Çanakkale Geçilmez - Delinetciler Portal

Çanakkale Geçilmez

  1. sponsorlu bağlantılar
    ÇANAKKALE BİR DESTANDIR!
    Çanakkale Zaferi, yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddi ve siyasi açıdan devletin tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddi imkânların neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.

    Bu gerçeğe rağmen Çanakkale Savaşları nasıl zaferimizle sonuçlandı?
    Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da Mehmetçiğin imanıdır. "Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" dedirten iman, askerimizi kahramanlaştırmıştır.

    Kana, kine ve inanılamaz bir ateş sağanağına rağmen Mehmetçik, adının ilham ettiği imanı hiç unutmamış, bir gül bahçesine girercesine şehadete koşmuştur. Yine bu imanladır ki, fedakârlığın her türlüsüne, açlığa, susuzluğa, yara bere ile yaşamaya sabırla katlanmış, yılmamış, yıkılmamıştır.
    Mehmetçiği ayakta tutan güç, düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. Zira böylesine bir direnci onlar değil düşünmek, hayal bile edememişlerdi.

    Düşman cephe, her ihtimali hesaba katmıştı, ama bu imanın kahramanlaştırma derecesini bilememişti.
    Ateş püsküren çeliğe karşı Mehmetçik, iman dolu göğsünü siper etmişti. Hem de onca kana, kine ve acımasızlığa rağmen insanlığından bir şey kaybetmiyor, düşmanının seviyesizliğine asla düşmüyor, böylece savaşa güzellik getiriyordu. Hastaya, hastaneye, silâhsıza, teslim olana ateş etmiyor, esire misafir muamelesi yapıyordu. İmanından kaynaklanan merhameti öyle coşkundu ki, onu "tek dişi kalmış medeniyet"in acımasızlığı bile söndüremedi. Bu merhametten düşmanı da yararlandı. Kendisini tehlikeye atarak, yaralı düşmanını sırtlayıp siperine götürdü.

    Mehmetçik, Çanakkale'de binlerce insanlık dersi verdi. Şimdi, daha aradan bir asır bile geçmeden, bırakın düşmanlarını, dostları, hatta çocukları ve torunları dahi o insanlık örneklerine yabancılaştı! O güzelim insanlık tabloları unutuluverdi.

    Mehmetçiğin Çanakkale'de yaşattığı insanlığa bütün dünya, şimdi daha çok muhtaçtır. Çünkü, açık ve örtülü savaşlarda yine acımasızlıklar, sömürüler, bencillikler ve yaşanıyor;yine insanlar, küçük çıkarlar uğruna, açlığa ve ölüme terk ediliyor;özellikle de Müslümanlar, yine dünyanın her yerinde kana, gözyaşına, acıya boğuluyor.

    İşte bu sebeple, Çanakkale'de Mehmetçiğin sergilediği insanlığı samimi olarak yaşatacak bir imana şiddetle ve çok acele ihtiyaç vardır. Bu imanı yaşayarak, dünyada insanlığın, sevginin, hoşgörünün hâlâ var olduğuna insanları inandırmak gerekiyor. Aksi halde zayıfın ezilip sömürüldüğü, zenginin daha da zenginleştiği bir maddeci zihniyet, çölleşmedik gönül bırakmayacaktır.

    Dünyayı yeniden ve bir daha merhametle, vicdanla, sevgiyle, şefkatle kim tanıştıracak? Bu insanlık görevi, herkesten önce, Çanakkale dehşetinde bu güzellikleri yaşayanların torunlarına düşmez mi?Yani bize, size, hepimize düşen ve alternatifi olmayan bir görevdir bu... İnsanlık ya yeniden ve bir daha kendine gelerek yaratılış gayesini hatırlayıp dünyaya yaşanılacak bir hayatı gösterecek ya da gelişini hızlandırdığı kıyameti bekleyecektir.

    Mehmetçiğin güzelliklerin kaynağı yüreğindeki imandı. O, imanın başka adreslerde aranmaması gerektiğini, adıyla da bütün âleme göstermekteydi. Çünkü o, Mehmetçik idi...Adı, sahibinin güzelliklerine sahipti. Bütün imkânsızlığına, çaresizliğine ve bilgi eksikliğine rağmen, güzelliğin adresini biliyordu.
    Güzelliğin kaynağından fazla uzaklaşmamıştı. Gönlü, Güzeller Güzeli'ndeydi...

    Bu millet, onu o kadar çok seviyordu ki, bu muhabbetle onun adını askerine ad olarak almıştı. Böylece dünyada, peygamberinin adını kendisine ad olarak alan tek ordu olmuştu.
    Hem de bu adı alışta, benzersiz bir incelik göstermiş, asla onun gibi olamayacağını bilmenin ve aşkının derinliğini göstermenin idrakı içinde Muhammed'i Mehmet'e çevirmiş, onu da küçülterek askerine isim yapmıştır.

    İşte Çanakkale, bu askerin zaferidir.

    Çanakkale'yi diğer zaferlerimizden ayıran bir üstünlüğü de, Osmanlının son döneminde, daha doğrusu çöküşü sırasında kazınılmış olmasıdır.

    Bu zafer, "Çöktü, bitti,öldü" denildiği zamanda Osmanlı insanının ne olduğunu bir kez daha bütün dünyaya göstermiştir, Osmanlı insanını bütün olumsuzluklara rağmen güçlü ve üstün kılan İslâm imanını dosta düşmana tanıtmıştır.

    O günden sonra düşmanlarımızın asıl hedefi imanımız olmuştur. Çünkü onlar da iyice anlamışlardır ki, yüreklerde bu iman olduğu sürece bu millet ne sürü olur, ne de sömürülür...
    Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan, kimlik ve kişiliğimizi oluşturan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale'den aldıkları dersle, düşmanlarımız, neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine, bir gaflet ve tembellik içine düşüp sürekli düşman oyunlarına gelmişiz. İşin en acı yanı da, maddi ve manevi varlığımızı borçlu olduğumuz İslâm imanından ve onun kazandırdığı ahlâktan uzaklaşmış olmamızdır. İslâm imanından uzaklaşmak demek, sahip olduğumuz temel hayat damarını koparmak demektir. Çünkü bu millet, bin senedir, sahip olduğu bütün güzellikleri o imana borçludur;bütün kahramanlığını, güzel ahlâkını, sevgisini o imandan ve o imanın en yüksek temsilcisi olan Güzeller Güzeli'nden almıştır. Bu gerçeği görenler, bu milleti zayıflatmak ve yenmek için doğrudan doğruya her vesile ve vasıta ile imana saldırıyor, bu konuda netice almak için her yolu, daha doğrusu her yolsuzluğu deniyorlar;ilmi gerçekleri saptırıyor, tarihi tahrif ediyor, güncel olayları tersine çeviriyorlar.

    Bütün mesele, İslâm'la güçlenmiş, kahramanlaşmış olan bu milleti tarih sahnesinden silmektir. Çanakkale'de çok ümitlendiler;maddi sebeplere, silâh ve asker üstünlüğüne, Osmanlı askeri ve bürokratik çözülmesine bakınca da hemen harekete geçtiler. Ancak Mehmetçik bütün bu olumsuzlukları tersine çevirircesine şahlandı. Bu şahlanış , bütün plânları, entrikaları, ince ayar hesapları alt üst etti.
    1916 yılının şartları iki yıl sonra değişti, çünkü Mehmetçik, elinden geleni, hatta gelmemesi gerekeni de yapmıştı. Ancak askeri ve sivil bürokrasi, kendisinden ve silâh arkadaşlarından kaynaklanan sebeplerle çaresiz kaldı ve devlet çöktü.

    Mehmetçik çökmemişti; zira hâlâ aynı imanın sahibiydi... Gün, düşünülen yerden kalkmanın günüydü. Tekrar, yegâne gücümüz olan Mehmetçiğe iş düştü. Bu defa bütün millet yediden yetmişe Mehmetçikti...
    Yeni savaşın adı "İstiklâl Savaşı" idi. İstiklâl "bağımsızlık" demekti. Daha iki asır önce dünyaya bağımsızlık armağan eden devlet, şimdi son vatan parçasında kendi bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu.
    Yine imkânsızlık vardı... Yine düşman çoktu ve güçlüydü...Biraz yorgun ve yaralı da olsa, yine karşılarında kahraman Mehmetçik vardı.

    İstiklâl Savaşı, Çanakkale'nin verdiği tecrübe ve moralle kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Çavuş'a kadar aynı kadro, bir kez daha cephede saf tuttu.

    Çanakkale Zaferi, hem Balkan Savaşlarındaki acı yenilgimizin hüznünü giderdi, hem de İstiklâl Savaşımıza güç verdi.

    Söylemesi biraz zordur;ama Çanakkale Zaferi, günümüzdeki olumsuzluklardan bile sorumludur!Çünkü Çanakkale Savaşı, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaat eden parlak gençlerini de alıp götürmüştür. Zira Çanakkale bir "subay savaşı" olmuştur. İstanbul'un ve Anadolu'nun en seçkin liselerinin öğrencileri, gönüllü olarak Mehmetçiğin imdadına koşmuş ve büyük bölümüyle de burada şehit olmuşlardır."Biz Çanakkale'ye bir darülfünün(üniversite) gömdük!" sözü Atatürk'e aittir. En kaliteli insanımızın Çanakkale'de dünyasını değiştirmesi, günümüze kadar uzayıp gelen bir kaht-ı ricale(adam kıtlığına) sebep olmuştur.

    Bununla beraber Çanakkale, milletimizin hafızasına kazınmış, hatıralarının en canlısı ve en etkilisi olarak ibretlerle dolu durmaktadır. Çünkü neredeyse her üç evden biri, Çanakkale'ye evlâdını göndermiştir. Hem de Çanakkale'de, bugün çok muhtaç olduğumuz müthiş bir birlik ve beraberlik yaşamışızdır. İstanbul'dan Ankara'ya, İzmir'den Adana'ya, Samsun'dan Selanik'e, Antep'ten Tunceli'ye, Maraş'ten Diyarbakır'a, Medine'den Bağdat'a, Kudüs'ten Trablusgarp'a, Üsküp'ten Saraybosna'ya kadar bütün Osmanlı coğrafyasından insanımız, yan yana omuz omuza düşmana karşı durmuştur. Bu birlik, gönül birliği idi, iman birliği idi, din kardeşliğinin verdiği beraberlik idi.

    Şimdi "son vatan parçası" olan Anadolu'da bile, bir avuç insan, Çanakkale'deki birlik ve beraberliği gösteremiyorsa, burada durup düşünmek gerekmez mi? Evet, bu noktada durup düşünmek ve "Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz?" diye kendimizi hesaba çekmek icap etmez mi?

    Çanakkale'nin o zor ve çetin günlerinde var olup da bugün kaybettiğimiz ruh, nasıl bir şeydi?
    İşte, elinizdeki eser, o ruhu, Çanakkale heyecanını yeniden bulmakta bir nebze işe yararsa, mutluluğumuz sonsuz olacaktır.

    İnanıyoruz ki, yeniden Çanakkale ruhunu kazanırsak, bir daha Kuva-yı Milliye aşkını yakalarsak, maddeten ve manen çok güçleneceğiz; önümüz açılacak ve biz, bir daha dünyaya insanlık nedir, gösterebileceğiz.
    Ümitsiz değiliz. O güzel insanlara ve hatıralarına lâyık olmaya çalışıyoruz. Onları anlayan, seven ve yollarını yol bilen güzel gençler yetişiyor. O güzel gençlere, erkekliğiyle kızıyla, güneylisiyle kuzeylisiyle, doğulusuyla batılısıyla hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum.

    Vehbi VAKKASOĞLU

    Kaynak: Bir Destandır Çanakkale-Vehbi Vakkasoğlu-Nesil Yayınları

    Bir destandir canakkale, bu kitabi okumanizi tavsiye ediyorum arkadaslar elinizden birakamiyacagizin bir Kitap
    sponsorlu bağlantılar

      Konuyu Beğendin mi?

  2. ŞEHİTLERİMİZ
    2. 1915-Çanakkale Savaşında Şehit Olan Subaylarımızdan Bazıları
    ADI

    MEMLEKETİ

    1. Bnb. Saffetoğlu Raşit Gelibolu 2. Bnb. Hüseyinoğlu İ. Hikmet Kanlıca 3. Yb. Dursunoğlu Cemil Batum 4. Yb. Salihoğlu Tevfik Dersaadet 5. Yb. Süleymanoğlu Mehmet Gemlik 6. Yb. İsaoğlu H. Sabri Manastır 7. Yb. Alioğlu Seyfettin Vodina 8. Ütğm. Hasanoğlu A. Tevfik Yemen 9. Bnb. İshakpaşaoğlu Rıfat Dersaadet 10. Yzb. Abdullahoğlu Abdülkadir Şam 11. Yzb. Mehmetoğlu M. Rıza Samsun 12. Yzb. Zekeriyaoğlu M. Sami Üsküp 13. Bnb. Hüsnüoğlu Şefik Şemni 14. Yzb. Ziyaoğlu Y. Cemal Gelibolu 15. Yzb. S. Mahmutoğlu Hasan Sungurlu 16. Bnb. Mehmetoğlu H. Zihni Tiran 17. Bnb. İsmailoğlu M. Sabri Edirne 18. Alb. Nuranoğlu M. Faik Vorça 19. Bnb. İbrahimoğlu Halil Hırkaişerif 20. Bnb. İbrahimoğlu A. Hulusi Kudüs 21. Yb. Yusufoğlu A. Fahri Drama 22. Bnb. H. Mehmetoğlu A. Ulvi Trablusgarp 23. Bnb. Selimoğlu M. Nuri Hadim 24. Yb. Saimoğlu Rauf Girit 25. Üstğm. İsmailoğlu Ali Rıza Ünye 26. Ütğm. Mehmetoğlu İbrahim İşkorda 27. Ütğm. Ahmetoğlu M. Kazım Zeyrek 28. Ütğm. Hayrioğlu Alisbarı Trablusgarp 29. Tğm. İ. Ethemoğlu H. Furat Selanik 30. Ütğm. A. Rızaoğlu H. Sabri Silistre

    3. 1915-Çanakkale Savaşı' nda Şehit Olan Neferlerimizden Bazılar
    Adı Doğumu Ş. Yaşı Memleketi 1. Mesutoğlu Mehmet 1893 (1309) 22 Adana-Ceyhan 2. Himmetoğlu İsa 1893 (1309) 22 Adıyaman-Besni 3. MusaoğluŞehmus 1892 (1308) 23 Adıyaman-Gerger 4. Yaşaroğlu Yusuf 1896 (1312) 19 Afyon-Dazkırı 5. Mesutoğlu Salih 1893 (1309) 22 Ağrı-Merkez 6. İsmailoğlu Atilla 1890 (1306) 25 Amasya-Merkez 7. Seyfioğlu Nizam 1896 (1312) 19 Ankara-Merkez 8. Arifoğlu Salih 1893 (1309) 22 Antalya- Alanya 9. Şerefoğlu Namık 1892 (1308) 23 Artvin-Ardanuç 10. Niyazioğlu Sadık 1895 (1311) 20 Aydın-Merkez 11. HüseyinoğluAhmet 1896 (1312) 19 Balıkesir-Merkez 12. Rızaoğlu Durmuş 1890 (1306) 25 Bilecik-Merkez 13. Şehmusoğlu Şifo 1893 (1309) 22 Bingöl-Karlıova 14. Şabanoğlu Şakir 1894 (1310) 21 Bitlis-Merkez 15. Durmuşoğlu-Ali 1896 (1312) 19 Bolu-Merkez


    ŞEHİTLİKLERİMİZ VE ANITLARIMIZ
    İsimsiz Yüzbaşı Şehitliği:
    Çanakkale savaşlarını kanları ile tarihe yazan kahraman şehitlerimizin isimsiz yüzbaşı şehitliği;Eceabat'tan Kilitbahir'e giderken oradaki milli park yol kenarındadır.
    İsimsiz topçu Yüzbaşı Şehitliği:
    Eceabat ile Kilitbah ir arasındaki Değirmen Burnundadır.
    Havuzlar şehitliği:
    21 Haziran 1915'te Kerevizde de yapılan savaşlarda 6. 000 tane kahramanımız şehit olmuştur. Bu şehitlerimizin kemikleri toplanarak havuzlar mevkine getirilerek buraya gömülmüştür. Çanakkale Şehitlerine yardım derneği tarafından 1961/1962 de anıt yapılmıştır.
    Sargı Yeni Şehitliği:
    Akıtepe köyündedir. Seddülbahir bölgesi savaşlarınd yer alan 18bin askerimiz tedavi görürken İngilizlerin saldırısına ve ayrıca İngiliz donanmasının bombardımanına maruz kalarak şehit olmuşlardır. 1995'te Sargı Yeri Şehitliği yapılmıştır. Harfiyat sırasında çıkan şehitlerimizin kemikleri mezarlara konmuştur. Burada 300 er ve 60 subay olmak üzere toplam 360 şehidimizin isimleri mezar taşlarına yazılmıştır.
    Son ok Anıtı:
    Alçıtepe köy mezarlığının yanındadır. 3. kirte alçıtepe savaşında şehit düşen
    9. 000 şehidimiz adına yapılmıştır.
    Nuri Amut Anıtı:
    28 Haziran 1915'te Sığındere savaşlarında şehit edilen 10. 000 şehidimiz adına Gelibolu 2. kolordu komutanı Nuri Yamut tarafından yapılmıştır. Saroz Körfezine hakim bir tepededir.
    Çanakkale Şehitleri Anıtı Şehitliği:
    Vatan,namus,din uğruna canlarını vermek pahasına imparatorluğun dört bir yanından Traslusgarp, Cezayir,Silistire, Şam,Selanik, İşkodra, Kudüs, Üsküp'ten gelen kahramanlarımız adına mayıs 1992 de yapımı tamamlanan bu şehitlikte 600 tane şehidimizin adları vardır.
    Çanakkale Şehitleri Abidesi:
    Çanakkale şehitler anıtı Türk'ün tükenmezliğinin simgesi, birlik ve beraberliğimizin kanıtıdır. Çanakkale savaşlarında şehit düşen yaklaşık 253 bin şehidimizi simgeleyen abidelerin en görkemlisidir. Bu anıt, hepimizin gönlünde geleceğe güven yansıtan, Türk milletinin en zor döneminde bile yedi düveli dize getirebileceğini ve yüz binlerce şehit pahasına vatan topraklarını ebediyen koruyacağını gösteren anıtımızdır. Bu anıtımız ilk olarak Gelibolu Yarımadasında Alıçıtepe'de yapılması planlanmış ancak arazinin bozuk olması ve denize uzak olmasından dolayı vaz geçilmiştir. Daha sonra Hisarlık burnunda Morto'ya hakim 50 metre rakımlı olan Hisar Burnuna yapılmıştır. 1952'de yapımına karar verilmiştir. 19 Nisan 1954'te temeli atılmıştır. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı (müteahhitlerin yolsuzlukları, yeterli miktarda para bulunamaması gibi) birkaç defa yapımı durmuştur ve nihayet 15 Mart 1958'de sadece gövde kısmı yapılabilmiştir.
    Bu anıtımız 1960'da tamamlanmıştır. 25x25 m kaide üzerine 4 ayak üzerine oturtulmuş ve 41. 70 metre yüksekliğindedir.
    İlk Şehitler Şehitliği ve Anıtı:
    3 Kasım 1914'te İtilaf devletleri donanmasından 6 kruvazörün yapmış olduğu bombardıman sonucunda bir mermi kale içi cephaneliğine isabet etmiş ve infilaklar sonunda 5 subay ve 81 erimiz şehit olmuşlardır. Bunlar Çanakkale savaşlarının ilk şehitleridir. Bu şehitlerimiz adına Seddülbahir Kalesi önünde 1986 yılında anıt yapılmıştır.
    Yahya Çavuş Şehitliği ve Anıtı:
    25 Nisan 1915 Ertuğrul koyundan çıkartma yapan düşman kuvvetine 63 kişilik takımı ile karşı koyan Ezineli Yahya Çavuş güneş batana kadar karşı koymuştur. İngilizler buradaki mücadelede de Generalleri Napier'i kaybetmişlerdir.
    Yahya Çavuş Şehitlik anıtı Ertuğtul koyuna hakim bir tepeye yapılmıştır.
    Gözetleme Tepe Şehitliği ve Anıtı:
    Saroz körfezine hakim bir tepede gözetleme yaparken şehit olmuşlardır ve bunlar adına 1939 da anıt yapılmıştır. İsimleri belli olmayan üç tane mezar vardır.
    Mehmetçiğe Derin Saygı Anıtı:
    Kanlı sırta çıkarken sağ taraftadır. 1995 te yapılmıştır. Hikayesi şudur;Kanlı sırtta yapılan siper muharebelerinde süngü taarruzu devam ederken 8-10 m. mesafeli olan Türk ve düşman siperleri arasında saha bir anda şehidi ölü ve yaralıları toplama antlaşmaları yapılır. Bir süre sonra sakin olan sahaya Mehmetçiğimiz ızdırap çekmekte olan Anzak subayını bir ana şefkatiyle kucaklar ve düşman siperleri üzerine bırakarak geri döner. O kahraman Mehmetçiğin cesareti,insan sevgisi,centilmenliği günlerce savaş alanlarında konuşulmuştur.
    Kanlı Sırt Anıtı Kanlı sırta çıkarken sağ taraftadır. Bu sırtlarda çok şiddetli çarpışmalar yapılmıştır. 1520 şehit ve 4750 yaralı vermemize rağmen kanlı sırt kahramanca savunulmuştur.
    Arıburnu Şehitliği:
    Bomba sırtında savaşırken şehit olan 628 kahraman şehidimiz adına 12 Aralık 1932'de yapılmıştır. Bu şehitliğimizin yapımı sırasındaki kazılarda İngiliz Yüzbaşı Waiters ve 57. alay 6. bölük komutanı Erzincanlı üst teğmen Mustafa Asım beyin iskeletleri yan yana ve yanlarında mataraları ile bulunmuşlardı. Bu şehitlerimiz bulunduğu gibi gömülmüştür.
    Mehmet Çavuş Anıtı:
    Mehmet Çavuş ve takım arkadaşlarının üstün başarıları sonucunda bu tepeyi kahramanca savunmuşlardır. Bu tepe onların anısına cesarettepe olarak anılır.
    Conk Bayırı Anıtları:
    Savaşlarının en şiddetli ve kanlı cephelerinden biridir. Çok sayıda Mehmetçiğimiz şehit olmuştur. Burada yapılan kahramanlıklar ve şehitlerimiz adına 5tane anıt dikilmiştir.
    1. Anıt:
    M. Kemal Atatürk 25 nisan 1915 sabahı Conkbayırı'na doğru ilerleyen düşmana karşı 57. p. alayı ile taarruz başlarken: "ben size taarruzu emretmiyorum,ölmeyi emrediyorum,biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler gelir,başka komutanlar hakim olabilir"emrini vermiştir. Bu coşku ile şahlanan Mehmetçikler donanmanın yoğun ve etkili ateşi altında yılmadan sürdürdükleri taarruzlarıyla düşmanı esaret tepeye kadar geri atmışlardır. (anıt yazıtı)
    2. Anıt:
    10 Ağustos 1915 sabahı Türk karşı taarruzu siperler yakın olduğu için süngü hücumu ile başlamıştır. Düşman donanma topçunun yoğun ateşi altında cehennemin bir alan Conbayırı' ndaki muharebeler sırasında gözetleme yerinden bir an bile ayrılmayan Anafartalar Grup komutanı albay Mustafa Kemalin bir şarapnel misket ile parçalanan cep saati hayatını kurtarmıştır,ve düşman bu taarruz sonunda Ağıl Deresinde kadar geri atılmıştır. (anıt yazıtı)
    3. Anıt:
    Düşman kuvvetlerinin;Gelibolu Yarımadasının en önemli bölgesi ve doruk noktası olan Conbayırı ele geçirerek Türk kuvvetlerini ikiye bölmek ve Çanakkale boğazını ele geçirmek amacı ile giriştikleri devamlı saldırıları kahraman Türk askerinin büyük cesaret ve gayretle yaptığı savunma karşısında başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu bölgedeki cereyan eden muharebelerde Türk ordusu 9200 şehit düşman 12000 kayıp vermiştir. (anıt yazıtı
    4. Anıt:
    Arı burnundaki düşman kuvvetleri aldıkları takviyeyle daha da güçlenmiş olarak 6 Ağustos günü Conkbayırı'nda doğru yeniden taarruza başlamışlardır. Gece gündüz aralıksız devam eden kanlı muharebeler sonunda iki tarafta ağır kayıplar vermiş,Türk askeri düşmanı 9 Ağustos 1915 akşamı Conkbayırı tepeler hattına 25 m mesafede durdurmayı başarmıştır. (anıt yazıtı)
    5. Anıt:
    19. Piyade Tümen komutanı kurmay yarbay M. kemal Atatürk 25 Nisan 1925 günü düşmanın Arıburnu'na çıkartma yaptığını öğrenince kendi insivatiyle 57. piyade alayını bölgeye sevk etmiş bu arada kıyı örtmesi yapan cephanesi bitmiş çok az sayıda ere yaptıkları süngü hücumu ile kazanılan zaman içinde yetişen alaya mevzi aldırarak düşmanı conkbayırı'na ulaşmadan durdurmayı başarmıştır. (anıt yazıtı)
    Kemal Yeri Anıtı:
    Conkbayırı ile Kemal yeri arasında bir yerdedir. Bu anıtta Atatürk'ün askerlerine verdiği emir bulunmaktadır.
    "Benimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesin olarak bilmelidir ki bize verilen namus görevini eksiksiz yapmak için bir adım geri gitmek yoktur. Uyku,dinlenme aramanın bu dinlenmeden yalnız bizim değil,bütün milletimizin sonsuza kadar yoksun kalmasına neden olacağını hepinize hatırlatırım"M. Kemal Atatürk (anıt yazıtı)

    Kabatepe Arıburnu Sahil Anıtı:
    Takım komutanı asteğmen Muharrem adına Kabatepe sahiline dikilmiştir. Üzerindeki yazı şudur;
    "27. piyade alayının 8. bölüğünden 1. takım 25 nisan 1915 günü sabaha karşı Anzak kolordusunun 1500 kişilik ilk kademesine ağır kayıplar verdirerek kıyının dik yamaçlarına sığınmak zorunda bırakmıştı. "(anıt yazıtı)
    İngilizce Türk Anıtı:
    Çanakkale savaşlarından sonra 1934'te ölülerini ziyarete gelen yabancı ailelere hitap etmek üzere Atatürk'ün kaleme aldığı
    "Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar,burada bir dost vatanın toprağındasınız,huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar,göz yaşlarınızı dindiriniz,evlatlarınız bizim bağımızdadır,huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır. "(Atatürk)
    Yusufçuk Tepe Anıtları:
    1. Anıt:
    Arıburnu cephesindeki Türk kuvvetlerini kuşatmak için 7 Ağustos 1915 günü Anafartalar limanına çıkan düşman kuvvetleri zayıf gözetleme birlikleri zayıf gözetleme birlikleri karşısında İsmailoğulları ve Yusufçuk tepelere kadar ilerlediler. (anıt yazıtı
    2. Anıt:
    Anafartalar grubu komutanı Albay Mustafa Kemalin komutasındaki Türk kuvvetleri 9-12 Ağustos 1915'te yapılan 1. Anafarta Muharebesi sonucunda düşman kuvvetlerini yenerek kireç tepe ve mest an tepe hattına attı. (anıt yazıtı)
    3. Anıt:
    İki tarafın daha büyük kuvvetleri ile 21-22 Ağustos 1915 günü yapılan 2. Anafarta Muharebesi sonunda düşmanın Sivri Tepe ve Mestan Tepe hattında taarruz gücü kırıldı. Bu muharebelerde Türkler 8155 şehit düşmanda 19. 850kayıp verdi. (anıt yazıtı)
    Kireçtepe Anıtı:
    6-8 Ağustos 1915'te Gelibolu ve Bursa Jandarma Taburları'nın kahramanca çarpışan üç bölüğü iki tugay gücüne ulaşan İngiliz kuvvetlerini Karakol Dağı ve Kireçtepe'de durdurup Anafartalar grubunun kuzey yanını korumuştur. "(anıt yazıtı)
    Büyük Kemikli Anıtı:
    1915 yılının 25 Nisan sabahı Arıburnu'na 6-7 Ağustos gecesinde Anafartalar limanına çıkan düşman kuvvetleri aylar süren muharebelerden sonra Gelibolu yarımadasındaki Türk savunmasının geçilemeyeceğini anlayarak 20 Aralıkta bu cepheleri boşalttı. (anıt yazıtı
    Yarbay Halit Bey ve Yarbay Ziya Beyin Mezarları:
    11 Ağustos 1915'te Bomba Sırtında Şehit olan 20. Alay komutanı yb. Halit bey ile 11 Ağustos 1915'te Ama derede şehit olan 21. alay komutanı yb. Ziya beyin mezarları ana fartalar köyü mezarlığındadır.
    Akbaş Şehitler Anıtı:
    1915 yılında Çanakkale savaşlarında şehit olan 7. tümen hatırasına Akbaş köyünde 1945 yılında yapılmıştır.
    Hastana Bayırı Şehitliği:
    Çanakkale savaşlarında ağır olarak yaralanan askerlerimiz Hastane bayırındaki hastaneye getirilmişler. Ancak kurtarılamayarak şehit olmuşlardır. Bu şehitliğimiz Çanakkale'nin Anadolu yakasında Hastane bayırındadır.
    Hasan Mevsuf Şehitliği:
    18 Mart 1915 deniz savaşında bu bataryanın gözetleme yerine isabet eden bir düşmanın mermisi ile şehit olan Bataryası kumandanı Hasan ve tarassut subayı Mevsuf ve dört erimiz şehit olmuştur. Bunlar anısına Çanakkale Dardonos'ta denize hakim bir tepede anıt yaptırmıştır.
    Hamidiye Şehitliği:
    18 Mart 1915 te ölen Türk şehitleriyle birlikte Alman ölüleri de vardır. Almanlar kendi ölülerinin kemiklerini toplayarak İstanbul'a getirmişler ve Alman Elçiliğinin bahçesine gömmüşlerdir.
    Kumkale Şehitliği:
    25 Nisan 1915 sabahı Anadolu sahillerine çıkan düşman kuvvetlerine karşı koyan ve 28-30 Nisan 1915'te düşmanın denizden açtığı ateş sonucu şehit olan 14 batarya personelinin mezarı vardır. Şehitlik İntepe'dedir ve 1983'te yapılmıştır.
    Lapseki Çardak Arıburnu Şehitliği:
    1915'te Çanakkale savaşlarında yer alan askerlerimiz getirildikleri Çardak Harp Hastanesinde kurtarılamayarak şehit olmuşlardır. 2030 şehidimiz bulunmaktadır. İsimleri belli değildir. Bunlar anısına 1940'ta anıt yapılmıştır. Anıt Çanakkale Biga yolu üzerinde Çardak kasabasındadır.
    Biga Namazgah Şehitliği:
    1915 Çanakkale savaşlarında Biga'da bulunan 1850 yataklı Harp hastanesinde sevk edilen ve ancak kurtarılamayarak şehit olan 173 askerimizin mezarları vardır. Şehitliğimiz Biga'dadır.
    Vatanı, namusu, dini için imparatorluğun dört bir yanından gelerek kahramanca ölmek var dönmek yok diyerek canlarını bu vatan uğruna seve, seve veren kahraman şehitlerimizi rahmetle anıyoruz ve huzurlarında saygıyla eğiliyoruz. Ruhlarınız şad olsun!


    KAYNAKÇA
    1- İslam Ansiklopedisi: 3. Cilt. Çanakkale Maddesi
    2- Prof. Dr. Abdurrahman Güzel; Türk Edebiyatında Çanakkale Zaferi, Çanakkale, 18 Mart 1996
    3- Fehmi YILMAZ: Ög. Kd. Alb. , Çanakkale Muharebeleri 75. yıl Armağanı, Gn. Kur. ATEŞE Bşk. lığı 1. AS. T. Krl. Bşk.
    4- Şemseddin ÇAMOĞLU; Çanakkale Boğazı ve Savaşları, İstanbul 1962.
    5- Salih Zeki ULUARSLAN; Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, Çanakkale 2001
    • 6- Ekrem BOZ; Adım Adım Çanakkale Savaş Alanları, Çanakkale 1998
    • 7- Aksiyon Dergisi; 13 Mart 1999, sayı 2

  3. Çanakkale Savaşı’nın

    inanç analizi

    Osmanlı İmparatorluğu zamanında Müslümanlık gittikçe yayılarak Avrupa merkezine kadar gelerek, hıristiyanlığa büyük üstünlükler sağlamıştı. Birçok defa Avrupa Birleşik Güçleri Papa’nın emrinde birleşerek Haç savaşları yapılmış ama bunların yaklaşık olarak hemen hemen hepsi başarısız kalmıştır.



    Çanakkale Savaşı’nın derinliklerinde, Türk ve İslam inançlarının durdurulması, Avrupa’dan dışa atılması ve Orta Asya’ya kadar takibi yatmaktadır. Bu savaşlar bu dini inanç ve ideolojisi üzerine inşa edilmiştir.



    Bu savaşın kökeninde de keza, ekonomik petrol zenginlikleri ve doğal gaz enerji kaynaklarının kendi ellerine geçmesi de vardır.



    Savaşa katılanların kimin ölüp gideceği, kimin yaralanıp sakat kalacağı kesinlikle bilinmemektedir.



    Birçok yeni asker, hatta korunmasını sadece tabii zekasıyla yapan nice askerler savaşı bitirerek evlerine dönmüş, çok bilgili iyi korunan ve çok tecrübeliler ise savaş alanında kalmışlardır. Bu durum tamamen; Takdiri ilahidir. Bunun başka türlü yorumlanması ise mümkün değildir.

    Savaş teknikleri inanç ve

    ruhi dengeler

    Türk askerleri ayrıca savaş tekniğinin en basit olanlarını gayet iyi bildiklerini burada da ispat etmişlerdir. Mevzilenme ve siper savunması bunların en başında gelmektedir.

    Çanakkale savaşlarında, düşmanlarda en modern teknik ve silahlar, en geniş imkanlara sahip askerler vardı. Onlara karşı Türkler ise cesaret, inanç, vatanperverlik, disiplin ve askeri bilgilerle karşı koyarak muvaffak olmuşlardır.

    Çanakkale savaşları ölümle hayatta kalmanın kavşak noktası olmuştur.

    Genel ilke ise şudur: “Milletimizin yaşaması, bizim ölümü tercih etmemize bağlı olmaktadır. Biz burada ölümü göze alamazsak bu millet yer yüzünden tamamen yok olabilir.”

    Cesaret ve inançın değeri, müttefiklerin güçlü donanmasındanki en büyük gemilerin batırılmasında açıkça görülmüştür.

    Mesela; müttefiklerin Goliath muhteşem zıhlısı, basit ve küçük bir hümcumbotun torpilleri ile batırılmıştır.

    Çanakkale Savaşı (Çanakkale Zaferi)
    I. Dünya Savaşı'nda, Osmanlı Devleti'nin, Çanakkale Boğazı'nı geçmek isteyen İtilâf kuvvetleriyle yaptığı savaşlar (1915).
    Bahriye Nazırı Churchill'in teklifleri ve İngiltere'nin ısrarıyla İtilâf devletlerince girişilen harekâtın amacı, Rusya ile doğrudan temasa geçmek, onlara silâh ve malzeme yardımı yapabilmekti. Bu yolla, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki Türk baskısı da kaldırılmış olacak; savaşa katılmak istemeyen Balkan devletleri, İtilâf devletleri yanında yer almağa zorlanacaktı.

    Yapısı bakımından, savunmaya elverişli olan boğaz, Türkler tarafından mayınlanmıştı. Tabyalar, toprak ve taştandı. Zırhlı veya betondan tabya yoktu; ayrıca birçok sahte mevzi yapılmıştı. Savunma düzeni, dış, orta ve iç bölgeler olmak üzere üçe ayrılmıştı. Bunların kumandası Miralay Cevdet Bey'de idi. Savaş ilânından birkaç gün sonra, 3 Kasım 1914'te İngilizler, Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Şubat 1915'te boğazın dış tabyaları tahrip edildi. Ayrıca, karaya çıkarılan askerler, tahrip işini tamamladılar. Bu harekâtta Türkler, 19 top kaybetti. Dış savunmanın düşmesi, bazı ülkelerde büyük yankılara yol açtı. Bulgaristan, çekingen bir durum aldı. İtalya, İtilâf devletlerine meyletti. Yunanlıların İstanbul'a girmelerini istemeyen Ruslar, 40 bin kişilik yardımcı bir kuvvet göndermeyi teklif etiler. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar, boğazları Ruslara vermeyi vaat ettiler. Bundan sonraki büyük taarruzun, Marmara Denizi'ne geçmek amacıyla, Fransız ve İngiliz savaş gemileri tarafından, 18 Mart 1915'te yapılması planlandı. Orta savunma tabyaları, sürekli olarak bombardıman edildi. Dış hatlara komandolar çıkarıldı. Boğazdaki mayın tarama ve temizleme işi başarıyla yürütüldü. Fakat 7-8 Mart gecesi, Yüzbaşı Hakkı Bey kumandasındaki Nusret mayın gemisi, karanlık limana, sezdirmeden tekrar mayın döşedi. İtilâf kuvvetlerinin 16 harp gemisi, 18 Mart 1915'te boğaza girerek, tabyaları ateşe tuttular. Gerek mayınlar ve gerekse bataryaların atışları ile İtilâf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekildi.

    18 Mart hücumu, Çanakkale'nin, karadan yardım görmedikçe geçilemeyeceğini gösterdi. Bunun üzerine, İngiliz, Fransız ve Anzaklardan (Avustralya, Yeni Zelanda ordusu) kurulan 70 000 kişilik kuvvet, 25 Nisan 1915'te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinde karaya çıkarıldı. Düşman kuvvetleri, 109 harp ve 308 nakliye gemisi ve özel çıkarma araçlarıyla denizden desteklenmekteydi. Bu çıkarmaya karşı savunma görevi, 5. Orduya verildi.

    İlk çıkarmalar Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale'ye yapıldı. Bazı yerlerde başarı kazanan düşman, kesin sonuca gidemedi. Seddülbahir ve Arıburnu'nu almayı başaramadı. Binbaşı Mahmud Bey idaresindeki Türk kuvvetleri, düşmanın içi bölgelere sızmasını engelledi. İlk çıkarma günü, 19. Tümen kumandanı Mustafa Kemal Bey (Atatürk), 17. Piyade Alayını, Conkbayırı'na vaktinde yetiştirerek, Kocaçimen tepesinin düşman eline geçmesini önledi. Düşman, 25 Nisan 1915 harekâtında, büyük kayba karşılık küçük bir köprübaşı elde edebildi, orada tutundu. Türk kuvvetleri, gecenin karanlığından faydalanarak düşmanı denize dökmek istediyse de, bu harekâtta yer alan Arap askerlerinin başarısızlığı ve çıkarttıkları gürültü, buna imkân vermedi. Öte yandan, 15 000 kişilik Anzak kuvveti de karaya çıkarılmıştı. Aynı günlerde düşman Saros Körfezi'ne, Beşike Limanı'na gösteriş çıkarmaları yaptı. Sonraki günlerde de Alçıtepe ve Arıburnu'nda Kocaçimen tepesini elde etmek için harekete geçti. Fakat, 5. Ordu kuvvetleri, büyük kayıplara rağmen, düşmanı püskürttü. Bu arada yapılan Seddülbahir, Arıburnu ve deniz savaşları çok kanlı geçti. Düşman, Seddülbahir'e 26 Nisan günü, top ateşiyle hücuma başlamıştı. 1 Mayıs gecesi ve daha sonraki günlerde, 17 000 kişilik Türk kuvveti karşı saldırıya geçti. Fakat, bunda başarı kazanılamadı ve Türkler, 16 000 kayıp verdiler. İngilizlerin kaybı, 14 000 kişiydi.

    Düşmanın ikinci hücumu, 6-8 Mayıs arasında, Alçıtepe'yi ele geçirmek oldu. Birkaç kere siperlere giren Fransızlar püskürtüldü. Sadece birinci hat siperleri, düşman elinde kaldı. 26 Nisan'da ve daha sonraki günlerde denizde savaşlar oldu. Türklerin Nurulbahir adlı gemisi battı. Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşılık, İtilâf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.

    14 Mayıs'ta İngiliz harp komitesi, savaşa devam kararı aldı ve İngiliz kabinesinde bazı vekiller değiştirildi. 18 Mayıs'a kadar nemli çarpışma olmadı. Haziran ayında, kanlı siper muharebeleri yapıldı. 4 Haziran'da 50 000 kişilik İngiliz ve Fransız ordusu, 25 000 kişilik Türk ordusu üzerine, top ateşi desteğinde taarruza geçti. Taarruzda zırhlı araçlar da kullanıldı. Bu hücum, Çanakkale'deki en kanlı muharebe oldu. Düşman, bazı Türk siperlerine girdi. 9 Temmuz'da Seddülbahir kumandanlığına Vehip Paşa getirildi. Biraz sonra Kerevizdere savaşları başladı. Çıkarmanın başlamasından 70. güne kadar Türk ordusu, 100 000 kayıp verdi. Her şeye rağmen düşman ilerlemeyi başaramadı, yeni bir çıkarma yapmaya karar verdi. Amaç, Anafartalar platosunu ve Kocaçimen'i ele geçirmekti. Taze kuvvetler, Ağustos başında Suvla kıyılarına, baskın halinde çıkarma yaptılar. Bunun üzerine Mustafa Kemal'in emriyle 28. ve 41. alaylar, 10 Ağustos'ta hücuma hazırlandı. Kumandanın kısa bir konuşmasından sonra, süngü hücumu başladı. Düşman, siperlerinde bastırıldı. Türkler, Şahinsırt'a kadar ilerledi. Savaş sırasında, Mustafa Kemal'in göğsüne bir şarapnel parçası çarptı. Düşman, Mustafa Kemal'in yönettiği bu harekâtla, ağır kayıplar vererek püskürtüldü.

    1915 yılının sonbahar ayları, kanlı fakat sonuç alınamayan çarpışmalarla geçti. Türk başkumandanlığı, 1. Orduyu Gelibolu'ya yolladı. Böylece Türk ordusu, 21 tümene çıktı. Başlangıçta üç gün içinde Çanakkale Boğazını geçeceklerini sanarak giriştikleri savaşı bir an önce sonuçlandırmak isteyen İtilâf Devletleri, yeni kuvvetler sağlamağa çalıştılarsa da sonuç alamadılar. General Charles Monroe, Çanakkale'nin boşaltılması gereğini belirten bir rapor verdi. Bunun üzerine, 5 Aralık tarihinde iki İngiliz tümeni, Selânik'e gönderildi. Kasım ayında başlayan yağmur ve kar fırtınası, siperlerde birçok askerin boğulmasına sebep oldu. Bu felâkette düşmanın kaybı da çoktu.

    Limanda birçok küçük gemi battı. Neticede çıkarma sahaları, düşman tarafından boşaltıldı. Gizlice yapılan boşaltma harekâtı sonucu, Ocak 1916'da Gelibolu yarımadası tamamen bırakılmış oldu. Bu arada bazı çarpışmalar da oldu. Anafartalar ve Arıburnu çekilmesi sırasında dikkati dağıtmak için, düşman, 19 Aralık günü Seddülbahir bölgesine saldırdı. Buraya döşenmiş olan mayınlar, Türklerin düşmanı takibine imkân vermedi.

    Çanakkale, I. Dünya Savaşında Türkiye'nin çarpıştığı on cepheden biriydi. Türk kara ordusu, savaş araç ve gereçleri bakımından çok zayıftı. Burada görev alan Türk deniz kuvvetleri, 1911-1912 İtalyan ve 1912-1913 Balkan savaşlarında yıpranmış durumdaydı. Savaş sırasında Türkiye, müttefiklerinden beklediği yardımı göremedi. Sadece Alman subayları, Türk subayları yanında görev aldılar. Avusturya'nın yardımı, iki bataryadan ibaret kaldı. Beklenen silah ve malzeme yardımı sağlansaydı, sonuç çok daha farklı olabilirdi.

    Çanakkale savaşları, 8,5 ay sürdü. Türk ordusunun karşı koymasıyla, Çanakkale, Irak, Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, batıdaki ana cephelerinden uzak tutulmuş oldu. Savaşlar, iki taraf için de büyük kayıplara sebep oldu. İtilâf devletleri, Çanakkale'ye önce 70 000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500 bin kişiye çıkarıldı. Bunun 400 000'i İngiliz, 79 000'i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı, 115 000'i ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen, 90 000'i hasta olmak üzere 205 000 idi. Fransızların kaybı 47 000'di. Türklerde ise şehid, yaralı ve hasta sayısı, 252 300'ü buldu.





  4. Çanakkale Şehitlerine

    Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
    Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihânın duruyor karşına da,
    Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
    Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

    Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

    Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
    'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
    Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
    'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
    'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
    Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
    Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.



    Mehmet Akif Ersoy


  5. Bu da geçer yahu!

    Çanakkale şehidlerine.

    Yıl 1909.
    Selanik'ten bir lav gibi aktı Payitaht'ın üzerine Hareket Ordusu.
    Hareket değil, hakaret, habaset ve felaket ordusuydu. Yaktı, yıktı, kül etti
    İstanbul'u. "Hürriyet! Hürriyet!" diye tempo tutanların gözlerini faltaşı
    gibi açtı. Yağma ve talan hürriyeti getirdi. Kapı tokmaklarına kadar soydu,
    soğana çevirdi. Bağrına saplanan baltaya, "sapı benden" diyen bir ana
    gibiydi İstanbul.


    Biz hepimiz o gün İstanbul'duk; "Bu da geçer yahu!" dedik, sineye
    çektik.


    Her şeyi yakıp yıkan bu güruh, 600 yıllık Osmanlı çınarının en cins
    meyvelerinden birini düşürdü dalından: Sultan II. Abdülhamid. Dersaadet'in
    üzerine düştü Sultan Abdülhamid'in laneti. Bu lanetin üç zehirli meyvesiydi
    Enver, Talat ve Cemal. Kanda bittiler, kanda büyüdüler, kanda boğuldular.

    Biz hepimiz o gün kanadık; "Bu da geçer yahu!" dedik, sineye çektik.


    Kendileri boğulsa ne gam. Koca bir Memalik-i Osmaniyye'yi de boğdular.
    Bir kadronun işleyeceği ne kadar yanlış varsa, hepsini işlediler. İşlediler
    ve işediler şehid kanlarının üzerine. Ne kadar soylu kavram varsa, hepsini
    soysuzlaştırdılar: Hürriyet.. müsavat.. ittihat.. terakki.. meşrutiyet.


    Biz hepimiz o gün iğrendik; "Bu da geçer yahu!" dedik, sineye çektik.

    Trablusgarb, Balkan derken, Çanakkale geldi çattı. Üç buçuk soysuzun
    elinde esir olan Halife-i rûy-i zemin "cihad" ilan etti. Cihad dendi mi,
    duramazdık. Halife'nin ölüsü dahi değerliydi bizim için. "Alaman gâvuruyla
    omuz omuza cihad mı olur?" demedik. "Liman von Sanders'ten komutan mı olur?"
    demedik. "İttihatçı çeteler, pisledikleri gibi temizlesinler!" demedik.
    "Sultan Hamid'in ahı tuttu, bin beter olsunlar!" demedik. "Yaktıkları ateşte
    cayır cayır yansınlar!" demedik.


    Biz hepimiz o gün cepheye koştuk; "Bu da geçer yahu!" dedik, sineye
    çektik.

    Çanakkale'de biner biner, onbiner onbiner öldük. Ne yiyecek ekmeğimiz,
    ne giyecek çarığımız, ne su içecek mataramız vardı. Bir tek imanımız vardı.
    "İman en büyük imkândır" dedik.

    Bizi "Ölün!" komutuyla cepheye sürenlere,
    "Önce siz ölün!" demedik. "Şimdiye kadar hep biz öldük, sıra sizde!"
    demedik. "Ben öleyim de, sen paşa keyfince yaşa, he mi?" demedik. Ölümün
    üstüne yürüdük göz kırpmadan. Ölüm üstümüze yürüdü, yaşımıza, başımıza,
    yarimize, yavuklumuza bakmadan.


    Biz hepimiz o gün bedence öldük, ama ruhça ölmedik. Şehidler ölmezdi.
    "Bu da geçer yahu!" dedik, sineye çektik.

    Bayrağı altında savaşıp öldüğümüz koca Osmanlı, gözümüzün içine baka
    baka gitti. Gözü arkada kaldı, gözümüz arkasında kaldı. Çığlığı cihanı tutan
    bir dev gibi göçtü. Üstelik, ihanet eden evlatlarının öz elleriyle. Elimiz
    kolumuz döküldü. Biz bunun için mi ölmüştük? Bilmedik ki, bizi ölüme
    sürenler, aslında Osmanlı'nın ipini çekmişler. Ölen biz değil, aslında
    Osmanlı'ymış. Endülüs geldi aklımıza. "Hafazanallah!" çektik. Daha önce kaç
    kere ölüp dirildiğimizi hatırladık, teselli bulduk.


    Biz hepimiz "Yiğit ölür, ama yiğitlik ölmez!" dedik, "Bu da geçer
    yahu!" dedik, sineye çektik.


    Ölümüz bile çok para ederdi. Üç buçuk Yunan'a meze olacak değildik ya.
    Ne bileydik saldıranın "Üç buçuk palikarya" olmadığını? Biz hilenin enva-i
    çeşidini görmüştük de, böylesini görmemiştik. Bu, hilenin İngilizcesiydi.

    Millet biz, Kuvva-yı Milliye bizdik. Aydın'da, Ödemiş'te, Nazilli'de,
    Maraş'ta, Antep'te küllerimizden yeniden doğduk. Hiçbirimizin rütbesi, namı,
    nişanı yoktu. Teşkilât-ı Mahsusa'nın Son Mohikan'ı Kuşçubaşı Eşref'in
    sakladığı silahları bulduk. Çakar almaz martinilerle gâvuru durdurduk.



    Tam "İşte şimdi sahiden kurtulduk!" diyeceğimiz bir Meclis'imiz oldu.
    Kur'an'larla, salevatlarla, tekbirlerle açtık. Heyecan dalga dalga yayıldı.
    Ta Mısır'a, Hind'e, Yemen'e, İran'a, Turan'a kadar.

    Öyle ki, içimizden kimileri "Siyaset-i Nebeviye 1300 yıl ayrılıktan
    sonra geri döndü" bile dedi. Libya'dan Şeyh Ahmed Senusi koştu geldi. Kazan'dan
    Abdürreşid İbrahim coştu geldi. Cezayir'in allâmesi Bin Badis, I. Meclis'i
    "Ey İslâm'ın halaskârı!" diye tebcil etti. Şair Şevki Bey, en güzel medhiyesini yazdı. Filozof İkbal övgü dizdi.



    Fakat, bir fecr-i kâzibmiş. Çok sürmedi, sevincimiz kursağımızda
    kaldı. I. Meclis susturuldu. Cephelerde kazanılanlar, masalarda kaybedildi.
    Ve en beteri, bu dünyanın yaşayan en uzun ömürlü kurumu olan Hilafet, 1335
    yıl sonra diri diri gömüldü. Şair Şevki Bey, methiyesinin yerine "gerdek
    gecesi gelinliğiyle gömülen" Hilafet'e "mersiye" yaktı.


    Yıl 2006.

    Çanakkale'de, Maraş'ta, Urfa'da, Antep'te, Aydın'da, Dumlupınar'da
    savunduğumuz ne kadar değer varsa, hepsi bir bir elimizden uçtu. Şimdi, şu
    geldiğimiz noktada, Maraş'ta Fransız'ın elinden kurtardığımız örtümüz yasak.
    Antep'te uğruna öldüğümüz kimliğimiz kayıp. Dumlupınar'da yoluna baş
    koyduğumuz İslâm 'ayıp'. Çanakkale'de göğsümüzü siper ettiğimiz Kur'an 15
    yaşın altındakine yasak.
    Biz hepimiz bildik ve inandık ki, Çanakkale savaşı bitmedi; "Bu da
    geçer yahu!" dedik, sineye çektik

    ARİF ÇEVİKEL Tarih : 20.03.2006

  6. 950 - Çanakkale Geçilmez


    Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda...


    Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.

    Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri’ adı verilen kitap iki ciltten oluşuyor. Kitapta tarihe ışık tutacak 300’e yakın belge var. Osmanlı belgelerinde ortaya çıkan en dikkat çekici olaylardan birisi İngilizlerin öncülüğündeki müttefik kuvvetlerin sivillerin bulunduğu alanlara ve hastanelere ateş açılması emrini vermesi. Osmanlı komutanlarının yazışmalarında ayrıca İngilizlerin boğucu gaz kullandığından şikayetçi olunuyor ve bunun uluslararası savaş kurallarına uygun olmadığına dair uyarılarda bulunulduğu görülüyor.

    Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:
    “Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin... Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türkler’den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.”

    Resmi Savaş Muhabiri Bean’in günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:

    “Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü...
    Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...”

    Avustralyalı gazeteci Charles Bean’in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean’in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü “Aynı iş dün de yapılmıştı” diyor.

    Bean’in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken Türkler için aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:

    “4 Mayıs: Türkler, Kabatepe’de yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye—yükleme sırasında hiç ateş etmediler... Bugün öğleden sonra saat 14.00’te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler...

    20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insani boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."

    Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor: "...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya ***ürdüler. Orada bize elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."

    Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş ihlalini daha ortaya çıkarıyor. Savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20 Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı rapor ediliyor. Aynı belgede domdom kurşunlarının İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı çiziliyor.

    10 Mayıs 1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30 kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler önüne seriyor.

    Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekün bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.




  7. Çanakkale Destanı Anısına

    “18 MART 1915 Çanakkale Destanı Anısına”
    Değişen üretim biçimine, bir çok nedenle ayak uyduramayan Osmanlı İmparatorluğu; kapitalizmin pazar paylaşım savaşlarında pazar konumunda kalmıştı. Doğru olmayan düşünsel akımlar, çöküşü hızlandırmış, fikirsel üretimin kısırlığı çareleri tüketmişti.
    1915'in Mart'ında artık Osmanlı İmparatorluğu'nun kalbine hançer saplamaya gelen kapitalizmin ordularını Çanakkale'de Mustafa Kemal ATATÜRK komutasında Vatan için ölme emrini seve seve alacak, Türk Ordusu bekliyordu. İşgal ordularının ilk top atışlarında silahlarını bırakıp kaçacak dedikleri, onları bekleyen bu şanlı ordu; Acun tarihinin gidişini değiştirecek, mazlumların ışığı olacak yurt savunmasını 18 Mart 1915 tarihinde başlattığında herkes bilmeliydi ki Acun ayaktaydı, sonuçları iktidarlar yıkacaktı, iktidarlar kuracaktı. Bu Vatanın Kartalları ayağa kalkmış kılıcını çekmişti, Türk evlatlarına çektiği kılıcı kullanmadan kınına sokmak yakışmazdı, yapmazdı da, yapmadı… Konuşulmasını bile insanlığımıza yediremediğimiz kahpelikleri yapan kapitalist ülkeler ve kahpe yerli işbirlikçileri, bilesiniz ki; 18 Mart 1915' de yediğiniz tokadın sesi AY 'da YILDIZ 'larda yankılandı. Biz bu Ataların torunları olan Türk gençliği olarak diyoruz ki; Sevr'i aklınızdan bile geçirmeyiniz, geçirirseniz bu ülkenin 70 milyon evladı var, sizi bekleriz, geldiğiniz gibi göndeririz, Acun tarihinde bize yeni şehitlikler, Acun'a da yeni yol göstericiliğimizi armağan etmiş olursunuz.
    Ey bizi bilmez, kendi gibi sanan el oğulları!...
    “Bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirsiniz. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kalelerini zaptetmiş, bütün tersanelerine girmiş, memleketin her köşesini bilfiil işgal etmiş olabilirsiniz. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir ''. Bilesiniz ki Türk İstikbali'nin evlatları bizler, sizin uyutmaya çalışmanızın aksine UYANIYORUZ ; bu ahval ve şerâit içinde dahi Türk İstiklali ve Cumhuriyeti için kanımızın son damlasına kadar savaşırız, Türk İstiklaline ve Cumhuriyetine kastetmiş olanları öldüremezsek bile, uğruna ölmeyi biliriz. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.
    Şimdi yirmi birinci yüzyıldaki Emperyalistlere şunu yineliyoruz, elimizden her şeyimizi tüm kahpeliğinizle masa üstünde almış olabilirsiniz, yerli işbirlikçiler yaratmış olabilirsiniz, size söyleyeceğimiz şudur; Ergenekon Kartallarının tokadı yüzünüze yaklaşmaktadır. Çünkü birinci vazifemizi hiç unutmadık; Türk İstikbalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa edeceğiz, fethettiğinizi düşündüğünüz tüm kalelerimizi başınıza geçireceğiz, sanmayınız ki bir daha Çanakkale olmayacak.
    Sanmayınız ki Çanakkale Savaşı'ndaki Atasının kalbi üzerinde duran, Atasını koruyan saati Alman aile Soudus'lara kaptırdık. Onu da geri alacağız, yitirtmeye çalıştığınız tarih bilincimizi de geri alacağız. Nefret ettiğiniz Mustafa Kemal ATATÜRK ‘ümüzün izini de yeniden keşfedeceğiz ve bir daha yitirmeyeceğiz, O'nun temel ve bütünleyici ilkelerini yurdumuzun her köyüne yayacağız, sokaktaki her çocuğumuza Atamızı, tarihimizi ve sizi anlatacağız.
    Sanmayınız ki biz kolay lokmayız, zor oyununuzu bozacaktır, Türk ordusu sizin ordularınıza benzemez, hamburger istemez, tayın istemez, vatan için verecek ve alacak can ister, başında esirlere tecavüz edecek komutan değil, ölmeyi emredecek komutan ister. Bunu yaşayacaksınız, tarihte olduğu gibi yine göreceksiniz.
    Şunu unutmayın!
    Tohumları insan düşmanlığı üzerine oluşanlar! Bu Acunda Türkler vardır, sabırlıdır, ayağa kalkarlarsa da sonuna dek savaşmayı bilirler, bunu yaparken çocuklar gibi şen ölmeyi de bilirler.
    Şunu unutmayın!
    Siz sudan sebeplerle düşman gösterdiğiniz ülkenin 100 bin bebesini hastalıktan öldürürsünüz! Ergenekon'dan çıkan Türk Kartalların çocukları bizler ise, Çanakkale'de ülkemizi işgale gelip ölen, Çanakkale'de yatan düşman askerlerinin annelerine mektup yazarız; ‘Üzülmeyin artık bağrımızda yatan çocuklarınız bizim çocuklarımızdır'.
    Bizim dostluğumuz da asildir, düşmanlığımız da… bu asalet bize KANIMIZdan gelir. Ve son söz olarak bilesiniz ki; tarihte olduğu gibi Türk Kartalları olarak, ZİRVELERE uçmaya devam edeceğiz, siz de bizi seyretmeye…
    Sanmayın bu yazı nefret ve kinle yazıldı, tarihimizde nefret ve kine yer vermedik. Biz yine de her şeyi seviyoruz YARADAN'dan ötürü ve de siz ve sizin gibilerin varlığı sayesinde gerçek tarihi yazabiliyoruz.
    Mehmet Refik YÜCEL

  8. 2006-11-23
    çanakkaLe sawaşının kronoLojisi
    KRONOLOJİ


    1914

    28 Haziran Avusturya-Macaristan veliahdının öldürülmesi
    28 Temmuz Avusturya'nın Sırbistan'a harp ilan etmesi
    1 Ağustos Almanya'nın Rusya'ya harp ilan etmesi
    2 Ağustos Türk Ordusunun seferberlik ilanı ve tarafsız kalacağını açıklaması
    3 Ağustos İngiltere inşa edilmekte olan Sultan Osman I ve Reşadiye gemilerine el koyulması, Çanakkale boğazı mayınlanmaya başlanması. Almanya'nın Fransa'ya ve Belçika'ya harp ilan etmesi.
    5 Ağustos İngiltere'nin Almanya'ya harp ilan etmesi
    10 Ağustos Goben (TCG.Yavuz) ve Breslav (TCG Midilli) 'nin Çanakkale Boğazından içeri girmeleri
    10 Ağustos Almanya'nın Fransa'ya harp ilan etmesi
    23 Ağustos Japonya'nın Almanlara harp ilan etmesi
    9 Eylül Amiral Souchon'un Osmanlı Donanması Komutanlığına getirilmesi
    26 Eylül İngiliz torpido botlarının Çanakkale'den çıkan Türk torpido botlarını geri çevirerek ateş etme emrini aldıklarını bildirmeleri
    27 Eylül Çanakkale Boğazı'nın tamamen kapatılması
    6 Ekim Türk Donanması'na Karadenize çıkma emrinin verilmesi
    18 Ekim Amiral Souchon'un izinsiz olarak Donanmayı Karadeniz'e çıkarması ve geri çağrılması
    29 Ekim Türk Donanması'nın Karadeniz'de Rus Donanması ile çatışması
    2 Kasım Rus,İngiliz,Belçika,Sırp,Japon,Karadağ Hükümetlerinin Osmanlı İmparatorluğu ile siyasi ilişkilerini kesmeleri
    3 Kasım Çanakkale Boğazı'nın 6 düşman zırhlısı tarafından bombalanması (Seddülbahir-Kumkale)
    11 Kasım Osmanlı İmparotorluğu'nun üçlü anlaşma devletlerine harp ilanı
    17 Kasım Rus Donanmasının Trabzon'u bombalaması
    29 Kasım Mesudiye Zırhlısının İngiliz Denizaltısı (B-11) tarafından Çanakkale Boğazı'nda batırılışı

  9. 2006-11-23
    1915

    19 Şubat Seddulbahir,Kumkale,Ertuğrul ve Orhaniye istihkamlarının 12 düşman zırhlısı tarafından bombardıman edilişi ve karaya az miktarda asker çıkarmaları
    18 Mart 18 Zırhlı ve Muhrip ,Denizaltılardan müteşekkil İngiliz ve Fransız Donanmalarının, 506 topla 6 saat 45 dakika Boğazı geçmek için zorlamaları, mağlup olarak çekilmeleri
    25 Nisan Çanakkale Boğazı'ndan Deniz kuvvetleriyle zorlayarak geçmek imkanı olmadığını anlayan düşmanın Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya başlaması
    10 Ağustos Anafartalar, Conk Bayırı ve Kanlısırt muharebeleri
    13 Ağustos 2.Anafartalar Muharebesi
    21 Ağustos 3.Anafartalar Muharebesi
    19 Aralık Düşmanın Çanakkale Cephesi'nden çekilmeye başlaması

    1916

    9 Ocak Düşmanın Çanakkale Cephesi'nden çekilmesi. "MEHMETÇİK" namının dünyaya yayılışı.
    01 Şubat Albay Mustafa Kemal'e Anafartalar Grup Komutanı olarak gösterdiği üstün başarılar nedeniyle "İkinci Rütbeden Osmanlı Nişanı" verilmesi.

  10. 2006-11-24
    KINALI HASAN :

    Yüzbaşi Sirri Bey, ikindi vakti yeni gelen erati teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçinin bir tarafi kinalanmiş oldugunu görür ve takilir: “Hiç erkek kinalanir mi? Mehmetçik: Buraya gelmeden evvel, anam kinalamişti komutanim” der ve sebebini bilmedigini ilave eder.Komutanin istegi üzerine anasina haber salar, “Niye benim saçimi kinaladin?” Gelen cevabi mektupta şunlar yazar:

    “Ey gözümün nuru Hasan’ım,

    Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor.Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın... Ben, senin anan isem.Beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü.Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor...

    Sen bu ailenin seçilmiş kurbanisin...

    Hasan’ım, söyle zabit efendiye... Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır... Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım.Onun için saçını kınalamıştım...

    El-hükmü billah. Allah, seni İsmail Peygamber’in yolundan ayırmasın.

    Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktir. Gözlerinden öperim...

    Anan - Hatice”

  11. 2006-11-28
    canakkale’de esir aldığımız İngiliz zabitleri ve askerleri




    1013 - Çanakkale Geçilmez

    1014 - Çanakkale Geçilmez

    Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda...

    Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.

    Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri’ adı verilen kitap iki ciltten oluşuyor. Kitapta tarihe ışık tutacak 300’e yakın belge var. Osmanlı belgelerinde ortaya çıkan en dikkat çekici olaylardan birisi İngilizlerin öncülüğündeki müttefik kuvvetlerin sivillerin bulunduğu alanlara ve hastanelere ateş açılması emrini vermesi. Osmanlı komutanlarının yazışmalarında ayrıca İngilizlerin boğucu gaz kullandığından şikayetçi olunuyor ve bunun uluslararası savaş kurallarına uygun olmadığına dair uyarılarda bulunulduğu görülüyor.

    Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:
    “Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin... Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türkler’den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.”

    Resmi Savaş Muhabiri Bean’in günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:

    “Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü...
    Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...”

    Avustralyalı gazeteci Charles Bean’in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean’in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü “Aynı iş dün de yapılmıştı” diyor.

    Bean’in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken Türkler için aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:

    “4 Mayıs: Türkler, Kabatepe’de yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye—yükleme sırasında hiç ateş etmediler... Bugün öğleden sonra saat 14.00’te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler...

    20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insani boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."

    Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor: "...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya götürdüler. Orada bize elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."

    Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş ihlalini daha ortaya çıkarıyor. Savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20 Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı rapor ediliyor. Aynı belgede domdom kurşunlarının İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı çiziliyor.

    10 Mayıs 1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30 kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler önüne seriyor.

    Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekün bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.

  12. 2006-12-02
    350 - Çanakkale Geçilmez

    Askold kruvazörü Çanakkale Savaşları’na Rusya adına katılan tek savaş gemisiydi.Çar 2.Nikola,Askold’un varlığının, Rusya’yı savaşın sonunda kazananların masasına oturtacağını hesaplıyordu.


    Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılının sonunda Rusya’nın durumu gittikçe kötüleşiyordu.Hatta 1915 yılı başında Çar 2.Nikola Müttefiklerden yani İngiltere ve Fransa’dan “Almanya’ya karşı Türk topraklarında yeni bir cephe açılması” isteği,artık Rusların savaşı uzun süre götüremeyaceklerini ifade ediyordu.Rusya’nın savaştaki kaderini belirleyen nokta ise denizlerdeki durumuydu ve Rus donanması bu bakımdan da yeterince güçlü değildi.1904-1905 yıllarında Japonya ile yapılan savaşta yenilerek Uzak Doğu’daki sıcak denizlere ulaşan su yollarını, bu ülkeye bırakmak durumunda kalan Rusya,Baltık denizinde de Alman denizaltılarının ablukasıyla sıkışmıştı.Artık tek çıkış yolu Boğazlar olan Karadeniz’deki Rus donanması da, zaten zayıf Osmanlı donanmasından bile kötü durumdaydı.
    Bu yüzden Rusya aslında hiç de taraf olmadığı,Müttefik’lerin Çanakkale Boğazı saldırısı planlarına katılmadı.Ancak tüm olumsuz koşullara rağmen Ruslar, Çanakkale saldırısı sonunda Boğazlar’ın kontrolünü tamamen İngiliz veFransız’lara bırakmak da istemiyorlardı.


    1915 baharında Müttefikler arasında fikir birliğine varılan ve Çanakkale Boğazı’nın kolayca geçilerek İstanbul’un işgal edilebileceği düşüncesi üzerine Rusya, Çanakkale harekatına elindeki en iyi gemilerden biri olan Askold kruvazörü ile katılmaya karar verdi.Askold, yapımı 1899’da tamamlanmış, 6 bin tonluk ve 183 mm’lik 12 adet topa sahip,beş bacalı bir gemiydi.Rus-Japon Savaşı’nda, abluka altındaki Port Arthur’dan kaçarak kurtulan üç dört savaş gemisinden biri olan Askold, 1.Dünya Savaşı çıktığı zaman Pasifik sularındaydı.Karadenizde sıkışan diğer Rus gemilerinin aksine Müttefik donanmalarla birlikte, Süveyş ve Doğu Akdeniz bölgesinde görev yapıyordu.


    351 - Çanakkale Geçilmez
    352 - Çanakkale Geçilmez

    Askold'un güvertesinde oldukça uzun beş dikey baca vardır; bu nedenle askerlerce "Yaban Asması" olarak adlandırılırdı


    Askold 1915 Şubat ayında Amiral Carden komutasındaki İngiliz Fransız ortak donanmasına katıldı.25 Şubat 1915’te İngiliz Dışişleri Bakanı Grey,Londra’daki Rus elçisine ilettiği notta,Churchill’in Askold gemisinin Müttefik donanmasına katılmasından duyduğu memnuniyeti bildirdi.Ancak İngiltere ve Fransa aslında Rusya’nın bu planlar içinde yer almak istemesinden rahatsızdı.Örneğin Askold kruvazörü doğrudan Çanakkale Boğazı’na gönderilmek yerine, 3 ve 7 Mart tarihlerinde Müttefikler tarafından girişilen İzmir’in bombardımanı sırasında kullanılıp Doğu Akdeniz bölgesine geri gönderildi.Bu durum özellikle Rus Dışişleri Bakanı Sazanov tarafından protesto edildi ve Askold’un bir an önce Çanakkale Boğazı’ndaki donanmada görev alması istendi.


    Bu görüşmelerin ardından 12 Mart’ta Askold,Marmara’ya girmesi planlanan donanmaya Fransız grubu içinde katıldı.18 Mart’taki harekatta Boğaz’a giren gemiler arasında yer verilmeyen Askold belki de bu sayede savaşın diğer bölümlerine katılmayı başardı.


    Kara savaşları başladığı günlerde Fransız’ların Kumkale’ye yaptığı saldırı sırasında Askold, Fransız savaş gemileriyle birlikte Türk tabyalarını top ateşine tuttu.Mayıs ayı başlarında da Saroz Körfezi’nden yarımadaya doğru bombardıman görevini üstlenen Askold, Aralık 1915’te Gelibolu Yarımadası’nın tamamen boşaltılmasına kadar geçen sürede savaşta aktif rol aldı.


    Askold Çanakkale Savaşları’na Rusya’nın gönderdiği tek gemiydi.Aslında Rus Dış İşleri Bakanlığı, 1915 baharında 4 bin 500 kişilik bir kuvveti de Vladivostok yoluyla Çanakkale’ye gönderip kara savaşlarına da katılmak istedi.Ancak Doğu Akdeniz’deki Müttefik Devletler Donanma Komutatını İngiliz Amiral Lord Kitchhener, İngiltere’nin askeri planlarının uygulanmasını zorlaştıracağı ve fazla bir yararının olmayacağı gerekçesiyle bu fikri kabul etmedi.Kitchener’in bu tutumu, Rus yetkililerinin tepkisini doğurdu ve “Savaşa katılıp Boğazlar ve İstanbul’un işgalinde etkili olmamız istenmediği için asker yollama teklifimiz geri çevrildi ” sözlerine yol açtı.Bu girişimlerin sonuçlarına baktığımızda ; aslında Rusya, Osmanlı askerlerinin Kafkasya topraklarından çekilmelerini sağlayacak ve dikkatlerini başka yöne çakecek bir saldırıyı müttefiklerinden kendisi istemişti.Ancak saldırının Boğazlar’a yönelik olması Ruslar’ı telaşlandırmış ve bu bölgenin Osmanlı devletinden daha güçlü bir devletin eline geçmesinden endişe etmişti.Çanakkale saldırısının başlamasıyla da savaşın sonunda oturulacak masanın başında yer almak için Askold gemisini tek başına da olsa bölgeye yolladı.Osmanlı, savaşa Rus limanlarını bombalayarak girmiş ama bunun karşılığında Ruslar Türk topraklarına tek bir gemi gönderebilmişti.


    Ancak Rusya’nın savaş sonundaki pazarlıklara yönelik tüm bu girişimleri hiçbir sonuca ulaşmadı.Çünkü 1917 de kurulan yeni rejimle, Rusya için Birinci Dünya Savaşı bitmişti.


  13. Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla:

    - 'Adın ne senin evladım?' der. Çocuk :

    - 'Ali ' diye cevap verir.

    - 'Nerelisin? 'der. Ali :

    - 'Tokat Zilede'nim' der.

    - 'Peki evladım bu kafanın hali ne?' Ali :

    - 'Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım.' der.

    - 'Neden? 'der komutan. Ali :

    - 'Bilmiyorum komutanım' der:

    - 'Peki gidebilirsin Kınalı Ali' der.

    O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur. Arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar:

    - 'Sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin' diye başlar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT düşer: Alinin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır.

    - 'Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakin kardeşim Ahmet'e de yakma onla da dalga geçmesinler der ellerinden öptüm' diye bitirir.

    Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu'ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi.

    Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları da epey azalmıştı Gelibolu düşmek üzereydi Kınalı Ali'nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti onları insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere dua ediyordu... Komutanların bu düşünceli hali gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir...

    Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler.
    Babası anlatır. Ali' nin. 'Oğlum Ali nasılsın iyi misin gözlerinden öperim selam ederim dedikten sonra öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakin bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der koyu akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir Ali ananın da sana diyeceği bir şey var'

    Anasını anlatır: ' Oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin kardeşine de yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler bizde 3 şeye kına yakarlar :

    1- Gelinlik kıza , gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye...

    2- Kurbanlık koça , ALLAH'a kurban olsun diye...

    3- Askere giden yiğitlerimize , vatana kurban olsun diye...

    gözlerinden öper selam ederim ALLAH'a emanet olun...'

    Mektubu okuyan Ali'nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...

  14. 2006-12-10
    12 Ağustos 1915 günü bir bölük asker bir ormana girdi ve bu onların en son görüldüğü andı. Bölüğün ismi Sandingram ,kayboldukları yer Gelibolu yarımadasının Küçük Anafartalar köyü yakınlarıydı. Bu kaybolmanın bir UFO olayı ile ilgili bile olduğu hakkında iddialar ortaya atıldı. Şahitlerin anlattığına göre Bölüğün ormana girdiği sırada gökyüzünde 3 adet bulut görülmüş ve bunlardan biri ormana alçalmış ve daha sonra süratle göğe yükselerek kaybolmuştu.

    1998 Temmuzunda ben ve Belçikalı arkadaşım Jul Snelders bu olayın geçtiği yeri bulmaya karar verdik . Ikimizde bu ilginç olayı yeterince araştırmıştık ve yeterli bilgiye sahiptik. GPS, haritalar ve kameralarla donanmış vaziyette jipe atlayıp Anafartalar ovasındaki Azmak mezarlığına doğru yola çıktık. 1919 yılında bölgeye gelen İngilizlerin araştırma yaptıklarını ve 122 adet İngiliz askerine ait cesetlerin kalıntılarını bulduklarını biliyorduk. Cesetlerin bulunduğu nokta Azmak mezarlığından Tekke tepeye doğru yaklaşık 1200 metre mesafede olmalıydı.. GPS'imizn yardımıyla mesafeyi ölçerek Doğuya doğru yönelmeye başladık. 500 metre yol katetmiştikki yaşlı bir köylüye rastladık. Kendisine bu konuda bir şey bilip bilmediğini sorduk.. Hiç bir fikri yoktu, ancak yörede bulunan her insanın olduğu gibi onunda anlatacak çok şeyi vardı. 1915 Ağustosunda ninesinin erkek kardeşi bulunduğumuz bölgede katırı ile giderken ağaca sırtını dayamış elinde tüfeği bulunan bir İngiliz askeri görmüş.Düşman askeri ona ateş etmemiş ve oda Küçük Anafartalar'a gidip bütün köy halkına gördüğünü anlatmış.Yaşlı köylünün anlattığına göre, ninesi ve bütün köy halkı derhal köyü terketmişler, hatta ninesi pişirmekte olduğu tavuğu bile ocakta bırakmış.Yaşlı köylü, İngiliz askerlerinin gentilmen olduğunu ve hiç bir zaman sivillere ateş etmediğini söyledi. Ayrıca daha fazla bilgi için Küçük Anafartalar köyünden Çakal Ahmet ile görüşmemizi sağlık verdi.Çakal Ahmet doksan küsür yaşındaymış ve savaş sırasında çocuk olmasına rağmen bu konularda hatıraları tazeymiş.

    461 - Çanakkale Geçilmez

    Çocuk asker
    Köylü bizi ,Türk askerlerinin topluca gömülü olduğu başka bir mezara götürebileceğini söyledi. Onu da jipe aldık ve Kuzeye yöneldik. Kireç tepe eteklerinde bir çok devrilmiş mezar taşının bulunduğu bir alana geldik. Burası muhtemelen Ağustos savaşları sırasında şehit düşmüş türk askerlerinin alelacele gömülüp daha sonra unutuldukları bir mezarlıktı. Yarımadada buna benzer başka bir yerin daha olduğunu zannetmiyorum.Bir çok resim çektikten sonra köylüye teşekkür ettik ve Çakal Ahmet'i bulmak üzere Küçük Anafartalar 'a gittik. Köyün kahvesinde oturup çay ve muhabbet den sonra Çakal Ahmet'i sorduk, hemen gençlerden biri koşup kendidisini çağırmaya gitti. On dakikalık bir bekleyişten sonra Çakal Ahmet geldi ve kahvenin merkezi bir yerinde yerini aldı. Kendisinin elini öptükten sonra sorularımıza başladık. Çakal Ahmet , savaş sırasında bir düşman birliğinin yolunu şaşırarak kendi bölgelerini geçerek Türk bölgesine girdiklerini ve bizimkiler tarafından hepsinin öldürüldüğünü duyduğunu anlattı. Kendi tecrübesiyle konuyu bağladığı bir hikayesi vardı. O aylarda çok yağmur yağdığını ve şişmiş düşman cesetlerinin tarlalarda yüzdüğünü ve onların da çocuk olduklarından cesetlerin üzerlerine basarak bir tarladan öbürüne geçetiklerini anlattı. Bu noktanın neresi olduğunu sorduğumuzda Azmak yönünü göstererk yanındaki köylülere tarif etti. Köylülerden ikisi tarif edilen bölgeye bizi götürmeye gönüllü oldu.Hep birlikte arabaya atladık ve savaş zamanındada yamaçları siper olarak kullanılan kurumuş dere yataklarından ilerleyerek Çakal Ahmet'in tarif ettiği iki dere yatağının birleştiği noktaya geldik. Bulunduğumuz nokta 1919 da ki araştırmacı İngilizlerin çizmiş olduğu haritaya da uygundu. Bu noktayı GPS'imize işledik.Çevrede, diğer birlikllerden askerlerin tarif ettiklerine uyan küçük hasat evleri de vardı. Çevrede çok miktarda kurşun ve matara kalıntıları gibi şeyler vardı biraz daha vakit geçirsek ve çevreyi araştırsak kemik kalıntıları bile bulabileceğimize emindik. Elimizdeki Nigel Steel'in yazmış olduğu kitapta İngiiliz askerlerinin günlüklerinden bölümler vardı. Bir askerin günlüğünde şu notlar düşülmüştü:

    " Öğleden sonra 4 sularında hücuma geçeceğimiz söylendi. Siperlerimizden çıktık ve kurşun yağmuru altında ilerlemeye başladık. Üzülerek bildiriyorumki bu hücum tam bir başarısızlıkla sonuçlandı.Çok kişi öldü Önümüzde tahminimizden daha çok Türk vardı. Önümüzde bizim çiftliğin tarlalarına benzeyen sadece daha küçük boyutlarda tarlalar ve küçük çiftlik evleri vardı. Tarlaların çevereleri yüksek duvarlarla çevriliydi ve hendekler kazılmıştı. Bu ,bizim küçük partilere bölünmemize sebep oldu ve çok zayiata mal oldu. Bütün bölükten sadece 384 kişi ve 4 subay kalmıştık. Diğerlerini nereye kaybolduğunu düşünmek bile istemiyordum. Hepsi ölmüş olamazdı herhalde bir kısmı esir alınmıştı. En son Alec ve ve Frank amcayı gördüğümde arkamdaki tarladaydılar. Türk makinalı tüfeği ateş kusuyordu, akşama kadar karşılıklı ateş ettik. Kendimi aniden Norfolk'tan 40 kişi ve 4 diğer bölükle birlite buldum. Saat 9 cıvarında Türkler sol cenaha geçtiler ve daha çok askerimizi öldürdüler, bir yandanda önümüzdeki tarlaları ateşe verdiler ve bizi geri püskürttüler. Ben, daha geride başka bir noktada sipere girdim. Türkler bu sefer sağımdan ilerlediler ve dahada geriye dönmek zorunda kaldık."

    Olayın aslı şöyle gelişmiştir: Sandringham bölüğü, İngiltere Kıralının Sandringham malikanesinin müstahdeminden oluşan bir bölüktür. Hayatları boyunca kahyalık, bahçıvanlık, ahçılık yapmış sivil ruhlu bir takım hizmetkarın alelacele hazırlanıp cepheye sürülmesinin doğal sonucu olarak ve kendilerini krala yakın hizmet etmenin verdiği gururla acemice diğer bütün bölüklerden ayrı olarak öne atılıp Türk keskin nişancılarının tam ortasına düşmüş olmalarıdır. Olay 12 Ağustos günü Anafartalar savaşları sırasında cereyan etmiş ve bölük Türkler tarafından çok kısa süren bir çarpışma sonucu birkaç kişi hariç tümüyle imha edilmiş ve neticede olayın geçtiği yerdeki ormanlık alanda yangın çıkmıştır.

    Daha sonra Kral, hizmetkarlarından oluşan bu birliğe ne olduğunu Ian Hamilton'a defalarca sormuş ve tatminkar bir cevap alamamıştır. Bu bölük hakkında zaman içinde buluta girip yokolma türünden efsanevi hikayeler üretilmiş, zamanın medyatik bir olayı haline gelmiştir.

    Bizim içinde artık geç oluyordu onun için Motel Abideye dönüp soğuk biralarımızı yudumlamak hayaliyle dönüşe geçtik. Bu sefer daha değişik bir yoldan döndük, önce Anafartalar müdafaa hattındaki topları gördük daha sonra Eceabat yönüne gittik. Sahile ana yola çıktıktan ve sağa döner dönmez denize baktığınızda büyük bir makara vinç sistemi görürsünüz bu vinç ,savaş sırasında bizim İngiliz denizaltılarına karşı boğaza gerdiğimiz ağın vinçlerinden biridir. Bu vincin de resimlerini çektikten sonra otelimize döndük ve diğer arkadaşlara o günkiü bulgularımızı anlatarak sohpet ettik.

  15. 2006-12-17
    ÇANAKKALE'DE Kİ TÜRK ZAFERİNİN DÜNYA ÜZERİNE ETKİLERİ
    I.BÖLÜM
    ÇANAKKALE CEPHESİ'NİN AÇILMASININ SEBEPLERİ:
    I.Dünya Savaşı'na Osmanlı İmparatorluğu 1914 yılının sonbaharında, Almanya'nın yanında katılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa katılmasıyla müttefiklerin gündemine, boğazlar meselesi gelmiştir. Boğazlar savaşın gidişatında çok önemli bir noktaydı. Çünkü Osmanlı Ordusu Kafkas Cephesi'nde Rusları sıkıştırıyorlardı. Rusya yardım istiyordu. İngiltere, Osmanlı'nın Karadeniz yoluyla Kafkas Cephesini beslediğini düşünüyordu. Boğazlara saldırılırsa, hem Kafkasya Cephesi'nde ki Osmanlı Ordusu'nun bir bölümünü boğazlara çekmiş olacak, hem de Bulgaristan'ın yanlarında savaşa katılması sağlanacaktı. Müttefikler boğazlar yoluyla Rusya'ya silah ve erzak yardımı yapıp, elinde bulunan insan gücünden faydalanmayı tasarlıyordu. Ayrıca boğazlar ele geçirilince Osmanlı devre dışı bırakılacak, Rusya'ya ayıplan yardımla ve Bulgaristan'ın savaşa katılmasıyla Avrupa'da Almanya çökertilecekti. Bu da ömrünün kısalmasını, belki de sonunun gelmesini sağlayacaktı.
    Çanakkale Cephesi'nin açılmasının diğer sebeplerini de kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
    -Türkiye'nin Süveyş Kanalı ve dolayısıyla Hind Denizi yolu üzerinde ki baskılara son vermek.
    -İstanbul'u zapt ederek Müslüman Dünyası'nı etki altına almak ve Halife'nin ilan ettiği cihat'ı etkisiz kılmak.
    -Almanların 1915 yılının baharında yapacağı büyük taarruz hesaplarının ertelemek ve dikkatini bu cepheye çekmek.
    B-Genel Olarak Çanakkale Cephesi'nin Sonuçları:
    1915 senesinin şubat ayında yukarıda saydığım sebepler ve belki de henüz çözemediğimiz gizli amaçlar ve menfaatler doğrultusunda Çanakkale'ye saldırıldı.İngiltere 12 büyük ve bir çok küçük gemiyle boğazda görülmüştü. Müttefikler Osmanlı'yı hafife alıyorlardı. Boğazları aşmanın kolay olacağına inanıyorlardı.Ama inançları gerçekleşmedi. Dünya savaşının gidişatını değiştirecek sonuçlara neden oldu. Öyle ki savaşa girmiş devletlerin kaderinin değişmesinin yanında tarafsız ülkelerin kaderlerini az çok etkilemiştir.Dünya hakimiyetine soyunmuş olan, yeryüzünü tek elden idare etmek isteyen İngiltere'nin büyümesi Çanakkale'de durdu. Sömürgelerde ki İngiliz hakimiyeti ve gücü sarsıldı. İngiltere dominyonlarının milliyet şuurunun oluşmasını sağladı. Hindistan'da ayaklanmalar görüldü.İngiltere sömürgeleri yirmi ya da otuz yıl sonra ulusal devletlerini kurdular. Bunun temelini Çanakkale zaferi atmıştır. Çanakkale yenilgisi sonucu, üzerinde güneş batmayan ülke İngiltere'de bir süre sonra güneş batmaya başlar.
    Gelelim Çarlık Rusya'ya, Çanakkale zaferi Rus tarihini değiştirdi. Çarlık Rusya boğazları alıp, sıcak denizlere hakim olmak istiyordu. Çanakkale geçilemeyince ve kendisine silah ve erzak yardımı yapılamayanıca; yüzyıllardır süre gelen bu Rus ideali son buldu. Çanakkale zaferi , Rusya'nın iç savaşını Bolşeviklerin kazanmasını sağladı. Rusya yükselişe geçti. Bu yükseliş 2.Dünya savaşıyla önem kazandı.
    İttifak devletleri Çanakkale zaferi sonucu güçlenmiştir. Çünkü müttefiklerin kendi yanlarına çekmeyi düşündükleri Bulgaristan aralarına katılmıştır. Ayrıca Almanya Sırbistan'ı ele geçirmiş. Bulgaristan'ı da yanına almasıyla Osmanlı'yla kara bağlantısı sağlamıştır. Böylece Almanya Osmanlı Ordusu'nu cephane bakımından rahatlıkla beslemeye başlamıştır. Osmanlı'nın insan gücünün silahlandırılması, Bulgaristan'ın savaşa katılması savaşın büyümesine ve uzamasına sebep olmuştur. Savaşın uzamasıyla milyonlarca masum insan zorla cepheye sürülmüştür. Çanakkale zaferinin belki de dünya açısından tek kötü neticesi budur.Zira bağımsızlık adına büyük bir kazanımdır. Keza yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratmak isteyenler, Çanakkale zaferinden güç alacaklardır. Anmaklar, Hintliler bu cepheden sonra ulusal bağımsızlık bilincini kazanmışlardır.
    1-İnsan Kayıpları
    Çanakkale Zaferi'nin sonucu olarak dünya siyasetinde değişmeler oldu. Rusya'nın çökmesi ve sosyalizmin gelmesiyle bu devlet savaştan çekildi. İngiltere ve Fransa ise savaşa daha çok güç katmak zorunda kalmışlardır. Boğazları alarak savaşın ömrünü kısaltmayı düşünenlerin planları ters tepmişti. Savaş iki yıl daha uzadı. Bu müttefiklerin kayıplarını artırdı. Bu kayıpların en önemlisi insan kayıplarıdır. İnsan kayıplarında ki artışlar aşağıda verilmiştir:
    Fransız Kayıpları İngiliz Kayıpları
    -------------------------- ------------------------
    1914-15 yılları 1.990.000 286.633
    1916 yılında 1.354.000 749.140
    1917 yılında 569.000 817.790
    1918 yılında 1.197.000 852.861
    Eğer 1915'te boğazlar geçilseydi; 1916 sonbaharında savaşın bitmesi planlanıyordu. Beklenen olmadığı için aradaki farkı toplayarak görelim:
    Fransız Kayıpları İngiliz Kayıpları
    ---------------------------- ---------------------------
    1914-1915-1916 kayıpları 3.344.000 1.035.773
    1917-1918 kayıpları 1.766.000 1.670.651
    -------------------- ------------------
    Toplam 5.110.000 2.706.424
    Savaş on milyondan fazla genci öldürmüş ve daha da çoğunu sakat bırakmıştır.İnsanların ruhları yaralanmış, yaraların bazıları zehirli olmuştur. Keza ikinci büyük savaşında bu zehirlerin acısını yaşadı.
    II.BÖLÜM
    ÇANAKKALE'DE Kİ TÜRK ZAFERİNİN DEVLETLER TARİHİNE ETKİSİ
    1) İngiltere'ye Çanakkale Zaferinin Etkisi
    1915 yılının sonunda boğazların geçilememesi ve Rusya'ya yardım gönderilmemesi, İngiltere'nin planlarını alt üst etmiştir. İngiltere, boğazlardan Rusya'nın insan gücüne ulaşıp, onu silahlandırmayı ve savaşın vurucu gücü haline getirmeyi planlıyordu.Boğazlardan alınan Türk yenilgisi, bu yüzden en fazla İngiltere'ye zarar vermiştir. Çünkü, yenilgi; Rusya'nın sosyalist olmasına ve savaştan çekilmesine neden oldu. Müttefiklerin elindeki en büyük insan kaynağına ulaşılamamıştır.
    Batı cephesinde Fransızlar çok kayıp veriyorlardı. Müttefiklerin gücünü tüketiyordu. İngiltere'nin yardım göndermesi gerekiyordu. Yeterli desteği gönderebilmesi için ülkesinde zorunlu askerlik ilkesi uygulaması gerekiyordu. Fakat İngiltere geleneklerine göre zorla askerlik yaptırılamazdı. Batı cephesinin ve imparatorluğun bir çok cephesinin sürekli artan asker ihtiyacını karşılamak zorundaydı. Bu yüzden Savaş Bakanı Lord Kiçner 1915 yılı sonlarında zorunlu askerlik ilkesinin onaylanmasını ister. 5 ocak 1916'da zorunlu askerlik kanunu meclise sunuldu. Bu kanun tasarısı hükümet içinde çatlaklıklara yol açar. Bakanlardan Maliye, Tecim ve İç İşleri Bakanları karşı koyarlar. İrlandalı ulus severler, kanunun İrlanda'da uygulanmaması şartıyla muhalefetten vazgeçerler. İşçi Partisi'de muhalefetliğinden, sanayi de çalışanlar arasından asker alınmayacağı konusunda başbakanın açıklamasıyla vazgeçerler. Böylece 25 Mayıs 1916'da önerge kanunlaşır Savaş bakanı kanunun onaylanması yüzünden büyük eleştirilere maruz kalır.
    Bu olaylar Çanakkale Zaferi'nin sonuçlarından biridirÇünkü Çanakkale olayının kapanmasıyla, Türklerin boğazda kaygıları kalmayınca Mısır'a saldırması korkusu yüzünden, buraya büyük ölçüde İngiliz Birlikleri gönderir. Bu birlikler, büyük tepkilere maruz kalan, zorunlu askerlik kanunuyla sağlanır.
    Batı cephesine gönderilen askerler ise; Almanya cephesini aşmak için dikenli tel ve mitralyözler üzerine saldırıyorlar; ancak sonları ölüm oluyordu.
    Her saldırıda halk da ve orduda bu kez zafer kesin duygusu uyandırılmıştır. Ancak bu olmayınca 'düşman o ölçüde yıpratıldı ki gelecek saldırıda çökecek' savı ortaya atılıyordu. Kitleler bu duruma bir süre inanmış, ses çıkartmamışlardır. Fakat kitleler bu savlara inanmaz olmuşlardır. İngiltere kamuoyunda büyük tepkiler baş göstermeye başlar.
    1917 senesinde Fransız Ordusu Batı Cephesi'nde önemli bir işlev göremez hale gelmiştir. Cephe İngilizlere kalır. İki ay boyunca İngiltere saldırır ve 400.000 kişi kayıpla çekilir. İngiltere asker sıkıntısı çekmektedir. Ve zor durumdadır. Halka 'Silah ve cephane işlerinde çalışan gençleri askere alacağız" denildi. Bu İngiltere'ye binlerce top, tüfek kaybettiren grevlere neden oldu.S
    1917 ilkbahar ve yazı içinde Rus çöküntüsünün de etkisiyle Fransa ve İngiltere'de hükümetlerin savaşı sürdürmek için gereken malzemeleri almak istemelerine güçlü bir direnme gösterilmiştir. Bu iki ülke çökmek üzereyken, onların kurtarıcısı taze kan Amerika olmuştur.

  16. 2006-12-18



    Nusret'in hikayesi

    18 Mart 1915 deniz zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dahice boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve boğazı düşman gemilerine kapamıştı.

    Dönemin Fransa başbakanı; Çanakkale için "Türkler boğazı kapamakla savaşın iki yıl uzamasına ve müttefiklerin milyonlara varan insan gücü ve yüzlerce milyarlık maddi kayba uğramasına sebep olmuşlardır." demiştir.

    Peki o gizemli mayınları kim ne zaman oraya dökmüştür

    Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti'nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu. Çanakkale boğazında zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı.

    6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey'e "Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat'le son 26 mayınını şu gördüğün karanlık limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun."

    Evet. Bu sefer mayınların boğazı kesecek şekilde değilde kıyıya paralel olarak Karanlık Limanına dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi. Çünkü düşman zırhlıları boğaza gurup gurup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan Karanlık Liman'da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu.

    Nazmi Bey, ertesi gün Nusret mayın gemisi komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'yı buldu. Her iki subayda çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusret'ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey'in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti.

    7 Mart'ı 8'e bağlayan gece yarısı Nusret demir alarak Çanakkale'den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Gemi daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Karanlık Liman'a giriyordu. Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Bir an, suyun yüzüne değen ışık silindirler hemen ardından denizi yalayarak, havaya kalkıp yeniden denizin yüzeyinde başka bir noktayı aydınlatıp derinlere inmekte ardından yine uzaklara gitmekteydi. Daha yakınlarda devriyeye çıkmış düşman gemilerinin projektör ve ışıldakları zaman zaman Nusret'in olduğu kıyının karşısını noktalamaktaydı. Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusret'in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı.

    Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yeralmaya başladılar. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makinalar tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınlar dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusret'in yolu üzerinde kol geziyordu.

    Bir an için Nusret'in çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük olasılıkla düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusret'i görecekler ve herşey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı. Karalığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu. Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusret'in böğrüne saplanacaktı ki bir mucize gerçekleşti.Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, Türk kıyılarında yanan projektör bir mucize yarattı.

    Bizim kıyıda birden bire yana projektörümüz birkaç saniye içinde, düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. İki projektör şimdi gözgözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusret'e yaşam umudunu geri verdi. Şimdi karşıyaşan iki projektör, iki düşman göz birbirinden kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusret, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca islim üstünde, Çanakkale yönünde yolalmaya başladı.

    Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusret mayın gemisinin başkomutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan dayanamamış, heyecan kasırgası içinde duruvermişti.

    Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçmişti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana gelmişti. Bunların nedeni, 7-8 mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonrada gerek düşman pilotlarının fark edemediği gerekse 17-18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusret'in mayınlarıydı.

    Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı. Önce Bouve 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan itibaren herşey ters gitmeye başlamıştı. Bouve'in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarpıştığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı ve üç dakika sonrada Irrestible'nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü.

    Muhteşem armada üç büyük gemisini (Irrestible, Ocean, Bouve) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Nusret'in yapmış olduğu görev tarihi değiştirmişti.

    Müttefik donanması 18 Mart günündeki başarısızlıklarından çok şey öğrendiler. İngilizler bu yenilginin tüm faturasını son keşfini yapıp mayın yoktur raporunu veren pilota çıkardılar ve onu idam ettiler. Nusret'in 7-8 Mart gecesi bir şehit vermek uğruna yaptığı iş ve Türk topçusunun başarısı, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara'ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.

    YABANCI GÖZÜYLE 18 MART İngiliz general Oglander'in, "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" adlı eserinin birinci cildinde: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

    Sir Ccolyen Corbet'in, "Harekatı Bahriye" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Hakikat şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyuna paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve balıkçı gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyat ve sağgörüye rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

    Bahriye Nazırı Churchill 1 Ağustos 1930 tarihli "La Revue de Paris" dergisinde şöyle der: "Nusrat Gemisinin gizlice döktüğü 20 demir kap, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale Harekatını durduran bir takım pisikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Türkiye'yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa'da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey Italya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale'nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti."







    Nusret mayın gemisinin Çanakkale Askeri Müze içinde bulunan maketi








    Nusret mayın gemisi planı





    Büyük hali için resme tıklayın







  17. harikasın arkadaşım seni alkışlıyorum.duyarlılığın içinde ayrıca sonsuz teşekkürler.sevgi ile kal
    :a200:

  18. 2006-12-20
    Çanakkale'de Mehmetçiğe kimyasal silah

    595 - Çanakkale Geçilmez

    Çanakkale Zaferi'nin 90. yıldönümü… Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.

    20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer:

    "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."

    Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal, ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor:

    "...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya götürdüler. Orada bize elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."

    Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekûn bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.

    Mehmetçik gaz karşısında çaresiz

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkarılan yeni bir arşiv belgesinde İtilaf Devletleri'nin Türk askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal silah kullandığı belirtiliyor. Belgeye göre, Osmanlı askeri kimyasal silahlar karşısında çaresiz kalıyor. Belgede gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından kullanıldığı belirtilmiyor. Verdiği zarar konusunda da bir bilgi yok. Fakat, araştırmacılar binlerce askerin kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor.

    2 Temmuz 1915 tarihinde Başkumandan vekili namına Müsteşar imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne gönderilen belgede düşman kuvvetleri tarafından kimyasal silahlar kullanıldığı belirtilip tarafsız ve dost devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor. Dost devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına sokuyor. Daha önce 19. yüzyılın sonlarında Fransızlar Almanlara karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde Almanlar da Fransızlara misillemede bulunmuştu.

    Domdom kurşunu...

    Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş ihlalini daha ortaya çıkarıyor. Savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20 Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı rapor ediliyor. Aynı belgede domdom kurşunlarının İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı çiziliyor.

    10 Mayıs 1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer (Kızılay) bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30 kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler önüne seriyor.
    Belgeler şimdi sergide, sonra kitapta

    Çanakkale Savaşları hakkında Genelkurmay Başkanlığı'nın yayımladığı birkaç çalışma dışında belgelere dayalı, ilmi, ciddi ve kapsamlı bir kitabın yazılmamış olması büyük bir eksiklik. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bu alandaki eksikliği gidermek için savaşların 90. yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde iki ciltten oluşan "Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri" kitabının ilk cildini kısa bir süre sonra piyasaya sürecek. Kronolojik olarak 10 Ağustos 1914 ile 31 Ağustos 1915 tarihleri arasındaki olayları anlatan belgelerden oluşan ilk kitap muhteva bakımından oldukça geniş. İkinci cildiyle birlikte bu kitap bir yıl içinde tamamlanacak.

    İkinci cilt ise 1 Eylül 1915 ve 9 Ocak 1916 tarihleri arasını kapsayacak. Arşiv bünyesinde kurulan ve beş uzmanın çalıştığı Çanakkale Masası'nın ortaya koyduğu belge ve fotoğraflar da kitaptan önce bir sergide kamuoyuna sunulacak. Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile 18 Mart Üniversitesi tarafından 14-25 Mart tarihleri arasında ortaklaşa düzenlenecek sergide 50 arşiv belgesiyle çeşitli fotoğraflar yer alacak.

    HAŞİM SÖYLEMEZ - Aksiyon Dergisi Sayı: 536

  19. Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar'da yaptığı başarılı savunma savaşlarıyla savaşın kaderini değiştiren komutan Kur. Alb. Mustafa Kemal Çanakkale'de Siperde (1915)


    598 - Çanakkale Geçilmez
    General Hamilton (İng.) ve General Gouraund (Fr.) durum değerlendirmesi yaparlarken (1915). Fransız general ülkesine Çanakkale'de bir kolunu kaybederek dönecektir.


    599 - Çanakkale Geçilmez
    Çanakkale'de savaşan komutanlardan bir grup:Önde oturanlar (sağdan); Hulusi ve Nazmi Beyler, Ayaktakiler (sağdan); 3. Kor. K. Esat (Bülkat) Paşa, Anafartalar Grubu K. Kur. Alb. M. Kemal Bey, Rüştü Bey. Arkadakiler (sağdan); Güney Bölge K.lığı danışmanı Kur. Alb. Kannengiesser Bey, soldan bozyakalı Wilmer Bey, daha geride Kor. Kur. Bşk. Yb. Fahrettin (Org. Altay) Bey, kalpaklı şahıs Kur. Kemal (ohri) Bey, yüzünün yarısı görülen Grup. Kur. Bşk. İzzettin (Org. Çalışlar) Bey.


    Alman ve Türk Paşalar Gelibolu Yarımadası'ndaki tabyaları denetliyor (1915)


    Çanakkale'deki Türk birliklerinden 3. Kolordu ve Kuzey Grubunun komutanı Tuğg. Esat (Bülkat) Paşa Gelibolu Yarımadası'ndaki karargahında (1915)



    Deniz savaşlarının komutanları General Hamilton ve Amiral De Robeck

    Başkomutan Vekili Enver Paşa komutanlarla Çanakkale'de denetlemede (1914 sonraları)

  20. Ablacigim sana hayranim ptp
  21. 2006-12-26
    Savaşların meçhul çocuk askerleri
    616 - Çanakkale Geçilmez
    Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, ''meçhul çocuk askerler'' olarak Türk tarihinde yerini aldı.
    Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı, Konya ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nuri Köstüklü, yaptığı açıklamada, Türk milletinin vatan savunması verdiği dönemlerde erkek ve kadınlar kadar çocukların da çok önemli görevler üstlendiğini söyledi.
    Türk çocuklarının milli bir sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakarlıklar, çektiği çileler ve eziyetlerin tam olarak bilinmediğini vurgulayan Köstüklü, Anadolu'nun hemen her köşesinde, özellikle işgal gören yörelerde, çocukların da bir destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergilediğini anlattı.
    Çocuk askerler üzerine bir araştırma yaptığını ve elde ettiği bilgileri bazı seminerlerde sunduğunu dile getiren Köstüklü, bunlardan bazılarını şöyle sıraladı:
    ''Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu küçük Mehmet, Şahin Bey'in oğlu Hayri, şehit Yolağası'nın oğlu Mehmed Ali, arzuhalci Ali Efendi'nin oğlu İsmail gibi 11-12 yaşlarındaki çocukların özverisi göz yaşartıcı boyuttadır. Bu çocuklar Arslan Bey'in başında bulunduğu milis kuvvetlerinin içinde diğer Kuvayi Milliyeciler gibi silahlı olup yeri geldiğinde çatışmalara katıldılar ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulundular.

    TEK BACAĞI İLE MİLLİ MÜCADELEDE YER ALDI

    617 - Çanakkale GeçilmezBu çocuklardan küçük Mehmet ve İsmail, 1920 yılının Ağustos ayında şehrin durumu ile ilgili orduya dilenci kılığında bilgi götürürken düşman askerlerine yakalandılar ve hiçbir konuda düşman kuvvetlerine bilgi vermediler. Serbest bırakıldıktan sonra ateş açılması nedeniyle küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandı. Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarıldı. Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, geri döndükten sonra tek ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı.''
    Köstüklü, bir diğer kahraman Tarsuslu küçük Mehmet'in de mücadelede önemli görevler üstlendiğini belirterek , ''Bu çocuk, Adana cephesinde düşmanla çarpışıldığı zaman Kuvayi Milliye'ye yemek taşır ve postacılık yapardı. Birgün yine vazifesini yaparken kurşun yağmuruna yakalandı. Ağır yaralanan Mehmet, Konya'da tedavi gördü'' dedi.

    KAHRAMANLIKLARI TÜRKÜ OLDU

    618 - Çanakkale GeçilmezAdanalı çocukların da İstiklal Savaşı'nda milli heyecan ve sorumluluk içinde hareket ettiğini dile getiren Köstüklü, şöyle devam etti:
    ''12 Haziran 1920'de Fransız ve Ermenilerden oluşan bir grubun Türklere yönelik katliamında, direniş gösteren Türk çocuklarından 10 yaşındaki Mehmet, aldığı kurşun ve süngü yaralarına rağmen hayatta kalmayı başardı, ancak bir bacağını kaybetti. Urfa'da 14 yaşındaki Bozan, Fransızlar kaçarken Kuvayi Milliye önünde harbe katıldı. Bu yavrunun kahramanlığını gören halk, Bozan için türkü bile yaktı. Sebeke dağından indim dereye/Atılıyor bombalar, bilmem nereye/Türk çeteleri dönmez geriye/Be yürü! yürü Bozan Yavrum yürü!/Vursun kırsın Fransızları, aslanım yürü!...''
    Köstüklü, Kahramanmaraş savunması sırasında düşmanın önünü kesmesi için kendisine verilen köprü uçurma görevini yerine getiren Sarıca Köyü'nden 14 yaşındaki Ali, milis kuvvetler arasında bir çok yeri dolaşmak suretiyle bilgi alışverişini sağlayan 10-11 yaşlarında Osmaniyeli Niyazi Aykan da Cumhuriyet tarihine adını altın harflerle yazdırdığını ifade etti.

    12 YAŞINDAKİ NEZAHAT ONBAŞI

    Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey'in kızı 12 yaşındaki Nezahat onbaşının da, bu küçük yaşına rağmen elinde silahı asker kıyafetiyle Türk ordusuyla birlikte çeşitli muharebelere katıldığını anlatan Köstüklü, ''Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen bu kız çocuğu Milli Mücadele boyunca 70. Piyade Alayı'nın bir mensubu olarak alayla birlikte tam bir asker gibi, cepheden cepheye koştu. Hatta bu Alaya, o bölgede 'Kızlı Alay' denmişti'' dedi.
    Köstüklü, Çanakkale Savaşı'na katılan Galatasaray, Konya ve İzmir Liseleri gibi birçok okulun öğrencisinin şehit düştüğünü belirterek, savaşın olduğu dönemde bu üç lisenin mezun bile veremediğini bildirdi.
    Vatanın kurtulması için Türk milletinin kadını erkeği ve çocuğuyla tek vücut olarak düşmana karşı koyduğunu ve yabancı unsurları Türk topraklarından attığını belirten Köstüklü, ''Türk çocuğu yeri geldiğinde omzunda silahla cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için haber taşıdı, yeri geldi Türk askerine su, ekmek ve mermi götürdü. Bugün kahramanlık destanları yazarak gazi ya da şehit olan bu çocukların birçoğu bilinmemektedir'' dedi.

  22. Çanakkale denildiğinde ;
    Bir hüzün yaşıyor gönlüm, Gerçekten apayrı özellikleri olan serhat Anadolu şehri. Hala daha Kurtuluş Savaşımızın izlerini taşıyan tarih kokan Çanakkale..
    Binlerce kitaplar yazıldı hala daha yazılıyor ve dahada yazılacak ona. Sokaklarında özgürce yürüyebildiğim tek şehir. Çünki Atalarım yatıyor toprağının altında. Onların ruhu adeta ülkemizin nefesi gibi... Vuslat Kardeş ellerin dert görmesin.
    Diyorum ki ;

    Bitmesin bu Çanakkale Destanı,
    Son damlasına kadar akıtalım al kanı,
    Tek Vücut olup, koruyalım Vatanı,
    Sakın incintme toprak altında ki atanı,

  23. 2007-01-06
    Türkiye'ye Japonya'dan bir eğitim heyeti gelir. Temas ve incelemeler yapacak,
    neticeyi yetkililere aktaracaklar. Gerektiği kadar da ikili işbirliği gerçeklestirecek.

    Işler buraya kadar çok iyi...

    Japon heyeti yurdumuzun bazı bölgelerinde gerekli incelemelerini yapar. Sonra Bakanlıkta toplanırlar. Heyetin hakkımızdaki tespiti ilginçtir:

    "Sizin çocuklarınızda milli şuur yok".

    Bizimkiler şaşırır! "Bizim çocukların damarlarındaki kan milli duygumuzun
    kaynağıdır."
    Yine de fazla ses çıkarmazlar! Ne de olsa misafirdir!
    Bizimkiler sorar,
    "Peki, Sizin gençlerinizde milli şuur var mıdır?
    Japon uzmanları anlatmaya başlar:
    Biz gençlerimize ilkokula başlamadan "şok testler" uygularız. Mesela uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız. Çok katlı yollardan da geçen tren, onları şöyle bir sarsar. Mini mini çocuklarımız teknolojinin bu baş döndürücü neticesini görerek bir şok olurlar.
    Sonra... Bu şoktan sonra Hiroşima'ya götürürüz. Bölgeyi aynen
    koruyoruz. Bombalanmış bu bölge hakkında bilgilendirir; değil hayvan, bitkinin bile yeşermediğini gösteririz. Ve deriz ki
    "Eger sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz vatanınız, işte
    böyle düşmanlar tarafından bombalanır. Hiçbir canlı yaşayamayacak
    biçimde size bırakıp giderler. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni vasıtalar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz iş. Çocuklarımız bununla ikinci
    bir şok daha yaşarlar.
    Sizlere şunu hatırlatalım ki, Türkiye'de birçok teknik elemanımız bulunmaktadır. Bunların herhangi birine bu konuyu sorabilirsiniz."
    Bizimkiler şaşkınlık içinde sorarlar :
    "-Peki ya Türkiye için tespitiniz var mi? Varsa gözlemleriniz nedir?"
    Japonlar;
    "elbette var" derler.
    "Bizimkinden çok daha önemli.
    Bir tanesi Çanakkale Savaşları'nın olduğu bölge. Bu bölge gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile. Bir metre kareye altı bin merminin düştüğü savaşta, Türk'ler her şeye rağmen galip çıkıyor, olamayacağı olur hale
    getiriyorlar. En son teknolojiye ve donanıma meydan okuyarak, inancın galip geldiğinin ispatını yapıyorlar. Üstelik karşılarında tek bir düşman
    değil, müttefik güçler; sizin tabirinizle yetmiş iki millet var.

    ''Evet M²'ye 6.000 Mermi!...

    M²'ye 6.000 Mermi!...

    6.000 Mermi!...

    Bileniniz var mıydı ?

    Not:

    300 M2 lik bir tepe için 2 gece savaşıldı...
    m2'ye 50 ölü düşüyordu...
    Cerrahpaşadan gelen 130 son sınıf öğrencisi
    gönüllünün hepsi şehid oldu o tepede... o sene mezun verilmedi tıbbiyeden... anlatacak çok şey var bu savaşta. oradan geçen varsa tepelere kazınmış yazıyı bilir.
    ''Dur yolcu bilmeden basıp geçtiğin bu toprak bir devrin battığı yerdir....

    Çanakkale Neresi?

    On sekiz mart bin dokuzyüz on beş de.
    Çanakkale destanının yazıldığı yerdir.
    İtilaf devletlerinin birleştiği yerde.
    Eşsiz kahramanlığın yaşandığı yerdir.

    Türk milletinin tek yumruk olduğu.
    Azim ve kararlılıkla karşı koyduğu.
    Düşman askerini boğazda boğduğu.
    Muhteşem savaşın yaşandıgı yerdir.

    Hem deniz hem hava hem de karadan.
    Ateş yağdıran düşmandan korkmadan.
    Günlerce savaşan hem de bıkmadan.
    İkiyüz elli bin şehidin verildiği yerdir.

    İngiliz, Fransız, Hindu ve yandaşlaraına.
    Kanada, Avusturalya gibi sırdaşlarına.
    Yenizellanda nın da katıldıgı düşmanlarına.
    Osmanlı tokatının vurulduğu yerdir.

    Çanakkale boğazının kana bulandığı.
    Hasta adamın günlerce dayandığı
    Vatan uğruna canın hiçe sayıldığı.
    Şanlı tarihimizin yazıldığı yerdir.

    Vatan, millet, din ve devlet yolunda.
    Şimdi hür yaşayan bizler uğrunda.
    Rahat uyumak için toprağın bağrında.
    Canını feda edenlerin yattığı yerdir.

    Hürriyet uğruna ölmeyi şeref sayanların.
    Çanakkale geçilmez diye tavır koyanların.
    Düşman karşısında kale gibi duranların.
    Destanlarının yazıldığı muhteşem yerdir.

    İman gücüyle yazıldı bu büyük destan.
    Geçilseydi Çanakkale gitmişti vatan.
    Dua dua yalvarınca yüce Allahtan.
    Sağnak sağnak rahmetin indiği yerdir.

    Allah Allah diye coşunca asker.
    Kalmadı düşmandan hiç bir eser.
    Nasip olsun o askere cennette kevser.
    Dediğimiz arslanların yattığı yerdir.


  24. 2007-01-08
    RESULALLAH ÇANAKKALE DE

    Tarihler 1928 yılını göstermektedir. Osmanlının son devir âlimlerinden, ilmi ile amil Alasonyalı Cemal Öğüt Hocaefendi hacca gider. Cumhuriyet yeni kurulmuş, hızlı bir değişim yaşanıyor, Çanakkale savaşının üzerinden de on yılı aşkın bir zaman geçmiştir.

    Cemal Öğüt Hocaefendi Mekke'deki vazifesinin tamamladıktan sonra Medine'ye gider. Medine'de her zamankinden fazla kalır. Bu esnada Osmanlı coğrafyasının değişik bölgelerinden gelen hacılarla istişarelerde bulunur. Osmanlı devleti yıkılmıştır, Osmanlı'dan geri kalan toprakların büyük çoğunluğu ya işgal altındadır ya da sömürge durumuna düşmüştür.

    Cemal Öğüt Hocaefendi vaktinin çoğunluğunu Mescid–i Nebevî'de geçirir. Bu arada Efendimizin türbesindeki görevlilerle yakınlık hâsıl olur. Hiçbir dünyalık beklemeden, sadece Resûlullah'a sevgi ve muhabbetinden dolayı türbeye hizmet eden bu güzel insan da Cemal Öğüt Hocaefendiye yakınlıkduyar ve güzel bir dostluk kurulmuş olur.

    Cemal Öğüt Hocaefendi türbedarla yaptığı sohbetlerde bir şey dikkatini çeker. Türbedar Osmanlı devletine son derece bağlıdır, hatta o kadar ki Osmanlı adı geçtiği yerde muhakkak bir hürmet ifadesi belirtisi gösteriyordu. Bu nuranî ihtiyarın Osmanlı'ya bu derece bağlı ve hürmetli olması Cemal Öğüt Hocaefendinin merakımı celbeder, bir gün sorar:

    "Sizde Osmanlı'ya karşı derin bir sevgi ve muhabbet görüyorum, bunun özel bir sebebi var mı?" Nurani ihtiyar derin bir düşünceye daldı, kısa süre sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi:

    "Allah ve Resûl'ünün muhabbeti, Osmanlı'yı sevmemi gerektirir." Cemal Öğüt Hocaefendi bu açıklamadan pek bir şey anlamaz. Anlamadığı da zaten yüz hatlarından anlaşılmıştır. Türbedar pek fazla bilgi vermek niyetinde değildir, ancak Cemal Öğüt Hocaefendi bir şeylerin olduğunu anlar ve ısrar eder. Nur yüzlü ihtiyar anlatmaya devam eder:

    "Osmanlı'yı sevmem için şu anlatacağım hâdise yeter de artar bile."

    1915 senesinde Medine'de başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır.

    1915 yılının hac mevsimi idi. Her hac mevsiminde olduğu gibi, dört bir yandan mü'minler geliyordu, bu gelenlerin içinde Hindistan ulemâsından, âlim, zahit, keşfi açık gerçek bir Allah dostu da bulunuyordu. Bu Allah dostu ile sizinle olduğu gibi yakınlık oluştu, sohbetine katıldık. O kadar güzel sohbetleri oluyordu ki, kendi ağlıyordu, dinleyenleri de ağlatıyordu. O zamanlar Osmanlı'nın çok sıkıntıda olduğu zamanlardı, ehl–i küffar, İslâm'a karşı saldırıya geçmiş, Payitahtta Çanakkale Boğazı'nda büyük savaş oluyordu.

    Hindistanlı âlimde bir şey dikkatimi çekmişti, sohbetlerinde ağlıyor, namazlarında ağlıyor, yolda yürürken bile gözünden yaş eksik olmuyordu. Ağlamadığı zamanlar bile devamlı hüzünlü idi. Merakım artıkça artı ve bir gün kendisine bunun sebebini sordum:

    "Efendi! Bu mübarek yerdesin, gözün gönlün açılacağı yerde devamlı ağlıyorsun, ağlamadığın zamanlarda yüzünde hüzün var, bunun sebebi, hikmeti nedir?" Beni yayına oturttu, gözlerindeki yaş damlaları daha da hızlanarak akmaya başladı. Sonra yaşlarını sildikten sonra bana dedi ki:

    "Ben uzun yılların hasreti ile çok uzaklardan buralara geldim. Ben Kâinatın Efendisi'nin kokusunu, ruhaniyetini Hindistan'dan alırdım. Şimdi buralara geldim, Efendimin kabr–i şerifi başındayım, ama Hindistan'da aldığım feyiz ve nuranîliği burada bulamadım. Bu ne hâldir diye düşünüyorum, acaba bir günah mı işledim, bir suçum mu var? Efendim benim üzerimden himmetini çekti mi? Ya da Efendim, burada değil, burada olsa onu hisseder, onun ruhaniyetinden bereketlenirdim. Bu hâl beni perişan etti… Ağlamamın sebebi budur."

    Türbedar bu Allah dostunu dikkatle dinledi, ancak o da bu işe ne bir yorum getirebildi, ne de bir şey diyebildi. Ancak nur yüzlü türbedarın da kafası karışmıştı. Bu Hindistanlı âlimin, yalan söyleme, abartı yapma gibi bir durumu söz konusunu değildi. Son derece samimî bir hâl içindedir. Hindistanlı âlimin söylediklerine yabancı değildi. Her hac mevsiminde değişik bölgelerden gelen Allah dostları ile karşılaşır, onları Allah Resûlü'nün ruhaniyeti ile nasıl bağlantılar kurduklarını bilirdi. Bu Hindli âlim de onlardan biri idi, türbedarın bunda zerre şüphesi yoktu. Peki, bu âlimin söyledikleri nasıl açıklanacaktı?

    Yaşlı türbedar gündüz dinlediklerinin etkisinde kalmıştı, gece yatağına yattığında da kafasındaki soru işaretleri gitmemişti.

    Sabah namazına kalkmadan önce türbedar bir rüya görür. Rüyasında Kâinatın Efendisini görür. Nur yüzlü türbedar, edebinden Efendimize bir şey soramaz. Dün yaşananlar aklına gelir, bir şey diyemez. Türbedarın düşüncelerine Kâinatın Efendisi cevap verir:

    "O kardeşimin hissettiği doğrudur. Ben her zamanki makamımda değilim, birkaç zamandır Çanakkale'deyim… Çok zor durumda bulunan kardeşlerimi yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Onlara yardım ediyorum…"

    Hindistanlı âlim, Allah dostunun vaziyeti anlaşılmıştı. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Efendimiz bulunduğu makam itibariyle, bir anda birden çok yerde bulunamaz mı? Elbette bulunur, başta Hızır Aleyhisselâm'ın ve Allah'ın veli kullarının bulunduğu gibi. Buradaki, hâdise birine gösterirler, ondan da herkese duyururlar mahiyetindedir.


    Yetiş ya Muhammed Kur-an’ın elden gidiyor!

    Çanakkale en zorlu günlerinden birini geçiriyor. Küffar ordusunun askerleri ilk defa karaya ayak basmıştır, ellerindeki üstün silah ve teçhizatla saldırıya geçerler. O zamanlar Osmanlı'nın müttefiki olan Almanya ordusuna mensup bazı subaylar da cephede bulunmaktadır. Şimdi bu subaylardan birine kulak verelim.

    Alman Subay Sanders anlatıyor:

    Çok dehşetli bir saldırı karşısında kalmıştık. Karaya çıkan İngiliz askerlerini gemiden top atışları ve makineli tüfekler destekliyordu. Bulunduğumuz siperlerden değil hareket etmek, en küçük bir hareket belirtisi bile onlarca mermiyi hemen o hareket noktasına çekiyordu.
    Mevzilerden elini kaldıranın eli, miğferini kaldıranın miğferi parçalanıyordu. Böyle bir sağanak altında çaresizlik içinde beklemekten başka bir şey yapamıyorduk.

    Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bulunduğum yerden yaklaşık on beş metre uzağımızdan korkunç bir ses geldi. Sesle birlikte bir Türk askeri siperden kalktı, düşmana doğru koşmaya başladı. Hem koşuyor hem kollarını sağa sola sallıyor, hem de sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Yanımda bulunan tercümanıma dedim ki:

    –Şu koşan asker ne diyor?

    –Komutanım! "Yetiş ya Muhammed Kitabın elden gidiyor!" diye bağırıyor.

    Böyle bir manzarayı tarih görmemiştir. Asker sanki üzüm toplar gibi düşman mermilerini elleriyle topluyordu. Onu gören diğer askerler de siperlerinden hareketlendi ve o anda çok çetin bir savaş başladı. Kısa zaman sonra karaya çıkan İngiliz birliğinden geriye yerde yatan asker cesetlerinden başka bir şey görünmüyordu.

  25. 315 - Çanakkale Geçilmez







    Meçhul askerlerin hikayesi

    Çanakkale Zaferi'nin yıldönümü kutlamaları sırasında ortaya çıkan ve Çanakkale Savaşı'nı simgeleyen fotoğraftaki 2 askerin Malatya'nın Kadiruşağı Köyünden Mehmet Alioğlu Abdulvahap ile Ahmetoğlu Hüseyin olduğu iddia edildi.

    Fotoğrafta sağ tarafta bulunan Ahmet oğlu Hüseyin'in torunu 57 yaşındaki Mehmet Demir, fotoğrafın gazetelerde yayınlaması ile çok heyecanlandıklarını ifade ederek, her yıl gidip kabrini ziyaret ettiği dedesinin fotoğrafına sahip olmanın gururunu ve mutluluğunu yaşadığını kaydetti.

    Dedesinin babası 6 aylık iken köyün diğer gençleri ile birlikte savaşa gittiğini anlatan Demir, "Dedem bir daha geri dönmedi. Babam Mahmut Demir 18 yaşına kadar dedeme bağlanan maaşı aldı. Ben her yıl gidip dedemin kabrini ziyaret ediyorum. Bu fotoğrafı görünce çok sevindik ve heyecanlandık. Babamın gençlik fotoğrafı ile tıpa tıp aynı. Köyün daha ileri gelen yaşlılarına da gösterdik. Hepsi dedemi tanıdılar. Bizim için büyük gurur kaynağı." dedi.

    Demir Ticaret Sahibi Mehmet Demir'in tek isteği ise o dönemde savaşa giden herkese verilen madalyalardan kendilerine de verilmesi.

    Fotoğrafta sol tarafta duran asker ise Mehmet Ali oğlu Abdulvahap. Torunu Nihat Yılmaz (42)'ın anlattıkları yürek parçalıyor. Babaları Mevlüd Yılmaz'ın 6 aylık iken dedelerinin savaşa gittiğini ifade eden Yılmaz, "Dedemin Ahşan ve Fatma adında iki ablası varmış onlar açlık ve sefalet nedeniyle hayatlarını kaybetmişler. Babama fotoğraftaki diğer asker olan Ahmet oğlu Hüseyin'in annesi yani babamın halası bakıp büyütmüş." dedi. Dedelerinin savaşa davullarla gönderildiğini ifade eden diğer torunu Vahap Yılmaz (36) ise, dedelerinin fotoğrafının gazetelerde yer almasının kendilerine büyük bir gurur kaynağı olduğunun altını çizdi.

    Fotoğrafı 10 yıl önce vefat eden babalarının görmesini çok arzu ettiklerini belirten Yılmaz, "Babam bu fotoğrafı görse kim bilir ne kadar duygulanırdı. Biz maddi durumumuz iyi olmadığı için dedemin kabrine hiç gidemedik. Ancak bir defa bir televizyon kanalında Çanakkale ile ilgili bir programda kabrini görme imkanı bulduk. Hamallık yapıyoruz. maddi imkan bulur bulmaz gidip dedemizin kabrini de ziyaret edeceğiz." şeklinde konuştu.

    ALMAN KOMUTAN TARAFINDAN ÖLDÜRÜLMÜŞ

    Fotoğraftaki askerlerin akrabası olan Saim Çolak (45) ise büyükannesinden dinlediği bir olayı şu ifadelerle anlatıyor: "Fotoğrafta sağ taraftaki Ahmet oğlu Hasan Hüseyin onbaşının topçu bir askermiş. Bir Alman komutanın emrinde görev yapıyormuş. İngiliz gemileri geçerken Alman komutanlar içki alemindeler. Ateş emri vermiyorlar. Hasan Hüseyin onbaşı izinsiz olarak eteş ediyor ve iki gemiyi batırıyor. Ancak Alman subay Hasan Hüseyin onbaşıyı izinsiz ateş ettiği için şehit ediyor. Türk subaylar gelip binbaşı olan Alman subayın rütbesini söküp Hasan Hüseyin onbaşının cenazesine takıyorlar."
    CEPHEYE GİDEN 64 KİŞİDEN İKİSİ GERİ DÖNEBİLMİŞ

    Malatya'nın Kadiruşağı köyünün eli silah tutan 64 erkeği Birinci Dünya Savaşı'na katılıp geriye sadece 2 kişi dönmüş. Köyde yetişkin erkek kalmadığı için 15 yıl boyunca çocuk doğmamış. Köyün kadınları geçim sıkıntısı nedeniyle köy topraklarının üçte ikisini satmak zorunda kalmış

    Güncelleme : 2007-01-09
  26. BİR “ÇANAKKALE TÜFEĞİ”NİN ÖYKÜSÜ



    İngiliz ordusunun askerleri, “Geçilmez Çanakkale”den geçemeyip, geldikleri gibi dönerlerken siperlerde yüzlerce tüfek de bırakmışlardı. Bu tüfeklerden biri, ilginç bir yolculuktan sonra, önce Mekke Şerifi Hüseyin’in, sonra ünlü İngiliz casusu Lawrence’in eline geçti,




    onun tarafından İngiliz Kralı 5. George’a armağan edildi ve sonunda İngiliz Kraliyet Savaş Müzesi’ndeki bugünkü yerini aldı. Çanakkale savaşları konusundaki bilimsel çalışmalarıyla
    birçok tarihsel olayı gün ışığına çıkaran Prof. Dr. Haluk Oral,


    terk edilen İngiliz siperlerinden birinde bulunan bu “Çanakale tüfeği”nin ilginç öyküsünü, Bütün Dünya okurları için yazdı.

    Tüfeğin “icat” olduğu zamandan buyana bilinen “tüfek oyunları”ndan birini Çanakkale’de düşman askerleri, siperlerden çekilirlerken yaptılar. Siperleri boşaltıp gittikleri belli olmasın diye siperlere, tetiklerine bağladıkları düzeneklerle ateş eden yüzlerce tüfek hazırladılar. Bu düzenekler kum ya da suyla çalışıyordu. Damlayan suyun ya da akan kumun etkisiyle tetiğe ağırlık biniyor ve tetik düşüyordu. Müttefik ordusu kaçtıktan sonra siperlere giren askerlerimiz bu tüfekleri buldular. Yoktan var ederek savaşan Türk ordusu için bu tüfekler bir ganimetti ve tek tek zimmete geçirildi. Tüfeğin üstüne, savaşta ele geçirildiğini belirten şu sözü yazmayı da unutmadılar:
    “İğtinam olunmuştur”.



    O sırada Faysal, Şam’da Cemal Paşa’nın himayesindeydi. Ama işin aslı babasına karşı bir tür rehine gibi tutulmaktaydı.
    Faysal’ın babası, İttihat ve Terakki Partisi tarafından Mekke Şerifi olarak atanan Hüseyin’dir. Osmanlı’nın Araplar’a para ve silah verdiğini pek çok kaynak yazar. Cemal Paşa da Faysal’ın Arap güçleriyle kendisine katılacağını, düşlüyor ve bunları Faysal’a da açıkça söylüyordu. Kimbilir böyle bir konuşma sonunda Faysal’a bu tüfeği armağan etmiştir. Paşa, Çanakkale’de din kardeşleri tarafından ganimet olarak alınmış bir İngiliz SMLE (Short Magazine Lee Enfield) tüfeğini taşımaktan Faysal’ın gurur duyacağını düşünmüş olabilir.
    Faysal, bir süre sonra Mekke’ye babasının yanına dönme fırsatını buldu. Mekke Şerifi Hüseyin, o sıralar Osmanlı’ya karşı Arap isyanına hazırlanmaktaydı. Faysal geldiğinde büyük Arap isyanı yalnızca bir kıvılcım bekliyordu.
    O kıvılcım, Faysal’a armağan edilen bu silahtan çıktı; Mekke’deki Osmanlı Garnizonu’na atılan ve isyanı simgesel olarak başlatan ilk kurşun Şerif Hüseyin’in tarafından kullanılan bu tüfekten ateşlendi.
    Tüfeğin öyküsü burada bitmediği gibi daha da karmaşıklaşıyor. Bu tüfeğin öyküsünü izlerken, ünlü İngiliz casusu Arabistanlı Lawrence’la karşılaşıyoruz. Faysal Ekim 1916’da Thomas Edward Lawrence ile tanıştı ve onu kendine danışman yaptı. Bu görevlendirmenin bir nişanı olarak o tüfeği Lawrence’a hediye etti. T. E. Lawrence’in şanlı tüfeğin tarihsel, ulusal, dramatik ve psikolojik öneminin ayırdına varmaması olanaksızdı kuşkusuz.



    Tüfeği hemen sahiplendi ve üzerine adının baş harflerini ve armağan tarihini kazıdı:
    “T.E.L 4.12.16”
    Lawrence, iki yıl kullandı bu silahı. Başlangıçta, Suriye’de, Ürdün’de öldürdüğü her Türk askeri için bir çentik attı tüfeğe.
    Sonra, öldürdüklerinin sayısı o denli arttı ki Lawrence çentik atmaktan vazgeçti. 1 Ekim 1918’de Şam’a girdiğinde bu tüfek elindeydi.
    Lawrence tüfeği İngiltere’ye getirip İngiliz Kralı 5’inci George’a armağan etti. Bu tüfek şimdi Kra- liyet Savaş Müzesi’ndedir.


    Evet öykü burada bitiyor. Hepsi bir yana da, bir tek çentikler takıldı aklıma:
    Birinci çentik acaba köyünden ilk kez askerlik için çıkmış, eline kız eli değmemiş 20 yaşında Erzurumlu bir genç miydi?
    İkinci çentik, babası Balkan Savaşı’nda öldüğü için erken evlendirilen 22 yaşında iki çocuklu Memet miydi, Artvinli?
    Üçüncüsü, belki, hukuk fakültesi’indeki tahsilini yarıda bırakıp cepheye giden İstanbullu genç bir mülazımdı.
    Belki dördüncüsü Bingöl’de bir çobandı. Askere alınana değin vatan deyince aklına bu kum cehennemi hiç gelmiyordu.
    Ve beşinci çentik, Anadolu’nun bilinmeyen bir köyündendi, peygamberinin topraklarını korumayı nasip ettiği için yüce Tanrı’sına şükrediyordu dualarında. Kimbilir?•

  27. 2007-01-16
    Çanakkale Boğazı'nı geçmek isteyen İtilâf kuvvetleriyle yaptığı savaşlar (1915).

    Bahriye Nazırı Churchill'in teklifleri ve İngiltere'nin ısrarıyla İtilâf devletlerince girişilen harekâtın amacı, Rusya ile doğrudan temasa geçmek, onlara silâh ve malzeme yardımı yapabilmekti. Bu yolla, Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki Türk baskısı da kaldırılmış olacak; savaşa katılmak istemeyen Balkan devletleri, İtilâf devletleri yanında yer almağa zorlanacaktı.
    Yapısı bakımından, savunmaya elverişli olan boğaz, Türkler tarafından mayınlanmıştı. Tabyalar, toprak ve taştandı. Zırhlı veya betondan tabya yoktu; ayrıca birçok sahte mevzi yapılmıştı. Savunma düzeni, dış, orta ve iç bölgeler olmak üzere üçe ayrılmıştı. Bunların kumandası Miralay Cevdet Bey'de idi. Savaş ilânından birkaç gün sonra, 3 Kasım 1914'te İngilizler, Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Şubat 1915'te boğazın dış tabyaları tahrip edildi. Ayrıca, karaya çıkarılan askerler, tahrip işini tamamladılar. Bu harekâtta Türkler, 19 top kaybetti. Dış savunmanın düşmesi, bazı ülkelerde büyük yankılara yol açtı. Bulgaristan, çekingen bir durum aldı. İtalya, İtilâf devletlerine meyletti. Yunanlıların İstanbul'a girmelerini istemeyen Ruslar, 40 bin kişilik yardımcı bir kuvvet göndermeyi teklif etiler. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar, boğazları Ruslara vermeyi vaat ettiler. Bundan sonraki büyük taarruzun, Marmara Denizi'ne geçmek amacıyla, Fransız ve İngiliz savaş gemileri tarafından, 18 Mart 1915'te yapılması planlandı. Orta savunma tabyaları, sürekli olarak bombardıman edildi. Dış hatlara komandolar çıkarıldı. Boğazdaki mayın tarama ve temizleme işi başarıyla yürütüldü. Fakat 7-8 Mart gecesi, Yüzbaşı Hakkı Bey kumandasındaki Nusret mayın gemisi, karanlık limana, sezdirmeden tekrar mayın döşedi. İtilâf kuvvetlerinin 16 harp gemisi, 18 Mart 1915'te boğaza girerek, tabyaları ateşe tuttular. Gerek mayınlar ve gerekse bataryaların atışları ile İtilâf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekildi.
    18 Mart hücumu, Çanakkale'nin, karadan yardım görmedikçe geçilemeyeceğini gösterdi. Bunun üzerine, İngiliz, Fransız ve Anzaklardan (Avustralya, Yeni Zelanda ordusu) kurulan 70 000 kişilik kuvvet, 25 Nisan 1915'te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinde karaya çıkarıldı. Düşman kuvvetleri, 109 harp ve 308 nakliye gemisi ve özel çıkarma araçlarıyla denizden desteklenmekteydi. Bu çıkarmaya karşı savunma görevi, 5. Orduya verildi.
    İlk çıkarmalar Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale'ye yapıldı. Bazı yerlerde başarı kazanan düşman, kesin sonuca gidemedi. Seddülbahir ve Arıburnu'nu almayı başaramadı. Binbaşı Mahmud Bey idaresindeki Türk kuvvetleri, düşmanın içi bölgelere sızmasını engelledi. İlk çıkarma günü, 19. Tümen kumandanı Mustafa Kemal Bey (Atatürk), 17. Piyade Alayını, Conkbayırı'na vaktinde yetiştirerek, Kocaçimen tepesinin düşman eline geçmesini önledi. Düşman, 25 Nisan 1915 harekâtında, büyük kayba karşılık küçük bir köprübaşı elde edebildi, orada tutundu. Türk kuvvetleri, gecenin karanlığından faydalanarak düşmanı denize dökmek istediyse de, bu harekâtta yer alan Arap askerlerinin başarısızlığı ve çıkarttıkları gürültü, buna imkân vermedi. Öte yandan, 15 000 kişilik Anzak kuvveti de karaya çıkarılmıştı. Aynı günlerde düşman Saros Körfezi'ne, Beşike Limanı'na gösteriş çıkarmaları yaptı. Sonraki günlerde de Alçıtepe ve Arıburnu'nda Kocaçimen tepesini elde etmek için harekete geçti. Fakat, 5. Ordu kuvvetleri, büyük kayıplara rağmen, düşmanı püskürttü. Bu arada yapılan Seddülbahir, Arıburnu ve deniz savaşları çok kanlı geçti. Düşman, Seddülbahir'e 26 Nisan günü, top ateşiyle hücuma başlamıştı. 1 Mayıs gecesi ve daha sonraki günlerde, 17 000 kişilik Türk kuvveti karşı saldırıya geçti. Fakat, bunda başarı kazanılamadı ve Türkler, 16 000 kayıp verdiler. İngilizlerin kaybı, 14 000 kişiydi.
    Düşmanın ikinci hücumu, 6-8 Mayıs arasında, Alçıtepe'yi ele geçirmek oldu. Birkaç kere siperlere giren Fransızlar püskürtüldü. Sadece birinci hat siperleri, düşman elinde kaldı. 26 Nisan'da ve daha sonraki günlerde denizde savaşlar oldu. Türklerin Nurulbahir adlı gemisi battı. Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşılık, İtilâf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.
    14 Mayıs'ta İngiliz harp komitesi, savaşa devam kararı aldı ve İngiliz kabinesinde bazı vekiller değiştirildi. 18 Mayıs'a kadar nemli çarpışma olmadı. Haziran ayında, kanlı siper muharebeleri yapıldı. 4 Haziran'da 50 000 kişilik İngiliz ve Fransız ordusu, 25 000 kişilik Türk ordusu üzerine, top ateşi desteğinde taarruza geçti. Taarruzda zırhlı araçlar da kullanıldı. Bu hücum, Çanakkale'deki en kanlı muharebe oldu. Düşman, bazı Türk siperlerine girdi. 9 Temmuz'da Seddülbahir kumandanlığına Vehip Paşa getirildi. Biraz sonra Kerevizdere savaşları başladı. Çıkarmanın başlamasından 70. güne kadar Türk ordusu, 100 000 kayıp verdi. Her şeye rağmen düşman ilerlemeyi başaramadı, yeni bir çıkarma yapmaya karar verdi. Amaç, Anafartalar platosunu ve Kocaçimen'i ele geçirmekti. Taze kuvvetler, Ağustos başında Suvla kıyılarına, baskın halinde çıkarma yaptılar. Bunun üzerine Mustafa Kemal'in emriyle 28. ve 41. alaylar, 10 Ağustos'ta hücuma hazırlandı. Kumandanın kısa bir konuşmasından sonra, süngü hücumu başladı. Düşman, siperlerinde bastırıldı. Türkler, Şahinsırt'a kadar ilerledi. Savaş sırasında, Mustafa Kemal'in göğsüne bir şarapnel parçası çarptı. Düşman, Mustafa Kemal'in yönettiği bu harekâtla, ağır kayıplar vererek püskürtüldü.
    1915 yılının sonbahar ayları, kanlı fakat sonuç alınamayan çarpışmalarla geçti. Türk başkumandanlığı, 1. Orduyu Gelibolu'ya yolladı. Böylece Türk ordusu, 21 tümene çıktı. Başlangıçta üç gün içinde Çanakkale Boğazını geçeceklerini sanarak giriştikleri savaşı bir an önce sonuçlandırmak isteyen İtilâf Devletleri, yeni kuvvetler sağlamağa çalıştılarsa da sonuç alamadılar. General Charles Monroe, Çanakkale'nin boşaltılması gereğini belirten bir rapor verdi. Bunun üzerine, 5 Aralık tarihinde iki İngiliz tümeni, Selânik'e gönderildi. Kasım ayında başlayan yağmur ve kar fırtınası, siperlerde birçok askerin boğulmasına sebep oldu. Bu felâkette düşmanın kaybı da çoktu.
    Limanda birçok küçük gemi battı. Neticede çıkarma sahaları, düşman tarafından boşaltıldı. Gizlice yapılan boşaltma harekâtı sonucu, Ocak 1916'da Gelibolu yarımadası tamamen bırakılmış oldu. Bu arada bazı çarpışmalar da oldu. Anafartalar ve Arıburnu çekilmesi sırasında dikkati dağıtmak için, düşman, 19 Aralık günü Seddülbahir bölgesine saldırdı. Buraya döşenmiş olan mayınlar, Türklerin düşmanı takibine imkân vermedi.
    Çanakkale, I. Dünya Savaşında Türkiye'nin çarpıştığı on cepheden biriydi. Türk kara ordusu, savaş araç ve gereçleri bakımından çok zayıftı. Burada görev alan Türk deniz kuvvetleri, 1911-1912 İtalyan ve 1912-1913 Balkan savaşlarında yıpranmış durumdaydı. Savaş sırasında Türkiye, müttefiklerinden beklediği yardımı göremedi. Sadece Alman subayları, Türk subayları yanında görev aldılar. Avusturya'nın yardımı, iki bataryadan ibaret kaldı. Beklenen silah ve malzeme yardımı sağlansaydı, sonuç çok daha farklı olabilirdi.
    Çanakkale savaşları, 8,5 ay sürdü. Türk ordusunun karşı koymasıyla, Çanakkale, Irak, Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, batıdaki ana cephelerinden uzak tutulmuş oldu. Savaşlar, iki taraf için de büyük kayıplara sebep oldu. İtilâf devletleri, Çanakkale'ye önce 70 000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500 bin kişiye çıkarıldı. Bunun 400 000'i İngiliz, 79 000'i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı, 115 000'i ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen, 90 000'i hasta olmak üzere 205 000 idi. Fransızların kaybı 47 000'di. Türklerde ise şehid, yaralı ve hasta sayısı, 252 300'ü buldu.


    Güncelleme : 2007-03-25
  28. 2007-01-17
  29. 2. GAZİ MEHMET AŞKIN’IN ANLATTIKLARI:

    “İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem:

    “Kardeşim niçin böyle ah edip aglarsin, benim cigerimi daglarsin! Allah’ in verdigine merhaba! Takbir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazasi geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.Arzuladigim savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sag kalirsan, anamin elini benim içinde öp! Emzirdigi sütleri helal etsin!” dedikten sonra:

    “Başimi kibleye dogru çevir!” diye bildi... Ruhu çoktan uçmuştu...

    “Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı.Bir mütted sessiz kaldı ve sonra: “Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti

    “Karayürek deresi’ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan su aldığımda, matarama doğdurduğum suyun kan olduğunu anladım.”



    3. İNSANLIK DERSİ :

    Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
    "Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
    - Niçin öldürmek istediğin askere ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
    "Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."

    Fransız Generali BRIDGES
    Çanakkale Savaşları komutanı.

    4. EDİNCİKLİ MEHMET ER

    "Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına:

    "Komutanım ne olur şu kolumu kes!"
    Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:
    "Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"
    Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.
    Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın ıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."

    Teğmen SAİP
    Çanakkale Savaşlarından
    12. Alay 1. Bölük Komutanı
    5. SAKA HÜSEYİN

    "İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı.Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.
    Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.
    Fakat yolda, Hüseyi'nin çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:
    "Pınar baştan bulanır
    İner dağı dolanır
    Al başımdan sevdayı
    Buna can mı dayanır.

    Rinna, rinna yarim
    Rinna, rinna."
    Saka Hüseyin damacanlarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur.Siperlerde 2. Bölük su bekliyor.Yaralılar daha da çok su bekliyorlar.Birden bire, yanı başında iki karaltı beliriyor.Gavurca haykırıyorlar!
    "Dur! kımıldama!"
    Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç birşeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan?..." diye geveleniyor ve büyük bir saygı ile anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der.Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.
    "Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir.Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi Mülazım Efendi!" ve arkasından ilave etti.Bu sudan verinde bir bardak ben içeyim der!"
    Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir... Gözleri dolar.İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öpmek.İkinci iş, Hüseyin'i tartaklayan devriyeleri bir güzel fırçalamak, üçüncü iş, Hüseyin'i siperin dibine oturtup soluklandırmak, o " comed bell" kutularından, Oxo et suyu özündeni sarma tütünden, cigara kağıtlarından, Topler çikolata paketlerinden bol bol yağdırmak...Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atınca, bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçik' tedir."

    Baki Vandemir Paşa
    Çanakkale Savaşları Komutanlarından.



    6. KAYBOLAN İNGİLİZ ALAYI "21 Ağustos 1915 günü savaşın en şiddetli ve son anlarında Anzak Suula Koyu 60. tepede gün ağrırken gök berraktı.Görünürde altı veya sekiz tane, hepsi birbirinin eşi olan ekmek somunu biçimindeki bulut, 60. Tepe'nin üzerinde yayılmış duruyordu. O sırada saatte 6 veya 8 kilometrelik bir hızla güneyden esen meltem olmasına rağmen, bu bulutların ne biçimleri ne de yerleri değişmiyordu.
    Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler. Bunlar bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde toprağın üstünde duran aynı biçimde bir bulut daha vardı. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu. Yapısı katı maddeymiş gibiydi. İngilizlerin bulunduğu bölge savaş yerine 1000 metre kadar uzaklıktaydı. Bütün bunları Yeni Zeland kıtasının birinci sahra birliğine bağlı 3. bölükteki 22 asker öldü. Aralarında biz de vardık.İçinde bulunduğumuz siperden güneybatı doğrultusunda yere inmiş bulut duruyordu.
    Bulunduğumuz yer 60. Tepe'ye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan üstten görebiliyorduk.Bu bulut daha sonra Kayaçık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde onun daha önce durduğu zemine bütünüyle görebildik. Bu bulut diğerleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4. Norfolk Taburu'nun bu kuru dere yatağında harekete geçerek 60. Tepe'ye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik. Buluta vardıklarında hiç çekinmeden dosdoğru içine girdiler. Ama tekrar içinden çıkıp 60. Tepe'de savaşa katılan hiç bir kimse olmadı.
    Bir süre sonra askerlerin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışcasına yerden yükseldi.Herhangi bir bulut gibi yukarıda duran diğerlerine ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı.Bu ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez birden kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar.Trakya istikametine doğru gittiler. Bir saat içinde de gözden kayboldular. Savaş sonunda bu tabur kayıp veya yok edilmiş sayıldı.Anzak çıkarmasının 50. Yılında geç de olsa aşağıda imzası olan bizler anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz.


    İstihkam eri 4/165 künyeli, F. Reichardt. Malata Bay Of Plenty

    İstihkam eri 13/416 künyeli , D.Nevnes . 157 King Street Cambridge.

    J.L. Newman, 75 Freyberg Street Octumoctai Tauranga.


    21.08.1965 / AVUSTRALYA


    NOT : 1- İngiliz baş komutanı General Hamilton, bu olayın vuku bulduğu günü korkunç itirafı, yine bir gün sonra günlüğüne şöyle geçirir: "22 Ağustos 1915 günü Çalılık arazi içinde cereyan eden karşılıklı düello korkunç bir şekilde hükmünü sürdürdü. Sis ve topçu ateşi yönünden, Allah dün Türklerden yana idi..." der.
    2- Savaştan sonra 1918 yılında İngiltere hükümeti, Türkiye'ye resmi bir yazı gönderir.v Ve kaybolan alayın akibetini sorar.Ve Türkiye şöyle bir cevap verir: "Türkiye ne onları esir etmiştir, ne de ölüm kayıtları vardır.Hiçbir şekilde, bu askerlerle ilgili bir bilgiye sahip değildir."
    3- Bu olayın görgü tanıkları olan yukarıdaki üç Yeni Zelandalı asker savaştan tam 50 yıl sonra basın önünde bu itirafta bulunmuşlardır





    GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na katılmış olur.

    27 Eylül 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

    Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.

    İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya’dan yeterli alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı.

    Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.

    Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı

    18 Mart Genel Harekatı Gösteren Kroki

    Fransız Savaş Gemisi Bouvet

    “ Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.” düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.
    İtilaf Devletleri’nin deniz harekatı 19 Şubat 1915’te başladı. 13 Mart 1915’e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti.

    18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi.

    Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu.

    17 Mart 1915’te Amiral Carden’in yerine Amiral De Robeck’in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu.

    Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu.

    Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10:30’da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth’in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson’un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi. “A Savaş Hattı” olarak adlandırılan bu plan 11.30’da uygulanmaya başlandı ve 11.30’da merkez tabyalarına ateş başladı.

    Bu arada düşman gemileri Kumkale’den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois, Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu. 3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi.

    Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı.

    Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic’ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı. Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14:00’e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet’de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet’de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible’ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada’ya ulaştı. 2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14.30’da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00’te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı.

    Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible’a ateş ediyordu. Saat 15.14’de İrrisistible’ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15’te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret’in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu. Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi. 18.05’te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean’ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı.

    18 Mart’ta yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söylayenler haklı çıkıyor, de Robeck ve Churchill gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul’a çıkılabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu


    Doğal ve kültürel değerleri yanısıra dünya savaş tarihi açısından büyük önem taşıyan ve Mustafa Kemal komutasındaki Türk ordu birliklerinin dünyayı şaşırtan cesaret ve kahramanlıklarının sergilendiği Çanakkale Savaşlarının izlerini ve anılarını korumak amacıyla 1973 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, ilimizin en önemli gezi yerlerinden birisidir. Parkın kara sınırlarını Gelibolu Yarımadası'nın Saroz Körfezindeki Ece Limanı ile Çanakkale Boğazında yer alan Akbaş İskelesi arasında çizelecek bir hat oluşturur. Seddülhabir Köyü çevresindeki Tekke ve Hisarlık Burunları, Ertuğrul, Morto, İkiz koyları, Alçıtepe, Kerevizdere, Zığındere ile kuzeydoğuda yer alan Arıburnu, Conkbayırı, Kocaçimen, Kanlısırt, Anafartalar ve Suvla koyları, savaşın cereyan ettiği başlıca alanlardır. Çanakkale Savaşları sırasında büyük cesaret göstererek şehit olan birlikler ve şahıslar adına bugün Gelibolu Yarımadasında çok sayıda şehitlik vardır. Herbiri ayrı bir kahramanlık örneği olan bu şehitliklerin en önemlisi Morto Koyu'nda, Hisarlık tepe üzerinde tüm şehitlerimizin anısına dikilen ÇANAKKALE ŞEHİTLER ABİDESİ'dir. Gelibolu Yarımadası üzerinde, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden yabancı askerler için de anıt ve mezarlıklar vardır.

    ÇANAKKALE SAVAŞLARI

    Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir. Türk'ün sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. I.Dünya savaşı'ndan kısa bir süre önce, 1911-1942 yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika topraklarını İtalya'ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan Hezimeti ise, Rumeli'deki son Türk hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar Ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan Rumeli'nin kaybı, İstanbul ve boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı'na rastlayan günlerde Osmanlı devleti yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak fakat, Balkan savaşının kötü hatıralarının tesiri altında kalan her iki blokta Türk ittifakını küçümsemişler ve bu ittifakın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdi. Ancak, Alman İmparatoru, her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı devletinin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul edebileceği gerekçesiyle müdahale etmiştir. Bu suretle Osmanlı devleti, kaderini alelacale, 2 Ağustos 1914'te "Üçlü ittifak'a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferini yaratan kuvvet. 1914 yazında küçümsenen değeri hakkında yanlış teşhis konan bu TÜRK ORDUSU'dur. Avrupa'da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son derece zorlanmıştır. Halbuki "üçlü itilaf"ın askere gücü günden güne artmaktadır. Bu güç , hareket savaşına müsait başka savaş alanlarında kullanılmalıdır. İngiltere Başkanı'ı Lloyd GEORGE ve Bahriye Nazırı CHARCHILL bu görüşü benimsemişlerdir. Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin esiridir. Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası'nın seçilmesi, bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındandır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçidin kapanması, Rusya içih hayati önem taşımaktadır. Zira, Rusya'nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin edemeyecek durumdadır. Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzul hattını teşkil etmektedir. Bu geçidin açılmasıyla Rusya'yı takviye edecek, batı cephesinin yükünü hafifletecek, dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı devletinin savaş dışı edilmesiyle, muhtemelen Balkan devletleri ve İtalya "itilaf" devletleri yanında savaşa katılacaklardı. O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan CHURCHILL'in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirlere önceleri pek itibar edilmemiştir. Ancak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış harekatı üzerine telaşlanan; çok zor durumda kalan hiç değilse bir kısım Türk kuvvetlerinin başka Cephelere çekilmesini isteyen Rusya'nın yükünü azaltmak için, Çanakkale seferine karar verilmiş, fakat kesin neticeyi batı cephesinde arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanmayla ve zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır. 18 art 1915'te yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli nakliye destek gemisi ve uçak gemilerinden meydana gelen I. Dünya savaşının en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme girişiminde bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizatıyla donatılmış düşman donanması, 7 modern savaş gemisini ve binlerce askerini, kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Zira, Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirmemeye yemin etmiştir. Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp da pişmiş kişilere özgü beceriyle zırhlı düşman gemilerine geçiş hakkı tanımamıştır. Bunun üzerine 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında düşman kara kuvvetleri Gelibolu Yarımdasına çıkarılmış olup, çıkarma şöyle özetlenebilir. Asıl kuvvetler Gelibolu Yarımadasının güney ucuna iki ayrı noktadan çıkacak ve boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için, iki tümenden oluşan bir Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda) Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak ve iki ingiliz ve bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet, Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da çıkarma olacağı izlenimi vermek üzere Saroz körfezine doğru seyredecektir. Fakat, kahraman TÜRK askerinin hayatını hiçe sayarak kahramanca döğüşmesi TÜRK komutanlarının ve bilhassa Mustafa KEMAL'in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır. Gelibolu Yarımdasında çıkarma yapan düşman kuvvetlerini meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece enteresandır. İngiliz ve Fransızlar'ın yanısıra, bizimle hiç ilgisi olmayan Cezayir Berberilerini Sengal zencilerini, Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zelandalı ve Hintlileri üzerimize salmışlardır. Şair. Şu mısralarla, "Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi hakikat mahşer. Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, Avustralya'yla beraber, bakıyorsun Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler renkgarenk, sade bir hadise var ortada, vahşetler denk. Kimi Hindu, kimi yayyam, kimi bilmem ne bela" diyerek, bunu ne güzel dile getirmiştir. Evet, düşman yalnızca birkaç devletten ibaret olmayıp, sanki karşımızda bütün dünya vardı. Düşman donanması II. Dünya Savaşı'na kadar, dünyanın gördüğü en büyük ve en modern donanmasıydı. Hal böyle iken kazanılan zaferin değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Zira bu savaş; yenilmez sayılan devletlerin mağlubiyetidir. Çanakkale'de tarihin kaydettiği en büyük ve en kanlı savunma savaşları verilmiştir. Bu savaşlar Mustafa Kemal gibi bir askeri dehanın Türk ve dünya kamuoyu tarafından tanınmasının sağlanması açısından son derece önem taşımaktadır. Düşman durmadan saldırmaktadır. Anafartalar ve Arıburnu cephelerinde emir komuta karmaşası vardır. Bu durum çok tehlikelidir. Yarbay Mustafa Kemal, Ordu komutanı Alman General liman Von Sandres'ten bütün mevcut kuvvetlerin emrine verilmesini ve bundan başka çare kalmadığını bildirmiş. Alman General "Çok gelmez mi?" diye sorduğunda Mustafa Kemal, "Az gelir" diye cevap vermiştir. Ertesi gün emir gelmiş ve bütün birliklerin komutası Mustafa Kemal'e verilmiştir. Bir cephe komutanlığının çok gelip gelmeyeceğini yarbay Mustafa Kemal'e soran ve "az gelir" cevabını alan Alman General karşısındaki Türk'ün "ATATÜRK" olduğunu yıllar sonra öğrenecektir. Çanakkale savaşları'nın temel ağırlık noktasını, Mustafa Kemal oluşturmuştur. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları başlamadan kısa bir süre önce 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'da yeni kurulacak olan 18'uncu Tümen Komutanlığına atanmıştır. Derhal göreve başlayan Mustafa Kemal, o tümeni kısa bir zaman içinde savaşa hazır. Seçkin bir tümen haline getirmiştir. Fakat kısa bir zaman sonra Mustafa Kemal bu bölgeden alınarak, tümeni ile birlikte Bigalı köyüne çekilmiştir. Mustafa Kemal, düşmanın Gelibolu çıkarmasına kadar, yani 25 Nisan 1915'e kadar orada yedek kuvvet olarak kalmış, fakat Arıburnu taarruzu başlar başlamaz, kendi insiyatifi ve teşebbüsü ile emir beklemeden, Arıburnu'na yetişerek taarruza geçmiştir. Düşmanı Kocaçimentepe'de durdurarak, yarımadanın tahliyesine kadar düşmanın ilerlemek için yaptığı bütün taarruzları ve şiddetli hücumları erimeye mahkum etmiş ve Türk'ün yiğit mehmetçiği Çanakkale'de sanki etten ve kemikten bir kale yaratmıştır. Bütün savaşlardan farklı bir savaş malzemesi görülmüştür. Bu da "İNANÇ"tır. Topa, tüfeğe, üstün kuvvete, çeliğe karşı dimdik duran ve kafa tutan bir inanç kendini göstermiştir. Mustafa Kemal'in "size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerinize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir" dediği bu savaşlarda, herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştır. Mustafa Kemal, bu savaşı "bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek arzusuyla harekete geçtiği bir taarruzdur" diye ifade etmiştir. Burada meşhur 57'inci Alay, hiç kurtulmamacasına Mustafa Kemal'in emrine uyarak tamamen şehit olmuştur. Nitekim çeşitli milletlerden meydana gelmiş, düşman askerleri, yapışıp, kaldıkları Arıburnu'nun yalçın yamaçlarından bir adım bile ileri atamamışlardır. Öncelikle İstanbul'u tehdit eden düşmanın Gelibolu Yarımdasına yaptığı bu taarruzu Kocaçimentepe'de durduran Mustafa Kemal, bu başarısından dolayı haklı olarak Albaylığa yükseltilmiştir. 6-7 Ağustos 1915'te Türk askerini yandan, yani Anafartalar'dan çevirmek isteyen Klıchner ordusu da bu bölgenin Grup komutanlığına atanan Mustafa Kemal'in 10 Ağustos günü ayağının tozunu silmeden giriştiği karşı taarruz sonucunda eriyip g itmiştir. Mustafa Kemal bu savaş sırasında göğsünden bir şarapnel parçası ile yaralanmış, fakat kalbi üzerindeki saat kendisini mutlak bir ölümden kurtarmıştır. Bu savaşların akabinde 17 Ağustos'ta Kireçtepe Zaferini 21 Ağustos'ta 2'nci Anafartalar Zaferini kazanan Mustafa Kemal, düşmanı büyük hizmete uğratarak Çanakkale Muharebelerinin kaderi belirlenmiş, 9 Ocak 1916'da düşman, Türk topraklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır.


    Halbuki 2 Mart 1915'te İngiliz Amiral CARDEN Londra'ya "Hava bozmazsa iki haftaya kadar İstanbul'dayız" şeklinde mesaj çekmiş, ayrıca ingiliz orduları Başkomutanı General HAMİLTON, resmi raporunda ise, "Türkler, birbiri ardınca mükemmel taarruzlarda bulundular" diye yazmıştır. Hatta bu harekatı hazırlayarak idare eden W. CHURCHILL de hatıralarında muharebelerden bahsederken, Mustafa Kemal'in emsalsiz bir komutan, Türklüğün kaderine hakim bir deha olduğunun daha o zamanlarda anlaşıldığına işaret ederek, "bir Miralay'ın karşımıza çıkışı bütün talihimizi değiştirdi" diye belirtmiştir.

    Mustafa Kemal'in Çanakkale'de verdiği bütün emirler kesin ve sonuç alıcıdır. O, verdiği emirde aynen şöyle demiştir. "Benimle burada muharebe eden bilcümle askerler katiyen bilmelidir ki, yuhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım bile geri gitmek yoktur. İstrihat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikce yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphe yoktur". 30 Nisan'aki komutanlar toplantısında Mustafa Kemal, "içimizde ve askerlerimizde Balkan Harbi'nin utancını bir daha görmektense, ölmeyecek yoktur. Böyleleri varsa, onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim." şeklinde kesin konuşmuştur. Çanakkale Zaferi, meydana getirdiği nihai sonuçlar açısından son derece önemlidir

  30. 2007-01-22
    8650 - Çanakkale Geçilmez


    Çanakkale Savaşı siperleri çöküyor!...
    Çanakkale savaşlarında Anafartalar zaferinin kazanıldığı, Atatürk'ün göğsündeki saate şarapnel parçasının isabet ettiği yıkık siperler tehlike saçıyor.


    Çanakkale savaşlarında Anafartalar zaferinin kazanıldığı, Atatürk'ün göğsündeki saate şarapnel parçasının isabet ettiği Conkbayırı'nda bulunan yıkık siperler tehlike saçıyor.
    Geçen yıl 18 Mart törenleri öncesi yenilenen siperlerde meydana gelen çökmeler sebebiyle bazı bölümleri gezilemez hale geldi.
    Bölgeye gelen ziyaretçilerin en çok görmek istediği yerlerin başında, Atatürk'ün saatinden vurulduğu yer olan Conkbayırı'nın olduğunu belirten Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneği üyesi Cemalettin Yıldız, ziyaretçilerin özellikle burada bulunan siperlerin içine girerek dolaştığını ve fotoğraf çektirdiklerini söyledi.
    Bakımsızlıktan siperlerin bir bölümünde çökme meydana geldiğini ve 3 metre uzunluğundaki siperde kullanılan odunların içeriye yuvarlandığını belirten Yıldız, "Millî park görevlilerinin bu çökmeyi görüp bir an önce tamir etmesi için yetkililere haber verdik. Kış olmasına rağmen havalar güneşli geçtiği için şehitliklere ziyaretçiler gelmeye devam ediyor. Hiç hoş olmayan ve tehlike saçan bu görüntüleri görünce de bölgenin sahipsiz olduğunu düşünüyorlar. Temennimiz, bu çökmelerin bir an önce düzeltilmesi." dedi.
    ZAMAN

  31. 2007-01-23
    SAKA ERİ HÜSEYİN
    (Çanakkale şehitlerinin aziz hatırasına, bir Fatiha vesilesi olsun diye...)

    TAK! Bir topuk selâmı, cılız.
    “HAYRABOLULU HÜSEYİN EMRET KUMANDANIM!”
    Hüseyin oğlum, kaç yaşındasın? diye sordu kumandan. Karşısında hazrola geçmiş kibrit çöpünden hallice, çipil gözlü delikanlıya. Delikanlı dediysek de, asker kaputunun içinde ha var ha yok gibiydi. Henüz bıyıkları bile bitmemiş, parlak yüzlü bir oğlancıktı aslında Hüseyin, Hayrabolulu Hüseyin.
    “Onüçümden ay aldım kumandanım.”
    “Küçüksün!”
    “Ama kuma..”
    “Çocuksun!”
    “Ama kumanda..”
    “Sana silah emanet edemem. Seni cepheye süremem”
    Hüseyin, ağlamaklı oldu.
    “Lakin mühim bir vazife verebilirim. Seni Saka Eri yaptım Hüseyin. Bu bölüğün su ihtiyacını sen karşılayacaksın. Sana bir de katır verecekler. Eratı susuz koma. Koma ki; koşacak, hendek aşacak, fişenk atacak hâli dermanı kesilmesin.”
    “TAK!” Bir topuk selâmı, cılız.
    “Emredersin kumandanım!”
    Kendisine silah emanet edilmeyen Hüseyin, alacakaranlıkta katırını alır yola çıkardı. En yakın köye varır, tahta damacanalarını su doldurur ve akşam karanlığında bölüğe taşırdı. Görevini hiç aksatmazdı. “Aman erat susuzluktan yanıyordur şimdi” der, hiçbir yerde oyalanmazdı.
    İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Devlet-i Âli’nin ordusu Anafarta Ovası’na ve tepelere yerleşmişti. Bu birlikler, kendilerine göre siperler kazıyorlar ve zaman zaman da İngilizler’in kısmî taarruzları karşısında, direnemeyip bu siperleri düşmana kaptırıyorlardı.
    İşte böyle bir günün arifesinde Saka Hüseyin, sabahın alacakaranlığında katırı ile yola çıktı. Bigali Köyü’ne gidip, kuyulardan su çekecek, akşam karanlığında da, geri dönecekti.
    Bir kaç saat sonra köye vardı. Kuyuyu bulup, damacanalarını silme doldurdu. Kuyunun başında bir miktar oyalanıp, günün batmasını bekledi. Hava alacalandı. Gün batmak üzereydi. Saka Hüseyin yola çıkmadan önce, her zaman yaptığı gibi katırının kulağına eğilerek:
    “Deh! Büyük Anafarta Köyü’nün üstünden, Otuzbeşinci Piyade Alayı’nın bulunduğu siperlere!” Katır gide gele bu yolu iyice bellemişti. Emri alır almaz yola koyuldu. Katır önde Hüseyin arkada yola çıktılar.
    Hüseyin elinde bir değnek taşa çalıya çaktıra çaktıra giderken, bir de türkü tutturmuş:
    Çeşmeye varmadın mı
    Gül koydum almadın mı
    Ben sevdadan ölüyom
    Sen sevdalanmadın mı?
    Rina rina yarim
    Rina, rina….
    Hava iyice karardığında Hüseyin, alayın yakınlarına varmıştı. Varmıştı ama, o gün iş de iyice kızışmıştı. İngiliz topçusu, nefes aldırmadan siperlere bomba yağdırıyordu. Güllenin merminin sayısı belli değil. Saka Hüseyin siperlere yaklaşmanın imkânı olmadığını anlayınca katırıyla birlikte bir çukur bulup sindi. Saatler sonra bataryalar durdu. Makineli tüfeklerin tarrakası sustu. Ses, duman, gümbürtü kıyamet kesildi.
    Hüseyin çukurdan çıkıp katırı dehledi. Katır önde, o arkada, yollarına devam ettiler. “Bölük su bekler” diye iç geçirdi. “Üstelik yaralılar da vardır şimdi. Onlar iki kere su bekler.”
    Ansızın bir ses karanlıkta kükredi. Hüseyin bu garip kelâmın ne olduğunu anlamadı ama, hiddetinden ve şiddetinden “dur” anlamına geldiğini anladı. Durdu. Birden iki yanında iki karaltı belirdi. Yine hiç duymadığı bir lisan ile bağırmaktaydılar. Saka Hüseyin vaziyeti farketti. Siperler el değiştirmişti. Burası artık Otuzbeşinci Piyade Alayının değil, bilmem kaçıncı düşman alayınındı. Auckland Taburu’nun Anzak devriyelerine yakalanmıştı.
    Saka Hüseyini aldılar, katırı da arkasından çeke çeke kumandanlarının karşısına çıkardılar. Hüseyin önceleri çok korktuysa da, hissettirmedi. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, ellerini kollarını sallıyor ve katırın üzerindeki su damacanalarını gösteriyordu.
    İngiliz kumandan Hüseyin’in bu tuhaf neşesine bir anlam veremedi. “Tercüman bulunsun” diye emretti. Buldular.
    “Kimsin?”
    “Otuz Beşinci Piyade Alayı İkinci Bölükten Saka Eri Hayrabolulu Hüseyin, emret gavur kumandanı.”
    “Burada ne işin var?”
    “Bu su damacanalarını kumandanım gönderdi. Git dedi. Yaralıları vardır. Su bizim tarafta kaldı gelip alamazlar, sevaptır. Eğer suyun zehirli olduğundan şüphe ederlerse de gözlerinin önünde bir tas iç.”
    Anzak teğmen kıpkırmızı kesildi. Bütün gün başlarına gülle yağdırdığı, taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmasın diye yapmadığını bırakmadığı insanlar, nasıl bu kadar iyi olabiliyorlardı. Bu akıl alacak iş miydi? Gözleri doldu. İlk iş Hüseyin’i tutup yanaklarından öpmek oldu. Oturtup biraz dinlendirdiler. Sonra suları katırdan indirip yerine paket paket sarma tütünü, çikolata, et konserve.. artık ellerinde ne varsa erzak, yığma yaptılar.
    “Haydi, good bye, good bye, yallah!”
    Saka Hüseyin, gecenin karanlığında siperden sipere atlaya zıplaya alayının mıntıkasına vardı. Başından geçenleri bir bir anlattı. Gerçi Mehmetçik, domuz etidir diye ete konserveye dokunmadı ama diğer kumanya pek makbule geçti. Kumandanı Hüseyini tebrik etti, alnından buseledi. “Harp sonunda göğsünde nişanını hazır bil” diye de muştuladı. O gece sessiz geçti. Saka Hüseyin, çehresine sabitlenmiş bir tebessümle yıldızları saya saya uyudu. Sair erat, yaralarını sardı, şehitlerine dualar etti ve Hüseyin’in cinliğini anlatıp anlatıp gülüştü. O gün de cephede işte böyle geçti.

    (Yakında Uğurböceği Yayınları arasında çıkacak olan Kahraman Çocuklar kitabından alınmıştır.)

  32. Gülistan Dergisi Mart 2006 Çanakkale Bir Destandır

    Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale’den aldıkları dersle düşmanlarımız neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine bir tembellik ve gaflet içine düşüp, sürekli düşman oyunlarına gelmişiz...
    Çanakkale Zaferi yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddi ve siyasi açıdan Devlet’in tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddi imkanların, neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.

    Bu gerçeğe rağmen, Çanakkale savaşları, nasıl zaferimizle sonuçlandı?

    Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da “mehmetçiğin imanı”dır.

    “Ölürsem şehit, kalırsam gazi!” dedirten iman, askerimizi kahramanlaştırmıştır.

    Kana, kine ve inanılamaz bir ateş sağanağına rağmen, mehmetçik, adının ilham ettiği imanı hiç unutmamış, bir gül bahçesine girercesine şehadete koşmuştur.



    Yine bu imanladır ki, fedakarlığın her türlüsüne, açlığa, yara bere ile yaşamaya sabırla katlanmış, yılmamış, yıkılmamıştır. Mehmetçiği ayakta tutan güç, düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. Zira böylesine bir direnci onlar düşünmek değil, hayal bile edememişlerdi...

    Düşman cephe, her ihtimali hesaba katmıştı ama imanın kahramanlaştırma derecesini bilememişti...

    Ateş püsküren çeliğe karşı, Mehmetçik, iman dolu göğsünü siper etmişti.

    Hem de onca kan, kin ve acımasızlığa karşı, insanlığından birşey kaybetmiyor, düşmanının seviyesizliğine asla düşmüyordu. Savaşa da güzellik getiriyordu. Hastaya, hastahaneye, silahsıza, teslim olana ateş etmiyor, esire misafir muamelesi yapıyordu.



    İmanından kaynaklanan merhameti öyle coşkundu ki, onu “tek dişi kalmış medeniyetin” acımasızlığı bile söndüremedi. Mehmetçiğin merhametinden düşmanı da yararlandı. Kendisini tehlikeye atarak, yaralı düşmanını sırtlayıp, siperine götürdü.

    Mehmetçik Çanakkale’de binlerce insanlık dersi verdi. Daha aradan bir asır bile geçmeden, bırakın düşmanlarını; dostları, hatta çocukları ve torunları dahi, o insanlık örneklerine yabancılaştı.



    Şimdi, Mehmetçiğin Çanakkale’de yaşadığı insanlığa bütün dünya muhtaçtır. Çünkü, açık ve örtülü savaşlarda yine acımazıslıklar, sömürüler, bencillikler yaşanıyor. Yine insanlar, küçük çıkarlar uğruna açlığa ve ölüme terkediliyor. Özellikle de Müslümanlar, yine dünyanın her yerinde, kana, gözyaşına, acıya boğuluyor.

    Çanakkale’de Mehmetçiğin sergilediği insanlığı, samimi olarak yaşatacak bir imana şiddetle ve çok acele ihtiyaç vardır. Bu imanı yaşayarak, dünyada insanlığın, sevginin, hoşgörünün hala var olduğuna insanları inandırmak gerekiyor. Aksihalde, zayıfın ezilip sömürüldüğü, zenginin daha da zenginleştiği bir maddeci zihniyet, çölleşmedik gönül bırakmayacaktır.

    Dünyayı yeniden ve bir daha, merhametle, vicdanla, sevgiyle, şefkatle kim tanıştıracak?

    Bu insanlık görevi herkesten önce, Çanakkale dehşetinde bu güzellikleri yaşayanların torunlarına düşer.



    Yani bize, size, hepimize düşen ve alternatif olmayan bir görevdir bu...



    İnsanlık, ya yeniden ve bir daha kendine gelecek, yaratılış gayesini hatırlayıp, dünyaya yaşanılacak bir hayatı gösterecektir, ya da gelişini hızlandırdığı kıyameti bekleyecektir...



    Mehmetçiğin güzelliklerinin kaynağı yüreğindeki imandı. O, imanın doğru adreste aranması gerektiğini de adıyla, bütün aleme göstermekteydi. Çünkü o, MEHMETÇİK idi... Adı sahibinin güzelliklerine talipti. Bütün imkansızlığına, çaresizliğine ve bilgi eksikliğine rağmen, güzelliğin adresini biliyordu.



    Kaynaktan kopmamıştı.... Güzellik kaynağından uzaklaşmamıştı. Gönlü, GÜZELLER GÜZELİ’ndeydi...



    Bu millet, onu o kadar çok seviyordu ki, bu muhabbetle O’nun adını askerine ad olarak almıştı. Böylece dünyada, Peygamberinin adı kendisinde ad olan tek ordu olmuştu...

    Hem de bu adı alışta, benzersiz bir incelik göstermiş, asla O’nun gibi olamayacağını bilmenin ve aşkının derinliğini göstermenin idraki içinde, Muhammed’i Mehmed’e çevirmiş, onu da küçülterek askerine isim yapmıştır.



    İşte Çanakkale, bu askerin zaferidir…

    Çanakkale’yi diğer zaferlerimizden ayıran bir üstünlüğü de, Osmanlı’nın son döneminde, daha doğrusu, çöküşü sırasında kazanılmış olmasıdır.



    Bu zafer, çöktü, bitti, öldü denildiği zamanda bile, Osmanlı insanının ne olduğunu bir kez daha bütün dünyaya göstermiştir. Osmanlı insanını, bütün olumsuzluklara rağmen güçlü ve üstün kılan İslam imanını dosta, düşmana tanıtmıştır.



    O günden sonra, düşmanlarımızın asıl hedefi, imanımız olmuştur. Çünkü onlar da iyice anlamışlardır ki, yüreklerde bu iman olduğu sürece, bu millet ne sürü olur, ne de sömürülür...



    Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale’den aldıkları dersle düşmanlarımız neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine bir tembellik ve gaflet içine düşüp, sürekli düşman oyunlarına gelmişiz...



    İşin en acı yanı da, maddi ve manevi varlığımızı borçlu olduğumuz İslam İmanı ve onun kazandırdığı ahlaktan uzaklaşmış olmamızdır.



    İslam imanından uzaklaşmak demek, sahip olduğumuz temel hayat damarını koparmak demektir.

    Çünkü bu millet, bin senedir, sahip olduğu bütün güzellikleri o imana borçludur. Bütün kahramanlığını, güzel ahlakını, sevgisini, o imandan ve o imanın en yüksek temsilcisi olan GÜZELLER GÜZELİ’nden almıştır.



    Bu gerçeği görenler, bu milleti zayıflatmak ve yenmek için, doğrudan doğruya her vesile ve vasıta ile imana saldırmaktadırlar. Bu konuda netice almak için her yolu, daha doğrusu her yolsuzluğu deniyorlar... İlmi gerçekleri saptırıyorlar, tarihi tahrif ediyorlar, güncel olayları tersine çeviriyorlar...



    Bütün mesele, İslam’la güçlenmiş, kahramanlaşmış olan bu milleti, tarih sahnesinden silmektir. Çanakkale’de çok ümitlendiler.



    Maddi sebeplere, silah ve asker üstünlüğüne, Osmanlı’nın askeri ve bürokratik çözülmesine bakınca da, hemen harekete geçtiler. Ancak, Mehmetçik bütün bu olumsuzlukları tersine çevirircesine şahlandı...



    Bu şahlanış, bütün planları, entrikaları, ince ayar hesapları altüst etti...

    1916 yılının şartları 2 yıl sonra değişti. Çünkü Mehmetçik elinden geleni, hatta gelmemesi gerekeni de, Allah’ın izniyle yapmıştı. Ancak, askeri ve sivil bürokrasi, kendisinden ve silah arkadaşlarından kaynaklanan sebeplerle çaresiz kaldı ve Devlet çöktü. Ama Mehmetçik çökmemişti.



    Zira, hala aynı imanın sahibiydi mehmetçikler...



    Şimdi artık düşülen yerden kalkmanın günüydü. Tekrar, yegane gücümüz olan Mehmetçiğe iş düştü. Bu defa bütün millet, 7’den 70’e Mehmetçik’ti... Yeni savaşın adı, İSTİKLAL SAVAŞI idi.



    İstiklal, bağımsızlık demekti. Daha iki asır önce dünyaya bağımsızlık armağan eden Devlet, şimdi son vatan parçasında kendi bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu.



    Yine imkansızlık vardı...

    Yine düşman çoktu ve güçlüydü.



    Biraz yorgun ve yaralı da olsa, yine karşılarında kahraman Mehmetçik vardı. İstiklal Savaşı, Çanakkale’nin verdiği tecrübe ve moralle kazanıldı. Mustafa Kemal’den Ali Çavuş’a kadar, aynı kadro, bir daha cephede saf tuttu.



    Çanakkale, hem Balkan savaşlarındaki acı yenilgimizin hüznünü giderdi, hem de İstiklal Savaşımıza güç verdi.



    Söylemesi biraz zordur ama, Çanakkale Zaferi, günümüzdeki olumsuzluklardan bile sorumludur. Çünkü Çanakkale, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaadeden parlak gençlerini de alıp götürmüştür. Zira Çanakkale bir subay savaşı olmuştur. İstanbul’un ve Anadolu’nun en seçkin liselerinin öğrencileri, gönüllü olarak Mehmetçiğin imdadına koşmuş ve büyük bölümüyle de burada Mehmetçik olarak şehit olmuşlardır.



    En kaliteli insanımızın Çanakkale’de dünyasını değişmesi, günümüze kadar uzayıp gelen bir kahtı ricale (adam kıtlığı) sebep olmuştur.



    Bununla beraber, Çanakkale, milletimizin hafızasına kazınmıştır. Hatıralarının en canlısı ve etkilisi olarak, ibretlerle dolu durmaktadır.



    Çünkü, neredeyse her iki evden biri Çanakkale’ye evladını göndermiştir. Hem de Çanakkale’de, bugün çok muhtaç olduğumuz müthiş bir birlik ve beraberlik yaşamışızdır. İstanbul’dan Ankara’ya, İzmir’den Adana’ya, Samsun’dan Selanik’e, Gaziantep’ten Tunceli’ye, Kahramanmaraş’tan Diyarbakır’a, Medine’den Bağdat’a, Kudüs’ten Trablusgarb’a, Üsküp’ten Saraybosna’ya kadar bütün İmparatorluk coğrafyasından insanımız, yanyana, omuz omuza düşmana karşı durmuşlardır.



    Bu birlik gönül birliği idi, iman birliği idi, din kardeşliğinin verdiği beraberlik idi...



    Şimdi, son vatan parçası olan Anadolu’da bile, bir avuç insan Çanakkale’deki birlik ve beraberliği gösteremiyorsa, burada biraz durup düşünmek gerekmez mi? Evet, bu noktada durup düşünmek ve “Acaba, biz nerede yanlış yapıyoruz?” diye kendimizi hesaba çekmek icap etmez mi?



    Çanakkale’nin o zor ve çetin günlerinde var olup da bugün kaybettiğimiz ruh, nasıl bir şeydi?

    O ruhu, yani Çanakkale heyecanını yeniden bulmak, birçok şeyi bulmamız anlamına gelecektir.



    İnanıyoruz ki yeniden Çanakkale ruhunu kazanırsak, bir daha Kuvayı Milliye aşkını yakalarsak, maddeten ve manen çok güçleneceğiz, önümüz açılacak ve biz, bir kez daha dünyaya insanlık nedir gösterebileceğiz.

    Ümitsiz değiliz…

    O güzel insanlara ve hatıralarına layık olmaya çalışıyoruz.

    Onları anlayan, seven ve yollarını yol bilen güzel gençler yetişiyor.

    O güzel gençlere, erkeğiyle kızıyla, güneylisiyle, kuzeylisiyle, doğulusuyla, batılısıyla, hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum.



    VEHBİ VAKKASOĞLU

  33. 2007-02-08

  34. Çanakkale SavaŞinda İllere GÖre Şehİt Sayisi



    Adana (842)
    Adiyaman (11)
    Afyon (95)
    Aksaray (285)
    Amasya (32)
    Ankara (1772)
    Antalya (183)
    Artvİn (10)
    Aydin (1746)
    Balikesİr (2779)
    Bartin (254)
    Bayburt (21)
    Bİlecİk (854)
    BİngÖl (
    Bİtlİs (59)
    Bolu (1405)
    Burdur (606)
    Bursa (3737)
    Çankiri (972)
    Çanakkale (1788)
    Çorum (1333)
    Denİzlİ (2195)
    Dİyarbakir (49)
    Edİrne (858)
    ElaziĞ (159)
    Erzİncan (282)
    Erzurum (109)
    EskİŞehİr (843)
    Gazİantep (502)
    Gİresun (114)
    GÜmÜŞhane (39)
    Hatay (283)
    İÇel (1218)
    Isparta (55)
    İstanbul (1648)
    İzmİr (1720)
    KahramanmaraŞ (213)
    Karaman (455)
    Kars (1)
    Kastamonu (2425)
    Kayserİ (771)
    Kirikkale (232)
    Kirklarelİ (366)
    KirŞehİr (448)
    Kocaelİ (583)
    Konya (2488)
    KÜtahya (1487)
    Malatya (141)
    Manİsa (2174)
    Mardİn (7)
    MuĞla (671)
    MuŞ (7)
    NevŞehİr (525)
    NİĞde (509)
    Ordu (56)
    Rİze (71)
    Sakarya (526)
    Samsun (44)
    Sİİrt (40)
    Sİnop (1488)
    Sİvas (25)
    TekİrdaĞ (646)
    Tokat (47)
    Trabzon (155)
    Tuncelİ (30)
    Urfa (383)
    UŞak (818)
    Van (36)
    Yozgat (661)
    Zonguldak (753)

    Toplam : 48148

  35. ÖLÜMDEN ÖNCE SON FOTOĞRAF ( Hasan Fehmi )[/B]



    Fotoğrafta yer alan askerler 1915 yılında İzmir'den Çanakkale'ye sevkedilen askerlerdir. Sn.Korkut Uluğ'un dedesi, en ön, soldan sağa beşinci askerdir. Birliğin komutanı olan Hasan Fehmi çarpışma sırasınında yara alır ve emir eri tarafından kurtarılır. Emir eri dahil, birlikteki erlerin neredeyse tamamı ve beş subay şehit olur. Hasan Fehmi 9 yıl yaşar daha sonra hayatını kaybeder. Yaşadığı süre boyunca silah arkadaşları için her yıl mevlüt okutur...

    ADANA
    ADIYAMAN
    AFYON
    AKSARAY
    AMASYA
    ANKARA
    ANTALYA
    ARTVİN
    AYDIN
    BALIKESİR
    BARTIN
    BAYBURT
    BİLECİK
    BİNGÖL
    BİTLİS
    BOLU
    BURDUR
    BURSA
    ÇANKIRI
    ÇANAKKALE
    ÇORUM
    DENİZLİ
    DİYARBAKIR
    EDİRNE
    ELAZIĞ
    ERZİNCAN
    ERZURUM
    ESKİŞEHİR
    GAZİANTEP
    GİRESUN
    GÜMÜŞHANE
    HATAY
    İÇEL
    ISPARTA
    İSTANBUL
    İZMİR
    KAHRAMANMARAŞ
    KARAMAN
    KARS
    KASTAMONU
    KAYSERİ
    KIRIKKALE
    KIRKLARELİ
    KIRŞEHİR
    KOCAELİ
    KONYA
    KÜTAHYA
    MALATYA
    MANİSA
    MARDİN
    MUĞLA
    MUŞ
    NEVŞEHİR
    NİĞDE
    ORDU
    RİZE
    SAKARYA
    SAMSUN
    SİİRT
    SİNOP
    SİVAS
    TEKİRDAĞ
    TOKAT
    TRABZON
    TUNCELİ
    URFA
    UŞAK
    VAN
    YOZGAT
    ZONGULDAK

    TOPLAM : 48148


  36. ÇANAKKALE'M ALINYAZIM
    YÜREĞİMDE İNCE SIZIM
    UNUTURSAM SEVDANI OY
    ÖNÜME AKSIN İKİ GÖZÜM



  37. Çanakkale Savaşlarının 92 nci Yıl Dönümünde Şehitlerimizi bir kez rahmetle ve saygıyla anıyoruz. Nur içinde yatsınlar...

  38. arkadaşlar bu değerli paylaşımlarınıss için hepinise çuuuk çuuk tesekkürler ediyorumm
  39. bir kaç paylaşımda benden sislere
    20xd - Çanakkale Geçilmez
    adsz5vn - Çanakkale Geçilmez
    asker1ih - Çanakkale Geçilmez
    topcubaba2xt - Çanakkale Geçilmez
    adsz19ka - Çanakkale Geçilmez

    BİR ZIRHLILARINI BATIRDIK

    RUMİ 6 MART 1331/MİLADİ 19 MART 1915, S.1

    Karargâh-ı Umûmi’den dün vuku’ bulan tebligâtla gark edildiği bildirilen Fransızların “Bouvet” zırhlısı (resim altı)

    Birkaç gündür Çanakkale’ye karşı harekâtını ta’til ve tebdîl etmiş gibi görünen düşman donanmasının dün yeniden ve şiddetle ta’arruza başlaması oldukça gayr-ı muntazır bir vak’a gibi telakki olunabilir. Birkaç günkü sükût ve sükûnetin düşman donanmasının kat’i bir ric’ati sûretinde add edilmesi lazım gelmeyeceğini biliyorduk fakat yeniden esaslı muhâcemâtın da ancak yeni bir takım istihzârât ve tertîbâttan evvel vuku’a geleceğine ihtimal vermiyorduk. Galiba müşterek Fransız ve İngiliz zırhlıları, bir aylık ta’arruzlarından hâsıl olan ehemmiyetsiz netâyicin Balkanlarla sâir muhitlerde tevlîd eylediği sui te’sîrâtın sevk ve ilcâsıyla olmalı ki Boğazlara karşı yeniden şiddetli hücûma başladılar. Bu muhâcemâtın şimdilik hâsıl ettiği netice ise büyücek bir düşman gemisinin Çanakkale pişgâhında batmış olmasıdır. Bu gark-ı keyfiyeti Boğaz müdafa’ası hesabına şüphesiz büyük bir muvaffakiyettir. “Bouvet” zırhlısına gelince, bu gemi Fransız filosuna mensup oldukça eski bir zırhlı olmakla beraber yine hatırı sayılır sefâin-i harbiyeden add edilebilir. “Bouvet”nin ib’âd ve kuvvetini ber vech derc eyliyoruz:

    Sefînenin Cesâmeti12,205) tona

    Eslihâsı:2 aded 30 buçuk santimlik (45) çap tulunda büyük top,2 aded (27) santimlik (45) çap tulunda keza büyük top,8 aded 14 santimlik (15) çap tulunda mütevessit top, 8 aded 10 santimlik ve (45) çap tulunda keza mütevessit top, (24) aded de (4) buçuk santimlik küçük top.

    Sür’ati:18 mil _ Fiyatı (1,200,000) İngiliz lirası,mürettebâtının miktarı,vakt-i hazırda (621) kişi, vakt-i seferde (1000) kişi.

    Bu (Bouvet),1896 senesinde deryaya tenzîl edilmiş olup (18) senelik hayata mâlik demektir.

    DÜŞMANLARIMIZIN İKİ BÜYÜK ZIRHLISINI DAHA BATIRDIK

    RUMİ 7 MART 1331 /MİLADİ 20 MART 1915, S.1

    İngilizin (Afrika) zırhlısı Fransızın (Bouvet) zırhlısı İngilizin (İrresistible) zırhlısı

    (16,600) tona (12,205) tona (15,250) tona

    Müşterek Fransız ve İngiliz donanmasına bir mezar olacak gibi görünen Çanakkale Boğazı’nın medhali ile, boğaz müdafi’lerinin kahramanlıkları sayesinde batırılan düşmanın üç büyük zırhlısı

    Düşmanın miktar ve ehemmiyet-i zâyi’âtı:

    İsim Tonilato Top miktarı(büyük,küçük) Zırh kuşakı Nüfus zâyi’âtı Sefâinin kıymeti

    Bouvet 12205 34 400 milimetre 230 1200000
    İrresistible 15250 39 229 milimetre 780 1000000

    Afrika 12200 44 229 milimetre 780 1500000

    Üç zırhlı 44055 114 2190 3800000
    İngiliz lirası

    Boğaz medhalinde batırılan üç büyük düşman zırhlısının evsâf-ı harbiyeleri hakkında ma’lûmâtı, ber vech bilâ derc eyledik. Evvelki gün gecenin yarısına kadar düşman sefâin-i harbiyesine karşı müessir bir ateş etmiş olan topçularımız ‘uhdelerine mevdu’ büyük ve mühim vazifeyi güzîde bir liyâkatle îfâ eylediklerini ispat ettikleri gibi Fransızların “Bouvet” zırhlısı ile beraber İngilizlerin de iki büyük zırhlısını batırmakla hiç bir zaman unutamayacağımız “Sultan Osman” ve “Reşadiye”mizin en muvâfık bir sûrette intikamını almış oldular. Gerçi intikam henüz tamamen alınmamıştır. Fakat İngilizlerin mu’âmele-i gâsıbânelerine nâdim olacakları gününde ...

    YİNE ÇANAKKALE’MİZE DÂİR

    RUMİ 8 MART 1331/MİLADİ 21 MART 1915, S.1

    Çanakkale’mizin manzara-i umûmiyesi ile boğaz medhalinin açıktan görünüşü (resim altı)

    Müdafa’a-i kahramânânesiyle tarihte yeni bir fasıla-i mebde teşkîl eyleyecek olan Kal’a-i Sultaniye Boğazı’nın medhalden (Gelibolu)ya kadar kuş bakışı umûmi haritası(resim altı)

    Düşmanlarımızın son def’a büyük bir şiddet ve savletle zorlamak teşebbüsünde bulundukları Çanakkale’de Perşembe günü ihrâz olunan galibiyet ve muzafferiyet harb-i hâzırın cidden en mühim vak’alarından birini teşkîl etmiştir. Denilebilir ki Çanakkale’nin Perşembe günkü musâra’a-i müdhişe esnasında ibrâz eylediği müdafa’a-i kahramânâne tarihte yeni bir fasıla-i mebde teşkîl eyleyecek kadar parlak idi. Dünki telgraflardan anlaşılacağı üzere Almanya ve Avusturya metbû’âtı da bi’l-hassa bu noktaya işaret eylemiş ve kahraman müdafi’lerin mukarr hilafetin kapılarını tecavüz-i i’dâya karşı muhâfaza ve siyânet eylemek hususundaki ehliyet ve liyâkat-ı mümtâzelerini şâyân-ı takdir ve tebrik bulmuştur. Bilâdaki resimlerden biri Çanakkale Boğazı’nın bir kısmını vâzihan gösterdiği gibi diğer resimde Çanakkale’mizin manzara-i umûmiyesini irâe eyliyor.


    ÇANAKKALE MUZAFFERİYETİ

    RUMİ 8 MART 1331/MİLADİ 21 MART 1915, S.4

    Muhâbir-i mahsûsamızdan:

    Çanakkale 6 Mart _ (gecikmiştir) Dün (perşembe günü) sabahı hava güzel, deniz râkid idi. Saat on buçukta altısı önde dördü biraz geride olmak üzere on düşman sefinesinden mürekkeb bir filo boğaz medhaline takarrub etti. Fedakâr tayyarecilerimiz daha evvel tayarân ederek istikşâfât icrâsıyla donanmanın harekâtını ihbâr eylemiş olduklarından mevki’-i müstahkem düşmanın takarrubuna muntazır bulunmakta idi. Düşman filosunun saff-ı harbi soldan başlayarak sırasıyla “Triumph, Agamemnon, Nelson, Queen Elisabeth, İnflexible, Majestic” zırhlılarından ve beş torpidodan mürekkeb bulunuyordu. Saat onbirde sefâin-i mezkûre ateşe başladılar. Birinci hatt-ı harbin arkasında ikinci bir hat teşkîl eyleyen Fransızların “Golva, Charlemagne, Suffren, Saint Lui” zırhlıları da onbir buçukta endâhte iştirâk ettiler. Saat onikide İngilizlerin “İrresistible” ve “Afrika” isminde altı zırhlısı ile üç kruvazörü daha evvelki sefâine iltihâk eylediler.

    Bu sûretle ondokuz gemiye bâliğ olan düşman donanması ateşinin şiddetini bir kat daha tezyîd etti. En ileride İngilizlerin “Queen Elisabeth” deridnotu bulunuyordu. Sahilin Rumeli cihetinde ilerleyen iki Fransız zırhlısı o taraftaki bataryalarımızın müessir endâhtı ile ric’ate mecbûr oldular ve Anadolu sahiline geçmek için dümen kırdılarsa da o cihetteki istihkâmlarımızdan da ayn-ı müthiş ateşe ma’rûz kaldılar. Büyük bir isâbetle ateş püsküren ağır toplarımızın mermileriyle evvela bir torpido muhribi gark oldu. Arkasından da Fransızların “Bouvet” zırhlısına da batmazdan evvel büyük çapta iki mermi isâbet ettiği görüldü. Muhârebe kemâl-i şiddetle saat ba’de’z-zahir altıya kadar devam eyledi. Bataryalarımızın müessir mukâbelesinden “İrresistible” zırhlısı fena halde hasara uğramış ve hareket edemeyecek bir hale gelmişti. Gemi, burada topları kâmilen suya girecek kadar sancak tarafına meyl etmiş batmak üzere bulunuyordu. Bu zırhlının imdadına şitâb eden “Afrika” sefîne-i harbiyesi dahi toplarımızın taharrub ateşine ma’rûz kalarak biraz sonra yan tarafına batmış ve her iki gemi gruptan sonra büsbütün gark ve nâbûd olmuşlardır. Sâir düşman sefâininin kâffesine müte’addid isâbetler vuku’ bulduğu sûret-i kat’iyede müşâhede edilmiştir. Büyük rahnelerle hatt-ı harbden çıkarak boğazdan firara muvaffak olan diğer bir zırhlısı da ancak Bozcaada’ya kadar gidebilmiş, orada baş tarafından dalmak sûretiyle o da gark olmuştur. Muhârebe tamam yedi saat ve kemâl-i şiddetle devam etmiştir. Düşman gemileri tarafından atılan yedibin mermiye mukabil şehit ve mecrûhlarımızın miktarı pek cüz’i olduğu gibi istihkâmâtımızın hasârâtı da son derece ehemmiyetsizdir. Düşmanın insanca telefâtı ise binlerce kişidir. Bataryalarımızın cümlesi hal-i fa’aliyette harbe hazır bulunmaktadır. Zabitân ve efradın gösterdiği bi-misal metânet, mahâret ve şeca’at bu müthiş muhârebede galibiyetimizi temîn eylemiştir.

    Tayyarelerimiz oraya gelen düşman tayyaresine hücûm ederek def’ etmişlerdir. Muhârebe boğaz kasabası ahâlisinde hiçbir heyecanı mûcib olmamıştır. Şimdi Çanakkale’de biraz evvel dağları tepeleri inleten o müthiş top sedâları yerine i’timâd-ı zaferden doğan neşeli bir sükûn ve sükûnet hükm-ü fermâdır.

    YİNE ŞANLI SAHNE-İ ZAFERİMİZ

    RUMİ 9 MART 1331/MİLADİ 22 MART 1915, S.1

    Bahr-i Sefid Boğazı’nı zorlamak isteyen düşman donanmasına karşı kal’a müdafi’ ve muhâfızları tarafından ihrâz olunan zaferin ehemmiyeti gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Boğaz medhalini üç düşman zırhlısına medfen yapan bu şanlı gal****** kıymeti hakkında Avrupa metbû’âtında ve tahsîsen Almanya ve Avusturya gazetelerinde görülen takdîrât ve âsâr-ı mücerret pek ziyade câlib-i nazar-ı dikkattir. Almanlar şimdiye kadar müthiş düşmanlarına karşı şâyân-ı hayret himmetler ve şeca’atlerle emsâline tarih-i alemde nadir tesadüf olunur muzafferiyetler ihrâz ettikleri halde bizim Çanakkale’de gösterdiğimiz hamâset ve besâletimiz söz edilemeyecek derecede şevk ve sûruda düşmüş gibi görünüyorlar. Bu yiğit ve yaşamak için ölmeyi bilen fedakâr adamlar tarafından Çanakkale’de gösterdiğimiz şiddet-i müdafa’anın bu sûretle alkışlanması ise bizler için hiç şüphesiz mûcib-i memnûniyettir. Alman ve Avusturyalıları İngiliz ve Fransız donanmasına karşı kazandığımız zaferden pek ziyade mesrûr eden cihet ise şüphesiz bu zaferle kendilerine dolayısıyla ettiğimiz hizmetin ehemmiyetidir. Fi’l-hakika birkaç gündür izah ettiğimiz vechile İngiliz ve Fransız donanmasının Çanakkale’ye karşı pek ciddi hücûma te’addisi üzerine uğradıkları âkıbet İngiliz ve Fransızlar için bahiren boğazları geçmenin hemen tamamıyla gayr-ı mümkün olduğunu ispat eylemiştir. Bu hakikatin sübûtu ise harb-i umûmi üzerinde bizim ve bizim olduğu kadar Almanya ve Avusturya’nın lehinde büyük büyük te’sirler gösterecektir. İngilizlerin boğazları zorlamak teşebbüsü bir taraftan Rusya ile ittisâl peyda etmek diğer taraftan âlem-i İslâmın mübbesi olan makâm-ı hilâfeti can evinden vurmak gibi ne büyük emel ve ümitler rabt ettikleri düşünülecek olursa üç gün evvelki Çanakkale muhâcemesini akîm bıraktırmakla kendimize ve Avrupa’daki dostlarımıza ne hizmetler îfâ ettiğimiz layıkıyla anlaşılmış olur. Biz şu ilk mühim tecrübe ile neler yapabileceğimizi tamamen anlamış olduğumuzdan düşmanlarımızın yeni ve daha akurâne hücûmlarına kemâl-i sükûnet ve i’timâd-ı nefs ile intizâr edebiliriz. Herhalde şimdilik ihrâz eylediğimiz galibiyetin ehemmiyeti ve netâyici pek büyüktür. Buna binâendir ki Çanakkale’nin şimdiye kadar cereyan eden muhârebâta sahne olan sahasının mufassal bir haritasını daha vazi’-i enzâr kareyn eyliyoruz.

    ÇANAKKALE MÜDAFA’ASI – İTİRAFLAR

    RUMİ 9 MART 1331/MİLADİ 22 MART 1915, S.2

    Berlin 20 Mart – Londra’dan iş’âr olunuyor: “İngiltere Bahriye Nezareti İngiltere’nin “İrresistible” ve “Ocean” zırhlıları ile Fransa’nın “Bouvet” zırhlısının Çanakkale önünde torpile çarparak batmış olduklarını tebliğ ediyor. İngiliz tebliğine göre İngiltere’nin insanca zâyi’âtı vahim değildir. Buna mukabil “Bouvet” mürettebâtı hemen (K.)

    Berlin 20 Mart – Paris’ten iş’âr olunuyor: Bir tebliğ-i resmîde deniyor ki: “18 Martta icrâ edilen Çanakkale bombardımanı esnasında Fransa’nın saff-ı harb zırhlısı “Bouvet” bir torpile çarparak gark olmuştur. İki İngiliz zırhlısı da gark olmuş ve “Bouvet” mürettebâtından bir kısmı kurtulmuştur.” (K.)

    “Bouvet” Mürettebâtından Yalnız (30) Kişi Kurtulmuş

    Atina 19 Mart – Çanakkale önünde gark an “Bouvet” zırhlısı mürettebâtından yalnız (5) zabit ile (25) neferin kurtarılmış olduğu haber veriliyor.(K.)“Ametist” Kruvazörünün Mahv ve Tahribi Bir daha tamir edilemeyecek bir sûrette hasârzede edildiği evvelce haber verilen “Ametist” nâmındaki İngiliz kruvazörünün tamamıyla tahrip edilmiş bulunduğu İngiliz menâbi’inde de ketm edilmemektedir. Dün akşam gelen Bulgar gazetelerinde okuduğumuz bir Paris telgrafnâmesine göre İngiliz gemisine yirmiiki Osmanlı güllesi isâbet etmiş ve tamamen hatt-ı harbden hariç kalmıştır

    Alman Metbû’âtının Sitayişleri

    Berlin 20 Mart – Alman metbû’âtı Çanakkale’ye kuvve-i muhâfazasının ihrâz ettiği parlak muzafferiyetten dolayı Türkiye’yi tebrîk ve Türklük şeca’at ve muhabbet-i vataniyelerini takdîr eyliyor. “Magdeburg” gazetesi diyor ki: “Bugün cesur Osmanlı müttefikimize elimizi büyük bir samimîyetle uzatıyoruz. Onun muzafferiyetinden kendi zaferimiz gibi memnun oluyoruz. Biz esasen ayn-ı da’va üzerinde ayn-ı düşmanla harp ediyor ve âtîdeki ayn-ı maksadı ta’kib eyliyor: müşterek ve kat’i bir muzafferiyet ihrâz etmek!..

    SON HABERLER – ÇANAKKALE’DE

    RUMİ 11 MART 1331/MİLADİ 24 MART 1915, S.2

    Düşman Donanması Dün de Görünmedi

    Çanakkale 20 Mart – (Muhâbir-i Mahsûsamızdan Çanakkale’de bugün de sükûnet-i tamah-ı hüküm sürmüş, düşman filosu hiçbir teşebbüste bulunmamıştır.

    Çanakkale Muzafferiyeti Te’sîrâtından

    Berlin 22 Mart – “Lokal Anchaiker” gazetesi Roma’dan telgrafla istihbâr ediyor: Müttefikler donanmasının Çanakkale önünde uğradığı zâyi’ât-ı azîme Roma muhafil-i siyasiyesinde pek çok taksîrâta meydan vermiştir. İstanbul’a tevcîh olunan tehdîdâtın te’sîriyle mütezelzil olmaya başlamış olan bî-taraflık mürûclarını bu adem-i muvaffakiyet tahkîm ve mürevviclerini temîn etmiş olduğu gibi müttefikler Çanakkale’yi bu bombardımana başlayalıdan beri İtalya’nın harbe atılmasını şiddetle arzu eden fırkaya da sükûnet gelmiştir. (M.)

    Berlin 22 Mart – Milan’da münteşir “Perse Veranza” gazetesi Çanakkale Boğazı’na ilk ciddi hücûmun akîm kaldığını dermiyan ettikten sonra bu adem-i muvaffakiyetin âlem-i İslâmda ve bi’l-hassa Balkan müslümanları arasında azîm bir te’sîr icrâ edeceğini beyan ediyor. Müttefikler Çanakkale Boğazı’na son hücûmlarında 2000 kişi zâyi’ etmişlerdir. (M.)

    Berlin 22 Mart – İtilâf-ı müselles taraftarı olan “Telgraf” gazetesi yazıyor: Çanakkale Boğazı önünde müttefikler donanmasının uğradığı adem-i muvaffakiyetin Roma ile Balkan pây-i tahtlarında hâsıl ettiği heyecan-ı vekâyi’-i âtînin cereyanı üzerine azîm te’sîrât icrâ edecektir. Müttefikler donanmasının Çanakkale Boğazı’nda ma’rûz kaldığı müşkülât ziyadeleştikçe İtalya ve Balkan hükümetleri itilaf-ı müsellese karşı daha ziyade ihtiyatlı bulunacaklardır.

    Neden Muvaffak Olamamışlarmış?

    Roma 23 Mart – 22 Mart tarihli İngiliz tebliğ-i resmîsi müttefikler donanmasının uğradığı adem-i muvaffakiyetin bir itiraf-ı baliğini mütezemmindir. Mezkûr tebliğ-i resmîye göre havanın fenalığı tayyarelerin tayarân ederek 18 Mart bombardımanının istihkâmlarda îfâ ettiği hasârâtın ehemmiyetini anlayabilmelerine mani’ olmuştur. Donanmanın düçâr olduğu zâyi’ât sebebiyle hücûma devam edilemediğinden ta’arruz-ı vaki’in netâyici hakkında büyük ümit beslemenin fazla olduğu mezkûr tebliğ-i resmîde beyan olunmaktadır.

    Çanakkale’de Düşman Zayi’âtı Bir İtalya Mütehassısının Mütâla’ası

    Milano 22 Mart – (Korya Dellasara) gazetesinin muharrir-i bahrîsi yazıyor: “İrresistible” sefînesinin ziyâ’ı Türk toplarının müessir atışından mütevellittir. Çanakkale istihkâmâtı vazifelerini hüsn-i îfâ edecek kuvvet ve mahârette olduklarını ispat ettiler. Müttefikîn donanmasının ise vazifesini bî-hakk-ı icrâya muktedir olduğu iddi’â edilemez. Biri batmış olan iki Fransız zırhlısının saff-ı harb haricine çıkarılması Fransa için zâyi’ât-ı azîmeden ma’dûddur. Zirâ hükümet-i mezkûre garbî Bahr-i Sefid’den uzaklaşabilecek daha pek çok zırhlıya mâlik değildir.

    (Sakolo) gazetesi Çanakkale muhârebesine iştirâk etmiş olan bir Fransız zırhlısının hasârât-ı vahimesini tamir etmek üzere (Malta)ya gelmiş olduğunu istihbâr ediyor. (K.)

    SABİH KALE... FAKAT ÇANAKKALE KARŞISINDA NÂÇÂR VE MÜNHEZİM!

    RUMİ 22 MART 1331/MİLADİ 4 NİSAN 1915, S.1

    Yalnız İngilizlerin değil dünyanın en büyük ve en kuvvetli sefîne-i harbiyesi olup Çanakkale’ye karşı (5) Mart bombardımanına iştirâk eden ve dehhaş kuvvetine rağmen bataryalarımızın ateşiyle hasârzede olan “Queen Elisabeth” deridnotunun en yeni ve hakiki resmi (resim altı)

    İngilizlerin (5) Martta Çanakkale’ye karşı vuku’ bulan ta’arruzlarından maksatları, boğazı ciddi sûrette zorlamak olduğuna hiç şüphe yoktur. Bunun en büyük delilini ise bu hücûm ve ta’arruzu icrâ için (Queen Elisabeth) gibi filolarının en müthiş ve kuvveli sefîne-i harbiyesini de isti’mâl eylemiş bulunmaları teşkîl eder, ma’lûm olduğu üzere Çanakkale ta’arruzunun bidâyetinden beri “Queen Elisabeth”in de bombardımana iştirâk ettiği ve hatta bu meyânda yaralandığı defa’ât ile iddi’a olunmuş ve fakat bu rivâyetlerin derece-i sıhhati meşkûk kalmıştı. Ma’a-mafiyh ta’arruzu müte’akip İngiliz ve Fransızlar tarafından neşr olunan telîgât-ı resmîde bu sefînenin ismi de zikr edildiği cihetle “Queen Elisabeth”in de Çanakkale harekâtına tahakkuk etmiş ve sefînenin paralandığı ise (5) Mart bombardımanı safhatini temâşâ eyleyen râsıdların ve muhâbirlerin müşâhedâtıyla tebeyyün eylemiştir.”Queen Elisabeth”gibi dünyanın en cesîm sefîne-i harbiyesinin de mu’âvenetiyle vuku’ bulan bir ta’arruza karşı (5) Martta Çanakkale’nin gösterdiği müdafa’a ile ne kadar iftihâr etsek azdır. Bâ-husûs ki İngilizler bu sefîne-i harbiyelerinin fevk’al-‘ade kuvvetli ve mükemmel olduğunu kendileri de i’lân edip duruyorlar. Nitekim geçenlerde “Satan” gazetesi İngiliz Harbiye Nâzırı (Churchill)e müraca’ât etmiş ve (Sabih Kale) ünvânını verdiği (Queen Elisabeth) hakkında ma’lûmât istemiştir.

    İngiliz Bahriye Nâzırının bi’z-zat vaki’ olan ifâdâtına nazaren “Queen Elisabeth” ayn-ı sistemde inşâ edilmekte olan beş cesîm deridnottan birincisidir.

    “Queen Elisabeth” eski planlarda görülen şekilde olmayıp yukarıdaki resimde gösterdiğimiz şekli hâiz ve yalnız bir bacalıdır. Sefînenin cesâmeti (27,000) tonilatoyu mütecâvizdir ve eslihâsı başlıca (38) santimetre çapında kıt’a büyük toptan mürekkebtir. Bu toplar (900) kilo sikletinde gayet cesîm mermileri yirmi kilometre mesafeye atacak bir kuvveti hâizdir.

    (Queen Elisabeth)in makineleri tamamen petrol müteharrik ve sür’ati ise saatte yirmibeş mildir. Bundan ma’dâ sefînenin üzeri tayyarelerden bomba ile vuku’ bulacak hücûmlara mukavemet eylemek üzere çelik levhalarla da mahfûzdur ki bu da sefâin-i harbiyede birinci def’a olarak tatbîk edilmektedir.

    Çanakkale bombardımanını bidâyetinden beri idare eden ve (5) Mart ta’arruzunun müneccer olduğu inhizâm üzerine hastalık bahanesiyle tebdîl edilen bedbaht İngiliz amirali (Carden) (resim altı)


    ALıntıdır..

    Güncelleme : 2007-03-18
  40. Nusret'in hikayesi

    18 Mart 1915 deniz zaferi, top ve mayın silahlarının müşterek çalışma mahsulü olup bunda mayın başrolü oynamıştır. Mayınların dahice boğaza yerleştirilmesiyle, o tarihin en kuvvetli donanmasını Türk azmi ve cesareti, hayretlere bırakacak şekilde alt etmiş ve boğazı düşman gemilerine kapamıştı.

    Dönemin Fransa başbakanı; Çanakkale için "Türkler boğazı kapamakla savaşın iki yıl uzamasına ve müttefiklerin milyonlara varan insan gücü ve yüzlerce milyarlık maddi kayba uğramasına sebep olmuşlardır." demiştir.

    Peki o gizemli mayınları kim ne zaman oraya dökmüştür

    Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti'nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu. Çanakkale boğazında zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı.

    6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey'e "Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat'le son 26 mayınını şu gördüğün karanlık limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun."

    Evet. Bu sefer mayınların boğazı kesecek şekilde değilde kıyıya paralel olarak Karanlık Limanına dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi. Çünkü düşman zırhlıları boğaza gurup gurup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan Karanlık Liman'da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu.

    Nazmi Bey, ertesi gün Nusret mayın gemisi komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'yı buldu. Her iki subayda çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusret'ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey'in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti.

    7 Mart'ı 8'e bağlayan gece yarısı Nusret demir alarak Çanakkale'den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Gemi daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Karanlık Liman'a giriyordu. Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Bir an, suyun yüzüne değen ışık silindirler hemen ardından denizi yalayarak, havaya kalkıp yeniden denizin yüzeyinde başka bir noktayı aydınlatıp derinlere inmekte ardından yine uzaklara gitmekteydi. Daha yakınlarda devriyeye çıkmış düşman gemilerinin projektör ve ışıldakları zaman zaman Nusret'in olduğu kıyının karşısını noktalamaktaydı. Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusret'in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı.

    Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yeralmaya başladılar. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makinalar tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınlar dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusret'in yolu üzerinde kol geziyordu.

    Bir an için Nusret'in çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük olasılıkla düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusret'i görecekler ve herşey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı. Karalığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu. Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusret'in böğrüne saplanacaktı ki bir mucize gerçekleşti.Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, Türk kıyılarında yanan projektör bir mucize yarattı.

    Bizim kıyıda birden bire yana projektörümüz birkaç saniye içinde, düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. İki projektör şimdi gözgözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusret'e yaşam umudunu geri verdi. Şimdi karşıyaşan iki projektör, iki düşman göz birbirinden kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusret, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca islim üstünde, Çanakkale yönünde yolalmaya başladı.

    Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusret mayın gemisinin başkomutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan dayanamamış, heyecan kasırgası içinde duruvermişti.

    Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçmişti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana gelmişti. Bunların nedeni, 7-8 mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonrada gerek düşman pilotlarının fark edemediği gerekse 17-18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusret'in mayınlarıydı.

    Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı. Önce Bouve 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan itibaren herşey ters gitmeye başlamıştı. Bouve'in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarpıştığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı ve üç dakika sonrada Irrestible'nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü.

    Muhteşem armada üç büyük gemisini (Irrestible, Ocean, Bouve) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Nusret'in yapmış olduğu görev tarihi değiştirmişti.

    Müttefik donanması 18 Mart günündeki başarısızlıklarından çok şey öğrendiler. İngilizler bu yenilginin tüm faturasını son keşfini yapıp mayın yoktur raporunu veren pilota çıkardılar ve onu idam ettiler. Nusret'in 7-8 Mart gecesi bir şehit vermek uğruna yaptığı iş ve Türk topçusunun başarısı, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara'ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.

    YABANCI GÖZÜYLE 18 MART İngiliz general Oglander'in, "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" adlı eserinin birinci cildinde: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

    Sir Ccolyen Corbet'in, "Harekatı Bahriye" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Hakikat şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyuna paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve balıkçı gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyat ve sağgörüye rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

    Bahriye Nazırı Churchill 1 Ağustos 1930 tarihli "La Revue de Paris" dergisinde şöyle der: "Nusrat Gemisinin gizlice döktüğü 20 demir kap, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale Harekatını durduran bir takım pisikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Türkiye'yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa'da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey Italya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale'nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti."



    Nusret mayın gemisinin Çanakkale Askeri Müze içinde bulunan maketi

    Nusret mayın gemisi planı




    ALıntıdır..

    Güncelleme : 2007-03-18
  41. İlk Türk Hemşiresi: SAFİYE HÜSEYİN (ELBİ)





    Kemal KASAPLAR

    Dünyada modern anlamdaki hemşireliğin Kırım Savaşı (1854-56) sırasında, Florance Nightingale (1820-1910) ile başladığı kabul edilmektedir. Türkiye de; Üsküdar Selimiye Kışlası'nda dünyaca ünlü hemşire liderin verdiği hizmetlerle mesleğin doğuşuna tanıklık etmiştir.[1]

    F. Nightingale rahibelerden ve sivil hastanelerdeki kişilerden seçilen 38 kişilik bir hemşire kafilesi ve malzeme ile 1854 Ekimi'nde İstanbul’a gelmiş ve disiplinli çalışmaları neticesinde savaştan dönen yaralılar arasındaki ölüm oranını yüzde 42’den yüzde 2’ye düşürmüştür. F. Nightingale’in yaralı ve hastalara bilgi ve şefkatle bakması onun efsaneleşmesine neden olmuştur.

    Hemşirelik ve hastabakıcılığın ülkemizde nasıl başladığına kısaca değinecek olursak; hemşirelik, 1911 yılında Trablusgarp ve 1912 yılında Balkan Savaşları'nda yaralanan askerlerin büyük kayıplar vermesiyle ve bu askerlerin bakımı için duyulan gereksinimle başlamıştır.

    Kızılhaç'ın Washington Kongresi'ne katılan Dr. Besim Ömer Paşa ve Dr. Nihat Reşat Belger, hemşireliğin bir meslek olduğunu ve branşlara ayrıldığını gözlemişler; yurda dönüşlerinde, Besim Ömer Paşa Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ni (Kızılay) uyararak, ülkenin hemşirelik mesleğine olan gereksinimini dile getirmiş ve bir hemşire okulunun açılmasının zorunlu olduğunu belirtmiştir. [2]



    Türk tıp tarihinin önde gelen isimlerinden olan Dr. Besim Ömer Paşa (masada oturan), ilk hastabakıcılarımızdan Safiye Hüseyin (yanındaki)


    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, bu öneri üzerine ilk defa İstanbul’da Kadırga semtindeki hastanede 6 ay süreli gönüllü hasta bakıcı kursu açmış ve ilk dersi de Prof. Dr. Besim Ömer Akalın vermiştir. Balkan Savaşları ile birlikte Türk kadını hastanelerde çalışmaya başlamıştır.

    1913–1914 yıllarında üniversite konferans salonlarında tertiplenen kurslara çok sayıda öğrenci katılmış; bu öğrencilere hasta bakımı üzerine çeşitli bilgiler verilmiştir. Kursları bitiren Safiye Hüseyin (Elbi), Kerime Salahar, Münire İsmail gibi Türk hanımları; Çanakkale ve Balkan Savaşlarında gönüllü hasta bakıcılığı yapmışlar ve büyük fedakârlıklar göstermişlerdir.[3]

    1920 yılında, Amerikalılar tarafından, Amiral Bristol Özel Sağlık Meslek Lisesi açılmış ve öğretim süresi ortaokuldan sonra 2 yıl, 6 ay olarak belirlenmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk Hemşire Okulu 21 Şubat 1925 yılında açılan Kızılay Özel Hemşire Okuludur.[4] Daha sonra açılan hemşirelik okulları ise şöyle sıralanabilir:

    1955 Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu

    1961 Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu

    Florance Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu

    1977 Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu

    1982 Cumhuriyet Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu

    1985 GATA Hemşirelik Yüksek Okulu

    1992 Marmara Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu

    1992 Dokuz Eylül Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu

    1994 Başkent Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu [5]




    1915 yılında Galatasaray Lisesi’nin bahçesinde hemşirelerimiz toplu halde...

    SAFİYE HÜSEYİN (ELBİ) (1881-1964)



    Safiye Hüseyin İngiltere’de denizateşeliği hizmetinde bulunan Ahmet Paşa’nın kızıdır. Öğrenimini Avrupa’da yapmıştır. Batı kültürüyle yetişen bu ilk hemşiremiz, saltanat döneminde Almanya ve İsviçre’de düzenlenen milletlerarası kongrelere katıldı. İlk defa ulusumuzu bu alanda temsil etti. Yabancı devletlerden iftihar ve takdir nişanları aldı. Cumhuriyetin ilanından sonra da tüm hayır kurumlarında ve derneklerde üstün bir feragatle çalıştı. hemşirelik mesleğiyle ilgili hayli yazılar yazdı ve konferanslar verdi. Ömrünün son gününe kadar mesleğinin tutkusu içerisinde yaş***** sürdüren ilk hemşiremiz Safiye Hüseyin, 1964 Temmuz’unda 83 yaşında, yetiştirdiği hemşirelerin kucağında gözlerini kapadı. [6]

    Safiye Elbi Çanakkale Savaşı'nda

    Çanakkale Savaşı başladığında Safiye Hüseyin gönüllü hastabakıcı olarak yazılmış; Balkan Muharebelerinde de hastabakıcı olarak görev aldığı için Reşit Paşa Hastane gemisine baş hastabakıcısı olarak verilmişti.

    Çanakkale Savaşları başladığında birçok vapur hastane gemisine dönüştürülmüştü. Reşit Paşa da bu vapurlardandı. Hastane gemileri Akbaş veya Kilya iskelesinden yaralıları alıp İstanbul hastanelerine, Hilal-i Ahmer ve Vatan hastanelerine yaralı sevk ediyorlardı.

    Reşit Paşa vapuru, Akbaş İskelesi'nde, gelen yaralılara ilk müdahalelerin yapılması için demirli vaziyette tutuluyordu. Gemiye sürekli yaralı taşınmakta, yüzlerce yaralı Mehmetçik deniz üzerinde günlerce acılar içinde kıvranmaktaydı. Gemi dolunca da bu alınan yaralılar Hilal-i Ahmer hastanelerine taşınmaktaydı. İstanbul’dan dönerken asker ve mühimmat taşıma görevini de üstlenen Reşit Paşa vapuru, bu nedenle yaralı taşıma işlemini yaparken de birçok defa rahatsız edilmişti.

    Çanakkale Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey, günlüğünde Reşit Paşa vapuru hakkında şöyle diyordu:

    "27 Nisan 1915

    Reşit Paşa vapuru İstanbul’dan asker yüklü olarak geldi. Nara Burnu'nda durduğu sırada düşman ateşine maruz kalmış ve yanındaki Üsküdar vapuru beş dakika içinde batmıştır. Bir çarkçı ve iki er şehit olmuştur. Diğerlerinde hamdolsun bir zarar olmamıştır...”[7]

    Çanakkale Savaşları'nı Safiye Hüseyin şöyle anlatmıştı: [8]

    "Evet savaşa da iştirak ettim Çanakkale’de uzun müddet kaldım. Çanakkale’de savaş başladığında Alman Salibiahmer (Alman Kızılhaçı) ile bizim Hilal-i Ahmer Cemiyeti birleşmiş, Reşit Paşa vapurunu hastane gemisi yapmıştık. Ben bu geminin hasta bakıcısı olmuştum. Reşit Paşa Çanakkale’ye gidecek, orada yaralıları tedavi edecek, yarası ağır olanları alıp İstanbul’a getirecekti.

    ….Vaziyet tehlikeli dediler… Ne vapuru olursa olsun… İster hastane vapuru ister Kızılay ister Salibiahmer, İngilizler ---- tutuyorlar. Ben aldırış etmedim. Zaten umumi harp başladığı zaman ben hastabakıcılık için gönüllü yazılmıştım. Gönüllü olarak gidiyordum… Peşinen şunu söyleyeyim ki hayatımda hiçbir zaman ölümden korkmuş değilim.

    Reşit Paşa’ya bindik. Çanakkale’ye geldik, Akbaş Mevkii'nde demirledik. Hastaları, yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar. Şu parmakları görüyor musunuz? Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının…"

    ********************

    "Yaralıkları aldık, dönüyorduk… Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi, güverteye çıktık. Süvari müthiş bir haber verdi:

    - İngiliz uçağı...

    Mamafih zerre kadar korkmuyorduk. Reşit Paşa gemisinin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafına da kızıl bir salip (haç) vardı. Belli ki hastane vapuru… İçimizden “dünyada bize ateş edemezler” diyorduk. Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, ve üstümüze dehşetli gürlemeler oldu…

    Yine bir gün yaralıları aldık dönüyorduk. Etrafımızda müthiş gürlemeler oldu dehşetli gülle yağmurunun altında kaldık. Reşit Paşa ’nın sağına soluna gülleler yağıyordu, o zaman anladık ki bize ateş ediyorlar. Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki tasavvur edemezsiniz.

    Yaralı gaziler vapurlara taşınırken…

    Fakat bütün bu tehlikelere rağmen korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyorlardı. Ameliyat edecek, yaraları sarılacak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk.

    Bundan sonra düşman adet edinmişti. Ne zaman Reşit Paşa vapurunu görseler tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor, düşman topçusuna bizim bulunduğumuz yeri işaret ediyor. Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu. Her defasında ölüm tehlikesi geçiriyorduk.

    Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul’a “Reşit Paşa vapuru battı” diye haberler gitmiş. İstanbul’a döndük ki, herkes vapur batmış zannediyordu. Akrabam matem içinde, İstanbul’a adeta ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten döner gibi döndüm. Hayatımda işte böyle bir ahretten dönüş faslı vardır."

    En tesirli kelime: Su, su...

    "Bir gün bir İngiliz yaralısı bulduk, gemiye getirdik. Zavallı çiçek gibi bir delikanlıydı. Başından aldığı bir yara ile gözlerini kaybetmişti. Gözlerinin üstüne siyah uzun bir sargı sarmıştık. Ağzına damla damla su akıttık. Yaralıların sayıkladıkları en tesirli kelimelerden biri de budur. Su…

    Hiçbir ağır yaralının susuz ölmemesine son derce dikkat ederdik. Bir İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü, İngilizce mütemadiyen “öleceğim” diyor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu. Ölüm halinde bulunan adama son vazifemi düşündüm… Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için aklıma getirmeyerek kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim:

    - Katiyen ölmeyeceksin, yaşayacaksın… Bütün bu korkulu günler geçecek. İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın…

    Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü…

    Biz öleceğini bildiğimiz bütün umutsuz hastaları böyle teselli ederdik.

    Ölmeyeceksin daha çok yaşayacaksın diye diye kendilerini bazen buna inandırırdık. Adeta yaşayacaklarına inanmış oldukları halde ölürlerdi.

    Gördüğüm en müthiş yaralılar gözlerini kaybedenler. Bunların halleri pek feci oluyor. İçin için eriyorlar... Günden güne sönüyorlar.

    Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa kendilerini kurtulamıyorlar… Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali kadar feci bir şey yoktur.

    Biz bu Reşit Paşa hastane gemisinin ne kahırlarını çektik. Bazen haftalarca savaş boylarında kalıyorduk. Hele bir keresinde aç kaldık, bite boğulduk. Kömürümüz bitti. Soğukta kaldık."

    Son sözleri: Anne !!!

    "Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi, bu sözü sayıklayarak, “Anne ” diyerek öldüler.

    Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı. Almanlar, Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız… Hepsi kendi dilleri ile ekseriya tek bir kelime sayıklardı,

    — Anne !..."

    Bir hastabakıcı arkadaşım...

    "Bir Alman doktor vardı. Genç karısı Avusturyalı iyi bir hastabakıcı kadın. Bir gün Reşit Paşa vapurunun üstüne gülle yağmuru yağarken:

    — Beni deniz tutuyor, dedi. Hastanede çalışmak istiyorum.

    Kendisini cepheden biraz gerideki hastaneye tayin ettirdi. Bu küçük bir cephe hastaneydi. Bir müddet sonra haber aldık ki, hastane büyük bir uçak bombardımanına tutulmuş, tahrip edilmişti. Arkadaşım bombaların altında can vermişti. Bizden de 8 şehit vardı.

    İşte bu benim en acı hatırlarımdan biridir. Bu hastaneye ben de gitmek istemiştim. Hatta gönderiyorlardı da… Gitseydim muhakkak ki bugün bulunamayacaktım."

    Bekir Çavuş: Kumandanım emrinizi yapamadım!...

    "Reşit Paşa vapuruna bir gün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onun cephenin ön saflarında bulmuştuk. Bir ayağı kangren olmuştu. Hemen Reşit Paşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık.

    Ayağını kestik. Bir tek ayağı ile kalmıştı ama vaziyeti çok tehlikeli idi. Kangren çok ilerlemişti. Aynı zamanda pek fazla kan kaybetmişti. Adeta ölmesini bekliyorduk.

    O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım dışarıda bir ses:

    Çanakkale Menzil Hastanesi'ndeki Türk yarılaları...

    — Başhemşire… Başhemşire… diye bağırıyordu….

    Hemen giyinip fırladım, genç bir Alman hastabakıcısı:

    — Hani ayağını kestiğimiz yaralı yok mu?

    — Bekir Çavuş mu?

    — Evet.

    — Ne oldu peki?

    — Kendisine bir hal geldi hemşire, tek bacağıyla ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.

    Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Yanına koştum. Bileğinden tuttum, müthiş ateşi vardı.

    — Aman Bekir Çavuş dedim, Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?

    Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi.

    — Aman dedi, Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım.. Tabii kalkacağım.

    Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımız arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne sevdiğini düşünüyordu.

    Kansız beyaz dudaklarından çıkan en son cümle:

    — Emri yapamadım, oldu.

    Fakat ben ona kani idim ki Bekir Çavuş vazifesini son derece yapmıştı."

    Safiye Hüseyin Anafartalar'da...

    "… Maydos’a (Eceabat) gittim. Sonra Anafartalar’a doğru ilerledik. Tepemize iki düşman tayyaresi peydahlandı. Bize adım attırmıyorlar, mütemadiyen bombaları yağdırıyorlardı. Üç saat yürümüş, fena halde yorulmuştuk.

    Ölüm muhakkaktı. Tayyareler adamakıllı alçalıp bizi bombardıman etmeye başlayınca gözümün iliştiği bir sıçan deliğine girdik. Üzerimizde epey dolaştıktan sonra gittiler. Biz de karargâha geldik. Tepeden düşman donanması çanak gibi görünüyor. O zaman geçirdiğim bütün tehlikeleri unuttum. Bir kadın için işte bu görülebilmesine ihtimal olmayan bir manzara idi…"

    *****************************

    KAYNAKLAR

    [1] Yrd.Doç.Dr. Huriye VURAL- Hemşireliğin Tarihsel Gelişimi.
    [2] a.g.e.
    [3] a.g.e.
    [4] Sevcan BALAN - Dünden Günümüze Hemşireliğin Tarihçesi..
    M. Güven Karahan - Bandırma Devlet Hastanesi
    [5] Emel ARMUTÇU - Semahat Arsel ile röportaj 15 Mayıs 2000
    [6] Yakın Tarihimiz - Fasikül 25, Milliyet Gazetesi Kültür Eki s.395
    [7] Binbaşı Nazmi Bey - Çanakkale Deniz Savaşları Günlüğü s. 61-62
    [8] Safiye Hüseyin, Çanakkale savaşları hatıralarını 12 Haziran 1935 tarihinde gazeteci Hikmet Feridun Es’e anlatmıştır. Bu Röportaj Aziz Kaylan'ın "Çanakkale İçinde Vurdular Beni" adlı eserinde de yer almaktadır. Hatıralar hazırlanırken o eserden yararlanılmıştır..


    Alıntıdır...

    Güncelleme : 2007-03-18

  42. Goben or Turkish name Yavuz during World War I.

  43. Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.
    Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi.

    Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne katıldı.

    Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu.

    Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya’ya sahip olmayı istiyorlardı.

    Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.

    Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır.

    GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na katılmış olur.

    27 Eylül 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

    Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.

    İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı.

    Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.

    Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı.

    Güncelleme : 2007-03-26


  44. BİR HİLAL UGRUNA NE GÜNEŞLER BATIYOR YA'RAB

  45. ÇANAKKALE SAVAŞINDA İNGİLİZ OYUNU
    Tarih boyunca İslam’a en büyük düşmanlığı İngilizlerin yapmış olduğunu görürüz. Günümüzde ise Amerika, yeni düşman addettiği İslam’a ve İslam dünyasına karşı ahlaksızca saldırırken İngilizler bu saldırılara ve Amerikan projelerine tam destek vermekte ve Amerika ile omuz omuza hareket etmektedirler. Bu yazımızda, Çanakkale savaşında İngilizlerin yaptığı alçaklıkların bazılarını inceleyecek ve bu alçaklıkların günümüzdeki versiyonlarına dikkat çekeceğiz.
    İngilizler Çanakkale için sömürgeleri altında olan müslüman ülkelerden asker topluyorlardı. Saf müslümanları, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı. Biz, sizin halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşıyoruz.” diyerek kandıran İngilizler, bu yalana kanmayan müslümanları, ailelerini öldürmekle tehdit ederek zorla cepheye sürdü. Gelmek istemeyenleri ise öldürdüler. İngiliz’in oyununa gelen müslüman askerler Çanakkale’de, Türklerle savaştıklarından habersiz harp ediyorlardı.
    Bir bayram sabahı ilahî bir lütuf olarak Türk siperlerinin üzerini bulutlar kapamıştı. Düşmanın, siperlerimizi gözetleme imkanı ortadan kalkmıştı. Askerlerimiz çok sevinmişti. Zira bayram namazı kılmayı çok arzu ediyorlar fakat komutanları, toplu halde namaz kılmanın düşman için bulunmaz bir fırsat olacağını söyleyerek müsaade etmiyordu. Siperlerimiz bulutlarla kapandığına göre artık namaz kılınabilirdi. Komutanından erine hep beraber saf tuttular ve vecd içinde namaza durdular. Bayram namazını kıldıktan sonra hep bir ağızdan şevkle tekbir getirmeye başladılar. Bu sırada düşman siperlerinden gürültü, arkasından da silah sesleri gelmeye başladı. Meğer, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlayan kandırılmış askerler, düşman siperlerinde karışıklık çıkarmışlardı. İngilizler de onların bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine çekmişti.
    Müslüman askerleri kandırarak cepheye süren İngilizler, müslüman olmayan Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeleri de propaganda yolu ile kandırıyordu. Hıristiyan devletlerine, dünyayı barbar Türklerden kurtarmanın zamanı gelmiştir, diyorlar. Bu savaşın aynı zamanda bir haçlı savaşı olduğunu ifade ediyorlardı. Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen Anzak askerleri de İngilizler tarafından kandırılmıştı. Çanakkale savaşında Türklerin kahramanlığı gibi insanlığına da hayran kalan Anzak askerleri İngiliz kalleşinin gerçek yüzünü görüyordu. Nitekim İngilizler onlara “Türkler yamyamdır. İnsan eti yerler. Dünyayı bu yamyamlardan kurtarmak için savaşıyoruz” şeklinde propagandalar yapmışlardır. Fakat onlar cephede gördüler ki Mehmetçik kendi hayatını tehlikeye atarak düşman askerini kurtarabilecek kadar, kendi yaralı iken düşman askerinin yarasını sarabilecek kadar, kendi bayat ekmek yerken düşman esirine taze ekmek yedirebilecek kadar insanlığın zirvesindedir. Çanakkale’ye gelirken Türklerden nefret eden Anzaklar, Türklere hayran kalarak memleketlerine dönmüşlerdir.
    İngilizlerin Çanakkale’de yaptıkları âdiliklerden birisi de kimyasal gaz kullanma teşebbüsleridir. Bu insanlık cinayeti, Lordlar Kamerasında Çörçil tarafından gündeme getirilmişti. Bunun bir insanlık suçu olduğu vurgulanınca Çörçil, “Türkler insan değildir. Bu yüzden gaz kullanmamızda bir sakınca yoktur” diyerek oradakileri ikna etmişti. Varillerle kimyasal gazlar gemilere yüklenip Çanakkale’ye sevk edildi. Rüzgar, mevsimin özelliğinden dolayı denizden karaya doğru esiyordu. Varillerin kapaklarını açacaklar, rüzgarın etkisiyle karaya doğru esen gazlar Türkleri zehirleyecekti. Fakat Müslüman Türk’e olan ilahî yardım İngilizlerin hesabını bozmuştu. Variller Çanakkale’ye ulaşınca rüzgar yön değiştirmiş, karadan denize doğru esmeye başlamıştı. Bu durum savaş boyunca devam etti.
    Zehirli gaz kullanmaya muvaffak olamayan İngilizler başka bir kalleşliğe, başka bir insanlık suçuna imza atmayı başardılar. 28 Haziran 1915 gecesi direk, Sargı Yeri Hastanesini hedef alarak, çoğu parmağını bile kıpırdatamayacak kadar ağır yaralı olan 18.000 yaralı askerimizi şehit ettiler. Mehmetçiğimiz onların hastane gemilerinin hiçbirine tek kurşun bile atmazken, buna mukabil düşmanın yaralı askerlerini bile büyük bir şefkatle tedavi ederken İngilizler Ortaçağdan kalma vahşiliklerini pervasızca sergiliyorlardı. Bir savaş ve insanlık suçu işleyerek 18.000 savunmasız insanı katlediyorlardı.
    Çanakkale’de İngilizler ve müttefikleri mağlup oldular. Savaş bitti, fakat İngiliz hilesi bitmedi. Savaştan sonra İngilizler Londra’nın iki önemli caddesine, Oxford ve Cambridge caddelerine birer heykel dikmişlerdi. Hâlen mevcut olan bu heykellerde, Osmanlı askerinin süngüsünün ucunda bir İngiliz askeri tasvir edilmekte ve altında şu ifadeler yazmaktadır: “Türkler, Çanakkale’de babanı böyle öldürdüler”
    Şu ikiyüzlü İngilizlere bakın. Aldatmacaları ile yetmiş iki milleti peşlerine takıp dev zırhlılarla, dünyanın bir ucundan gelip ülkemizi işgal etmeye çalışıyorlar, her türlü imkansızlığa mukabil göğüslerindeki imanla savaşan Mehmetçiğe ölüm kusuyorlar, buna mukabil vatanını savunan Türkler hunhar, saldırgan İngilizler mazlum oluyor.
    Bugün de yapılan şeyler dün yaşadıklarımızın benzeridir. Dünyanın bir ucundan kalkıp gelen Amerika ve İngiltere, Ortadoğu’yu işgal etmeye çalışmakta, buna mukabil ülkesini savunmaya çalışan bir avuç direnişçiye terörist damgasını vurmaktadırlar. Irak’ın işgalinde yeniden görüldüğü üzere öncelikle müslümanı müslümana kırdırmayı hedeflemektedirler. Bu yüzden etnik farklılıkları ve mezhep farklılıklarını ön plana çıkarmakta, müslümanların birbirine düşmesine çalışmaktadırlar. Dünyayı yanlarına alabilmek için müslüman ülkelerde kimyasal silah olduğunu ve bu ülkelerin dünya barışını tehdit ettiğini iddia etmektedirler. Halbuki dünyayı asıl tehdit eden kendileridir. Nitekim Amerika, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atarak yüz binlerce masum insanı buharlaştırmış, İngiltere ise başarılı olamasa da Çanakkale’de gaz kullanmaya teşebbüs etmiştir. Kimyasal silah kullanmadan yana sabıka dosyaları kabarık olan saldırgan müttefikler, kendilerinin, dünyanın en korkunç kimyasal ve nükleer silahlarına sahip olmasında herhangi bir sakınca görmemekte buna mukabil bir müslüman ülkede bu silahların olabilme ihtimaline bile savaş açabilmektedir. Hayalî gerekçelerle müslüman ülkeleri işgal edebilmektedirler.
    Gerek İngilizler, gerek Amerika ve gerekse diğer batılı devletler dün ne iseler bugün de aynısıdırlar. Tarihten ibret alıp yanlış adım atmamamız gerekmektedir. Maalesef bizim içimizde de Amerika, İngiltere ve batılı devletlerle hareket etmeyi savunan gafiller bulunmaktadır. Ziya Gökalp’in bu hususta öğüt veren şu dörtlüğü dikkat çekicidir:
    Kardeş dalgın çıkma yola
    Bir yol tut ki emin ola
    Önde varsa bir İngiliz,
    Gitme sakın, fena bir iz.
    Şu gerçeği asla unutmayalım ki İngiliz’in, Amerika’nın veya AB’nin izinden gitmek bize az şey kazandıracak fakat çok şey kaybettirecektir. Kaybedeceğimiz şeylerin en büyüğü ise Müslümanlıkla ve Türklükle yoğrulmuş millî şahsiyetimiz olacaktır. Unutmayalım ki, millî şahsiyetini kaybeden milletler millî hakimiyetlerini de kaybetmiş demektir...

  46. ALBÜM_1:

    “Bu insanları tanıyormusunuz?”


    264 - Çanakkale Geçilmez 265 - Çanakkale Geçilmez 266 - Çanakkale Geçilmez 267 - Çanakkale Geçilmez





    “Her metrekareye 6000 mermi”


    268 - Çanakkale Geçilmez



    “Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,”
    O ne müthiş tipidir, savrulur enkazı beşer…"




    “3 dakika sonra öleceksiniz…”




    “Beni buradan kurtar”





    “Bir şehidin son mektubu…”





    “Dönmeyi düşünmediler…”





    “İnsanlığın savaşı yendiği yer.”




  47. 60 BİN ÇANAKKALE ŞEHİDİ MEZAR TAŞINA KAVUŞTU


    Çanakkale Zaferi'nin 92. yıldönümünde 60 bin şehidin ismi tespit edilerek, şehitlik yapıldı. Şehitler üst üste gömüldüğü için her 36 şehide bir mezar yeri düşecek şekilde temsili şehitlik yapıldı. Yeni şehitlik, Çanakkale Boğazı'ndaki Şehitler Âbidesi'nin yanında oluşturuldu. Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'nda savaştığı dokuz cepheden biri Çanakkale'deydi. Çanakkale'de 140 ayrı beldede yaşayan ve çeşitli milliyetten oluşan insanlar Türk ordusunun saflarında savaştı. İsmi tespit edilen şehitlerden 544'ünün Rum, Ermeni ve Yahudi olduğu belirlendi. Şehitlikteki gül bahçesinde Osmanlı askerinin başlığını temsil eden serpuş figürü kullanıldı. Fiberglas şeffaf mezar taşlarından her birine 36 şehidin isimleri yazıldı. Temsili şehitliğin açılışını Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bakanlar, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu ile Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu birlikte yaptı. Ali Bardakoğlu, Ankara Kocatepe Camii imamı İsmail Coşar ve Ankara müftüsü şehitler için dua etti. Şehitler abidesinde düzenlenen törenin ardından Başbakan ve beraberindekiler Çanakkale Boğazı'ndaki namazgah tabyasına intikal etti. Namazgâh tabyasında Çanakkale Savaşı, Türk askerlerince yeniden canlandırıldı. Restore edilen tabyaların açılışını da Başbakan Erdoğan yaptı.



  48. Uyan TÜRK evladı uyuma uyan
    30 kupona alınmadı bu vatan!!..
    Laiklik şeriat kavgası bitsin
    Ülkeme duyulan bu nefret yetsin
    Görüntü kemalist aslı komünist
    Atatürk maskesi işin yapısı
    Atatürk'e kurban olsun hepsii
    Bizim ulan memleketin tapusu
    Hergünüm cenaze hergünüm şehit
    Çektiğim acıya YARADAN şahit

    tsk.ler ellerine sağlık...

  49. ZAFER TÜRKÜSÜ

    Yaşamaz ölümü göze almayan,

    Zafer, göz yummadan koşana gider.

    Bayrağa kanının alı çalmayan,

    Gözyaşı boşana boşana gider!



    Kazanmak istersen sen de zaferi,

    Gürleyen sesinle doldur gökleri,

    Zafer dedikleri kahraman peri,

    Susandan kaçar da coşana gider.



    Bu yolda herkes bir, ey delikanlı,

    Diriler şerefli, ölüler şanlı!

    Yurt için dövüşen başı dumanlı,

    Her zaman bu şandan, o şana gider.

    Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

  50. Çanakkale Savaşı yalnız bizim tarihimizin değil yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından biridir. Çanakkale Boğazı'nı savaş gemileriyle zorlayarak aşma, böylece İstanbul'a kavuşma isteği Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.

    1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtilaf devletleri bu isteklerini gerçekleştirme fırsatının doğduğuna inandılar. Bu inançla İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak 3 Kasım 1914 günü alacakaranlıkta Bozcaada'dan Boğaz'ın ağzına doğru yaklaştılar. Buradan istihkamlarımıza doğru ateş açtılar, İngilizler Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, Fransızlar da Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye tabyalarını havantopu ile dövdüler.
    Cephaneliğimize isabet eden top mermisiyle on bir ton barut havaya uçtu, subay ve erlerimiz şehit düştü, İngiliz Donanma Komutanı Amiral Carden Çanakkale önlerinde gösteriler yaptı, düşman denizaltıları boğazı geçmeye kalktılar.
    24 Kasım 1914 günü bir Fransız denizaltısı Boğaz sularında görüldü. bu denizaltıyı gören topçularımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladı. 2 Aralık günü İngiliz denizaltısı da bir deneme yaptı. Derinden engelleri aşarak Boğaz'a girdi. Yediyüzelli metre ilerde bulunan Mesudiye zırhlısına torpil atarak bu gemimizi batırdı. Zırhlımızda bulunan subaylardan on'u ve erlerimizden yirmi dördü şehit düştü.
    19 Şubat 1915 günü düşman savaş gemileri öğleye kadar uzun menzilli bir bombardımana girişti. Boğaz'a iyice sokuldular. Tabyalarımız akşama doğru düşman savaş gemilerine karşılık verdi. Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarından atılan ateş karşısında düşman oldukça bocaladı.
    İtilaf devletleri gemileri diledikleri gibi ilerleyemiyor, amaçlarına ulaşamıyordu. Lodos fırtınasını başarısızlıklarının nedeni olarak görüyorlardı. Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlendi. Yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alındı. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atandı. Yeni komutan 18 Mart 1915 günü donan­mayla Boğaz'a saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını Londra'ya bildirdi.
    Bu arada Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat Çobanlı 17/18 Mart gecesi boğaz'a mayın hattı döşenmesi emrini verdi. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey Nusret Mayın gemisi ile o gece yirmi altı mayın, Boğaz'a on birinci hat olarak döşendi. Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak 400'ü aşmıştı.
    18 Mart 1915: İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabahleyin Çanakkale Boğazı'na girdi. Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.
    İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş gemileri yer almıştı. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.
    İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerim umuyorlardı. Bu umut ve güvenle 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başladılar. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutuldu. Boğazdaki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklendi. Bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalıştı. Az sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırdı. Dardanos tabyamız saldırılara şiddetle karşı koydu. Bu arada Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştı. Mesudiye üzerine ateş açılınca Hamidiye onun yardımına koştu. Bu arada kıyı bataryalarımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılaşıyordu. Düşman gemilerine göz açtırılmıyordu. Karşılıklı bu korkunç bombardıman bir saat kadar sürdü. Bu karşılıklı bombardımanı bir yabancı yazar şöyle anlatıyor:
    «İnsan manzarayı gözlerinin önünde canlandırabilir. Kaleler, toz duman bulutları içinde kaybolmuşlarda Yıkıntıların arasından arada bir alevler yükseliyordu. Gemiler, çevrelerinde fışkıran sayısız su sütun­ları arasında yavaş yavaş hareket ediyorlar, bazen duman ve serpintiler arasında iyice görünmez oluyorlardı. Tepelerden ateş eden havan toplarının alevleri görülüyor, ağır toplar yer sarsıntıları gibi gümbürdüyordu.»
    Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştü. Amiral Robeck Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürdü. Tam bu sırada müthiş patlamalar oldu. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsıldılar, manevra kabiliyetini kaybettiler. Bir gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar görevlerini yapmışlardı. Boğazın berrak sulan üzerinde bir dev gibi yatan Bouvet ve Suffren'e tarihi Hamidiye bataryamızın keskin nişancıları ateş açtılar. Çanakkale Geçilmez kitabının yazarı Alan Moorehead olayı şöyle anlatıyor.
    «Saat 13.45'de Suffren'in az gerisindeki Bouvet müthiş bir patla­mayla sarsıldı. Güverteden göğe kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanarak yana yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerden birinin ifadesine göre «Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse o da öylece kayıp gitti.»
    Türk tabyaları, Boğaz'ı geçmeye çalışan düşman gemilerine durmadan ateş ettiler. Bu arada düşman Boğazdaki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza soktu. Tabyalarımız mayın tarayıcılarına ateş açtılar. Açılan ateş yağmur gibi yağmaya başlayınca düşmanlar panik içinde kaçtılar. Bu arada düşman savaş gemilerinden İnflexible, İrressitible büyük hasar gördü. Batanlar oldu. Daha sonra Queen Elisabeth ve Agamemnon yaralandı. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nı denizden aşamadılar. Büyük kayıplar vererek: Çanakkale Boğazı'nın geçilemeyeceğini öğrendiler.
    İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nın savaş gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları başlı­yordu. Kara savaşında düşmanın nereden çıkarma yapabileceği tartışıldı. Mustafa Kemal Kabatepe ve Seddülbahir'den, Alman komutan Von Sanders ise Bolayır ve Anadolu yakasından çıkarma yapılabileceği görüşündeydi. Alman komutanı Von Sanders'in görüşü ağır bastı, ve askerler o yöreye yerleştirildi.
    Düşman güçleri 25 Nisan 1918 sabahı Mustafa Kemal'in düşündüğü noktadan saldırdı. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Kocaçimen'de Conkbayır'da, savaştı. Cephanesi biten askerlere:
    — Süngü tak emrini verdi. Daha sonra ;
    — «Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir» dedi. Tarihin bu en büyük siper savaşı başlamıştı. Siperler arası uzaklık sekiz on metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır'a doğru ilerliyordu. Bu arada Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Anafartalar Savaşı'nda düşmanın attığı şarapnel misketi Mustafa Kemal'in göğsüne isabet etti. Ancak cebindeki saate çarptığından bir şey olmadı.
    Kısa sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı. Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri; Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Anbumu, Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar'dır. 19 - 20 Aralıkta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8 - 9 Ocak'ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı. Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna uğrayarak çekip gitti.
    Çanakkale savaşlarında 250 binin üzerinde askerimiz şehit düştü. Düşman kayıpları ise bu rakamın üstündedir.
    Çanakkale savaşlarının unutulmaz kahramanı, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal'in başarısı ilerde başlayacak Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın kaynağı oldu.
    Bağımsızlığımızı savunmak, yurt topraklarımızı korumak için yapılan savaşlar kutsaldır. Çanakkale, Ulusal Kurtuluş Savaşımız kutsal destan savaşlara birer örnektir.

  51. ÇANAKKALE SAVAŞLARI'NDA "KESKİN NİŞANCI TÜRK KADINLARI"
    EFSANESİ...

    Kahramanlık destanının yazıldığı Çanakkale Savaşları'nda Gelibolu Yarımadası'nda düşmana karşı sadece mehmetçikler gögüs göğüse çarpışmadı. İçlerinde keskin nişancı kadınlar da vardı.
    Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Öğretim Üyesi Prof.Dr. A. Mete Tunçoku, daha önce inceleme fırsatı bulduğu Avustralya ve Yeni Zelanda arşivlerinde bu konuyla ilgili pek çok belgeyle karşılaştığını söyledi.
    Özellikle o dönemde askerlerin ''Keskin nişancı Türk kadınları'', ''Türk kadın savaşçıları'' konularını anlatan mektup ve günlükleriyle karşılaştığını anlatan Tunçoku, Avustralya Piyade Er J.C. Davies'in annesine yazdığı şu mektupta kahraman Türk kadın savaşçılarından bahsedildiğini anlattı:
    ''Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı, pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında bir genç kızdı. Ölü ele geçirdiğimizde, yanında başka bir Türk'ün ölüsünü de bulduk. Genç kızın bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı.''

    Birinci Dünya Savaşı'nın Çanakkale cephesi, savaşın ilk cephelerinden biri olmaktan başka, bir de "zorunlulukların yarattığı icatlar"ın denendiği bir cepheydi... Savaş alanının birkaç kilometrekarelik bir arazi içinde sıkışıp kalması, bu alanın çok sert olan coğrafi ve fiziksel özellikleri, özellikle Türk tarafının araç-gereç ve mühimmat eksikliği, burada savaşan insanları "ellerine geçen herşeyle savaşma"ya itmişti...

    Örneğin; savaşın ilk günlerinde işgalci güçlerin ellerinde el bombası azdı. Türkler ise, el bombalarını sık kullanıyorlardı. Özellikle ANZAC'lar, yakın siper savaşlarının yaşandığı Anzac bölgesinde bu silahtan çok zarar görünce, kendi el bombalarını yapmaya başladılar; boşalmış konserve kutuları topluyor ve daha sonra içine patlayıcı, çivi ve metal parçaları koyarak el bombası yapıyorlardı.
    Bir diğer örnek lağımcılıktı... Türk ordusunda çok eski tarihlerden beri bulunan lağımcı sınıfı, o güne kadar sadece kalelere taarruzlarda kullanılmıştı. Arıburnu'nda ise, arazi engebeli, yarlar ve vadilerle bezeliydi. Siperler birbirine çok yakın olduğu için hücum etmek de güçleşmişti. Dolayısıyla, toprakta tüneller açılarak karşı siperlerin altına kadar gitme ve oraya büyük miktarda patlayıcı yerleştirilerek düşman siperini havaya uçurup ele geçirme düşünüldü. İlk uygulama da 5. Tümen'in Bombasırtı'ndaki 14. Alay'ı cephesinde 28 Mayıs'ta yapılmıştı. Ancak, özellikle çoğu madenci olan ANZAC askerleri, mukabil lağımlarla Türkler'e karşılık vermekte gecikmedi. Türk güçleri, istihkamcıların (lağımcı) yanısıra, Zonguldak'ta kömür ocaklarında çalışmış gençleri de toplayarak lağım çarpışmalarının yaşandığı siperlere sevketti. Seddülbahir cephesinde bu tür çarpışmalara Alman istihkamcıları da katıldılar... Türkler lağımları kazma-kürekle açarken, düşman hayli modern kazı gereçleri kullanıyordu. Böylece, iki taraf arasında büyük kayba yol açan bir "lağım savaşı" başladı.
    Türkler, lağım çalışmalarında zamanla, düşman ölülerinden veya zaptedilen siperlerden ele geçen İngiliz veya Avustralya malı siper kazma araçlarını kullanmaya başladılar. Avustralya lağım makinesi, Anzac’ta kullanılması için Prof. Edgeworth David ve E.W. Skeats tarafından geliştirilmişti, ama ancak çarpışmaların sonuna yetişebildi. Araç da sadece Fransa’da ve savaş alanında bir “ilk” olarak kullanıldı.


    Savaşın en ilgi çeken silahı ise, "periskoplu tüfek"ti... Siper savaşlarında başlarını bir karış bile kaldıramayan ANZAC askerlerinin icat ettiği bu araçla nişan alan asker, başını siperden çıkarmadan düşmana ateş edebiliyordu. Bir tahta kutu içine uyarlanan ayna parçalarıyla yapılan bu basit aracın işgal edilen bir siperde ele geçmesinden sonra, aynı yöntemi Türkler de uygulamaya başladılar.
    Ancak, savaşın belki de en yıldırıcı olayı, gerek periskop, gerekse periskopsuz yapılan "keskin nişancı" (sniper) atışlarıydı... Özellikle Anzac cephesinde yoğun olarak başvurulan bu yöntem, birçok Türk askeri ve düşman subayının ölümüne neden oldu; askerin arasında dehşet saldı... Bu dehşet o kadar yoğun olmuştu ki, "keskin nişancı" olgusundan hemen her mektup ve hatıratta söz edildi.
    ***********************
    Keskin nişancılık, Çanakkale cephesinin herzaman en ilginç konularından biri oldu. Eli silah tutan ve attığını vuran askerler, her iki tarafta da el üstünde tutuluyordu... Bunun iki nedeni vardı; birincisi, bu tür beceri sahipleri, nokta atışları ile karşı tarafın rütbeli subaylarını öldürüyor ve komuta ettiği bütün birliğin de moral bozukluğuna ve kargaşaya kapılmasına neden oluyordu. İkinci neden ise çok daha pratikti; karşı tarafa en az sayıda mermiyle en fazla zarar veriliyordu.

    Örneğin; General Egerton, 26 Haziran'da Kraliyet İskoç birliğinden Dewar adlı bir subaya "yaptığı iyi atış" için kutlama mesajı göndermişti. Mesajın gerekçesi, Kraliyet Atıcılık yarışması birincisi olan Dewar'ın, 21 Haziran günü, geri hatlara musallat olan bir Türk keskin nişancının vurulması operasyonunu başarıyla tamamlamasıydı...
    163. Alay'ın zengin subaylarından biri de, sırf bir Türk keskin nişancısı avlamak için kendi parasıyla Suvla cephesine çok pahalı bir Martini tüfek getirtmişti...
    Savaşın ilk günlerinde, bu tür "attığını vuran" kişiler azınlıktaydı... Gerçi, Türk ordusu deneyimli askerlerden oluşuyordu; ama, Çanakkale öncesi neredeyse hiç atış talimi yapamamıştı. Çünkü cephane azdı, tüfek azdı, talimler tahta tüfeklerle yapılıyordu. Birçok taburda askerin yarısı tüfek taşıyabiliyordu. Geri kalanı ancak cepheye sevkedildiğinde edinebilmişti tüfeğini; hücumda vurulan arkadaşının tüfeğini alıp ilerlemek zorundaydı... Üstelik, "boşuna mermi yakılmaması" yolunda sıkı emirler vardı...
    Düşman ordusunun şartları ise daha farklıydı. Özellikle yarımadanın kuzeyine çıkarılan birlikler (ANZAC'lar dahil) ilk kez savaş görüyorlardı ve çok kısa süren bir eğitim almışlardı. Güneye çıkan birlikler deneyimli askerlerden oluşuyorlardı ama oradaki cephede de keskin nişancıların çalışmasına uygun bir ortam yoktu; siperler kuzeydeki kadar birbirine yakın değildi. Çıkarmanın ilk günü biraz keskin nişancı atışı olsa da, bunu yapanlar da sahilleri savunan Türk birliklerinin arasındaydı...

    Keskin nişancı (sniper) ismi verilen kişilerin çalışma yöntemi şöyleydi: Nişancı, genellikle çeşitli kamuflajlar altında askerin yoğun olduğu siperlerden uzaklaşır ve karşı tarafın dikkati düşmanı üzerindeyken, onların siperlerini görecek sakin bir köşede sessizce beklerdi... Ne zaman açıkta bir er veya bir subay görürse, ateş eder ve onu tek mermiyle öldürmeye çalışırdı. Bu atışı yaptıktan sonra da muhakkak yer değiştirmesi gerekiyordu, çünkü, 2. bir atışta yeri anlaşılabilirdi. Atışlar 50-150 m. bir mesafeden yapılabiliyordu. Daha kısa mesafe el bombası yemeye, daha uzağı da ıskalamaya neden oluyordu.
    Bu yöntem nedeniyle, özellikle Suvla çıkartmasında, çok kayıp verilmesi üzerine, rütbeli subaylar bir sniper'a hedef olmamak için metal işaretlerin olduğu apoletlerini sökmüşler, bunun yerine omuz ve kollarına kalemle işaret çizmişlerdi... Baklava işareti subayları, çizgiler ise çavuşları betimliyordu...alıntıdır...

    şehitlerimizin ruhu şad olsun...esenlikler dilerim.ttk

    Güncelleme : 2007-06-10
  52. eline sağlık çok güzel bir yazı. Bende Çanakkaleden Asker Mektupları adlı bir kitap okudum. Yazar H.Murat Başbay şöyle diyor '' YÜCE TÜRK ULUSU;

    ‘’Çanakkale’de ölümü hiçe sayarak savaşıp şehit düşenler Çılgın Türk değildiler. Onlar bu vatanın topraklarını kutsal bilip kaderine terketmeyen asil ruhlu kahramanlardır.’’

    Gerçektende kahramanlığı çılgınlık diye niteleyenlere tokat gibi bir cevap

  53. Alay Sancağı
    Aşagıdaki sancak resmi Çanakkale'de ele geçirilen gerçek bir alay sancağının.



    "Bu alay sancağı Gelibolu savaş alanından getirilmiştir. Ama esir edilememiştir.
    Çünkü Türk Ordusunun milli geleneklerine göre bir Alay'ın sancağı, Alay'ın son eri ölmeden teslim edilmez.
    Bu sancak, son muhafızının da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalında asılı olarak bulunmuştur.
    Kahramanlık emsali olarak karşımızda duran bu Türk Alay Sancağını selamlamadan geçmeyiniz."


    Azman Dede...

    Balıkesir'de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi, İvrindi'nin Mallıca köyünden 104yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu, dev görünümüyle insan azmanı sayılmış, herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu. Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı, sorduklarımı cevapladı. Söz Çanakkaleye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı:

    - "Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere yeni alınmış gencecik insanlardı.

    Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu: "Yavrum siz kimsiniz?" İçlerinden biri: "Galatasaray Mektebi-Sultanısı talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi.

    Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye.

    Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düstüğünde minare gibi alevler yükseliyor, birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman, yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar, siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi.

    Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!.. "Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı. Al sancağı teslim etti Allaha ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana.. Sütüm sana helâl olmaz, saldırmazsan düşmana.."

    Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı.

    Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak...

    Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. O an geldi.

    Birden yüzbaşı "Hücum!.." diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinali yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."

    Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi: "Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bügün ilk defa anlattı." Dedi.

    - "C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan.."


    Çanakkale'de Namaz

    602 - Çanakkale Geçilmez

    Güncelleme : 2007-06-16
  54. Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da
    onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.
    Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına
    çağırdı ve merakla sordu:
    " Adın ne senin evladım?" dedi.
    " Ali, komutanım" dedi.
    " Nerelisin?"
    " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..."
    " Peki evladım,bu kafanın hali ne?
    Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?"
    " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını
    da bilmiyorum."
    " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali."
    O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu.
    Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da
    alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst
    tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı.
    Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.
    " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum.
    Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
    Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
    " Sen söyle biz yazalım" dediler.
    Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru
    yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
    " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok
    iyiyim, beni sakın merak etmeyin."
    Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını
    sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini
    merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki
    düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu.
    Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek
    Mektubun sonuna şunları yazdırdı.
    " Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada
    komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek
    sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın
    kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden
    öperim anacığım."
    Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak
    için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri
    birer, birer, sonraları beşer,beşer,
    Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor,
    onlarında sayıları giderek azalıyordu.
    Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında
    çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine
    insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye
    göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
    Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları,
    komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini
    istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi
    ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
    Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır,
    bile,bile ölüme gidiyorlardı.
    O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan
    Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit
    olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından
    mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile
    okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna
    aile adına babası yanıt veriyordu.
    " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü
    sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye
    gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben
    sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme."
    Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra
    "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
    Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı
    şöyle diyordu anası:
    " Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de
    yakma demişsin.
    Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga
    geçmesinler.

    Bizde üç işe kına yakarlar;
    1 - GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE
    2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE
    3 - ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE...
    Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun
    " Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra,
    hıçkıra ağlıyordu... "

  55. Son Osmanlı neslinin Kurtuluş Savaşındaki bir önceki destanı
    kelimelerin bittiği yer Çanakkale
    havada iki merminin çarpıştığı tek savaş Çanakkale

    ve biz onların torunları...


    işte havada çarpışan mermi resimleri




  56. 3510 - Çanakkale Geçilmez


    Çanakkale Geçilmez

    O gün kana boyandı Çanakkale Boğazı
    Yeri göğü inletti askerimin avazı

    Dört taraftan saldırdı düşman delicesine
    Şarapneller saplandı Mehmetçiğin göğsüne

    Türk’e karşı kin kustu,beraber oldu cihan
    Damla damla gözyaşı döktü yere asuman

    Allah’ın askerleri melekler yere indi
    Hakk’a kavuşan erler kanatlarına bindi

    Bir lodos fırtınası zaferden haber verdi
    Dengeler değişince arttı kâfirin derdi

    On sekiz Mart’ta sular kan gölüne dönmüştü
    Zâlimin balonları gün doğmadan sönmüştü

    Ertuğrul tabyasından ateş yükseliyordu
    Ceddin iman güneşi aydınlatıyor yurdu

    Seddülbahir’de akan kan gövdeyi götürdü
    Bu çile nöbetleri hem gün,hem gece sürdü

    Conkbayırı’nda yazdı Mustafa Kemal destan
    Coğrafyaya dönüştü damarlardan akan kan

    Izdıraplara mahkûm vatanım ancak güldü
    Düşman bataryaları soğuk suya gömüldü

    Küfür tek bir millettir, ayrı gayrı seçilmez
    Mehmetçik haykırıyor: “Çanakkale Geçilmez”

    İnsanlıktan nasipsiz küstah uğurlar ola!
    Hatırla bu destanı,hatırla da gel yola!

    İnancımız odur ki payidar olmaz zulüm
    Rabbim senin yolunda bize düğündür ölüm

    Taş ve toprak şahittir o muhteşem bozguna
    Çok acı bir ders verdik o salyalı azgına

    Al bayrağın altında gölgelenen askerim!
    Cennet-i Âlâ’sında bekler seni ol Kerim!

    Çanakkale içinde Hilâl,Sâlib’i ezdi
    Türk’ün mücahitleri bir büyük destan yazdı.

    Yuvasından ayrılan artık geri dönmedi
    Onların sâyesinde al bayrağım inmedi

    Ey toprağın bağrına gömülen yiğit erler!
    Döktüğünüz kanlarla ulvîleşti bu yerler

    Ey semaya taht kuran yüce,soylu er oğlu! !
    Duygusallıkta Kerem,yiğitlikte Köroğlu

    Ey asırları aşıp cihana hükmeden Türk!
    Zafer kaderin olsun Rabbine şükreden Türk!

    Mustafa Nihat Malkoç

  57. Gülistan Dergisi Mart 2006 Çanakkale Bir Destandır
    vehbivakkasoglu - Çanakkale Geçilmez

    Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale’den aldıkları dersle düşmanlarımız neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine bir tembellik ve gaflet içine düşüp, sürekli düşman oyunlarına gelmişiz...

    Çanakkale Zaferi yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddi ve siyasi açıdan Devlet’in tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddi imkanların, neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.

    Bu gerçeğe rağmen, Çanakkale savaşları, nasıl zaferimizle sonuçlandı?

    Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da “mehmetçiğin imanı”dır.

    “Ölürsem şehit, kalırsam gazi!” dedirten iman, askerimizi kahramanlaştırmıştır.

    Kana, kine ve inanılamaz bir ateş sağanağına rağmen, mehmetçik, adının ilham ettiği imanı hiç unutmamış, bir gül bahçesine girercesine şehadete koşmuştur.



    Yine bu imanladır ki, fedakarlığın her türlüsüne, açlığa, yara bere ile yaşamaya sabırla katlanmış, yılmamış, yıkılmamıştır. Mehmetçiği ayakta tutan güç, düşmanlarını şaşkına çevirmiştir. Zira böylesine bir direnci onlar düşünmek değil, hayal bile edememişlerdi...

    Düşman cephe, her ihtimali hesaba katmıştı ama imanın kahramanlaştırma derecesini bilememişti...

    Ateş püsküren çeliğe karşı, Mehmetçik, iman dolu göğsünü siper etmişti.

    Hem de onca kan, kin ve acımasızlığa karşı, insanlığından birşey kaybetmiyor, düşmanının seviyesizliğine asla düşmüyordu. Savaşa da güzellik getiriyordu. Hastaya, hastahaneye, silahsıza, teslim olana ateş etmiyor, esire misafir muamelesi yapıyordu.



    İmanından kaynaklanan merhameti öyle coşkundu ki, onu “tek dişi kalmış medeniyetin” acımasızlığı bile söndüremedi. Mehmetçiğin merhametinden düşmanı da yararlandı. Kendisini tehlikeye atarak, yaralı düşmanını sırtlayıp, siperine götürdü.

    Mehmetçik Çanakkale’de binlerce insanlık dersi verdi. Daha aradan bir asır bile geçmeden, bırakın düşmanlarını; dostları, hatta çocukları ve torunları dahi, o insanlık örneklerine yabancılaştı.



    Şimdi, Mehmetçiğin Çanakkale’de yaşadığı insanlığa bütün dünya muhtaçtır. Çünkü, açık ve örtülü savaşlarda yine acımazıslıklar, sömürüler, bencillikler yaşanıyor. Yine insanlar, küçük çıkarlar uğruna açlığa ve ölüme terkediliyor. Özellikle de Müslümanlar, yine dünyanın her yerinde, kana, gözyaşına, acıya boğuluyor.

    Çanakkale’de Mehmetçiğin sergilediği insanlığı, samimi olarak yaşatacak bir imana şiddetle ve çok acele ihtiyaç vardır. Bu imanı yaşayarak, dünyada insanlığın, sevginin, hoşgörünün hala var olduğuna insanları inandırmak gerekiyor. Aksihalde, zayıfın ezilip sömürüldüğü, zenginin daha da zenginleştiği bir maddeci zihniyet, çölleşmedik gönül bırakmayacaktır.













    Dünyayı yeniden ve bir daha, merhametle, vicdanla, sevgiyle, şefkatle kim tanıştıracak?

    Bu insanlık görevi herkesten önce, Çanakkale dehşetinde bu güzellikleri yaşayanların torunlarına düşer.

    Yani bize, size, hepimize düşen ve alternatif olmayan bir görevdir bu...



    İnsanlık, ya yeniden ve bir daha kendine gelecek, yaratılış gayesini hatırlayıp, dünyaya yaşanılacak bir hayatı gösterecektir, ya da gelişini hızlandırdığı kıyameti bekleyecektir...



    Mehmetçiğin güzelliklerinin kaynağı yüreğindeki imandı. O, imanın doğru adreste aranması gerektiğini de adıyla, bütün aleme göstermekteydi. Çünkü o, MEHMETÇİK idi... Adı sahibinin güzelliklerine talipti. Bütün imkansızlığına, çaresizliğine ve bilgi eksikliğine rağmen, güzelliğin adresini biliyordu.



    Kaynaktan kopmamıştı.... Güzellik kaynağından uzaklaşmamıştı. Gönlü, GÜZELLER GÜZELİ’ndeydi...



    Bu millet, onu o kadar çok seviyordu ki, bu muhabbetle O’nun adını askerine ad olarak almıştı. Böylece dünyada, Peygamberinin adı kendisinde ad olan tek ordu olmuştu...

    Hem de bu adı alışta, benzersiz bir incelik göstermiş, asla O’nun gibi olamayacağını bilmenin ve aşkının derinliğini göstermenin idraki içinde, Muhammed’i Mehmed’e çevirmiş, onu da küçülterek askerine isim yapmıştır.



    İşte Çanakkale, bu askerin zaferidir…

    Çanakkale’yi diğer zaferlerimizden ayıran bir üstünlüğü de, Osmanlı’nın son döneminde, daha doğrusu, çöküşü sırasında kazanılmış olmasıdır.



    Bu zafer, çöktü, bitti, öldü denildiği zamanda bile, Osmanlı insanının ne olduğunu bir kez daha bütün dünyaya göstermiştir. Osmanlı insanını, bütün olumsuzluklara rağmen güçlü ve üstün kılan İslam imanını dosta, düşmana tanıtmıştır.



    O günden sonra, düşmanlarımızın asıl hedefi, imanımız olmuştur. Çünkü onlar da iyice anlamışlardır ki, yüreklerde bu iman olduğu sürece, bu millet ne sürü olur, ne de sömürülür...



    Bugün ülkemizin içinde bulunduğu bütün darboğazların sebebi, bizi biz yapan değerlerimizden uzaklaşmamızdır. Çanakkale’den aldıkları dersle düşmanlarımız neremize vuracaklarını öğrenmişlerdir. Biz ise, tam tersine bir tembellik ve gaflet içine düşüp, sürekli düşman oyunlarına gelmişiz...



    İşin en acı yanı da, maddi ve manevi varlığımızı borçlu olduğumuz İslam İmanı ve onun kazandırdığı ahlaktan uzaklaşmış olmamızdır.



    İslam imanından uzaklaşmak demek, sahip olduğumuz temel hayat damarını koparmak demektir.

    Çünkü bu millet, bin senedir, sahip olduğu bütün güzellikleri o imana borçludur. Bütün kahramanlığını, güzel ahlakını, sevgisini, o imandan ve o imanın en yüksek temsilcisi olan GÜZELLER GÜZELİ’nden almıştır.



    Bu gerçeği görenler, bu milleti zayıflatmak ve yenmek için, doğrudan doğruya her vesile ve vasıta ile imana saldırmaktadırlar. Bu konuda netice almak için her yolu, daha doğrusu her yolsuzluğu deniyorlar... İlmi gerçekleri saptırıyorlar, tarihi tahrif ediyorlar, güncel olayları tersine çeviriyorlar...



    Bütün mesele, İslam’la güçlenmiş, kahramanlaşmış olan bu milleti, tarih sahnesinden silmektir. Çanakkale’de çok ümitlendiler.



    Maddi sebeplere, silah ve asker üstünlüğüne, Osmanlı’nın askeri ve bürokratik çözülmesine bakınca da, hemen harekete geçtiler. Ancak, Mehmetçik bütün bu olumsuzlukları tersine çevirircesine şahlandı...



    Bu şahlanış, bütün planları, entrikaları, ince ayar hesapları altüst etti...

    1916 yılının şartları 2 yıl sonra değişti. Çünkü Mehmetçik elinden geleni, hatta gelmemesi gerekeni de, Allah’ın izniyle yapmıştı. Ancak, askeri ve sivil bürokrasi, kendisinden ve silah arkadaşlarından kaynaklanan sebeplerle çaresiz kaldı ve Devlet çöktü. Ama Mehmetçik çökmemişti.



    Zira, hala aynı imanın sahibiydi mehmetçikler...



    Şimdi artık düşülen yerden kalkmanın günüydü. Tekrar, yegane gücümüz olan Mehmetçiğe iş düştü. Bu defa bütün millet, 7’den 70’e Mehmetçik’ti... Yeni savaşın adı, İSTİKLAL SAVAŞI idi.



    İstiklal, bağımsızlık demekti. Daha iki asır önce dünyaya bağımsızlık armağan eden Devlet, şimdi son vatan parçasında kendi bağımsızlığını kurtarmaya çalışıyordu.



    Yine imkansızlık vardı...

    Yine düşman çoktu ve güçlüydü.



    Biraz yorgun ve yaralı da olsa, yine karşılarında kahraman Mehmetçik vardı. İstiklal Savaşı, Çanakkale’nin verdiği tecrübe ve moralle kazanıldı. Mustafa Kemal’den Ali Çavuş’a kadar, aynı kadro, bir daha cephede saf tuttu.



    Çanakkale, hem Balkan savaşlarındaki acı yenilgimizin hüznünü giderdi, hem de İstiklal Savaşımıza güç verdi.



    Söylemesi biraz zordur ama, Çanakkale Zaferi, günümüzdeki olumsuzluklardan bile sorumludur. Çünkü Çanakkale, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaadeden parlak gençlerini de alıp götürmüştür. Zira Çanakkale bir subay savaşı olmuştur. İstanbul’un ve Anadolu’nun en seçkin liselerinin öğrencileri, gönüllü olarak Mehmetçiğin imdadına koşmuş ve büyük bölümüyle de burada Mehmetçik olarak şehit olmuşlardır.



    En kaliteli insanımızın Çanakkale’de dünyasını değişmesi, günümüze kadar uzayıp gelen bir kahtı ricale (adam kıtlığı) sebep olmuştur.



    Bununla beraber, Çanakkale, milletimizin hafızasına kazınmıştır. Hatıralarının en canlısı ve etkilisi olarak, ibretlerle dolu durmaktadır.



    Çünkü, neredeyse her iki evden biri Çanakkale’ye evladını göndermiştir. Hem de Çanakkale’de, bugün çok muhtaç olduğumuz müthiş bir birlik ve beraberlik yaşamışızdır. İstanbul’dan Ankara’ya, İzmir’den Adana’ya, Samsun’dan Selanik’e, Gaziantep’ten Tunceli’ye, Kahramanmaraş’tan Diyarbakır’a, Medine’den Bağdat’a, Kudüs’ten Trablusgarb’a, Üsküp’ten Saraybosna’ya kadar bütün İmparatorluk coğrafyasından insanımız, yanyana, omuz omuza düşmana karşı durmuşlardır.



    Bu birlik gönül birliği idi, iman birliği idi, din kardeşliğinin verdiği beraberlik idi...



    Şimdi, son vatan parçası olan Anadolu’da bile, bir avuç insan Çanakkale’deki birlik ve beraberliği gösteremiyorsa, burada biraz durup düşünmek gerekmez mi? Evet, bu noktada durup düşünmek ve “Acaba, biz nerede yanlış yapıyoruz?” diye kendimizi hesaba çekmek icap etmez mi?



    Çanakkale’nin o zor ve çetin günlerinde var olup da bugün kaybettiğimiz ruh, nasıl bir şeydi?

    O ruhu, yani Çanakkale heyecanını yeniden bulmak, birçok şeyi bulmamız anlamına gelecektir.



    İnanıyoruz ki yeniden Çanakkale ruhunu kazanırsak, bir daha Kuvayı Milliye aşkını yakalarsak, maddeten ve manen çok güçleneceğiz, önümüz açılacak ve biz, bir kez daha dünyaya insanlık nedir gösterebileceğiz.

    Ümitsiz değiliz…

    O güzel insanlara ve hatıralarına layık olmaya çalışıyoruz.

    Onları anlayan, seven ve yollarını yol bilen güzel gençler yetişiyor.

    O güzel gençlere, erkeğiyle kızıyla, güneylisiyle, kuzeylisiyle, doğulusuyla, batılısıyla, hepsine sevgiler, saygılar sunuyorum.



    VEHBİ VAKKASOĞLU



  58. .


    Savaş Öncesi Durumu Gösteren Harita
    .

    Goeben

    Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu. 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.
    Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi.

    Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri’ne katıldı.

    Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu.

    Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya’ya sahip olmayı istiyorlardı.

    Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya’nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı’yı Almanya’ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.

    Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır.

    GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na katılmış olur.

    27 Eylül 1914’te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslar’a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914’te Ruslar Kafkasya’da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

    Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.

    İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı.

    Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.

    Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı.

    Eklenen Resim Ön İzlemesi Eklenen Resim Ön İzlemesi  
  59. "TÜRKLER TARAFINDAN KURTARILDIM"
    -Yüzbaşı Liuetenant S.T.W.Goodwin (Avustralya Emperyal Forsu):
    ...Asker çekildiği gün sabahleyin uçuyordum. Makineme arız olan sakatlıktan dolayı denize indim. Canımı kurtarmak için sahile doğru yüzmeye başladım. Pek ziyade yorulmuş bir halde iken Türkler tarafından kurtarıldım.
    -Mülazım-ı Sani William George Stewart Fawkes: ...Kendime geldiğim zaman semada yıldızlar parlıyordu. Beni ölü zanneden Türkler kafama vücuduma tüfeklerini koymaya başladılar. Biraz kıpırdasam mucib-i helakım olacaktı. Yine kendimden geçmişim. Tekrar kendime geldiğim zaman zabt etmeye çalıştığım Türk siperinin içinde ve etrafımda şefik ve rahim yüzlü Türk evlatlarını gördüm. Bana su, yiyecek verdiler ve omuzlarında taşıyarak müdavat-ı evveliye mevkiine getirdiler. Bu ulvi cenabane muamelenin ve bundan buraya gelinceye kadar gördüğüm muamele-i insani-yetkaranenin hakikaten medyun-ı şükranıyom. Bunu burada söylediğim gibi vatanıma dönmek nasib olursa orada da bi-muhaba söyleyeceğime namusumla temin eylerim.
    -Perrin Louis (Tunus): ... Benim hissiyatım daha fazla kuvvetler gelip daha fazla fedakarane hareket edilirse bu sene Boğazr17;ı açabilirler. Hiçbir şikayetim yoktur. Yalnız şarabımız noksandır. Bana gayet güzel bakıldı.

    BİR ESİR MEKTUBU...
    Stylr17;in mektubundan bazı satırlar şöyle:
    Bu ayın dokuzundan beri burada esir-i harp olarak bulunuyorum. Ben Şark Lokşir Alayır17;nın 6. Taburur17;nda idim.
    ...Gerek ben ve arkadaşlarım her hal ve hususta Türk zabitanının ahsen-i manasıyla birer centilmen olduklarını burada beyana fırsat yab olduğumdan dolayı cidden bahtiyarım. Türk zabitanından daha hoş rüfekayı seyahatle beraber bulunmak istemem. Nöbetçi neferinden tutunuz da zabitana kadar hepsi hakkımızda nezaket-i tamme ibraz eylediler.
    ...Yemek ve buna mümasil hususattaki muamelelerine gelince her ne kadar bittabi Türk yemekleri bizimkilere benzememekle beraber pek mebzul surette verilmektedir ki aynı zamanda pek temiz ve lezzetlidir.
    Yedi pencereli odamız büyük ve bir nezaret-i kamileye sahiptir. Odamız her gün süpürülüp yıkanmaktadır. Yataklarımız şikayeti mecbur olmayacak derecede rahat ve üzerimizde fanile örtüler de pek iyidir.
    ...Fi-l hakika cümlemiz hüsn-i muamele görmekteyiz. Birçok kereler üsera refiklerim ve zabitan ile görüştüm. Cümlesi hüsn-i muameleden dolayı beyan-ı memnuniyet eylemektedir

  60. SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR

    Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu ,İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:
    "Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.
    Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz ,affedeniz muhterem kumandanım.."

  61. Bunlarda Çanakkale’nin 120’ si...
    Dünyanın son destan savaşı Çanakkale’de de tıpkı Van’daki 120 çocuğun dramı gibi bir dram ortaya çıktı!


    Bunlarda Çanakkale’nin ‘120’ si...
    Dünyanın son destan savaşı Çanakkale’de de tıpkı Van’daki 120 çocuğun dramı gibi bir dram ortaya çıktı!
    Mart 1915’de Çanakkale’de yaşanan, tarihin o en çetin ve kanlı çarpışmasında, tahsil ve hatta oyun çağındaki gençlerimiz, Anadolu’nun dört bir köşesinden okullarını ve ideallerini erteleyerek vatan müdafaasına koşmuşlar ve o kınalı başlarını bu mübarek topraklara siper etmişlerdir.


    Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale’de yitirilen gençlerin sayısı ve hangi mektep ya da cemiyetten geldikleri, askerlik kayıtları Harbiye Nezareti’ne düzenli bir biçimde ulaşmadığı için bugün hâlâ tam olarak bilinmemektedir. Savaşa gidenlerin ve şehitlerin kayıtları incelendiğinde, okullarda, lise birinci sınıf haricindeki öğrencilerin pek çoğunun savaşa katıldıkları, bunların ekseriyetinin cepheden dönmeyi başaramadığı ve liselerin çoğunun iki yıl süre (1915-1916) ile öğrenci mezun edemediği anlaşılmaktadır. Sadece Çanakkale Cephesinde şehit olanların 10 binden fazlasının yüksek tahsilli, 70 bin kadarının da rüştiye mezunu olduğu dikkate alındığında sergilenen fedakârlık ve kahramanlığın gerçek boyutları tüm ürperticiliğiyle ortaya çıkmaktadır.


    Daha önce Nesil Yayınlarından çıkan ve Kurtuluş Savaşı’na katılan ‘Eğitim Ordusu’ neferlerinin kahramanlıklarını anlatan “Kuvayı İlmiye” kitabından sonra, şimdi de Çanakkale Savaşı’na iştirak eden ‘İrfan Ordusu’nun destansı kahramanlıklarını konu alan “Okul’dan Çanakkale’ye” kitabıyla tekrar okuyucunun karşısına çıkan Tarihçi İsmail Çolak, yukarıda sözünü ettiğimiz mektepli Mehmetçiklerin “Çanakkale Destanı” hakkında çok orijinal bir çalışmaya imza atmış.
    Kitap, “bir hilâl uğruna” kendini feda eden nice civanmert genç mekteplinin; liseli, üniversiteli, medreseli, tekke dervişi ve gençlik cemiyetlerine mensup çocukların gönüllü olarak Çanakkale cephesine katılmasını ve burada sergiledikleri ölümsüz kahramanlık hikâyelerini ele alıyor.
    “Okuldan Çanakkale’ye” kitabının, sayfa 52-57 ve 115-118‘deki bölümlerinde “120” Balıkesirli gencin, dillere destan yiğitlikleriyle ilgili şu çarpıcı bilgiler geçmekte:
    Çanakkale Harbi esnasında cüsselerini fersahlarca aşan devasa hizmetlere kanlarıyla ve canlarıyla imza atan meçhul kahraman mekteplilerden biri de Balıkesir Sultanisi (Lisesi) öğrencileridir. O yıllarda Balıkesir’de yayınlanan “Karasi” gazetesinden öğrendiğimize göre, babaları Balkan Savaşı’nda şehit düşen ve Edirne İdadisi’nden Balıkesir Sultanisi’ne “leyli” (yatılı) olarak nakledilen 25 izci öğrencinin tamamı gönüllü olarak Çanakkale’ye gitmiş ve geri dönemeden şahadete erişmişlerdi.
    Balıkesir Lisesi’nden Çanakkale’ye gönüllü olarak gidenler sadece bu 25 izciden ibaret değildi elbette ki. Gerek Karasi gazetesi gerekse Balıkesir Lisesi kayıtlarından anlaşıldığı üzere, 1914-1916 öğretim döneminde, 8-12. sınıflara kayıtlı bulunanlar ile mezun (100 civarındaki) talebelerin hemen hemen tamamı gönüllü şekilde cepheye intikal etmişti. Bunların çok azı harpten gazi olarak dönmüş ve okul savaş yıllarından 1917-1918 öğretim dönemine kadar sınırlı sayıda mezun verebilmişti.


    Balıkesir’den Çanakkale’ye sevk olunan öğrenciler sadece Balıkesir Lisesi öğrencileri ile sınırlı kalmamış; Balıkesir Erkek Muallim Mektebinden (şimdiki Necdet Bey Öğretmen Okulu) de büyük miktarda öğrenci harbe dâhil olmuştu. Bu okul, tarihi kayıtların zikrettiğine göre 1914-1918 yılları arasında yalnızca 2 mezun verebilmişti.
    ***
    İngilizler, mayıs ayının ilk haftasına girildiğinde, cepheye yetişen Türk birliklerinin sert direnişiyle karşılaşmışlardı. Bugünlerden birinde, 48. alaya Balıkesir taraflarından 120 gönüllü genç gelmişti. Hepsinin de sevinç ve neşesi yüzlerinden okunuyordu. Birisinin elinde, gençleri temsil eden, sopanın ucuna bağlanmış bir bayrak vardı. Üzerinde “Karesi Gönüllüleri” yazıyordu.

    Komutan Yüzbaşı Hattatoğlu, onlarla beraber oturup bir müddet sohbet etti. İçlerinden birisi komutanın çok dikkatini çekmişti. Diğerlerinden farklı olarak göğsünde, boynu ile koltuk altına bağlanmış ve kının içine gizlenmiş bir saldırma asmıştı. Komutan, ona sordu:
    – Ali, bu boynunda asılı duran saldırmaya benziyor. Elinde mavzerin var, buna niçin gerek duydun?
    Ali verdiği şu cevapla taşı gediğine koydu ve orada bulunanların imanlarının yücelmesine vesile oldu:
    – Gâvuru bu elimdeki ile öldüremezsek, bununla öldürürüz komutanım!
    Ali’nin, tam bir Anadolu gencinin özelliklerini taşıması, mert ve sade görüntüsü, komutanının ve bütün askerlerin sevgisini üzerine toplamıştı. Çevresine güven veriyor, bütün bir birlik onun kahramanca sözleriyle adeta coşuyordu. Birkaç zaman talimle meşgul olan Ali, bir gün komutanına,
    – Komutanım, canımız sıkıldı, gâvuru öldürmeye ne zaman gideceğiz, diye sordu.
    Komutanı ise Ali’ye,
    – Acele etme Ali, taarruz için emir almamız gerekiyor, henüz emir gelmedi, diye cevap verdi.
    Nihayet aradan birkaç gün geçtikten sonra Komutan Mustafa Bey’den taarruz emri geldi. Askerler heyecanlandılar ve sağa sola, çalılıkların içine dağılıverdiler. Bu arada abdestler alınmış, iç çamaşırlar değiştirilmiş ve gaza namazları kılınmıştı. Tek sıra halinde ölümün üzerine gitmeye hazırlanıyorlar, hiçbirinden çıt çıkmıyordu. Fakat Ali, başına, büyük ihtimal nişanlısının cepheye gelirken verdiği yemeniyi bağlamış, saldırmanın ve mavzerinin üstünü de kır çiçekleriyle süslemişti. Bu hali komutanının dikkatini çekmişti, sordu:
    – Ali, bu ne hal? Düğüne gider gibi bir halin var!
    Bunun üzerine Ali,
    – Komutanım, iki gün sonra bayram, Allah’ın huzuruna süslenmeden gidilir mi, diyerek bütün bir birliğin ortalığı “Allah! Allah!” nidalarıyla inletmesine vesile olmuştu.
    Başka söze gerek yoktu. Şimdi her yan tekbir sesleriyle inliyordu. Komutan, alay sancağını Ali’ye verdi.
    – Ali, bu sancak birliğimizin ve bütün bir milletin namusudur. Sakın bunu düşmana verme, diye tembihte bulundu. Ali de aynı şekilde şu müthiş cevabı verdi:
    – Sen merak etme komutanım, ben onu ölürüm de düşmana vermem!
    Bu kahramanlık hikâyesinin devamını ve daha nicesini okuyup öğrenmek ve arkadaşlarınıza, çocuklarınıza ve gençlere anlatmak istiyorsanız, İsmail Çolak’ın “Okuldan Çanakkale’ye” kitabını mutlaka temin etmelisiniz. Tabii özellikle de gençlere, öğrenci ve öğretmenlere tavsiye etmeyi de unutmamanız dileğiyle…






  62. BAYRAK

    Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü
    Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü
    Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
    Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

    Sana benim gözümle bakmayanın,
    Mezarını kazacağım
    Seni selamlamadan uçan kuşun,
    Yuvasını bozacağım.

    Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder,
    Gölgende
    bana da bana da yer ver.
    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar,
    Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.

    Savaş bizi karlı dağlara ***ürdüğü gün,
    Kızıllığında ısındık;
    Dağlardan çöllere düşürdüğü gün,
    Gölgene sığındık...

    Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı,
    Ba
    r
    ışın güvercini, savaşın kartalı...
    Yüksek yerlerde açan çiçeğim,
    Senin altında doğdum,
    Senin dibinde öleceğim...

    Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;
    Yeryüzünde yer beğen:
    Nereye dikilmek istersen,
    Söyle seni oraya dikeyim...

    ARİF NİHAT ASYA

  63. 573 - Çanakkale Geçilmez
    Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar'da yaptığı başarılı savunma savaşlarıyla savaşın kaderini değiştiren komutan Kur. Alb. Mustafa Kemal Çanakkale'de Siperde (1915)



    574 - Çanakkale Geçilmez
    Çanakkale'de savaşan komutanlardan bir grup:Önde oturanlar (sağdan); Hulusi ve Nazmi Beyler, Ayaktakiler (sağdan); 3. Kor. K. Esat (Bülkat) Paşa, Anafartalar Grubu K. Kur. Alb. M. Kemal Bey, Rüştü Bey. Arkadakiler (sağdan); Güney Bölge K.lığı danışmanı Kur. Alb. Kannengiesser Bey, soldan bozyakalı Wilmer Bey, daha geride Kor. Kur. Bşk. Yb. Fahrettin (Org. Altay) Bey, kalpaklı şahıs Kur. Kemal (ohri) Bey, yüzünün yarısı görülen Grup. Kur. Bşk. İzzettin (Org. Çalışlar) Bey.



    575 - Çanakkale Geçilmez
    Çanakkale'deki Türk birliklerinden 3. Kolordu ve Kuzey Grubunun komutanı Tuğg. Esat (Bülkat) Paşa Gelibolu Yarımadası'ndaki karargahında (1915)

    576 - Çanakkale Geçilmez
    Başkomutan Vekili Enver Paşa komutanlarla Çanakkale'de denetlemede (1914 sonraları)




    577 - Çanakkale Geçilmez
    Çanakkale cephesini yöneten 5. Ordu karargah subahları: Ayaktakiler (sağdan); İkinci Ordu Kur. Bşk. İsmet (İnönü) Bey, Yaver Ütğm. Asım Bey, Liman von Sanders'in yaveri süvari Bnb. Perike, 5. Ordu Kur. Bşk. Alb. Kazım Bey, 1. Ordu Kur. Bşk. Alb. Şükrü Bey, 2. Ordu Sıhhiye Bşk. Dr. Refik Münir Bey, Oturanlar (sağdan); Bahriye Nezareti Kur. Bşk. Yb. Rauf (Orbay) Bey, Güney Grubu K. Tuğg. Vehip Paşa, 5. Ordu K. Müşir (Mareşal) Liman von Sanders, Çanakkale Kor. K. Tuğg. Esat Paşa, Sıhhiye Dairesi Bşk. Tuğg. Dr. Süleyman Numan Paşa, İstanbul Merkez K. Tuğg. Cevat Paşa


    578 - Çanakkale Geçilmez
    General Hamilton (İng.) ve General Gouraund (Fr.) durum değerlendirmesi yaparlarken (1915). Fransız general ülkesine Çanakkale'de bir kolunu kaybederek dönecektir.

    579 - Çanakkale Geçilmez
    Alman ve Türk Paşalar Gelibolu Yarımadası'ndaki tabyaları denetliyor (1915)


    580 - Çanakkale Geçilmez
    Deniz savaşlarının komutanları General Hamilton ve Amiral De Robeck


    581 - Çanakkale Geçilmez
    18 Mart 1915 Çanakkale deniz savaşlarında 215 okkalık (275 kg) top mermisini sırtında taşıyan er Edremit-Havranlı Mehmet oğlu Seyit

    582 - Çanakkale Geçilmez
    Anafartalar Grup Komutanı M. Kemal muharebe arkadaşlarıyla (1915). Soldan; Kur. Bşk. Yb. İzzettin (Org. Çalışlar), arkasında Kur. Yzb. Tevfik (Kur. Alb. Bıyıklıoğlu), Grup K. Kur. Alb. M. Kemal, Dr. Hüseyin, Süvari Yzb. Pertev, Kur. Yb. Neşet (Bora), Süvari Ütğm. Saim (Korg. Önhon), Yzb. Hamit, Ütğm. Zeki (Org. Doğan)


    583 - Çanakkale Geçilmez
    14 Ekim 1915 günü Mustafa Kemal'in milletvekillerine savaş alanında bilgi verdiği geziden bir başka görünüş


    584 - Çanakkale Geçilmez
    Kaiser Wilhelm II'nin Sultan Reşad'ı ziyareti. Kaiser'in solundaki Enver Paşa.

  64. Çanakkale'yi denizden geçemeyen İtilaf Devletleri'nin 25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası'na ve Kumkale'ye asker çıkarmalarıyla Çanakkale kara savaşları başlamıştı. 25-26 Nisan 1915 tarihlerinde Arıburnu'nda karaya çıkıp Conkbayırı'nda ilerleyen çıkarma kuvvetleri, 19. Tümen K.Kur.Yb. Mustafa Kemal'in 25 Nisan günü verdiği “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” emrini uygulayan Türk birliklerince durduruldu. Bu birliklerden biri Yb.Hüseyin Avni Bey'in komutasındaki 57. Alay'dı. 57. Alay'ın başta komutanları olmak üzere 628 kişilik mevcudunun tamamı 25-28 Nisan 1915 tarihleri arasında şehit düşmüştü.
    Gelibolu Yarımadası'nda Kanlısırt'ta 57. Alay için yaptırılan şehitlik; Mehmetçik Anıtı (Prof. Tankut Öktem), Gazi Hüseyin Kaçmaz Anıtı (Metin Yurdanur) ile donatılmıştır. Heykeltıraş Metin Yurdanur tarafından yapılan bir rölyef de şehitliğin ihtişamını artırmıştır.

    57. Alay Şehitliği 10 Aralık 1992 tarihinde düzenlenen bir törenle halkın ziyaretine açılmış, 25 Temmuz 1994 tarihindeki orman yangınında hasar görmüş, onarılarak 11 Kasım 1994'te tekrar hizmete sunulmuştur.








  65. 36987 - Çanakkale Geçilmez















    30 Mart 2008

    Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan yazısında milletin hafızasında yer eden Çanakkale Zaferini ve Mehmed Akif'in nasıl unutturulmak istendiğini yazdı.





    Mustafa ARMAĞAN'ın Yazısı...

    İnsan hafızası boşluk kabul etmez.Geçmişindeki bütün kayıtları, bugünü veri alarak sürekli yeniden gözden geçirir, tekrar hizaya sokar, kimisini eler, kimisini de öne çıkarır. Toplumların hatırlama mekanizmaları da biraz buna benzer.
    Toplumlar da başlarından geçmiş olayları içinde yaşadıkları günün “dikiz aynası”nda belirdiği kadarıyla hatırlarlar, yoksa kimsesizler mezarlığına defnederler.
    Bugün 18 Mart’ı hatırlayan vardır da, 16 Mart’ı hatırlayan, anan var mıdır? İyi ama 16 Mart İstanbul’un işgal günüdür ve o gün İngilizler Şehzadebaşı Karakolu’nu basarak masum askerlerimizi hunharca şehit etmişlerdir. Tarihimizin bu hakikaten acı günü, 1960’lara kadar özellikle İstanbul’da anılır, 16 Mart şehitlerini yeni nesillerin unutmaması için adeta çırpınılırdı. Ne yazık ki, unutulup gittiler. Allah’tan ki, 18 Mart genel olarak “Şehitleri Anma Günü” ilan edildi de, unutulan kim varsa o gün hatırlayabiliyoruz.
    Sonra şu var: Biz son yıllarda yapılan yoğun etkinlikler, programlar ve yayınlar sayesinde zannediyoruz ki, 18 Mart 1915’ten itibaren Çanakkale zaferine sahip çıkılmış, gençliğe atalarının bu vatan uğruna katlandıkları fedakârlıklar olanca görkemiyle anlatılmış ve aktarılmıştır.
    Bu kanaatteyseniz fena halde yanıldığınızı söylemek zorundayım. Zira Çanakkale, Enver Paşa’nın -ne yalan söylemeli, biraz da cephelerden gelen yenilgi haberlerinin üstünü kapatmak için- Çanakkale’yi yeniden gündeme getirme gayretlerinden sonra uzun bir unutulmuşluk devresine girildi. Atatürk, bilinen ilk resmi Çanakkale ziyareti sırasında (1928) bir şehitlik yapılması emrini vermiştir. Ancak bu “emir” de, bürokrasinin örümcek ağına takılmış, yıllar yılı savsaklanmıştır.
    Cumhurbaşkanı sıfatıyla Atatürk’ün Çanakkale Savaşı hakkındaki bilinen ilk resmi demeci, 1934 yılına rastlar. Bu konuşma da, aynı yıl, Anzakların Çanakkale’yi ziyaretinin hemen ardından yapılmıştır ve ilginçtir, Anzakları kucaklayan bir mesajdır. Törenlerde okuması için dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya verilen bu metni hatırlayalım mı?:
    “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır.”
    30 Nisan 1934’te Avustralya’da çıkan “Melbourne” gazetesinde yayınlanan yazılı açıklaması ise şöyledir: “Gelibolu Yarımadası’na yapılan çıkarma hareketi ve muharebeler, burada kanlarını dökenlerin kahramanlığını bütün dünyaya kanıtlamıştır. Bu savaşa katılan milletler için bu savaşın sebep olduğu kayıplar ne kadar yürekler acısıdır.”
    İşte Çanakkale zaferi ilk kez o yıl bildiğimize yakın bir şekilde kutlanmıştır. Daha önce de bazı törenler yapılmaktaydı elbette ama bunlar genellikle resmi zevatın katıldığı ve kuru nutuklarla geçiştirilen ruhsuz törenlerdi. O kadar kuruydu ki, yetkililer lüks bir vapurun yumuşak koltuklarına kurulur, Çanakkale önlerinde demirleyen vapurun içinde, karaya adımlarını atmaksızın gazetecilere demeçler verir ve sonra kaptana ‘Çek evladım İstanbul’a’ diyerek geriye dönerlerdi. Tabii basın da bu açıklamayı kısa ve kuru bir haber şeklinde mütevazı bir köşecikte aktarırdı. O kadar.
    Düşünün, Çanakkale şehitlerine bir anıt inşası için ciddi bir adım atılması bile Menderes dönemine rastlar. 1933’te Nihal Atsız, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar ve Tevfik İleri gibi milliyetçi gençlerin gayretleriyle başlayan ve tam 9 gün süren sivil Çanakkale gezisi, basın tarafından rahatsızlık verici bir ‘olay’ haline getirilmişti. Hatta gençlerin aralarında para toplamak suretiyle bir Çanakkale şehitleri anıtı yapılması girişiminde bulunmaları karşısında zamanın CHP Genel Sekreteri Recep Peker, “Bu işin sonu kötü olur” tehdidinde bulunmuştur.
    Neden acaba?
    Anladınız tabii, o zamanlar Çanakkale henüz İngiliz birlikleri Çanakkale’de bulunuyordu ve İngilizlerin bulunduğu bölgeler tel örgüyle çevriliydi. İzinsiz içeriye girilemezdi. Bu durum, 1936’da imzalanan Montrö Antlaşması’na kadar devam etti ve Türk askeri ilk defa Çanakkale Boğazı’na o yılın Temmuz ayında girebildi.
    Peki İngiliz işgali altında bulunan savaş bölgesinde bir şehitler anıtı yapımı kimi kızdırırdı öncelikle? İngilizleri tabii ki. Sonradan Başbakanlık koltuğuna da oturacak olan Recep Peker de İngilizleri kızdırmak istemiyordu. Ağzından çıkan “Bu işin sonu kötü olur” sözünün asıl anlamı, “Türkiye’nin başını belaya sokacaksınız çocuklar” değil midir?
    Sade Çanakkale’ye mi yönelikti unutkanlığımız? Ne gezer! Keşke öyle olsaydı.
    Bildiğiniz gibi bu yıl hükümet, İstiklal Marşı’nın kabul ediliş tarihi olan 12 Mart’ı aynı zamanda kanunla “Akif günü” ilan etti. Lakin bu bizi yanıltmasın: Mehmed Akif resmi unutkanlıktan nasibini, 40’ı çıkana(!) kadar fazlasıyla tatmıştı, yani Akif, günümüzden 30 küsur yıl önceye kadar ölüm yıldönümlerinde resmen hatırlanmaz ve anılmazdı. Halk sahip çıkıyor, devlet unutuyordu. İlginçtir, sonunda halkın dediği oldu.
    İşte Kültür Bakanlığı tarafından çıkarılan, yani resmi bir yayın olan “Millî Kültür” dergisinden bir haber (Sayı: 2, Şubat 1977, s. 80.):
    “İstiklal Marşı’mızın yazarı, millî şair Mehmed Âkif Ersoy, ebediyete intikalinden 40 yıl sonra, ilk defa devlet eliyle anıldı. (…) Rıfkı Danışman, milli şairimize devletin de kadir-şinaslığını belgeleyen ilk Kültür Bakanı oluyordu.”
    Belirtelim ki, Mehmed Akif’in bu ilk resmi anılışı, 29 Aralık 1976 gününe rastlar.
    Şaşırdınız, biliyorum ama tarihin ambarı, doğru sandığımız izlenimlerle ve hafızamızın bugünü geçmişe de yayma ve yansıtma arzusundan, daha doğrusu alışkanlığından doğan çuval çuval yanılsamalarla doludur.





  66. BİR ÇANAKKALE ŞEHİDİNİN SON MEKTUBU

    (Kabatepe Milli parklar Müzesinde sergileniyor)
    Mektubu yazan, ihtiyat zabit (yedek subay) namzedi Etem, İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıt Numune Mektebi'nde öğretmendi (1912). Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale savaşı'nda bu mektubu yazdıktan bir süre sonra şehit olmuştur.

    Valideciğim,

    Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
    Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
    Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cıvıl cıvıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedası ile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

    İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:
    -Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
    -Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...
    -Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
    -Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
    -Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
    -İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

    Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.
    Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?
    Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."
    Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.
    Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
    O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
    Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu.
    Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.
    Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.
    Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :
    -Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.
    "Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"
    Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
    Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de ***ürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı?
    Kadir'e mektup yazdım.
    Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin.
    Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir.
    Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.
    Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.

    Oğlun, Hasan Etem.
    4 Nisan 1331
    (17 Nisan 1915)


  67. ÇANAKKALE destanının günümüze vuran sırlı yansımaları!
    Şehitler Ölmez! Ölü demeyin!


    Faruk Demir anlatıyor:

    ''Makam arabamın arka koltuğunda bir göreve gidiyorum. Yol uzayınca, elimdeki gazetenin hatıralar bölümünü okumaya başlıyorum. Okuduğum yazının bana ilham ettiği birkaç cümle dökülüyor ağzımdan:

    '''Yahu bu millet gerçekten çok büyük bir millet...'

    ''Şöförüm Ünver'le göz göze geliyoruz dikiz aynasından...
    Onun bakışları sorduğu için hemen ekliyorum:

    ''' Okuduğum hatıra beni çok duygulandırdı. Manevi gücü hafif görmemek lazım.'

    ''Okuduğum hatırayı kısaca özetletledim. Nerden bilebilirdim ki, buna benzer bir hatırayı da şöförümün bizzat yaşadığını?..

    '''Efendim, o dediğiniz benzer bir hadiseyi ben Çanakkale'de yaşadım.'

    '''Çanakkale Savaşlarında mı? Yahu senin yaşın ne ki Çanakkale'den hatıran olsun?'

    '''Hayır efendim... Çanakkale Savaşlarıyla ilgili, ama o tarihten değil ... Çok sonralara ait...'

    ''Bu defa beni bir merak alıp sardı. Başımı öne doğru uzatıp emir verir gibi rica ettim:

    '''Anlat bakalım, bizzat yaşadığın o hatırayı! Nezmiş biz de bilelim...2

    ''Şöförüm Ünver sunları anlattı:

    '''Ben askerdeyken oldu. Bir deniz astsubayı ile birlikte jeep içerisinde Çanakkele'nin Kirtepe Köyüne gidecektik. Bir akşamüstü karargahtan çıktık. Kirteppe Köyü yakınlarında yolda giderken, jeepin farları karşıma acayip bir müfreze çıkardı. Nasıl heyecanlandım, nasıol frene bastım, bende bilmiyorum.

    " ' Jeep zınk diye durunca, astsubayım neredeyse camdan fırlayacaktı. Döndü, bana biraz da sertçe sordu:

    " 'Ne var, neden durdun?

    " 'Elim ayağım tir tir titriyordu. Dedim ki:

    " ' Komutanım, siz görmüyormusunuz? Önümüzde tüfekli, teçhizatlı bir manga asker, yolu bölmüş gidiyor. Bakınız, hemen ilerde...

    " 'Bu askerlerin kıyafetleri şimdiki gibi değildi. Ben kim olduklarını, ne oldklarını anlamadığım için aptallaşmışken, astsubayım gözlerini ovuşturup yerinden kalktı, oturdu ve mırıldandı:

    " 'Çanakkale Harbindeki askerlerin kıyafetleri bu... Başlarında fes var; hepri poturlu...

    " ' Siz de gördünüzmü komutanım?

    " ' Görmez miyim? Nizami adımla karşıya geçiyorlar. Biz rüya görmüyoruz, değil mi?

    " ' Hayır komutanım! Görevdeyiz; Kirtepe Köyüne gidiyoruz.

    " ' Ama ben hayal gördüğümü sanıyorum. Sen de görüyor musun?

    " ' Görüyorum komutanım, görüyorum. Nedir bu böyle?..

    " ' Hiçbir şey söylemeden müfreze geçene kadar bekledik. Yolun karşısına geçip ağaçlık arazide bir sis bulutu gibi kayboldular.

    " ' İkimiz de donduk kaldık. Jeepi hareket ettirip ilerlemeye başladık, ama ikimizin de benzi kül gibi... Kirtepe Köyüne vardığımızda, bizim şoke olmuş halimizi gören kahveden yaşlı bir amca, yarı muzip gülerek halimizi hatırımızı sordu:

    " ' Ne o komutanım, nöbet mangasına mı rastgeldiniz yoksa?

    " ' Şeyyy, evet... Nedir bu, anlatır mısınız? Siz de mi gördünüz yoksa?

    " ' İhtiyar adam, ah komutanım, ah, diye başladı söze ve şöyle devam etti: Bu manga, Çanakkale Savaşında nöbet tutan mangadır. Fransızlar bu bir manga askeri şehit etmişler o zaman... Ama bu şehit manganın askerleri, ne hikmettir bilinmez, her akşam güneş battıktan sonra görevini yerine getirmek için gidiyormuş gibi uzaklardan gelirler, yolu karşıdan karşıya geçerler, ormanın içine yürüyüp kaybolurlar... Nöbet mangası onlar ' "

    Faruk Demir Bey, bu hatıranın sonunu şöyle bağlıyor:

    "Şöförüm Ünver, bu askerlik hatırasını anlatırken, o nöbet mangası gözlerimin önünde canlandı. Gönlüm yoğunlaşarak gözlerimden damla olup aktı, yanağımdan göğsüme doğru...

    "Bu millet gerçektenyücedir, çok yücedir; çoook..."


    Vehbi Vakkasoğlunun kitabından alıntıdır... Kitabın adı: BİR DESTANDIR ÇANAKKALE.

  68. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, Türk tarihine şanlı bir zafer olarak geçen Çanakkale Savaşları'yla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkarttı.

    Tarihi kahpelik!

    Büyük zaferin 90'ıncı yıldönümünde ortaya çıkan korkunç gerçek: İhtilaf devletleri, Çanakkale'de Mehmetçik'e karşı boğucu kimyasal silah kullanmış.

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, Türk tarihine şanlı bir zafer olarak geçen Çanakkale Savaşları'yla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkarttı. Türk ordusunun 251 bin şehit verdiği, 1 milyonun üzerinde askerimizin yaralandığı ve 10 bin askerimizin kaybolduğu Çanakkale Savaşı'nda, İngilizler liderliğindeki itilaf devletlerinin kimyasal silah kullandıkları anlaşıldı. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görevli uzmanlarca ortaya çıkartılan yeni bir arşiv belgesinde, itilaf devletlerinin Türk askerlerine karşı boğucu türden gaz içeren kimyasal silah kullandığı belirtiliyor. Belgede, gazın hangi ülke kuvvetleri tarafından kullanıldığından söz edilmiyor. Verdiği zarar konusunda da bir bilgi yok. Fakat araştırmacılar, binlerce askerin kimyasal silahların tesiriyle şehit düşme ihtimalinin olduğunu belirtiyor ve muhtemelen İngilizler tarafından böyle bir yola başvurulduğu görüşünde birleşiyor.


    DOST DEVLETLER SESİNİ ÇIKARTMADI!


    2 Temmuz 1915 tarihinde başkumandan vekili namına müsteşar imzasını taşıyan ve cepheden Hariciye Nezareti'ne gönderilen belgede, düşman kuvvetleri tarafından kimyasal silahlar kullanıldığı belirtilip, tarafsız ve dost devletlerin olayı protesto etmesi isteniyor. Dost devletlerin insanlık dışı bu hadiseyi protesto ettiğine dair bir bilgiye rastlanmıyor; ama bu belge Çanakkale'yi kimyasal silahların kullanıldığı savaşlar arasına sokuyor. Daha önce 19. Yüzyıl'ın sonlarında Fransızlar Almanlar'a karşı zehirli gaz kullanmış, aynı şekilde Almanlar da Fransızlar'a misillemede bulunmuştu.


    HASTANEYE BİLE BOMBA YAĞDIRDILAR

    Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler, kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen 2 ayrı belgeye göre, savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen, Mehmetçik'e domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da sıkılmış. 10 Mayıs 1915'e ait bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayıp, 30 yaralı askeri şehit ettiği belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti, ''insanlığa sığmayan'' bu saldırı sonrasında, Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu belgeler, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Gelibolu'da nasıl bir trajedinin yaşandığını gösterirken, Çanakkale'yi 'geçilmez' yapan Türk askerinin kahramanlığını da bir kez daha gözler önüne seriyor.

  69. Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda...

    Osmanlı Arşivi'nden çıkan yeni bir belge, savaşla ilgili korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: İtilaf Devletleri Mehmetçiğe karşı kimyasal silah kullandı. Savaşı anlatan rakamlar ise oldukça manidar. 10 bin askerimiz kayıplara karışmış.

    Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri’ adı verilen kitap iki ciltten oluşuyor. Kitapta tarihe ışık tutacak 300’e yakın belge var. Osmanlı belgelerinde ortaya çıkan en dikkat çekici olaylardan birisi İngilizlerin öncülüğündeki müttefik kuvvetlerin sivillerin bulunduğu alanlara ve hastanelere ateş açılması emrini vermesi. Osmanlı komutanlarının yazışmalarında ayrıca İngilizlerin boğucu gaz kullandığından şikayetçi olunuyor ve bunun uluslararası savaş kurallarına uygun olmadığına dair uyarılarda bulunulduğu görülüyor.

    Bu çıkarmada bulunan tek sivil ve tek gazeteci Avustralyalı Charles Bean idi. Bean, o tarihi günü bakın nasıl anlatıyor:
    “Her gün kampa Türk esirler getiriliyor. Avustralyalıların esirlere hayli kötü gözle baktıkları kesin... Bu yüzden bizim Avustralyalılar eğer ellerinden geliyorsa, esir almayıp yaralıları öldürme yoluna gidiyorlar.Hem Yeni Zelandalılar, hem de Avustralyalılar, kimi durumlarda en azından ilk karşılaşmalarda, hele işler kötüye giderken, Türkler’den esir alınmaması yolunda üstlerinden kesin emir aldıklarını söylediler bana. Bunlara inanmıyorum, ama doğru da olabilir.”

    Resmi Savaş Muhabiri Bean’in günlüğünde insanın tüylerini diken diken eden en önemli ayrıntı ise, maalesef Türk esirleri canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiği satırlar. Bean, 8 Ağustos 1915 diye başlayan satırlarına şöyle devam ediyor:

    “Bugün Pazar. Bu topraklara ayak basalı 15 hafta oldu... Bugün hayatımda gördüğüm en alçakca davranışlardan birine şahit oldum. Sığınağımın hemen karşısında 100 kadar Türk ile 2 Alman esirin barındığı tutukevinin çevresine benzin döküp tutuşturuldu... Türklere çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler ama acı akıbetten kurtulamadılar...Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanların ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok muydu acaba? Aynı iş dün de yapılmıştı çünkü...
    Bu esirlere yapılan muamele insanın yüzünü kızartacak derecede. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen asker ve subaylarımıza olağanüstü iyi davranıyorlar...”

    Avustralyalı gazeteci Charles Bean’in Çanakkale Muharebeleri sırasında cephede gazetecilik yapan tek özel muhabir olarak şahit olduğu bu olay yıllarca dünya kamuoyundan saklandı. Bean’in yazdıklarından bu yakma olayının tek olay olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü “Aynı iş dün de yapılmıştı” diyor.

    Bean’in günlüğünde yukardaki dehşetengiz olaylar anlatılırken Türkler için aşağıdaki insâni davranışlar da kaydediliyor:

    “4 Mayıs: Türkler, Kabatepe’de yaralılarımızı teknelerimize yüklememize izin verdiler. Bütün bu tahliye—yükleme sırasında hiç ateş etmediler... Bugün öğleden sonra saat 14.00’te donanmaya ait bir tekne, beyaz bir bayrak çekmiş olarak yaralıları toplamaya geldi. Türkler, teknenin gelip yaralıları almasına, sonra yeniden denize açılmasına izin verdiler...

    20 Temmuz 1915. Yer Çanakkale... Savaş bütün dehşetiyle sürüyordu. Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insani boyutu öne çıkan bir haber geçer: "Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor. Türklerle çarpışan İngiliz askerlerinin hemen hepsi Türkler tarafından İngiliz esirlere iyi muamele yapıldığı konusunda hemfikir."

    Çanakkale Boğazı girişinde batan Saphir adlı Fransız denizaltısından Türk askerleri tarafından kurtarılan Elektrik Çavuşu Logal ailesine gönderdiği mektupta, nasıl bir esaret geçirdiğini şu cümlelerle anlatıyor: "...Tahlisiye sandalı gelinceye kadar yarım saat suda kaldık. Kurumuş yapraklar gibi tir tir titriyorduk. Lakin bereket versin, Türk zabitleri bizi pek hoş karşıladı. Sandal içinde zabitlerden birisi bana ceketini bile verdi. Türk mülazımı kıyafetine girdim. Bizi hemen ısıttılar. Bir şişe rom getirdiler. Bir nefesçik rom çekmek, bilsen ne kadar büyük bir iyilik icra etti. Bizi bir kışlaya ***ürdüler. Orada bize elbise verdiler. Zira denize düşerken çırılçıplak olmuş idik. Bizi İstanbul'a getirdiler. Bulunduğumuz mahalleye arada sırada Türk zabitler geliyor. Bize sigara paketleri ikram ediyorlar. Hemen ekserisi Fransızca biliyor. Halbuki biz başka türlü muamele göreceğimizi zannediyorduk."

    Çanakkale'de destan yazan askerlerimize yönelik uluslararası savaş hukukuna aykırı hareketler kimyasal silahlarla sınırlı değil. Tespit edilen iki ayrı belge, iki ayrı savaş ihlalini daha ortaya çıkarıyor. Savaş hukukuna kesinlikle aykırı olmasına rağmen domdom (parçalayıcı, dağıtıcı özelliği çok fazla) kurşunları da Mehmetçiğe sıkılmış. Başkumandan vekili Enver imzasını taşıyan 20 Mayıs 1915 tarihli Hariciye Nezaretine gönderilen belgede Çanakkale'de yaralanıp Tekirdağ Hastanesi'ne yatırılmış bir askerin bacağından domdom kurşunu çıktığı rapor ediliyor. Aynı belgede domdom kurşunlarının İngiliz askerleri tarafından kullanıldığının altı çiziliyor.

    10 Mayıs 1915 tarihini taşıyan bir başka belgede de İngiliz savaş gemilerinin balonlar yardımıyla Maydos kasabasında Hilal-i Ahmer bayrağı çekmiş hastaneyi bombalayarak 30 kadar yaralı askerin şehid olmasına yol açtığı belirtiliyor. Osmanlı Hükümeti "insanlığa sığmayan" bu saldırı sonrasında Amerika Sefareti aracılığıyla İngiltere'nin uyarılması talebinde bulunuyor. Bu üç belge ve üç örnek, savaş kurallarının hiçe sayıldığı Çanakkale'de nasıl bir trajedinin yaşandığını gözler önüne seriyor.

    Çanakkale'de sadece askerler savaşmadı. Aynı zamanda, farklı dünya görüşleri de mücadele etti. Hem de insan olma konusunda... Düşmanının canını kurtarmak için çırpınmak, matarada kalan bir yudum suyu düşman askerine vermek başka türlü nasıl izah edilebilir ki? Reuter muhabirinin geçtiği haber ile Çavuş Logal'ın ailesine gönderdiği mektup bu örneklerden sadece birkaçı. Ancak, madalyonun bir de öteki yüzü var. İtilaf Devletleri, Çanakkale'de direnen Osmanlı askerini yok etmek için her türlü yolu denemekten çekinmedi. Uluslararası savaş kuralları yok sayılıp siviller katledildi, hastaneler bombalandı. Dahası topyekün bir öldürme operasyonu için kimyasal silahlar bile kullanıldı.



  70. Çanakkale'den hiç yayınlanmamış fotoğraflar



    3053 5705 21042008 1 - Çanakkale Geçilmez
    125. Piyade Tümenine bağlı Türk askerleri
    3053 5705 21042008 2 - Çanakkale Geçilmez
    3053 5705 21042008 4 - Çanakkale Geçilmez
    İngiliz ve Fransızların geri çekilmesini izleyen Türk kurmayları
    3053 5705 21042008 5 - Çanakkale Geçilmez
    Terkedilen Anzak siperlerinde Türk askerleri
    3053 5705 21042008 6 - Çanakkale Geçilmez
    Çanakkale direnişinin simgelerinden Seyit Onbaşı 258 kg'lık top mermisini taşırken
    3053 5705 21042008 8 - Çanakkale Geçilmez
    Anzak Koyu'nda inşa edilen su arıtma tesisi
    3053 5705 21042008 9 - Çanakkale Geçilmez
    Türk esirler, Anzaklar tarafından ağır işlerde çalıştırılırken..
    3053 5705 21042008 10 - Çanakkale Geçilmez
    3053 5705 21042008 11 - Çanakkale Geçilmez
    Gelibolu'da şehit olan askerlerimizin iskeletleri
    3053 5705 21042008 12 - Çanakkale Geçilmez
    İngiliz ve Fransız gemilerini yararak boğazı mayınlarla döşeyen Türk gemisi ve mürettebatı
    3053 5705 21042008 13 - Çanakkale Geçilmez
    Cephede saç traşı olan Türk askerleri
    3053 5705 21042008 14 - Çanakkale Geçilmez
    Yaralanarak Avustralya'lılar tarafından esir alınmış bir Türk askeri
    3053 5705 21042008 15 - Çanakkale Geçilmez
    Bir Türk askeri ele geçirilen İngiliz denizaltısının üzerinde poz veriyor
    3053 2918 21042008 1 - Çanakkale Geçilmez
    Türk donanması denizei mayınlarla döşerken görüntülenmiş
    3053 2918 21042008 2 - Çanakkale Geçilmez
    Alman ve Türk yetkililer gözlem yaparken düşen bir İngiliz uçağını kontrol ediyor.
    3053 2918 21042008 3 - Çanakkale Geçilmez
    Çanakkale Boğazını savunan Osmanlı sahil güvenlik botları
    3053 2918 21042008 4 - Çanakkale Geçilmez
    İngiliz bombardımanıyla yerle bir edilen bir sahil bataryası
    3053 2918 21042008 5 - Çanakkale Geçilmez
    Boğazı koruyan 35cm'lik dev bataryalar
    3053 2918 21042008 6 - Çanakkale Geçilmez
    Alman askerleri havantoplarıyla beraber poz veriyor
    3053 2918 21042008 7 - Çanakkale Geçilmez
    Türk ve Alman topçu subayları bir tatbikat esnasında..
    3053 2918 21042008 8 - Çanakkale Geçilmez
    Cepheye mühimmat taşıyan sivil halk ve askerler
    3053 2918 21042008 9 - Çanakkale Geçilmez
    Gelibolu'ya erzak takviyesi yapan kervanlar
    3053 2918 21042008 10 - Çanakkale Geçilmez
    Anzak koyunda inşa edilen ve terkedilen bir itilaf kuvvetleri barınağı
    3053 2918 21042008 11 - Çanakkale Geçilmez
    Fransız ve İngiliz gemileri tarafından bombalanan Çanakkale yerleşimleri
    3053 2918 21042008 12 - Çanakkale Geçilmez
    Boğazı işgal etmeye çalışan İngiliz gemilerini izleyen Türk askerleri
    3053 2918 21042008 12 - Çanakkale Geçilmez
    Boğazı işgal etmeye çalışan İngiliz gemilerini izleyen Türk askerleri
    3053 2918 21042008 14 - Çanakkale Geçilmez
    Türk subayları ve gazileri
    3053 2918 21042008 15 - Çanakkale Geçilmez
    Savaşı geriden takip eden Türk üst düzey kumandanlar

  Okunma: 33648 - Yorum: 81