyle bir papatya tarlasını bozmazdık,” diye cevap verdi vali, “Ama burada senden başka papatya yok. Ve sen tek başına bir bahçe yapamazsın.”
    Bu sözle birlikte çiçeği topraktan çekip çıkardı.
    Paulo Coelho

  56. KAÇ KIRLANGIÇ KOVALADINIZ?


    Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış,güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş.
    Tık..... Tık......Tık....Adam cama bakmış.Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş. Meşgulmüş

    Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!Heyacanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış.

    -Hey adam!Ben seni seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum.Bugün cesaret buldum konuşmaya.Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al.Birlikte yaşayalım.

    Adam birden parlamış:

    -Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi? Olmaz, alamam,demiş.Gerekçeside peksersemceymiş:

    -Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?
    Kırlangıç mahçup olmuş.Başını önüne eğmiş.Ama pes etmemiş,bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş,gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş:

    - Adam, adam!Hadi aç artık şu pencereni.Al beni
    içeri! Ben sana dost olurum.Hiç canını sıkmam!

    Adam kararlı, adam ısrarlı:

    -Yok ,yok ben seni içeri alamam demiş.İşim gücüm var,git başımdan.

    Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş:

    -Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al beni içeri.Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım.Pişman olmazsın, seni eğlendirirm.
    Birlikte yemek yeriz, bak hem de sen de yalnızsın' yanlızlığını paylaşırım, demiş.
    BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ! Adam bu yalnızlık meselesine

    içerlemiş.Pek bir sinirlenmiş:

    -Ben yalnızlığımdan memnunum,demiş.

    Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş.Düpedüz kovmuş.Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca,başını önüne eğmiş,çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş.Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş:Hay benim akılsız başım; demiş.Ne kadar
    aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Şimdi böyle kös kös oturacağıma , keyifli vakit geçirirdik birlikte.Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir.Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim. Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş.Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş.Ama...... Onunki hiç görünmemiş.Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna.Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış.Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.Olanları anlatmış.Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:
    -"KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR...."

    HAYATTA BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE
    DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER!HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ KARŞINIZAÇIKAR;DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER!
    VE ASLA GERİ DÖNMEZLER!

    Dikkatli olun.... Farkında olun.....Ve bir düşünün bakalım;
    Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?

    alıntı

    Güncelleme : 2007-02-19
  57. 142 - Hikaye Örnekleri

    TAHİR İLE ZÜHRE


    Padişah kızı Zühre ile Vezir oğlu Tahir'in ölümle biten aşk serüvenini anlatan bir Türk halk hikayesidir. Sevgililerin birleşmesini Zühre'nin annesi var gücüyle engelller . Sürgüne gönderilen Tahir sevgilisi başkasıyla evlendirileceği sırada gizlice döner .Ama delikanlı öldürülür . Tahirin öldürüldüğünü duyan Zühre'de kendini öldürür .

    Tahir ile Zühre'nin Karagöz oyununda anlatılışı da şöyle :

    Zühre’nin babası Hacıvat’a bir kahya aradığını söyler, Hacıvat da Karagöz’ün bu işi yapabileceğini söyler. Karagöz eve kahya olarak girer. Tahir ile Zühre birbirlerini çok sevmektedirler. Zühre’nin babasının yanında kahya olan Tahir’in babası ölürken Tahir ile Zühre’nin evlenmelerini vasiyet etmiştir. Zühre’nin babası da evlenmelerini istemektedir. Tahir ile Zühre’yi yanına çağırarak bu fikrini onlara da söyler. Karısının da onayını almak için durumu ona da anlatır. Bu fikri kabul etmeyen Zühre’nin üvey annesi sonradan kabullenmiş gibi görünür. Odasına gittikten sonra Karagöz’ü odasına çağırarak Tahir’i kendisinin sevdiğini söyler.

    Zühre ile evlenmesine engel olması için kocasına büyü yaptırır, Karagöz’e para vererek büyüyü kocasının sarığının içine koymasını ister. Karagöz, Zühre’nin babası uyurken büyüyü sarığının içine koyar. Zühre’nin babası uyandığında evlenme işinden vazgeçtiğini söyler. Tahir bu sevdadan vazgeçmeyeceğini söyleyince Zühre’nin babası seymenleri çağırarak Tahir’i Mardin’e sürgüne gönderir. Bir süre sonra Tahir kaçıp geri gelir ve Karagöz’e bu işi düzeltmesi için yalvarır. Karagöz bir punduna getirip Zühre’nin babasının sarığından büyüyü çıkarır. Birden kendine gelen Zühre’nin babası kızını Tahir’e vereceğini söyler. Olan biteni Zühre’nin babasına anlatan Karagöz iki sevgilinin kavuşmasını sağlar...








    Güncelleme : 2007-02-20
  58. Sevda Uğruna Ölüm

    Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş
    ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide
    ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes
    nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü
    renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk
    haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...
    Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.

    Omuzları bir küçük kız çocuğun
    şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya
    içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum
    demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından
    sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu
    günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında
    buluverir kendini.
    Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda
    kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki
    başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,

    esenler de yetmiyormuş gibi.
    Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle
    barışık ve yaşadığına memnun.

    Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,
    mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta
    olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk
    oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.

    Oynadıkları oyunun
    tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
    Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının
    gelmesini.

    Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına
    şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet
    geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.

    Uyku tutmaz bekleyişlerde
    ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..
    Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.

    Birbirlerini gerçekten merak ederler.

    Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden
    bile sorumlu tutmaya başlar kendini.

    Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
    Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el
    üstünde tutarlar anlayacağınız.

    Günler, aylar geçer...

    Hayaller ekranlara sığmaz olur.

    Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak
    sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
    Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete
    dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık
    bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.

    Bulut adam sorar durmadan ;
    -N’olacak şimdi...
    Kadın, adam kadar cevapsız...
    “Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum”
    Artık sorgulamalar başlar duyguları ...

    ”Bu nedir?...Bunun adı ne..?”
    Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..
    Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
    Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese
    sevda denen şey olmaz zaten.
    İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.
    Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,
    onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.
    Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından
    bakmaktadır.
    Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin
    kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...
    “Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.”
    Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan
    budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm
    anıdır bu.Verilen son nefestir sanki..
    “Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler
    nefes almak için.
    Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..
    Bunu ikisi de bilirler.
    Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan
    “Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal”
    Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
    Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları
    gezinir kadının
    “Hoşçakal”
    Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.
    Ve
    KADIN ÖLÜR...

  59. Romantik Sevgili

    Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.
    Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi.
    -Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.
    Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.
    İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.
    -Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.
    Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;
    -Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.
    Dememi istedi. Masama;
    -Bu emeğinin karşılığı değil ama,
    diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.

  60. TUZLU KAHVE


    Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
    delikanlı vardı ki… Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
    Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
    kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
    Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
    Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı…

    “Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

    “Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

    Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
    kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

    Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
    deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
    Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
    Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
    dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
    ailemi hatırlıyorum… Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
    Onları ve evimi öyle özlüyorum ki…”

    Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının… Kız dinlediklerinden
    çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
    özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
    arayan, evini sakınan biri… Ev duyusu olan biri… Kız da konuşmaya
    başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi…

    O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu… Tatlı ve sıcak.
    Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii…
    Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
    prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
    ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu…
    Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü…

    40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
    bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
    bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
    için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

    İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
    şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
    değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
    ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
    defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
    Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok…

    İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
    Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
    Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
    en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
    Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
    tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
    ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da…”

    Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
    birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

    Gözleri nemlendi kadının…
    Çok tatlı!.. dedi…


  61. PARKTAKİ TAHTA BANK
    Çoğunuz görmezsiniz bile beni, yanımdan geçer gidersiniz. Kah oturup dinlenirsiniz üzerimde bir nefeslik, yürek çarpıntılarınız duruncaya, kan basıncınız normale dönünceye, ayaklarınızın aşırı yük taşımaktan ağırlığınızın altındaki ezilmişliği geçinceye kadar, kah can sıkıntısından bir tekme atarsınız, canınızın sıkıntısının öcünü benden alırcasına, sanki ben sizin derdinizin sebebiymişimcesine, hırpalar da beni, öyle geçersiniz yanımdan. Hiç sorgulamazsınız ben sizin aranızda neler yaşadım, sizlerle geçirdiğim bunca yıl içinde, hangi yaralarınıza merhem oldum, hangi sırlarınızı sakladım, hangi yorgunluklarınızın limanı oldum; ne kadar zamandır buradayım, buraya nasıl getirildim, nereden getirildim, kimler getirdi; hangi kavgalarınıza şahit oldum, hangi mutluluklarınızı paylaştım sizlerle; kışların ağır ve bol karlı geçtiği zamanlarda, üzerimdeki günlerce kalan karın etkisiyle, kar suyunun nasıl içime işlediğini, bu suyun yol bulurken bedenimde nerelerimi oyduğunu, beni boyamadıkları için, nasıl giysisiz, çıplak kaldığımı ve bu çıplaklığım sonucunda, oramın buramın nasıl çatladığını; her bahar gelişinde benim de sizlerle birlikte nasıl coştuğumu, sizi ağırlamaktan ne büyük bir haz aldığımı, aranızdan bazıları kucağıma oturduğunda, hizmette kusur etmemek için, nasıl emre amade beklediğimi, sizlere hizmet edebildiğim sürece nasıl adeta başımın göğe ağdığını hiç bilmezsiniz, çünkü anlatım özürlüyüm ben.

    Artık ömrümün sonuna geliyorum yavaş yavaş, veda vakti yaklaşıyor usulca. Bunca zaman çıplak bedenimi yağmur yıkadı, güneş ağaçların arasından yol bulup, süzüle süzüle uzanıp, ıslaklığımı kuruttu. İçinizden bazıları oramı buramı kesti, oydu kiminiz her yerimi çentik çentik, şeklim bozuldu, kel bir horoz gibi görünüyorum artık, köhnemiş, yılgın, umutsuzcasına, bomboş ve yaşlı, boynu bükük, işe yaramaz, vaktini doldurmuş bir ihtiyar.

    Yanılmamışım. İşte Bursa Büyükşehir kamyonundan işçiler iniyor. Demek vakit beklediğimden de erken gelmiş. Bahar geldi ya, şehri makyajlama kampanyasına ben de dahil edilmişim besbelli. Kamyonun kasasında bir çift yeni bank duruyor, modelleri benden oldukça farklı, bu yeni bin yılın modelleri böyle oluyor demek. Ben de antika sınıfına giriyorum herhalde artık, gençlerin tabiriyle, moruklar sınıfına. Çok yerde kalmamıştır zaten benim gibileri. Bu yenilerin kolçakları iki taraflarında metal dairelerden oluşuyor, arkalıkları da yok. Bu tarafımı ararsınız işte, ben sizleri tam kucaklıyordum, sırtınızı da bana veriyordunuz da, omurganızın yükünü bir müddet için sizden alıp, ben taşıyordum, ama bu yeni modellerde, destek yok, onlara yaslanamayacaksınız; gördünüz mü bak, üzüldüm şimdi, yarım yamalak dinlenebileceksiniz. Ama buna rağmen bir olumlu yanları var, iskeletleri benden daha dayanıklı görünüyor, daha uzun zaman size hizmet edebilirler, metalden olduklarından. Ama robot gibi bunlar; metal olduklarından, oturduğunuzda bir soğukluk hissedeceksiniz, güzel tarafı ise aranızda bazı magandalar bunların orasını burasını oyamayacak, bana yaptıkları gibi.

    İşçilerin kamyonun kasasından indirdiği iki bank süzüm süzüm süzülüyor, kurum kurum kuruluyorlar, gençliklerinin getirdiği yaşam açlığıyla, henüz farkında değiller hayatın ne kadar acımasız olabileceğinin, onları bile eskitebileceğinin, boyanmazlarsa eğer.

    Birkaç yıl önce buraya ilk geldiğim geceyi hatırladım. Çekirge meydanında, otobüs durağının yanıbaşında, kaldırımın üzerinde boylu boyunca yatıyordum. Otobüs durağının yanıbaşında olduğumdan, hiç yalnızlık çekmemiştim; hiç boş kalmazdı kucağım ve çevrem. Bazen durakta otobüs bekleyenlere açardım kucağımı, duraktaki bankın üzerinde oturacak yer kalmayınca, bazen gece içip içip sarhoş olmuş ve ayakta zor duranlara, bazen de köşedeki tavukçunun, hani şu adı gıt gıt olan, aslında eskiden sütçü Sait’in yeriydi orası, süthanesi vardı onun orda, sonra onun yerine bir tavukçu açıldı oraya, işte o tavukçunun arkasındaki kokoreççiden kokoreçlerini alıp, yolu geçip bana gelen ve kucağıma oturan gençlere açardım ellerindekini yiyen, aralarında şakalaşan, kakara kikiri yapan bir dolu yaşam şelalesi, mahallenin yeni yetmelerine. Hayatımdan hoşnuttum, hiç gıkım çıkmazdı genelde. Ama bazı zamanlar çok içerler, dillenemediğime çok yanardım; hani bazı gençler vardır, adam olmayı eline bir çakı veya bıçak alıp, bir bankı oymayı ve kesmeyi eşdeğer tutarlar; genellikle de şu Amerikan işi, sonradan çıkan, dağcıların kullandığı çakılarla yaparlar bunu. İşte o zaman içim ağlardı, unuturdum güzellikleri, dillenemediğime lanetler yağdırarak, sessiz sessiz lal bir isyan taşardı yüreğimden. Kiminiz zevk olsun diye, kiminiz üzüntüsünden, kiminiz de sevdiğinin adını paylaşmak için cümle alemle, sanki cümle alemin çok umurundaymış gibi onun sevdiğinin adı, sanki dört gözle onun o adı afişe etmesini bekliyorlarmış gibi, oydu, kesti oramı, buramı. Ne çok içim yanardı bilseniz o zaman. Tertemiz boyanıp da buraya bırakıldığım ilk gençlik günlerim gelirdi hayalime hemen, bana yapılanlardan sonra alıp başımı kaçmak isterdim buralardan, sanki ayaklarımın yürüme gücü varmış gibi de sonra boynum bükülür oturup kalırdım olduğum yerde, bir müebbet mahkumu olduğumu hatırlayarak. Siz, kendini yollara vurmuş bir bank gördünüz mü hiç? İşte bu misal benimki de, çekip gitme şansımın olmadığını kavrayıp, içime kapanır, ığıl ığıl ağlardım bu kadar çok incitilmekten, yüreğim isyan bayraklarını çekerdi için için, sessiz, lal bayraklardı bunlar, kimselerin duyamadığı.

    Bir gece yarısından sonra, ellerinde yemekte oldukları kokoreçleri, iki genç geldi oturdu kucağıma, biri esmer, diğeri sarışına yakın kumral, kumral olanın yaşı küçük, belli, ama esmer olandan daha boyluca, esmer olan daha kabaca bir çocuk olmakla birlikte. Kokoreçlerini bitirince, aralarında konuşmaya başladılar, mahallelerinde bir yeşil alan varmış ama oturacak bir yer yokmuş, anlatıyorlardı birbirlerine, çözüm bulmak üzere. Birden birbirlerinin gözlerinin içine bakarak, dudaklarını kıpırdatmadan, anlaştılar aralarında ve beni süzmeye başladılar, yine hiç konuşmadan bir daha birbirlerine baktılar, hala konuşmuyorlardı, ama her ne olmuşsa, ikisi de aynı anda aynı şeyi düşünmüşcesine, giriverdiler koluma ve kaptıkları gibi kaldırdılar beni ve birlikte bir yolculuğa çıktık. Yeni yollar, yeni ağaçlar, yeni evler gördüm giderken onlarla, gece yarısı olduğundan, seyrek de olsa arabalar da geçiyordu yanımızdan. Bir müddet yol aldıktan sonra yorulup, soluklanmak üzere beni yere bırakıyorlar ve kucağımda dinleniyor, biraz sonra yine yola koyuluyorduk üçümüz birlikte. Böyle birkaç kez dinlene dinlene bir üç yol ağzına geldik, bulunduğumuz yol devam ediyor, bir kolu da aşağıya iniyordu. Tam bu yolun ayrılma noktasında, yeşillikten, muska gibi içinde birkaç ağacın bulunduğu küçücük bir park vardı. Bu parkın tam ortasına yerleştirdiler beni, bazı yerleri parça parça, amatörce beton dökülmüş, bazı yerleri de kazma kürekle düzeltilmiş, mini minnacık bir park.

    İşte bu son birkaç yılımı bu minyatür parkta geçirdim, iyi ve kötü bir çok şey yaşadım ben bu insanların arasında. Öyle sırlar paylaştım ki, taş olsa çatlardı yerimde, ama ben çatlamadım, bu gençler her şeye rağmen iyi bakıyorlardı bana, çatlamamalıydım, onlara vefa borcum vardı.

    Bazen geceler, bu çocuklar evlerine girdiklerinde, hastahane yakın olduğundan, hastahane dönüşü soluklanma molası veren nice hasta yakınlarına, nice ayyaşlara, nice kendini bilmezlere açtım kucağımı, kimselere isyan etmeden, gıkımı çıkartmadan. Ama artık yolun sonuna geldim besbelli, bak Belediye’nin işçileri iki taze bankın yerini hazırlamaya başladılar, benim olduğum yere değil, karşıma koyacaklar anlaşılan bu iki gencecik bankı. Hiç böyle olacağını düşünmemiştim, yaşlanıp, burada öleceğimi sanırdım, ama daha can vermedim ya, can vermediğim halde, yerime yenilerini getirdiler ya, galiba kıskandım. Son bir daha burada yaşadıklarımı hatırlayıp, vedalaşmalıyım artık.

    Birsen Şahin 'den alıntıdır...

  62. Aşk Kapıyı Çalınca
    Hep özlediğim, beklediğim aşkın böyle aniden kapımı çalıvereceğini, izin almadan yüreğimde bir köşeye yerleşeceğini hiç düşünmememiştim. Göz göze geldiğimiz anda. Başımdan aşağıya buzlu su dökülmüş gibi hissettim.
    Bakışları içimi titretti, bilmediğim, tanımadığım bir dünyanın kapıları açılıverdi önümde... Kimde, neydi, hangi sınıfta öğrenciydi, daha önce onu görmemiştim. Bütün gün bu sorularla boğuştum. İlk şoku atlatıp kendime geldiğimde okulda onu aramaya başladım. Gerçeği öğrenmem hiç zor olmadı tabii ki! Suratıma tokat gibi çarpan gerçeği...
    O okulumuzda yeni görev yapmaya başlamış bir öğretmendi çok genç olduğu için öğrencilerden ayırt etmek mümkün değildi. Böyle şeyler yalnız filmler de olur sanırdım. Oysa ben sırılsıklam aşık olmuştum. Gözleri başımı döndürecek kadar güzel olan yalnızca adını ve öğretmen olduğunu bildiğim biri, kısacık bir zamanda hayatımı değiştirivermişti.

    Ona aşık olmam benim suçum muydu? İnsan hesap kitap yaparak aşık olmazdı ki? Tamam itiraf etmeliyim, ben pek normal biri değilim. Başkalarına göre farklı yanlarım çok., özellikle de aşk söz konusuysa hiçbir zaman sıradan biri olmadım ama bu kez tamamen kaderdi. Sonunda ona söylemeye karar verdim. Madem aşık olacak kadar cesaretliydim, söyleyecek kadar da cesaretli olmalıydım.

    Söyledim. Şaşkınlığımı ifade edecek sözleri şu an ben bulamıyorum. Düşün bir kez, çat kapı bir öğrenci geliyor ve ‘’ ben sizi gördüğüm ilk andan beri seviyorum’’ diyor. Ne hissedersiniz bilemem ancak o bana karşı çok olgun, anlayışlı davrandı. Yaptığım çocukluklarla hayatını cehenneme çevirdiğim halde sevgiyle yaklaştı.. incitmemek için çok uğraş verdiğini şimdi anlıyorum oysa o zamanlar çok incitmiştim. Bir gün bana hak vereceksin demişti evet onu anlıyorum ve hak veriyorum. En doğrusunu yaptı. Zaman belki çılgın aşkımı bitirdi. Ama ona olan saygım ve sevgim sonsuza kadar sürecek.

  63. 2007-03-27
    AYRILIGIN BEDELI!!!

    AYRILIGIN BEDELI Iki gencin askiydi yasananlar…herkes onlarin birbirlerini ne kadar çok sevdigini biliyordu. Tardu ve ece’nin askiydi konusulan.onlar liseden itibaren çikiyorlardi.buna birazda aileleri etkendi.aileleri tanistigi için sürekli karsilasiyorlardi ve gün geçtikçe birbirlerini sevmeye basladilar.ailelere anlatildiginda tepki büyük olmamisti.,aradan aylar geçtikçe ece baglaniyor tardu ise soguyordu bu iliskiden.tardu bir yandan ece ile konusuyor diger yandan da baska kizlara takiliyordu.ece hiç bir seyden habersiz onu sevmeye devam ediyordu.ta ki tarduyu bir kizla sarmas dolas görene kadar.gördügünde sok olmustu.ondan bunu hiç beklemiyordu.artik olan olmustu,gerçekler degismezdi.ailelere ayrildiklarini söylediler. Ece gibi kimse onlarin ayrildigina inanamiyordu.ece bunu kabullenerek kabuguna çekilme karari aldi.ailesi onun için endiseleniyor kendisine bir sey yapacagindan korkuyordu.ece düsündükçe o korkunç karanliga saplaniyordu.bütün bunlara dayanamayip kendini birden disari atti Sabaha kadar bombos sokaklarda yürüdü. Hiçkira hiçkira agladi bagirdi. Bütün sinirleri yumusamisti birazda olsa.eve gitmeye karar verdiginde birden karsisinda tarduyu gördü. Hayal mi gerçek mi bilemedi ama gerçekti .tarduydu o ecenin kalbinde yine bir umut dogmustu.tardu ise eceye acimis bir yüzle bakti ve kahkaha atmaya basladi. Nasil bir insanlikti bu anlamis degildi. Kosarak eve gitti yine o karanliga gömüldü.aradan 1 hafta geçti bir arkadasi eceye ziyarete gelmisti.onu halde görmeyi ummuyordu. Onun için üzüldü ve radyo kanalinda çalismasini teklif etti.ece kabul etti zorlada olsa. Artik güçlü olmak istiyordu.ayni eski ece gibi.aradan yaklasik bir ay geçti her sey güzel gidiyordu. Alismisti yeni hayatina. Tardusuz yasamayi ögrenmisti. Bir gün radyoda canli yayini ece sunuyordu.tam o sirada biri telefonla baglandi. Telefondaki ses tardu’nun sesiydi. Sasirmisti ne yapacagini bilemedi.tardu konusmaya devam etti.eceye bir sürü sey dedi.hepsi onu çok üzen sözlerdi. Ve ardindan yeni askina sarki istedi onu çok sevdigini söyledi. Ece bu kadarini kaldiramamisti ve radyodan yeter artik dayanamiyorum sesleri yükseldidaha sonra ara verildi canli yayina. Ece eline kalemi alip bi kagida bir seyler karaladi.kapidan çikarkende yazdiklarinin sadece yarim saat sonra okunmasini istedi.bütün dinleyiciler ne oldugunu sasirmis bekliyorlardi.yarim saat sonra radyodan sunlar yükseldi Haydi gel Yoksa kaybolacagim karanliklarda ,belki sisli bir kis gecesi Belki hüzünlü bir sonbahar aksami,cesedimi bulacaklar Çamurlar arasinda,,,,gelip sana haber verecekler… Sasiracaksin ‘bir elinde resim bir elinde silah vardi’ diyecekler Inanmayacaksin,kalkip geleceksin birden her seyi birakip Cesedimi görünce tas kesileceksin Bana ve en sevdigin gözlerime bakacaksin Senin için neler çektigimi anlayacaksin Tutup elimden ‘affet’diyeceksin ‘affet beni’ seni çoktan affettigimi bilmeyeceksin egilip sarilacaksin soguk vücuduma iste o an bir fisilti duyacaksin dudaklarimdan onlar sana son kez bir sey söyleyecek ‘ELVEDA ASKIM’ Radyodan duyulan ses herkesi hüzne bogmustu. Ece kagida yazdilarini birbir yasamisti. Kim bilirdi sonlarinin böyle olacagini…ece ayriligin bedelini fazlasiyla ödemisti. Bedelini ödeme sirasi tardu daydi.

    Güncelleme : 2007-03-27
  64. Gerçek Bir Hikaye... ÖLME NE OLUR!!!


    Karla kaplı kaldırımda kayıp düşmemek için ağır ağır yürürken birkaç gündür diline doladığı Manga&Göksel Dursun Zaman isimli şarkıyı mırıldanıyordu.. “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu, elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” ve tekrar başa dönüp “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu, elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” ve tekrar başa, tekrar başa.. Metro’dan evine kadar olan o mesafede hep aynı bölümü tekrarladı.. Gözyaşları öyle güçlü bir şekilde dış dünyaya açılma gayreti içerisinde olsalar da odasına kadar sabredebildi.. Odasının ışığını yakmadan koltuğuna oturdu ve sessiz hıçkırıklarla ağladı.. En son 1999 yaz mevsiminde bu kadar yoğun ve güçlüydü yanağından süzülen yaşlar..Bir süre sonra odasının soğukluğuyla kendisine geldi, sigarasını yaktı, bilgisayarını açtı ve yazmaya başladı.

    “Yıllarca hep O’nu bekledim, mutlaka gelecekti çünkü O’da beni bekliyordu.. Biliyorduk bir gün bir şekilde karşılaşacaktık ve ilk karşılaştığımızda bulduk diyecektik.. Bu derece emindim ve yıllarca “ acaba O mu? “ diyerek başka ellerde, başka gözlerde, başka dudaklarda onu aradım.. Üniversite yıllarımdı ve bir sonbahar gününde O geldi.. Muhteşem güzelliğiyle, zekasıyla ve adına da çok yakışan göz alıcı ışıltısıyla “Güneş” bir gün geldi.. Öyle derin, öyle sevecen, öyle harikulade bir şekilde geldi ki ve öyle ışık saçıyordu ki gözleri, geçmişimdeki tüm karanlıkları dahi aydınlattı.. Artık sabah doğan akşam batan güneşe ihtiyacım yok diye düşünmeye başlamıştım.. Güneş’im her şeye yetecekti, beni ısıtacak aydınlatacaktı.. Birbirimizi tanımak tanıtmak için hiç uğraşmadık çünkü dediğim gibi biz birbirimizi bekliyorduk, tanıyorduk.. Ve her şey o kadar güzeldi ki birlikteyken, biraz ayrı kalsak o muhteşem dakikaları çok özlüyorduk.. Artık yetmiyordu birkaç saatlik görüşmeler, bunu anlamıştık.. Birlikte uyuyup birlikte uyanmak nedir bunu da yaşamıştık ama bir-iki günle yetinmemiz artık olanaksızdı.. Birlikte yaşlanmalıydık, buna inanmıştık.. Güneş ve ben.. “Birde oğlumuz olsun adını Kurtuluş koyalım” teklifimi öyle tebessümle karşılamış ve o kadar tatlı boynuma sarılmıştı ki o an şu birkaç yıl hemen bitsinde mezun olup sonsuzluğa imza atalım istedim..”
    * * *
    “1999 baharı her şeyi ile muhteşem bir şekilde Güneş ile birlikte geçti gitti ve sıcaklığı ile bunaltan yaz mevsimi geldi.. O zamanları daha çok Beşiktaş ve Ortaköy’deki sahildeki çay bahçelerinde değerlendirdik. Ve asla vazgeçemediğimiz hafta sonu ada turlarımız, fayton..
    İyi hatırlıyorum çok sıcak bir Pazartesi akşamıydı, Beşiktaş sahilde küçücük taburelerin olduğu salaş çay bahçesinde (Şu sıralar Barbaros Hayrettin Paşa iskelesi olarak adı geçen iskelenin yanı) çaylarımızı yudumlarken bir anda Güneş’e bir şeyler olmuştu. Rengi solmuş, durgunlaşmış, ışıltısı yok olmuştu..

    -Neyin var Güneş? Bir anda durgunlaştın seni hiç böyle görmemiştim?

    -İçime bir sıkıntı saplandı, ilk defa bu denli bir şey oluyor bu yüzden tarif edemiyorum nedenini çözemiyorum..

    -Kalkalım mı? Yürüyelim ister misin?

    -Hayır, sen burayı çok seviyorsun.. Kalalım ve sadece beni sevdiğini söyle..

    -Sen normal değilsin Güneş, öyle ise bende normal olmayacağım..

    Ayağa kalktım ve her zaman tamamı dolu olan çay bahçesindeki ve çevresindeki insanlara aldırmadan bağırabildiğim kadar bağırdım “SENİ SEVİYORUM..!” Şok olmuştu. Ellerinden tutup ayağa kaldırdım ve sımsıkı sarıldık. Gülenler de oldu alkışlayanlar da.. Hiç aldırmadan sarıldık ve sonra yüzüne baktığımda parıl parıl parlıyordu Güneşim, kendine gelmişti.. Sonra çay bahçesinden ayrıldık, yolu uzundu, Beşiktaş’tan Avcılar’a gidecekti bu yüzden geç olmadan onu evine uğurladım.. Ben de evime gitmek için otobüste bir cam kenarına oturdum, camda onun o hali beliriyor içim ürperiyordu.. Ne olmuştu acaba? düşüncesi içinde evime ulaştım. Odamda masamın üzerine O’nun yerleştirdiği ve ikimizin yan yana olduğu resim vardı. Alıp uzun uzun O’na baktım.. O’nun o muhteşem tatlılığına daldım ve bir süre sonra telefonum çaldı;

    -Ben evime geldim özlediğim.

    -İyisin di mi?

    -Nasıl iyi olmam ki çay bahçesinde yaptığından sonra. Eve gelene kadar düşündüm ve karar verdim. Sen delisin ve ben bir deliyi seviyorum..

    -Deliyim evet aksini hiç iddia etmedim ki.
    Sonra birkaç hoş söz ve gülüşmeler eşliğinde telefon görüşmemizi bitirdik. İçim rahatlamıştı ve neşeli şekilde salona geçtim. Neşeli halim televizyona konsantre olmuş ev arkadaşımın da gözünden kaçmamış olacak ki sordu;

    -Hayırdır yüzünde güller açmış..

    -Güller güneşi severler bilirsin.

    -Ha o mesele, bu arada benim yarın doğum günüm bilesin.

    -Nasıl yarın?

    -Eee 17 Ağustos işte..

    -Tamam yapacakların belli. Pasta, kola, mum falan al, akşam sen mumları üflerken resmini çekerim, sonra doğum günün kutlu olsun derim. Nasıl ama?

    Salonda bu neşeli sohbet ile saat baya ilerlemişti. Odama gidip yatağıma uzandığımda saat 00:30 civarıydı.Karışık düşünceler içerisinde uykuya daldım. Derken gecenin sessizliğini yırtan telefonumun sesi ile ansızın uyandım, arayan O idi;

    -Bilirsin sana kıyamam, bu saatte asla aramam uyandırmam seni ama sesini duymak istedim.

    -Güneş, bak bana doğruyu söyle neyin var?

    -Yemin ederim bilmiyorum, tek bildiğim uyuyamadığım.Ve bir de sesini duymak zorundaydım.

    -Nasıl zorundaydım? Nedir bu? Ne olur söyle? Neyin var Güneş?

    Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum…

    -Bak aklından tüm kötü düşünceleri at ve uykuya dal, yarın bu konuyu mutlaka konuşacağız..

    -Tamam hayatım, seni seviyorum, iyi uykular.

    -Bende seni seviyorum Güneşim.. iyi uykular.

    Aklım iyice karışmıştı, yarın ne olduğunu mutlaka öğrenmeliydim. 15-20 dakika tavana bakarak düşüncelere daldım.. Derken ondan bir mesaj geldi.. “Beni hiç bırakmayacaksın di mi? Hiç bir şey bizi ayırmayacak di mi?” “O nasıl söz Güneş’im, sen bir sabah doğmasan zifiri karanlıkta ben yaşayabilir miyim sanıyorsun? Seninleyim ve bizi ancak ölüm ayırabilir, başka bir neden asla olamaz..”

    Mesajı gönderdiğimde O’nun artık rahatça uyuyabileceğini düşünürken o da neydi??? Çok derinden çok garip bir gürültü. Nedir bu?? Yataktan kalkamıyorum.. Nedir bu Allahım!! Neler oluyor? Güneş.. Güneş...

    Deprem..!?!?!?! Nasıl bir şeydir bu, kendimi sokağa atmalıydım.. Yatağımın yanındaki telefonu iradem dışında alarak kapıya doğru yöneldim.. Yürüyemiyordum, her yer sallanıyor durmuyordu.. Apartman boşluğuna ulaştığımda herkeste bir panik, ev arkadaşımın gözlerindeki dehşet, bağrışmalar, çocukların ağlamaları.. Merdivenlerde korku dolu gözler, anında kesilen elektrik, her yer kapkaranlık.. Uzun süren sarsıntı yeni durmuştu ve caddeye fırladığımda herkes oradaydı.. Ailem?? Güneş..?? Güneş’i aramalıydım, ailem uzaktaydı, orada hissetmemişlerdir bile diye düşünerek Güneşi aramalıyım dedim.. Güneş.. Güneş.. Aç telefonu!! Lanet olsun! Güneş aç telefonu! Sonra lanet olası şebeke problemleri.. Güneşe ulaşmalıydım, komşumuz Kemal Abi, arabasını istediğimde o korku-panik halinde hiç düşünmeden “Al ama anahtar yukarıda kaldı” dedi.. İçimdeki o korku öylesine yok olmuştu ki, direk herkesin uzak durduğu apartman boşluğundan Kemal Abinin dairesine ulaştım.. Aşağıya fırladığımda herkesin yüzünde o kapkara korkuyu yeniden gördüm.. Arabaya bindim ve gidebileceğim en kestirme yollardan Avcılar’a doğru yola çıktım.. Ne kadar sürdü bilmiyorum sonunda Güneş’in oturduğu evin sokağına ulaştım. Sokağın başında bir panik.. Arabadan indim ve kalabalığı yararak o sokağa girdim. Sokağın diğer ucuna yakın, açık mavi mozaiklerle kaplı bir binaydı.. Koştum.. Olamazdı, bina yoktu, vardı ama yoktu..Yedi katlı bu bina yıkılmış beton enkazına dönmüştü.. Çıldırmak üzereydim.. Güneş diye haykırıyordum.. Hiçbir yerden O’nun sesi gelmiyordu.. Etraftaki insanların içinde onu aradım.. Yoktu, hayır o enkazın altında olamazdı.. Güneşim orada olamazdı..! Panik içinde bağırmaya devam ettim. Enkaz üzerine doğru çıkarak elime geçen tüm taş parçalarını, kiremitleri sokağa doğru fırlatıyordum.. Bir polis memuru yanıma yaklaşarak “Sabaha doğru kurtarma ekipleri gelecek, onlar gelene dek enkazın üzerinde yapacağınız bilinçsiz hareketler enkaz altında yaşama şansı olanların bu şanslarını azaltabilir..” diyerek koluma girdi ve beni enkazdan 10 metre uzakta bir kaldırım üzerine oturttu.. Hayır Güneş’e bir şey olmuş olamazdı.. Yaşayacaktı, o muhteşem güzelliği ile karşıma oturup gülümseyecekti bana..
    * * *
    Sabah kurtarma ekipleri geldi, Güneş’i kurtaracaklardı.. Gücümün sonuna dek kurtarma ekiplerine yardım ettim ama olmuyordu.. Yedi katlı binanın ikinci katında yaşıyordu Güneş ve bina olduğu yere çökmüştü.. Kurtarma ekibi olağanca hızıyla çalışıyordu. Saatler ilerledikçe herkes umudunu yavaş yavaş yitiriyordu. Ben ise O’nun beni asla bırakmayacağını biliyordum. Ellerim beton kütlelerini kaldırmaya çalışmaktan parçalanmıştı ama yorgunluk hiç hissetmiyordum.. Sesimin kısılmış olmasına rağmen tüm gücümle bağırmaya çabalıyordum.. Ve bu çabalar içerisinde çok uzun saatler geçti.. Tehlikeli saatler gelmişti ve artık herkes bu saatten sonra yaşaması mucize olacaktır şeklinde mırıldanıyordu.. Ve yaklaşık 40 saat sonra bir hareketlenme oldu enkaz çevresinde. Kurtarma ekipleri elleriyle birbirlerine işaretler yapıyorlar, ben ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.. Hemen enkazın üzerine gittim.. Oradaydı..! Güneşim oradaydı..! Sadece saçı ve biraz da sırtı görünüyordu ve üzerinde geçmişte benim olan ve bundan bir ay önce o istediği için ona hediye ettiğim t-shirtüm vardı. Hiç sesi çıkmıyordu, kimseye yanıt vermiyordu. O sıra birkaç makine ile onu çıkartmak için betonları kaldırdılar, beton demirlerini kestiler.. Bu iş 1-2 saat sürdü ve sonunda ekipten birkaç kişi sakince O’nu yukarı doğru çekip bir sedyeye yatırdılar. Güneşim diye haykırarak eğildim O’na doğru. Gözleri kapalıydı, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyordu ama hala o ilk gördüğüm günkü parıltısını saçıyordu, hiçbir yara izi yoktu.. Ekipten doktor olduğunu söyleyen adam O’na doğru eğildi.. Ve kısa bir süre sonra adamın yüzü bir anda beton griliğine büründü.. Hayır kötü bir şey söylememeliydi.. Hayır Güneş’im ölmüş olamazdı..

    Adam titreyen sesi ile bir elini omzuma koyarak “O’nu kurtaramadık evladım..” dediğinde Güneş’e doğru eğilip sımsıkı sarıldım bir eli kolyesine kenetlenmiş cansız bedenine.. Sonrasını ise hatırlamıyor belki de hatırlamak istemiyordum..”
    * * *
    Geçen 6,5 senenin birikimini ilk defa yazıya döküyordu adam ve gözyaşlarının ıslattığı yanağı parlıyordu florasan ışığında.. Şarkının şu sözleri ise her şeyi ile O’nu yaşatıyordu odasının her tarafında.. “Her sabah doğan güneş bir sabah doğmaz oldu..Elleri ellerimden kayıp giden yıldız oldu..” “Giderken bıraktığın bütün renkler siyah oldu..” Ve yeniden O’nu son gordüğü anı hatırlıyordu ; Güneş’in cansız bedenine sarıldığında, Güneş’in bir eli kolyesine kenetlenmiş, diğer eli ise sımsıkı cep telefonunu sarmıştı.. Cep telefonunu Güneş’in avucundan çekip aldığında telefonun ekranındaki, Güneş’in o felaket gecesinde sevdiğine cevap olarak yazdığı ama belli ki göndermeye fırsat bulamadığı “Bizi ölüm bile ayırmasın..” cümlesine cevap verircesine “Güneş’im, bizi ancak ölüm ayırır demiştim.. Yanılmışım Güneş’im..! Yanılmışım..! Hala bendesin Güneş’im..” diye bağırarak hıçkırıklarla ağlıyordu.. 17 Ağustos 1999 Saat 03:02’deki büyük depremde doğa, bir bedeni diğer bedene işte bu şekilde taşıyordu..

  65. BİR GÜN BU OKURMUSUN BU YAZIYI


    Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son

    günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye
    düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni... Seni
    her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu.
    Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden
    ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu
    anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren
    herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey
    sana doğal geliyor. Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının
    ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta
    yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata.
    Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun.

    Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip
    çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde
    olacağım. Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni.
    Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni
    gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar
    üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında... Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları
    yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca
    kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur
    da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için
    söylenmiştir. İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim
    anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben
    biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak.
    Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım
    sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

    Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden
    bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde
    bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama
    beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile
    farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak
    istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...

  66. 2007-03-29

    Tamamen Yaşanmış Gerçek Bir Hikayedir...Hikaye Uzun Gibi Görünüyor Fakat Yarısına Geldiğinizde Gözyaşlarınıza Hakim Olamıyacaksınız...Böylece Devamını da Okuyacaksınız...Bana İnanmıyormusunuz...? Buyrun Okuyun O Zaman...


    ÖLDÜR BENİ ANNE

    bu anlatıcaklarımı,aşık olduklarını sanıp,daha gerçek aşkın ne olduğunu bile bilmeyenlerin daha dikkatli okumasını istiyorum,ondan sonra yaşadıkları gerçek aşkmıymış,basit bi hoşlanmamıymış karar versinler.

    kalbimin hiç tanımadığı duyguları daha yeni yeni hissetmeye başladığı dönemlerdi,çevremde bir sürü erkek ve kız arkadaşlarım vardı,ama bi gariplik vardı,mutlu değildim sanki aradığım başka birşeydi,her akşam eve gelir odama çekilir ağlardım,noluyordu bana anlayamıyordum,birgün yine arkadaşlarla beraberdim,beraberdim derken nasıl bi beraberlik,onlar bi araya toplanır gülüp eğlenirlerken bense bi kenara çekilip içimdeki fırtınaları dinliyordum her zamanki gibi,artık arkadaşlarımda alışmıştı bu durumuma,yanıma gelip oturduğunu hiç farketmemişim,taki sanki çok derinlerden gelen bi SELAM sesini duyana kadar,selam dedim bende,neden yalnız oturuyosun dedi,bilmiyorum dedim,kimse seni anlamıyor,hatta kendin bile kendini anlamıyorsun değilmi dedi,evet dedim,bende bu yüzden yanına geldim zaten dedi,bende aynı durumdayım,seni arkadaşlarından ayrı derin düşüncelere dalmış görünce işte benim gibi biri daha dedim,
    ve ilk defa onun yüzüne baktım,o anda kalbim durdu sanki,donup
    kalmıştım,ne zaman ayrıldık eve nasıl geldim bilmiyorum,o gün sürekli onu düşündüm,sanki aradığım şey buydu hissedebiliyordum bunu,
    o günden sonra hergün buluşmaya başladık,evleri iki mahalle kadar uzaktaydı,bizim mahallede akrabaları vardı,ilk tanıştığımız gün onlara gelmişler,böylece aylar geçti,artık ailelerimizde biliyordu,ya ben onlara gidiyordum yada o bize geliyordu,yani her günümüzü birlikte geçiriyorduk,
    ama ikimizinde anlayamadığı birşeyler vardı,birbirimizi çok seviyorduk,görmeden yapamıyorduk,arkadaşlık değildi bu,çünki diğer arkadaşlarımızıda seviyorduk,bu çok farklı bişeydi,kimseyede soramıyorduk,nasıl soralımki,biz bile bilmiyorduk ne olduğunu,bu çok yoğun duyguların etkisiyle bazen mutluluktan bulutlara kadar çıkıyorduk,bazende o küçücük kalplerimize sığdıramadığımız ve bi türlü anlamadığımız hisler dünyasında sebepsiz yere ağlıyor gözyaşlarımızı birbirimize hediye ediyorduk,,belki size saçma gelicek ama birbirimizi ilk gördüğümüz günü anlatmıştım,ondan sonraki ilk buluşmamızda biraz konuştuktan sonra bi ara gözgöze gelmiştik,ve daha ne olduğunu anlamadan ikimizde sebepsiz yere birden ağlamaya başlamıştık,hemde ne ağlama sanki hiç bitmeyecek gibiydi göz yaşlarımız,işte o günden sonra bir daha biribirimizin yüzüne uzun süre bakamadık,hatta çoğu zaman sırtlarımız birbirimize dönük otururduk,bi gören olsa bize gülerdi heralde,ama elimizde değildiki bakamıyorduk işte,
    ama ne olursa olsun çok mutluyduk,artık ne güneşin doğuşunun,ne çiçeklerin kokusunun,nede kuşların aşk şarkılarının farkındaydık,biz birbirimizde kaybolmuştuk,taki bi akşam bizim evin zili uzun uzun çalana kadar,kapıyı annem açtı,gelen onun teyzesinin kızıydı,anneme bişeyler söyledi,annemde hemen babamla bişiyler konuşup,banada sen evden ayrılma biz hemen geliyoruz diyerek aceleyle çıktılar,bende hemen arkalarından çıktım,hava kararmıştı,beni görmesinler diye onları uzaktan takip ettim,biraz gittikten sonra bizim evin biraz ilerisinde bi market vardı,orada bi kalabalık gördüm,oraya gidiyorlardı,biraz daha yaklaşınca babam koşmaya başladı,yerde yatan biri vardı,bende biraz daha yaklaştım,babam yerde yatan kişiyi kucağına almıştı,bikaç adım daha yaklaştım ve kalbime binlerce ok birden saplandı sanki,yerde yatan benim meleğimdi,oda beni gördü,eliyle bana gelme diye işaret yaptı,ve bana bişeyler söylemek için ağzını açtığında,ağzından kan boşaldığını gördüm,yanına gittim,o güzel başını babamın kucağından kendi kucağıma aldım,hafifçe gülümsedi ve bak dedi napmışsın yeni gömleğine,onun kanına bulanmış gömleğimi göstererek,iki hafta önce doğum günümde o almıştı,ve birden başını karanlıkta benim seçemediğim kazanın olduğu bi yere çevirip tüh yaa dedi,ne demek istediğini anlamamıştım,başını tekrar çevirdiğimde ölmüştü,ondan sonrasını hatırlamıyorum,gözümü evde açtım,orada bayılmışım,beni doktora gotürmüşler sakinleştirici filan yapmışlar,uzun süre baygın halde yatmışım,
    kendime gelir gelmez ağlamaya başladım,kimse müdahale etmedi,doktor ağlarsa müdahale etmeyin demiş,tekrar kendimden geçene kadar ağlamışım,ondan sonraki günlerde gözyaşım hiç dinmedi,aradan iki ay filan geçmişti,birgün anneme onlara gitmek istediğimi söyledim,annem önce kabul etmedi ama yalvarmalarıma dayanamayıp bi şartla kabul etti,gideriz ama orada ağlayıp annesini üzmeyeceğine söz verirsen dedi,bende söz verdim ve gittik,bi süre oturduk ama ben kendimi zor tutuyordum ağlamamak için,bak oğlum dedi annesi,biribirinizi ne kadar çok sevdiğinizi hepimiz biliyoruz,ne kadar üzüldüğünüde biliyorum ama senden bir ricam var dedi,kızım son nefesini senin kucağında vermiş,bana son anlarını anlatmanı istiyorum dedi,şaşırdım,nasıl anlatabilirdimki,anneme baktım boynunu büktü,bende onu üzmeyecek şekilde anlattım,ama bi ara karanlıkta bi yere bakıp tüh yaa dediğini anlamadığımı söyleyince,annesi bana sarılıp öyle bi ağlamaya başladıki,bende zaten zor tutuyordum kendimi,ikimizde uzun süre ağladık,
    biraz sakinleştikten sonra,artık bu dünyada yaşamam için hiç bir sebebin kalmadığına karar vermeme sebep olan şeyi anlattı,
    ogün annesi evlerinde benim çok sevdiğim bir yemeği yapmış,anne demiş bu yemeği ayhan çok sever,bizim yiyeceğimiz kadarını ver ben ayhanlara gidip onunla beraber yiyeceğim demiş,anneside yalnız göndermemek için yakınlarında oturan teyzesinin kızıyla bize göndermiş,yolda gelirlerken teyzesinin kızı,sen biraz bekle bende marketten içecek birşeyler alayım demiş,kaldırımda beklerken bi araba vurup kaçmış,bize yakın oldukları için teyzesinin kızı hemen bize haber vermeye gelmiş o akşam,ve o karanlığa bakıpta tüh yaa dediği şeyde,bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzüldüğü içinmiş,son anlarını yaşayan birisinin canından daha çok bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzülecek kadar seven bir kalp varmıdır daha şu lanet dünyada,başkasını sevebilirmiyim artık,aşık olabilirmiyim başkasına,tahammül edebilirmiyim artık saçma sapan şeylerin adını aşk koymalarına,bizim yaşadıklarımız bilemesekte gerçek aşktı,bunu şimdi biliyorum, ama o bilmiyor,birgün birbirimize bir söz vermiştik,hangimiz önce ölürsek diğerimizi cennetin kapısında bekleyecekti,şimdi bende bilmeden yaşadığımız o tarif edilmez duygunun gerçek aşk olduğunu,o aşkı sonsuza kadar yaşayacağımız cennetin kapısında beni bekleyen meleğime anlatmak için,gelmesi için hergün yalvarıp dua ettiğim beni ona kavuşturacak kişiyi bekliyorum,AZRAİLİ


    O ÖLDÜKTEN SONRA

    bu gün hafta sonu,aşkımla buluşacağız,en güzel elbiselerimi giymeliyim,hangi gömleği giysem acaba,yanakları gibi kırmızı olanımı yoksa gözleri gibi kapkara olanımı,yada kazanın olduğu gün kanıyla üzerine çiçekler yaptığı gömleğimi,ne kazası ne kanı yaa nerden çıktı şimdi offf,ben en iyisi son buluşmamızda başını omuzuma koyduğu o kokan gömleği giyeyim,evet evet bu daha iyi,anne ben çıkıyorum,onamı,
    tabiki anne yaa,her hafta sonu kiminle buluşurum ben,iyide neden ağlıyosunki,şimdi gidip annesindende izin almalıyım,günaydın müsade ederseniz kızınızla gezicez biraz,tabi oğlum,ona iyi bak olurmu,bak buda ağlıyor,noluyo bunlara anlamıyorum,koşar adımlarla gidiyorum aşkıma,bu yolda ne kadar uzun,her zamanki gibi bekçi amca karşılıyo beni,hoşgeldin oğlum,oda seni bekliyodu,biliyorum,günaydın aşkım ben geldim,bak hala yatıyo,hemde bembeyaz gelinliğiyle,yanaklarına küçük bir öpücük kondurup uyandırıyorum onu,her zamanki gibi toprak kokuyor meleğim,
    uzatıyor kollarını yattığı yerden,tutuyorum ellerinden,tüy kadar hafif,ne kadarda güzel meleğim benim,hoşçakal bekçi amca,bak koskoca adamda ağlıyo,iyi eğlenin olurmu diyor kirli sakallarından süzülen yaşları silerek,
    onun en sevdiği yerleri geziyoruz elele,allahım onunla olunca o kadar mutluyumki,bi ara yine gözgöze geliyoruz,bakmamalıydık,yine ağlıycaz,ne kadar ağladığımızı akşam ezanını duyunca anlıyorum,işte bu günde bitti,gitmeliyiz,bekçi amca kızar sonra,hoşgeldiniz iyi eğlendinizmi bari,neler yaptınız bakalım,ağladık akşama kadar,her zamanki gibi ha,evet,hadi meleğim sen şimdi yat,ben haftaya yine gelirim,,birgün diyorum,birgün bende bembeyaz damatlıklarımı giyip geleceğim yanına,kapkara gözlerini açarak yalvarırcasına,çabuk gel olurmu diyor,yakında meleğim çok yakında,biliyorum şimdi iyi geceler öpücüğüm olmadan uyuyamaz bi tanem,yanaklarına bi öpücük konduruyorum,yine o toprak kokusu,geldim anne,hoşgeldin oğlum,ÖLDÜR BENİ ANNE BENDE TOPRAK KOKMAK İSTİYORUM.


    AYIŞIĞINDA YAĞMUR


    o öldükten sonra,herşey durdu sanki,onsuz bir cehennem olan şu dünyanın günleri geçmek bilmedi,sanki bana dayanılmaz acılar çektirmekten zevk alırcasına yavaşladı hayat,hiç acımadı bana,aşkım beni beklerken,ben yine her zaman olduğu gibi,lanet olası sabahlara açtım gözümü,beni bu hayatta tutan bedenimi,dudaklarımda bi gülümsemeyle bırakıp gideceğim günün özlemine dayanamayıp,bi çare aradım,günlerimin nasıl geçtiğini bilmeyecek birşey,hızlandırmak istedim hayatı,ama nasıl,onunlayken su gibi akardı günlerim,akşamın nasıl olduğunu anlamazdık bile,öyleyse bende onunlayken yaptıklarımı yaparsam daha çabuk bitecekti günler,hemen başladım,mesela her zamanki buluştuğumuz yere gittim,ama nasıl olur,burası cennet gibiydi,şimdi ne kadarda sıkıcı olmuş,kuş seslerini dinler birbirimizin elini tutardık,yine kuşlar var,yine ötüşüyorlar ama artık aşk şarkıları söylemiyor çığlık atıyorlar sanki,olmadı,papatyayı çok severdi,elimize bir papatya alır onu evimizin bahçesine dikerdik hayallerimizde,doğum günümde bana bir demet papatya getir yeter derdi,tek tek saçlarına takardım,aslında saçlarına dokunmak içinde bi bahaneydi,yine ne çabuk akşam olurdu,evet evet eniyisi papatya,gittim,aynı yer ve papatyalar,bunlarda değişmiş,dünyanın en güzel çiçekleri ne hale gelmiş,ne renkleri kalmış,nede kokuları,renklerinide kokularınıda ondan alıyorlarmış,onsuz ne kadar solgunlar,buda olmadı,gezerdik rastgele,nereye gittiğimizi bile bilmeden,bazen kaybolurduk,yine akşam olduğunu farketmez,aceleyle sora sora geri dönerdik geç kalmamak için,bıraktığımız izleri takip etmeliydim,aynı yerleri gezersem yine bitirebilirdim bu günü,ama benim ayaklarım bu kadar ağır değildiki,onunlayken uçar gibi yürürdüm,şimdi tonlarca ağırlık var sanki ayaklarımda,hem izlerimizide bulamadım,nerelere gittiğimizin farkında değildikki bulayım,yollar ne kadar uzun,adımlarım ona gitmek istiyor,sokaklar ne kadar kalabalık,her yer bir tanesinin azrail olmasını umduğum insanlarla dolu,ama hepside insan işte,
    bir tanesine saati soruyorum,sekiz diyor,sabahın sekizi,nasıl olur,birine daha,yine sekiz,birine daha,yine sekiz,ama ben evden yedide çıkmıştım diyorum,garip garip bakıyorlar bana,artık yanınada gidemiyorum meleğimin,her gün beni bekleyen aşkımın yanına gitmeye yüzüm kalmadıki,hala neden gelmiyorsun diyince ne cevap veririm ona,son gitmemde ona,ne zaman ayışığında yağmur yağarsa o zaman geleceğim demiştim,kahrolası birgün daha bitti diyorum başımı yastığa koyarken,uyumadan önce gökyüzüne bakıyorum,
    bugün ay var,hemde dolunay,birde yağmur yağarsa.


    3 ARALIK

    Bugün 3 aralık,doğum günüm
    ölüme bir adım daha yaklaştım
    koskoca bir yıl beklediğim gün
    her dakikasını,her saniyesini sayarak geçirdiğim bir ömür bitti sanki
    yada ben öyle umuyorum
    yılda bir kez giydiğim,beyaz takım elbisemi giydim yine
    içine beyaz gömlek,beyaz çoraplar
    ne annem,ne arkadaşlarım,ben hariç hiç kimse istemiyor böyle giyinmemi
    nedenki,kefene benziyor diyemi
    ama ben çok seviyorum
    bugün hiç çıkarmayacağım üzerimden
    taki güneş,
    onsuz yaşamayı kendime yediremediğim
    şu lanet dünyanın üzerine bir defa daha doğup
    hala yaşıyor olmamın utancını yüzüme vuruncaya kadar
    neden diyorum bazen,neden ben
    daha çocuk denecek yaşta doğdu gerçek aşk'ın güneşi kalbime
    çevremde bir sürü arkadaşım vardı,onlar güler eğlenir,bense onlar gibi olamazdım
    sanki bir amacım,yapmam gereken bir görev varmış gibi hissederdim kendimi
    ta o zamanlar severdim geceyi ve yalnızlığı
    bazen sabahlara kadar düşünürdüm
    ben delimiydim
    neden yaşıtlarım gibi değildim
    neden küçücük yüreğim gögüs kafesime sığmazdı
    hergün gözyaşlarımla karşılardım sabahın ilk ışıklarını
    yine böyle sabahlardan biriydi
    babaannem girmiş odama,ağlamam bitinceye kadar beklemiş
    konuşmak istermisin dedi
    evet dedim,zaten kendime yakın bulduğum tek insandı
    neden ağlıyosun dedi
    bilmiyorum dedim
    evet dedi bilmiyorsun,ama öğreneceksin
    nasıl dedim
    sen anlat dedi
    bende içimde fırtınalar koparan ama ne olduğunu bilmediğim herşeyi anlattım
    bak dedi,dikkatli dinle
    bütün insanların bir ömür boyu aradığı
    ama daha ne olduğunu bile bilmediği
    bulanlarında bunun kıymetini bilmediği bir duygu
    çok güzel ama dünyadaki en büyük acılarla
    en güzel duyguların harman olduğu tek duygu
    dengesi çok hassas
    ve bu dengeyi güzel duyguların olduğu tarafada
    acı veren tarafada kaçırırsan dünyanı cehenneme çevirecek bir duygu
    acısınada mutluluğunada dayanamaz bu zayıf bendenlerimiz
    işte herkesin arayıp bulamadığı
    ama sana çok erken verilmiş bir şey var o kalbinde dedi
    peki ne yapmalıyım dedim
    leyla ile mecnun,aslı ile kerem,ferhat ile şirin ne yaptıysa onu dedi
    ne yaptılar dedim
    vuslat'ı cennet'e ertelediler
    şu anda onların hakkında anlatılanların çoğu insanların kendi uydurmalarıdır
    aslını sadece gerçek aşk'ı bulan kişiler bilir
    onları ancak şu anda kalbinin tümünü kaplayan o çözemediğin duyguya
    yani gerçek aşk'a sahip kişiler anlayabilir
    mesela leyla ile mecnun aynı şehirde yaşıyordu
    kavuşmaları içinde hiç bir engel yoktu
    ama sanılanın aksine kavuşamadılar değil,kavuşmadılar
    eğer bir araya gelselerdi
    birbirlerine olan aşk'ın gücüne bedenleri dayanamayacaktı
    onlarda en doğru olanı yaptılar
    bedenlerini öldürüp,aşk'larını ruhlarının derinliklerinde
    yani gerçek aşk'ın yaşayabileceği,ve layık olduğu tek yerde yaşattılar
    vuslat'ıda cennet'e ertelediler
    cennet'e diyorum çünki,bu tür insanların kalbi
    o yüce duyguyla o kadar doludurki
    orada ne kötülüğe nede günaha yer yoktur
    işte,sende dünyada nesli tükenmek üzere olan bir avuç aptaldan birisin
    neden aptalım
    çünki kimse seni anlamayacak
    anlatamayacaksında
    dünyanın zevklerine aldırış etmeyen
    sahte güzelliklerine kanmayan birisi olacaksın
    ve bu yüzdende sana aptal gözüyle bakacaklar
    zamanı gelince sana aptal diyenler
    dünyanın sahte güzelliklerine aldanarak mahvettikleri hayatları için
    son nefeslerinde pişmanlık gözyaşları akıtırken
    senin dudağındaki tebessümün anlamını kimse bilmeyecek
    yalnızlığı sevmeyi öğren
    çünki bundan böyle en iyi dostun olacak..
    onunla gözgöze gelemememizin
    elini bile tutamamamın sebebi buydu
    birbirimizin yüzüne bile bakamayacak kadar büyük
    bir aşk'ın acısına dayanamayıp
    sırt sırta otururken
    bize,aptallar demelerinin sebebide buydu
    bizde cennet'e ertelemiştik vuslat'ımızı

    bugün 3 aralık..
    kutladığım son doğum günüm olması dileğiyle
    ona kavuşacak olmamın heyecanı ve ümidiyle doluyken
    nice yıllara diyenlerden nefret ettiğimi bilmiyorlar
    kuyruğuna değirmen taşı bağlanmışçasına yavaşlayan
    her damla gözyaşıma bir gün daha ekleyip
    kalbimin her atışında damarlarıma beni yenmenin zaferini pompalayan
    ve yıllardır yanaklarımda
    gözyaşlarımın çizdiği yol kadar uzayan bir hayat
    kahrolası bir hayat yaşadığımıda bilmiyorlar
    beni bekleyene verdiğim sözü tutamadığım bir yılı daha bitiriyor güneş
    utancından kıpkırmızı olmuş yanaklarımdaki rengi alarak batıyor ufukta
    onun gözlerinin rengi kaplayacak birazdan dünyamı
    mezarının başına diktiğim fidan
    koskoca bir ağaç oldu
    her bahar geldiğinde
    o ağacın bir yaprağına adımı yazarım
    canımı iliştirdiğim o yaprakta yaşadığımı farzederim
    ve sonbahar'ı beklerim sararıp dalından kopması için
    bir sonbahar daha bitti işte
    bu yılda yeni filizlenen bir fidanın yeşil yaprağına yazdı adımı hayat
    sahte aşklarla dolu dünyada bir yıl dahamı
    kimbilir,belki üzerinde adımın yazılı olduğu,son bir yaprak kalmıştır düşecek,
    bu gece,evet bu gece kopacak belki dalından
    süzülerek düşecek aşkımın mezarının üzerine
    ve keskin bir tırpandan çıkan kıvılcım aydınlatacak ona giden yolumu

  67. Yarim saat olmustu.
    Yarim saat olmustu. Hemsire geldi. “Bir misafirimiz daha var ama görmek ister misin?.” Kiz gözlerini hemsireye dikti. “Deden geldi.” Dedi. Kiz basini salladi ve yüzü güldü. Kapiya kostu. Dedesi elinde paketlerle kapida bekliyordu. Boynuna atildi. Kiz 18 yasindaydi nerdeyse. Bir çocuk gibiydi. Ne zamandan beri çocuk gibi sevilmemisti. Dedesi koltuga oturdu. “Nasilmis benim güzelim? Kusura bakma yavrucugum, isler yüzünden seni ihmal ettim. Affet beni.” Dedi. Kiz dedesinin boynuna atildi. Çoktan affetmisti. Dedesi saçlarini oksadi. Hemsire uzaktan izliyordu onlari. Sonra doktor geldi. Üzerinde önlügü yoktu. Tam çikiyormus, bir ugrayayim demis dedesinin geldigini ögrenince. Hemsireyi disari çagirdi ve ona bu aksam kizi serbest birakmak istedigini söyledi. “Dedesiyle hasret gidersin.” Dede konusuyor, kiz dinliyordu. Ufak tefekti zaten, hala çocuktu onun gözünde. Bir çocuk gibi seviyordu onu. Doktor veda edip gitti. Hemsire yalniz birakmadi bütün aksam boyu.Dedesinin gitme vakti gelince kiz aglamaya basladi. Neden agliyorsun deyince kiz hemen bir kagit kalem getirdi. Bu sirada hemsire ve dede konusuyorlardi. Kiz su satirlari yazdi: “Dedecigim, bugün kendimi bir gemide gördüm. Beyaz tülbent vardi. Yanimda birileri vardi. Ama taniyamadim. Agladim. Doktora da bir sey demedim. Seni çok özlüyorum. Herkesi çok özlüyorum. Ne olur beni birakma.” Dedesine verdi, dedesi okumaya basladi. Tam üç yildan beri bu hastanedeydi kiz. Ilk defa yazi yazmisti. Hemsire çok sasirdi ve buna bir gelisme gözüyle bakti. Ya yakinda… Dedesi ikna etmeye çalisti kizi ama kiz birakmadi ellerini. “Yavrucugum ben hiç birakir miyim seni? Bundan sonra daha sik gelecegim. Tamam mi güzelim?” dedi. Kiz basini salladi. Yasli adam onu öptü, vedalasip odadan çikti. Hemsire de çikmasi gerektigini söyledi ve çikti. Kiz bu sefer mutluydu sanki. Aynaya geçip saçlarini düzeltti. Hemsire dedenin arkasindan gitti hemen. Kizin yazdigi kagidi aldi ve “Ilk defa yazdi.” Dedi. Dedesi iyi aksamlar dileyip gitti. Sabah kahvaltidan sonra doktor gelip ona da yazmasini söyledi. Yazdiklarini okudugunu, artik ona da yazmasini istedigini söyledi. Kendi iyiligi için oldugunu da anlatti. Kiz yazdi yazdi. Doktor konustu. Okudu, yorum yapti, kiz basiyla yanit verdi ve ögle vakti gelince yemek yediler. Bir hafta öyle geçti. Kiz anlatti, doktor dinledi. Ama sürekli yazdi. Tek çaresiydi. Hem doktorun hem de kizin çünkü yasadiklari… Bir yaz günüydü.Bundan dört yil önce.Babasi annesiyle birlikte tatile çikmislardi. Tek kizlarini dedesine emanet etmislerdi. Dedesi de yalniz yasiyordu. Arada sirada seyahatlere çikardi. Bu sefer esmer kizla beraber kalmislardi. Gemiyle gezi çok hoslarina giderdi anne babasinin. O yüzden yine gemiyi tercih ettiler ve Akdeniz’e dogru açildilar. Dede ve torun onlari limandan yolcu ettiler. Herkesin yüzü gülüyordu. Çok konusmazdi mavi gözlü kiz. Anlatacaklari vardi fakat çok degil. Dersleri iyiydi ama çok fazla konusmazdi yinede. En çok dedesiyle konusurdu. O gün limanda da en çok onunla konusmustu. El salladilar anne babasina. Annesinin boynunda beyaz igne oyali bir tülbent vardi. Çok güzel görünüyordu. Gemiyi yolcu ettiler. Evlerine döndüler. Zaman geçti annesiyle konustu kiz telefonda. Sesi bir tuhafi sanki. Ya da kiz öyle hatirladi. Kapatti telefonu. Birkaç saat geçmedi ki haber düstü ajanslara. “Akdeniz açiklarinda bir yolcu gemisine yerlestirilen saatli bombalar büyük patlama yapti. Gemideki Türk yolcularin güvenligi hakkinda bilgi yok. Geminin adi…” Bir çiglik atti kiz. Hiçbir zaman atmadigi bir çiglikti bu. Dedesinin boynuna atladi ve aglamaya basladi. Dedesi “Belki bir sey olmamistir” diyordu sürekli. Kizi koltuga birakti. Telefona sarildi ama bir sonuç elde edemiyordu zavalli adam. Sonunda oturup beklemeye basladi. Kiz agliyordu sürekli. Telefon çaldi. Yasli adam titreyerek açti ve o anda haber geldi. Cenaze islemleri için sonra arayacaklarini bildirdiler. O sirada amcasi telefon etti ve son durumu ögrendigini söyledi. Hemen yola koyuldu. Cenazeleri amca halletti. Kiz agliyordu. Dedesi ona sahip çikmaya çalissa da onunda hali kalmamisti. Güzel kiz, son bir kez anne ve babasini görmek istedi, istemeyerek de olsa mecbur kalindi. Kiz son kez onlari yüzüne baktiginda taniyamamisti. Yüzleri, vücutlari yanikti. Annesinin de tek kolu yokmus gelen cenazede. O anda çiglik atmak istedi kiz. Ama atamadi. O günden beri atamadi. Kendi de istemedi bir daha ne konusmayi ne de çiglik atmayi. Dedesiyle beraber birkaç ay yurtdisinda kaldilar. Üç yildan beri bu hastanenin siyah saçli, mavi gözlü, güzel kizi. Dedesi de gelir görmeye arada bir. Ama o konusacaktir. Kendini gördügünden beri o gemide, konusacaktir, ama mutlaka konusacaktir.

  68. 2007-03-30

    KELEBEK
    Bir gün...bir kozada küçük bir delik açıldı...ve bir adam... bedenini bu küçücük delikten çıkarmaya çalışan kelebeği saatlerce seyretti...
    Sonra...kelebek sanki daha fazla ilerlemek istemiyormuş gibi durdu...
    Sanki...ilerleyebileceği kadar ilerlemişti ve artık daha fazla ilerleyemiyordu...
    Ve adam...kelebeğe yardım etmeye karar verdi...
    Eline bir makas aldı ve kozayı keserek deliği büyüttü...
    Kelebek kolayca dışarı çıktı...
    Fakat bedeni kocaman, kanatları kuru ve buruşuktu...
    Adam...kelebeği izlemeye devam etti...çünkü zamanla kanatlarının büyüyüp bedenini taşıyabilecek kadar genişleyebileceğini umut ediyordu...
    Fakat bu olmadı!...
    Gerçekte...kelebek ömrünün geri kalanını o kocaman bedenı...kuru...buruşuk kanatları ile etrafta sürünerek geçirdi...
    Uçmayı hiç başaramadı...
    Adamın bu aceleci iyiliği içinde anlayamadığı... bu kısıtlayıcı kozanın ve kelebeğin o küçücük delikten dışarı çıkmak için verdiği mücadelenin...kelebek için gerekli olduğuydu... çünkü bu...Tanrı'nın...yaşam sıvısının kelebeğin bedeninden kanatlarına doğru akmasını sağlamak için bulduğu yoldu...böylece kelebek kozadan kurtulduğu anda uçmaya hazır olabilecekti...

    Güç istedim...
    Ve Tanrı...beni güçlü yapmak için karşıma zorluklar çıkardı...

    Bilgelik istedim...
    Ve Tanrı... bana çözmek için sorunlar verdi...

    Zenginlik istedim...
    Ve Tanrı... çalışmak için bana beyin ve güçlü kaslar verdi...

    Cesaret istedim...
    Ve Tanrı... üstesinden gelmem için bana tehlike verdi...

    Sevgi istedim...
    Ve Tanrı... yardım etmem için bana sorunlu insanlar verdi...

    İyilik istedim...
    Ve Tanrı... bana fırsatlar verdi...

    İstediğim hiçbir şeyi elde etmedim...
    İhtiyacım olan herşeyi elde ettim...

  69. 2007-04-04
    204 - Hikaye Örnekleri

    Bir gün bir kız chat&#180;ten bir oğlan ile tanışır. Bu kız oğlan ile haftalarca chatleşir, sabaha kadar! Konular açıldıkça açılır.
    Kız bu oğlandan öyle hoşlanırkı, o oğlana aşık olur.
    Her gün okuldan geldikten sonra bilgisayarın başına geçer ve oğlanın gelmesini bekler. Bazı günler olur, sabaha kadar chatleşirler, sabah olunca sevimli cümleler yazdıktan sonra okula gider.
    Bütün gün onu düşünür, eve gitmeyi sabırsızlıkla bekler. Ama Aşkını bir türlü itiraf edemez, çok utanır.
    Bir gün var gücünü toplayarak bilgisayarın başına geçer ve e-mail ile bir aşk mektubu yazmaya karar verir.

    "Ercan, senden kaç zamandır hoşlanıyorum, ama bunu sana bir türlü yazamıyorum. Senin buna karşı bir tepki vermenden çok korkuyorum ki bilemezsin. Ama burada bir gerçek var. Seninle yazışırken, bambaşka bir dünyada oluyorum. Her satırını sabırsızlıkla bekliyorum.
    Ercan Seni seviyorum."


    Ardından 5 dakika geçmez e-maile cevap gelir. Ve kız e-maili titreyerek açar. Açması ile kapatması bir olur.
    Kız adeta şoka girer ve kendine 10 dakika gelemez.
    Kendine geldikten sonra bir kere daha açıp maili bir kere daha okur.
    Aynen şu cevap gelmiştir:

    "Aylin, ben seni sevmiyorum, benden uzak dur. Artık bir daha bana yazma ve unut beni"

    Kızın gözlerinden yaşlar akmaya başlar, gözü yaştan bir şey göremez olur. Banyoya gider, dolaptan uyku hapı alır ve odasına döner.
    Bir ufak not bırakarak tüm hapları yutup bilgisayarın başında ölür!
    Notta şunlar yazar:
    "Ben sevdim ama sevilmedim. Bu hayata ELVEDA deyip ayrılıyorum. Ercan seni çok Seviyorum. ELVEDA!"

    Akşam kızı ölü halinde bulurlar, annesinin birden gözü bilgisayara takılır.

    Bir e-mail!!!!

    Ercandan!!!!

    Ercan şu maili göndermiş:

    "Aylin senden çok özür diliyorum, benim ufak kardeşim sana bu saçma maili göndermiş. Ben sana bu sözleri asla yazamam. Çünkü...............ben..........seni SEVİYORUM!! Ercan!"



  70. KIRMIZI FERRARİ
    Alti ay önce kanser teshisiyle hastaneye yatan Selim’i ziyarete gitmistim. Oldukca iyi görunuyordu..

    Selim iki yil önce ailesini de kanserden kaybetmisti. Yani bu hastalik onun icin bir surpriz degildi.

    Hastane odasina girdigim anda onun yerinde ben ya da bir baskasinin olabilecegini dusundum. Biraz duraksadim. Selim’in gulusunu duyunca irkildim. Ne kadar da özlemisim onu ..

    Liseden sonra universiteyi okumak icin ayri kaldigimiz dört sene haricinde hic ayrilmamistik. Tabi ayri kaldigimiz bu zamanlarda da surekli mektuplasmistik.

    Getirdigim cicekleri vazoya koydum, bir yandan da Selim’e nasil oldugunu sordum.

    Öyle böyle derken cocukluk yillarimiza kadar indik. Ben o gunlerden bahsettikce Selim daha da heyecanlaniyor, gözleri yuvalarindan cikacakmis gibi oluveriyordu. Aslina bakarsaniz onu böyle görmek hosuma gidiyordu. Heyecanli ve icten gulumseyis….

    Sonra birden surati asildi. Ne oldugunu anlayamadim önce. Elimi tuttu benden guven almak istercesine. Sonra da ‘Ayse, hani bir gun babamdan kirmizi bir Ferrari almasini istemistim. O da; ne yapacaksin sen oyuncagi.. okula bile basladin, koca adam oldun. Bu yastan sonra bir de oyuncakla mi oynayacaksin..’ diye azarlamisti beni . ‘Biliyor musun canim, kendimi bildim bileli o arabayi almak hala icimdedir. Hala bir gun o arabayla oynayacagim umudunu tasiyorum’ diye devam etti… Ne demek istedigini anlamaya calisiyordum. Gözlerine uzun uzun baktim, kucuk bir de gulumseyis kondurdum dudaklarima… Zamanin nasil gectigini anlayamadan aksam oluvermisti. Hizlica hazirlandim. Selim’e bir öpucuk kondurdum ve yine gelecegimi söyleyerek oradan ayrildim.

    Basimi yastiga koyup duami ettim. Biraz dusunceliydim sanki. Selim’in bu gun söyledikleri aklimi kurcaliyordu. Kac yasina gelmis, koca adam olmus, hala neden o kirmizi ferrariyi istiyordu ?!? Neden hala icinde kalmisti o araba…

    Aradan haftalar gecti. Selim’in saclari tamamen dökulmustu. Gittikce eridigini görebiliyor, hic bir sey yapamiyordum. Oysaki onun icin elimden gelen her seyi yapabilirdim. Birden aklima o araba geldi … Kimizi Ferrari….

    Ertesi gun kahvaltidan sonra yaptigim ilk is; o arabayi aramak oldu. Bir cok dukkan gezdikten sonra istedigim gibi bir araba bulmustum sonunda. Yukari dogru acilan kapilari, uzaktan kumandasi ve en önemlisi kirmizi renkte bir Ferrari olmasiydi…

    Hemen guzel bir hediye paketi yaptirdim. Dukkandan cikip Selim’in kaldigi hastaneye gidecektim ki; telefonum caldi. islerde bir aksilik cikmis, benim imzam gerekiyormus. Oysaki ben Selim’i görmeye gidecek ve icinde hep kaldigini söyledigi o arabayi hediye edecektim.

    islerimi hallettigimde saat epeyce gec olmustu. Bu saatten sonra da ziyaretci almazlar diye dusundum ve dogruca eve gittim. Dus aldim yorgunlugumu azaltsin diye. Yatagima girdigimde icimde tuhaf bir sikinti olustu, kalbim hizlica carpti. Bir an korktum, ates basti vucudumu. Ne oluyor bana diye dusunmeden edemedim. Uzun sure uyuyamadim. Selim’i dusundum.. ona aldigim hediyeyi…cocuklugumuzu… ve simdiki hallerimizi.... Selim’in suan ki hali beni korkutuyordu aslinda, o pis hastalik gittikce arkadasimi esir aliyordu.. Ben ise caresizligimin ustune caresizligini ekleyebiliyordum sadece…

    Selim hediyesini görunce eminin havalara ucacak, bu ona cok iyi moral olacakti. Bir an önce sabah olsa da hastaneye gidip canim arkadasima en cok istedigi seyi, o arabayi verebilsem diye dusunup, sabirsizlandim.

    Kahvalti etmeden evden ciktim. Bir an önce Selim’in yanina gitmek istiyordum. Onu sik sik görmeye gidiyordum ama bu gun apayri bir heyecan, apayri bir duygu vardi icimde. Adini koyamadigim bir seyler hizlica beni Selim’e surukluyordu..

    Hastaneye girdim. Hizli adimlarla Selim’in odasinin bulundugu kata ciktim. Kapinin önune geldim. Ona nasil bir muziplik yapsam da hediyeyi versem diye kafamda canlandirirken bir el omzuma dokundu. irkildim. Arkami döndugumde Selim’in doktoruyla yuz yuze geliverdim.. ‘Aysecim nasil söylesem bilemiyorum ama……’ kelimeleri dökuldu agzindan. Kalbim hizli hizli carpmaya basladi. Ne demeye calisiyor bu adam diye dusunuyordum. Sözlerini tamamlamasina izin vermeden kapiyi hizlica actim ve odaya girdim. Oda da kimsecikler yoktu, gözlerim Selim’i ariyordu, yatakta bostu. Doktorun konusmaya baslamasiyla elimdeki hediye paketinin yere dusmesi bir oldu ‘ SELiM’i DuN GECE KAYBETTiK’ ….

    O lanet olasi is telefonu gelmesiydi Selim’e en cok istedigi kirmizi ferrariyi hediye edecek, bilmeden de olsa onu son kez görebilecektim. Dun gece icime aniden dusen sikinti bosa degilmis meger…

    Hayatta en cok sevdigim arkadasima, son görevimi bile yapamamistim. Karmasik duygular icinde oldugum yere yigilip kaldim…..

    ............................

    ‘Sevdiklerinize zamanin degerleri oldugunu anlatmak yerine, kendinizden baslayarak uygulamak daha dogru olmaz mi sizce? … Seni seviyorum diyebilmek, her seye ragmer ‘hayir demeyi ögrenmek’.. isi hayatin merkezinden uzak tutmak cok zor olmamali hayat sahnesinde oynayan biz oyuncular icin… Bir saniyenin bile koca bir olimpiyat sonucunu etkiledigini dusunursek; yarini beklemenin ne anlami olabilir. UNUTMAYINKi; BAZEN cOK GEc DEMEK iciN BiLE cOK GEcTiR….’


  71. Küçüğüm

    Şimdi geleceğe bak!
    Geçmişi sil, satırlarını teker teker sildiğin defter niyetine... Şimdi içindeki yolculuğa doğru git, kendini kaybedersen, en büyük sermayeni yok edersin..
    Başını yukarı kaldır, aldırma olanlara, korkma! Ne kadar bozuk bir düzen değilmiş şaşırdın aslında. Köşe başlarında hayatı bilmeyen küçücük yürekler, bir tarafta yoksullukla boğuşanlar, bir tarafta parayı hırs yapanlar, öbür tarafta sevgi fakirliği içinde olanlar... Bilinmezlik içinde daha nice insanlar. Ah küçüğüm şimdiden gör bunları ki; ilerde kafanı kaldırdığında şaşırma...
    Küçüğüm!
    Gurur, namus, dostluk arama çünkü son kullanma tarihleri geçti, kaldırdılar rafa, dostlukları bıraktılar.. Gökyüzündeki güneşe bak, şanslı hisset kendini ama aldanma asla, sanma akiam bırakmaz kendini karanlığa. Gözlerinin gördüğü yeri sev, sevmeyeni hak edeni sev ama sevmeyenin üzerine varma, çünkü senin yolculuğun gene sana... Denizin dalgayı sevdiği gibi sev hayatı, olmazsa masal oku çocuk ol, ayrılık dolu romanlar, ayrılık dolu romanları kaldıramazsın ya; ama asla ağlama.. Biten aşklara ağlama, gülerler hani aşk kalmamış ya; kıskanırlar aslında.. Yeni dünya bulamazsın. Dünyanı sen yarat. Bu yolculukta giderken yanına sadece dürüstlüğünü al, o yeter sana. Yosun tutmuş aşklar, geride kalış tutkulu aşklar, her taraf kahpe dolu! Araya karışmış yürekli sevdalar, sevdası için ağlayanlar... Sana da bu arayışta iyi yolculuklar!



  72. Seni Sevmekten Vazgeçmeyeceğim
    Bedenimi teslim alan hüzün , ruhumu çepcevre saran kırık düşler ve icimde senden bana kalan cam kırıkları var...Hic kimse dindiremez ayrılıgın sessiz ama yürekten gelen isyanlarını.Bir gece yarısı odanın perdelerini arala ve kösebasında avarecesine bekleyen bir adamı göreceksin.O kisi benim.Seni unutmak o kadar zor ki , sen gitsen de kendi kalbine cekilsen de ruhunun karanlık köselerine benim kalbimde senin bana yasattıgın mutlulukların ayak izleri var ...
    Sen, karanlık geceleri mi teslim alan yalnızlıga inat bütün geceyi sevdiginin düsleriyle gecirebilir misin? Gelmeyeceğini bile bile sanki her an hüzün denizinden kalbimin sevgi sahillerine ugrayacakmıs gibi gözlerini uykuya haram edip sabahlara kadar onu bekleyebilir misin ? Gözlerindeki mutlulukları sadece iki dakikalığına hissedebilmek icin ölmeyi göze alır mıydın? İste ey sevgili seni bu kadar içten seviyorum...

    Karanlık gecelerin puslu sabahlara merhaba dedigi, sahte gülüşlerin ilkbaharda hasret cicekleri actıgı , ayrılıkların cirit attıgı zamanlarda buldum seni. Ugrunda her seyi kaybetmeye degecek kadar degerli birisin sen..

    Gözlerinde kilitliyim ben...Sen ise ; yüregime mühürlenmis ask siirlerinin en mutlu satırlarısın.Sen yoksul mısralarımın en güzel kafiyesisin.. Sana açıyorum gönlümün senden önce gizli kalmıs kapılarını ve ayışıgını senin gözlerinde görüyorum ve de hep gözlerinle parlıyor gözbebeklerim..

    Sevgimi ve hasretimi senden bana kalan bu öksüz kentin yalnız sokaklarına bırakıyorum. Ayrılık ceken yüreğimi corak topraga veriyorum.Ve sana olan özlemlerimi umutsuz yarınlarıma sevda tohumu olsun diye ekiyorum .

    Sırtımı dayadıgım nemli bir duvar ve boş şişeyle bardakta titremekte mum alevi,ve karanlık bir gece. Dısarıda kır ciceklerinin üzerlerine hasret yagmurların hüzünlü damlacıkları düsmekte..Yine sabahlar olacak yorgun gecelerden sonra.Ama ben seni ıhlamur kokan memleketimde her an bekleyecegim..

    Bilir misin ?

    Sonbaharda esen rüzgarla bir saga bir sola savrulan kuru yaprak tanesi , kaybolacagını bilse de ilkbaharda deliceesen rüzgara meydan okumazdı..Takvimden yaprak düserken , hücrelerim bir bir kururken hayatımın sonbaharının gelmesini bilsem de ölümü karsıma alsam da seni sevmekten vazgecmeyecegim...Ben seni utandığında kızaran yanaklarında sevdim..

  73. Aşk Ve Ölüm...!

    9.SINIF

    Şuan dersteyiz.yanımda dünya tatlısı bir kız oturuyor.Yüzüne bakmaya kıyamıyorum.onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyor.o benim en yakın arkadaşım. beni sadece arkadaşı olarak görüyor.nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...



    10.SINIF

    Evdeydim arayıp erkek arkadaşıyla tartıştığını ve bana ihtiyacı olduğunu söyledi.sonra bize geldi.bana sıkı sıkı sarılıp ağladı.Şuan dizimde uyuyor.saçlarını okşayıp ogül yüzünü doya doya seyrettim.ben onu o kadar çok severken o beni sadecearkadaşı olarak görüyor.nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...




    11.SINIF MEZUNİYET BALOSu

    Onunla çocukluktan beri arkadaşız.8. sınıftayken birbirimize söz vermiştik lise sonda mezuniyet balosuna gidecek eşimiz olmazsa beraber gidecektik.beni aradı ve erkek arkadaşının hastalanıp gelemeyeceğini söyledi ve beraber gidebilir miyiz diye sordu. kabul etttimonu evinden aldım.balodaki en güzel kız oydu.bembeyaz elbisesiyle tıpkı bir melek gibiydi..gece boyu dans ettik.kollarımdayken hep aynı şeyi düşündüm onu çok seviyordum .gece sonunda onu evine bıraktım.beni yanağımdan öpüp en iyi arkadaşı olduğumu söyledi.onu gerçekten çok seviyorum.ama o beni arkadaşı olarak görüyor.ona onu sevdiğimi nasıl söylerim. nedenini bilmiyorum ama kenmdimden çok utanıyorum...



    Aradan yıllar geçti.. şimdi o canımdan çok sevdiğim meleğimi toprağa veriyorum. özel eşyalarının arasından kara kaplı bir defter çıkmış bana verdiler.okuyup okumamakta kararsızdım.açtım. bu bir günlüktü ve bir sayfasında şöyle yazıyordu...




    ''Şuan dersteyiz ve yanımda dünya yakışıklısı bir çocuk oturuyor.yüzüne bakmaya doyamıyorum.onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyor.beni arkadaşı olarak görüyor.erkek arkadaşım olduğu yalanını söyleyerek ve sürekli onunla ilgili yalanlar uydurarak yanında olabiliyorum.onu canımdan çok seviyorum.bana bir kerecik SENİ SEVİYORUM deseydi dünyalar benim olurdu...''




    Ben bu satırları okurken meleğimi çoktan gömdüler.hıçkırıklarımı tutamıyorumgözümü mezarından alamıyorum.merak etme biriciğim ben de ben de seni çok seviyorum....

  74. Bir zamanlar bir genç varmış. Bu gencin sevdiği ve aşık olduğu dünyalar güzeli bir kız varmış. Onunla ilk bir radyoda duyduğu kan aranıyor ilanı için gittiği hastane de karşılaşmıştı. Kan verdiği kişi kızın amcasıydı. Kız ona teşekkür etmek için gittiğinde daha yeni yataktan kalkmış ve gitmek için hazırlanıyordu. Birden bulunduğu odanın kapısı açıldı ve kız içeri girdi. Çocuk ağır ağır kapıya baktı “Yine hemşirelerden biri geldi herhalde” diye düşündü, ama gelen hemşire değildi. Kız ona doğru yaklaştı “çok teşekkür ederim sayenizde amcam yaşayacak” dedi. Genç mağrur bir şekilde “ben olmasaydım bir başkası da gelir yardım ederdi. Hiç önemi değil.” Fakat kız onu dinlemedi. “Size bir yemek ısmarlayabilir miyim” dedi. Çocuk reddetmedi içinden “bu kadar güzel bir kız reddedilebilirmi” diye geçirdi.
    “Tabi ne zaman isterseniz.”
    “Hemen şimdiye ne dersiniz.”
    “Şimdimi ?”
    “Tabiki hem bende beklerken acıkmıştım”
    ikisi birlikte yemeğe gittiler. Yemekte muhabbetleri devam etti. Hep birbirleri hakkında konuştular. Oğlan kızdan ilk gördüğü anda hoşlanmıştı. Kız ise sadece teşekkür etmek istediği bir yabancıdan bu kadar çok hoşlanacağını düşünmemişti bile. Konuşmaları sırasında aynı şeylerden hoşlandıklarını fark ettiler, ikisi de aynı tür filmlerden hoşlanıyor, aynı tür müziği dinliyor, hatta son zamanlarda aynı kitapları okumuşlardı. Kız bir erkeğin kendisinin sevdiği şeyleri sevebileceğini daha önceden hiç düşünememişti ve karşısında böyle biri vardı. Yemekten sonra kız telefonunu verdi. “Daha sonra ararsan konuşuruz” dedi. Bu oğlanın çok hoşuna gitmişti. Akşam olduğunda kız telefonunda bir mesaj gördü “Dünyanın en güzel bayanına. İyi akşamlar” yazıyordu. Kız birden şaşırdı. Bu kadar erken bir cevap. Demek ki oğlanda ondan hoşlanmıştı. Buna çok sevindi ve hemen o da cevap gönderdi. Bu mesajlaşmaları birkaç gün böyle sürdü. Sonunda oğlan ona çıkma teklif etti. Kız hemen kabul etti. Hayatlarının en güzel günlerini yaşıyorlardı. İki sevgili , iki aşık. Aşkları o kadar büyüktü ki sevgileri o kadar içtendi ki bu sevgileri çevresindeki insanlara da yansıyordu. Fakat oğlanın ailesinin bu aşktan hiç haberi olmamıştı. Hep onunla sevilisi olmadığı için dalga geçiyorlardı, şimdi de sevgilisi olduğu için dalga geçecekleri ve bunu hiç istemiyordu. Ama kız ailesi ile tanışmayı çok istiyordu , oysa her seferinde bir bahane uydurup erteliyordu.oğlan kızın ailesini bir kere görmüştü. Ama hiç tanışmamıştı. Kızın ailesi İzmir de oturuyorlardı kendisi ise İstanbul da amcasını yanında oturuyor ve okuluna gidiyordu.
    Sonunda oğlan kızın ısrarlarına dayanamadı ve onu ailesi ile tanıştıracağını söyledi. Kız buna çok sevinmişti fakat daha önce ailesine gitmesi gerektiğini geri döndüğünde hemen ailesi ile tanışmak istediğini söyledi. Anlaştılar ve kız İzmir e doğru yola çıktı. Aradan bir gün geçti, iki gün geçti kızdan bir ses yoktu. Oysa İstanbul da birbirlerini görmedikleri anlarda hep telefonda birbirleri ile konuşurlardı. Peki şimdi ne oldu da aramamıştı.. yoksa ailesi mi izin vermemişti. Yada yanlış bir söz mü söyledi yanlış bir şey mi yaptı. Neden aramıyordu. Oğlan onu aramaya çalıştığında her seferinde telefonu kapalıydı. İki hafta , üç hafta , bir ay. Oğlan sonunda kızın onu bıraktığını artık onu istenmediğini düşünmeye başlamıştı ki ansınız bir akşam telefonu çaldı. Telefonu ilk kez ona bu kadar acı acı çalıyormuş gibi geldi. Telefonunun ekranına baktı, arayan oydu. Telefonunu hemen açtı “alo” “alo” telefonda ki ses kızın sesi değildi. Onun ablası olduğunu söyledi. Oğlanın telefonunu kızın rehberinde bulduğunu bir arkadaşı olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Oğlan sevgilisiydim diyemedi, “evet bir arkadaşıyım ama ondan uzun zamandır haber alamıyordum” dedi. Ablası kızın yaklaşık bir ay önce İzmir e gelirken bir trafik kazası geçirdiğini üç haftadır komada olduğunu söyleyince oğlan birden dona kadı neden onu aramadığını şimdi anlamıştı fakat ablasının konuşmasından olayın bu kadar olmadığını da anlamıştı. “Kardeşimi geçen gün kaybettik” diyince oğlanın elindeki telefon bir den yere düştü. Duyduklarına inanmamıştı sevdiği , aşık olduğu kız ölmüş olamazdı. Telefondaki ses “alo” diye birkaç kez seslendi fakat oğlanın cevap verecek hali kalmamıştı. Hala inanıyordu. İlk uçakla izmire gitti. Gerçekten ölmüşmüydü. Bunu öğrenmeliydi. Ailesine gittiğinde dünyası bir kere daha yıkıldı. Çünkü duyduklarını hepsi doğruydu. Bittiği gün aşkını toprağa veriyorlardı. Yüreği buna artık dayanamadı ve gözerinden birkaç damla yaş aktı. Onu son bir kez daha görmeliydi. Bunun için cenazeyi arkadan takip etti camiden mezarlığa kadar peşlerindeydi. Mezarlıkta görebileceği bir köşeden onları izledi. Onun yüzünü son bir kez daha gördü. Alçak bir sesle “hoşcakal aşkım, sen bu dünyada sevdiğim tek kişiydin” dedi. Arkasını dönüp mezarlıktan çıkmaya karar verdi. Tam o sırada akrasından bir ses duydu. Bu sesi daha öncede duymuştu , telefonda ölüm haberini veren sesin aynısıydı. Kızın ablası ona seslendi. Oğlan arkasını dönmeden önce gözündeki yaşları sildi. “acaba siz bu kişimisiniz” dedi ve elindeki zarfı gösterdi. Zarfın üzerinde “Biricik aşkıma” yazıyor ve yanında da oğlanın ismi vardı. Oğlan ağlamaklı bir sesle evet o benim dedi. Ablası ona “bunu ölmeden önceki gece yazmış ve size vermemi istemişti” dedi ve zarfı verip uzaklaştı. Oğlan orada mektubu titreyen elleri ile hemen açmaya çalıştı. Mektupta sadece bir iki kelime vardı.
    “Aşkım, seni ne kadar çok sevdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Herkes iyileşeceğimi söylese de ben öleceğimi biliyorum. Seni son bir kez görebilmek , sana son bir kez dokunabilmeyi ne kadar çok istiyorum ama mümkün olmadığını çok iyi biliyorum. Sana sadece tek bir şey söylemek istiyorum. SENİ SEVİYORUM VE ÖLDÜKTEN SONRA BİLE SEVİCEĞİM. Senden tek bir şey istiyorum. Benim ardımdan hayata küsme. Ona sarıl , benim için sarıl. Olumsuzluklara asla yenilme her zaman güçlü ol o zaman sevgim her zaman yanında olacak ve seni koruyacaktır.
    Kalp atışın olmak
    Sonra seni hissedebilmek
    Bir adımlık zamanda
    Bunları şiirinde sen söylemiştin bana bende sana söylüyorum bir adımlık zaman benim için sonsuza kadar sürecek hoşcakal aşkım. ”

    Oğlan bu yazıyı okurken göz yaşlarına artık hakim olamıyordu. Aradan yıllar geçti. O mektup hala oğlanın cebinde. Ne zaman bir olay olsa ne zaman üzülse mektubu açar ve yazanları okur üzülmemek için elinden geleni yapar. O zaman sevdiğinin yanında olduğunu bilir...

  75. Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su'ya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye... Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresisararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine... Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez." Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

    Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

  76. İyi bir fotoğrafçıydı.

    İki yıldır evliydiler.

    Çocuk edebiyata ve şiirlere ilgi duyuyor ve yazıyordu.

    Yazılarını internet sitelerine gönderiyor, şiirlerini dergilere postalıyordu.

    Fakat kimse dönüp bakmıyor, okuyan ve beğenen çıkmıyordu.

    İyi bir fotoğrafçıydı. Ama edebiyat ve şiir merakı yüzünden fotoğrafçılığı bir kenara bırakmıştı.

    Kendi düğünlerinindeki fotoğrafların büyük bir çogunlugunu da o çekmişti.

    Karısını çok seviyordu. Karısı da onu seviyordu.

    Kızın biraz sabırsız bir karakteri vardı, zaman zaman kızıp bağırır,küserdi.

    Erkek daha sabırlıydı, her zaman karısını hoşgörür, affedici olmaya çalışırdı.

    Erkeğin başı edebiyat ve şiirle hoş olduğu için, evin geçimini karısı sağlıyordu şimdilik.

    Çok satan bir yazar oluncaya kadar...

    Kızın naz günüydü bugün.Yine kocasından sevmediği birşeyi yapmasını istiyordu.

    Kız: " arkadaşımın düğün fotoğraflarını neden sen çekmiyorsun?

    Üstelik karşılığını fazlasıyla ödeyeceğini söyledi "

    Erkek: " bugün vaktim yok "

    Kız: " Öffff yine mi? " şu roman yazma işini biraz kenara bıraksan, pekala vaktin olacak."

    Erkek: " Birgün herkes benim yazdıklarımın kıymetini anlayacak. "

    Kız: " Ben anlamam. Arkadaşımın düğün fotoğraflarını çekeceksin. "

    Erkek: " Hayır! "

    Kız: " Ne olur sadece bir kez? "

    Erkek: " Hayır dedim! "

    Diayalog burda koptu.

    Kız son uyarısını yaptı: " Ya 3 gün içinde bunu kabul edersin ya da..."

    İlk günün sonunda,kocasına mutfağı, banyoyu, bilgisayarı, buzdolabını, televizyonu ve müzik setini yasakladı.

    Yasaklardan yatagı hariç tuttu, sadece herşeye rağmen sevdiğini göstermek için.

    Erkek aldırış etmedi. Derken 2.gün başka yasaklar ve bunu 3.deki başka yasaklar takip etti...

    Ve 3.gece...Yine aynı yatağı paylaşıyorlardı. Ancak sırtları birbirine dönüktü.

    Erkek: " Konuşmamız lazım "

    Kız: "fotoğraf çekimi dışında konuşacak bişeyimiz yok!"

    Erkek: "Çok önemli bir konu"

    Kız: " Sessiz kaldı."

    Erkek: "Ayrılalım mı? Ne dersin?"

    Kız kulaklarına inanamadı.

    Erkek: "Bi kızla tanıştım."

    Kız kızgınlığını ve şaşkınlığını saklayamadı.

    Gözleri çoktan nemlenmiş,ve yüzünde göstermemeye çalıştığı iki damla gözyaşı aşağıya süzüldü.

    Erkek pijamasının içinden bir fotoğraf çıkardı.Tam kalbinin üzerinde saklıyordu.

    Erkek: "Hoş bi kız!"

    Kızın gözyaşları çoğaldı.

    Erkek: "Anlaşabileceğim biri! Beni çok seviyor ve beni istemediğim şeyleri yapmak için zorlamıycağından eminim.

    Ayrıca iyi bi yazar olmam içinde bana destek vericek"

    Kızın kıskançlığı iyice arttı çünkü bir zamanlar bütün bu sözleri kendisi de vermişti...

    Erkek: " Fotoğrafını çektim. Sende bakmak ister misin? "

    Kız: "...."

    Erkek fotoğrafı bakması için kıza uzattı ama kız karşı konulmaz bi öfkeyle erkeğin elini itti.

    Ve kız ağlamaya başladı.

    Erkek fotoğrafı tekrar koynuna koydu.

    Erkek ışığı söndürdü ve uyumaya başladı. Kız ışığı yaktı ve oturdu.

    Erkek uyuyordu ama kızın uykusu kaçmıştı.

    Bir zamanlar kendisi de diğer kız gibi davranmıştı ona...

    Ne çabuk unutulmuştu iyilikleri, desteği, sevgisi...

    Tekrar ağladı. Onu uyandırmak istiyordu. Aşklarının hatırasını yeniden kalbine kazmak istiyordu.

    Erkeğin pijamasının açık yakasından fotoğrafın arka yüzü görünüyordu.

    Merak duygusu kıskançlığını ve öfkesini yendi. Kaybedeceği birşeysi yoktu nasılsa.

    Elini uzatıp yavaşça aldı fotoğrafı.

    Baktı.

    Ağlamak istedi doyasıya...

    Doyasıya gülmekte istedi.

    Güzel çekilmiş bir fotoğraftı. Kızda güzeldi.

    Kendi fotoğrafıydı.

    Bir ara kendisinden habersiz çekmiş olmalıydı.

    Eğildi kocasını yanağından öptü.

    Erkek tebessüm etti.

    Uyuyormuş gibi yapıyordu...

  77. Yüreğimin Kanadını Kırasım Geldi

    Ah! Benim hercai yüreğim..
    Vazgeç bu sevdadan.

    Kaç kere umut sofrasına oturup, her seferinde boynunu bükerek sessizce aç kalktın? Uslanmadın mı! Sen ne zaman bu konuda hayal kursan gerçekler o hızla kaçtı senden. Umutsuz yaşamak nedir hala öğrenemedin! Ne kaldı ki, hayal ediyorsun?
    Dokunduğun yürek artık çok değişti kabul et. Gri ve ışıklı bir gecenin pencerene dolmasına izin verseydin aylar önce, görecektin aşkın seni nasıl da yaktığını.Güçlüyüm deme! Gücün bitti artık. O, artık çok uzaklarda aşk şarkıları söylüyor ellere.Başka başka tenlere dokundukça gökkuşağı açtırıyor yüreklerde.Yedi mevsimin solgun tüm çiçekleri bizim yanı başımıza çöreklendi anla artık! Gitmeliyiz.
    Her çalan telefonda büyüyüp - küçülme dayanamıyorum! Yok etmeyi bilmek gerek kendine gel: Öleceğim.Uyurken bile hızla çarpan hallerinden usandım artık.Kopup gidecekmişsin gibi geliyor benden.
    Gözlerimle belirsiz bir biçimde bir araya gelişlerin de canımı sıkıyor. Olur olmadık zamanlarda ağıtlar yakmak hiç hoş değil. Müzik bile dinleyemez oldum sayende; tansiyonumu yükseltecek kadar gümbürdeyip dengemi bozuyorsun. Kişisel denklerimi dahi alt üst ettin..Gecenin kör vaktinde, yangınını gevezelikle geçiştirmek için tüm enerjimi harcıyorum.Ne zoruma!
    Tozu yerinden oynatmak başımıza bela açacak.Bizim aşk kalemiz yıkıldı.Kapat bu sayfayı; kanadını kırasım geliyor!

    Ben seni unutmak için sevmedim. Şimdi sessizce yaşamalıyım seni. Son kelimelerini suskunluğuna ilmekleyip " gitmeliyim, mecburum" diyorsun. Ne diyebilirim ki haklısın. Yokluğunda da severim seni. Sana söz sevdiğim; seni sensizlikte bile seveceğim.. Bir dakika önce yürüdüğüm yollarda senin ayak izinde karşılaşma ihtimalinde sevdim seni. Unutmadan sana bir teşekkür borçluyum; bana " aşkı ve sevdayı " öğretip yamalı kalbime bir yudum sevgini verdiğin için.

    Unutma ben sevgiyi hiçbir zaman haketmedim. Ne kadar bu cümlemi sevmesen de evet hiçbir zaman bir yudum sevgiyi haketmedim. Ellerim yine ayrılıkların cicekleri topluyor oysa o cicekler senin saclarında olmalıydı. Neyse sevdiğim şimdi kapat üzerime yalnızlığını. Kilit vur ağlayan sesime. Sessizliğinde nasıl yaşarım onu da bilmiyorum lakin bilmeni istediğim şu; sen gittin diye sevda elbisesini duvarıma asıyorum bir gün geldiğinde yeniden sana ve sevdana giyebilmek için. İşte bu gece yalnızlığının koynuna girip yokluğunun avuçlarında gözlerimi sana kapatıyorum bir gün geri döndüğünde " işte geldim helalim, sadece sana geldim " deyip yüreğimi yüreğinle öperek uyandırman için..

    Yokluğuna akacak zaman. Takvimler yokluğunu anlatacak, aynalar sessiz isyanlarımı.. Şehrimin gölgelerine güneş doğacak, karakış bile bahara gülümseyecek..Oysa ben sensizlikte yavaş yavaş eriyeceğim. Tıpkı güneşin avuçlarında eriyen bir kar tanesi gibi. Usulca ve derinden.. Sakın üzülme sözlerim sitem taşıyor diye. . Üşüyen dudaklarımı sarmayacak, gözlerinle gecelerimi aydınlatmayacaksın. Şimdi gidiyorum. Lakin bir gün titrek sesimi ve utangaç yüreğimi görmek istersen bu şehrin yalnızlık sokaklarında gezinen eskicilere sor. Küflü bedenimle , yamalı kalbimle seni bekliyor olacağım. Herşeye inat yanımda tek dayanağım , kızımız Elifle seni yaşıyor olacağım..


    Haydi tüm ışıkları söndürüp ayrılığını giydir üzerime. Şimdi son kez seni yazdım satırlara. Dışarıda kararmış hava, ben yalnızlığa yürürken sen imkansızlığın içinde seni arayacağım....Seni bana hatırlatan bu şehri, senin bir dakika önce geçme ihtimalindeki yollarda senin ayak izlerini arayacağım. Saatler geceyi yarıladığında eski anılarımı hatırlayıp gözyaşları içinde sesinin sıcaklığında " aşkın " imkansızlığına ağlayacağım.

    Herşeye inat seni sensizlikte bile seviyorum canım...Şimdi dudaklarima kilit vurup son cümlemi sana hediye ediyorum kendi doğum günümde tek armağanı olarak..

    " Ben sana mecburum ; sen imkansızlığa...."

    Satırlarımı son kez yüreğine eğip sana yazıyorum. Yoksun işte. Cümlelerim bile değişti sensizliğin vurgun saatlerinde. Herşey anlamsız, herşey kapkaranlık. Seninle gülümseyen satırlarım bak şimdi yokluğunda karamsarılığa büründü "Hayatımın hiç bir karesinde sevgi olmamıştı. Sevgi zannetmiştim yalanları, umut zannetmiştim karanlıkları. Hep severken terkedildim, hep gülümserken acıya yenildim. Belki de sevilmeyi haketmedim ben. Belki de hiçbir zaman sevginin sofrasında gülüşlerimle nefes alamayacağım."

    Sensizliğin vurduğu dalgaların arasında ılık nefesini bekliyorum. Telefonlarım hala sessiz, yüreğim ise sensiz. Bıraktığın yerdeyim. Çok mu senden istediklerim ? Çok mu seni uzaklarda bekleyip bir yudum nefesini beklemelerim çok mu ? Haklısın. Ben sevgiyi hiç haketmedim..Hiçbir zaman da haketmeyeceğim.

    Şimdi bu yazıyı okuyupta çok karamsarsın deme bana. Sensizlikte çektiğim acıları bilemezsin. Sanma senin yokluğundan kanayan yaralarımın sancı değil çektiklerim. Dört duvar yalnızlığı arasında nefes alan yüreğimin çığlıklarıdır hissediklerim. Hani senin düşlerinde gökyüzüne kanatlanmayı öğretecektin bana ? Hani gözlerimin renginden gökyüzünü " mutluluğa " boyamayı öğretecektin ? Şimdi yalnızlığa demlenmiş yokluğunla başbaşayım. Sevgiyi haketmeyen yüreğimle sesinden gelecek ılık rüzgarları bekliyorum odamda. Yokluğun kanıyor içimde, yetimliğin ağlıyor gözbebeklerimde....

    Birkaç gün sonra doğum günüm. Haklısın dünyanın en mutlu insanı benim. Yanılıyorsun, dört duvar yalnızlığında üşüyorum. Artık dışarıya bile çıkmıyor. Herşey seni hatırlatıyor. Dört duvar yalnızlığında yokluğunu soluyorum. Çok mu istediklerim senden ? Çok mu sana dair beklentilerim....?

    Düşlerinde ellerini tutmaktan öte ne istedim senden. Karanlıklarıma bir avuç güneşinle gelmeni, gecenin avuçlarında uyumaktansa avuç içlerinin arasına kıvrılıp bir cocuk gibi senin yanında gülümsemeyi istedim hep. Gelmeyeceğini bile bile bir yudum sevgini diledim. Çok mu istediklerim ? Artık kelimeler anlamsız, çaresizliğim ise yapayalnız. Şimdi beni bıraktığın yerde hala seni bekliyorum. Çok şey istemiyorum senden. Yüreğime yüreğinle dokunmak, ılık nefesinden düşüp gülüşlerinden avuçlarına yuvarlanmak..Sadece gözlerinde demlenmiş umutları sesinden duymak, kirpiklerinde ıslanmış gözyaşlarınla kanayan yokluğunu yıkamak. Söyle hadi senden istediklerim çok mu sevgili ?

    Senden hiçbir zaman yollarıma serilecek bir ömür istemedim. Ya da duygularıma sunulacak bir beden diledim senden. Asla senin yüreğinde bir yudum sevgi damlası istedim. Dilinde ıslanan bir kelime, iki dudağından havaya kanatlanmış bir nefes olmayı diledim ben. Biliyorum hiçbir zaman ellerimiz birbirini tutmayacak. Yüreklerimiz hep hasretin avuçlarında " imkansızlığı " yaşayacak. Lakin karanlıkların içindeyim. Ne olur nefesinden bir yudum " hayat "yolla. Seni soluyayım havayı solur gibi. Zifiri gecenin içinde kaybolmak üzereyim. Yokluğun kanarken ne olur bir avuç güneşinle karanlıklarıma gel. Karanlıkların içinde sonbaharda solan bir yaprak gibi düşmek istemiyorum kuru toprağa. Anla sevgili; gözlerinde saklı aydınlığına ihtiyacım var benim..


    Eğer gelmeyeceksen sevgili ; bırak tövbeleri yarım kalmış günahlarını ser bedenime. Sevgiyi haketmeyen kalbim bari bir işe yarayıp küllerimden yalnızlık gülleri yeşersin yalnızlığın gölgelerinde. Bir yudum sevginle düşlerime gelmeyeceksen; bırak ta sensizliğin içinde avuç içlerinden kanatlanayım sonsuzluğun satırlarına. Bir avuç güneşinle karanlıklarımı ezmeyeceksen; bırak dilinde ıslanacak son dua, gözbebeklerinde akan son damla olup toprağa ben sarılayım. Ben ellerimi uzattım yüreğine; nefesinden ya yokluğunu yolla yalnızlığa sarılayım ya da gözlerini yolla delice yüreğine soluyayım..

    " Karanlıklarıma yokluğunun hançerinin düşmesine izin verme; gözlerinde saklı bir avuç güneşle gel yalnızlığın gölgelerine.

    Güncelleme : 2007-05-21
  78. Tamamen Gerçek Hayattan Alıntı Bu Aşk Hikayesini Okurken Çok
    Duygulanacak
    Hüzünlenecek ve Bu Hikaye'nin Etkisinde Kalacak ve Bu Etkiyi
    Üzerinizden Bir
    Kaç Gün Boyunca Atamayacaksınız. Hiyakenin Konusu Bir Gençin Sonu
    Ölümle
    Biten Çocukluk Sevdasını Anlatıyor...

    BIZIMKISI BIR ASK HIKAYESI

    Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları
    yazarken
    gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana
    göre
    değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman
    hep
    ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak
    istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen
    yazılı
    satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış
    diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak
    babamın
    tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy
    okulunda
    okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam
    okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa
    verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya
    oturmak
    istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya
    oturdum.Hayatımı
    adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi
    Altınay
    idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi
    gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım
    notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik
    yaşımda
    ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe
    onsuz
    tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o
    bize
    geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha
    o
    yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada
    bitirdik.Hep
    onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize
    rica
    ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı
    sıraya
    oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık.
    Yine
    aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki
    onsuz
    hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha
    çok
    seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü
    ortaokul
    yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye
    geçtiğimiz
    sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı
    evde
    kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize
    iletildiğinde
    dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı
    duyguları o
    da paylaşıyordu ve bunu fark eden ailelerimiz okul bittiğinde
    evlendirelim
    diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar
    gibi
    günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha
    bırakma
    demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne !
    eğmiş,gülümsemiş ve
    elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor
    okuldan
    çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir
    elleri
    terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her
    yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek
    gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya
    cennet
    gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi
    de
    bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç
    kırığımız
    yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir
    cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir
    çakıl
    yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun
    benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol
    oynayacağını
    bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için.
    Eli
    yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört
    adım
    atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de
    geride
    kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin
    altında
    kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim
    üzerine
    kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o
    görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi
    çırpınıyordu.Suratına
    bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi
    gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir
    şeyler
    demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler
    demeye
    çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir
    taş
    suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit
    büyüklüğünde
    bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan
    yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım
    başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize
    damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye
    yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse
    arabaya
    almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni
    seviyorum,beni
    bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir
    çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme
    döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.
    Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni
    sevemez
    korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde
    kalan
    bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben
    yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi
    bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız
    olun
    ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen...



  79. Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu

    şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice

    bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı

    vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın

    ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü

    kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre

    sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez

    günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup.

    Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri

    parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu.

    Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini

    kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi. “Daha dün

    konuşmuştuk ama…” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.

    “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”

    İşine ara vereceksin bugün… Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını

    kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara

    sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. “Ölüm bize de

    yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.”

    “Rahmetli…” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.

    İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede.

    Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.

    Hayret! Ben öldüm bu defa… Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Gitsen de bir

    gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde…

    Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp…

    Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım

    bu benim. Başroldeyim.

    Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben

    oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak

    atılan adamı… Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı…

    Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı… Ayakkabısı kendisini

    beklerken bağları çözülecek adamı…. Elbiseleri evden çıkarılacak adamı… Ben

    oynayacağım.

    Yatağı soğuk kalacak adamı… Akşam eve dönmeyecek adamı… Kapıyı çalması

    beklenmeyecek adamı… Sofrada yeri olmayacak adamı… Adı telefon rehberinden

    silinecek adamı… Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi

    önemsizleşecek adamı…. Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir

    hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı… Resmine

    bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı… “Adı neydi…

    Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı… Soluk bir resimde mahzun bir

    tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı… Ben oynuyorum

    bugün… Sahnedeyim.

    Beklerim.

    En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.

    İşte davetiyen:

    Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden

    kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın

    zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi

    dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini

    kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden

    döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek

    pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren

    hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak

    ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların

    kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan

    dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik

    unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra

    unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız

    senai demirci

  80. Hava böylesine kararsızken bir

    anda esip geçen tenini nazikçe okşayan tatlı esinti umut vermişti kıza,

    Bilemezdi ne de olsa esintinin arttığı ayçiçeklerinin boyunlarını büktüğünde

    kendisinin de bükeceğini boynunu...


    Düşmemek için dalına sıkıca sarılan yapraklarla dolu ağaçlar arasındaki

    patikada yürüyüşünden anlaşılıyordu aslında birazcık endişeli olduğu

    Aşkı tanımlamaya çalışıyordu tıpkı tanıdık bir sesin kim olduğunu bulamaya

    çalışan yaşlı teyzesi gibiydi


    Sonunda geldi her hafta Çarşamba günü birazdan üzeceği oğlanla buluşmak

    için oturduğu küçük tahta banka


    Çoktan gelmişti oğlan…yüzünde endişe ve çaresizlik vardı

    Hayat adil değildi elbet olacaktı- ayrılık -bilmeliydi

    Kıza konuşma fırsatı vermeden başladı konuşmaya kelimeler ağzından korkarak

    çıkıyordu kız dinliyordu hem de pür dikkat birkaç geçiştirici ve anlamı çok yönlü

    cümleden sonra esas konuya girdi oğlan işte o anda esinti hızlandı, güneş

    batıyordu hüzünlüce…’’bitti!’’ Dedi ‘’bitmeliydi olmadı ‘’dedi soğuk korkak bir

    sesle oğlan. Kız şimdi anlamıştı oğlanın yüzündeki korkaklığı…Şimdi konuşma

    sırası ondaydı


    iki cümle söyledi, iki gözyaşı aktı o endişeli elalardan ve gitti hızlı,

    kararsız,çaresizlik dolu adımlarla…

    İki cümle şuydu:

    ’’hayat vardır senle yaşanır. Hayat yoktur sensiz yaşanır’’


    ……….
    ’’sensiz hayat’’


    PearL PiecE

  81. Aşkının Peşinden Koş

    Sadece sevgi istiyordum.Bu hayatta bende eksik olan tek şey sevgiydi.Bunu gerçek hayatımda değil de hep düşlerimde buluyordum.En çok da onu görüyordum.Bazen bir meleğe benzerdi. Kendimi kum denizlerinde, yaşam kaynağımı ararken görüyordum.Aradığım su değildi. Bunu biliyordum. Sorduğum dervişler bana onu denizlerde aramamı söylerlerdi. Ama bütün denizleri dolaştım.Bazen bir balık oldum denizlerde aradım bazen de martı olurdum yükseklerde bulmak için. ‘Belki erişemeyeceğim bir yerdedir’ dedim. Ama biliyordum o da beni bekliyordu. Çöllerde aradım onu. Bir ara kendi kendime sordum.Benim aradığım neydi? Bir melek mi? Yoksa gerçek aşkı mı? Cevabını somurtkan, soğuk dağlarda aradım. Ama onlarda bana sırtını çevirmişlerdi.Yani bu dünyada yapayalnızdım.Sonra bütün çöl yok oldu. Artık boşluktaydım. Açık mavi bir boşluk. Boşluktan düşerken bulutlara sordum. Bana bir şeyler söylemek istiyorlardı sanki.Dertlerini anlatamadılar. Derdimi anlatamamıştım onlara. Birden kızdılar bana. Gözleri çakmak çakmak olmuştu hepsinin. Sonra ağladılar benim için. O kadar ağladılar ki nehirler taştı.Denizler kabardı. Boşluktaki düşüşüm beni heyecanlandırıyordu. Bu his ben gerçek hayattayken birisiyle buluştuğum anlarda da olurdu. Şaşırmamıştım buna. Ama yağmur durmadı. Devam etti. Günlerce, aylarca, yıllarca. Artık onu ararken bir yoldaş bulmuştum.Ama garip olan başka bir şey vardı. Yağmur bütün hiddetine rağmen sadece beni ıslatıyordu. ‘Neden sadece ben? Neden kimse ıslanmıyor.’ diye sorduğumda bana ‘sen delisin! Yağmur falan yağmıyor, güneş var! Görmüyor musun?’dediler.Ama ben görmüyordum ki! Güneş yerine beni ancak dolunay aydınlatabiliyordu. Gerçek aşka ulaşmadan güneşim yüzümü yakmayacak. Artık anladım ki sırılsıklam aşık olmuştum.Ama rüyada idim.Ve kendi rüyamda bile mutluluğu yakalayamıyordum.Uyanmak istiyordum artık. Çünkü rüyam kabusa dönüşüyordu.Ama ben zorluklara göğüs germeye alışmıştım.Çünkü her şey istediğim gibi gitmiyordu. Kendimi kafese kapatılmış bir kuş gibi sıkıntılı hissediyordum. Aslında bir kuştan ötürü daha çok yolunmuş bir kazdım. Her gün benden bir tüy götürüyordu.Parlak yumuşak bir tüy.
    Doktor böyle rüyalar görmemi iç dünyamdaki düğümleri çözemememe yorumluyordu. Muayeneden çıktığımda yağmur başlamıştı. Yürüyordum yine taşlı,soğuk yollarda. Sonra onu gördüm. O deniz gözlerinde birbiri ardına boşanan, yağmur gibi yağan yaşlar vardı, o güzelim gözlerde. İşte orada, karşımda duruyordu.Rüyalarımdaki gibi bembeyazdı.Melekler gibi.Kuru bir yaprak gibi yıllarca huduttan hududa savrulmuşum. Bunca yıl boşuna yaşamışım meğer. Meğer ucu görünmeyen bir mağaraya girmişim. Yıllarca o mağarada karanlık içinde ışığı olmayan bir ateşböceğiymişim meğer:. Usulca oturdum onun yanına. Artık ben de yaşam penceremden görüyordum denizimi. Denizime daldım saatlerce, su yüzüne çıkmak istemiyordum. Çünkü benim yerim orasıydı.Biliyordum rüyada olmadığımı. Uyanmıştım.Belki de yeniden bir rüyaya başlıyorum. Ama artık istiyorum ki hayatım ateşe benzerken küle dönmesin bir daha…
    Şimdi tam bir sene geçti. Denizimde yelken açtım. Bir daha hiç başka kıyılara yelken açmayacaktım. Söz vermiştim kendime. Tembihler etmiştim hayatın bana öğrettiklerine uymaya. Ne mi öğretti bana? Bir kar olmamayı. Çünkü kar tertemizdir. Zerre kadar kire dayanamaz. Güneşi görür. O bembeyaz örtüsü yok oluverir. İşte yaşam budur. Güneşsi görünce kaçmamak, zorluklara katlanmak. Ama en önemlisi aşkının peşinden koşmaktır hayat…

  82. Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti.


    Yanmanın nedeni aksam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün


    yapacaklarının aklına gelmesiydi.


    Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti.


    Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.


    Bitmeli dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.’


    Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu.


    Süratle giyinerek dışarı çıktı.


    Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de bekletmemeliydi.


    İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu.


    Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; ’Bulutlar bizim

    yasayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...’




    BULUSMA VAKTI...


    Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra

    karsıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.




    Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş’a geçtiler. Yolculuk

    sırasında hiç konuşmadılar.




    Genç kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti.


    Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını...


    Beşiktaş’a geldiklerinde bir cafe de
    oturdular.




    Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini.





    ’Bana bir şey mi söylemek istiyorsun’ diye sordu. Genç ad*** gözlerini

    kaçırarak ’Evet’ dedi.




    Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek ’Söylesene, ne diye

    bekliyorsun’ dedi.




    Genç adam içini çektikten sonra ’Sence biz nereye kadar gideceğiz?’

    diye sordu.




    Genç kız, ’Bunu sorma gereğini niye duydun?’ diye yanıt verdi.


    Genç adam söze başladı...


    ’’Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için

    yazdığım şiiri okumak istemiştim.




    Sen bana ’Sırası mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?’ demiştin.

    Biliyor musun o an nakavt olan bir boksör gibi




    hissettim kendimi.


    Özür dileyip telefonu kapatmıştım.


    Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin.


    Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen

    de gelmiş, Meralin ’Sen şanslısın, sevgilin sana bakar’ sözüne ’İşim

    yok da sana mi bakacağım, annen baksın’ demiştin.




    Hatırladın mı?’’


    DUYGUSALLIGI SEVMEM...


    Genç kız, ’Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum.


    Hem hasta bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez’ diye


    yanıtladı. Genç adam güldü, ’Evet canim haklisin.


    Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakici, hemşire

    falan olamazsın.




    ’ Genç adam devam etti...


    ’Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel

    sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç...




    Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin.


    Duygusallığı sevmeyebilirsin.


    Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.


    Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi

    seviyorum.




    Seni tanıdığımdan beri her sabah, her aks*** her gece yani seni andığım

    her saat tatlı bir mesajım vardı senin için




    biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.


    ’ Genç kız anlamıştı, ’Yani ne istiyorsun benden sair olmamı mı?


    ’ Genç adam tekrar gülümsedi içinden.


    Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü.

    ’Hayır’ dedi, ’Sair olmanı istemiyorum.




    Olamazsın da...


    BIZ AYRILMALIYIZ.


    Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.’ Genç kız şaşırmıştı,

    ’Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.’

    Genç adam iç çekerek ’Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun.




    Eğer beni sevseydin simdi başka şeyler konuşuyor olurduk’ dedi.


    Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili

    uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek




    ’Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...’ dedi.





    Genç adam ’Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve

    uzun zaman da olacağını sanmıyorum’ yanıtını verdi.




    Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki

    yabancıydılar.




    Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, ’Kalkalım istersen’

    dedi.




    Genç adam ’Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen

    kalkabilirsin’ diye yanıtladı.




    Genç kız ’Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim’ diyerek elini uzattı.

    Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç ad***




    ’İstersen arkadaş kalabiliriz’ dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar.





    ’BEN DOGRU YAPTIM..."


    Genç adam doğru yaptığına inanıyordu.


    Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi.


    Odasına girdi.


    Gece bitmek bilmiyordu.


    Sabah erken kalkıp ise gidecekti, uyumalıydı.


    Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı.


    Sabah 7’de saatin ziliyle uyandı.


    Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama

    vardı.




    Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj

    sevgilisindendi. Heyecanla mesajı




    açtı, şunlar yazıyordu:


    SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,


    HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,


    BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,


    BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,


    SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM,


    BIR TEK SENI SEVDIM,


    VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM,


    ELVEDA BIRTANEM...


    Genç adam şaşırmıştı.


    Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın

    besinde yazmıştı.




    Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı bir ses açtı.


    Genç adam ’’Nalan’ la görüşebilir miyim?’’Dedi.


    Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de...


    ’Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti.


    Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu.


    Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini

    asmıştı....’




    YIGILIP KALDI...


    Genç adam beyninden vurulmuşa döndü.


    Bir gün önceki mide ağrısının İki katini çekiyordu simdi.


    Olduğu yerde yığılıp kaldı...


    Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede.


    Doktorlardan biri diğerine karsıdaki hastanın durumunu soruyordu.

    Doktor yanıt verdi...’Haaa o mu? Üç ay önce




    getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş.


    O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış.


    Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor.


    Geçenlerde merak ettim.


    O uyurken gönderdiği numarayı aradım.


    Numara 3 ay önce iptal edilmiş.


    Gelen mesajlarda bir şiir var.


    Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladığım Kadarıyla


    şiiri yazan çok duygusal biriymiş...


    "ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜN DEN O KADAR

    EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE

    HERSEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR

  83. Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş
    ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide
    ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes
    nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü
    renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk
    haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...
    Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.

    Omuzları bir küçük kız çocuğun
    şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya
    içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum
    demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından
    sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu
    günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında
    buluverir kendini.
    Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda
    kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki
    başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,

    esenler de yetmiyormuş gibi.
    Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle
    barışık ve yaşadığına memnun.

    Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,
    mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta
    olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk
    oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.

    Oynadıkları oyunun
    tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
    Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının
    gelmesini.

    Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına
    şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet
    geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.

    Uyku tutmaz bekleyişlerde
    ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..
    Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.

    Birbirlerini gerçekten merak ederler.

    Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden
    bile sorumlu tutmaya başlar kendini.

    Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
    Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el
    üstünde tutarlar anlayacağınız.

    Günler, aylar geçer...

    Hayaller ekranlara sığmaz olur.

    Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak
    sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
    Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete
    dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık
    bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.

    Bulut adam sorar durmadan ;
    -N’olacak şimdi...
    Kadın, adam kadar cevapsız...
    “Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum”
    Artık sorgulamalar başlar duyguları ...

    ”Bu nedir?...Bunun adı ne..?”
    Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..
    Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
    Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese
    sevda denen şey olmaz zaten.
    İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.
    Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,
    onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.
    Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından
    bakmaktadır.
    Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin
    kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...
    “Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.”
    Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan
    budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm
    anıdır bu.Verilen son nefestir sanki..
    “Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler
    nefes almak için.
    Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..
    Bunu ikisi de bilirler.
    Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan
    “Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal”
    Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
    Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları
    gezinir kadının
    “Hoşçakal”
    Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.
    Ve
    KADIN ÖLÜR...

  84. BİR NEFES
    Muhteşem lakabıyla tanınan Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Muhibb&#238; imzasıyla şiirler yazan önemli bir şairdi aynı zamanda. Divan sahibi Kanun&#238;’nin halk arasında adeta atasözüne dönüşmüş bir beyti var:
    “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
    Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”
    Osmanlı gibi bir devletin başında oylan bir padişaha bu beyti söyleten gerçekağlık. her şeyin başı oylan sağlık.
    Halkın devlete, makama,rütbeye verdiği değerin, sağlığın yanında nne derece önemsizleştiğini iki mısraya sığdırır şair padişah.
    İnsanın hayatında önem verdiği pek çok değer var.Para, makam, mevki, konut, meslek…Para bu değerlerin çoklukla önünde gelir.Para isteği kimi insanlarda bir hırsa dönüşür. İnsanı yöneten bir efendi olur para.İnsansa bir köle.Bu durumda bütün insan&#238; değerler anlamını yitirebilir. İnsan, bir makineye , bir canavara dönüşebilir. Para insanın yaşaması için gerekli bir araç olmaktan çıkar, eşrefi mahluk olan insanı bir eşya konumuna indirebilir.
    Paranın bu saltanatı ne zamana kadar sürer?Para her şeyi , her işi halledebilir mi?Her kapıyı açabilir mi?
    Sözün gelişi, bu sorular genellikle olumlu bir biçimde cevaplanır:Evet!
    Ne zaman bir hastalık,bir ölüm kapımızı çalar, işte o zaman insan paranın ne olduğunu, ne ifade ettiğini, işlevini anlar. Artık paranın sağlık karşısında hiçbir değeri yoktur.
    Sevgili Peygamberimiz bizlere ölümü sıkça anmamızı öğütler. Hasta ziyaretleri inancımız açısından önemli bir görevdir bizim için. Ziyaret etmek, hatır sormak, gönül almak tavsiye edilmiş bizlere.
    Hasta ziyaretleri bizlere sağlığın nemini en çarpıcı bir biçimde yansıtır.Hasta yataklarında acılarıyla , sıkıntılarıyla dolu bir yığın insan. Bu insanların yakınları…Hastalıkların, acıların , sıkıntıların bitmesi için neler vermezler?
    “Sağlığın değeri kaybedilince anlaşılır.”derler. Sağlığın kıymeti kaybedilmeden bilinmeli.Onu kaybettikten sonra bulmak ne kadar zor…
    Sağlığın önemini kim inkâr edebilir? Herkes için ortak kanaat: Her şeyin başı sağlık.
    Meselâ, bir kazada gözünü kaybeden bir hasta görebilmek için neler vermez?
    Aklının hepsini değil küçük bir bölümünü, hafızasını kim ne kadar bir ücretle kiraya verir, satar?
    Yaratıcımızın bize armağan olarak hiçbir ücret ödemememize rağmen sunduğu organlarımızın, nimetlerin bedelini kim ödeyebilir?Bu nimetleri bedeli ödense dahi onları para karşılığında almak mümkün mü?
    Dünyada bir nefes sıhhat kadar değerli ne olabilir, diyor Kanun&#238;.Devlet, makam, mal, mülk nedir ki…
    Bir nefes alıp vermenin dahi ne derece hayat&#238; olduğunu düşünelim. Nefes alabilmek ne büyük bir nimet! Hastanelerde nefes alamayan bu nedenle makineye bağlanan, oksijen tüpleriyle hayatını sürdürmeye çalışan insanlar “bir nefes sıhhat” karşılığında neler vermezler?
    Yaratıcımız, yaşamamız için gerekli olan havayı armağan etmiş bizlere. Ya gerekli olan bu havayı almak için bir bedel ödemek zorunda olsaydık! En hayat&#238; ihtiyacımız ücretsiz…
    Nefes alıp vererek hayatımızı devam ettirebiliyoruz. Nefesi aldık, ya veremezsek! Almak kadar vermek de ne derece önemli değil mi?
    Dünyalar dolusu malı, mülkü, parası olmasına rağmen hastalığı nedeniyle mutsuz nice insanlar var.Her şeyleri olmasına rağmen kaybettikleri sağlıklarını bulmak için “her şeyler”ini verebilecek insanlar…
    Hastane köşelerinde tedavi için sıra bekleyenler, derman umanlar, Allah’tan şifa dileyenler. Ya Şâf&#238; diyerek dua edenler. Beden&#238; ve ruh&#238; hastalıklarına çare bulmaya, mutlu olmaya çalışan insanlar…
    Bütün bunlar Yüce Allah’a binlerce teşekkür ekmemiz gereğini hatırlatıyor bizlere.
    Sağlıklı mıyız?Binlerce şükür. Hasta mıyız? Dua ediyoruz Yaratıcıya. O, dualarımıza icabet edecek, inanıyoruz buna.
    Hayat, sevinç ve mutlulukla, acı ve sıkıntılarla iç içe. Pek çok dert ve sıkıntımız olabilir. Madd&#238; imkânsızlıklar, problemler…
    Bunlardan hiç biri, sağlık kadar önem arz etmiyor.Bunu unutmayalım.
    Bir nefes sıhhatin değerini bilelim.
    Şükredenlerden olalım. Çünkü Allah, şükredenleri sever.

  85. Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
    hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
    Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
    kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
    Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
    rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

    Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
    başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
    Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
    Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
    görmüş. Bir
    anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
    bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
    Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
    üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

    "Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
    gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
    "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
    Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
    nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

    Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
    hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
    Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
    seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
    güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
    sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir
    türlü onun yanından ayrılamamış.
    Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
    edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
    incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
    kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
    Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
    kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
    ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

    Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
    artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
    dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
    Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
    benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
    sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
    sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü
    tamamladım. Artık
    kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

    Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
    Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
    fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
    diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
    diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

    İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
    Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
    Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
    acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
    sonra da dökülmeye başlamış.
    Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

    İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
    sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
    "Seviyor mu, sevmiyor mu?"...

  86. KENDİNE İYİ BAK
    Kendine iyi bak” bir veda degil elveda cümlesidir çogu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasini gizler içinde...
    "Kendine iyi bak." Çünkü bundan sonra ben yaninda olmayacagim. Olamayacagim. Istesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmani istiyorum. Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.“
    “Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden baskasi olmayacak yaninda sana bakacak. Ben olmayacagim. Kendine iyi bak ve beni düsünme. Çünkü ben de seni düsünmeyecegim artik. Arama sakin beni, yazma, çünkü ben yazmayacagim. Sil beni yüreginden, çünkü ben silecegim. Fakat, yasanilan, paylasilan güzel seyler hatirina sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.”
    "Kendine iyi bak. Aramizda geçen herseye ragmen benden sonra iyi oldugunu bilmeyi tercih ederim. Aslinda bilmem çok önemli degil, iyi oldugunu varsayacagim ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle basbasa, yapayalniz birakiyorum ben. Biliyorum kendini birakacaksin benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslina bakarsan, çok da fazla umursamiyorum."
    "Kendine iyi bak derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onlari ayirmak, eti tirnaktan ayirmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok aci vericidir, yürek parçaliyicidir. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine “Kendine Iyi Bak” gözleriyle ayrilirlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar…Ta ki son elveda mezar sessizligine bürününceye kadar…"
    Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez “Kendine Iyi Bak “ derler ve giderler. Onlar eti tirnaktan ayirmak yerine ölümü yeglerler. Onlar bu aciyi bir kezden fazla kaldiramayacaklarini bilirler.
    "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet degil midir aslinda seni seveni, ihtiyaci olani yüzüstü birakip gitmek. "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Seni suskunluga mahkum edip giderler. Seni parçalara ayirip, en büyük parçayi yanlarina alip giderler. Seni senden alip giderler.
    Daha kötüsü suçlayamazsin onlari tüm bunlar için. Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardir elbet. Suçlatmaz kendini. Savasmadiklari için kizarsin ama suçlayamazsin. Savasmislarsa, yenildikleri için kizarsin ama suçlayamazsin. Yenildigin için kizarsin ama suçlayamazsin… Ayriligin kaçinilmazligina inandirir seni, kendine iyi bak derler ve giderler. Elinden umutlarini, düslerini, sevgilerini alip giderler. Bir tek anilari birakirlar geride, bir de hatirladikça gözyaslarina bogulasin diye unutulmayan nagmeler.
    Arkalarina bakmadan çekip giderler eger yalniz kalmissan, çünkü insafsizliklarini görmek istemezler. Hersey o saniye orada bitsin, kapansin bu sayfa isterler. Bitti diyemedikleri için, kendine iyi bak derler. Kirildim ve affedemiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak; derler. Seni istemiyorum artik, hayatimdan çikaracagim ama bil ki hiç unutmayacagim; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Biliyorum çok kanayacaksin ama daha iyisini yapamiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Vicdanlarini rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktir ve o yara asla kapanmayacaktir, bilirler.
    "Kendine iyi bak" bir noktadir çogu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansin isterim ben. Oysa sen iyisin… Sen gözümdeki isik, dudagimdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin. Sen hayatima renk katan, sen yüregimdeki çarpinti, sen hayatimdaki nesesin. Sen yolumu aydinlatan, sen dert ortagim, sen gönül yoldasim, sen bir tanesin. Kendine iyi bak deme bana. Nokta koyma.
    Keske böyle yasanmasaydi bazi seyler, keske affedebilsen beni, keske ben de affedebilsem… Keske döndürebilsek zamani geriye. Keske bugünkü aklimizla yasasak herseyi bastan. Nafile... Ama yine de, gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi? Sen eksikken, ben nasil tam olurum? Senden kalan boslugu kimlerle doldururum? Savassak, aramiza giren seytanla olmaz mi? Hani büyük asklar her türlü engeli asardi, hani gerçek dostluklar her sinavi geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanirdi? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek degerler vardi? Hani en büyük zaferler, en kanli savaslarin ardindan kazanilirdi? Bunlarin hepsi yalan mi? Sahiden..., gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi?……….
    Peki o zaman... Senin istedigin gibi olsun... Öyleyse...Sen de Kendine Iyi Bak.
    "Kendine iyi bak" derler, kursunu kafana sikip giderler... ...

  87. bu şiir ayrıllanlar için mükemmel bir şiir Aglayıp aglayıp başa cevirin
  88. paptyanın hikayesi


    Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını...

    Bir gün, aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa.... Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş...

    Ve işte bir gün...Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..

    Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru....

    Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş....

    Papatya anlamış artık...

    Sevgi, emek istermiş...

    Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini... Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağıda kuruduğunda, biliyormuş artık....

    Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...

  89. Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.

    Çocuk babasına, - "Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu...

    Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi.

    Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi.

    Adam : - "İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi.

    Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu.

    Adam iyice sinirlenip, "Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi.

    Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.

    Adam sinirli sinirli: - "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü.

    Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...

    Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı...

    Yatağında olan çocuğa, "Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...

    - "Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi...

    Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"...

    Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.

    Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?...

    Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı...

    Çocuk : - "Param vardı ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;

    - "İşte 20 milyon...

    - "Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

  90. Neden evlilik yüzüğü yüzük parmağına takılır biliyormuydunuz?

    Yaşamınız boyunca lazım olur mu bilmem ama aklınızda bulunsun...

    Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden
    İşaret parmağı Baş parmak ya da Serçe parmak değil de neden Yüzük
    Parmağı...

    Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi nefertiti takmıştır...o yıllardaki
    Tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar
    Sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız Parmaktadır..

    Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur...
    __________________

  91. Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.

    Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve kayınvalidesi ile arada kalan eşi içinde cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

    Sevinç içinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgârları esiyordu. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.

    Sevgili Li-Li dedi;

    Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.

    Eski bir Çin atasözü şöyle der: "Gül veren elde gül kokusu kalır" Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.

  92. SABIRLA OKUYUN LÜTFEN,PİŞMAN OLMAYACAKSINIZ...


    Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti.Yanmanın nedeni aksam
    yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün
    yapacaklarının aklına gelmesiydi.Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir
    birlikteliği bitirecekti.Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.Bitmeli
    dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.'Genç adam bunları
    düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu.Süratle giyinerek dışarı
    çıktı.Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de
    bekletmemeliydi.İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu.Genç
    adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim yasayacaklarımızı
    biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...

    BULUSMA VAKTI...

    Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karsıdan
    kız arkadaşının geldiğini gördü.Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı.
    Beşiktaş'a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar.Genç
    kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti.Nereden bilecekti bugün
    ayrılık çanlarının çalacağını...Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe de
    oturdular.Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek
    istediğini.'Bana bir şey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adama
    gözlerini kaçırarak 'Evet' dedi.Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da
    sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun' dedi.Genç adam içini
    çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gideceğiz?' diye sordu.Genç kız,
    'Bunu sorma gereğini niye duydun?' diye yanıt verdi.Genç adam söze
    başladı... ''Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin
    için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana 'Sırası mi simdi canim
    yaa, isin gücün yok mu?' demiştin. Biliyor musun o an nakavt olan bir
    boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha
    sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara
    düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meralin 'Sen şanslısın,
    sevgilin sana bakar' sözüne 'İşim yok da sana mi bakacağım, annen baksın'
    demiştin. Hatırladın mı?'

    DUYGUSALLIGI SEVMEM...

    Genç kız, 'Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum. Hem hasta bakici gibi
    göründüğümü de kimse söyleyemez' diye yanıtladı. Genç adam güldü, 'Evet
    canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta
    bakici, hemşire falan olamazsın. ' Genç adam devam etti... 'Bana şimdiye
    kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir
    mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı
    sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.
    Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi
    seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her akşam&nbsp; her gece yani
    seni andığım her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun?
    Seninle ben AKLA KARA gibiyiz. ' Genç kız anlamıştı, 'Yani ne istiyorsun
    benden sair olmamı mı? ' Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece
    verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. 'Hayır' dedi,
    'Sair olmanı istemiyorum. Olamazsın da...

    BIZ AYRILMALIYIZ.

    Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.' Genç kız şaşırmıştı 'Neden
    ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.'Genç adam iç
    çekerek 'Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni sevseydin
    simdi başka şeyler konuşuyor olurduk' dedi. Genç kızın gözleri yaşarmıştı.
    Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını
    silerek 'Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...'
    dedi. Genç adam 'Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı
    ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum' yanıtını verdi. Genç adam ve genç
    kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki yabancıydılar. Birkaç
    dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, 'Kalkalım istersen' dedi. Genç
    adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin'
    diye yanıtladı. Genç kız 'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim' diyerek
    elini uzattı. Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam 'İstersen
    arkadaş kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar.

    'BEN DOGRU YAPTIM..."

    Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir
    haldeydi. Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp ise
    gidecekti, uyumalıydı. Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah
    7'de saatin ziliyle uyandı. Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı,
    mesaj ve 10 cevapsız arama
    vardı. Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj
    sevgilisindendi. Heyecanla mesajı
    açtı, şunlar yazıyordu:
    SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,
    HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
    BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,
    BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,
    SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM,
    BIR TEK SENI SEVDIM,
    VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM,
    ELVEDA BIRTANEM...
    Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve
    üstelik sabahın besinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı
    bir ses açtı. Genç adam ''Nalan' la görüşebilir miyim?''Dedi. Ama
    karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de... 'Ben onun annesiyim
    yavrum, kızım bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayıp
    durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini
    asmıştı....'

    YIGILIP KALDI...

    Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının İki
    katini çekiyordu simdi. Olduğu yerde yığılıp kaldı... Birkaç ay sonra iki
    doktor konuşuyordu hastanede. Doktorlardan biri diğerine karsıdaki
    hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi...'Haaa o mu? Üç ay önce
    getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş. O günden sonra cep
    telefonunu elinden hiç bırakmamış. Devamlı bir şeyler yazıp birine
    yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiği numarayı aradım.
    Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var. Bu adam
    duygusal mi bilmem ama benim anladığım Kadarıyla şiiri yazan çok duygusal
    biriymiş...

    "ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜNDEN O KADAR
    EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE
    HERŞEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLir

  Okunma: 19940 - Yorum: 93