LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler - Delinetciler Portal
Konu Kapatılmıştır

LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler

  1. sponsorlu bağlantılar
    Günün menüsü

    Bir ölcü"Günaydin"
    Bir ölcek"iyi günler"
    Birazcik "ilgi"
    Bir tutam"Anlayis"
    Normal ölcüde "Nezaket"
    Bir tatli kasigi"Tolerans"
    Malzemeyi ic dünyanizdan alin.
    Yikamaya gerek yok tertemizdir.
    Gönül teknenizde yavasca karistirin.
    Karisimi hayat tabaginin üzerine yavasca bosaltin.
    Üstünü sevgi marmelati ile süsleyin.
    Gökkusaginin renginden bir kac parca serpistirin.
    Gün boyunca afiyetle yeyin.
    sadece kendiniz yemeyin.
    Herkese verin.....
    Yemegin adi:INSANLIK

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2007-09-06 #2
    Ey bütün çiçeklerin, bütün bitkilerin, yerin göklerin, ve alemlerin
    rabbi...

    Ben senin yarattigin tohumlardan cansiz bir tohumdum bir zamanlar,

    Sen bana can verdin.

    Dualarimi kabul ettin, beni bir çiçek yaptin.

    Bana kendi diledigin gibi bir sekil verdin, renklerle, desenlerle süsledin yüzümü.

    Bana bir koku sürdün, koklayani mest eden

    Güzellerden bir güzel yaptin görenlere gösterdin.

    Senin verdigin cazibeyle kuslari böcekleri çagirdim kucagima....

    Dayanamadilar kostular...

    Onlara senin rahmet çesmelerinden serbetler sundum,

    Senin izninle birbirimize güldük, birbirimize sarildik, el ele kucak
    kucağa sana şükrettik, seni zikrettik günler boyunca

    Nice kuşlar nice böceklerle tanıştım böylece...

    Hepsiyle mutlu beraberliklerim oldu.

    Nihayet bir gün...

    Beni bir mü'min kulun gördü,

    Yanımdan geçiyordu,beni fark etti, durdu, geri döndü, eğildi
    yüzüme baktı uzun uzun önce gözleriyle,sonra elleriyle okşadı
    kokladı
    kokladı...

    ''Ne güzel yaratılmış! '' dedi sesizce.

    İste o an niçin var olduğumu anladım.

    Melekler sardı etrafımızı ansızın, imrenerek seyrettiler olup biteni...

    Görmediği Rabbine görmüş gibi inanan bir insanin yücelisini gördüler.

    Ve her şeyi en ince ayrıntısıyla kaydettiler...

    Çekilen resimlerde ben de vardım...

    Ey dualara cevap veren Rabbim,

    Ben cansız bir tohumdum...

    Dualarımı kabul ettin güzel bir çiçek oldum.

    Senin kudretinle canlandım,

    Senin sanatınla süslendim,Senin lütfünle güldüm...

    Simdi bir duam daha kaldı mahşere sakladım...:'(



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  3. 2007-09-07 #3
    Tabağında ağız tadına uymayan bir yiyecek bulduğun zaman şikayetçi olma.
    Tabakalarında karınlarını doyurmak için bile hiçbirşey bulamayan insanları
    düşün…

    Sıkışık bir trafikte kendini umutsuz hissettiğin zaman şanssız olduğunu
    sanma.
    Dünyada arabaya binme şansına hiç sahip olamayan kişileri düşün…

    İşyerinde kötü bir gün geçirdiğin zaman kendi kendine söylenme
    Yıllardır işsiz kalmış bir kişiyi düşün…

    Yerleşim merkezinden kilometrelerce uzakta araban bozulduğu zaman yaşama
    küsme.
    Doğduğu günden bu yana böyle bir yürüyüş yapmayı özlemiş bir felçliyi düşün…

    Aynaya baktığında saçındaki yeni bir beyaz saç teli daha seni üzmesin.
    Kendisine kemoterapi tedavisi uygulanan bir hastayı düşün…

    Yaşamın anlamını ve amacını düşünmeye başladığında kafan karışmasın.
    Bunu düşünmeye bile fırsatı olamayanları düşün…

    Ve birgün insanların sertliği,umursamazlığı,küçüklüğü ve güvenilmezliği
    karşısında kendini aşağılanmış ve kurban edilmiş bir duygu içinde
    bulursan,yine de gülebilmeyi dene.
    Çevresindekilere sert,umursamaz,aşağılayıcı ve ezici davranan bir kişi
    olmadığına şükret…


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  4. 2007-09-12 #4
    Bir gülümseme; sevginin ve insan olmanın anahtarıdır.



    Bir gülümseme; iç dünyamızın güzelliklerini, dışa yansıtır.


    Bir gülümseme; bir külfeti yoktur, fakat çok şey kazandırır.


    Bir gülümseme; evde saadet, iş yerinde muvaffakiyettir.


    Bir gülümseme; başkalarına ikramda bulunmak demektir.


    Bir gülümseme; vereni fakirleştirmeden, alanı zenginleştirir.


    Bir gülümseme; bir an sürer, bazan ise ebediyen yaşar.


    Bir gülümseme; yorgun olan insanı dinlendirir.


    Bir gülümseme; ümitsiz olana neşe ve hayat bahşeder.


    Bir gülümseme; karanlık bir çehreyi aydınlatabilir.


    Bir gülümseme; satın alınmaz, rica ile elde edilemez.


    Bir gülümseme; ödünç verilmez, çalmak da mümkün değildir.


    Bir gülümseme; kendiliğinden verilmedikçe, işe yaramaz.


    Bir gülümseme; ona ihtiyacı olanlara ilâç gibi gelir.


    Bir gülümseme; sevgi köprülerini sağlamlaştırır.


    Bir gülümseme; bazan bir hayat kurtarır.


    Bir gülümseme; bazan bir savaşı da önler.


    Bir gülümseme; bazan gülümseyemeyeni gülümsetir.


    Bir gülümseme; sadaka yerine geçer, sevap kazandırır.


    Bir gülümsemeyi, gülümsemeye ihtiyacı olana bol bol verin!


    Bir gülümsemeye, gülümseyemeyenlerin, ihtiyacı olduğunu unutmayın!


    Bir gülümseme için hiç kimse, ona ihtiyaç duymadan yaşayacak kadar zengin ve kuvvetli değildir.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  5. 2007-09-18 #5
    RENKLER

    Renkler hayatımızın parçası. Peki renklerin hayatımızı nasıl etkilediğini biliyor musunuz? Renk seçiminin kimi zaman karakterimizi yansıttığından ya da seçtiğimiz rengin bize olumlu ve olumsuz etkileri olduğundan haberiniz var mı?

    KIRMIZI : Bu renk canlılık ve dinamizmle ilgili bir renktir. Mutluluğu temsil eder. Kırmızı renk, fiziksel olarak; ataklığı, canlılığı ve duygusal bağlamda; bir işi sonuna kadar götüren azmi ve kararlılığı gösterir.

    İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının çoğu logosunda kırmızıyı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır. Yanlış bir inanış vardır; boğaların kırmızıya saldırdığı sanılır. Oysa boğalar renk körüdür. Kırmızıya değil, kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırır.

    YEŞİL : Duygusal olarak bizi en çok etkileyen bir organımız olan kalp organının , bu rengin yaydığı enerji alanında olduğu düşünülür. Doğanın ve baharın rengidir. Güven veren renktir. O yüzden bankaların logolarında hakim renktir. Yeşil yaratıcılığı körükler. Bu yüzden büyük lokanta mutfaklarında yeşil tercih edilir. Hastanelerde de yeşil rahatlatıcı özelliği nedeniyle kullanılır. Yeşil alanda insanların daha az mide rahatsızlığı çektiği saptanmıştır.

    SİYAH : Duygusallığı ve hüznü simgeler. Gücü ve tutkuyu temsil eder. Bizde ve batıda siyah matemi temsil ederken, Japonya'da siyah mutluluktur. Siyah fonda kullanılırsa karamsarlığı çağrıştırır. Einstein konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan odaları tercih ederdi.

    MAVİ : Vücudumuzda boğaz bölgesini yansıtan bir renktir. Mavi renk gökyüzünün ve geniş ufukların, denizin simgesidir. Sınırsızlığı ve uzak bakışlılığı simgeler. Huzuru temsil eder ve sakinleştirir. Araplar mavinin kan akışını yavaşlattığına inanır, nazar boncuğu o yüzden mavidir. Batıda intiharları azaltmak için köprü ayaklarını maviye boyarlar. Duvarları mavi olan okullarda çocukların daha az yaramazlık yaptığı saptanmıştır.

    LACİVERT : Kozmik renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi, verimliliği simgeler. O yüzden dünyadaki firmaların yarıdan fazlası logolarında laciverdi kullanır. Lacivert giyen kişiler kendilerini çok daha karizmatik ve inandırıcı hissederler. İnsanların üzerinde başarılı ve güçlü imajı bırakır.

    MOR : Eskiden beri ihtişam ve lüksün son basamağı olarak düşünülür. Tarih , yüksek sınıfların, saray mensuplarının daima morla bezendiklerini kaydeder. Nevrotik duyguları açığa çıkardığından, insanların bilinçaltını korkuttuğu saptanmıştır. İntihar edenlerin beğendiği renktir.

    PEMBE : Uyum ,neşe , şirinliğin ve sevginin simgesi. Rahat hissettiren ve dinlendiren bir renktir. Bu yüzden bazı büyük mağazalar tezgahtarlarına pembe üniforma giydirir ki, müşteriler kendilerini rahat hissetsin diye. Pembe aynı zamanda çocuk rengidir.

    SARI : Sarı zeka , incelik ve pratiklikle ilgilidir. Toplumsal yaşamı ve birlikte çalışmayı yansıtan bir anlamı vardır. Geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin sembolüdür. Dikkat çekiciliğinden dolayı dünyada taksiler sarıdır. Sarı ayrıca hüzün ve özlemin rengidir. Sonbaharın tüm hüzünlü güzelliğinde onun her rengini izlemek mümkündür.


    KAHVERENGİ : Gerçekçiliğin, plan ve sistemin rengidir. Kansas Ünv.'de bir sergide, duvarların rengi değiştirilebilir hale getirilmiş. Fonda beyaz kullanıldığında insanlar sergide yavaş hareket etmiş. Fon kahverengiye döndüğünde ise insanlar müzede daha çok yeri daha az zamanda gezmişler. Kahverengi insanı hızlandırır. Bu yüzden fastfoodlar iç mekanda kahverengi kullanır. Kahverengi toprak rengidir.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  6. 2007-09-19 #6
    • Ucuz araba kullan, ama alabileceğin en güzel evi al.
    • Adam gibi üç fıkra öğren.
    • Sevinçlerini sakın erteleme.
    • Eşini çok iyi seç.Çünkü bu seçim,mutluluğun veya bedbahtlığının yüzde 90'ını oluşturur.
    • Bir arkadaşının sırrını açıklamadan önce iki kere düşün.
    • Maaş çekini imzalayan kişileri asla eleştirme.
    • Her gün 30 dakika yürüyüş yap.
    • Her yemekten önce şükret.
    • Kaybedecek şeyleri olmayan insanlardan kork.
    • Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.
    • Çocukların,adet kelimesini duyduklarında seni hatırlayacak şekilde yaşa.
    • Dinine ait kitabı tam anlamıyla okumak için kendine bir yıl süre tanı.
    • Kendini ve başkalarını affetmesini bil.
    • İlk yardımı öğren.
    • Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma.
    • Her gün altı bardak suyunu içmeyi unutma.
    • Seni seven insanları koru.
    • Zor da olsa ailenle tatil yapmak için her şeyi dene.Bu tatildeki anlar,hayatın en değerli anlarından biri olacak.
    • Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkalarına yapma.
    • Başarıya,iç huzura kavuştuğun,sağlıklı olduğun ve sevildiğin zamanı değerlendir.
    • Başarılı ve iyi bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma:"Doğru insanı bulmak.Doğru insan olmak."
    • Ebeveynlerini,eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır.
    • Sevimsiz olmayacak şekilde ayrı fikirde olmayı öğren.
    • Cesaretli ol,hayatına geri baktığındayaptıkların için değil yapmadıkların için üzüleceksin.
    • Çok mükemmel bulduğun bir fikri başkasının engellemesine izin verme.
    • Keyifsizliğini açığa vurma.
    • Nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek için 24 saat kimseyi ve bir şeyi eleştirme.
    • Evliliğini güzelleştirmek için her gün bir şeyler yap.
    • İyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla küçümseme.
    • Çocukların hakkında başkalarına iyi bir şeyler söylerken,bırak onlar da duysun.
    • Güç, sahip olduğun mallarla ilgili değildir.Unutma.
    • Çocuklarını anlamaya çalış, yargılamaya değil.
    • Kalem ve not defterini daima yanında taşı.
    • Zaman ve kelimeleri boş yere harcama.İkisi de çok değerli.
    • İnsanların yaptığı olumsuz şeyleri değil,ileride yapacaklarını düşün.
    • Senden az yada çok parası olanlarla,paran hakkında konuşma.
    • Bir şeyi elde etmek için çok çaba sarfettiysen,tadını çıkarmak için zaman ayır.
    • Birisinin kahramanı ol.
    • Neyi ve kimi desteklediğini insanlara söyle.
    • Sadece aşk için evlen.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  7. 2007-09-25 #7
    Mutlu olabilmek için illa da büyük şeylerin gerçekleşmesini beklememiz
    yalnız olduğunu bilmeliyiz..

    İnsan ufak şeylerde de mutlu olabilmeyi öğrenmeli..
    Elde edilen şeyin büyüklüğünü değil,anlamın büyüklüğü önemli olmalıdır..
    Hayata bakış açılarımızı değiştirirsek,mutluluğumuz da ona göre değişim
    gösterecektir..

    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) "Herhangi biriniz canı ve malı emniyletle,
    vücudu sıhhatle,bir de günlük yiyeceğini elinde olarak sabahı ederse,
    bütün dünya kendine verilmiş demektir."buyurdu..

    Evet,çoluk-çocuğumuz yanı başımızda ,huzur ve güvenliğimiz yerinde,
    karnımız da tok,ve sırtımız pek ise,kendimizi dünyanın en mutlu insanı
    olarak
    görmeliyiz..

    Müslümanız,Allah'a c.c.,Peygambere s.a.v. inaniyoruz..
    Mevlamızı şükredebiliyorsak,verdiğini kanaat edebiliyorsak,
    O'nun c.c. bizim için taktir ettiği yaşama tarzına razıysak,mutluluğumuz
    tamamlanmış olacaktır..

    Aslında hepimizde mutluluk duyguları vardır..
    Fakat bazı hayat şartleri bunu hişsetmemizi engel olur..

    Fakat bu olumsuzluklardan kurtulduğuumuz an,dünyayı daha güzel,daha rengli ,
    daha olumlu bakabiliriz..

    Bir çok insanlar geçmişte kalan sorunlarını ve acilarını etkisinden
    kurtulamaz..

    Oysa kötü şeyler geriye bırakmalıyız..
    Bu hususta Peygamberimiz (s.a.v.) "sana huzur ve sevinç veren şeyi al.
    üzüntü ve keder veren şeyi de bırak "buyuruyor..

    Huzur veren,moralımızı ve ümidimizi yükselten güzel şeyleri düşünmek,
    bizi olumlu yönde değiştirecektir...
    Allah'a inanç ,zor zamanlarda insanı yardımcı olur..

    Bu inanç,zorluklar,acılar ve ölüm karşısında dayanıklılık ve ümit ışığıdır..
    Allah'a olan inancımız ve sevgimiz,en kötü zamanlarda bile içimizi saran
    mutluluğu
    hişsetmemizi sebeb olur..
    O'nu c.c. düşünmek,bizleri verdiği sayısız nimetlere için şükretmek ,
    O'na güvenip dayanmak bizi hem mutlu edecek ,hemde güven verecek..
    selam ve dua ile



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  8. 2007-09-29 #8
    İnsanın eşi olmalı, bakarken yüreğinin kabardığı, gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...aşık olduğu bir eşi olmalı!

    Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana. Koklamalı saçlarını. Uyuyan eşine şefkatle bakıp, usulca dokunmalı yüzüne, varlığını hissedebilmek için. Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla. Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...kramplar girmeli midesine, onsuzluk aklına geldikçe!

    Rüzgar onun kokusunu getirmeli, yağmur onun sesini. Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için. Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği. Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi. Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi. Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli. Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.

    Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini, tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu...vs. Güven duymalı, herşeyiyle. Başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli, tüm düşüncelerinden arınmış olarak. Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da...

    Bir eşi olmalı insanın!!!

    Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye başlamalı. Seni şimdiden özledim!!!

    Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla. Gözleri yollarda kalmalı ve kapıyı çalmadan açmalı...aşkla karşılamalı, hasretle sarılmalı boynuna, özlemle koklayıp, öpmeli, yıllarca uzak kalmışcasına! Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın, bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında. Verdiği hiç bir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı, daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli. Mutluluk saçmalı etrafına.

    Bir eşi olmalı insanın, cennetten köşe almışcasına sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı, çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı!!!


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  9. 2007-10-01 #9
    İlgİnÇ:):)
  10. 2007-10-03 #10
    İnsan neden çekip gitmek ister...
    Kendi sorunlarından mı,yoksa başka nedenlerden mi?
    Yada kendini bunaltan sıkıcı havadan mı?
    Yalnız mı kalmak ister acaba....
    Bulutlara daha yakın mı olmak ister;özgürlüğünü duymak için...
    Yada kendisinin anlaşılamadığını düşünerek kayığına binip uzaklaşmak mı ister...
    Kutuplara mı çıkmak ister onun için imkansız olsa da...
    'Kimse beni anlamıyor' diye haykırmak mı ister uçurum kenarındaki o müthiş manzarayla...

    Sükuta mı kızar;'Hala neden çığlık atarsın' diyerek...
    Kensine mi bakar ondaki tembelliğin aslını öğrenerek...
    Pişmanlık mı duyar 'Neden böyle ettim' diye yakınarak...
    Sahi insan neden çekip gitmek ister...?

    Nefsini dindiremediği için mi?
    Gözü birşey görmez mi insanın yoksa...
    Muhabbeti bir türlü yakalayamadığı için mi kaçmak ister...
    Cevap bekliyorum insan neden çekip gitmek ister..?

    Acaba hata ve günah dolu yılları için mi gitmek ister...
    Bilmez mi eğer böyleyse asla kaçamaz...!
    Kendisine mühlet verip,uygulamadığı için pişmanlık duyduğundan mı....
    Neden,neden çekip gitmek ister...

    Üşüdüğünde ısıtacak bir dostu olmayışından mı...
    Yada değer verdiği dostlarından değer alamadığından mı...
    Umduklarından alamadığı muhabbeti,ummadıklarından aldığından mı...
    İnsan neden kaçıp,yalnız kalmak ister..?

    İnsan neden çekip gitmek ister ki...?
    Asıl dostuna gerekenleri yapmadığından mı bu psikolijidedir...
    Yada artık felsefe yapmaktan yorulmuş mudur...
    Yaşamadığını yaşıyor gibi geçirerek mi...
    İnsan neden yalnız kalmak ister...?

    Dost istediğinde ALLAH'ı anmamış mıdır...
    Yaren istediğinde Kur'an a sarılmamış mıdır...
    Düşman istediğinde kendi kalbindeki düşmana bakmamış mıdır?
    İnsan neden gitmek ister...


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  11. 2007-10-03 #11
    1. Seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.

    2. Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.

    3. Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.

    4. Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

    5. Birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiç bir zaman ulaşamayacağını bilmektir.

    6. Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin..

    7. Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin fakat bazıları için sen bir dünyasın.

    8. Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

    9. Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

    10. "Bitti" diye üzülme, "yaşandı" diye sevin.

    11. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

    12. Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

    13. Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur.





    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  12. 2007-10-09 #12
    Kuran aslında konuşuyor ama farkında değiliz.. Paylaşımın için teşekkürler..
  13. 2007-10-14 #13
    Bu kadar güzel manalar içerdiğini bilmiyordum. Ne güzel bir paylaşım emeğine sağlık....Eyvallah...
  14. 2007-10-14 #14
    '''' Eyvallah''' Lale Emegİne Saglik
  15. 2007-10-14 #15
    Mevlam! Sen'den gelene, gelmeyene;
    ne şekilde belirlemişsen kaderime,
    bu oyundaki biçtiğin rolüme ,
    yürekten kocaman bir EYVALLAH



    çok güzel emeğine sağlık.

  16. 2007-10-15 #16
    Kendimi ne zaman ise yaramaz ve aciz hissetsem, ayni hisleri hissettigim bir anda,eski bir dostun uzun zaman önce söyledikleri gelir aklima... Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar..


    Bana:"kendini her aciz ve ise yaramaz hissetiginde parmaginin ucuna bak..."Demisti...
    O sira o kadar üzgün ve duygularimin içinde o denli kaybolmustum ki, kendi sesimi bile taniyamaz bir halde, çok kisik bir ses tonu ile neden? Demistim...çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde baska hiç kimse de yok...
    Demis ve eklemisti.Sen özelsin!!! inanmazsaniz parmaklarinin ucuna bak!
    Birden sanki dirilmistim... evet ben özeldim...
    Herkes aslinda özelldir.Ama beni o günden sonra digerlerinden ayiran tek ayirt edici özelligim KENDiMiN ÖZEL oldugunun farkinda olmamdi...
    Hala karamsarliga düstügümde, bazen umutsuzluklarla bogustugumda dostumu hatirlar ve parmagimin ucuna, yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime:
    Sen Özelsin! Bunlarin Hepsini Atlatirsin! derim... Yine ayni dostum bir karar asamasinda oldugum bir gün bana söyle demisti..Önce ne istedigini iyi belirle... Ve eklemisti..
    Sonra o istedigine ulasmak için ne gerekiyorsa yap! Sonrada elini tam üç kez gözlerimin önünde çirpmis ve bana,ne oldu simdi? diye sormustu...
    Bende anlamsiz bakislar ile cevap vermistim.
    Ne oldu? Üç saniye hayatindan uçtu gitti ve hiç birsey o üç saniyeyi geri getiremez demisti...
    Ve eklemisti: Hayati istediklerine ulasmak için harca,bir gün arkana dönüp baktiginda uçup giden o saniyelerin bombos bir ömür haline geldigini
    görmek istemiyorsan tabii!
    Farkindasiniz degil mi? Hayatlarimiz saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmüs, akip gidiyor.
    Ve biz akan bir saniseyi bile geri dönüp tekrar yasayamiyoruz...
    Onlari geri getiremiyoruz.
    Aynaya baktigimiz da hergün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acimasizca akip giden dakikalarin izini, birer kirisiklik olarak aynada seyrediyoruz.
    Peki biz hayattan ne bekliyoruz? Beklentilerimiz için varimiz yogumuz ile için savasiyor muyuz, zaman denen acimasiz düsmanla? Oysa parmaklarinizin ucuna bakin bir kez... Sonrada parmaklarinizi üç kez siklatin..Orada gördügünüz parmak izleri sizden baska kimsede yok... Ve parmaklarinizin ucundan çikan o ses hayatinizin bombos geçmis üç saniyesi oldu, geçti gitti iste...Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz...O zaman hayattan beklediklerimizde bize layik olmali,özel olmali,ulasilmasi için savasa deger olmali... Zaman denen canavar galip gelmeden,biz hayatan beklentilerimize ulasmaliyiz ki,geçip giden zamana ragmen, geriye dönüp baktigimiz da kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulasmanin hazzi ile zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümse ile nanik yapabilelim... Ellerinizi üç kez çirpin, hayattan üç saniyeniz silinip gitti iste... Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptiniz?Beklentileriz için bir ugras, savas verdiniz mi? Yoksa zamanin sizi yenmesine seyirci mi kaldiniz?Mesela özel eski bir dostu aradiniz mi bugün?Tüm bu kisa ama cok anlamli hayat derslerini veren dostumu kaç zamandir aramadigimi düsündüm tüm bunlari yazarken... Yerimden kalktim,internetten çiktim ve telefon ile o dostumu aradim cok mutlu oldu...
    Ne zamandir sesini duymamistim hangi dagda kurt oldu? Dedi..Ben de Özel birini aramak istedim aklima sen geldin dedim ve sonra ekledim:Ve ellerimi üç kez çirptim gecen zamani geri getiremedigimi görünce belki de seni arayacak baska bir üç saniyem olmayacak su anda aramazsam deyip yazdigim yaziyi yarida birakip seni aradim dedim...
    Çok mutlu oldu...
    Bir dostun mutlulugu ile bende mutlu oldum... Dostumla telefon konusmami bitirip klavyenin önüne oturdugumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardi.
    Özel birini arayip,dakikalari geri getiremeyecegim bir hayat içinde istedigim bir seyi yapmanin huzuru ile yani mutlu bir yürekle tekrar yazmaya basladim...
    Ve zaman denen sinsi düsman yaptim.Acimasizca akip gidiyorsun,ama ben seni hissediyorum ve istedigim hiç birseyi ertelemiyorum ve istediklerimi elde etmek için hayatla savasiyorum der gibi mutlu idim...
    Siz hala ne duruyorsunuz? Kosun telefona, bir dostu arayin.Birine e-mail atin... Onu sevdiginizi hissettirin..Onun mutlulugu ile mutlu olun...
    Ellerinizi üç kez çirpin ve düsünün hayatinizdan üç saniye bos bir sayfa girdi koptu gitti iste.
    Oysa siz özelsiniz ve size layik bir hayati hak ediyorsunuz..
    Size layik mutluluklari hak ettiginiz gibi...
    Bana inanmazsaniz, parmaklarinizin ucuna bakin..



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  17. 2007-10-15 #17
    hımm anlamlı bir yazı.gerçekten doğrudur insan önce kendisine değer vermeli ve saygı duymalıdırki çevresinede bunu yansıtabilsin
  18. 2007-10-15 #18
    Gül ki her zaman günlerin gül mevsimi olsun gülüm! Çehrende, ölümsüzlüğün bir işareti olsun hep gülümsemelerin. Gül rengi, ancak senin yüzünde gülü anımsatır. Öylece dursun da biz, sonbaharın geldiğini dahi bilmeyelim. Günahsızları, günahkâr yapıp bozanlara haddini bildir gülüm! Bir ân-ı seyyalenin müdavimi olan bu insanlar, bilmezler mi ki burada misafir olduklarını? Kırılan bir gönlü yapmanın, bir gökdeleni yapmaktan daha zor olduğunu anlamazlar mı? Ne garip öyle değil mi?

    Gülmek, bir kabulleniştir ismi "gül" olanları. Değil mi ki bütün âlem bir "Gül"ün hatırına.
    Ellerine de bulaşmış. Okşadığın, dokunduğun yerlerden gül kokusu yayılıyor her mekâna.

    Gül alırlar gül satarlar
    Gülden terazi tutarlar
    Gülü gül ile tartarlar
    Çarşı pazarı güldür güldür

    Saflığın olsun âleme şiar. Sen sen ol; ama gül ol gülüm.
    Seni anlamak mı? Kime nasip olsa gerek?
    Seni anlamak, esrarına vâkıf olmak için gül olup güle benzemek lâzım.
    Oysa sen gülsün, etrafındakiler bülbül. Bülbülün hâlinden anlar mı ki gül?
    Biri "âşık" diğeri "maşuk." Ama unutma, gül her zaman muhtaçtır bülbüle. Çünkü onun değerini bilecek olan yine odur.

    Hayır, dur! Kızma, gülüm. Üzerime gönderme o askerlerini.
    Sabahlara kadar güzelliğine meftun, şuûrdan cüda, gözyaşı akıtan değil mi bülbül?
    Gözyaşlarıyla sel olup damarlarına su yerine kan akıtan bülbül değil mi?
    Rengini nerden aldığını sanıyorsun? Yüce Elçi'nin adıyla anılıyor oluşun mu yoksa seni bu kadar gururlu kılan? Unutma ki senin bülbüle yaptıklarına ses çıkarmıyorsak, bu, bize O'nu hatırlattığın için.

    Hor görme bülbülü gülüm! Sana gül olma vasfını veren, bülbüle de bülbül olmayı reva gördü.
    Artık, çek şu diken denilen garetgir askerlerini de vuslat vuku bulsun.
    Bağrım kan doldu hamlelerinden. Ama, dur çekme askerlerini! Unutmuşum, aşkın vuslata erince biteceğini.

    Ben razıyım bağrı kanlı olmaya. Ama n'olur sen de gül artık be gülüm! Gül ki gönlümün çöl olan iklimi, artık susuzluğunu unutsun. Ferahlık sunan gülüşünden etrafa yayılan serin rayihan dokunsun da dudaklarıma, Mecnun'dan sonra çölün tanıdığı bir ikinci âşık da ben olayım.

    Sen gül ki bu asrın insanlarının yüzündeki sahte gülümsemeler ve maskeler yere düşsün ve senden gülmeyi öğrensinler.

    Sen gül ki güller, açmaya devam etsin be gülüm.




    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  19. 2007-10-15 #19
    Kalbim büyüdü artık aşkının karşısında... Kalbime dar gelen aşk, sevincime bol gelen hüzün, nasıl ulaştırır beni vuslatsız yollardan sana? Kasıp kavuran sevdaydı içimde kopmayan kasırgalar... Bütün yolları sana çıkartan çıkmaz sokaklardan geldim yokluğunun yangın yeri yüreğime...

    Kalbim büyüdü artık... Aşkın küçük kalıyor kalbimin karşısında.

    Hüzün rengi kelimelerle dolduruyorum hayatın boşluklarını...
    Hicran koyusu günlerle kovaladım zamanı... Saatler simsiyah ırmaktan geçiriyor yelkovanını, akrebi beynimi kemiriyor. Şubat soğukluğundaki soba yani ısınışlarım, ağustos sıcaklığındaki mavi suların serinliği var küflenmeye yüz tutmuş beynimde. Kelepçeli sakinliğim var benim... Kelepçeli düşlerim, kelepçeli düşüşlerim var!
    Ben ne sevdasıyla tanınan Mecnun, ne hakka kendini adamış Yunus, nede acılarıyla şöhret bulmuş KAHRAMAN'ım... Süpermen'de değilim, kurtaramam dünyayı devrik cümlelerimle... Yüreğimi giydim üstüme, açtım kalbimin kapısını cümlelere... Mecnun gibi aşık, Yunus gibi yalınayak, Kahraman gibi yalınkalem gidişim var cümlelerin üstüne... Bundandır yalınlığı harflerimin, bundandır anlaşılmazlığı öznelerimin...

    Ama sevda yitirilmiş cümledir şairin lugatinda... Peşine düşer harflerin, izini sürer kaybedişin, kelimeleri yenik düşer hayata, sessizce dökerler gözyaşlarını beyaz sayfalara... Sevda kayıp cümledir şairin lugatında... Uçurumların kenar mahallelerinde konar geceye, zilzallerle sarsılır ruhu... Onu bulmak için yazar bir ömür boyu... Oysa, SEVDA siyah cümledir gece karanlığında, bulunmaz kalem oynatmakla... Hiçbir sevda bulunmaz el yordamıyla...

    Kahırdan kararan yüzüm, esmer bir bakış yapıyor gözlerimi kimi zaman... Kendi bakışlarında kendini kaybeden aynalara bırakıyorum yüzümü... Yüzsüz gezmek korkaklığımdan değil, kendimi taşıyamamaktan! Sabırla bekliyorum, kendi yangınında yanan, kendi denizinde boğulan bir "ben" in karşısına çıkıp korkusuzca; "buradayım, işte buradayım" demeyi... Acıdan yas tutmuş ömrüme yeni devrim yaratmayı... Tahammülsüz ayak durmuyor isteklerimin üstünde!! İçim geçiyor içimden, içim düşüyor içime... Kaza süsü verilen yaşantımda intiharlardan geçiyor ömrüm... Hasretler bırakıyorum mavi okyanusuna kalbimin, kasım kaybedişleriyle ıslatıyorum gözlerimi... Beynime geçirilen prangalar, ruhumun dizginleri şimdilerde! Dilime mühürlenen bitimsiz suskunluklarımda kayboluyorum... Artık susuyorum bir sürü kelimeye... Çünkü sevgili; gidişinin gözlerinden öperken dudaklarım kaldı yokluğunda... Günahlarım kaldı sırtında... Veballerim kaldı boynunda... Bu yüzden yokluğunu oruç gibi dilimde tutuşum ve bu yüzden kelimelerin dilsizliğinde, dilsizce susuşum...

    Gerçekleşmeyen düşlerim, sonu gelmeyen düşüşlerim var bu kentin kaldırımlarında... Her imkansızım sen oldun, her engelim hasretin oldu...
    Oysa ne çok istemiştim bir kerede mutluluktan dolmasını gözlerimin, bir kerede sevinçten dönmesini başımın, yüreğime çelme takmasini sevdanın, düşürmesini beni bu kentin yorgun kaldırımlarına... Ama olmadı... Mutluluk hep Keloğlan'ın padişahın kızıyla evlenmesinde kaldı... Geçemedi bir türlü bir varmıştan öteye...


    Artık zamansızlık vuruyor kapılarımı... Saatler durdu, zaman seni tam sen geçerken.. Akrebi beni, yelkovanı seni öldürdü... Tamda sen beni alıp gitmişken benden!!
    Kendimi sende kaybettim, yoluma çıkan her "ben" bu kadar "sen" olmuşken...

    Sen yoksun artık sevgili...
    Sen yokluğa giden yol'sun artık...

    Bense suskunum... Çünkü sendin benim en büyük cümlem... Aşk'tı sırtımdaki ağır heybem... Acıyla dolmuştu kara kaplı sırdaş güncem... Yoksulduk sevdadan, yoksunduk mutluluktan... Sevdadan yoksulluğumuzdu mutluluktan yoksunluğumuz...

    Sen yoksun artık sevgili! Dudaklarım sensiz kaldı, yani kelimesiz...
    Ben sende kendimi bulmuştum sevgili, sen yoksun artık...
    Sen vuslata varmayan çıkmaz yolsun artık...

    Aranmayan bir kayıptın mutluluk kumsallarında...
    Bir varmış bin yokmuştun tüm sevda masallarında...

    Bense kaybettim kendimi aşkta... (ölümsüzdür)


    Önüm düş, arkam aşk, sağım acı, solum sevda... Bulsaydım kendimi, sobelicektim bu defa!




    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  20. 2007-10-15 #20
    Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  21. 2007-10-15 #21
    ilginçmişmişpeki o bayan olmasaydı şimdi ne denecekti telefonu açınca hıı
  22. 2007-10-17 #22
    Hastalara bir merhem, bir teselli, mânevî bir reçete, bir iyâdetü'l-marîz ve

    geçmiş olsun makamında yazılmıştır....



    BİRİNCİ DEVÂ



    Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki

    bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa

    zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o

    sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan

    vermiyor, tutuyor, uzun ediyor-tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin.

    İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darbımesel dillerde

    destandır ki, "Musibet zamanı çok uzundur; safâ zamanı pek kısa oluyor."



    İKİNCİ DEVÂ



    Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür

    dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir. Çünkü ibadet iki

    kısımdır. Biri müsbet ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir.

    Diğeri menfi ibadetlerdir ki, hastalıklar, musibetler vasıtasıyla

    musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı Rahîmine iltica eder,

    yalvarır. Hâlis, riyâsız, mânevî bir ibadete mazhar olur.



    Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şekvâ etmemek şartıyla, mü'min

    için ibadet sayıldığına rivâyât-ı sahiha vardır.3 Hattâ bazı sâbir ve şâkir

    hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı

    kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivâyât-ı sahiha ve

    keşfiyat-ı sadıka ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne

    getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.



    ÜÇÜNCÜ DEVÂ



    Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için

    gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve

    mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan, zîhayatın en

    mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı

    hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vasıtasıyla,

    hayvana nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat

    geçiriyor. Demek insan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve

    safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde

    bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine

    çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.



    Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir,

    âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor. Sermaye-i

    ömrünü bâd-ı hava boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü

    açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin,

    bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil,

    öyle hazırlan."



    İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir

    mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer

    fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.





    DÖRDÜNCÜ DEVÂ



    Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil, şükürdür, sabırdır. Çünkü senin

    vücudun ve âzâ ve cihazatın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın,

    başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların

    mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.



    Yirmi Altıncı Sözde denildiği gibi, meselâ gayet zengin, gayet mâhir bir

    san'atkâr, güzel san'atını, kıymettar servetini göstermek için, miskin bir

    adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir

    saatçik zamanda, murassâ ve gayet san'atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi

    o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Harika envâ-ı

    san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu

    ücretli miskin adam, o zâta dese: "Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla

    verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği

    kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeye hak kazanabilir mi?

    "Merhametsizlik, insafsızlık ettin" diyebilir mi?



    İşte, aynen bu misal gibi, Sâni-i Zülcelâl sana, ey hasta, göz, kulak, akıl,

    kalb gibi nuranî duygularla murassâ olarak giydirdiği cisim gömleğini,

    Esmâ-i Hüsnâsının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir

    ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini

    tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığında bil. Elemler, musibetler bir

    kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem'alar ve

    rahmetten şuâlar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde

    açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel

    mânâları bulursun....(25 lema)



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  23. 2007-10-19 #23
    Bir bahçe düşünün sahibi tarafından çok iyi saklanmış.kimsenin varlığından bile haberi olmadığı gizli bir bahçe ..kimse görmesin bilmesin zarar vermesin diye yüksek duvarlarla çevrilmiş kimse açamasın diye kapısına kocaman bir kilit asılmış
    .göz görmemiş ayak basılmamış bir yer.

    Bir gün sahibinin bile unuttuğu bir zamanda bir bahçıvan çıka gelmiş. biraz müzik iniltisi
    Bir kaç sihirli söz kapılar ardına kadar açılıvermiş .Bahçe sahibi şaşmış bu işe ama
    İlk keşfeden ve kapıyı aralayan ilk insan olduğu için almış onu içeri .

    Bahcıvan kısa sürede bahçeyi çok güzel bir hale getirmiş.. güllere hayranmış her yere güller ve karanfiller dikmiş.bu bahçeye en çok karanfiller yakışmış.
    bahçıvan bu bahçeye giren ilk kişi olmaktan o kadar mutluymuş ki ömrünün sonuna kadar bu bahçede ve sahibiyle birlikte yaşamak istediğini söylüyormuş.

    Ama bir gün bahçıvan çıkmak istemiş bu bahçeden. Belkide gitmek zorunda kalmış o anda bir fırtına kopmuş bahçede taş taş üzerinde kalmamış. sanki bahçenin kıyameti kopmuş. ve gitmiş bahçıvan aniden hayatlarına girdiği gibi ansızın gidivermiş
    .fırtından geriye bahçe sahibinin her baktığında içini kanatan boynu bükük karanfiller ve dikenli gül dalları kalmış
    Bahçede , sahibide bir daha eskisi gibi olmamış. Sahibi hep kendini suçlamış bahçesini daha iyi koruyamadığı için ..ama olan olmuş artık.

    Şimdi bir bahçe düşünün gizli bir bahçe keşfedilmiş, feth edilmiş ve fatih i tarafından yakılmış ,yıkılmış,viran edilmiş

    Şimdi de bu bahçenin bir insan yüreği olduğunu düşünün ….

  24. 2007-10-20 #24
    Utanmak, insanın kalitesini gösteren bir güzelliktir. Utancından dolayı yanakları kızaran bir insan, gerçekten ve hala insan olduğunu gösteriyor demektir.
    Bu güzellik bütün insanlara yakışır ama, asıl hanımların süsüdür.
    Bu gerçeği, açıkça ve ilk ifade eden Güzeller Güzeli'dir.
    Halkımız da, o nebevi ifadeden ilhamla, utangaç, iffetli, edepli ve hayâlı delikanlıları tarif etmek için, "Kız gibi çocuk" der.
    Ne yazık ki, şimdi utanmaktan utanan bir nesil yetişiyor.
    Utanması gerekenden utanmayan, ama utanmaması gerekenden utanan bir nesilr
    Utandırması gereken, ahlaksızlık, faziletsizlik, haksızlık, merhametsizlik ve sevgisizlik değil midir?
    Şimdi, bu insani güzelliklerden dolayı utananlar ayıplanıyorlar, eksik ve noksan olarak görülüyorlar.
    Rahmetli Necip Fazıl Bey, Kahraman Maraş'taki bir konferansında, "Pek yakında utanmaktan utanan bir nesil gelecektir" dediği zaman, o zamanın gençleri olan ben ve arkadaşlarım, bu cümleyi çok yadırgamış ve bir türlü kabullenememiştik.
    Ama Şairler Sultanı, bir şair hassasiyetiyle demek ki bugünleri görüp haber vermişr. Şimdilerde, giderek utanmaya yabancılaşan ve hatta bazı kesimlerde, maalesef, UTANMAKTAN UTANAN bir nesli hep birlikte ayan beyan görmekteyiz.
    Güzeller Güzeli Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "Haya imandandır" buyururr. Ancak günümüzde, hayânın bir insani güzellik olarak yaşanılması bir yana, artık kelimesi de dilimizden ve lügatimizden kalkmaktadır.
    Sahi, dilimizde kaldı mı hayâ? Ya hayatımızdar.
    Dilimizde olmayan hayatımızda bulunur mu ki?.. Önce kavramlar kalkıyor âlemimizden sonra da yaşanan manalarır.
    Her insani güzellik gibi, hayânın, utanmanın ve bu güzelliklerden dolayı yüzlerin kızarmasının temelinde İMAN vardır. Görürcesine bir Allah ve ahiret imanı yoksa, ne utanma kalıyor, ne de hayâr Çünkü insanı sınırlayan ve kurallara bağlayan imandır.
    Eğer insana iman hâkim değilse, egemenlik nefsin ve işbirlikçisi olan Şeytan'in eline geçiyor. Nefs ve Şeytan ortaklığının en önemli silahı ise, utanmazlıktır.
    Utanmazlığı ele alıp, insan gibi değil, çok ayaklılar gibi yaşayanlar için, Akif'imiz şöyle der:
    "Bir utanmaz yüz, kızarmaz yüz bütün sermayesi"
    Niçin böyledir?
    Bu sorunun en açık ve net cevabı şöyle olmalı diye düşünüyorum:
    Allah'tan utanmayanı, kimden ve neden utandırabiliriz ki?..
    Ve bu hale gelmiş bir insanı, kötülükten, edepsizlikten, ahlaksızlıktan nasıl vazgeçirebiliriz ki?
    Batılı insan, Allah'tan uzaklaşıp da nefsinin kölesi olmaya yönelince, birçok insani özelliklerini de birer birer terk etmeye başladı. Fakat en önce ve hemen terk ettiği güzellik, hayâ duygusu oldur Hayâ gidince ne ayıp kaldı, ne de günahlar. Ne yapsan caiz, ne etsen uygun, nasıl yaşasan güzelr
    Böylece hayat, kuralsız, sınırsız bir nefsaniyet yarışına dönüştürüldü.
    İnsan, "Allah'ın kulu olmaktan kurtulup hürriyetimi kazanayım" derken, nefsinin kölesi olup, bütün varlığın esiri durumuna düştü. Bir başka deyişle, insan, Allah'tan uzaklaşınca, insanlıktan da uzaklaştı. Allah'tan ve dolayısiyle de insanlıktan da uzaklaşan insan, nereye yaklaştı?
    Allah'tan ve insanlıktan uzaklaşan insanın yaklaştığı yer, utanmanın bittiği yerdir. Böyle bir insan, haksızlıktan utanmıyor. Kan dökmekten, hırsızlıktan, kalp kırmaktan utanmıyor. Utanmıyor ve bu sebeple de her hayâsızlığı yapmakta kendini serbest hissediyor.
    Böylelerine, AR DAMARI ÇATLAMIŞ denirdi. Hala arsızlık diye bir şeyden bahsediliyor mu, bilmiyorum ama benim anacığım derdi ki:
    İnsanın manevi bir damarı vardır. Ar ve hayâ duygusu o damarı güçlü ve sağlam kılar. İnsan utanmazlığa başlar ve devam ederse, nihayet bir gün o damar çatlar. Ar damarının çatlaması, insanı insanlıktan çıkarır. Çünkü utanmaktan uzaklaşır ve artık yüzü hiç kızarmaz olur.
    Ar damarı, çaaat diye kırılınca, insanı kötülüğe götüren fren bozulmuş olur. Artık böyle birinin yapamayacağı kötülük yoktur. Suçüstü yakalasanız bile, yaptığından asla utanmaz, hatta edepsizliğinden dolayı yüzüne tükürseniz bile, arsızca sırıtır da, suratına yağmur yağdığını sanır."
    Bu gerçek de gösteriyor ki, hayâ imanın eseridir. Kesin ve kesintisiz bir Allah inancı olmadan, hayâlı olmak da mümkün değildir.
    Bu sebeple de, imandaki zayıflık, ilk önce utanma azlığı sonucunu doğurmaktadır.
    Batılı insan, Allah'tan uzaklaşınca nefsinin kölesi oldu. Allah'ın emirleri ve kuralları yerine nefsinin arzularını koyunca, ilk olarak utanma duygusundan sıyrılmıştır. Zira nefsinin arzularını sınırsızca yaşayabilmek için utanmaktan utanması gerekmektedir.
    Hayvanları bile utandıracak bir utanmazlık içinde, sadece benini, bencilliğini tatmin için yaşamaya başlamıştır.
    Bugün ortaya çıkmış olan acı gerçeği, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem asırlar önce haber vermişti:
    "UTANMIYORSAN, DİLEDİĞİNİ YAP!"
    Bu hakikat, aslında bütün peygamberlerin ve Allah Dostlarının ortak ifadesidir.
    Bu gerçek iyi bilinirse, bu gün Bağdat'ta yapılan zulüm ve bir damla petrol için akıtılan bin damla kan kolay anlaşılabilir.
    Giyinmeyi gereksiz gördüğünü gösteren kıyafetler içindeki kişiler de, durumlarında utanacak bir şey görmüyorlar.
    Yalancı yalanından utanmıyor.
    Hırsız, da hırsızlığındanr
    Sonuç olarak da, utanma duygusu utanmazlığımızdan utanıp, bir bilinmez diyara hicret ediyor. Bizi de, utanmazlığın normal kabul edildiği bir yaşanılamaz, haksız, kaba ve katı bir hayat karşılıyor.
    Böyle olmasın, "Her insan her dilediğini sınırsızca yaşamasın!" dediğiniz zaman da, ünlü bir gazeteciniz çıkıp, "Biz hayvanlar kadar bile özgürce yaşayamayacak mıyız?"diye yazıyorr
    Oysaki hayvanlar kadar özgür olabilmek için gereken utanmazlık, sadece Şeytan'ın işine yarar. Utanmayı öğretemediğimiz çocuklar, Şeytan'ın rahatça yağmalamasına sunulmuş olur.
    Eğitim seminerlerimizde, anneler, babalardan bazen şöyle bir şikâyet duyarım:
    "Çocuğum çok utangaç,çok çekingen. Ne yapayım,onu nasıl açayım?.."
    Ben de bu sorulara genellikle şu cevabı veririm:
    Önce şunu iyi biliniz ki, utangaçlık kötü bir şey değildir. Böylesine utanmazlaşmış bir dünyada, ne mutlu o evlada ki, hala utanabiliyormuşr Zaman içinde, yaş baş geliştikçe, çocukluktaki utangaçlık zaten kendiliğinden törpülenir, azalır ve dengelenir. Ama siz şimdi çocuğun başarısını ve hayata uyumunu azaltan utangaçlığını abartır, tehlikeli bir hastalık gibi görür üstüne yürürseniz, belki çocuğu utanma duygusundan kurtarırsınız ama utanmaz yapma ihtimaliniz de ortaya çıkar. Asıl tehlikeli olan da budur. Çünkü her utanma, her utanmazlıktan daha iyidir. Bu duyguyu iptal etmek çok kolaydır ama tekrar diriltmek çok zordur.
    Bu sebeple, utanma duygusuna bütünüyle cephe almak çok tehlikelidir. Ancak, utangaçlık çok aşırı boyutlarda ise ve mesela okul başarısını engelleyecek boyutlara varmışsa, ancak o zaman müdahale edilmelidir. O halde de çok dikkatli olmalı, utanma duygusu rencide edilmemeli, büsbütün ortadan kaldırılacak biçimde hırpalanmamalıdır.
    İnsanlığın çektiği belaların temelinde, daima utanmazlık vardır. Mü'minin mizacında hayâ vardır. Yüce Yaratıcı'nın huzurunda kurulacak olan o Büyük Mahkeme'de utanmamak için, bu fani hayatta çok mahcup olur, fazla utanır ve her halinden hayâ sezilir.
    Utanmazlığın arttığı ve insanların adeta hayâsızlık yarışına çıktığı bir yaz mevsiminde, hanımların çıplaklığından şikâyet edenlere bir Allah Dostu şu ibretli tavsiyede bulunmuş:
    "Evladım, madem onlar hadlerini bilememiş ve kendilerini sergilemişlerr30; Peki siz, niçin bakışlarınızla onları örtmedinizr"
    Her ortamda ve her zaman, hayâda hayır vardır.


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  25. 2007-10-26 #25
    Merhaba gülen gözlü arkadaşım!

    Dudağındaki tebessümü kaybetmemişsin daha. Ne güzel dünyaya gülen gözlerle bakabilmek ve insanlara tebessümler saçabilmek senin gibi.

    Biliyorum, üzülüyorsun donuk gözlerle karşılaşınca... Ne yapalım arkadaşım! Herkes senin gibi olamaz... Aslında bütün insanlar senin gibi olmalı. Bilseler bir tebessümle neler yapabileceklerini. Bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı, bir tebessümle nasıl görebileceklerini, sıkıntılarla dolu bir insana nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler... Gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi Ve sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım sıkıntılarla dolu bir insana, nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler ve gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi. Sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım. Saf ve hiç beklentisi olmayan bir çocuk gibi...

    Hayır arkadaşım! Sevgi,sadece sevgiliye duyulmaz. Sevgi evrenseldir Hiç kimse altın yığınları gibi kasasına kilitleyemez onu, Onun yeri kalplerdedir Onun yeri bir bahçıvanın ellerindedir, sevgi tohumları saçabilmek için... Evet,sevgi her yerdedir Yeter ki sen onu bulmak iste. Sevgiyi bulmak kolay, zor olan onu elinde tutabilmekte.

    Unutma arkadaşım! Sevgiyi duyabilmekle de is bitmiyor. Sevgiyi göstermek de gerekiyor. Hayat kısa arkadaşım, bugün olan yarin yok! Sevgiyi göstermek beklemeye gelmez, yarin çok geç olabilir. Elindekini kaybetmeden kıymetini bilmeli. Simdi koş sevdiğinin yanına.. Önce ona gülen gözlerle sımsıcak bir gülümse ve "seni seviyorum" deyiver, içinden gelen en sıcak sesinle Bu senin gibi bütün canlılara karşı sonsuz bir sevgi duyan bir insan için hiç de zor değil.. Bu yalnızca, yüreğinin buz kapladığını zanneden insanlara biraz zor gelecekte. Ama onlar da senin gösterdiğin cesareti gösterdiklerinde, kalplerinde sevgi kıpırtılarını hissettiklerinde ve ağlamayı öğrendiklerinde, inan her şey onlar için ve bütün insanlar için daha güzel olacak.

    Hayat çok kısa arkadaşım ve bu dünyadaki hiç bir şey kırılan kalplere değmez


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  26. 2007-10-29 #26
    çok güzelmiş yaaaaa :)
  27. 2007-10-29 #27
    Hayat çok kısa arkadaşım ve bu dünyadaki hiç bir şey kırılan kalplere değmez





    GERÇEKTEN ÖLEEEE
    YÜREGİNE SAGLIK KARDEŞŞŞŞ

  28. 2007-10-29 #28
    Üzme yüreğini üşürüm;


    Sen ki kıyamazsın bana,



    Ben ki üzülen yüreğinde zindan hayatını yaşarım gecelerce.



    Her ne sebep olursa olsun üzme yüreğini yada üşütme beni.



    Sen kıyamazsın bana ;



    Üşüdüğümü duysan kendini ateşlere atarsın belki, yanıp yanıp beni ısıtmak için.



    Üzme yüreğini; eririm sensiz sokaklarını arşınladığım bu diyar-ı İstanbul da.



    Emniyeti sonsuz olana emanet edip, gözüme son bakışını nakışladığın bu diyarda eririm üzülürsen.



    Üzme yüreğini üşürüm, üşüdükçe dua ile ısınsam da, duama duanı katmadan sevindiremeyiz melekleri ruhum.



    Çünkü onlar aşığın duasını maşuğun kine harmanlamadan mutlu olamazlar ki.






    Sen bana "-Üzülme sen, ben dertlenirim." dediğinde Efendim(s.a.v) gelir aklıma, sen ki ondan hal almaya talip güzel insan, eşinin derdiyle dertlenen Hatice'n olmak benim gaye-i hayalim bilmez misin ?



    Biz tek yürekmiyiz ki sen yanarken ben yanmayayım,



    senin yüreğin savrulurken ben üşümeyeyim?!



    Üzme yüreğini üşürüm canımın canı, sen bana kıyamazsın, kıyma ki üzülme,



    Sen ki kıymetlimsin, cennetim, ahiret yoldaşım dünya da şifa tiryakımsın benim,



    Ya üzme, yada beraber üzülme fırsatı ver bana, daha doğrusu ağlayıp ağlayıp sönelim beraber;



    Allah diye zikredilmez sadece bilirsin, "Allah " diye ağlanır birde yâr dediğin cânanın ile;



    Üşümemi istemiyorsan "Allah" deyip ağlayalım seninle, O ki yalnız bırakmaz bizi;



    O ki üşütmez O'na müştâk bir olmuş yüreklerimizi,



    Üzülme emi mavi hayalim, üzülmek Allah 'ın var ettiği bir "duygucuk" ama benim derdim tek başına üzülmen,



    Üzme "kendini", üzüleceksek beraber yanalım, beraber üşüyüp duayla ısınalım,



    Teslim olalım, " aşkı bize teslim edene"



    Üşümeyeyim ben, çift kanalı tek yüreğimizle takdiri sabır ile buyur edelim hanemize.



    Cennete merdiven inşa etmeye çabaladığımız yürek hanelerimize aşk ile sabır büyütelim .



    Üzme yüreğini üşürüm.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  29. 2007-10-29 #29
    Alıntı:
    LaLe Nickli Üyeden Alıntı



    Sen bana "-Üzülme sen, ben dertlenirim." dediğinde Efendim(s.a.v) gelir aklıma, sen ki ondan hal almaya talip güzel insan, eşinin derdiyle dertlenen Hatice'n olmak benim gaye-i hayalim bilmez misin ?

    Biz tek yürekmiyiz ki sen yanarken ben yanmayayım,

    senin yüreğin savrulurken ben üşümeyeyim?!


    LaLem aglatin beni ,ne kadar guzel bir paylasim ellerine emegine saglik canim

  30. 2007-10-30 #30
    "Bu yazıyı okumadan önce… Hayatın bir ayna olduğunu düşün… Doğduğundan beri aynanın karşısındasın… Hep aynaya baktın ama küçükken aynayı tanımıyordun henüz… Büyüdükçe aynaya bakmakla birlikte; onun, senin yüzüne yansıttıklarını da görmeyi öğrendin.. Hep birileri oldu arkanda ve hep sen vardın karşında… "Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm.." dediği gibi Nazım Hikmet'in , sen de hep kendinle boy ölçüştün aynana bakarak… Kimi gün çok sevdin aynadaki görüntüyü, kimi gün nefret ettin…

    Ama ne olursa olsun hep aynanın karşısındaydın, ona bakmaktan vazgeçmeyi istediğin anlarda bile….Aynada yansıyan yüzler değişti zamanla, sen de değiştin çünkü… Ama ayna hep sırdı ve gelecek günler hangi yüzleri yansıtacak, bilinmezdi… Oysa geçmişteki izler birer birer yer etmişti aynana… Sen baktıkça bu günü değil, geçmişini de görmeyi öğrendin giderek… Ama bazı yüzler hep aynı yerdeydi; en özel, en güzel köşelerde… Buralara da sen yerleştirmiştin onları; çünkü, o senin aynandı ve ancak senin sevgini, inancını, yüreğini kazanana yer vardı aynanda…Sonra…
    Bir gün geldi, sen aynandaki görüntünün seni geçmeye başladığını fark ettin…
    Oysa ki o, yalnızca bir görüntüydü ve "Gerçek Sen" o siluet karşısında iyice küçülmüştün…Bunu kabullenemezdin ; çünkü hayatı geriden takip etmek sana göre değildi…
    Yetişmek istedin, yapamadın…
    Çünkü ayna, birinin seni tuttuğunu yansıtıyordu yüzüne…
    Görüntünün seni geçtiği her saniye aynandaki o en özel, en güzel yüz silinmeye başlıyordu…Öyle bir an geldi ki; sen, o en güzel yüzün görüntüsünü tanıyamaz oldun…
    Sanki artık yok gibiydi…
    Yine bir gün; o en özel yüzün silindiğini gördün…
    Evet, tamamdı artık, kendi görüntüne yetişebilirdin…
    Ama…Bir anda büyük, korkunç bir ses duydun…
    Aynan paramparça olmuştu…
    Anıların, aynana yerleştirdiğin tüm o görüntüler ve sen…
    Dağılmıştınız dört bir yana…Kırık dökük bir geçmiş vardı karşında…
    O yüzdü bunları yapan; oysa sendin o yüzü aynandan çıkaran…
    Ağlamaya başladın…
    Herkes o yüzün aynandan silinmesine ağladığını sandı ama aslında seni ağlatan aynanın bir sürü parçaya ayrılmasıydı…Çünkü o parçalar anılarının her köşesine öyle bir dağılmışlardı ki; sen bir daha asla onları toplayamayacağını, aynanın hep böyle kalacağını düşünüyor ve ağlıyordun…
    Şimdi aynanın sonu….
    Sen ne kadar ağlasan da anılarının sadece bir kısmını bir araya getirecek, aynanın sadece bir bölümünü yeniden yapabileceksin…Ama sakın unutma; senin toplayamadığın parçalar, o yüze ait olan anılar ve aynanda hep bu parçalar boşluk kalacak. Bu da seni kendi görüntüne eriştirecek olan bir merdiven. Oralara basarak kendine yetişeceksin…
    Sonra yine yeni yüzler girecek aynana…
    Sen, kendinle bir olacaksın, yeni "En özel yüz"ün olacak, belki hiç silinmeyecek ve sen de asla kendinden geri kalmayacaksın…Belki yeniden,yeniden kırılacak aynan ama artık biliyorsun parçaları birleştirmeyi ve yok olan anılarından, umutlarından güç alarak daha da yukarılara çıkacaksın…Şimdi mi? Uzun bir süre daha için acıyacak; çünkü ne kadar temizlersen temizle hep bir parça anı yüreğine batacak…
    Ama öyle bir gün de gelecek ki artık bu anılar içini acıtmayacak ;
    Çünkü zaman, onları yüreğinden alıp gotürecek, ufacık bir parça dahi bırakmadan…
    Bir de…En özel olmasalar da aynanda her zaman gördüğün yüzleri kaybedeceksin korkusunu yaşama sakın… Ne kadar kırılırsa kırılsın aynan onları hep orada bulacaksın…
    Zaten sen yerleştirmiştin o yüzleri ama bazıları da aynanla birlikte geldi sana; annen gibi, baban gibi…Ve ben…Aynanda nerede olduğumu henüz bilmiyorum…Ama baktığında görebileceğin kadar yakınındaysam da, çooookkk uzaklarda minicik bir noktaysam da …
    Hiç fark etmez…
    Yine de, ne olursa olsun aynanın kırılışlarına yenilmeden ben hep orada olacağım…
    Sen beni aynandan silmediğin sürece…
    Unutma; ayna senin elinde…



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  31. 2007-10-30 #31
    İyilik yaparak, iilik yaptığın kişileri altın zincirle kendine bağla.bunu yapmak elinden gelmıorsa, hiç olmassa fenalık yapmaktan sakın, kin tutma,o fazladan bi ağırlıktır.unutma!erdem,asla yanlız basına kalmaz;onun her zmn komsuları vardır.iradene hakim,fakat vijdanına esir ol.unutma!kendine ait hiç bi kusura musamaha etmeyen kimsenin her kusuru affedilir.dürüstlükten asla taviz verme.eğer doğru olduğuna inandığın inançların we ilkelerinin tersine bi iş yaparsan, haraketlerin başkalarına anlattığın değerlerınle çelişirse,o zaman kendi inançlarına ihanet etmiş olursun.ikiyüzlülük,tabiatı gereği insanın kendi değerini sorgulamasına yol açan bi durumdur.dürüstlükten taviz vermen kendi varoluş temelini sarsar,benlik duygunu kirletir.sana,dışarıdan gelecek herhangi bi azarlamanın yada reddedilmenin veremiyeceği kadar büyük zarar werir.öyle bi hayat yaşa ki, cocukların hakkaniyet,vefa,civan mertlik,dürüstlük,nezaket,cömertlik,mertlik gibi ahlaki değerleri düşündüklerinde akıllarına ilk sen gelesin.




    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  32. 2007-10-30 #32
    Herkesin içinde sabırlı bir tohum gibi kendi kozasında saklı duran bir aşk yatar; bir gün bir güneş parlar, bir yağmur düşer ve tohumun çatlayıp çiçekler açtığını, ruhunuzun rengarenk bir ağaç gibi rüzgarlarla dans ettiğini görürsünüz...

    Sonra...

    O rüzgarlarla dans eden çiçekler bazen manasız kaprislerle, yanlış anlamalarla, hoyrat fırtınalarla örselenip yeniden insan ruhuna dökülür ve bu kez acının tohumları olur aşkın çiçekleri. Zakkum yeşili çiçekler halinde büyüyüp içinizi kavurur. Aşka lanet eder, unutmaya çalışır, acıyı öldürebilmek için aşkı da öldürmeye uğraşırsınız. Ve 'unuttukça bir şeyler eksilir' sizden. Acıdan kurtulabilmek için 'eksilmeye' bile razı olursunuz.

    Bir gün artık unuttum dersiniz, Yahya Kemal gibi nekahat dönemi yaşadığınızı sanırsınız. Sonra bir 'çifte kayık' geçer sulardan, bir kadın sesi şarkı söyler, bütün zakkumlar çıldırır, acının çiçekleri yanık kokularıyla dağlayıp geçer içinizi. En beklemediğiniz anda; yağmurlarla parçalanan bir geceyarısında ya da sabaha karşı rüyalarla yatağınızda uyandığınızda ilk günlerde olmadığı kadar derin özlemlerle sarsılırsınız, 'onu' görmek ya da hiç olmazsa sesini duymak için kıvranırsınız.

    Çaresizlik, özleminizi ve acınızı daha da büyütür. Unuttuğunuzu sandığınızı unutamadığınızı, eksik parçanızın gene eski yerine oturduğunu zakkum çiçeklerini soluyarak keşfedersiniz. Aşkın böyle bir acıya değmeyeceğini düşünürsünüz. Falcıların söylediği gibi 'gözyaşı olur kadınların yatağında' böyle zamanlarda...

    Aşktan korkar, bütün çiçekleri çiğneyip gizli bir tohum gibi yeniden gömersiniz yüreğinize. 'Ne görür, ne de bir kimseye sorarsınız' Sonra bir ses duyulur, bir yağmur damlar, rüyalarda bir güneş görülür ve tohum yeniden çatlar. Ruhunuz aşkın ve acının çiçekleriyle, bir büyük bahçe gibi rüzgarla dalgalanır. Zamanla hayatın geniş bir bahçe olduğunu, yalnızca sevincin ya da acının çiçeklerini değil, kaçınılmaz olarak hepsini birden içinde barındırdığını, çiçeklerin bir kısmından vazgeçmenin bahçenin bütününden vazgeçmek olduğunu anlar, bahçeyi bütünüyle seversiniz.

    Ve zakkumlarınız açar ve biri size der ki: "Bırak açsınlar, çiçeksiz kalmaktan iyidir zakkumlar.."


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  33. 2007-10-31 #33
    Dürüstlük bir insanı insan yapan en önemli şeylerin başında gelir. Dürüst olmayan insandan herşeyi beklerim.

    Teşekkürler LaLe çok güzel bir yazı...

  34. 2007-10-31 #34
    Mevlânâ Mesnevi'sinde; "Zulmetten, gamdan, kederden sana her ne arız olursa, onun sebebi kayıtsızlık ve küstahlıktır." diyor.
    Günümüzde insanlarımızın en büyük dertlerinden biri de can sıkıntısı. Yediden yetmişe kadar her kesimden duyabileceğimiz sözler: "Benim canım çok sıkılıyor, ne yapmam lazım?"

    İnsanın bazen kalbinde bir sıkıntı, huzursuzluk doğabilir. Bu durum kimi zaman kısa sürer. Bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelir insana. O anları yaşarken sebebini kendimize de sorarız; ama cevabını bulmakta zorlanırız. İşte bu gibi durumlarda sevgi ve aşk sultanı Mevlânâ, sıkıntının reçetesini şu güzel beytiyle bizlere sunuyor:


    "Kendinde gam hisseyleyince hemen istiğfar et. Gam emr-i ilahi ile müessir olur." der.

    Mevlânâ, sıkıntının çoğaldığı, içimizi bir huzursuzluğun kapladığı, sanki kara bulutların bizim üzerimize akın ettiği zamanlarda samimi, ihlaslı bir gönülle günahlarımıza tövbe etmeye çağırıyor. Ruhumuzu yoran, inciten günahlar bize bir sıkıntı olarak geri dönüyor. İlacın ise ancak sıdk içinde tövbe etmekle olacağını söylüyor.

    Yunus (as), balığın karnında karanlıklar içinde kalınca bu hale düşmesinin sebebini Allah (cc)'tan izin almadan kavmini terk edişinde bulur. Kendini Rabb'ine karşı suçlu hisseder. O haldeyken bütün karanlık ve zulmeti nuruyla aydınlatacak olan Allah'a (cc) sığınır. Onun yüce adını dili ve gönlüyle zikr eder. Onun güzel isminin nuruyla aydınlanır, balığın karnından kurtulur, felah bulur.

    Rasûlullah (sas) şöyle buyurdu: "Yunus'un balığın karnında iken yaptığı duâ olan:

    'La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.'

    Senden başka ilah yoktur. Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen, her şeyin üstündesin, doğrusu ben yapılması gerekeni yapmamak suretiyle kendime haksızlık edenlerdenim.' (Enbiya, 87) Bu duâyı herhangi konuda yaparsa Allah onun duâsını mutlaka kabul eder." (Tirmizî, Deavât, 82; Ahmed b. Hahbel, el-Müsned, nr. 1383)


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  35. 2007-10-31 #35
    gerçekten herşeyin bir çözümü vardır. sıkıntının giderilmesinin de ilacı sürekli istiğfar etmektir..
  36. 2007-10-31 #36
    Anlayış, idrak, kavrayış, bilinç....Yani hayatımızda ve dünyamızda olan biten herşeyin farkına varmak, yönlendirmeleri, yanıltmacaları sezip, akıl ve bilgi süzgecinden süzüp öylece, tüm açıklığıyla farkedebilme gücü. Çok okumak, çok araştırmak, çok muhakeme yapmak, çok müzakere etmekle ele geçer. Ne kadarına sahibiz? Genellikle önümüze konan aşa, kalendervari boyun büküp, iştah açıcı olmasa bile, başa gelen çekilir deyip kaşıklamıyor muyuz? Daha iyisine layık ve muktedir olduğumuzu düşünüp, elde etmek için de gücümüzün olduğunu farkediyor muyuz? Fehmimizin, yeni tabirle anlayışımızın, bilincimizin genişliği, bilgimizin terakkisi seviyesinde, önümüze çıkan seçenekleri fark edebilir, iyiler arasından en iyiyi, yanlışlar arasından da en az kötüyü tercih etmeyi başarabiliriz. Artan bilgi gücü, kuvvetli gözlem kabiliyeti, irfanı geniş anlayış meziyeti, hepsinin meydana getirdiği kavrama yeteneğiyle yolda kalmadan, yanlış yöne sapmadan ilerlemek mümkün olacaktır. Düşük bilinçli, iradesi zayıf kişi yolda kalmaya mahkumdur. Bu kimselerin en önemli yol göstericileri olan vicdanlarının sesi de iyice kısılmıştır. Sınırlı bilgi, gelişememiş sezgiler, keşfetmeye yönelmemiş öğrenme isteği yolumuzu kapayan, idrakimizi ve anlayışımızı körelten düşmanlardır. Tez davranıp onları alaşağı etmek gerektir. Bugün ve bugünden sonra, hepbirlikte, birlikten doğan gücün eşliğinde, ailemizde, şehrimizde, ülkemizde, dünyamızda, evrende neler olup bittiğini gözleyelim, gözden geçirelim, yorumlayalım, düşünce-çözüm-yöntemlerimizi üretelim, ürettiklerimizi, bilenlerle, dostlarla paylaşıp olgunlaştıralım. Gözlerimiz her zamankinden daha çok açıp, keskin görüşlere kavuşalım da, elimizden ne uçan ne de kaçan kurtulsun.

    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  37. 2007-11-01 #37
    gerçektende öyledir.hep hazırcılık ve bazı şeyleri olduğu gibi kabullenme ve yanlış olduğunu bildiği halde araştırma zahmetine girip doğruyu görememe gibi bir eğilim vardır toplumda .bu yazıda da denildiği gibi ne kadar çok araştırılır doğrular öğrenilirse toplumun bilgi seviyesi artar ve sonuçta Fehmimizin, yeni tabirle anlayışımızın, bilincimizin genişliği, bilgimizin terakkisi seviyesinde mümkün olabilir teorisi gerçekleşmiş olur...
  38. 2007-11-01 #38
    Senin düşlerine hiç kar yağdı mı sevdiğim?

    Benim tüm şehirlerim ölüme uyuyan morg soğukluğunda buz tutuyor şimdi. Sözlerim "tüm vakitlerde" isyanlara gebe…Kanata kanata tüketiyorum gecenin sessizliğini.
    İhtilaller koparıyorum içimin ayrılığa sürgün "gittin" taraflarında ve tüm militanlığıyla acûze bir yalnızlık tırmanıyor izbe sokaklardan şakaklarıma. Tam şah damarından kesiyorum geceyi; ki simsiyah karanlığa boyanıyor gözlerimin hicran zifiriliği.

    Ne vakit sana revan olsam yüreğimin aşk çukurlarından,uçurum kesiliyorsun yollarıma.
    Aralıksız zulmünü kusuyorsun yorgun ayaklarımın altına. Ah ü firaz ediyor çocukluğum. Ve kâbuslara bulanmış zamanlara gömüyorsun düşlerimi;bî-dâr kalıyorum olmadığın soysuz sabahlara. İz düşürdüğün tüm sokaklar metrûk çıkmazlara açıyor gözlerini. De hele! Adının hangi harfinden yol tutsam ucu "ikimizliğe" çıkar şimdi?

    Yoksun!
    Yokluğuna uzanan yolların her durağında durmaksızın kanatıyorum gözlerimi. Ve isli tren garlarında ben'liğimi ararken buluyorum kendimi…
    Yokum!
    Viyana kapılarında Süleyman gibi eli boş dönüyorum şehirlerinden. Ecelim oluyorsun… "Sen" uçurumlarımdan düşüyorum "kan" çukurlarına…
    Ben ölüyorum;sen gülüyorsun!

    Sonra Kızkulesi oluyorsun;İstanbul düşüyorsun sevda taraflarıma.
    Kıyılarına geliyorum bir zaman. Fethedilmez gibi duruşun takılıyor bakışlarıma…
    Kimler yitip gitmedi ki vurgun düştüğüm gözlerinin efsunkâr maviliğinde(?)
    Muradların muradıydın ezelden;kaç sevdalını boğdun sularında..Ben elimi uzatsam Ulubatlı gibi vurulup kalırım surlarında. Bilirim sen Fatih'ini arıyorsun ve belki de Beyazıd olmak düşüyor bana..Senden çok uzakta,bozkır ayazında esir olmak…!

    Ahh dört mevsim kışa çalan ömrümün yitik uykularında adı "bekleyişlerim" olan sevdam! Bil ki ben hâlâ kendi kalabalığıma karışıp ayaklarımı eskitiyorum şehrin en tozlu sokaklarında. Hercaî kuşların kanatlarında arıyorum saçlarının kokusunu ve ıssız günbatımlarını sarıyorum yaralarıma…

    Gelseydin ya da hiç gitmeseydin!
    Belki o dem bir yağmur geliverirdi şehre güvercinlerin koynunda. Belki "aşk" olur düşerdin karanfil kokulu düş kırıklarıma…El ele soluklanırdık dilimizde puslu bir suskunlukla gözlerinde yitmiş sarhoş gündoğumlarını
    Belki de yan yana uzanırdık İstanbul'un tepelerinden mavinin uçukluğuna…
    Oysa yoksun!
    Ve azar azar tükeniyorum yokluğunun dikiş tutmaz yokuşlarında…
    Gelmiyorsun…!!!



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  39. 2007-11-01 #39
    Ben bunlardan hiç birini yapmadım diyen var mı?Yoksa a bunlar neki diyenler mi var?

    -Bakkaldan eve gelene kadar ekmeğin bütün kıtır yerlerini koparıp yemek.


    -Ağzını tıka basa leblebi tozuyla doldurup karşındakinin yüzüne yaklaşarak ''papaz'' demek.

    -Demir parmaklığı olna evlerin önünden geçerken eldeki çubukla parmaklıktan tırrrrrrrrrrrrrrrrrkkk sesleri çıkarıp ev sahiplerini rahatsız etmek.

    -Perdeden perdeye uçarak tarzancılık oynamak ve kopan korniş yüzünden anneden hafif yollu sopa yemek.

    -Masanın altına uzak gemisi Atılgan'ı çizip uzaycılık oynamak,çiğnenmiş ekmekiçiyle sivri kulak yapıp Mistit Sıpak olmak.

    -''Hadi beni cennete götür'' deyip namaz kılan anneannelerin,dedelerin sırtına atlamak.

    -Karlı havalarda sınıfa gizlice kartopu sokup ön sırada oturanların önlüğünden içeri kaydırmak

    -Kertenkele yakalamak ve boynuna ip bağlayıp arkadaşlarının yanında gezdirerek hava atmak.

    -Küçük yeşil kurbağayı kibrit kutusunun içine koyduktan sonra paketleyip kızlara hediye etmek.

    -Evin içine çadır kurup kızılderilicilik oynamak.

    -Buzdolabının ışığının dolap kapalıyken de yanıp yanmadığını anlamak için bıçakla dolap kapısının lastiklerini sökmek.

    -Oluklu saçtan çatısı olan çay bahçelerinin çatısına taş atıp taşın çatıdan yuvarlanırken çıkardığı sesleri dinlemek.

    -Mutluyken Şarlo veya penguen gibi yürümek.Hatta orangutan takliti yapmak.

    -Kalkıp gitmelerine yakın misafirlerin papuçlarının bağcıklarını kör düğümlemek.

    -Yanlış numara çevirip arayanlara ''yanlış numara'' demeyip sesini kalınlaştırarak ''Buyrun,ben Ahmet''diyerek karşı tarafla dalga geçmek

    -Apartmanların kapı zillerini veya taksi duraklarının elektirik direklerindeki çağrı zillerini çalıp kaçmak.

    -Pizzacıları,kebapçıları arayıp komşunun adına siparişte bulunmak.

    -Kedinin dört ayak üstüne düşüp düşmediğini görmek için kediyi balkondan atmak.

    -Dişleriyle gazoz açmak,kolayı çalkalayıp ona buna püskürtmek.

    -Kafayı balkon demirleri arasına,parmakları şişeye veya musluğa sıkıştırmak.

    -Aynjı anda çekirdek yiyip çiklet çiğnemek ve çürüdükten sonra sakızı onun-bunun saçlarına yapıştırmak.

    -Balkona gizlenipgelene geçene su tabancasıyla su püskürtmek veya nişan alıp tükürmek


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  40. 2007-11-02 #40
    Bir Gün Susmayı Öğrendim...


    Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.
    Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim.
    Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye
    çıkışır, beni odama gönderirdi.
    Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.
    Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu.
    'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi.
    Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
    Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

    Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş.Bu adam benim herhalde.' dedi.
    Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi.
    Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim.
    Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi. Heyecanla başladım anlatmaya.Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye.

    Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi

    Farkında' Olmalı İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı

    Ömür Dediğin Üç Gündür,

    Dün Geldi Geçti

    Yarın Meçhuldür,

    O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,


    O Da Bugündür


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  41. 2007-11-02 #41
    susmayı bende senden öğrendim susmak kadar değerli hiç birşey yoktur.susmak insanın elindeki silahıdır lalecim.
  42. 2007-11-04 #42
    Umudumu Ezip Geçti Yüreğimin Hüznü..




    Umudumu ezip geçti yüreğimin hüznü…
    Masmavi hayallere kapattı yollarını koyu sessizliklere merhaba derken....
    Şimdi ağır yükler bindi omuzlarıma
    Taşıyabilir miyim bilmiyorum...
    Gözlerim anlamsız bakarken bugüne bile
    Yarınların hayalini kurabilir miyim?
    Küçük bir çocuğun ürkek bakışlarıyla görüyorum hayatı
    Yeri,göğü,çiçeği,ağacı…
    En güzeli düşünürken en kötüyü yaşayan gözlerle…
    Yaşanamayanların hayal kırıklığı...
    Yaşanmışların pişmanlığı…
    Yaşanacakların korkusuyla…
    Sonbaharın umarsızca sararıp dökülen yaprakları gibi
    Güzel düşlerimin rüzgârla savruluşunu izlemek
    Gün be gün…
    Çok zormuş yüreğim… Öylesine zor…
    Söylesene yüreğim
    Gündüzün aydınlığı zifiri karanlıklara eş mi olacaktı?
    Benim her anım gece mi olacaktı….
    Cevapsız sorular sıralanıyor ardı ardına beynimde
    Tıkadım kulaklarımı duymasın hiçbir şeyi diye
    En yalnız anımda sığınmışken Yaradana
    İstemem yanıma gelmesin kimse...
    Sevinçlerimi bilinmeyen yarınlara gömdüm
    Ve biliyorum yüreğim tek suçlu benim
    Yaşadığım her acıyı ben sende biriktirdim
    Gözyaşlarımı sende sakladım
    Avaz avaz bağırmadım
    Çığlığımı duyurmadım
    Ne varsa dilimde derinliğine attım…
    Öyle hüzünlere boğdum ki seni
    Mutluluğa ayıracak yer bırakmadım…
    Sitemim sadece kendime
    Kızgınlığım da…
    Umudumu ezip geçti yüreğimin hüznü desem de
    Umudumu hüznüme yenik düşüren benim…
    Ben yüreğime söz geçiremedim

    ......

    "Ben yüreğimi güldüremedim…"




    Güncelleme : 2007-11-17
  43. 2007-11-04 #43
    Kalbİmdekİ GerÇek Sevgİlİye..!


    İnsanin İÇİne İŞleyen Bİr Ayaza Ev SahİplİĞİ Yapan KiŞ Sabahinda,senİ DÜŞÜndÜĞÜmde İÇİme Yayilan SicakliĞin, DiŞaridakİ İkİ Metre Kari Bİle ErİtebİleceĞİnİ DÜŞÜnÜyorsam...


    Uykudan YÜzÜme Mutlu Bİr GÜlÜmseme İle Kalkip Benİmle Bİrlİkte Uyanan GÜne Senİn Adini Verİyorsam...


    Evİmİn BÜtÜn Duvarlarinda Senİn YÜzÜnÜ GÖrÜp, Bana BaktiĞini Hİssedİyorsam Ve Bu Benİ Her GÜn Ayni Şekİlde Heyecanlandiriyorsa...


    İÇtİĞİm Çayin Şekerİ, YedİĞİm Her YemeĞİn Tuzu Sen Oluyorsan...


    Sokakta Bana Bakan Her İnsan, YÜzÜmdekİ Tarİfsİz Sevİncİ GÖrÜp Hayrete DÜŞÜyorsa...


    SevdİĞİn Şarkiyi Defalarca BaŞa Alip Bikmadan Dİnleyebİlİyorsam...


    Yorucu Bİr GÜnÜn Sonunda Ufacik Bİr SÖzÜnle, Bİr GÜlÜŞÜnle Uzun Bİr Tatİlden DÖnmÜŞ Gİbİ Enerjİ Doluysam...


    GÜn Boyu Saatlerİ, Dakİkalari Sayip "neden GeÇmİyor Bunlar" Dİye Hayiflaniyorsam Ve Hep Senİnle BuluŞacaĞimiz Ani Beklİyorsam...


    Kİtap Okurken Senİ DÜŞÜnmekten Kendİmİ Alamayip Ayni Satiri Defalarca Tekrar Edİyorsam...


    Sonra Sana Bunu AnlattiĞimda Bİrlİkte Ne Kadar GÜleceĞİmİzİ DÜŞÜnÜp Keyİflenİyorsam...


    Senİnle İlgİlİ Planlar Yapiyorsam...


    Sadece Varsayimlara Dayali Olsa Bİle O Planlari MÜkemmelleŞtİrmek İÇİn Her Ayrintida Dakİkalrca DÜŞÜnÜyorsam...


    İzledİĞİm Fİlmdekİ BaŞrol Oyuncularinin Yerİne Kendİmİzİ Koyup "bİz Olsaydik BÖyle Yapardik" Dİyorsam...


    YÜzyillardir Sevgİlİlerİn Kullandiklari Klasİk SÖzcÜklerİn Benİm Duygularimi Anlatmaya YetmedİĞİnİ Fark Edİyorsam...


    Yİne De Bunlari SÖylemekten HİÇ Ama HİÇ Bikmiyorsam...


    AŞkimin CoŞkusunu Sana YansittiĞimda Senİn De Bana Ayni CoŞkuyla KarŞilik VereceĞİnİ Bİlİyorsam...


    Kahkahanin En GÜzelİnİ Senİnle AtacaĞimi, YemeĞİn En GÜzelİnİ Senİnle YİyeceĞİmİ, AŞki Yalniz Senİn AŞkinla TadacaĞimi DÜŞÜnÜyorsam...


    "hayatinin En Anlamli Şeyİ Ne" Dİye Sorduklarinda TereddÜt Bİle Etmeden Senİn Adini Verebİlİyorsam...


    sen Benİm İÇİn VazgeÇİlmez OlmuŞsun Demektİr..!


    Güncelleme : 2007-11-17
  44. 2007-11-04 #44
    Gözyaşım,

    Dizeler güzeli dedim sana inci inci, ve güzeller incisi koydum adını dizi dizi… Yabanlara gönderdiğimsin hem akın akın, hem canımı verdiğimsin uzak yakın… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek için sakladım seni… Kirpiklerimi süpürge ettim; sultanlar ayağına düşürmek için tuttum ve bırakmadım seni.

    Gözyaşım,

    Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün… Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzeli'nden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın… Hep sen vardın...

    Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.

    Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya… Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya…Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya… Aşıka göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet...

    Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

    Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan. Bir kere ölür de kahır yüklü savaşlarda nice aylar batar ve Filistin'de sapanlar çakıl taşları, takaroflar kurşun yerine gözyaşı atar. Ceylanları âmâ düşürünce avcılar, avcıları ceylanlar vurur, ve hamuru sevdaların, gözyaşıyla yoğrulur. En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.

    Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

    Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır…Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır.

    Tohumu eken bilir

    Göz yaşın döken bilir

    Gül kadrin diken değil

    Çileyi çeken bilir

    Gel ey gözyaşım,

    Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git… Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel, geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git… Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git…Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…
    Ve ağlamaktan korkma gözüm!..


    Güncelleme : 2007-11-17
  45. 2007-11-05 #45
    SONBAHAR HÜZÜNLERİ BEYANINDADIR....



    İçimizdeki boşluğu hüzünlerle doldurur sonbahar… Dallarımızdaki son diri yaprakları da döker sert esen rüzgâr… Toprak kokar kınalı ellerimiz… Gözlerden süzülen son damla yaş yerçekimine direnemeyerek çatlamış toprağa düşer upuzunca… Hayata dair gerçekler geçer gözlerimizin önünden. Ömrün de ilkbaharı, yazı, hazanı ve kışı var elbet… Dağların yamaçlarından esen rüzgârlar dağınık saçlarımızı okşar, adeta tarar bir anne şefkatiyle.

    Tozlu yollar uzar gider boylu boyunca. Umarsızca düşeriz iri gölgelerimizin peşine. Etrafımızdan ağır adımlarla sürüklenerek gider yalınayak çocuklar. Üzerlerindeki yırtık fanilalarla gülücükler dağıtmaktan geri durmazlar yine de. Bunca sıkıntılara rağmen nefes aldıklarından dolayı keyiflerine diyecek yoktur. Kanaatkârlığın ışıltısı yansır toza ve çamura batmış kirli yüzlerinden. Akşam karanlık basmadan evin yolu gelmez akıllarına. Zira onları eve bağlayacak, heyecanlarını artıracak hiçbir sebep yoktur besbelli.

    Sarıya çalan hazan yaprakları ölüm rengine bürünür güneşin ışıltıları altında. Çiçekler soluverir bahçelerde, ölümün soğukluğu ve sessizliği, kurumuş otların hafif yel değmesiyle çıkardıkları sese karışır. Ruhumuzda açılan gedikler gün batımlarında daha da derinleşir. Dudakların acıyla gülümsediğini görerek daha bir tutunursunuz hayata. Bir çocuk saflığıyla bakarsınız ufuklarda kararan bulutlara. Umutsuzluğun çıkar yol olmadığını, elemlerin yüreğimizi güçlendirdiğini, adeta çelikleştirdiğini gördükçe bakışınızda köklü değişiklikler oluşur. Her şeye rağmen hayatta olmanın, varlığa tutunmanın doyumsuz hazzını yaşarsınız.


    Gönül çıkınınızda zor günler için sakladığınız umutlar ve direnç dalgaları imdadınıza yetişir dar vakitlerde. Nefes alışınıza, konuşabildiğinize, dişlerinizi toplayıp gülebildiğinize sevinirsiniz. Yaşanan bunca zorluğun gelecekteki mutlulukların bedeli olduğu kanaatine vararak gerçekte her şeyin bir bedeli olduğunu, hiçbir şeyin anlamsız olmadığını geçirirsiniz aklınızdan. Bu, mutlu olmak için sebep arama safhasıdır, hayata tutunmanın işaretidir. Hayattan kopmak da, hayata tutunmak da bilinçaltının beyni ikna çabasıdır aslında. Her şey kalple beyin arasındaki işaret dilinin doğru ve yerinde işlemesiyle bağlantılı olsa gerek.

    Sonbaharın buruk resmi sözün bittiği yerde kurşundan bir çığlık olup düşer yürek atlasımıza. Kırılmışlıklar ve küskünlükler buz dağları gibi görkemli bir siluet oluştursa da kararlı bir güneşle eriyip yok olmaya mahkûmdurlar. Teslimiyetin ve vicdanın sesine kulak vermenin nihayetinde karanlık ufukların açılması, ışığın gönlümüzün kör dehlizlerini aydınlatması en yüksek ihtimaldir. Sancıların bıçak gibi kesilmesi, kalp ağrılarının dinmesi iç huzurun tekrar geri dönüşüyle mümkündür. İkna olmanın zorluğu kadar, doyumsuzluğu da meşhurdur elbet… Hayallerin, hayal kırıklıklarına dönüşebileceği de ihtimal dâhilindedir.

    Sevgilinin şefkatinden umut kesmek aşka havlu atmaktır bir anlamda. Hiçbir aşk pehlivanı son nefesini vermeden aşk meydanından çekilmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Aşka havlu atmak, yaşamın kıyısında yapayalnız kalmaktır. Dört duvar arasında geçen çile nöbetleri sevda merdivenlerinden çıkışımızı, yükselişimizi, aşk narında yanışımızı da beraberinde getirir. En tepedeki merdiven menzil olsa da tökezleyenler için en tehlikeli olanıdır maazallah. Yalnızca yüksekte olanlar korkar düşmekten. Aşağıdakilerin düşme korkusu ne kadar abesse, sevdaya tutunamayanların muhtemel ayrılıklardan dertlenmeleri de o derece abestir. Zira fizik kanunları gereği düşmek için öncelikle yükselmek gerekir.

    Sonbahar, ağaçların giysilerini ulu orta soyan, onları anadan üryan bir halde bırakan bir mevsim hırsızıdır. O, hayallerimizi çalan, bize ayrılığı ve ölümü reva gören acımasız, taş kalpli bir zaman dilimdir. Sonbahar yahut nam-ı diğer hazan, çıldırtan sessizliklerin anasıdır. Hayallerimizi öğüten koca ağızlı bir değirmendir. Ölümün yankısının hayatın duvarlarına çarpıp geri dönmesi, şiddetli yıldırımların kulaklarımızda akis bulmasıdır hazan… Aşk sancılarının sevda bedenini bir kurt misali yiyip bitirmesidir. Aşka tutunamayanların yalnızlığı, hicran uçurumlarındaki korku nöbetleri sonbaharın mirasıdır. Hazan yalnızlıktır.....



    Güncelleme : 2007-11-17
  46. 2007-11-06 #46
    Ilk Ne Zaman Yaşadiniz?...........


    Hatırlayın bakalım: İlk ne zaman ağladınız?..
    İlk ne vakit merhaba dediniz komşunuza?..
    İlk orucu kaç yaşında tuttunuz?
    Sahur davulunu ilk ne vakit duydunuz?
    İlk kelimeyi kaç yaşında okuyup yazdınız, neydi o?
    •••
    İlk duanız hangisi?
    İlk secdeniz, ilk selâmınız, ilk şükrünüz hatırınızda mı?
    İlk iftarınız kimlerle idi?
    Onlardan kimler kaldı şimdi dünyada?
    İlk ezanı nasıl duydunuz, kim okuyordu, o sıra ne yapıyordunuz?
    ilk azarı kimden işittiniz?
    Taşıdığınız ilk yük ne idi?
    Katıla katıla ilk ne zaman güldünüz?
    İlk defa hangi yoksulu, kimsesizi, çaresizi düşündünüz?
    İlk yardımınız kimedir?
    •••
    Bir tutam çiçekle ilk nerede konuştunuz?
    Güneşi bulutu, yağmuru ilk nerede tanıdınız?
    İlk kar yağışına nerde şahitsiniz, ilk nasıl üşüdünüz, nasıl ısındınız?
    İlk defa nerede kayboldunuz?
    Asıl önemlisi, ilk öptüğünüz el kimindi?
    İlk uyuyamadığınız gece, çabuk geçen ilk günü biliyor musunuz?
    Yere, yola tarlaya, betona ilk düşüşünüz aklınızda mı?
    Burnunuz ilk ne zaman kanadı?
    Hüngür hüngür ağladığınızda kaç yaşındaydınız?
    Oynadığınız ilk bebek, ilk oyuncak, nasıl bir şeydi?
    Güneşin doğuşunu ilk hangi yıl gördünüz?
    •••
    İlk kurduğunuz hayâl nasıldı? Para mı, iş mi, gezi mi düşündünüz?
    İlk düğüne kiminle gittiniz?
    İlk taşıdığınız tabut kimindi?
    İlk teselli ettiğiniz dostu hatırlıyor musunuz?
    Kana kana içtiğiniz ilk su, ilk serin ayran, yediğiniz ilk şeker bilinir gibi mi?
    İlk döğüştüğünüz çocukluk arkadaşınızın adı? İlk kiminle barıştınız?
    İlk çıktığınız dağ hangisi?
    Otobüse, trene ilk binişiniz, ilk hoşçakal deyişiniz, ilk yapayalnız kalışınız... İlk öksürüşünüz, başınızın ilk ağrıyışı, ilk hasta yatışınız... İlk iyi oluşunuz, dünyayı seviverişiniz ile ilk hayranlıklarınızı yeniden yaşamak ister misiniz?
    İlk kimi kandırdınız?
    Sizi ilk defa kim aldattı, ümitlendirdi, sevindirdi?
    Küplere ilk hangi çağda bindiniz?
    İnanmanın büyüklüğünü ilk ne zaman keşfettiniz?
    İlk defa ne vakit şu dünyada bir yeriniz olduğunu hissettiniz?
    İlk defa ne iken ve nerede iken var ile yok arasındayım dediniz?
    Kendinize, ömrünüze, çevrenize karşı ilk sıkı hesapları yaptığınız günü andığınız oluyor mu?
    Karanlıkta ilk kalışınız, günü ilk özleyişiniz hangi zamandı?
    Evden ilk ayrılışınızdaki heveslerle tadlanmış kuytular; ilk geri dönüşünüz, ilk ziyaretiniz ve kendi yuvanıza ilk yabancımtırak kalışınız pek mi uzaklarda?
    İlk büyüyüşleriniz ve cıngıllı yürüyüşlerinizi hangi esintilerle süslemiştiniz?
    İlk sevgileriniz, ilk sevilmeleriniz dün gibi mi, çok mu ötede?
    İlk ne zaman yaşadınız?
    alıntı

  47. 2007-11-06 #47
    508 - LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler



    Gülme Goncam.



    Ey kışa baharı müjdeleyen, güzelliğiyle gönülleri cezbeden ve asırlar öncesinin buğusuyla âşıkları mest eden; nuruyla karanlık dehlizlerde boğulanlara yol gösteren goncam, sen açılıp güle devşirme.
    Sana kapanmak yaraşır, sakın diğer çiçeklere imrenme. Sana farzdır gizlenmek mabedinde.
    Yapraklarını açıp nice gözlerle meşk etme hevesinde misin? Gel vazgeç gonca gülüm, gel vazgeç! Yaprakların dökülmeye başlarken hangi hayran nefesi duyarsın sinende?
    O zaman kimse koklamaz ruhunu goncam. Farkına bile varmazlar, üstüne basıp çiğneyiverirler umarsızca. Ve sonra onlar yeni goncalar hevesinde sarhoş olurlar. Gel sen hep gonca kal...
    ***
    "Örtün" emri karşısında bir an duraksamadan etekliğini başına geçirme aşkında olan silsilenin rind-i şeydası. Senin de ruhunu örten yaprakların varmış, onları açıverme. Ruhsuz beden "et"ten ibarettir. Beden giysin ruhuna dar mı geldi goncam? Lütfen goncam sen bedenini ruhsuzluğa terk "et"me. Yazık edersin kendine...
    Hazineler okyanusun derinliklerinde keşfedilmeyi bekler. Binler onu keşfetmeye heves eder de yalnız bir kişi o cevheri elde eder.
    Bugünden gözleri doyurup değerini düşürme. Bülbülünü tazeliğinden mahrum etme. El, kol, bacak, gövde peki değerin söyle nerede?
    Bugün övündüklerin yarın çürüdüğünde ruhuna ıstırap basacaksın. Nazenin fıtratın, titrek ruhun bunlara alışkın değilken nasıl bir gafletle bu serginin nadide parçası olma gayretiyle çırpınırsın!
    Seni senden daha iyi bilen ve o güzellikleri sana verene isyan etme. Gonca gülüm bari sen nisyan etme!
    Taabbûdi bir itaat başına taç olsun. Gönlünü secdeye eğdir her şeyden önce. Gözyaşlarını yüzdür dua iklimlerinde. Zamanın son diliminde sen diğerlerine benzememekle övün goncam! Sen hayânla övün. Başkalarına benzeme hastalığına senin haysiyetli ruhun da kapılmasın.
    Yaşadığın gibi inanma. İnan ve yaşa! Gel vazgeç sen "gül"me goncam. Ağırbaşlı bir edayla sen hep saklı kal. Açılma vaktinin duası kabul olur elbet sen sabırla acıyı ruhuna sar.
    Giyin, denmedi sana goncam yapraklarınla "örtün". Anla artık, o senin fıtratına basılmış mührün. Hayadır sana bahşedilmiş en münevvir örtün. Goncam, sen özenme güllere, güller sana özensin. Gonca gülüm bahar bahçelerinde sen binlerce gül-i rânâ 'dan daha güzelsin...



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-06
  48. 2007-11-08 #48

    Sen Bilme

    İçim acıyor...Ne tarif edilmez bir duygu bu...Yerini belli edemiyorum..."Sol yanım" diyemiyorum mesela...İçim işte...Her zerrem, her nefesim...İçim acıyor, dayanamıyorum..Nasıl tarif edilir bilmem ki... Hem tarif etmeye gerek var mı ki.. "İçi acıyan" anlar ancak bendeki bu hali...

    Gökyüzüne bakıyorum...Hilal çıkmış bu akşam...Ama her zaman karşısındaki yıldızı kollarıyla sarar gibi duran hilal, bugün sırtını dönmüş yıldıza...Hilal küskün, yıldız üzgün...Sanki onlar bile beni anlatıyor,onlar bile halime tercuman...Bu ıssızlık, bu yalnızlık ne yaman!...Ne çöle benzer halim, ne okyanusa...Hani okyanus çöle yağsa belki çiçek açar da, bir ot bile yeşermez gönlümün umut dağında...

    Bitişleri içiyorum yudum yudum...Elimden gelse, becerebilsem, bir gün boyu uyurdum...Uyur ve unuturdum...Lakin olmuyor, uykular firari...Geceler,bitmek bilmez karanlık, bir ânı asır misâli...Sabah olsun diye yalvarıp duruyorum...Hayallerimi gecenin bağrına dolduruyorum ve şafak sökmeden hepsini vuruyorum...Güneş doğuyor ,lakin gönlüme değil...

    Kalemi elime almışım farkında olmadan...Bakıyorum ki yazmaya başlamışım...İstemiyorum...Hele sana yazmayı hiç istemiyorum...

    Kendi ırmaklarım, kendi içime çağlasın artık

    Kendi bendlerimi yıkayım

    Hasretlerim yaralarımı dağlasın

    Kendi gözlerime bakayım

    Ve gözlerim halime ağlasın

    Kendi şehirlerim viran olsun

    Kendi kendime öleyim

    Kalemim kendimce sussun...

    Ve sen bilme....

    Sen bilme depremlerimi

    Görme içimde çöken viraneleri

    Harap bahçelerimde baykuşlar öter şimdi

    Cemreler düşmez yüreğime

    Kışın hükmü sürer ebedi

    Sen bilme iç acılarımı...

    Bilme gönül sancılarımı...

    Ve sen görme gözyaşlarımı...

    Sen üzülme../


    alıntı

  49. 2007-11-08 #49
    Sen Bilme

    İçim acıyor...Ne tarif edilmez bir duygu bu...Yerini belli edemiyorum..."Sol yanım" diyemiyorum mesela...İçim işte...Her zerrem, her nefesim...İçim acıyor, dayanamıyorum..Nasıl tarif edilir bilmem ki... Hem tarif etmeye gerek var mı ki.. "İçi acıyan" anlar ancak bendeki bu hali...

    Gökyüzüne bakıyorum...Hilal çıkmış bu akşam...Ama her zaman karşısındaki yıldızı kollarıyla sarar gibi duran hilal, bugün sırtını dönmüş yıldıza...Hilal küskün, yıldız üzgün...Sanki onlar bile beni anlatıyor,onlar bile halime tercuman...Bu ıssızlık, bu yalnızlık ne yaman!...Ne çöle benzer halim, ne okyanusa...Hani okyanus çöle yağsa belki çiçek açar da, bir ot bile yeşermez gönlümün umut dağında...

    Bitişleri içiyorum yudum yudum...Elimden gelse, becerebilsem, bir gün boyu uyurdum...Uyur ve unuturdum...Lakin olmuyor, uykular firari...Geceler,bitmek bilmez karanlık, bir ânı asır misâli...Sabah olsun diye yalvarıp duruyorum...Hayallerimi gecenin bağrına dolduruyorum ve şafak sökmeden hepsini vuruyorum...Güneş doğuyor ,lakin gönlüme değil...

    Kalemi elime almışım farkında olmadan...Bakıyorum ki yazmaya başlamışım...İstemiyorum...Hele sana yazmayı hiç istemiyorum...

    Kendi ırmaklarım, kendi içime çağlasın artık

    Kendi bendlerimi yıkayım

    Hasretlerim yaralarımı dağlasın

    Kendi gözlerime bakayım

    Ve gözlerim halime ağlasın

    Kendi şehirlerim viran olsun

    Kendi kendime öleyim

    Kalemim kendimce sussun...

    Ve sen bilme....

    Sen bilme depremlerimi

    Görme içimde çöken viraneleri

    Harap bahçelerimde baykuşlar öter şimdi

    Cemreler düşmez yüreğime

    Kışın hükmü sürer ebedi

    Sen bilme iç acılarımı...

    Bilme gönül sancılarımı...

    Ve sen görme gözyaşlarımı...

    Sen üzülme../



    Güncelleme : 2007-11-17
  50. 2007-11-09 #50
    Sen benim hüzün yanımsın


    Sen benim hüzün yanımsın. Güneşin vurmadığı gölgede kalan yanım. Kimselerin bilmediği kendime sakladığım. En çok ayazda kalmış olup da rüzgara savuramadığım, alıp alıp defalarca sineme sardığım yanımsın. En çok kanayan yarama sarmaya çalıştığımsın. Sardıkça kanayan kanadıkça sardığımsın…

    Sen benim hüzün yanımsın. Her doğan günle bir kez daha ümidimi yıkan tarafımsın. "Olmadı olmayacak" dedirten hain düşmanımsın. "Ah çıksa gelse şimdi…" diyecek kadar kendimi kaptırdığım saflığımsın. "Çıksa ve gelse, alsa ve götürse…" diye çırpan kanadımsın. Ve her defasında kendime kırk kez söyleyip kırk kez yanıldığımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Söküp atamadığım umut çiçeklerini gömdüğüm toprağımsın. Bahar gelir yeşerir diye yağmur, çamur, kar kış demeden suladığımsın. Olur da bir gün açarsın diye beklediğim sevdamsın. Sevda çiçekleri açar mı bilinmez ama umuduna umudumu bağladığımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Dar vakitte bulup tez zamandaki kaybımsın. "Ne olur kal benimle" dedirtecek kadar yalvardığımsın. "Sensiz hayatı istemiyorum" diyecek kadar uçurumdan kendimi attığımsın. Geceyle gündüzümü, yanlışla doğrumu karıştıran arafımsın. Sahi sen benim soldan soldan vuran yanımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Sensizken anlamını yitirdiğim hayatımsın. Bütün kelimelerime yüklediğim anlamsın. "Sen" diye başlayıp da bitiremediğim üç noktamsın. "Sen, sen ille de sen" diye durup durup nefes aldığımsın. "Sen varsan ben varım" dedirtecek kadar kendimi hiçe saydığımsın. Kaderi kaderime yazılsın diye her gün Yaratıcıya yalvardığımsın. Aklımda, yüreğimde ve duamda olansın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Bakışına hasret kaldığım, sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazsımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim en çok da ağlayan, en çok da ağlatan yanımsın…Sen tarifi imkansız aşkımsın. Cansın… Candasın… Canımdan öte canımsın.


    Güncelleme : 2007-11-17
  51. 2007-11-12 #51
    GÖZLER

    Hep düşünür dururum. Hangi sevda hangi gözle daha farklı bakıyor sevgiye, hayata. Hiç konuşamadım ki, bulamadım ki hazır olan bekleyen, anlatmaya
    can atan sevda. Her öykü bir gizlilik taşır ya iki insan arasında , her gözde de farklı gizemler. Kimi gözler vardır donuk donuk bakar insana, hiç anlamazsın
    ne düşündüğünü bilemezsin, hatta korkarsın o anda. Belki dünya güzeli kalp taşır ama bilemezsin. Bazısı kıpır kıpırdır, parlar ışıltılar saçar. Mutlu
    dersin, izlemeye başlarsın bir de bakarsın korkunç bir hikaye. Derinlikler diz boyu, ama gözler direnmiştir hayata. Hüzün taşır kimileri de . Gülse
    bile hep hüzün vardır gözlerinde. En çok o gözlerde kaybolmak ister insan sevdamın hüznü nasıl olacak diye meraktan. Paylaşmaz ki, anlatmaz ki
    edasını. Kendi sessizliğinde yaşar durur hüznünü. Çoçukların gözleri vardır, ilgi dolu, merak dolu cin gibi bakışlar. Pırıl pırıldır onlar, yargılamazlar, suçlamazlar, bakış atmayı bilmezler. Çocuktur onlar. Çocuk
    sevdalar yaşamak kimbilir. Sevdanın gözlerini yaşamak. Sevdan da; sevdanın gözleriyle bakmak anlam bulmak yaşamak. bilemedim, göremedim,
    bulamadım.

    Sevdanın gözleri ne renk?



    Güncelleme : 2007-11-17
  52. 2007-11-14 #52
    BasİtleŞen GÜzellİkler

    Sevgi sözcükleri neden etkiler karşı cinsi, insan ne arar karşısındaki
    kişide..? Neden ayna karşısına geçip te kendimize iltifat ettiğimizde hiçbir
    şey hissetmeyiz de bir başkası edince mutlu oluruz..? Karşımızdaki kişiye
    sevgimizi gösterirken farkında olmadan canileşiyor muyuz yoksa ? Verdiğimiz
    bir çiçekle ona sevgimizi gösterirken, acımasızlığımız da çıkıyor ortaya. O
    çiçek te tabiata aşık olduğu için açmamış mıydı ? Ama o bizi kırmıyordu çünkü
    gerçek sevgiydi onun sevgisi, tabiata bizi armağan etmedi hiçbir zaman. Kendi
    güzelliğinde, masumiyetinde gösterdi o sevgiyi. Bizim de kaybedişlerimiz bu
    yüzden diye düşünüyorum..

    Bir insan kara sevdaya da düşse, mantığını kaybetmemeli. Seviyorsan onu,
    yüreğinde açmalı o çiçek, onu koparıp vermelisin , verebiliyorsan... Ama
    nedense bunu da anlayamayız bir türlü, ya ayrılınca ya da yalnızken doğrular
    çıkar karşımıza. Demek ki işlediğimiz bu suç tek taraflı değil. Koparıp
    verdiğimiz çiçeğin ömrü 3 ay ise 3 güne düşüyor ve soluyor. Çiçeği alan
    mutlu, solsun diyor, bir kitap sayfasının arasına koyar, her baktığımda onu
    hatırlarım ... Ya tabiat ? O sevdiği çiçeği hatırlamak isteyince nereye
    bakacak..? Nasıl olsa seneye başka çiçek açar onu severim mi diyecek...? O
    zaman biz de vaz geçelim sevdiğimiz yok olduğunda, biz de seneye başka
    birine aşık olalım... Evet yapamayız, deliler gibi sevdiğimizi unutup seneye
    başkası gelir diyemeyiz. O halde birşeyler hep yarım, onları düzeltelim.

    Beyaz bir gül masumiyeti simgeler diye verdiğimiz kişiye göstermeyelim o
    caniliğimizi. O zaten masumiyetini göstermek için açmamıştı doğaya...
    Masumiyetimizi görmek istiyorsa karşımızdaki kişi, yüreğimizdeki beyaz güle
    bakmalı, elimizdekine değil.. Hiç kimse birbirine aşık değil mi yoksa..?
    Yüreğimizdeki çiçeği göremeyeceği için mi veriyoruz elimizdeki çiçeği...?
    Biz kendimizi basitleştiriyoruz böyle yapmakla. O adres sormadan biz tarif
    ediyoruz. Böyle kolay çözümlenmemeli sevdalar. Bir parçası eksik define
    haritası gibi olmalı. Nerede olduğunu bilmemelisin ama varlığını da
    hissetmelisin. Sonunda bulduysan sevgi hazinesini, alıp gitmek yerine,
    kendinden bir parça bırakmalısın. Daha da değer kazanmalı ...

    Bence hiç kimseye güzelsin denmemeli, çünkü bir cümleye ve çiçeğe sığacak
    kadar basit değil insanların güzelliği... Bu yüzden inanıyorum belki de, ''en
    büyük sevgi gizli olandır'' sözüne..

    BİR ÇİÇEĞİN TABİATA SESLENEMEDİĞİ GİBİ...



    Güncelleme : 2007-11-17
  53. 2007-11-17 #53

    Ne denir böyle bir durumda bilmem ki..

    Sanki bütün kelimelerim kifayetini yitirdi.. Sustu isyanlarım, haykırışlarım, umutsuzca kucağıma düştü göklere uzanıp seni dilenen ellerim.. Son bir umudum vardı, ama artık onu da kaybettim..

    Senin için, senin adına her gün binlerce kez yanarken ben, ne fayda senin haberin bile yok bundan! Evet, benim de hatalarım, yanlışlarım vardı kabul! Ama ya sen? Bir ben suçluydum da sen masum muydun? Ben günahkardım da sen Allah`ın tertemiz kulu muydun? İkimiz de yanlışlar yaptık sevgilim.. İkimiz de birbirimizde hep yanlış kartları oynadık..

    Ah bir bilsen, bir anlayabilsen nasıl içimin yandığını.. Her geçen gün yüreğimin nasıl parçalandığını.. Tahammül gücümün sınırlarının git gide nasıl zorlandığını.. Bir bilsen..

    Okumuyorsun artık, biliyorum okumayacaksın da.. Okuma zaten! Artık ne anlamı kaldı ki? Ben sende bitmişken, ortada `biz` diye bir şey kalmamışken; ya da belki aslında hiç olmamışken okusan ne çıkar ki?

    Sen benim gözlerimin alt yazısını hiç okuyamadın ki.. Sen benim gözlerime hiç `gerçekten` bakmadın ki! Baksaydın görürdün.. Bütün korkularımı, acılarımı, kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı, pişmanlıklarımı, umutsuzluklarımı.. Her şeyi.. Bir kez olsun gözlerime `gerçekten` baksaydın kelimelere gerek duymaksızın okurdun içimdekileri.. Ben hiçbir şey yazmasam da sen bilirdin, görürdün.. Ah bir baksaydın..!

    Şimdilerde artık yazdıklarımın da senin için hiçbir anlam ifade etmediğini bilsem de, yine de yazıyorum işte.. Çünkü yapabildiğim tek şey bu! Elimden gelen tek şey bu.. Yüreğimden yükselen çığlıkları biraz da olsa bastırabilmemin tek yolu bu! Kapına gelip te ağlaya ağlaya `seni seviyorum` diye bağırıp yalvarmamı engelleyebilecek tek çare bu! Taa ki ben bu şehirden çekip gidinceye kadar..

    Zaten ne değişir ki artık? Gelsem günlerce kapında yatsam, ayaklarının altında çiğnediğin toprak olsam, `hiç` olsam hayatının bir köşesinde öylece duran bakar mısın yüzüme? Bakmazsın.. Baksan bile görmezsin ki! Sen benim gözlerime hiç `gerçekten` bakmadın ki.. Sana sarıldığımda bütün vücudumun nasıl titrediğini, gözlerine baktığımda içimden nasıl tarif edilemez bir sevgi seli yükseldiğini bilemezsin sen.. Ben sana ne çok anlatmış olursam olayım bilemez,anlayamazsın!

    Gerçeklerden hiçbir zaman kaçılmıyormuş, kaçamadım! Ben ne kadar yumduysam da gözlerimi görmemek için gerçekleri; eninde sonunda gelip buldular beni.. Elim kolum bağlı artık.. Özledim demek anlamsız geliyor.. Ne yüzüne bakacak, ne de hiç değilse arayıp sesini duyacak cesaretim yok.. Beni acıtacak, yaralarımı biraz daha dağlayacak sözlerine bir kez daha katlanabilecek gücüm yok..

    Ama keşke hiç değilse adam gibi veda edebilseydim sana.. Bir veda ne kadar adam gibi olabiliyorsa! Belki o zaman bu kadar buruk olmazdı içim, ve tam buldum artık derken seni, bu kadar yarım kalmazdı yine söylemek istediklerim..

    Ah birtanem.. Ah benim bir tek gülüşünü cennete değişmeyeceğim sevgilim.. Kokusu burnumda tüten, özlemi içimin en derinini kemiren bebeğim.. Öyle bir kazımışım ki seni içime; ne olursa olsun, ne değişirse değişsin sen hep orada, aynı güzellikte duracak.

    Güncelleme : 2007-11-17
  54. 2007-11-17 #54


    Hayatımda hergün bir parça alıp götürmüş benden
    Her gidenle beraber bir parça eksilmiş sevgi dolu benliğimden
    Üzülen hep ben olmuşum,yıkılan hep ben
    Hep korkmuşum bir şeyler yaşadıktan paylaştıktan sonra sona eren ilişkilerinden,tekrarlanmasından
    Yaşananları anlamsız bitmişlerdeki karamsarlığı hep süslere aktarmışım
    Acı dolu duygu yoğunlukları içerisinde üzülmüşüm, burkulmuşum, ara ara kızmışım
    Ama aşkla özlemle aramışım uzun süre kazık atarak terk edip gidenleri
    Ruhumu bedenimden sökerek ölümün ne demek olduğunu sonunda öğretenlere
    Sadece acıyorum, gidenlerin ardından duyumsadığım; gecenin sessizliğini yırtarcasına haykırdığım acı dolu özlem çığlıklarına sadece acıyorum
    Hak edilmeden verdiğim, bir daha dile getirdiğim saf sevgilere, abartı değerlere Donuk kalplerin ödlek duygularından dolayı;
    Artık ağlamak yok, üzülmek, acı çekmek gidenlerin ardından
    Özleyeceğim belki, dalıp dalıp gideceğim belki acı bir tebessüm belirecek gözlerimde
    Ama geceleri yoğunlaşıp ağlayarak acı içinde kıvranarak ödemeyeceğim aşkın sevginin bedelini
    Çünkü anladımki HERKES KENDİNİ YAŞIYOR. HERKES KENDİNİ BİR BAŞKASIYLA PAYLAŞIYOR. YAŞANMIŞLIKLARSA...
    SADECE ANILARDA KALIYOR!...

  55. 2007-11-19 #55
    YoRuLDuM YâR ..

    Bitiyor zaman. Tüm saatler kum saatinin içinde birbiri üstüne yığılıyor. Sahte mutluluklar giyiniyor sözcükler. Sen-ben savaşında imtiyazsız yarınlara bugünden açıyorum gözlerimi. Savaşacak kadar bile yakın olmayışımızı bilirim. Bilirim, acı verişindir bu kadar sözcük dizdiren. Ömrümü ömrünün ardında sürüyen…


    Aynaları kırıldı mutluluğumun. Söz dinlemeyen yanımı artık çok iyi tanıyorum. Ayağım takılıyor bir acıya ve yokluğunun üstüne düşüyorum.
    Hala üşüyorum…
    İğne deliğinden geçiriyorum sevdayı. Sen oluyor nakışımın adı. Bir an sen oluyorum anlayışsız, vurdumduymaz… Sonra bana dönüyorum. Bak hala ağlıyorum… Harf harf işlerken kelimelerimi, şimdiden yerleştiriyorum acılarımı parmaklarımın ucuna. Son düşen cemreyi de ayırıyorum payıma.

    Kapatıyorum gözlerimi. Hadi git yâr, geldiğin gibi. Acıttığın yerden tüm acılarımı da topla git hadi.
    Anlamadım yâr
    Sen mi yâr olmadın yoksa ben mi yarenlikten uzaktım? Hangi kıyıya vurmuştu aramızdaki eksik o taş? Hangi şarkıda yarım kalmıştı notamız? Hangi satır içine sığdırabilmişti de seni; sen bulunmazım olmuştun?
    Ah yâr sana bağlamazsam sözcüklerimi, hep anlamsızlık oluyor yüreğimin dili. Sana bağlandığında da gözyaşına paralel oluyor. Yok, mu önümde senden gayri gidecek bir yol?
    İçim yine aynı mısra´ları tekrarlıyor

    Yamaçlarımda senli güzel düşerim var
    Ama düşlerime damlayan zehir de sensin yâr

    Bulamadım yâr. Seni bu kadar ararken kendime bir mutluluğu da bulamadım. Zamandan bir bir çalıp saatleri sızlayan yanlarıma kattım. Ben acıyı aşka yama yaptım. Hafife almadım duyuları. Kuytu köşelerde ölümüne besledim sevdayı. Acıydı bildiğim aşkın ön adı.

    Hiçbir şehre sığmadı yüreğim. İstanbul sen de yüreğimi ayaklarına doladın. Ve sen düştün ben kanadım. Ezildim, yarama yine koskoca bir kenti bastım.

    Büyük bir uykudan ibaret sandım satırlarda yaşamayı. Kelimeleri vurdum kumsallara. Canımı ağrıttım ardında. Ve bir taş daha attım içimin karanlık dehlizine. Hüzün meskenine kilitli aşk hangi makamı kabul ediyordu ki sözlerine? Hangi yaram düşlerimi sana vurduğumda acı damlatmıyordu?

    Gerçeğimde olmayan yâr gönlümden git!
    Hadi git!
    Ben sarsılan bir şehrin enkazı olmaya razıyım. Ben, yine kâbuslar saklarım yatak başlarımda. Ve sana şiirler biriktirmekten vazgeçerim. Sessizliğimin sesini dinlerim bir sonbahar sabahında.

    Hadi git yâr!
    Daha fazla sen yüklenemiyor kalbim.
    Daha derin düşleri kaldıramıyor bedenim. Kalmadı lügatimde içimi yakmayan bir söz. Bendeki resmini sakladığım sandık; bir çift göz…

    Yâr! ekseni değişti artık dünyamın. Ne geceleri uykuya teslim ediyorum düşüncelerimi. Ne de sabahları gündoğumlarıyla yeni bir yelken açabiliyorum kurtuluşuma. Her benle başlayıp senle devam etmek zorunda olan gün, dikenli bir dal oluyor bana.

    Hadi gönlüm
    Defalarca düş uçurumlardan, kan-revan ol. Ve boşalt içini. Damarlarından ansızın geçen ve "yar"ı anlamlı kılan ezinci katlet. Bitir bu sonsuz şiiri. Son bulsun ağıt tadındaki sevgi söylemleri. Yâr yüreğimdeki 'is'ini başka bir yere sevk et hadi.

    Ah yâr gün gün mısralar döktün içime. Yüreğimi sana dair söylenmiş mısralarımla yıkadın. Ben hep sana uzaktım. Yollarda kaybolsam sen önüme çıkan tuzaktın. Ben, her gece gözyaşlarımla yıkadığım masallarımı saçlarına yolladım. Saçlarından kulaklarına musalla taşı gibi bir soğuklukla inip, beni sana anlatır sandım.
    Yanıldım…

    Hicran yağmurlarından sıyrılıp ötelerde kendimi aradım, bulamadım…

    Hayatımın gençlik satırlarında adı geçen yâr.
    Sırtımı her döndüğümde bir can yitirdim bu bahar…

    İdama giderken hislerim, güneşim yüzünü görmeyi bekledim hep. Kalemi kırık bir aşkı mühürledim yüreğime. "unuttum" diye haykırırken bile unutmadığımı ispatlıyordum kendime.

    Yoruldum yâr
    Bütün kapılarımı kapatmaya hazırlanıyorum gönlümün. Kimliğimi hediye edip bu şehre, her bir adımımda anıları sürükleyip ardımdan ve rotamı da ekleyip nabzıma gidiyorum… Mutlu günlerin gelmesini bekleyen çehremdeki çizgileri siliyorum. Ceplerimi dolduruyorum yedekteki acılarla. Her sabah yüzümü yıkadığım tavana asıyorum hayallerimi. Ansızın içime düştüğün günden beri ayakları burkuldu ömrümün. Ve ben her gün bir daha ölmek için uyanır oldum uykumdan. Paslandı gözlerim. Sen kendin için kal yâr ben senin için giderim. Bu defa sürgünlere giden yüreğime bedenimi de eklerim. Bağdat olurum yıkılırım kurşunlara. Filistin olurum kalırım duvarlar arasında. Ama yine de İstanbul'u saklarım alınyazımda.

    Nerde olursam olayım unutma yâr; yarın yeni bir gün ve her yeni günde olduğu gibi senli ölüme hazırlanıyor gönlüm.

    Sureti kirlenmiş, şeceresi katil bir aynanın içindeyim. Hayaletimi arıyorum. Mükellef bir kedere hariçten gazel değil yüreğim. Yolum uçurumdan geçerken mevsimsiz gülüşlerde, keskin harfler kesiyor adımın yolunu: Yüzümü aşka saklayıp ağlıyorum. Manasızlığım kapıların ardında esefle hıçkırıyor. Bütün intizarları intihar ederken kuşlar, ben kendi yokluğuma kefensiz duruşlar uyduruyorum. Seni sensizlikten ekliyorum düşlerime. Ah'ın sürüncemesinde kalıyor kalbim; bizarım.

    Ey Aşk! Sonrasızlığımın ıslak saçlarına tutunup dururken dizeler ve kapkara bir karabasan tenimin kuruluğunda yıkanırken, kaosuna uzanamayan bakışlarımdan başlıyorum kendimi aşkın gamzelerine gömmeye. Geceye muhtacım, yastığımın kenarında tutuşan muamma uykusuzluk için. Bu yüzden uykusuzluğumla perişan uykulara dalıp rüyalarımı paramparça ediyorum. Hayatta kalan yanlarımı zülfikarla kesiyorum sevdiğim görüyor musun? Kanla karışık ağlama şölenlerindeyim iki ucu boşlukta gezinen alfabenin dolaylarında. Kötürüm bir düşüm, sesimi kovulmuşluğumla karalıyorum. Hadi düş gel ardıma saat başı yokluk çekerken zaman. Sen yağmurlarda ölmenin bedeli misin sevdiğim?

    Sancılı şiir tutanaklarında omuz başlarından asılıyor benim kentlerim. İz taşıyan her acıya maske oluyor yüzüm, ki; iğfal edilen çocukluğumda eskiyor hiç yanı titremeyen ikindiler. Diz üstü çöküyorum içime, bağışlanmaz nehirlerde ıslanıyor adanmışlığımın kasvetli iniltisi. Faille meçhulün arasını ben bozuyorum. Şimdi neye dokunsam cinayete münhasır isim olacak ellerin. Bu yalnızlık çok fazla geliyor sensizliğime. Al senin olsun cinnete sığmayan korkulu bekleyişler. Baba, ihanetteyim. Ağlamasana.

    Ruhumu kundaklayan kanlı kabusları ağaç diplerine gömerek hüznüme sarılıyorum. Vakit: Gecesizlik. Mekan: İstanbul, lamekan. Bu yüzden mekansızım ve hep mekansız kalıyor İstanbul bende. Ben beni ararken ayna yordamıyla, kendimde olmadığımı görüyorum. Ama en acısı bulduklarımın aradıklarım olmayışı Usta. Aynalar pas tutuyor parmak uçlarımda. İstanbulluğumu gömüyorum içimin teneşir bahçelerine. Hayaletimin hayaleti miyim yoksa Usta? Biliyor musun, kendi tanrısına eğilen kadının gözkapaklarında çırpınan ayetsizliğinde durulmuyor devrimcinin denizi. Ve kimsenin kimsesizliği kendini terk etmiyor Usta.

    Tene dokunan bir tümcedesin. Müntehir cümlelerine gizli özneyim. En kestirme yoluyum leyl-i Leyla gözlerinin. Bu yüzden hep sebep kalıyorsun aşka. Şimdi hangi aşk aralığında susuyorsun ben'li kaderinin? Yüzünü saçlarının arasındaki cam kırıklarıyla tarumar edip şiir mi bekletiyorsun mısra sonlarında avazının inkarı için? Ey Aşk! Yırtılmış yanlarına şarkılarımdan nakaratlar giydiriyorum. Arafta kalmışlığında kanıyor gizli yaram. Bu yara mahrem yara. Bu yara kurtlu yara. Bu yara iyileşmesin dünyada.

    Gidersem gelir misin benimle ayrılık için demiştim, geldin, ismin kaldı bende. Kalbime sunulan sevmek kadar sevsem de seni, saymıyorum bu imlasız vedayı. Gideceksen ölüm gibi git.

    Ama gel ne olur, yüzüm sana açık ruhuma kadar.




  56. 2007-11-19 #56
    ~~BaHaRLı UmuDuM~~


    "Güzel olan hiçbir şey eskimez." dedi dostum. İncecik bir sızı duydum, sustum...
    Gözlerimi kapayıp kana kana içtim kelimelerini. Eskimiyordu hiç, biliyordum...
    Senin gözlerimde hiç eskimediğin, eskimeyeceğin gibi...



    Ben seni bulmak için tüm dünyayı dolaşabilirdim ama sen buldun beni.
    Bende kaybettiğim beni... Uzansam sana, dokunmak bir şey değil yanmaktan korkuyorum.
    Korktukça kaçıyorum senden, kaçabildiğim kadar uzağa...
    Ne kadar uzağa kaçsam o kadar yanıbaşımda oluyorsun sonra...
    Ben de kalemimi elime alıp yazıyorum. Tükenmez kalemim tükeniyor,
    konuşan dilim lal oluyor, anlatamıyorum seni kağıtlara...



    Yaşam aşk rengine büründükçe dağlar hasrete yükleniyor.

    Dağlar taşır mı bu yükü bilmem ama ben eziliyorum hasretten. Aşkın tedavisi yok mu?

    Acılar çekiyoruz ve tel tel kopuyor hayat ellerimizden. Uzanıyorum, tutamıyorum kopan ipleri.

    Dur ve bak şimdi geçmişe. Neredeyiz?

    Başta mı, sonda mıyız, yoksa bu sokağın adı aşk çıkmazı mı?



    Her bahar bir başlangıç ve her güzel şey umuda yeni bir adım.

    Hadi çıkalım saklandığımız kuytudan. Sobelendik çoktan.

    Çıkalım ve geçen bahar gibi umudumuzu uçuralım kendi gökyüzümüzde bu baharda.

    İzin verelim martı seslerine, çekelim içimize çiçek kokularını papatya bahçemizde...

    Hadi çıkalım saklandığımız kuytudan ve kaçalım bu dünyadan..



    Yorulduk...Yıprandık...Ama her bahar umut demek hala...

    Umudum var ama yine de gözlerim yanıyor...

    Göz pınarlarım kuruyuncaya kadar ağlıyorum...

    Sonra yüreğimde ebem kuşağı çıkıyor. Her renkte seni görüyorum.

    Mavi hayallerimizi, sarı bizi ısıtan güneşi çağırıyor aklıma.



    Tut ki bu bahar da diğer baharlar gibi bitsin. Ne çıkar...

    Kaç bahar kaldıysa ömrümde benim o kadar umudum var!

  57. 2007-11-20 #57
    Hüzün Laleleri



    Hüzün yağmurlarıyla
    İçimde alevden laleler
    Boy verdi, serpildi.
    Kalbimin hediyesi peri.
    Ölüyorum aşkından.
    Bilme başkasından.
    CAN havliyle;
    Tutmuşum ruhunun yakasından.
    Cisminin yayından fırlayan.
    Akıl okun vurdu sırtımdan.
    Göçüşüm eceli kaza değil.
    Şükürler olsun ki,

    Kalbim mamur
    Gönlüm abadan.

    Sen kaçarken çöllerine inen;
    Aşinası olmadığın
    Sevgi rahmetinden.
    Göz yaşı sağnağından.
    Yüreğin harap,tenin bitap.
    Bırak hemşire can.
    Pansumanlık değil.
    Bu kez neşterlik yaram.
    Yere göğe kendime sığamam.
    Sırrımın en ücra yerindesin.
    Uzanamazsın ellerinle.
    Ölüm ve sen;
    Gelin mahiyetinizle..
    İçimdeki hüzün laleleriye
    Bekleyeceğim reyyalde
    Tüm boynu büküklüğümle
    Öylece..
    .


  58. 2007-11-20 #58
    Dört Lalenin Yalnızlığı
    Burada
    Betonlaşan kentin arasında
    Küçük bir bahçede gördüm
    Birarada dört lale..
    Kısa ömürlerini
    Yaşıyorlardı birlikte
    Özgürce yaşadığını sanmak mıdır
    Özgürlük bir şehirde
    Vahşi bir rant
    İndirene kadar
    İncecik boyunlarına
    Bir makinenin
    Mekanik uzvunu
    Ve yabancılaşması mıdır bu
    Bir lalenin
    Lale oluşuna bile

  59. 2007-11-20 #59
    Laleler ve Güller


    Laleler sana dair,
    Güller bana…
    Sarı laleler ayrılığın tadı,
    Kırmızı güller bitmeyen sevdam…

    Laleleri sevemedim bir türlü,
    Hele sarı olanlarını,
    Hatırlarım seni benden uzaklaştırdıklarını…

    Ama güller, öylemidir ki,
    Kırmızı güller aşkımın hatırası.
    Bir gül görsem kırmızı,
    Hatırlarım senin bakışlarını…

    Laleler sana dair,
    Güller bana…
    Sana yolluyorum dünyadaki tüm laleleri,
    Bana kalsın bahçelerdeki güller…

    Sarı laleler sana,
    Kırmızı güller bana…
    Ayrılıklar senin,
    Sevdalar benim olsun…
    Artık sen yoksun, selam sevdama…

  60. 2007-11-20 #60
    Sen Gelirsen Açar Bütün Laleler


    Toprak uyanıyor kış uykusundan
    Sen gelirsen açar bütün laleler
    Sokağım şenlenir eskisi gibi
    Güller salına salına açar saksıda
    Asmada üzümümsün
    İki gözümsün
    İçim içime sığmıyor yine
    Bilirim yakında sen geleceksin
    Güneşin her sabah gülüşü başka
    Bülbülün dağlarda ötüşü başka
    Yeşil bir başka yeşil
    Çıplak manolyalar bir başka beyaz
    Bazıları lila ve mor
    Bazıları pembe ile leylak arası
    Hep senin rengine büründü toprak
    Deniz bile artık eski neşesinde
    Akliman koyunda kıvranır küçük kayığım
    Seni kucaklayıp süzülmek istiyor engine
    Kaya diplerinde kıvrılan balık
    Turkuvaz suların mahzun yakamozları
    Karınca, binbir çeşit böcek senin gelmeni bekler
    Sen gelirsen açar bütün laleler...

  61. 2007-11-22 #61
    Sen Bana Gece Bıraktın..


    SEVMİŞTİM SENİ...
    DÜNYALIK BİR SEVDA OLDUĞUNU ANLAYAMAMIŞTIM İLK BAŞLARDA.AMA SONRA BENDEN GÖTÜRDÜKLERİNİ KOYUNCA MANEVİ KEFEME "EYVAH" DEDİM
    SEN BANA SADECE GECE BIRAKMIŞSIN.VAROLAN GÜNDÜZÜMÜDE ALMIŞ SADECE ZİFİRİ KARANLIK BIRAKMIŞSIN.NE SOKAK LAMBASI,NE EVLERDEN SIZAN CILIZ IŞIKLAR.HİÇ BİRŞEY YOK...
    BUKADRA MI DÜNYALIKTIN,
    BUKADAR MI RABTEN UZAKTIN...
    BUKADAR MI AHİRETTEN BİR HABERDİN....?

    ********

    BİR SEVDA BÖYLE BİTMEMELİ.BÖYLESİNE ACI BIRAKMAMALI ARDINDA...
    EYVAH DEMEMEK İÇİN ÖLÇÜLÜ SEVMELİ,DOĞRU İNSANI SEVMELİ...
    GALİBA PÜF NOKTA BU...
    GAYELER AYNI OLMALI.ALLAH RIZASIII...
    OZAMAN İKİ DEĞİLDE BİR TANE ATAN VE CENNETTEDE BERABER OLMAYI DÜŞLEYEN YÜREK VARDIR...
    GÜNÜMÜZDE BU MANEVİ SEVDALARDAN,GERÇEK SEVDALARDAN GİT GİDE UZAKLAŞMAKTAYIZ.SEVDAYI BİR ET PARÇASI VE SADECE KULAĞA FISILDANAN GEÇİCİ AMA ANLIK HOŞ SÖZLER ZANNEDEN GENÇ SAYISI ARTMAKTA VE YÜREK DAĞLAMAKTA...
    BİLİNÇLİ MÜSLÜMAN OLMALI NEYİ NEDEN SEVDİĞİMİZİ İDRAK ETMELİYİZ GALİBA.RABBİM NASİP ETSİN İNŞALLAH CÜMLE MÜSLÜMANLARA...
    SADECE BİR PAYLAŞIMDI...
    DOĞRU SEVENLERDEN OLMAK DUASIYLA..

  62. 2007-12-01 #62

    İKİ KUM TANESİNİN AŞKI...


    Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok
    sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,
    canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. Derken bir rüzgar çıkmış kum tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde sevmeyi öğrenmişler.




    Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
    dilek dileyelim" demiş. Ikisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve
    tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.
    Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
    olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar
    yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere
    savruluyorlarmış.
    Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.
    Ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
    Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler.
    Günler geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra birbirlerini hiç görmeden,mesafelere, engellere rağmen sevmeği öğrenmişler. "Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize" demişler. Ikisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeği öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama sevgileri hiç geçmemiş.

    Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. Bir gün ikisi de
    birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya
    bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.
    Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında
    durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği
    anımsamışlar.

    Dilek şöyleymiş "Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeği
    öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin."

    Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini
    sandıkları yılları aslında birbir yanı başlarında geçirmişler.
    Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler
    çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.

    Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta...her
    şeyiyle sevmeği öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar. Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar...asla sevdayı
    söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile
    yıllarca göremeyebilir insan...

  63. 2007-12-13 #63
    Ah içimin okyanusu sevgili dost..........


    Her mektup cevabını bekleyen bir sevgiliyle başlar.
    Sevgili Dost,
    Sevgili Arkadaş,
    Sevgili Anne, baba, kardeş diye...
    Bu mektup ise cevap beklemeyen, sadece " sevgili " diye başlayan sahipsiz satırlardan oluşmakta.


    Ah! İçimin okyanusu..
    Mavilerim kalmadı.
    Yüreğim yelkensiz.
    Bir fırtına çıkacak olsa,
    İlk alabora olacak gemi benim.

    Sevgili...
    Sen bilmedin beni,senin bilmeyişin benim acılanmam oldu ve acılanmam yorgunluğumla kanadı.
    Sen bilmedin; ben çekindim, sen bilemedin; ben çekildim, istedim çektim ve gittim.

    Sevgili..
    Sana en çocuksu tavrımla sesleniyorum. Olgunluğum başımın belası oldu. Ben senden önce değil, sen benden önce gelmeliydin.
    Belki o zaman daha az kanardım ve suskun kelimelerde bu denli boğulmazdım.

    Sevgili..
    Ben her gece uykularımı kovalayıp uykusuzluğa yakalanırken, sen hangi şehrin ışıklarına dalıyorsun ve gecenin hangi saatinde uykuya yenik düşüyorsun?
    Ah! Sabahları kavuran güneş... hep aynı tepeden atar kızıllığın ve hep aynı pencere, hep aynı ağacı ezberleyerek ve düşlerimde ona yer vererek sana ulaşır bakışlarım.

    Sevgili...
    Ben her nefeste varlığının farkındayım.
    Bölüyorum seni, zamanı küçültmek için yapraksız bir takvime...
    Yıllar sen oluyor, aylar sen, haftalar sen, günler sen.
    Çarpıyorum seni zamana, unutmak için her şeyini...
    Saniyeler sen oluyor, dakikalar sen, saatler sen...

    Sevgili..
    Bu kaçıncı gemi limana ulaşamadan kaybolan?
    Yoruldum; uçsuz bucaksız okyanuslara benzeyen düşüncelerimden.
    Usandım, hep susuzluğa mahkum bir sahrayı andıran benliğimden.
    İsmin ruhuma bir diken gibi batar. Varlığın bir acı, varlığının gölgesinde yokluğun bin sancı!..
    Sevgili desem, duyacak kadar yakınsın.
    Ruhumun konuğu ol desem, erişilemeyecek kadar uzaksın.

    Sevgili..
    Sen durgun suya olan korkaklığım; bir, iki ve üçüncü kulaçtan sonra umutsuzluğum ve batışım.

  64. 2007-12-13 #64
    Sen neredesin güzellik?

    Çevremde parıl parıl parlayan güzellikler, cazibedar simalar, albenisi yüksek eşyalar, gönlümü çekip almak isteyen hoş edalar var.
    Bunlara karşı içimde bir istek, bir sahip olma duygusu hissediyorum.
    Fakat yıllar var ki, her ne vakit bunları elde etmek için peşlerine düşsem, kalbimdeki susuzluğu, onlardan birer yudum içerek gidermeye çalışsam adeta serabı pınar zannedip koşan bir susuz gibi elime kuru topraktan başkası geçmiyor.

    Ateş böcekleri gibi, bir yerde parıldıyor güzellik ve sonra kayboluyor.
    Ben ise güzelliğe hasretim artmış bir şekilde başka bir güzeli beklemeye koyuluyorum.
    Lakin hep aynı hüsran, ve tabii artan bir vuslat ihtiyacı devam edip gidiyor.
    Ne zaman diyorum kavuşma, doyma, kanma zamanı. Ne zaman bu hüsranların sonu.
    Ne kelebeğin kanatlarındaki cilveler, ne bülbüllerdeki hoş sadalar, ne güllerdeki bayıltan rayihalar, ne çevremi saran hoş manzaralar, ne simamdaki güzellik, ne zekamdaki parlaklık ve ne de kollarımdaki güç kalıyor, hepsi tek tek terkediyor beni.
    Bir sinema perdesi gibi hayat. Devamlı geliyor, gözüküyor ve gidiyor güzellikler.
    Elimde kalan ise, kupkuru beyaz bir perde ve doyurulmamış arzular, kabaran hasretler.

    Biliyorum ki dünyadaki hiçbir şey güzelliğin gerçek sahibi değil.
    Eğer olsaydı hep onunla kalmalı, hep aynı cazibesini ve güzelliğini korumalıydı. Ama öyle olmuyor.
    Bugün yemyeşil, ter ü taze yapraklar yarın kuruyup çerçöp oluyor. O güzellikten hiç bir eser kalmıyor.
    Gönülleri hoplatan nice dilberler vakit geçtikçe yüzüne bakılmaz hale geliyor. Neticede o da toprak olup gidiyor.

    Peki bu güzellikler nereden geliyor ve nereye gidiyor?
    Kim gözüme bunları gösterip gösterip sonra çekip alıyor?
    Sahibi kim?
    Hangi yoldan gidilir ona?
    Bu aynalar tatmin etmiyor beni artık. Aslını, bitmeyenini, ellerimden akıp akıp gitmeyenini istiyor gönlüm.

    Sen neredesin güzellik? Hangi diyarlar senin memleketin?
    Senden uzak olmak yakıyor gönlümü. Her gün karşıma dikiliyor, kalbimi çalıyor sonra kayboluyorsun.
    Ne zaman elimden tutacak ve artık gel diyeceksin?
    Ne zaman bu hasret ateşini dindirecek, çatlayıp kupkuru hale gelmiş yüreğimde vuslat gülleri bitireceksin?
    Ne zaman yalancı güzellerden bıkmış usanmış, bir kere daha aldanmaya tahammülü kalmamış mustarip gönlümü huzura erdireceksin?

    Sana müştakım güzellik. Gel artık! gönül yamaçlarımda tahtını kur!..


  65. 2007-12-14 #65
    Ağlayan Gülüşlerim....


    Gözlerim kalbimin sızısı ile ağladığı için kalbimden şikayetçi .


    Kalbim ise , sen gördün ben yandım , keyfi süren sen , cefayı çeken ben diyerek gözlerime , ondan davacı oluyor .

    İçimdeki bu savaş yıllardır yakıp yakıp biçare kıldı beni . .. ve ben böyle bir harbin tam ortasında kalmış , sağır ve dilsiz bir görgü tanığıyım .

    Gözlerimi suçlayamam . Çünki o , o denli bir güzellik karşısında eli kolu bağlı bir mahkümdur . Aklımın köleliğini terkeden gözlerim , çok nazlı bir yarin esiridir , tek o na meftundur .

    Kalbimi de suçlayamam . Çünki yarin gözlerindeki alevler den bir kıvılcım sıçramıştır ona . O ise o bir kıvılcımın üzerine Ah' lar çekmek suretiyle yelleye , yelleye cehenneme çevirdi kendini .

    Gözlerim kalbimin efkarıyla ağladı ve döktüğü gözyaşları içerimdeki cehennem misali , o yangının üzerine damladı . Söndürür belki diye beklerken daha da coşturdu alevlerimi .

    Ağladıkça yandım , ağladıkça yandım ..

    Öyle bir hal aldımki nihayetinde , ateşimin rengi kırmızıdan siyaha döndü . Böyle cayır cayır yanarken , anladım ağlamanın bir sonu olmadığını , ve bana bir çözüm de sunmadığını .

    ... ve gülmek istedim yıllar sonra . Çok zorlandım gülmek için . Olmadı , vazgeçecek oldum ama , son nefesim hal-i hazır da duruyordu . Bütün bir gayret ve çaba içerisinde son nefesimde ufak bir tebesüüm kondurdum genç ama bir o kadar da yaşlı çehreme .

    Fakat gördüğüm şey ne hazindi ..

    Öyleki gülüşlerim hüngür hüngür , tebessümlerim mahsun ve mazlum ağlıyorlardı , kurumuş yaprakların arasında .

    Ağlatılmıştı gülüşlerim ...

    ... ve son olarak , gülerek ağlamak doğdu .

    Şimdi bunu yapıyorum .

    Rolümde başarılıyım da .

    Ağlayın hadi

    Ağlayan gülüşlerim ..

    A Ğ L A Y I N . . .

  66. 2007-12-17 #66
    YoRuLDuM YâR ..

    Bitiyor zaman. Tüm saatler kum saatinin içinde birbiri üstüne yığılıyor. Sahte mutluluklar giyiniyor sözcükler. Sen-ben savaşında imtiyazsız yarınlara bugünden açıyorum gözlerimi. Savaşacak kadar bile yakın olmayışımızı bilirim. Bilirim, acı verişindir bu kadar sözcük dizdiren. Ömrümü ömrünün ardında sürüyen…

    Aynaları kırıldı mutluluğumun. Söz dinlemeyen yanımı artık çok iyi tanıyorum. Ayağım takılıyor bir acıya ve yokluğunun üstüne düşüyorum.
    Hala üşüyorum…
    İğne deliğinden geçiriyorum sevdayı. Sen oluyor nakışımın adı. Bir an sen oluyorum anlayışsız, vurdumduymaz… Sonra bana dönüyorum. Bak hala ağlıyorum… Harf harf işlerken kelimelerimi, şimdiden yerleştiriyorum acılarımı parmaklarımın ucuna. Son düşen cemreyi de ayırıyorum payıma.

    Kapatıyorum gözlerimi. Hadi git yâr, geldiğin gibi. Acıttığın yerden tüm acılarımı da topla git hadi.
    Anlamadım yâr
    Sen mi yâr olmadın yoksa ben mi yarenlikten uzaktım? Hangi kıyıya vurmuştu aramızdaki eksik o taş? Hangi şarkıda yarım kalmıştı notamız? Hangi satır içine sığdırabilmişti de seni; sen bulunmazım olmuştun?
    Ah yâr sana bağlamazsam sözcüklerimi, hep anlamsızlık oluyor yüreğimin dili. Sana bağlandığında da gözyaşına paralel oluyor. Yok, mu önümde senden gayri gidecek bir yol?
    İçim yine aynı mısra´ları tekrarlıyor

    Yamaçlarımda senli güzel düşerim var
    Ama düşlerime damlayan zehir de sensin yâr

    Bulamadım yâr. Seni bu kadar ararken kendime bir mutluluğu da bulamadım. Zamandan bir bir çalıp saatleri sızlayan yanlarıma kattım. Ben acıyı aşka yama yaptım. Hafife almadım duyuları. Kuytu köşelerde ölümüne besledim sevdayı. Acıydı bildiğim aşkın ön adı.

    Hiçbir şehre sığmadı yüreğim. İstanbul sen de yüreğimi ayaklarına doladın. Ve sen düştün ben kanadım. Ezildim, yarama yine koskoca bir kenti bastım.

    Büyük bir uykudan ibaret sandım satırlarda yaşamayı. Kelimeleri vurdum kumsallara. Canımı ağrıttım ardında. Ve bir taş daha attım içimin karanlık dehlizine. Hüzün meskenine kilitli aşk hangi makamı kabul ediyordu ki sözlerine? Hangi yaram düşlerimi sana vurduğumda acı damlatmıyordu?

    Gerçeğimde olmayan yâr gönlümden git!
    Hadi git!
    Ben sarsılan bir şehrin enkazı olmaya razıyım. Ben, yine kâbuslar saklarım yatak başlarımda. Ve sana şiirler biriktirmekten vazgeçerim. Sessizliğimin sesini dinlerim bir sonbahar sabahında.

    Hadi git yâr!
    Daha fazla sen yüklenemiyor kalbim.
    Daha derin düşleri kaldıramıyor bedenim. Kalmadı lügatimde içimi yakmayan bir söz. Bendeki resmini sakladığım sandık; bir çift göz…

    Yâr! ekseni değişti artık dünyamın. Ne geceleri uykuya teslim ediyorum düşüncelerimi. Ne de sabahları gündoğumlarıyla yeni bir yelken açabiliyorum kurtuluşuma. Her benle başlayıp senle devam etmek zorunda olan gün, dikenli bir dal oluyor bana.

    Hadi gönlüm
    Defalarca düş uçurumlardan, kan-revan ol. Ve boşalt içini. Damarlarından ansızın geçen ve "yar"ı anlamlı kılan ezinci katlet. Bitir bu sonsuz şiiri. Son bulsun ağıt tadındaki sevgi söylemleri. Yâr yüreğimdeki 'is'ini başka bir yere sevk et hadi.

    Ah yâr gün gün mısralar döktün içime. Yüreğimi sana dair söylenmiş mısralarımla yıkadın. Ben hep sana uzaktım. Yollarda kaybolsam sen önüme çıkan tuzaktın. Ben, her gece gözyaşlarımla yıkadığım masallarımı saçlarına yolladım. Saçlarından kulaklarına musalla taşı gibi bir soğuklukla inip, beni sana anlatır sandım.
    Yanıldım…

    Hicran yağmurlarından sıyrılıp ötelerde kendimi aradım, bulamadım…

    Hayatımın gençlik satırlarında adı geçen yâr.
    Sırtımı her döndüğümde bir can yitirdim bu bahar…

    İdama giderken hislerim, güneşim yüzünü görmeyi bekledim hep. Kalemi kırık bir aşkı mühürledim yüreğime. "unuttum" diye haykırırken bile unutmadığımı ispatlıyordum kendime.

    Yoruldum yâr
    Bütün kapılarımı kapatmaya hazırlanıyorum gönlümün. Kimliğimi hediye edip bu şehre, her bir adımımda anıları sürükleyip ardımdan ve rotamı da ekleyip nabzıma gidiyorum… Mutlu günlerin gelmesini bekleyen çehremdeki çizgileri siliyorum. Ceplerimi dolduruyorum yedekteki acılarla. Her sabah yüzümü yıkadığım tavana asıyorum hayallerimi. Ansızın içime düştüğün günden beri ayakları burkuldu ömrümün. Ve ben her gün bir daha ölmek için uyanır oldum uykumdan. Paslandı gözlerim. Sen kendin için kal yâr ben senin için giderim. Bu defa sürgünlere giden yüreğime bedenimi de eklerim. Bağdat olurum yıkılırım kurşunlara. Filistin olurum kalırım duvarlar arasında. Ama yine de İstanbul'u saklarım alınyazımda.

    Nerde olursam olayım unutma yâr; yarın yeni bir gün ve her yeni günde olduğu gibi senli ölüme hazırlanıyor gönlüm.

    Sureti kirlenmiş, şeceresi katil bir aynanın içindeyim. Hayaletimi arıyorum. Mükellef bir kedere hariçten gazel değil yüreğim. Yolum uçurumdan geçerken mevsimsiz gülüşlerde, keskin harfler kesiyor adımın yolunu: Yüzümü aşka saklayıp ağlıyorum. Manasızlığım kapıların ardında esefle hıçkırıyor. Bütün intizarları intihar ederken kuşlar, ben kendi yokluğuma kefensiz duruşlar uyduruyorum. Seni sensizlikten ekliyorum düşlerime. Ah'ın sürüncemesinde kalıyor kalbim; bizarım.

    Ey Aşk! Sonrasızlığımın ıslak saçlarına tutunup dururken dizeler ve kapkara bir karabasan tenimin kuruluğunda yıkanırken, kaosuna uzanamayan bakışlarımdan başlıyorum kendimi aşkın gamzelerine gömmeye. Geceye muhtacım, yastığımın kenarında tutuşan muamma uykusuzluk için. Bu yüzden uykusuzluğumla perişan uykulara dalıp rüyalarımı paramparça ediyorum. Hayatta kalan yanlarımı zülfikarla kesiyorum sevdiğim görüyor musun? Kanla karışık ağlama şölenlerindeyim iki ucu boşlukta gezinen alfabenin dolaylarında. Kötürüm bir düşüm, sesimi kovulmuşluğumla karalıyorum. Hadi düş gel ardıma saat başı yokluk çekerken zaman. Sen yağmurlarda ölmenin bedeli misin sevdiğim?

    Sancılı şiir tutanaklarında omuz başlarından asılıyor benim kentlerim. İz taşıyan her acıya maske oluyor yüzüm, ki; iğfal edilen çocukluğumda eskiyor hiç yanı titremeyen ikindiler. Diz üstü çöküyorum içime, bağışlanmaz nehirlerde ıslanıyor adanmışlığımın kasvetli iniltisi. Faille meçhulün arasını ben bozuyorum. Şimdi neye dokunsam cinayete münhasır isim olacak ellerin. Bu yalnızlık çok fazla geliyor sensizliğime. Al senin olsun cinnete sığmayan korkulu bekleyişler. Baba, ihanetteyim. Ağlamasana.

    Ruhumu kundaklayan kanlı kabusları ağaç diplerine gömerek hüznüme sarılıyorum. Vakit: Gecesizlik. Mekan: İstanbul, lamekan. Bu yüzden mekansızım ve hep mekansız kalıyor İstanbul bende. Ben beni ararken ayna yordamıyla, kendimde olmadığımı görüyorum. Ama en acısı bulduklarımın aradıklarım olmayışı Usta. Aynalar pas tutuyor parmak uçlarımda. İstanbulluğumu gömüyorum içimin teneşir bahçelerine. Hayaletimin hayaleti miyim yoksa Usta? Biliyor musun, kendi tanrısına eğilen kadının gözkapaklarında çırpınan ayetsizliğinde durulmuyor devrimcinin denizi. Ve kimsenin kimsesizliği kendini terk etmiyor Usta.

    Tene dokunan bir tümcedesin. Müntehir cümlelerine gizli özneyim. En kestirme yoluyum leyl-i Leyla gözlerinin. Bu yüzden hep sebep kalıyorsun aşka. Şimdi hangi aşk aralığında susuyorsun ben'li kaderinin? Yüzünü saçlarının arasındaki cam kırıklarıyla tarumar edip şiir mi bekletiyorsun mısra sonlarında avazının inkarı için? Ey Aşk! Yırtılmış yanlarına şarkılarımdan nakaratlar giydiriyorum. Arafta kalmışlığında kanıyor gizli yaram. Bu yara mahrem yara. Bu yara kurtlu yara. Bu yara iyileşmesin dünyada.

    Gidersem gelir misin benimle ayrılık için demiştim, geldin, ismin kaldı bende. Kalbime sunulan sevmek kadar sevsem de seni, saymıyorum bu imlasız vedayı. Gideceksen ölüm gibi git.

    Ama gel ne olur, yüzüm sana açık ruhuma kadar.



  67. 2007-12-17 #67
    Kendime en samimi olduğum an ağladığım andır



    Biraz rüzgarın hızını kesmek,
    Yıldızların gözüne mil çekmek,
    Daha gerçekçi dilekler lazım bana.
    Artık basit şeyler beklemiyorum hayattan,
    Kimselerin bilmediği yerler keşfetmeliyim,
    Sırlarımı gömmeliyim derinliklere.
    Kanayan susmalarımı ateşe vermeliyim,
    Yangınlarımdan şelaleler yapip,
    Günahlarımı söndürmeliyim.

    Uzansam tutacak kadar yakın; tutup bırakacak kadar uzak olmamalıyım kendime.
    Yüreğimdeki tüm martıları uçurmalıyım,
    Yakamozlar parlamalı gözlerimde,
    Hayat dediğimiz elbiseyi kirletmemeliyim mısralarımda.
    Her acım gölgemde tükenmeli,
    Kırgınlıklarımı rafa kaldırmalıyım,
    Ve sevmeliyim kendimi deli gibi.
    Gözyaşlarım asilliğini yitirmemeli,
    Meydan okumalıyım zamana,
    Şımarık gülüşlere sahip olmalıyım,
    Ayak uydurmalıyım yorgunluklara,
    Bırakmamalıyım kendimi isyan yokuşlarına,
    Bir dakika bu ben değilim!
    Yazdığım yazılara tokat gibi çarptı aynadaki yüzüm,
    Yanlış Adam seçmişim geriye sar,
    Şimdi kendimi yarım kalmış bir cümleye vuruyorum,
    Hikayelerimde pek inandırıcı değil zaten,
    Koyamadığım kurallar altında ezildim,
    Henüz adını telaffuz edemediğim ülkeler kadar uzağım kendime.
    Göçmen kuşlar karamsarlığındayım,
    Ardımda dökülmüş birkaç yaprak,
    Her kalp atışımın ritimi isyan seslerini çağrıştırıyor,
    Ve her an kendime yeni acılar ısmarlıyorum,
    Kendime en samimi olduğum an ağladığım zamandır.
    Boşversene,
    Hayat dediğimiz şey 3 oda bir salon,
    Bunlar sadece bir delinin düşleri idi.

  68. 2007-12-17 #68
    Kimseye Küskün Değilim ...Kendimden Başka.. ='(


    Kimseye değil küskünlüğüm Sadece şiir yazmak istedi canım
    Kimseye kırgın değilim kendimden başka
    Hem nasıl kızar ki insan
    Yemyeşil bir bahar gününe

    Bir kar tanesine yada
    Nasıl susturur kuş cıvıltısını Nasıl kurutur İçindeki çocuksu sevinci...

    Hepsi bu kadardır Gerisi laf kalabalığı
    Gerisi anlamsız bir hayat hikayesi
    Herkes aynı gözlerle bakar.
    Farklı olsa da söylenenler Hep aynı sözler işitilir

    Güneşin sarısına sıkışıp kalır
    Yedi ayrı rengi evrenin
    Yalancı bir mavinin gövdesine sıkışıp kalır
    Cümle mahlukatı sonsuz denizlerin
    Nefes almak Yemek, içmek kadar Sıradanlaştırılmıştır artık her şey

    Hiçbir şarkı Hiçbir şiir
    Ağlatamaz nasır tutmuş yüreklerimizi
    Ağlayan bir çocuk gördüğümüzde
    Başka yöne çevirmeye başlarız yorgun başımızı
    İlk satırını heyecanla okuduğumuz kitap yarım kalır
    Umursamazlık cüzzam illeti gibi Yavaş yavaş dökerken ruhumuzun etlerini

    Aşk ve inanç Titreye titreye can verir kapımızda
    Ölüm bile yitirir hüznünü artık
    Ve hayat bize kendimizden başka kızacak Hiç kimseyi bırakmaz sonunda

    Herkes kendi düş krallığının Acımasız diktatörüdür artık
    Ve günden güne yükselir Saklandıkları kalelerin duvarları.
    Ve ilk dalgada yıkılınca Kumdan yapılmış kaleleri

    Kendi gerçeğiyle yüzleşir insan
    Yani hayat bize küsecek kimse bırakmaz Kendimizden başka

  69. 2007-12-17 #69

    Bir Tomurcuk Gül Aşkına


    Seni kanayan bütün yaralara sarıyorum ey şiir
    seni kanayan bütün acılara
    kaynağına küsmüş pınarlara
    çatlayan tomurcuklara, baharlara
    çığlıklara, demir parmaklıklara
    seni yarınlara umutla bakıp
    sesini yitirmiş çocuklara adıyorum ey şiir
    ürkütülmüş güvercin kanadına yazıyorum seni
    unutma bizi
    unutma yüreğini kanatanı bir tomurcuk gül aşkına

    seni yaşanmamış sevdalara adıyorum ey şiir
    tadılmamış nice sevdalara
    bir rüzgarın nefesine
    bir ırmağın sesine
    gözü yaşlı analara
    yüreği tekmelenmiş babalara
    savaşlara, dostluklara, arkadaşlıklara
    açılmamış bir goncanın kokusuna
    aşkını gizleyen bir kız çocuğunun soluğuna karıyorum seni ey şiir
    bir çınarın yaprağına yazıyorum seni
    unutma bizı
    unutma yüreğini kanatanı bir tomurcuk gül aşkına

    seni gül kıyımlarına
    yürekte üşüyen incecik kıpırtılara adıyorum ey şiir
    dillere destan şarkılara., yüreklere mühür aşklara
    ve ölümsüzlüklere, sonsuzluklara yazıyorum seni...
    kirpiklerimizde incinmiş bir damla şiirle
    bir sevda durağında bekliyoruz seni unutma
    gül damıtırken ayışığı gül bakışlardan...!

    ve sevgiler kanatlanırken güvercin uçuşlarında
    sıcaklığına duyarlı bir defne dalında bekliyoruz seni...

    acıları sevmek en çok sana yakışır ey şiir
    yüreğinde üşüyen incecik kıpırtılara
    seni kanayan bütün yaralara sarıyorum
    üşüyen bütün yaralara
    apaydınlık yarınlara
    unutma bizı
    unutma yüreğini kanatanı bir tomurcuk gül aşkına


  70. 2007-12-17 #70

    Diken Bahcsi


    Diken bahçesiydi benim yüreğim.
    Her aşk hoyratça saldırır,
    Kanayarak, yaralar alarak gerisin geri giderdi.
    Ardımdan onca gözyaşı,onca kırık kalp bıraktım.
    Bana ise diken bahçemde sağa sola takılmış aşk parçaları kaldı.
    Bazen bir şarkı,bazen bir söz ,bazen de buruk anılar.

    Hep bir parçalarını ben de bıraktılar.
    Diken bahçesi ben ve yüreğim.
    Hep aşklar orda bir yerde içimde ,
    Yüreğimin derinliklerinde soldu kaldı.

    Sonra sen geldin.
    Bir tek sen akıl ettin diken bahçesindeki tüm dikenleri kırmayı.
    Kırdın da ve tüm savunmamı yerle bir ettin.
    Beni ve yüreğimi tersle düz ettin.
    Şimdi hiç bir iz kalmadı geriye
    Diken bahçeme takılmış her sevda
    Sen oldun.
    Aşk oldun.
    Sevdanın adı da senin adındı.
    Ben ise diken bahçemden topladığım her parçayla sana bir bütün aşk yarattım.
    Bir büyük aşk.
    Bir yaşam.
    Aşkımı bir tek sana kanattım.
    Çünkü sen yıllardır benim içimde birikendin.
    Çünkü sen ...
    Sen oldun.
    Aşk oldun.

    Sonra alıp gittin kendini.
    Gittin ve soldu diken bahçesinde filizlenen bu sevda.
    Şimdi içimde ne o diken bahçesi kaldı nede o eski aşklar.

    Sadece bir boşluk kaldı bende ve yüreğimde bir tek diken.
    İstemememde istemesem de,
    Sol yanımı kanatır hala o sevda.
    Elim yanlışlıkla oraya her gittiğinde.
    Batar yüreğime .

  71. 2007-12-18 #71
    eLBiSeLeR BeDeNi öRTeR, KaLBi DeĞiL..!


    Ah, kalbimiz...
    Ne kadar ortada, ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak.
    Ve ne kadar açık.
    Kelimeler giydiremiyor onu... Sahici olanlar müstesna.
    Dudakların giydiremediği bir endam kalp.Terzisinin işi ne de zor,
    modaya göre dikse kıyafetini, yakışmıyor kalbe... Çiğ düşüyor...
    Dikkat etmese güne, çağa, o başka dert...
    Tazeliğini kaybedince her şeyini kaybediyor kalp...
    Birden iç karartıcı duygular görünüyor her eyleminde,hareketinde...
    Renkler önemli kalbi kuşandırırken... Sesler...
    Kumaşın kalitesi,dokuması, parlaklığı...
    Zor iş kalbe giysi dikmek...
    Kalbi en güzel aşk giydirip kuşatıyor.Hani şu bulunmaz Hint kumaşıyla...
    Evleri dayayıp döşemek kolay...
    Koltukları, duvarları, pencereleri kaplamak...
    Bedenleri örtmek, bedenlere kıyafet bulmak kolay...
    Konfeksiyon giyinmeyi sevmiyor kalp. Kalbi giyindirmek zor.
    Ah, kalbimiz...
    Ne kadar ortada, ne kadar savunmasız,ne kadar çıplak.
    Ve ne kadar açık.
    Kumaşlar önemli. Kalın, kaba kumaşlardan inciniyor kalbimiz.
    Hiç giyinmek istemiyor onları, ilk fırsatta çıkarıp atıyor üstünden.
    Özensiz, sert kılıklar dar geliyor ona.
    Tazeliğini kaybedince her şeyini kaybediyor kalp...
    Yaşamak değilse tazelik, tomurcuk ne? Neden ölürken bile yaşlanmıyor, kırışmıyor kalp? İtirafı zor ama, ölürken bile sanki hiç giyilmemiş bir elbise kadar temiz ve ütülü değil mi aslında? Hiç giyilmemiş gibi.
    Hiç çıkarılıp bir iskemlenin üzerine atılmamış, hiç soyunulmamış,
    hiç naftalin kokan bir dolapta yıllar yılı unutulmamış gibi,
    hiç lekelenmemiş gibi, düğmesi kopmamış,
    telası astarından ayrılmamış gibi...Nasıl da nefes nefese... Aşık gibi...
    Nefes almayı bile unutan bir aşık gibi...
    Oysa yaşamıştı hepsini. Ah kalbimiz, ne kadar ortada,
    ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak. Ve ne kadar açık.
    Her şeyin sesi duyulur, yalnız kalbin sesi duyulmaz...
    Hayır... Duyduğunuz o değil, o yüreğinizin sesi değil,
    o kalbinizin ayak sesi!
    Kalbi en güzel aşk giydirip kuşatıyor.
    Sonra uzaktaki sevgili. Sonra, göz yaşı. Sonra,kadınlar ve çocuklar.
    Sonra kitaplar. Sonra yoksullar. Sonra eski arkadaşlar.Sonra şarkılar.
    Sonra babanın emekliliği. Sonra...Sonra annen.
    Bir de uzakta bir köy mezarlığı. Durmadan yaklaşan,
    üstüne üstüne gelen.Kelimeler giydiremiyor onu.
    Hele kelimeler. Akıldan çok kalbin işi kelimelerle...
    Akıl kırılmaz çünkü, incinmez...
    Söz, dille yani dilin diğer anlamı gönülle bağlı kalbe,
    sözün asıl muhatabı kalp... Kıyamıyor kelimelere kalp,
    giyinilecek bunca şey varken! Çünkü,
    üstünde taşımıyor kalp kelimeleri, damarlarında taşıyor!
    Ah kalbimiz, ne kadar ortada, ne kadar savunmasız,
    ne kadar çıplak. Ve ne kadar affedici. Çünkü yere göğe sığamayan, gelip gönle yerleşiyor... Affetmek, kalbin kanında var!


  72. 2007-12-18 #72
    Uçurum Çiçekleri


    Elerimde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.
    Akılmada boş sayfalar düz bir çizgi hayata dair.
    Nerede kaldı akşam rüzgarı çarpsın suratıma.
    Ne hatırla beni ne de üzül hayatında olmayan adama.

    Ellerinde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.
    Arkadan baktım tüm hayata akan nehir misali beli belirsiz.
    Ben kendimi unuttum yalnızlığımda kaderim ile yan yana.
    Çölde yürümekmiş hayat başladığın gibi bitermiş.

    Ellerimde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.
    Aklım özgür ne yaptığımı hatırlarım ne sıradanları.
    Yüzyıllardır baki bu topraklar bir rüzgardır sadece ömrüm.
    Tek tek yürüdüm bu yollarda iz bırakmak mı yaşamak mı özüm.

    Ellerimde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.


  73. 2007-12-22 #73
    Sakla Eskiyen Yaralarını kalbim..



    Sakla yaralarını kalbim
    Şimdi eskiyen bir hayalden geldim
    Yine bir teselli istiyorum

    Nedir dünyada insan olmanın tesellisi?
    Çocukken oyunlar, büyürken hayaller
    Kendimin bile fark edemediği göz yaşlarım.

    Sonra bir el,omzumda sıcacık,

    Gözlerimi kapadım,içimde cennet kokusu bir daha hiç açmasam

    Yine ağlasam
    Bu kez en farkında olan halimle
    Bir sabah üşüyerek uyanmak,ama o sabah uyanan BEN olmak...
    Bence'ler anlamsızlaşınca beklemekten başka çare kalmıyor
    Son bir baharın sarı yaprağı düşmeden yerde kaldı
    Geç kaldım,altıncı basamaktan mazgala düşeni tutmak için
    Sonbaharın ezgisi kaldı çıplak bir dudakta

    Açarım pencereleri
    Cevaplar biriktiririm içi boş ceplerime
    Dönüşüm olur, ne yazılacak bilinmez bir vakitte

    Yüreğimin yanık yaralarında kalan izlerde,uçsuz hayallerdeyim
    Sakla eskiyen yaralarını kalbim
    Sıfırlamaktayım hayatın tüm sayaçlarını

    Ben altı duvarlı odalarında nefes savaşı veren herhangi bir boynu bükük Ellerime iletkenlik komutunu veremedim henüz
    Zihnim kilitlendi
    Ah şu bedenim atış alanlığından çıksın gayri

    Halbuki benim hiç gülen resmim olmamıştı
    Hayata hep erken atıldım
    O bana geç kaldı

    Çocukluk masallarımı dinliyorum,gece uyumak için penceresiz odamda
    Eskiyen yaralarını kalbim sakla

    Bilirim, dirilmek içindir ölümüm..

    Hadi saklanalım o zaman yara almadan ey kalbim...
    Deldim benlik dağını...Yolda kaldı ferhat...Şirinin ben oldum
    Yandı her yanım...İbrahimin oldum...Gül oldum...
    Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım
    Mecnun oldum yakınlığına geldim
    Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm
    Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,aslına geldim...vaslına geldim...
    Yandım KUL oldum...Yandım KÜL oldum...Yandım GÜL oldum...

    İçimdeki sıkıntıyı hiçbir şey dağıtmıyor bugün
    Sakla eskiyen yaralarını kalbim..

    Şimdi yeni bir hayalden geldim...
    Acı bir yağmurla birlikte yağarken kaldırımda
    Kalırım ben yine buralarda..

  74. 2007-12-24 #74
    BiR ''eLiF '' MiKTaRı ''GüL''üMSe Ne oLuR...


    Hiçbir filiz kendi gölgesinden öte bir yerde ölümü tatmamıştır.."

    Ey gözlerime bahşedilmiş mucize,

    Ey yüreğime hediye edilmiş Cennet kokusu,

    Ey nefesime serpiştirilmiş bir yudum taze hayat,


    Kan ter içinde susuz dudaklarıyla ve semâya dönen dualarıyla " bir avuç deryâ'yı " dileyen bir Haziran Cumartesi vaktinden düşüyorum sen kokan bu satırları..Vaveylâ eden bir öğle saatinde bulunduğun yerin deli rüzgarlarında düşlüyorum seni..Deli esen rüzgara inat başını eğmeyen gözlerine baka baka seni sevdiğimi haykırıyorum dua dua.... Kulağımda yankılan Cennet şarkılarıyla yeniden huzuru doldururken seni çekiyorum içime.. Toprak kokan benliğimle deniz kokan türkülerin söylendiği yüreğine akıyorum.. Sen mavi bir deryâ, ben sana kavuşmayı arzulayan - ruhi haliyle- Leylâ.. Sana gelen yollarıma sunulmuş tüm engelleri teker teker aşarak sana koşuyorum. Yüreğimde toprak kokusu, yüreğimde sana bir an evvel kavuşma çoşkusu..Hadi sevgiliKapılarını, perdelerini sonuna kadar arala.. Mevcudiyetinin ve geleceğinin tek idamesi / gayesi koca yürekli " umut " sayfalarına bir " Elif " miktarı "gül"ümse olmaya geliyorum.. Heybemde yetiştirirken her nefesine bir " Elif " miktarı huzuru kattığım birkaç sevda gülü ve nefesimde Cennet tahayyülü ile sana koşmaktayım..Yıllarca sana sakladığım yüreğimi benden emin olana " sana " katmaya geliyorum.. Yollarım sana, menzilim sana..Kan ter içinde kalan Haziran ayının aksine ben " senin gözlerinde " yaşlanmayı diliyorum.Senin mevcudiyetine idrakim tamamdır artık.. Gayri benliğim senin varlığında sonlansın sevgilim…Çünkü biz bir mucizenin gerçeğe en yakın halinde sevdik birbirimizi.. Biz ki; dallarında bir " Elif " miktarı huzur, köklerindeki taze umutları taşıyan gül-i râna'nın sevdaya sunulan bir avuç mutluluğuyuz..


    Tedavülü çoktan kalkmış bir ömrün peyderpey yeniden yaşatılması değil bizim sevdamız. Bitkisel hayatta yaşayan bir bedene yeniden ömür biçmek degil yaşadıklarımız.. Ayrı gökyüzüne aynı gözle bakan bir sevdanın en yalın haliyiz.. Tümceleri sevda ile nakış edilmiş cümlenin içinde yüreği Cennet kokan bir özneyle ile bir yüklemiz.. Biz ki toprağın suya hasret kaldığı zaman diliminde gökten düşen - bir " Elif " miktarı "gül"ümse'yiz.. Şimdi sevme zamanı.. Şimdi kavuşma zamanı..Gökten inen nurun toprakla kavuşmasında temaşa edilen mucizenin kelimelere dökülen haliyiz biz.. Sen ve ben bir'iz..Sen ve ben hep biziz.. Biz ki ;bir " Elif " miktarı huzuruz yetim ceylanlara hediye edilen.. Biz ki; taze gülüz nadasa bırakılmış topraklarda yeniden yeşeren.. Ve biz ki, birbirimizin kaderine yazılmış bir ömürlük sevdayız yıllarca kıyıda köşede delice beklenilen…


    Nefesindeki hayatla soluklandığım saklı sevdam,


    Sevda mucizesinin yeniden tezahür ettiği gözlerine yaşat beni.. Sonra da yeşil Cennetindeki gonca güllerinle sar beni…Hadi sevgili durma öyle.. Mavi bilyelerin cam soğukluğunda üşüyen yüreğimi sıcak şefkatinle kundakla. Üzerinde ütüsüz gömleği bir de yamalı pantolonu ile sana koşan bu adamı ilkokul cağındaki örgülü saçlarıyla siyah- beyaz fotoğraflara bile renk katan yaşı küçük ama yüreği büyük o kahve gözlü kızın yüreğine al..Gözlerinde her gün tekrarlanan bayram sabahlarının güzelliğine kat beni.. Baktığın her gökyüzünde benim gülen yüzümü görebilecek kadar benimse beni..Bir an tıkanan hayatın içinde anlamını idrak edemediğimiz ama onsuz mevcudiyetimizi idame ettiremediğimiz nefesinle sev beni.. İçine çek beni.. Taaa ciğerlerine doldur beni. Uzaklığımı unut, nefesime sokul.. Şah damarlarımdan bir an bile ayrılma sevgili.. Yoğunluktan bitap düşen yüreğimi nefesinle tazelendir.. Hadi el gibi sevgili durma yanımda . Ne olursa olsun yaşat beni yaşadığın sevdanın en yalın zamanında.. Kapı zile basan kişinin aşikâr olmasına inat sen hep benden başka her şeyi unutacak kadar sev beni..


    Hadi sevgili.. Bu Cumartesi bana memleketinden güneşler topla heybene..Biraz da deli esen rüzgardan doldur eteklerine..Bana gelirken toz toprak koksun yüreğin… Ellerin ise huzur… Şimdi seni bekliyorum aynı gökyüzünün altında. Sana kanatlanmak üzereyim.. Hicretim sana.. Yollarım sana… Menzilim sanadır..


    Unutmadan sevgili.. Gözlerimi kapattım.. Hani her zaman sana dediğim gibi" bir gün gözlerine bir şey olur da bir göz gerekirse karanlıklarına.. İşte bak yine gözlerimi sana verdim.. Kapattım ışıklarımı.. Annemin tülbentiyle perdeledim güneşi.. Sağım- solum karanlık mı sanıyorsun şimdi.. Tut ellerimi şimdi.. Gözlerin ışığım, adımların adımlarım olsun…Hadi gözlerimi kapattım ve kulağımda Cennet şarkılarıyla çoşarken kulağına fısıldıyorum sevgili…


    " Senden başka her şeyi unutacak kadar seviyorum seni ..."

    ………...


    Hep bir " Elif " miktarı "gül"ümse ne olur…


    Çünkü; gülmek sana yakışıyor.....


    Gülümse ne olur…


    Gülümsediğin,


    Bende yaşadığın,


    Beni " sende " yaşattığın için

    " Eyvallah sevgili eyvallah…."


  75. 2007-12-28 #75
    NüSHaSı YoK ''HiÇLiĞiMiN''*/aSLıM SaDeCe SaNa aiT



    " Kendimden vazgeçtim / sana " ben " kadar yakın olabilmek için "

    Avuç içleri gül kokan bir kız çocuğuna gelin ettiğim mavi düşlerimle son kez eğiliyorum satırlara. Bir türlü anlatamadığım, bir türlü ispatlayamadığım sevdanın ketum dilini yine yükledim dudaklarıma. Hiçbir sıfatla özdeştiremediğim yüreğini anlattım harf harf. Gelincik tarlalarına hediye eylediğim gözyaşlarımla yazdım seni dua dua. Bu kez satırlarımda ölüm olmayacaktı, hüzün de..Bir yanıma Elifi, bir yanıma seni alıp pervazı olmayan düşlerime kanatlandırdım tüm kuşları. Tecritli ellerimi bıraktım umuda / dökülen her kelimeye seni ilmekledim. Gözlerimin görebildiği sığ ufka senin yüreğinin genişliğini bıraktım. Adını bıraktım yalnızlığın kuraklığına. Seni anlattığım her bulut eteğini çekti nemli gözlerimden. Yüreğini özetlediğim her karanlık vazgeçti bendeki saltanatından. Biliyorum bendeki hiçbir kelime senin bende ifade ettiğin büyüklüğü anlatacak kadar nüfus edinemeyecek dudaklarıma. Çünkü sen bende hayat kadar büyüksün / umut kadar mutluluk yüklüsün…

    Kendimden vazgeçeli yıllar oldu. Sana anlattığım hüzün buzdağlarını eriteli de çok seneler oldu.. Seni hiçbir zaman " ötekiler " kısmına koymadım. Seni bende hiçbir zaman " sen " kadar yabancı görmedim. Sana hiçbir zaman " sen " demedim. Çünkü sen bendin, ben de sen..Seni bu kadar " ben " yapmışken sitem etme bana " ölümü " bu kadar çok anıyorsun diye. Farkında değil misin be can, ölüme karşı tek sığınağım sensin. Tek duamsın dilsizliğin hükümran olduğu alfabede. Tek anlamımsın bensizliğin beş para etmediği yalnızlık mabedinde. Bilmez misin be can, bende " benin" kalmadığını.. Yıllar önce kendimi tüm kütüklerden zayi düşürüp bensiz yaşadığımı bilmez misin ey yar. Sonra sen geldin bensizliğin tecritli sofralarına. Bensizliğin kuraklığına umut öznelerini serdin. Elif bereketini bıraktın öznesizliğin kuraklığına. Hiçliğimin duraklarına bir anlam katan , hüviyetsizliğimi yüreğinle vücut bulan sensin. Bu kadar bütünlenmişken sana, ölümü nasıl öpebilirim ki dudaklarımla. Ve şimdi ben kendimden vazgeçtim sadece sana " ben kadar yakın olabilmek için. Ve şimdi sen oldum bende sadece kendime " sen " kadar yabancı durabilmek için..Anla olur bende " ben " diye biri yok. Ben sadece " sen' im ". Senden önceki tüm sicillerimi sildim ben sadece sana aitim..

    Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..

    Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine. Önemseme kendimle olan savaşın galibine. Sakın ve sakın seni severken başka birisine meyl ettiğimi düşünme. Tek bir cümlem var mı öznesi sen kokan, yüklemi el kokan ? Sen varken gizlice hangi yasak düş'ü peydahladım düşlerime ? Senden başka hangi yüzde kuruladım gözlerimin rutubetini ? Hüzün çalan mürekkebimi senden başka hangi dudağa özne bilmişim ? Yok yok..Senden başka bir yâr bilmedim ben. Biliyorum bu sevdadan her zaman vazgeçmek isteyen taraf ben zannedildim. Gitmek için bahaneler üreten hep benim dilimdi. Ama gitmedim..Ama vazgeçmedim. Çünki ben seni dudaklarıma " unutmak " için mühürlemedim. Ben seni bir gün gittiğinde cevap hakkımı kullandığım cümlelerde harcamak için Elif'ime ellerini vermeni istemedim. Ben sende " kendimi " sen kadar yakın bulduğum sevdim seni. Bereket diye aşıma, azığıma kattım seni, yalnızlığımı avutasın diye değil…Ben seni dua bildim semaya uzanan yakarışlarımda, ölümü dudaklarında hediye eyleyesin diye değil…Yürek sancımın tek refakatçisi, durma öyle ölüm gibi suskun suskun. Omuzlarındaki tüm umut türkülerini yığ kapıma. Gözbebeklerine istiflediğin hüzün yüklerini bırak avuçlarıma. Hadi uzat ellerini, yüreğimde nüfus edinen ölüme karşı saf tutalım gülüşlerimizle. Hadi daya yüreğini yüreğime, hayat yolunda bir an tökezleyen yarınlarımızı " umut"landıralım nefesimizle.

    Hadi üzerimdeki tüm sıfatları çıkardım..
    Sadece seni giyindim.
    Suretimi de bıraktım geçmişime / aslım sadece sana ait…
    Gayri senin yürek rahmine düşmekte nüfusum..
    Soyundum benliğimden..
    Unutuldum bendeki bensizliğimden..
    Düşürüyorum kendimden..
    Tut beni yüreğimden,
    Tut ne olur kendime ait kirpiklerimden..

    Yolumuz uzun lakin susuzluğum aşikar..
    Suskunluğuma aldanma birazdan unutulmuşluğum azar..
    En iyisi ölüm beni yakalamadan,
    Varlığına kat beni..
    Çünki hiçliğim ancak sende anlam kazanır..


  76. 2007-12-29 #76
    Hazan ve Hüzün


    Bahar başlamadan hazan görmek! ışte bizim hayat serencamemiz. Henüz birkaç çiçek açmışken soğuk rüzgarların uğultularıyla dumura uğrayan bir bahar. Halbuki o çiçeklerden toplayıp kışta gelenlerin kabri başına gitmek hayalimizdi. Kışın sıkıntılarına katlananlara itizar ediyoruz. Bir sallantıda paramparça olan ümitlerimizi yine onların muştularıyla bina etmeye çalışıyoruz. Öyle ya, tekerlek çoktan tümseği aşmıştı!



    Hazan, eşyanın rengini solduran, birliğini, düzenini, ahengini bozan, kökle bağlantısını koparan hazan. Dağınıklığın, perişaniyetin, ölümün remzi hazan. Hüzün saçan, teessür, tahassür dağıtan hazan. Hazan o kadar hüzünle bütünleşmiş ki, hüzünsüz hazan, hazansız hüzün neredeyse yok gibidir. Sararan yapraklar, acımasız ve sert yeller, bamteline dokunulmuş gibi gözyaşı döken, yalnızlığa yelken açan ağaçlar, ıssızlaşan ormanlar, sığlaşan ve donan sular, neşvesini yitiren, göç eden kuşlar, inlerine çekilen hayvanlar, sıcak bir yuva arayan böcekler, soğuklara yenik düşen kelebekler.. hepsi içimize hüzünden bir çizik atar ve bizlerde garip bir yalnızlık hissini uyarırlar.

    Ama bunlar içinde hazandan en çok müteessir olan ağaçlardır. Evet hazanda ağacın döktüğü yapraklar onun gözyaşlarıdır. şefkatli bir ananın yuvasında tutamadığı çocuğunun arkasından ağlaması gibi ağlarlar, sessiz ve derin. Her esintide ağlar ve hüznünü dallarının boğuk melodileriyle ağıtlaştırır. Ağladıkça sesi azalır, sesi azaldıkça da etrafına gariplik dağıtır. Döktüğü gözyaşlarını ürpertiyle seyreder, yavrusunu rüzgarların tokatlarıyla savrulurken görmek onun en büyük acısıdır. Üzerindekiler de gitmeye müheyya, belki de ona en zor gelen de budur, onları kollarıyla sımsıkı tutmaya, beslemeye, hayat üflemeye çalışır ama heyhat, kökle olan bağı zayıflamış, yeteri kadar beslenemeyenlerinde kendisini kışın soğuk kılıçlarına terkedeceğini bilir. Ve bu onu bir kez daha kahreder. Bazıları bu kahre dayanamaz ve içten içe kendini eritir. Kucak açtığı canlılar birer birer onu terkeder de meydan, içini oyan kurtlara kalır. Teselli için bağrından çıktığı toprağa siner, ona daha bir sıkı tutunmaya çalışır. Zaten kendisini ayakta tutan tek dinamik de odur; kökleri sağlam ve derin olmak. Kökler ne kadar kuvvetli ve derin ise ağaç o kadar semeredar olur. Zira bu yükleri, sağlam ayaklar, sabit kademler taşır. Kış gelince de salar kendini tevekkül bağına ve ızdırapla bahar cemrelerinin kokusunu duymaya çalışır.

    Evet, bu hazan bizim için hüzün oldu. Kurulan köprülere, uzanan ellere, açılan kapılara ateşler yağdı ve ümitlerimizin ufku bulandı. Üzüldük yapraklar gibi savrulanlara, kuruyanlara. Acıdık acımasızca öldürülenlere. Teessüf ettik kimliğinden utananlara. şaşırdık menfaatini insanların kavgasına bağlayanlara. Sarsıldı hayallerimizde kurduğumuz gelecek. Sardı benliğimizi koyu hüzünler, kuytu kederler. Ağaçlar gibi yalnız, garip ve aciziz. Haykıramıyoruz yapraklarımızı koparan fırtınalara, sesimiz cılız, dilimiz yabancı. Yapacaklarımızı yapamama, yapılanların da her an elden gitme endişesi ruhlarımızı sardı. Gerçi Allah'a itimadımız tam ama performansımızın yetersizliği de ortada. şimdilerde her zamankinden daha çok Allah'la irtibata, kalbimizin rotasının O'na doğru olmasına ihtiyacımız var. ıhtiyacımız var; çünkü bizler gayet az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz bir haldeyiz, düşman ise şimdilerde daha planlı, programlı ve stratejik. Hatta denilebilir ki, düşmanın çok profesyonel, sistemli, ayrıntıları ihmal etmeyen yapısı güçsüzlüğümüzün boyutlarını derinleştiriyor. Fakat ne gam! Bizim öyle bir dayanak noktamız, öyle bir intisabımız, öyle bir kuvvetimiz, öyle bir hazinemiz, öyle bir ışığımız, öyle bir vesilemiz ve öyle bir ittisalimiz ve bağımız var ki, onunla değil şimdikiler, tarih içindeki bütün mütecavizler toplansa, hatta cinlerden, ifritlerden yardım da alsalar bizi endişelendirmez ve korkutmaz. Ellerine aldıkları her taş bomba olsa, üfürükleri ateş olsa bile hiç aldırış etmeyiz. Çünkü biz biricik güç ve kuvvet kaynağına kendimizi bağlamışız. Evet iman ve onun derinliği bize öyle bir cesaret veriyor ki, bu cesareti ifade etmede aslanların cesareti laf-ı güzaftır. O'nun güç ve kuvvetinin sınırı, nihayeti yoktur. Elverir ki onun rahmetini üzerimize celbedecek halimiz olsun.

    Gerçi her hazan kış demek değildir, her bahar da yazın güzel olacağını bize söylemez. Nice soğuk hazanlar vardır ki, kış onun yanından meltem gibi geçer, nice iç ısıtan baharlar da vardır ki, yaz baharın bütün yapraklarını kavurur ve kurutur. Bazen de kışın sert geçmesi, baharın güzelliğinin habercisi olur. Allah'tan ümit ediyoruz, bahar geç bile gelse, uzun ömürlü ve semeredar olsun.

  77. 2007-12-29 #77
    Ah Huzur




    Ah huzur! Ah huzur! Bir türlü elde edemiyoruz seni. Sana ulaşmak uğruna çalmadığımız kapı, gitmediğimiz dergâh kalmadı. Bazen hayallerimizde, bazen geçmişe ait hatıralamızda, bazen sıcak bir yuvada, bazen emellerimizde, bazen parada, bazen rahatta, bazen şöhrette, bazen orada, bazen burada.. Nasıl gaybubet ettin de bizi yetim bırakıp gittin? Kaf dağının ardında mısın? Yoksa zümrüdüankanın tüylerinde mi? Seni geri getirmek için ne kadar uğraşılsa değer, ama bir türlü bize gamze çakmıyor, kendini ele vermiyorsun. İhtilaçdan ihtilaca yoğrulmuş ve de yorulmuş ruhlarımıza senden başka hiçbir şey ilaç olmuyor.

    Yoksa en büyük hatamız seni dışarılarda aramak mıydı? Yoksa sen kalbimizin en kuytu köşesinde, ruhumuzun sana yöneleceği eşref saatlerin hülyalarıyla çile mi dolduruyordun? Yoksa sen hep bizim peşimizden koştururken, bizler güya seni bulma sevdasıyla senden kaçıyor ve sana karşı yabancılaşıyor muyduk? Ya sen bizi yakala ya da biz yavaşlayalım da, hiç değilse bu yazıda bana kendinden bir nağme ver; ver de bari sûrisiyle teselli olup avunalım.

    Duyuyor gibiyim, bir şeyler fısıldıyorsun, seslerin daha da netleşiyor ve bana misaller veriyorsun: "Ruhunu zaman makinesi gibi kullan, Nuh'un gemisine bir bilet al ve gir içeri. Beni dev hırçın dalgalar arasında selametle yüzen geminin dümeninde bulacaksın. Öyle manevralar yapıyordum ki, ne kimsenin burnu kanadı, ne gemi su aldı, hatta vahşi hayvanlar bile bağrışmadı. Selametle onları Cudi'ye vardırdım. Emn u eman içinde yere ayak bastılar.

    Yönünü şimdi Babil'e çevir. Ateşe atılacağı zaman İbrahim, mancınığın kolları arasındaydım ben. Onun "Allah halimi biliyor ya, O bana yeter" dediğini hayalinde canlandır, benim kokumu duyacaksın orada. O, Hacer'i ve İsmail'i kurak çöllere bırakıp geriye bile bakmadan dönerken yine benden bir ses işiteceksin, hem İbrahim'de hem de Hacer'de. Sakın İsmail'i unutma, babasının bıçağı altına girerken öylesine bütünleşmişti ki benimle, hiçbir acı duymuyordu. Kabe'yi bina ederken taşların arasına koydukları harç bendim, dua dua yalvarırlarken, buğu buğu dillerinden yükselen de yine ben.

    Zamanın içinde yolculuğu seviyorsan, Kenan iline git, Yusuf'u bul, onunla kuyuya gir, beni orada bulacaksın. Sakın yanlış anlama, ben kuyunun dibinde değil, Yusuf'un derinliklerindeydim. Yusuf'la ancak orada başbaşa kalabildik. Onunla öyle arkadaş olduk ki, ben bazen kılık değiştirsem de onu hiç yalnız bırakmadım; kuyudan çıkarken kovanın içinde, köle pazarındayken yanıbaşında, kendisine yapılan hayasız teklif esnasında gördüğü "burhan"da idim. O benden, ben de ondan hiç bıkmadık; hapse girdi, arkasından ben de zindana daldım, uzun yıllar o çilesini doldurdu, ben de Yusuf'la doldum taştım. İftiralar, çileler, ızdıraplar onu benden uzaklaştırmadı. Ve bu vefaya ben öyle bir mukabelede bulundum ki, O Mısır'da aziz olduğunda da, ebeveyni ve kardeşleriyle tekrar biraraya geldiğinde de başı dönmedi, bakışı bulanmadı. Benimle nefes aldı, verdi ve hayatını benimle hitama erdirdi.

    Sabrın varsa oradan açıl, Nil'in akıntılarının arasında nazlı nazlı sallanan Musa'nın beşiğine bak, beşiği suya bırakan annesinin gönlüne. Firavun'un sarayında sadece Musa'nın kaldığı odada kendime yer bulabilmiştim, Asiye onu kucaklayıp öptükçe ben de sevinçten bayılacak hale geliyordum. Gün geldi Medyen yollarında, gün geldi Mısır'a dönüşte, sihirbazların karşısında, Nil'in azgın sularıyla Haman'ın askerleri arasındayken O, hep birlikteydik. Nil yarılınca önlerinde rehberlik etmiştim. Tih'de 40 sene çile doldururken tesellisi hep bendim.

    Merakın hala devam ediyorsa, Nasıra'ya, Hanne'nin duasına kulak ver. Tek çocuğunu mescide adarken içi benimle dolup taşmıştı. Meryem dünyaya gelirken ilk nefesinde benimle tanıştı, mescidde kem gözler aramıza girmesin diye Zekeriya'nın himayesiyle ondan ayrılmadım. Belki inanmazsın ama, Ruhu'l Kudus Meryem'e oğlunu üflerken vakanın tek şahidi bendim, ben de olmasaydım Meryem nasıl sabredecekti ki? Hamileyken aylarca onu terketmedim, terkedemezdim; ama o kadar zorluk çekti ki tâ "ye, iç, gözün aydın olsun" u işitinceye kadar. Çocuğunu kavmine ***ürürken -aman Allah'ım, o ne çetin imtihandı, sizler yaşamadığınız için asla onun büyüklüğünü kavrayamazsınız!- neredeyse kalbinden çıkayazacaktım. Derken İsa dile geldi, o konuşunca ben Meryem'in kalbine daha da bir kuruldum; İsa konuştukça hayasızlar pustu, mümin ruhlar beni bir kere daha duydu.

    Elbette anladın ki, Nebiler Nebisi'ni ben hiç terketmedim. O'nun bana ihtiyacından değil, ben O'na muhtaç olduğumdan. Zira ben çerağımı O daha dünyaya şeref-kudum buyurmadan O'nun nurundan tutuşturuyordum. Ben O'nsuz olamazdım, olmadım. Varlığımı da O'nunla duydum. Beni duyanlar da O'nunla duydular. O'nu gören, dinleyen, yanına varan herkes ama herkes beni de görmüş, duymuş ve hissetmişti. En zorlu anlarda bile bu böyleydi: Hicret'e çıkarken.. Hira'da dostuna "Tasalanma, Allah bizimle beraberdir" derken.. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'de, Hudeybiye'de ve daha nice mübarek mekanlarda hep O'nun sayesinde ben de duyuldum, hissedildim. Diyebilirim ki, varlığımı ben de hakikaten O'nunla hissettim. Beni en zirvelere ulaştırdı O, arkasından gelen n***u mevkiblere de beni miras bıraktı.

    Evet, sen de beni duymak istiyorsan, O'na ittiba etmeli, Sünnetlerini ihya edip, edebiyle edeplenmelisin; en ufak bir adet-i nebeviye dahi olsa O'nu hatıra getiriyor. " O ihtardan, o hâtıra, bir huzur -u İlâhi hâtırasına inkılâp ediyor." İşte ben oradayım. Seni bekliyorum .

  78. 2007-12-29 #78
    Gec Kalan Bir Askin Vedasi.



    Yine gece yarısı oldu...
    Ve yine yalnızım!
    Ay ne kadar aydınlatsa da şehri
    Her şey kap kara...
    Yıldızlara bakıp bakıp hayalini canlandırıyorum gözlerimde.
    O yıldızlar gibi, o büyük ay gibi kalbimin karanlığını aydınlattın...
    Bana hayatımın en kötü günlerini unutturdun
    Ve Hayatımın en güzel günlerinli
    yaşattın!!
    Ama maalesef....
    Biz birbirimize elveda diyeli çok oldu....
    Sen yanımda iken, zaman durur gibiydi...
    Hiç bir şeyin farkına varmazdım.....
    Tam da acıyı, kederi unuttum derken
    bir anda yok oldun...
    Bazen düşünüyorum da
    Acaba seni kuş misali ellerimin içinde çok mu sıktım?
    Bilemiyorum...
    Tek bir şeyi biliyorum, o da
    Sen gittikten sonra ben
    Ölmüştüm...
    Çünkü ben seni unutmak için değil, senin uğrunda ölmek için sevdim
    Ama sen bunu hiç anlamadın
    İnsanlar nedense bir şeyi kaybettikten sonra değerini anlıyor
    Ama sen çok geç kaldın be aşkım...
    Ben bu dünyadan göçeli kaç sene gecti bilir misin?
    Bilemezsin zaten... Çünkü ben bu fani dünyadan göçdüğüm gün sen yoktun yanımda..

    Elveda!


  79. 2007-12-29 #79
    Ask Dedigin Beklemektr.



    Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!
    Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.
    Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!


    Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!
    Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
    Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
    Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!


    Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!
    Bülbül, gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır. Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili.
    Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz.
    Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!


    Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!
    Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.
    Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince.
    Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!


    Aşk; bilmektir Ey Sevgili!
    Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
    Onun selamı ile gelen bela olsa EyvALLAH (c.c.) diyebilmektir.
    Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine EyvALLAH. Bilesin!


    Aşk; susmaktır Ey Sevgili!
    Onun güzelliğini, iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır. Kelâmın, kalemin, sözün tükendiği yerde, manayı sessizliğe yükleyip susmaktır.
    Artık sustum Ey Sevgili. Bilesin!
    Aşk dediğin susup beklemektir,
    Aşk dediğin....


  80. 2007-12-29 #80
    SEVDiM
    **** Ben senin en çok sesini sevdim****
    Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
    Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
    *** Bana her zaman dost, her zaman sevgili...


    Ben senin en çok ellerini sevdim
    Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
    Nice güzellikler gördüm yeryüzünde
    En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak...


    Ben senin en çok gözlerini sevdim
    Kah çocukça mavi, kah inadına yeşil
    Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
    Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil...


    Ben senin en çok gülüşünü sevdim
    Sevindiren içinde umut çiçekleri açtıran
    Unutturur bana birden acılar, güçlükleri
    Dünyam aydınlandı sen güldüğün zaman...


    Ben senin en çok davranışlarını sevdim
    Güçsüze merhametini, zalime direnişini
    Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
    Vahşi ve mağrur bir kaplan kesilişini...


    Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
    Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
    Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini...
    Ben senin en çok bana yansımanı sevdim


    Bende yeniden varolmanı, benimle bütünleşmeni
    Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
    Ben seni sevdim, ben seni sevdim,ben seni...

  81. 2007-12-29 #81
    Ağlamıyorum ; gözüme yıldız kaçtı.

    Dünümü yargıladım bugünümde,
    Şimdi, zavallı yarınlarımda sallanıyorum.
    Yarınlarım desen kaçışların öyküsünde,
    Sevmelerime kaza süsü vererek yaşıyorum…
    Küstahlığım diz boyu,
    İç seslerimden uzak bir ben,
    Ve, yokluğundan uzak bir sürü psikopatça düşünce...
    Hiçbir intihar kabul edemez geçmişimi,
    Geleceğim yeni intiharları doğurmaya gebe...
    Gerçekleri göremeyecek kadar yalandım ben,
    Şimdi küçüldüm, küçük yalanlarla yoğruluyorum…
    Gözlerimden Karadeniz geçti, hayat tümüyle alabora,
    Gemilerimin hepsi battı, deniz bile istemedi beni,
    Çırpınışlarım, karaya vuran bir balık gibi,
    Varlığım armağan olsun tüm gecelerine!
    Elimde kirli bir kadeh, şerefin mi bu senin?
    Hadi geç otur karşıma, dudaklarım bekliyor ağıt yakmak için.
    Kefenlenmiş sözler taşıyorum, yürek cebimde senin için,
    Vücudumu delik deşik eden gözyaşlarımın izini sürmek delilik mi dersin? Şimdi varlığın ne kadarsa yokluğunda en az onun kadar anlamlı!
    Söyle bana hangi rüyanın vesikasını taşıyor yüzüm?
    Ve, son kullanım tarihi geçmiş, kaç aşkı taşıyorum üzerimde?
    Yağmuru giyerek, hayatın akışı olmak istiyorum,
    Gülücüklerimden, küçük çocuklarımın doğmasından sıkıldım!
    Bulutlar soru işareti gibiler, beynimde savaşıp duruyor…
    Ağlamıyorum, yıldızlar gözüme kaydı sadece(!)
    Kaç adımda tamamladın ki beni, yokluğunda ölümler beğeneyim?
    Geçmişimizden alıntılar yaparak yüklemeye kalkışma kendini!
    Gözyaşlarım hep asılı kaldı, göz kapaklarımın mülteci kampında,
    Esareti kendimde yaşıyorum, şimdi varlığını tekrar giyerek çık karşıma.
    Puslu bir gecenin sabahında, haklı şiirlerime meze ol ki
    İkindi vakti, kefensiz satırlara gömebileyim seni

    Güncelleme : 2007-12-29
  82. 2007-12-30 #82
    ''KaLaBiLDiĞiN KaDaR KAL SABRIM''

    Sabretmenin son tesbih taşında yüreğim..Doksan dokuzuncu taşı elimde sabrın...

    Korkuyorum o bittiğinde bende bitmiş olucak tahammül..Yinede son taşıdır sabrın dayandırır beni bir vakit daha bilinmeye..SONRASI...bilmiyorum sonrasında içimdeki boşluğun yerini neyi eklerim elimdeki tesbihin yerine neyi koyarım BİLMİYORUM....

    SABREDİYORUM İŞTE..Hemde herşeye...Son taşı sıkıca tutuyorum parmaklarımın arasında.Kayıp gidecek herşeye hazırlıklı olsun istiyorum yüreğim.Olmuyor bir insan kendini ne kadar hazırlayabilir bir bilinmeyene...

    Düşünmek istemiyorum..şimdi yapabildiğimce sabırlı olmak istiyorum.Son taşını elimden düşürmemek için sabrın..

    Gayret ediyorum sınırsız bir infilak yaşıyor içim.Sanki birazdan patlayacak kederinden ve son taşta düşecek ellerimden..

    DÜŞMESİN GÜCÜM YETTİĞİ KADAR BENDE KAL BİLİNMEZLİĞİM...GÜCÜM YETTİĞİ KADAR ve BENDE KALABİLDİĞİN KADAR KAL SABRIM....

    Güncelleme : 2007-12-30
  83. 2007-12-30 #83

    YiTiK LâLe


    "Zilkade hilali göründü. İncecik ve ürpertili.

    Kış ortasında odasına düşen, kandırılarak açtırılmış, sarı bir lalenin cazibesine kanan yazıcı zamansız bir lale yazısı yazmaya kalkıştı. Olsun! Bir gül yazısı yazmak için vakit hiçbir zaman geç değilse, bir lale yazısı yazmak için de vakit hiçbir zaman erken değil demektir.

    Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lale.

    Azımsanır gibi değil: "Gülün alımlı rakibi." (*)

    Ama iki lale var.

    Başlangıçta lale Türk. "Yaz evvelinde Gence düzünde" açması bu yüzden. Başlangıçta kır çiçeği. Kendine mahsus tatlı bir fıtriliğin içinde taşralı. Geç İslami metinlerdeki Öztürkçe bir kelime kadar da sevimli ve yalnız. Öyle olmasaydı Divan şiirinin henüz başlangıcında Necati Bey, lalenin taşralılığını, edep erkan bilmezliğini ima ederek gülün nezih meclisine alınmadığını söyler miydi?

    Taşradan geldi çemen sahnına biçare durur

    Devr-i gül sohbetine laleyi iletmediler.

    Böyle der miydi?

    Ünlü Avusturya elçisi Busbecq'in Türk Mektupları'nda, şehir dışında ve yol kenarlarında gördüğünden hayranlıkla bahsettiği lale bu olmalı. Eski metinlerde adı Lale-i Numani tamlamasının ağır başlılığında dursa da o bildiğimiz yabani çiçek: Gelincik.

    Fakat ikinci bir lale daha var. Kırların, kendi üzerine kapalı mahcup gelinciğinden, bir uygarlığı ele geçirmiş ihtişamlı ve mülteci bir kimliğe uzanan bir serüven çünkü lale. Başlangıçta taşralı sonra aristokrat, başlangıçta sadelik sonra ihtişam. Saf, sonra girift. Öyle, sonra böyle. Üstelik Lale-i Numani'yi, türlü çeşit isimlerle anılan ve bedeli ağır cazibedeki lalelerden herhangi birine dönüştüren yol, bir Türkmen aşiretinden bir "imparatorluk" çıkaran seyirden çok da farklı değil.

    O seyirin alfabesinde lalenin, Allah lafz-ı celilinin yazıldığı harflerle yazılıyor olması itibarını artırdı. Hilal de öyle. Ve üçünün de ebced karşılığı altmış altı. Altmış altı, Elhamdülillah! Lalenin gördüğü itibarda bu tevafukun payı büyük oldu. Öyle ki Allah sözcüğünü oluşturan cevahir harflerinin noktasız oluşuna mebni lekeli laleler pek de makbul sayılmadı.

    Noktalı ya da noktasız, lale, iki kimliği arasında Türk ve Osmanlı'ydı. Ama seven ve sevilen hakikatinde daima vedud. Bu yüzden başlangıçta birken esma-ı hüsna mukabilince çoğaltıldı. İki binden fazla çeşidinin zuhuru bu yüzden.

    Tanpınar, lalenin stilizasyona son derece müsait olduğuna dikkat çeker. Tecrid esasına dayalı Müslüman-Osmanlı sanatında, gülün hayattaki tartışmasız üstünlüğüne rağmen, lalenin bu kadar yer bulmasının nedeni, bu çiçeğin biraz da "serapa üslup" olmasındandır. Mimesis esasına göre görmeye alışmış Hollandalı ressamlardan birinin tuvalindeki gerçeğine çok benzeyen sarı bir lale ile bir Osmanlı çinisindeki gerçeğine çok da benzemeyen mavi bir Osmanlı lalesi arasındaki fark iki dünya arasındaki fark kadar büyüktür. Gerçek hayatta mavi bir lale yoktur. Doğru; ama, gerçek ile irtibatı ortak bir çizgiden ibaret kalmış bir tecrid muhayyilesinde de mavi bir lalenin sarı bir laleden farkı yoktur. Ve yakalanması bir uygarlığın özümsenmesi anlamına gelen o ortak çizgi, çini üzerindeki bir lalenin lale olabilmesi için hem yeterli ve hem de gerekli şarttır.

    Bu yüzden lale, bir gül medeniyeti içinde yaşamasına rağmen Osmanlı'nın remzi, Hilal ve Allah açılımlarındaki lalenin çizgisinde Osmanlı'nın hüsn-i medeniyeti inkişaf etti. Lale Osmanlı'nın ihyasıydı. Özden uzaklaştıkça ifnası oldu. Ve lale "boyunduruğa" dönüştü.

    Lale devri bunun acıklı özeti. Şaşaalı görünse de.

    Avusturyalı bir elçi olan Busbecq'in elinde Avrupa'ya ***ürülerek, bir müddet sonra bir başka Avusturyalı elçi Horn elinde yabancı bir seyyah gibi kendi ülkesine geri dönen lale, giden lale değildi artık. Lale devrinin arkasından koştuğu lale; sultanı da, şairlerinin sultanı da "lale" redifli birer gazel yazmış olan, ser-mimaranı da şaheserinin müezzin mahfiline bir "ters lale" kondurmaktan kendini alamayan muhteşem bir on altıncı asrın (Süleyman, Baki, Sinan) tanıdığı o mavi lale değildi.

    Artık o sarı bir laleydi.

    Bir yerlerde bir lale yitmişti.

    Gülbahar'ın çeyiz sandığı içindeki örtüden bir buğday başağına, çıkışı olmayan öykülerin sancısındaki sarı bir gülden kandırılmış ve zamansız açtırılmış sarı bir laleye uzanan yolda. Sarının güzel olduğunu fark etmek bazen çok pahalıya mal olabilir.

    Olsun!

    Bilirsiniz, hemze elifin bir şeklidir. Elif de hilal gibidir.

    Hilal laleye, lale de Allah'a çıkar sonunda.

    Ben şimdilerde on altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim. Lale mühürlü, kendi tarihçesinin farkında mı her zaman merak edilebilir bir kağıdın sathında. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu.

    Sağ avcumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye'nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da.

    Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesini okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir laledanlığa daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında.



  84. 2008-01-01 #84
    Öyle İçimdesin Ki

    Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.

    Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.


    Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?



    Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara ***ürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.



    Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.



    Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.



    Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.



    Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.



    "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.



    Neler yazmışım diye merakımdan.



    Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

  85. 2008-01-01 #85
    Bİr Leyla DÜŞlemesİ...

    Bir Leyla düslemesidir ask. Yanmaktir bir gülün kirmizisinda, türküler yakmaktir sevgiliye. Gün batimlarinda tutulan sevdalari gün dogumlarinda aramanin adidir ask.....Seherlerde bülbülün yanik nagmelerinde gül hasreti çekmektir...; gülü rengine veren bülbül olmaktir ask.....
    Ve biz simdi büyüsü kaybolmus zamanlarda askin pesine düstük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk askimizi bir Yusuf bulmak için....
    Yusuf, esrarini gizleyen ebedi iffetti...
    Mecnuna özendik sevdamizi bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir isikti, ab-i hayatti aski filizlendiren.
    Biz ölümsüz ve günahsiz asklara degil.., günü birlik sevdalara takilip kaldik...
    Mecnun'un askina özenip de yürüdügmüz yollar, çöl degil.......
    ....oysa ask, çölde haz verir insana......
    Kalp...çöl yanmisliginda kaniyorsa ask vardir....
    Ask...yanmislikla daha lezzet verri asiga.
    ...Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adi...Canan adi...
    can verir ölü ruhlara....
    Geceler boyu yildizlarla söylesip de onlara elveda diyemedik gün dogumlarinda....
    Biz.., ceylanlarin gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla'nin gözlerine benziyor diye...
    ]...........Biz sevemedik yaratilani Yaratan'dan ötürü................
    ......Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadik ask kitabini.............
    Oysa..varligin özünde sevda hamuru vardi...O hamuru besleyen askin pismanlik gözyasi vardi...
    ..En sevgiliye iltifatlar vardi sevgililer sevgilisinden......,
    " Ben sana asik olmusam Ey Serif.."
    hitabinin tatli sicakligi vardi.
    ".....Levlake..." hitabiyla baslayan bin bir renkte iltifatlar vardi.
    Yere göge sigmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kabesinde misafir etmenin telasindayiz.......
    ...Ebedi aski arzulayanlar.., sevdiginde fani olup ölümsüzlügü kucak açanlardir.....
    ....
    ....
    Yanikligiyla ve ceylanlariyla
    kendisini aska çagiran çöldedir
    Mecnun.
    Dolasir bir bastan bir basa.
    Yüreginden aska irmaklar akar
    çöl kumlarinda. Gönlünü avutur.
    Dolastigi günlerden bir gün....
    Fark edemez namaz kilan bir dervisin
    önünden geçtigini.
    Leyla'dan baskasini görmeye yasakli
    gözleriyle göremez, namaz kilan dervisi.
    Namaz biter. kirk yillik bekleyis yükünü bilen dervis kizar Mecnun'a.
    özür kusanmis kelimelerin ardindan, pasli vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür......
    "Kusura bakma dervis baba....,
    ben Leyla'nin askindan seni göremedim.
    Ya sen, huzurunda bulundugun Mevla'nin
    askindan beni nasil gördün??"




    Ask yanilgisiyla
    avunan yürekler
    sitmaya tutulur.
    Yeni bir sevdanin,
    ezeli ve ebedi
    Leyla'nin esiginde
    aska uyanir canlar,
    Leyla'ya uyanir.
    Vuslat kokan düsler Leyla'ya uzanir...

  86. 2008-01-01 #86
    Mutluluk Daha Ne Olabilirdi ki?


    Mutlu olmak için o kadar çok, ama o kadar çok sebebimiz var ki..! Peki neden mutsuz olmayı tercih eder insanlar?

    Neden tercih ederiz?

    Mutlu olmak için, ille de yaşamımızda farklı bir şeylerin olması mı gerekli?

    Hâli hazırda yaşadığımız şu hayatın içinde bizi mutlu kılmaya yetecek onca şey varken...

    Sanki mutluluklarımızı, ilerde bir zamanlara ertelemişiz...

    O zamanın gelmesini bekliyoruz.

    Elimizin altındakilerin, elimizin altında dururlarken kıymetini bilmediğimizden mutlu olamıyoruz.

    Bir zaman gelip de onlar da fani olup, yanımızdan gölge gibi kayıp giderken, bu kez de onları yitirmenin ve zamanında onlarla mutlu olamamanın mutsuzluğu kaplıyor içimizi..

    Önce üzülüyoruz...

    Sonra üzüldüğümüze üzülüyoruz...

    Ne garip...

    .....

    Mutluluk sebeplerimiz bize özel şeylerdir...

    Kimimiz bir aileye sahip olduğu için şükredip, mutlu olur; bir diğerimiz sıhhatini şükre vesile ederek, mutlu kılar hayatını..

    Ve sayılamıyacak kadar çok neden...

    En mutsuz insanın bile, mutlu olmak için birden çok sebebi vardır.

    Sanırım önemli olan, bunun farkında olabilmek..

    Bu farkında oluş da başlı başına bir mutluluktur...

    Bir düşünsek,

    biz hiçlik karanlıklarındayken, bu âlemde yokken, yaratıldık...

    bize bir varoluş nimeti lutfedildi...

    Ve bize bir kimlik verildi:

    İnsan...


    Dağ olmadık yaratılırken, taş olmadık, sinek olmadık, koyun olmadık, bir bahçede ot olmadık... insan kimliğiyle yarattı bizi yaratan...

    Bir hayat verdi ki, bu kimlikle biziz hayattan en mükemmel istifade eden...

    ...

    Sonra bize bir kalp verdi ki, tüm kainatı, tüm âlemleri içine alabilen.. herşeyi sevebilen.. bu kalbi kendi sevgisini, muhabbetini tanıtmak için verdi.. ve kendini bize sevdirdi yaratan.. yeryüzünü bir sofra yapıp önümüze serdi. İçinde binbir türlü hazineler...

    Ya bunları anlayabilmemiz, onu tanıyabilmemiz için verdiği akıl nimeti..?

    ...

    Ve insanı, yani bizi kendisine muhatap aldı âlemlerin Rabbi... Âlemleri yaratan...

    Ve binbir türlü duygularla, hislerle doldurdu sinemizi... herşeyden, ayrı bir tad alabilmemiz için.. O'nu bütün isimleriyle tanıyabilmemiz için...



    Ve... İman nimetiyle bizi nurlandırdı...

    Evet.. bizler Allah'ı tanımasaydık eğer, imanımız olmasaydı, yakıcı ve boğucu nasıl bir ızdırabın, azabın, karanlığında kalırdık?

    İman nimetini öyle bir Rahmetle, öyle özel bir ikramla bizlere nasip etti ki,

    İslâmiyetle bizi şereflendirdi...

    Habibi olan, âlemlere rahmet olan, Rasul-ü Ekrem (a.s.m) 'a ümmet eyledi...

    Daha ne olsundu ki..?

    Sanırım mutlluluğu uzaklarda aradıkça, ömürlerimiz hiç tükenmese bile, asla onu bulamayacağız...

    Mutsuz olalım diye yaratılmadığımızı anladığımız an...

    ve

    60-70 senelik bir ömrün imtihanlarının, sıkıntılarının geçici olduğunu ve bize ebedi mükafatlar bırakacağını düşündüğümüzde..

    ve

    Geçici olmayan, ölümsüz bir âlemde bizlere ikrâm etmek isteyen, şu misafirhânenin sahibi olan Zatın, o ebedî âlemin mutluluğunu, nümune nev'inden bu âlemde bahşettiğini farketiğimizde....

    Mutluluk daha ne olabilir ki?



  87. 2008-01-01 #87

    Hüznümü Seviyorum

    "(Cennete girmeyi hak eden mü'minler) dediler ki: 'Bizden hüznü gideren Allah'a hamdolsun'." (35/34)


    Allah'ı razı etmeye koyulmuş mü'minin hüznü cennette bitecek.


    Bu gerçeği güçlendiren bir sözü de Allah Rasûlü vefatı sırasında başucunda ağlamakta olan Fatıma'sına söylüyordu:


    "Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek."


    Evet, o güne kadar hep acı çekmişti. Çünkü o çok şey biliyordu. Onun bildiğini bilen her kim olsa öyle yapardı. O da öyle demiyor muydu:


    "Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız."


    Onun bildikleri bir yana, ya onun yaşadıkları?


    Hem yetim, hem öksüz. Ardından bir de kaybedilen dayanaklar:


    Abdülmuttalib, Ebu Talib, Hz. Hatice ve peşpeşe gelen evlat acıları, ölümleri.


    Tabii, bütün bunları bastıran da nübüvvetin ağır yüküydü. Bu nedenle O, çok ağlamış az gülmüştü.


    Kan, ter, gözyaşı... Bu üç damla azizdir; bu üç damlanın karıştığı şey de azizdir. Neyin uğrunda olursa olsun, samimi olarak bir dava uğruna dökülen kanların karşılıksız kaldığı görülmemiş. Ter de öyle. Kim çalışarak ter dökmüş de karşılığını alamamış? Bu ister mü'min ister kâfir olsun, herkes için geçerli.


    "İnsan için" diyor Kur'an; "İnsan için yalnız çalıştığının karşılığı vardır."(53/39)


    Gözyaşı da öyle. Zulme uğramış birinden dökülüyorsa o damla, düştüğü yeri yakacaktır.

    Bu üç damla bedeldir; bu bedel ödendiği zaman elde edilen şey meşrulaşır.


    Kan, toprağın; ter, emeğin; gözyaşı, yüreğin bereketidir.


    "Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz." (53/60)


    Sahi nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur'an;

    "İmanınızın, Kur'an'ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın manevi bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz?" diye soruyor.


    Gerçekten nasıl becerebiliyorsunuz? Biliyorum, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdumduymazlık derler, hamakat derler...


    Eğer bilseydik, Önderimiz Efendimiz'in bildiğini, çok ağlayıp az gülecektik. O, yakîn derecesinde biliyordu gazabı, kahrı, cehennemi.


    Bu gerçeklerin arifiydi O.


    Biz de bunları "irfan" derecesinde bilseydik onun gibi yapacak, çok ağlayacak az gülecektik.



    Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan göz yaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.


    Eğer bilseydik günah hedeflerini onikiden vuran istiğfar silahının mermileri göz yaşıdır;


    gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık.


    Eğer bilseydik dualarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu onlara gözyaşından kanatlar takmaktır.


    Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir;


    bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir.


    Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık.


    Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik.


    Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mazereti var: Kalb katılığı. O da meşru değil.


    "Şark'ı görmez, garbı bilmez, edepten yok payesi


    Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi."


    Anlayamayanlar, ağlayamazlar; hatta ağlanacak hallerine gülerler.

  88. 2008-01-01 #88
    mutluluk içimizde


    SU DÜNYADA NE VAR KENDİNE DERT EDİNECEK...
    GÜN GELECEK CAN BEDENDEN GİDECEK.
    ŞU YEŞİL OTLARIN ÜSTÜNDE İKİ GÜN SEFA SÜR;
    ZİRA YAKINDA ONLAR SENİN ÜSTÜNDE SEFA SÜRECEK...

    insanoglu mutlulugu hep hor kullaniyormus...
    Hep sikayetçi hep bikkinmis...
    Birgün melekler mutlulugu saklamaya karar vermisler...
    Saklayalim, zor bulsunlar...
    Zor bulduklari için belki kiymetini bilirler diyerek baslamislar
    tartismaya...
    Sorun büyükmüs...
    Mutlulugu saklamak kolay degilmis; çünkü...

    Kimisi:

    Everest'in tepesine saklayalim'' demis, kimisi:
    Atlas Okyanusu'nun dibine'' demis.
    Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokaklari,
    italyan sofrasi...
    Bir hastanenin yenidogan odasi, dondurma külahi, sarap sisesi..
    Sigara paketi, lale bahçesi...
    Pek çok yer düsünmüsler ama hiçbiri yeterince zor gelmemis...
    Derken meleklerden biri:
    ICLERINE SAKLAYALIM '' demis...
    Kimsenin aklina gelmez içine bakmak!!!''
    iste o gün bugündür
    mutluluk insanin kendi icinde sakliymis...
    Hicbir mutluluk kolay gelmiyor.Kolay kolay gülmüyor insanin yüzü...
    Emekte ve insanin icinde sakli mutluluk...
    Ne baskasininn ekmeginde, ne baskasinin evinde, ne de baska bir seyde...
    Bu yüzden gözünüz hep iceride olsun...
    Siz dışınızı bosverin, içinize bakin
    Hayatin bütün olumsuzluklara ragmen hep iyi yönlerini düşünün...
    ÇÜNKÜ HAYAT ÇOK KISA...
    BUGÜN YANINDA OLAN YARIN OLMAYABİLİR BUNU UNUTMAYIN VE HAYATA GÜLEN
    GÖZLERLE BAKIN...

  89. 2008-01-01 #89
    Ne çok ' seni seviyorum 'larınız var....

    Ne çok ' seni seviyorum 'larınız var. her yere yazıyorsunuz. herkese

    söylüyorsunuz. her zaman kullanıyorsunuz

    sevginizden çok ' seni seviyorumlarınız. ' sen ' diye hitap

    edebildiklerinizden bile çok. o kadar kısa ki sevgilerinizin ömrü, art arda

    ekleseniz dahi, kelebek ömründen kısa kalıyor.

    sevginizi saklamıyorsunuz güyya. ama sevgi ile olan mesafenizin uzaklığını'

    seni seviyorum 'larınız ele veriyor. ortaya ' çok ' ekliyorsunuz,'

    gerçekten ' ekliyorsunuz. başına ve sonuna mahzunluk ekliyorsunuz.


    ekliyorsunuz ki, milyonlarca' seni seviyorum 'dan farklı olsun sizin

    söylediğiniz. ama olmuyor.herkesi ' seni seviyorum ' demeye davet

    ediyorsunuz. suç ortağı arıyorsunuz.ancak herkesin maske takmasıyla

    hayati maskeli baloya çevirip, vicdaninizi rahatlatacaksınız.sadece sizin ve

    sahte sevgilinizin değerini düşürmüyorsunuz. 'sevme'nindeğerini de yerle

    yeksan ediyorsunuz.

    öyle bir cümle kuruyorsunuz ki, 'sen' gerçekten 'sen' değil,

    başkalarını kastediyorsunuz. 'sevmek' gerçek 'sevmek' değil, başka

    duyguları anlatıyorsunuz. birinci tekil şahıs eki de sizi anlatmıyor, belki

    başka yüreklere tercüman oluyorsunuz. kalp sekilleleri arasında olması neyi

    değiştirir ki?

    taş gibi soğuk. gülümseyerek söylemeniz ne farkeder ki?

    takım elbiseden daha resmî. buğulu gözlerle telaffuz etseniz ne yazar?

    içten olmadıgı besbelli. tamam, yüreğinizde bir yerlerde sevmeye karşı bir

    iştah, bir açlık var. ama, bu açlığın reçetesi bol bol 'seni seviyorum' demek

    mi? kalp resimleri mi?hüzünlü şarkılar mi? ayrılık agıtları mi?

    dağlara, taşlara yazdınız ama yine de sevmiyorsunuz,değil mi?

    Sevginiz tükeniveriyor... kalmıyor..."sevgim bitti, hâkim bey" diyorsunuz

    bükük bir boyun ve kısık bir sesle. tutunamıyor kalbiniz, böyle kaygan

    zeminlerde, böyle küçücük maskelere,böyle acemice...' seni

    seviyorum 'larınız bol, herkese yetip de artacak kadar bol. ama 'seni

    seviyorum'larınız bol, çok bol geliyor sevginize.




  90. 2008-01-01 #90
    SeN GiDeRKeN ŞaRKıLaR SuSMaLı...


    Sen giderken ben çığlık çığlık susmalıyım...
    Suskun çağırmalarına, andlar yazıyorum.Ağıdımı özgür bırak.Gideceksen öyle git...
    Sen giderken ağlamalıyım.Dökmeliyim berraklığını düşlerimin.Alın aklığım, karalar bağlamalı, sen giderken ben, kalmamalıyım.Öyle öylece susarak.Feryatlarımı bulmamlıyım, sen günlerimden, saklandıkları yerden çıkarıp ağzımın en çığlık yerine asmalıyım.
    Sen giderken ben acımalıyım.Dermansız kalıp, düşmemeliyim.
    Sen giderken bir tufana kapılmalıyım.Savrulmalıyım.Ağarmamalıyım.Kararmal ı yım.Sen giderken kan akmalıyım ırmak boylarında.
    Sen giderken öksüz kalmalıyım, yetim kalmalıyım, lal olmalıyım.
    Sen giderken, ben kalmamalıyım...
    Gideceksen öyle git, beni ***ürme.Benden ne kaldıysa senden geriye, bırak onunla senin kalıntıların, senin alıntıların, senin hatıralarınla yaşamaya nasıl yaşanacaksa öyle kalayım...
    Sen giderken ben, avaz avaz büyütmeliyim seni, en çığlık yanlarımla.
    Sen giderken bombalar düşmeli göğümden kentime.Bir ihtilale kalkmalı yürek.Sen giderken oturmamalı daim koşmalıyım.Senden kaçmalıyım.Seni beklemekten uzaklaşmalıyım. Seni öyle öylece giderken çok sevmeliyim.sen giderken, gündüzleri yakmalı, geceleri söndürmeliyim.Üşümeliyim.Yorgansız,yastıksız bir kerpiç yürek üstüne sermeliyim, sensizliğimi...
    Sen giderken şehrin gürültüleri arasında kaybolup, kimliksiz, kimsesiz kalmalıyım,Hükümsüz olmalıyım gazete manşetlerinde.Geçememeli adım herhangi bir otobüs garında, yolcu peronlarında.Sen giderken adım yanlızlığa yazılmalı, uyak düşmeli kimsesizler yurduna...
    Sen giderken ben, seni öylece izlemeliyim.Acıyarak, koca bir kalabalığı yok sayarak.gözlerimde ki ışığı Âma sanarak, inanarak körlüğüme öylece izlemeliyim.Sen giderken ben, ne kalmalı ne gitmeli, öylece bıraktığın gibi, böylece betimsiz düşler gibi düşmeliyim.
    Sen giderken ben, tüm çığlıklarımı, avaz avaz susarak, ağzımın en feryat yerine koyarak susmamalıyım...
    Sen giderken ben, karanfilleri ezmeliyim.Yırtmalıyım tüm müsveddeleri göğsümün kıllarıyla.Seni özlememeliyim.Yorgun lehçeli kelimeler boğazlamalı dilimi.Eskitmemeli seni, her an acımalıyım.Daha bir sarılmalı sol yanıma, daha bir inanmalıyım sana...
    Sen giderken masallar uyanmalı, gerçekler yalan olmalı.sen giderken ben tünellere girmeliyim.Çıkışını bilmediğim labirentlere kaybolmalıyım.
    Yitirmeliyim.Kendimi en sığ sularda boğdurmalıyım.gömülmeliyim her boş mezara, ölmemeliyim.
    Sen giderken ben tövbelerimi bozmalıyım.Sen giderken ben ateşin en kor halinde yanmalıyım.Cennet diye cehennem kapılarını aşındırmalıyım.
    Sen giderken, pusatsız, savunmasız, kalkansız kalmalıyım.Alışmamalıyım.:Bağımlılıklarımı çözmeliyim.
    Bırakmalıyım kendimi, gidişinin uçurum rengine...
    Sen giderken ben, öyle öylece kalmamalıyım.
    Sen giderken...


  91. 2008-01-01 #91
    KaYBeDiLMiŞ iKi BaHaR aRTıĞıYDık...

    Kaybedilmiş iki bahar artığıydık.İkimiz değildik, kaybedilen yolların yol kenarı hüznü.Bir yetimin, dağ betimlemesi değildik.Ne olduğumuzu bilmeden savruluyorduk, bir bağ bozgunundan diğerine.Susuyorduk ansız tümceler içinde, susuyorduk boğulmuş gülümsemeler takınarak.mahsus mahal ağırlığı çöküyordu, her saat başında…Ufalanarak çoğaldığımızı zannederek, bitiyorduk tüm doğuşlara…Oysa ellerimizdi gökkuşağını renklere bürüyen, çatılmış kaşlarımızdı gecenin ahengine isyan.Bakışlar kuşatması vurgunuydu yüreklerimiz.Yitikti hayaller ama masumdu.Kudurmuş suratlar hayınlığına inat yarınaydı tebessüm, sevda yarına, düş yarına…

    Tenha sevişmeler sızısı dudaklarımızda bağdaş kurardı…

    Zeytin karası bir çift göz takıldı ufkumuza…

    Yitikti hayaller ama masumdu…

    Yıkılan şehir gürültüleri arasında kayboluyordu, yıkıntı yıkıntı büyüyordu kelam.Zeval olmuyordu acı bize.Biz na_mümkünler aleminde mümkün olmayana erişmeye çalışırken, kaybedilmiş bir kazançla direniyorduk hayata…Bundandı yetimliğimiz, öksüzlüğümüz bakışlarda.bir çağ artığıydık nefesi tarih kokan…Ait değildik şimdiye, şimdiki zaman fiillerine…
    Ne zaman ıslansa deniz bizi ağlardık, ne zaman feryat figan haykırsa rüzgar biz vurulurduk.Zamana direnç iki gölge.Geceye inat iki ak alın.Eylüle isyan iki dik baş.
    Ne zaman üşüse bir çocuk biz titriyorduk.Yaşanacak bir ulu sevda kuşanmıştık.Yar yüzüne yüz sürmeden toprağa sürülü yüzler belirdi aynada.Izdıraplara garkolduk.

    Kayda değer hüzünlerimiz vardı.Hüznümüzün şiirini yazdık…

    İki can, iki ak alın, iki dik baş…

    Bir sevda, bir kutlu sevda…

    Yaşaman en çok bize yakışır can…
    Yaşamak sevdaya…


    "Yorgunuz, çünkü yorgunluğumuzun yaşamak gibi bir anlamı var… "



  92. 2008-01-01 #92
    Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere!


    Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her rûhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken 'sevgi' der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.

    Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semâlara yükselmelerine imkân yoktur. Evet onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Sevgiden mahrum bu sîneler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sînesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.

    Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalplere sırtını vererek büyür. Daha sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.

    Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve nâralar atarak başaşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.

    Her varlık, kainattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekte, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.

    Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk edilir, icabında ocaklar söner ve her vâdide ayrı bir mecnun 'Leylâ!' der inler. Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!

    Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır. İçindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar... Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazân onların çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi tutuşturup, kalplerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan 'ebed-müddet' yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini deviremez.

    Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı, ülkesi ve insanı için hayatını hakîr gören fert bir millet fedâisi, insanlık için yaşayıp onun için ölen kahraman ise, sînelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük âbidesidir. Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu silah ve bu anahtara sahib olanlar, bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde muhabbet buhurdanlıkları dörtbir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.

    İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi yolu peygamberler yoludur. Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz! Ezkazârâ, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır. Bir kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mesele kalmaz.

    Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan talihsizlere!

    Ey yüceler yücesi Rabbim, kinlerin nefretlerin, gecenin koyu karanlıkları gibi dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen'in sevgine sığınıyor, şu fevkalâde haşerî ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm oluyoruz.

  93. 2008-01-01 #93
    Gurbet Gülünün Dikenleri


    Dertler renk renk, acılar çeşit çeşit… İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzüle üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar… Yük ağır, yalnızlık daha ağır…

    Yalnızlık ağırlığıyla yürümek yoruyor, keder kelimeler kalbi kanatıyor… Kanatlar kırık, rüzgâr esmiyor, neşe yağmıyor… Umut bulutlar uzakta, eller boş, yürek sızı dolu… Çağlayan acılar ağlatıyor…

    Yalın ayak koşturuyor; yetişemediği serap sevgilerin peşinde… Ayağı kanıyor, yüreği yanıyor… Yağmurlar nerdesin?

    Buzdan canlar, camdan evlerde yaşıyor ruhunun üşümüşlüğünde… Toprak cana, canın toprağına sığınmak, sancılarını dindirmek diliyor; dil suskun, gönül suskun, gül solgun…

    Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de…

    Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, "canım" diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana?

    Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim?

    Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki?

    Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: " uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece" " bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece" ne çare… Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : " benim sadık dostum kara topraktır"…

    Dinleyemiyorsan, ömür perdeleri kapanırken; "biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun" diyemez, sonsuzluk sabahında selamla dirilemezsin… Dileklerin dirildiği, duaların cevap verildiği diyarda, melek kanatlarla uçamazsın… Saf sevgiyi, sınırsız şefkati, perdesiz güzellikleri, gecesiz gündüzleri, güneşin sönük kaldığı aydınlığı, sevincin çağlayışını, coşkunun parlayışını, yalnızlığın uzaklaşması yârin yakınlığını, elemsiz lezzetleri, kedersiz kavuşmaları, gönlün gönüllü gülüşünü hissedemezsin…

    Hislerin perişanlığını, zihninin karanlığını, düşüncelerinin donukluğunu yırt; altından ümit filizlerin çıkışını seyret… Sonsuz süruru düşün; düşlerinin derinliğinde, hislerinin enginliğinde… Karanlığın kara toprakta kayboluşu doğsun zihninde, fikrin fezaların üstünü seyretsin…

    Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın…

    Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye…

    Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın…
    Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı… Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın… Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin… Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana… Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor, kalbim sana emanet, ey kalbimin sahibi.

  94. 2008-01-01 #94
    YaR'e-DiL TeŞNe

    Durup dinlediğim sessizliğindi önce...

    İncinmiş yanlarından tanımıştım seni.

    İç'im yanmıştı kapının arkasına çömelip ellerinin başının arasına aldığında

    Sözcüklerine bağladım tebessümü Yâr...

    Yürünesi yollar kapanası olduğunda kanadı yitik turnalar gördüm rüyamda...
    Korkular sobeledi ömrümü çıkmazlarda...
    Akordu bozuldu ömrümün...

    Sustu(n).... zayii oldum...

    Ellerimi cebime koydum, hüzün bulaştı parmaklarıma...
    Poyrazın zulmune takıldı uçurtmalarım...
    Yüreğim(n)e takıldı ayaklarım.
    Düş'tüm; dizleri kanadı kısa pantolonlu çocukluğumun...

    Cân'ımı yaktı masallar...

    İltica ettiği ülkeden sınırdışı edilmiş olmanın hüznü ile açtım ellerimi Yıldızların Sahibine...
    Bir yaş düştü iç'ime...
    Ardından bir kelam dilime....

    La Tâknatu ... La Tâknatu minAllah...

    Düş'tüm kuyuların dibine... ama hiç düşmedim zifiri karanlık ümitsizliğe Yâr ...

    Haydarpaşa bile grilere büründü... ben düşmedim ümitsizliğe...
    Mavinin yankısı vardı yüreğimde...

    Malumun olsun Yâr... bir düş değdi çocuk yüreğime...


    Âşkı sobeliyorum iç'imde...

    Kafesini açtım bunca zaman korumaya çalıştığımın...


    "Git gayri... Ben senden geçtim" dedim.. "Git o Yârin ellerine..."

    Titredi küçük kuş...
    Çırpındı ... uçtu...

    Hicreti ellerine...

    Aç pencereni... Sokaklar ayaz...

    Güneş ısıtmaz avuçların kadar...

    Mülteciyim...

    Aç ellerini Yâr...

    Aç ellerini...



  95. 2008-01-01 #95

    'DEV'lerin ayrılığı büyük olur ...

    Ayrılık...
    Hz. Ali der ki "ilim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı."
    Ayrılık tek kelimeydi onu sevdalılar çoğalttı zannımca..
    Tabiat 'tan anlayacağımız çok şey var..En başta huzur ve sukunet..Doğru..


    Ayrılık...
    Şimdi önemli olan ;
    Ne Kays'ın Leyla tutkusu,ayrılığı...
    Ne Züleyha'nın Yûsuf tutkusu,ayrılığı..
    Çözülmesi gereken "Sema'nın Arz'a" olan aşkı ..
    Kimseye söylemeselerde emin olun aşık onlar birbirlerine ..hem de var yaa delicesine..


    Öyle bir aşk ki;
    Kainat yaratıldığından beri var olan..
    Bir çığlıkla(bum) ayrılan ,ayrılık o ayrılık..
    Kıyamet kopana kadar kavuşamayacak olan..
    Varsa bilen bu sihirli aşkı anlatsın..


    Nasıl bir aşk ki?
    Bu kadar duru !
    Bu kadar taze!
    Bu kadar doğurgan!
    Bu kadar heybetli !
    Bu kadar beyaz ve bu kadar kahverengi !
    Bu kadar 'ayrılıkla çoğalan' !
    Bu kadar ...
    Bu kadar..


    İşte ; diyorum Seden Gürel misali "devlerin aşkı büyük olur" ve dahi ayrılıklarıda ..
    Çaktığı şimşeklerle sevgilisinin gönlünde oluşturduğu yarıkları (korkuları)
    yağmurlarıyla(gözyaşlarıyla) tamir eden ,sevgilisini nazarlarından akıttığı en pak sularla yuyan-yıkayan kaç sevgili var? Ya da var mı bu kadar duru seven ve dahi sevilen?


    Sanırım sekr halindeyim yine..
    Latifeler dolaşmış birbirine...
    Derinlerde kaybolmadan ,tut elimden hele Cebrail'im çıkalım kuyudan..
    Zira bu yü(re)k ağır bize ...


    /yoruldum mu?
    daha yaşamaya başladım mı ki?/

    ? ? ? ? ?



  96. 2008-01-01 #96
    El Birliği iİe Yalnızlığa

    Kırgınlıklarla acı duyduğumuz anlarda,bizi acıtanlara bakıp, onları başka dünyalardan gelen Anne Babalar mı büyüttü diye sorarız kendi kendimize... Elbirliği ile ***ürürler yalnızlığa, bu yüzden herkes biraz suçludur büyüdükçe yalnızlığa kapılıyorsak...


    Eğer hala son insanlık dersini alan insanlar azınlıkta ise; varlığını hiçbir savaşın, kavganın bozamadığı tabiattan almamız gereken bu son ders olan 'huzur ve sükunet' bozulmaya mahkudur...


    Doğumgünü kartlarına yazarım, herkesin bildiği sıradan dedikleri bu cümleyi; bir de ısrarımı yükleyip.
    'Herşey ama herşey gönlünce olsun.'


    Neler ister gönüllerimiz?..


    Ürettiğimiz sevginin, bir gün gelip kapımızı çalmasını mı?... O en yalnız kaldığımız zamanlarda kucaklamak, çocuk yüreğimizden uzaklaştıkça,göğsümüze bu sevgilerimizi yeniden basmak için mi?..


    Gönüle ne basılır?..


    Neler basılmaz ki gönüllere... Herbirimiz hep bu soru(nun) peşinden koşmadık mı bir ömür boyu... Bizi mutlu eden bir tek şey için yorulmadık mı?.. Ne iyi olurdu değil mi,her şey gönlümüzce olsa... Yaşamak için sadece kendi kalbimiz yetseydi...


    Bir gün ağlıyordum, elime aldığım kitabımda kendimi, derdimi unutmaya çalışırken şu cümle ile yine geliyordum kendime.


    'Ağlamasak gökkuşağı olmaz ki yüreğimizde...'


    Ağlayan açılır...


    Her şey ama her şey gönlümüzde olur...


    "sen varsan mutluyum, sen yoksan mutsuz
    kim ne derse desin inanmam
    aşk varsa mutluyuz, aşk yoksa mutsuz
    kocaman adamlar,kocaman kadınlar gördüm
    aşk için çocuklar gibi ağladılar..."



  97. 2008-01-01 #97
    kİM bİLİYOR yALNIZLIĞIN nE oLDUĞUNU


    "Yalnızlık hazır bulunmaz, oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur." diyor bir sözünde yazar Marguerite Duras...
    Yazarın da dediği gibi;
    kişi ömrünün önceki zamanlarında yalnızlığın ne olduğunu bilmeyebilir.
    Bu dönemler itibarıyla yalnızlık kavramı ona çok yabancıdır.
    Çünkü yalnız olmasını gerektirecek bir durum yoktur onun için.
    Hatta, yalnız olsa bile, bunun bizim anlatmaya çalıştığımız yalnızlık kavramıyla ilgisi yoktur.
    Bu fiziksel bir yalnızlıktır.
    Onun kendine has çilelerini, sıkıntılarını çekiyor, ıstırabını yaşıyor olsa bile, farkında olunan, bilerek oluşturulan bir yalnızlık değildir ve böylece sürdürür hayatını...

    Bir yandan, sanatının yardımıyla kendini geleceğe taşıyarak ruhunu her dakika çılgına çeviren fanilik hissini bir nebze olsun azaltmak, diğer yandan;
    insanın güzel yanına katkı yaparak ona olan borcunu ödemek isteyen kişiler için durum aynı değildir.
    Yalnızlıklarını bilerek, isteyerek oluşturan kesim bunlardır işte...

    Onlar ki;
    fiziksel olarak yalnız olmasalar bile, belli zamanlarda ruhsal yalnızlıklarını büyüterek onu daha üretken, daha farkında olan bir hale getirmek ve yaşananlar hakkında sorgulayıcı, gözlem yapıcı şekle büründürmek zorundadırlar.
    Bunun için de, ruhsal yalnızlıkları onlardan belli zamanlarda fiziksel olarak yalnız olabilecekleri mekânlar ister.
    Buralarda oturmak onlara, kendi başına düşünmenin, kendi başına yazmanın, kendi kendini anlamanın, kendine yürümenin ve kendini sıkı bir muhasebeden geçirmenin yollarını gösterir, kendi içindekileri ve etrafındakileri çözümlemenin sonuçları üzerinde durma fırsatı verir.

    Romalı şair Tibulus'un sözüyle,
    "Issız yerlerde kendisi için bir evren ol"ur.
    Goethe'nin,
    "İnsan kendini yalnızca insanda tanır."
    sözünde anlatılmak istenen gerçeğe varmak için harcanan çaba, çekilen çile, yüreği dolduran iç sıkıntısı işte böyle bir yalnızlıktır ve hazır bulunmaz, ancak oluşturulur.

    Bir insanın kendi seçimiyle ve 'geçici' olarak yalnızlığa çekilmesi, çoğu kez yapıcı ve yaratıcı sonuçlar doğurur.
    Yaratıcı insanlar, yapıtlarını ya da buluşlarını ancak böylesi yapıcı yalnızlık sürecinde ortaya çıkarabilirler.
    Bir başka deyişle, yaratıcı kişi, gerektiğinde yalnız kalabilmekten korkmayan kişidir.
    Yaratıcı insan ancak yalnız kalabildiği zaman içindeki dünyanın zenginliklerine inebilir ve bunları sonradan, müzik, görsel sanatlar, edebiyat ya da bilimsel ve teknolojik buluşlar olarak bize ulaştırabilir.

    Bundan ötürü, gerçek anlamda yaratıcı bir insan, yaratıcılık sürecini yaşarken kendisini yalnız hissetmez;
    ortaya koymakta olduğu ürünün diğer insanlar tarafından anlaşılabileceği ve kabul edilebileceği umudunu taşıdığından, aslında yalnız değildir.

    Kitap yazan birinin (ya da eser ortaya koyan birinin), çevdesindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması kaçınılmazdır.
    İşte yalnızlıktır bu.
    Yazarın, yazdığı şeyin yalnızlığıdır.
    İşe başlamak için, insan kendi kendine , çevresindeki yalnızlığın ne olduğunu sorar.
    Ve bunu aslında evin içinde attığı her adımda, günün her saatinde, ister dışarıdan gelsin, ister gün ortasında yakılan lambaların ışığından gelsin, her türlü ışık altında kendi kendine sorar.
    Bedenin bu gerçek yalnızlığı, yazının dokunulamaz yalnızlığı haline gelir.

    Eser sahipleri eserlerini ancak yalnızlıklarıyla başbaşa kaldıklarında meydana getirme imkânına sahip olabilirler ki;
    bu başbaşa kalma onlar için eserin doğumunu hazırlama bakımından mecburidir.

    Kentlerde, kasabalarda, her yerde, yazarlar yalnız kişilerdir.
    Her yerde, her zaman, öyle olmuşlardır.

    Fikir namusuna sahip, hür düşünce eri bütün yazarlar, şairler, sanatçılar, din adamları yalnızdır...
    İyi ki de yalnızdırlar;
    var olmalarını yalnızlıklarına borçluyuz onların.
    Yalnızlığı seçmemiş olsalardı, seslerini yükseltip, bize kuyunun dibinden, gökyüzünde parlayan yıldızlara bakmamızı öğütleyecek kimse olmazdı.

    Ne var ki;
    yazının yalnızlığı, o yalnızlık olmaksızın yazı eyleminin gerçekleşmediği ya da yazacak daha başka ne kaldığı araştırılırken ufalanarak dağılıp giden bir yalnızlıktır.

    Çünkü bu, çağımızın sıkça rastlanan bir hastalığı olan 'yalnızlık' değil şüphesiz.
    Kişiliğinden, doğrularından ve düşüncelerinden ödün vermemek için 'seçilmiş ve kabullenilmiş' bir yaşam biçimi...
    Kendi masalının içinde süren serüven.
    Bu serüveni giderek bir şölene dönüştürmek ve onunla mutlu olmak. Seçilmiş yalnızlığın, Tibullus'un dediği gibi giderek bir evrene açıldığını, onu yaşayanların asla durumlarından şikayet etmemelerinden anlıyoruz.

    Seçilmiş yalnızlık yürek ister.
    Usanmadan yıllar, belki de bir ömür boyu seslenip te yankı bulamamak... Zor bir yerde durdukları için sesini 'yalnız' birinin sesiyle birleştirmeye cesaret edemez kimse.

    Tüm bunları bile bile onu seçenler, destanı yazılacak bir ömür sürüyorlar ve taklit edilmez bir ses bırakıp gidiyorlar geride...

    Kimileri de bu seçilmiş yalnızlığa methiye dizer.

    Ellerinde fener, gözle görülecek, elle tutulacak somut birşeymiş gibi, bazen günlerce onun yolunu gözler...

    Yazısının, şiirinin, uğraştığı alanın konusu yapar yalnızlığını...

    Aralarındaki bağlılığın azaldığını düşünüp, üzüntü duyar.

    Zira bu geliş ya da yalnızlık oluşturma işi, eskisi gibi olmamaya başladıkça, üretimde de bir kesilme, bir kopma ya da azalma olacağı tahmin edilebilir.

    Çünkü; üretkenliğinin, verimliliğinin, sanatta oluşturduğu çizginin ve geldiği noktanın çoğunu yalnızlığına borçludur.

    Aşağıda anlatıldığı gibi, güzel düşüncelerin, orijinal fikirlerin, ruhu doyuran eserlerin hepsine yalnızlığın katkıları vardır:

    "Bir adam tanırım, yalnızlığıyla birlikte yaşardı.

    Onsuz kendini o kadar yalnız hissederdi ki...

    Yalnızlığıyla el ele gezerlerdi Sonbahar parklarında...

    En yakın can yoldaşıydı yalnızlığı.

    Birileri gelir, bir şeyler olur, aralarına girer diye korkardı.

    Seviyordu yalnızlığını.
    Yalnızlığının gözlerine minnetle bakar, 'İyi ki sen varsın, ne yapardım yoksa ben sensiz, yapayalnız ' der, sevinirdi."

    Kim Biliyor Yalnızlığın Ne Olduğunu?

    diyerek, soruyla başladığımız yazıya, bir yazarın (Selah Özen)kendince verdiği cevapla devam edelim:

    "Sancılı bir yağmurda bir saçak altına sığınmaktır yalnızlık...
    bir anne kucağı, bir yâr şefkatidir bazen...
    doğarken elimizi tutup ölünce de bizle birlikte mezara giren en vefalı dost...
    Bir köşe başını dönünce o karanlık sokak, karşına çıkan mavi kapılı ev, o soğuk dört duvar...
    Odayı dolduran çıldırtan bir sessizliktir yalnızlık...
    Bir sokak kedisini, köşe başındaki direği anlamak,
    kaldırımlar üzerinde hızlı adımlarla ilerleyen bir kadının ayak sesinin yankısını duymak...
    gece yarısı sancılarla doğan bir bebeğin ağlaması,
    bir kalbin ansızın duruşu,
    bir yıldızın kayışı gökten,
    suyun soğuktan donuşu,
    kuşların yapraksız bir ağaçta tüneyişi,
    güvercinlerin sessizliği,
    çocukların uykuya dalışı,
    bilmem kaçıncı rüyalarında gezinişi...

    Bir çam ormanı içinde ufacık bir söğüt ağacıdır yalnızlık ve belki de yalnızlığın en güzel tanımıdır bu..."

    Ve o yalnızlık ki, şairin mısralarıyla;

    "Daha ten çıkmadan kentin dışına
    Başını alırda gider yalnızlık
    Kalabalıklarda yalnız başına
    Karanlık koynunda yatar yalnızlık." (Tayyip Atmaca)

    Ve yine o yalnızlık ki;

    "Gündüzden usanıp geceye kaçar
    Ya yerde sürünür ya gökte uçar
    Her seher yeni bir tomurcuk açar
    Koklatmaz kendini batar yalnızlık." (T.A.)

    Ne kadar anlatılmaya çalışılsa da, yine de herkesin yalnızlığı kendinedir ve herkesin bildiği bir yalnızlık tarifi mutlaka vardır.

    O halde, "herkesin yalnızlığı kendine" diyerek bitirelim sözü

  98. 2008-01-01 #98

    YiNe ÇaLıYoR KaPıMı SoNBaHaR..

    Yine çalıyor kapımızı bütün hüznüyle sonbahar..Yazın arkasında bıraktıklarını sağa sola savuruyor sanki güz rüzgarları.Yağmurlar yıkıyor yazın gerçekleşmeyen hayallerini..

    Yarıda kaldı özlemler başka yazı bekleyecek artık umutlar.
    Ellerimizin arasından su misali kayarken zaman, sadece keşkelere bakıp ah çekiyoruz. Oysa daha ne yazlar kaybolacak ömrümüzden, ne baharlara hasret kalacağız ve ne çok gözyaşı dökülecek gidenlerin arkasından…

    Yakalasak kaçan saniyeleri hesap sormaya yüzümüz olur mu acep?Hakkın var mı hoyratça harcadığın dakikaları geri istemeye? Ne yaptın ki sen akarken zaman? Hep sonralara yükledin yapacaklarını; o an'kileri de daha sonralara. Bir baktın ki eriyip gitmiş buz misali avuçlarının arasında "daha çok var" nasıl olsa dediğin günler; el sallıyor artık uzaktan sana..

    Başını avuçlarının arasına alıp düşünmenin hala mı gelmedi zamanı?Belki olmayacaksın bir sonraki saniyede dünyada. Soluduğun hava hayat vermeyecek sana dakikalar sonra. Seni bekleyen birilerinin yarın da bekleyeceğini kim garanti veriyor sana?
    Dün mazi oldu ama bugün hala senin elinde harcanmayı bekleyen bir hazine…

    Keşkelere inat, hayata gülümsemek adına; saniyeleri hayata çevirebilmeniz dileğiyle…

  99. 2008-01-01 #99

    Uzun süren sessizliğin adıydı… sonbahar...

    Yerini ayrılıklara bırakıp, hüznü yoldaş belleyen sarı yaprakların kederli ve asil duruşlarının adıydı bir nevi.

    Bir nevide senin adın gibiydi güz aralığının ıir perdesinde. Hüzün bir pencereden baktırırken dünyaya; diğer pencerede, çalınan hayatımızı tutamadık elimizde.
    …elimizde, sadece kırık dökük yaşam parçaları, birazcık hasret ve ardından gözyaşı şişelerine sakladığımız hüzn kaldı.
    Bir vuslat beklerken, ismimiz sınırsız özlemlerin altına yazıldı belki de! Belki de, biz abartmıştık hayatı…
    Uzun süren sessizliğin, senin, gelmeyesice vuslatın adı, baharın sonu diye
    yazılmış, kime ne?

    " bir hicran yaşarken bu perde de, bil ki bendendir!
    Bil ki senin adındır hicran.
    Ve hicran,
    Vuslatsız bir aşkın hikayesidir,"
    dese de şair;
    yaprakların kanadına takılmış bir hayat kırntısına bir ömur vermek nedendi acaba?

    Bir bekleyiş, bir yankı…
    Güler yüzlü sevdaların sessiz kahkahasını kıskanan leyl- i hüzn, bir güz ateşi. Biten bir aşk nağmesinde ki son nakarat!
    Bir kayboluşun resmi…
    Ve rüzgarın peşinde koşuşturan ateş rengi güz yapraklarının asilzade duruşları.

    Uzun suren ayrılıgın hikayesiydi ve kalem bile dile getirmez oldu, bu fasl- ı son baharı!

  100. 2008-01-01 #100
    Senin durduğun yerden izliyorum kendimi!

    Tam da tepemdeyken güneş, sıcak cayır cayır yakarken, aynı etek uçuşurken bacaklarımın arasında, gemiler yanaşırken, çılgınca savrulurken martılar.
    Tam da durduğun yerde bakıyorum kendime! Nasıl gidilir bir ömürden,
    söylenen bunca yalanın üstüne basa basa nasıl silinir her şey, izliyorum!


    Aynı şarkı çınlıyor kulaklarımda, gidişime bakamayan adamın durduğu yerde
    sırtımı dönmüşken kendime! Kalabalık akarken ensemden, şuurunu yitirmiş bir gemiciyim sanki rotasını çizemeyen! Ufuktan geliyor yalnızlık, ufuktan ve ufaktan süzülüyor koynuma! Savrulan bir koku siniyor, hüzün "gülkurusu" avuçlarımda…

    Senin durduğun yerden izliyorum kendimi, esmer simitçinin tam arkasında.
    Avuçlarımda bir önceki tutuşun sıcaklığı ve teri ruhumda henüz kurumamış… Parmak uçlarımda salınıyor hasret ve bir liman arıyor kendine terk edilecek! Sakinlikten başka sakin bir şey kalmamış; sille tokat akarken gözlerimden sağımdan gelip solumdan sarılıyor koca bir kent!

    İzleri duruyorken asfaltta adımlarının, aynı iz üzerinden koşup sarılıyor bir adama bir kadın! İncecik boynunda bir gerdanlık ve gerdanından öpüyor adam, selamlık.
    Karaya vuran kabukları topluyorum, denizyıldızları ve martıları… İki dakika önce şu masada, son yudumunu içerken bardağımdaki çayın neşterle oyup kurcaladığım ve açık unutup kalktığım her bir yaranın üstüne basa basa gülümserken adama gülüşü bana benzeyen kadın, sevişir gibi karışıyorlar yola gölgesinde sırtımın…

    Senin durduğun yerden izliyorum kendimi!
    "Kurumadan anlasaydın" dediğin yerde, "kurutmadan kendini…"
    Denize vururken yüzüm, yüzümde göstermelik bir hüzün; tüm defterleri savuruyorum aralarına "gülkurusu" gömdüğüm.
    …Ve gitmek, kaderidir diyorum, sonu bahara vuracaksa, her güzün…

  101. 2008-01-01 #101

    Kan çanağı gözlerimde hüzün yine var oysa aylardan Ağustos.."

    Başaramadım yine..Bir türlü anlatamadım " bendeki seni" .. Bir türlü ispat edemedim sana beni diri diri öldüren kadını bende içimde öldürdüğümü. Bir türlü önleyemedim benli soru işaretlerini. Oysa gözlerimi görmeden yüreğini bana kurban olacak delice seviyorsun beni..Düşüyorum yine kanamalı cümlelere..Üşüyorum. İliklerimde Şubat soğuğu..Oysa aylardan Ağustos.Sıcaklığıma dudaklarının serinliğini getirirdin sen..Ne oldu bilmiyorum.Boynum eğik yine..Belki de suçluyum. Suçluyum çünkü bir türlü anlatamadım " bendeki seni". Gösteremedim adının yüreğimde ne kadar büyük yer kapladığını..Cümlelerimi yuttum sustum şimdi. Düştüm yine ulu orta..Yırtıldı gömleğim.İlmek yine geçti şah damarıma. Yuvarlandım avuçlarına. Sığındım duasını unutmuş bir çocuğun avuçlarına. .Biliyorum suçlu benim. Aylardan Ağustos…Susmalıyım ben..Her sene olduğu yine hüzün sobeledi beni..Oysa sana bir şey yazmaya gelmiştim. Karanlık sokaklarımı aşıp gelmiştim. Bu akşam sana özlemlerimi anlatmaya gelmişken bir anda düştüm dudaklarından...Bilmiyorum ne oldu beni öldüren kadını hala özlediğimi söyledin.Sustum..Yutkundum Hangi insan özler ki kendini toprağa diri diri gömeni ? Hangi insan katilini delice sevebilir ki ?

    Ben bu satırları sana yazarken sen " istediğin gibi özgürsün; belki bir gün beni de özlersin başkasıyla " cümlesini bıraktın ağlamaklı suretime. Başaramadım yine bir kadını mutlu etmeyi..Seni severken başka birisini özleyecek kadar küçülmedim ben. Sen bende hala büyüksün..Sen her zaman " bir gün seni unutacağımı " savunsan da ben senin umutlarında olacağım. Sen neşter vur kalbine. Seni hiç sevmediğimi, sana binlerce yalan söylediğimi dikte yüreğine. Dilin söylese de bensizliğimi, kalbin hep beni yaşayacak..Bil ki; avuçlarım yüzünü duaya dönmüş halde. Yoksa vururum kendimi yağlı ipe. Sana anlatmıştım kalın ipin evimizin neresinde olduğunu. O kadar basit ki ölüm..Ama ben yaşayacağım. Seni sende yaşayacağım. İnatla..Sabırla..Biraz da susacağım. Ama avaz avaz bağıracağım seni...Sende yaşacağım biliyorum. Tıpkı bende yaşayan sen gibi…

    ...

    Hatırlıyor musun senden önce kör topaldım ben, denizlerinde yürüttün beni. Yarı çıplak gövdeydim ben , yüreğinin sevda gömleğini giydirdin

    ...

    Biliyorum..
    Anlatamadım; sana " bendeki seni "…
    Gösteremedim; adının yüreğimde ne kadar büyük yer kapladığını…
    Susturamadım; vadesi dolmuş sağanaklarımı.


    Gecemi gündüze çeviren kadın;
    Yukarıdaki tüm olumsuz yüklemlere inat,
    Ağustos sancısı tutmuş gözlerime inat,
    Kurtar beni " benden" ..
    Çevir yüzünü aydınlığıma..

    Çünkü;
    Ne ben sensiz yaşayabilirim,
    Ne de sen bensiz nefes alabilirsin..."

    Çünkü senle ben ; Umudun avucunda Cennet kokan NEFES'İZ..

    Çünkü benle sen ; Elif'in dalında taze FİLİZ'İZ..

    Çünkü senle ben ; BİR'İZ…BİZ'İZ...


  102. 2008-01-01 #102
    Unutmak Ne Derİn Şeydİr Kİ,


    UNUTMAK NE DERİN ŞEYDİR Kİ, unutanlara unutuşlarını bile unutturur. Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz.


    'Nisyan'dan, yani unutuştan çıkarıldık her birimiz. Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık. Hatırı sayılır olduk. İsmimizin orada burada anılması bizi memnun etti. Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanıbaşımızda. Ölüm bizi geldiğimiz yere, 'nisyan'a ***ürüyor tekrar. Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancılaştırıyor. Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden. Yaşarken ölümle aramıza sahte mesafeler döşüyoruz. Unutulmak korkusu bu... Galiba, en çok, unutulacağımızı unutuyoruz.


    Hatırla ki, toprak ayağının altından kayıyor. Ellerin son bir defa dokunuyor güle ve güne. Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan; ve karanlığa hazırlanıyorsun. Gözkapaklarının kapanışı seni bir dağın arkasına ***ürecek. Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun. Varlığın incecik dudaklarda bir çift kuru söze inecek; o dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın. Hatıran bir taştan ve hüzün renkli topraktan ibaret olacak. Kahkahalar seni yalnız bırakacak, mutluluklar seni hesaba katmadan ikmâl edilecek. Sana arkalarını dönecekler, dönüp yüzüne bakmayacaklar. Senin kokun uzakların kokusu olacak. Tenin toprağın soğuğunu tadacak. "Gelecek ölüm; gözleri gözlerin olacak."


    Hatırla ki, sarışın kız çocuğunun lüle saçlarına son kez bakıyorsun, seninkinden uzun ve derin bakışlarına son kez değiyorsun. Sen bu ânın eşiğinde son nefesin hesabını yapıyorsun; o yarınların uzayıp giden kanatlarına tutunmuş derin, taze soluklarla yineliyor varlığını. İllâ da göz göze geliyorsunuz. Ellerin onun ellerine erişemeyecek; gamzeli yanaklardan sızıp gelen tebessüm sana uzak düşecek. Şimdiden, ölümü bilmeyen oğlunun gözlerinin seni köşe bucak arayışını görüyorsun. Havada asılı kalacak "Baba!" çığlığına şimdi hep bir ağızdan cevap vermek istiyorsun. Nefesin sesine yetmiyor.


    Hatırla ki, yarınki gün seni taze bir toprak yığının altında bulacak. Bir gün saatinin akrebi, yelkovanı senin uzanamadığın ânlara doğru dönecek. Sen olmayacaksın ve kolundaki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak. Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak. Yüzüne günışığı vurmayacak. Hayatının ebedî rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın. Ya küle dönecek ya güle dönüşeceksin. Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin. Yüzün solacak, ellerin hiçbir yere varmayacak, parmakların hiçbir şey göstermeyecek ve ayaklarının altında hep boşluk olacak.


    Unutma ki, toprak şimdi ayağının altından kayıyor. Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun. Unutma ki, elinle ölüme dokunuyorsun. Elinle ölümü dokuyorsun. Hatırla ki, gözlerin ölüme bakıyor. Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor. Hatırla o zamanı ki, sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun. En son, kaleminin karanlık izi kalıyor soluk sayfalarda. Ve sözlerin kırık-dökük hatıralara dönüşüyor, paylaşılıyor, solgun bir gül gibi dolaşıyor. Hatırla ki, sen sözleri genç kalbleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin ya da masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın. Elinin sıcağı özlenen sevgilisin. Hatırla ki, seni sımsıcak sarıp kucaklamak isteyenler bir tabutun katı, soğuk dokunuşuna çarpıyorlar. Hatırla ki, bir mezar taşında iki rakam arasına çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin. Hatırla ki, duvarda soluk siyah beyaz bir fotoğrafta hüzünlü bir gülüşten ibaretsin, belki de camekânın tozunu almayı unuttular. Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın da seni unuttu diyelim. Ve hep başkaları var dışarıda, hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında. Kimsenin tanıdığı değilsin artık. Kimsenin 'ölü'sü de değilsin; tıpkı şimdi olduğu gibi.


    Oysa, sen ve son, ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize. Unutuş ne kadar çok unutuluyor.


    Ey beni herkes unuttuğunda anan Rabbim! Yüzümü, elimi, gözümü, bakışımı, dokunuşumu veren Rabbim! Beni Seni unutanlar arasından çıkar al! Beni bensiz bıraksan da, Sensiz bırakma!


    N'olur Rabbim! Şu biricik ânımı ebedin rüzgârlarına kat ve beni Sana daim yakın eyle! Yalnız Seninle kalmakla kalabalıklaştır beni! Bir secdede biriktir varlığımı! Beni Sana açılan ellerimde çoğalt! Beni Sana karşı fakir olmakla zenginleştir! Kendimi Sende unutayım ve öylece kapansın gözlerim ve öylece çözülsün ellerim. Dilim öylece sussun ve tenim öylece çamura katışsın ve bu mürekkep lekeleri kısacık vuslatımın hatırası olsun. Unutulmasın sözlerim; unutkanlar unutulacaklarını hatırlasınlar diye...



  103. 2008-01-01 #103

    HüZNüN ReNGi SaRı MeVSiMi eYLüL

    Her şeyin bir zamanı vardı, hüznün bile… Aşklar ilkbaharla doğardı, aşkını papatyalar ve güllerle anlatabilmesi için sevgilinin. Sancısına inat doğanın kıpırdanışı, rahmet pınarları yağmurların toprağın diriliş suyunu verdiği, yeşilin hakimiyetini ilan ettiği, coşkunun ayları; ilkbahar ayları değil miydi? Gönül de tabiatın bu sesine karşı çıkamaz, coşmaya, hissetmeye, hazzetmeye başlardı, üstündeki ölü toprağını atar, mazideki aşk duygusunu hatırlamaya başlardı.

    Ne zaman ki ışık dik geliyordu yeryüzüne, aşk da dikleniyordu hüzne, kovuyordu yeryüzünden. Gönül gözünü yalnız aşk için açıyor, hüznü gördüğü yerde görmezlikten geliyordu. Aşkın acısı kaybolurdu yaz ile, gönlünde aşk hissi vardı yalnızın bile... Tutkunun, aşkın ateşini yükselten yazdı ve tarih en büyük aşkları bu aylarda yazdı. Ama yazın bile bir sonu vardı, aşkın sonunun olduğu gibi. Ne büyük rastlantıydı ki, aşkın ateşi, güneşin ateşi ile birlikte sönmeye başlardı.

    Esmeye başlardı rüzgar, bir yandan dökülen yaprakları kovarken yerden, bir yandan aşkın ateşini söndürüp kovmaya başlardı gönülden. Sanki kırmızının sarıya dönme, aşkın hüzne dönme vakti gelmişti. Acıyı hissetmeyen gönül, hüznün ızdırabına hazırlanıyor, aşk yanığının üzerine hüzün kremini sürerken acı hissedeceğini tahmin bile edemiyordu. Derman dediği şeyin dert olduğunu bilse, hüzne hoşgeldin der miydi? Ama adettendir yeni gelene yer açmak ve buyur etmek; yeni gelen her sene aynı şeyi getirse de devir teslimi geciktirmenin bir alemi yoktur ve her yeni gelenin getirdiği umuttur. Hüzündür ve sonbahardır belki umudu en son hatırlatan ve gelen gideni aratır. Hüzün artık sarıdır, sarı artık hüzündür, sarı sonbahardır, sonbahar sarıdır, eylüldür…Eylül ayrılıktır, eylül buluşma vaktidir ancak sevgilinin beklediği ve sevgilinin bir türlü gelmediği aydır. Kaç Eylül geçerse geçsin, sevgilinin geleceği tren umut ve kavuşma istasyonundan geçmeyecektir. Çünkü o hüzün istasyonunda sonbaharın geçmesini bekleyecektir. Yazın yağmamakta inat eder yağmur, zira sevgilinin gözyaşı ile Eylül'de inecektir yeryüzüne. Beklenen rahmet gökten, dökülürdü sevgilinin gözünden. Belki aşina değildi göz buna, unutmuştu yaz boyunca yaşlar akıtmaya; ama sırası geldiğinde unutulan davranışlar, unutulan aşklar gibi hatırlanırdı. Acıyla akan yaşlar, sancıyla bitten aşkları hatırlatırdı ve hüznü onlardan daha iyi anlatan olmazdı.

    Sonbaharsın, sarısın, Eylülsün,
    Aşkın ateşini sen söndürürsün
    Sevgiliye hediyen midir?
    Ayrılık, özlem ve hüzün…



  104. 2008-01-01 #104
    Hazan ve Hüzün


    Bahar başlamadan hazan görmek! ışte bizim hayat serencamemiz. Henüz birkaç çiçek açmışken soğuk rüzgarların uğultularıyla dumura uğrayan bir bahar. Halbuki o çiçeklerden toplayıp kışta gelenlerin kabri başına gitmek hayalimizdi. Kışın sıkıntılarına katlananlara itizar ediyoruz. Bir sallantıda paramparça olan ümitlerimizi yine onların muştularıyla bina etmeye çalışıyoruz. Öyle ya, tekerlek çoktan tümseği aşmıştı!



    Hazan, eşyanın rengini solduran, birliğini, düzenini, ahengini bozan, kökle bağlantısını koparan hazan. Dağınıklığın, perişaniyetin, ölümün remzi hazan. Hüzün saçan, teessür, tahassür dağıtan hazan. Hazan o kadar hüzünle bütünleşmiş ki, hüzünsüz hazan, hazansız hüzün neredeyse yok gibidir. Sararan yapraklar, acımasız ve sert yeller, bamteline dokunulmuş gibi gözyaşı döken, yalnızlığa yelken açan ağaçlar, ıssızlaşan ormanlar, sığlaşan ve donan sular, neşvesini yitiren, göç eden kuşlar, inlerine çekilen hayvanlar, sıcak bir yuva arayan böcekler, soğuklara yenik düşen kelebekler.. hepsi içimize hüzünden bir çizik atar ve bizlerde garip bir yalnızlık hissini uyarırlar.

    Ama bunlar içinde hazandan en çok müteessir olan ağaçlardır. Evet hazanda ağacın döktüğü yapraklar onun gözyaşlarıdır. şefkatli bir ananın yuvasında tutamadığı çocuğunun arkasından ağlaması gibi ağlarlar, sessiz ve derin. Her esintide ağlar ve hüznünü dallarının boğuk melodileriyle ağıtlaştırır. Ağladıkça sesi azalır, sesi azaldıkça da etrafına gariplik dağıtır. Döktüğü gözyaşlarını ürpertiyle seyreder, yavrusunu rüzgarların tokatlarıyla savrulurken görmek onun en büyük acısıdır. Üzerindekiler de gitmeye müheyya, belki de ona en zor gelen de budur, onları kollarıyla sımsıkı tutmaya, beslemeye, hayat üflemeye çalışır ama heyhat, kökle olan bağı zayıflamış, yeteri kadar beslenemeyenlerinde kendisini kışın soğuk kılıçlarına terkedeceğini bilir. Ve bu onu bir kez daha kahreder. Bazıları bu kahre dayanamaz ve içten içe kendini eritir. Kucak açtığı canlılar birer birer onu terkeder de meydan, içini oyan kurtlara kalır. Teselli için bağrından çıktığı toprağa siner, ona daha bir sıkı tutunmaya çalışır. Zaten kendisini ayakta tutan tek dinamik de odur; kökleri sağlam ve derin olmak. Kökler ne kadar kuvvetli ve derin ise ağaç o kadar semeredar olur. Zira bu yükleri, sağlam ayaklar, sabit kademler taşır. Kış gelince de salar kendini tevekkül bağına ve ızdırapla bahar cemrelerinin kokusunu duymaya çalışır.

    Evet, bu hazan bizim için hüzün oldu. Kurulan köprülere, uzanan ellere, açılan kapılara ateşler yağdı ve ümitlerimizin ufku bulandı. Üzüldük yapraklar gibi savrulanlara, kuruyanlara. Acıdık acımasızca öldürülenlere. Teessüf ettik kimliğinden utananlara. şaşırdık menfaatini insanların kavgasına bağlayanlara. Sarsıldı hayallerimizde kurduğumuz gelecek. Sardı benliğimizi koyu hüzünler, kuytu kederler. Ağaçlar gibi yalnız, garip ve aciziz. Haykıramıyoruz yapraklarımızı koparan fırtınalara, sesimiz cılız, dilimiz yabancı. Yapacaklarımızı yapamama, yapılanların da her an elden gitme endişesi ruhlarımızı sardı. Gerçi Allah'a itimadımız tam ama performansımızın yetersizliği de ortada. şimdilerde her zamankinden daha çok Allah'la irtibata, kalbimizin rotasının O'na doğru olmasına ihtiyacımız var. ıhtiyacımız var; çünkü bizler gayet az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz bir haldeyiz, düşman ise şimdilerde daha planlı, programlı ve stratejik. Hatta denilebilir ki, düşmanın çok profesyonel, sistemli, ayrıntıları ihmal etmeyen yapısı güçsüzlüğümüzün boyutlarını derinleştiriyor. Fakat ne gam! Bizim öyle bir dayanak noktamız, öyle bir intisabımız, öyle bir kuvvetimiz, öyle bir hazinemiz, öyle bir ışığımız, öyle bir vesilemiz ve öyle bir ittisalimiz ve bağımız var ki, onunla değil şimdikiler, tarih içindeki bütün mütecavizler toplansa, hatta cinlerden, ifritlerden yardım da alsalar bizi endişelendirmez ve korkutmaz. Ellerine aldıkları her taş bomba olsa, üfürükleri ateş olsa bile hiç aldırış etmeyiz. Çünkü biz biricik güç ve kuvvet kaynağına kendimizi bağlamışız. Evet iman ve onun derinliği bize öyle bir cesaret veriyor ki, bu cesareti ifade etmede aslanların cesareti laf-ı güzaftır. O'nun güç ve kuvvetinin sınırı, nihayeti yoktur. Elverir ki onun rahmetini üzerimize celbedecek halimiz olsun.

    Gerçi her hazan kış demek değildir, her bahar da yazın güzel olacağını bize söylemez. Nice soğuk hazanlar vardır ki, kış onun yanından meltem gibi geçer, nice iç ısıtan baharlar da vardır ki, yaz baharın bütün yapraklarını kavurur ve kurutur. Bazen de kışın sert geçmesi, baharın güzelliğinin habercisi olur. Allah'tan ümit ediyoruz, bahar geç bile gelse, uzun ömürlü ve semeredar olsun.

  105. 2008-01-01 #105

    ASK dedigin beklemektir..

    Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!
    Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.
    Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!


    Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!
    Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
    Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
    Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!


    Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!
    Bülbül, gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır. Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili.
    Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz.
    Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!


    Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!
    Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.
    Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince.
    Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!


    Aşk; bilmektir Ey Sevgili!
    Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
    Onun selamı ile gelen bela olsa EyvALLAH (c.c.) diyebilmektir.
    Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine EyvALLAH. Bilesin!


    Aşk; susmaktır Ey Sevgili!
    Onun güzelliğini, iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır. Kelâmın, kalemin, sözün tükendiği yerde, manayı sessizliğe yükleyip susmaktır.
    Artık sustum Ey Sevgili. Bilesin!
    Aşk dediğin susup beklemektir,
    Aşk dediğin....


  106. 2008-01-01 #106
    Sevmek Zamanı


    Size söylüyorum! Evet size sesleniyorum! İçinizdeki, aranızdaki size; o hep içinizde gezinen ilham kaynağına; gücünü kendinden alan, paylaşıldıkça artan iksire; girmedik gönül, almadık ödül bırakmayan şampiyona.. Evet bir limandır o, onsuzluğa demirlemişlere. Sahilinden kovulmak yoktur onun; ana gibi basar bağrına bütün dertlileri, talihine karalar yazılmışları…

    Aşk da diyebilirsiniz ona, derinlemesine olanına. İnsan gerçekten sevince yaşar; diğer türlüsüne yaşamak mı denir? Ayrıca, sevmeden, O'nu içimizde nasıl duyacağız ki! Aslında O her an yanımızda, içimizde; O'nun sevgisi merhamet çağlayanları halinde kainatın her bir zerresinde gürül gürül akıyor. Baksanıza şu sabahlara kadar öten börtü-böceğe, kıyıdaki kumları dövüp duran dalgalara, uğuldayıp duran rüzgara... herbiri ne kadar da O'nun sevdalısı... İşleri hep aynı, rutin belki, ama ya Rab bu ne başdöndürücü senfoni!

    Hiç, birine olan sevginizden dolayı kendinizi tutamadığınız, daha ne yapsam, ne desem dediğiniz oldu mu? Olduysa işte bu gerçek bir sevgidir; aşktır yani. Bazen gözünüzde o kadar büyür ki sevdiğiniz; içiniz içinize sığmaz olur, o an hiç bitmesin istersiniz. Ve sevgi öyle bir şeydir ki kesinlikle zorlamaya, yapmacıklığa gelmez; muhakkak gönlünüzün ve vicdanınızın sesi olmalıdır dilinizle söyledikleriniz. Zaten samimiyetten uzak olarak söylenen sözler ve yapılan hareketler karşınızdaki tarafından bir şekilde farkedilecektir. İnsan en fazla, kendini kandırır derler ki çok doğrudur. Şairin dediği gibi "Aldanan yok, nafile!"

    Sevmek zamanı hiç bitmemeli insan yüreğinde; yaşamalı her türlü zorluğa rağmen. Aslında bizleri diri tutan da budur. Sonra, imanlı sinenin sevgisi çok engindir, sadece kendini düşünemez o; en başta Rabbini ve sonra yaratılmışları düşünür. Dolayısıyla da baktığı herşeyde O'nu görür. Hele hele asla bir mahlukun canına kıyamaz. Zira O'ndan gelen herşey hoştur, şirindir, muhteremdir. Sultanlar Sultanı'ndan gelenler aziz tutulmalıdır. İçimizi dinleyebilsek bir, neler duyacağız neler! İnsan bir kitapsa eğer, bu kitabı içerden okuyabiliriz ancak.

    Biraz da madalyonun öbür yüzüne bakalım mı, ne dersiniz! Katili olduğumuz sevgileri, öldürdüğümüz sevgileri düşünsek mi acaba? Sevgilerin günümüzde ne kadar da soğuk düşmeye başladığını, yapmacıklaştığını, kısacası çoğu şeyde olduğu üzre "-miş" gibi yaptığımızı söylesem yalan olur mu? Evet, koflaşan günümüz ortamından bahsediyorum. Yukarıda sözünü ettiğimiz şeyleri bu ortamın neresine yerleştirebiliriz; düşündürücü gerçekten! Hayatın gerçekleri dediğimiz şeyleri bahane ederek samimiyetlerin, aşkların üzerini örttük maalesef. Çıkar dünyasında yaşadığımızı söyleyenler az değil. Haklı da olabilirler. Ne var ki böylelikle, sahih bir sevgiden sözedemez hale geldik.

    Aşk veya sevgi öldü mü o halde? Sanırım buna ancak ölü vicdanlar evet diyebilir. İnsan varsa hisler de vardır, hasretler de aşklar da... Zorlayalım mı kendimizi sevmeye? Belki bu şekilde bir yere varamayız ama kötü bir şey yaptığımız da söylenemez. Zira pratikle ancak, ikinci tabiat denen özelliği kazanabiliyoruz. Bir şeyi yapagelmek, ardından içlerde bir aşinalık doğuruyor. Fakat ne kadar da dara düştüğünüzü görmüşsünüzdür, hiç denemediğiniz veya düşünmediğiniz bir alanla birden tanışmak durumunda kaldığınızda.
    Sevginin insan ruhunda hasıl ettiği gücü tarife hacet yok aslında. Bazen bir hasta yüreğe üflendiğinde, onun nasıl da kuvvetli bir doping tesiri yaptığı çok görülen vakalardandır. İnsanın sık sık, yeniden, bir çocuk gibi kendini saflığın koyuna salıvermesini bir düşünün. Bu tarz bir pratik, bizlere pörsüyen vicdanlarımızın sesini daha sık dinlememiz gerektiğini fısıldayıverir.

    Sevmek zamanı o halde. Evet yeniden sevmeyi bir denesek ne kaybederiz ki. Sevginin türlerinden bahsetmedik ama bir şekilde yapabiliriz bunu. Bazen uzaktan, bazen mesafe koyarak, bazen de yüz ifademizdeki hafif bir değişiklikle bile olabilir bu. Ruhun sesine kulak vermek bu konuda pek çok kapıyı aralayacaktır sanıyorum. Ve bu sese aşina olanların da duygularını bir şekilde ifade zeminine dökmeleri arzu edilir. Çünkü bazen küçük bir çay güçlü bir kolun iltihakıyla yatağına sığmaz olur. Tabii, ne var ki bu da gönül enginliklerinde çıkılacak seferlere bağlı.




  107. 2008-01-01 #107
    Kalp Kırıldığında Nasıl Bir Ses Çıkarır Sizce ?


    Kalp Kırıldığında Nasıl Bir Ses Çıkarır Sizce ?


    güvercinin telaşlı kanat çırpışındaki ses
    mi?

    yoksa,
    kelebeğin kanadındaki inadına sessiz bir çığlık gibi mi?

    ya da, tuz-buz olan bir sırçanın
    haykırışı gibi mi?

    nasıl bir sestir ki,perişan eder bizi duyduğumuzda??

    ne kalpler kırdık
    bilmeden.. ya da bile bile......

    ne setler koyduk aramıza bu kırılmış kalplerden de..

    sonra aşmaya çabaladık durduk çok...

    dokunmak istedik,ulaşamadık....

    ulaşmak istedik,kendi ellerimizle kurduğumuz

    setler engel oldu yine kendimize.....

    oysa,
    nasıl da kolaydı yıkıvermek han duvarlarını....

    sıcacık bir gülümseme,

    içten bir çift gözle birleştiğinde,eritmez mi en büyük buzulları???

    esirgedik birbirimizden maliyeti sıfır olan
    gülümsemelerimizi...

    kolay geldi bencillik en dar anlarda..koyuvermek..koyup kaçıvermek....
    kaçarken bakmamak ardımıza

    ya da,
    bakıp da görmemek...görmek istememek...

    her ne varsa...

    oysa,ne de kolaydı düşmanlığı yoketmek,
    sıcacıık bir gülümsemeyle...olmaz dedik.

    o bana düşman

    denemedik bile hiç..korktuk belki de yanılacağımızdan..

    oysa hayat ne de kısa..

    düşünmek
    için bile vakit yokken....
    bile bile zehir ettik günlerimizi..
    kavgalarla..
    itişip kakışmakla harcadık
    dünlerimizi...
    ziyan ettik hem düne.. hem bugüne.. hem de yarınlarımıza..
    sahi,kalp kırıldığında nasıl
    bir ses çıkarır?
    duydunuz mu hiç?
    ben ne zaman dinlesem bir cam parçalanışı hissediyorum
    peki ya siz?

  108. 2008-01-01 #108
    NüSHaSı YoK ''HiÇLiĞiMiN''*/aSLıM SaDeCe SaNa aiT

    " Kendimden vazgeçtim / sana " ben " kadar yakın olabilmek için "

    Avuç içleri gül kokan bir kız çocuğuna gelin ettiğim mavi düşlerimle son kez eğiliyorum satırlara. Bir türlü anlatamadığım, bir türlü ispatlayamadığım sevdanın ketum dilini yine yükledim dudaklarıma. Hiçbir sıfatla özdeştiremediğim yüreğini anlattım harf harf. Gelincik tarlalarına hediye eylediğim gözyaşlarımla yazdım seni dua dua. Bu kez satırlarımda ölüm olmayacaktı, hüzün de..Bir yanıma Elifi, bir yanıma seni alıp pervazı olmayan düşlerime kanatlandırdım tüm kuşları. Tecritli ellerimi bıraktım umuda / dökülen her kelimeye seni ilmekledim. Gözlerimin görebildiği sığ ufka senin yüreğinin genişliğini bıraktım. Adını bıraktım yalnızlığın kuraklığına. Seni anlattığım her bulut eteğini çekti nemli gözlerimden. Yüreğini özetlediğim her karanlık vazgeçti bendeki saltanatından. Biliyorum bendeki hiçbir kelime senin bende ifade ettiğin büyüklüğü anlatacak kadar nüfus edinemeyecek dudaklarıma. Çünkü sen bende hayat kadar büyüksün / umut kadar mutluluk yüklüsün…

    Kendimden vazgeçeli yıllar oldu. Sana anlattığım hüzün buzdağlarını eriteli de çok seneler oldu.. Seni hiçbir zaman " ötekiler " kısmına koymadım. Seni bende hiçbir zaman " sen " kadar yabancı görmedim. Sana hiçbir zaman " sen " demedim. Çünkü sen bendin, ben de sen..Seni bu kadar " ben " yapmışken sitem etme bana " ölümü " bu kadar çok anıyorsun diye. Farkında değil misin be can, ölüme karşı tek sığınağım sensin. Tek duamsın dilsizliğin hükümran olduğu alfabede. Tek anlamımsın bensizliğin beş para etmediği yalnızlık mabedinde. Bilmez misin be can, bende " benin" kalmadığını.. Yıllar önce kendimi tüm kütüklerden zayi düşürüp bensiz yaşadığımı bilmez misin ey yar. Sonra sen geldin bensizliğin tecritli sofralarına. Bensizliğin kuraklığına umut öznelerini serdin. Elif bereketini bıraktın öznesizliğin kuraklığına. Hiçliğimin duraklarına bir anlam katan , hüviyetsizliğimi yüreğinle vücut bulan sensin. Bu kadar bütünlenmişken sana, ölümü nasıl öpebilirim ki dudaklarımla. Ve şimdi ben kendimden vazgeçtim sadece sana " ben kadar yakın olabilmek için. Ve şimdi sen oldum bende sadece kendime " sen " kadar yabancı durabilmek için..Anla olur bende " ben " diye biri yok. Ben sadece " sen' im ". Senden önceki tüm sicillerimi sildim ben sadece sana aitim..

    Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..

    Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine. Önemseme kendimle olan savaşın galibine. Sakın ve sakın seni severken başka birisine meyl ettiğimi düşünme. Tek bir cümlem var mı öznesi sen kokan, yüklemi el kokan ? Sen varken gizlice hangi yasak düş'ü peydahladım düşlerime ? Senden başka hangi yüzde kuruladım gözlerimin rutubetini ? Hüzün çalan mürekkebimi senden başka hangi dudağa özne bilmişim ? Yok yok..Senden başka bir yâr bilmedim ben. Biliyorum bu sevdadan her zaman vazgeçmek isteyen taraf ben zannedildim. Gitmek için bahaneler üreten hep benim dilimdi. Ama gitmedim..Ama vazgeçmedim. Çünki ben seni dudaklarıma " unutmak " için mühürlemedim. Ben seni bir gün gittiğinde cevap hakkımı kullandığım cümlelerde harcamak için Elif'ime ellerini vermeni istemedim. Ben sende " kendimi " sen kadar yakın bulduğum sevdim seni. Bereket diye aşıma, azığıma kattım seni, yalnızlığımı avutasın diye değil…Ben seni dua bildim semaya uzanan yakarışlarımda, ölümü dudaklarında hediye eyleyesin diye değil…Yürek sancımın tek refakatçisi, durma öyle ölüm gibi suskun suskun. Omuzlarındaki tüm umut türkülerini yığ kapıma. Gözbebeklerine istiflediğin hüzün yüklerini bırak avuçlarıma. Hadi uzat ellerini, yüreğimde nüfus edinen ölüme karşı saf tutalım gülüşlerimizle. Hadi daya yüreğini yüreğime, hayat yolunda bir an tökezleyen yarınlarımızı " umut"landıralım nefesimizle.

    Hadi üzerimdeki tüm sıfatları çıkardım..
    Sadece seni giyindim.
    Suretimi de bıraktım geçmişime / aslım sadece sana ait…
    Gayri senin yürek rahmine düşmekte nüfusum..
    Soyundum benliğimden..
    Unutuldum bendeki bensizliğimden..
    Düşürüyorum kendimden..
    Tut beni yüreğimden,
    Tut ne olur kendime ait kirpiklerimden..

    Yolumuz uzun lakin susuzluğum aşikar..
    Suskunluğuma aldanma birazdan unutulmuşluğum azar..
    En iyisi ölüm beni yakalamadan,
    Varlığına kat beni..
    Çünki hiçliğim ancak sende anlam kazanır..




  109. 2008-01-01 #109

    Aşık-ı sadık Benim

    Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından "hû" filizlendirdi.
    Kâinat vecde durdu.
    Ve… dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor.
    Aşk vesile…
    Dünyaya alıştım alışalı, denizi çakıl taşlarından tanıdım.
    İçimde ney seslerini büyüttüm.
    Belli ki yine bu ıssız limanda fırtına kopacaktı.
    Bir muammalı vakitti oysa ki yalnızlıklar.



    Aşkın tarifini sordum göçen kuşlara. Dediler göç…
    Dediler yanmaktır yaklaştıkça…
    Onun kaynağından tadan divanedir, sonra…

    Sonra bir şair kesti yolumu… "En yüce bir düştür benim aşkım.
    Görmeye değmez ki küçük düşleri" dedi ve ekledi: "Mecnun değilsen sus!…"




    Bense güneşin kol gezdiği ufuklar hayal ederdim alkımlı dünyamda, aşka dair…
    Düşlerim en kudsi duygularla bezenmişti oysa.
    Meğer küçük düşlerle avunmuşum…

    Muhayyel sevdalar bürüyor yüreğimin pencerelerini.
    Herbiri tül, herbiri hür.
    Hiç dokunulmamış, hiç yaşanmamış.
    Hikâyelerine hayal meyal tanıklık ettiğim…

    Bu efsane hikâyeler sürüldü masama.
    Bense özgün sözlerin tadına alışıktım.
    Benim taatim, tahiyyatimdi Rab'le…

    Dünyanın perdesini şöyle bir aralayınca, aşka dair birçok şeyin öylesine ortalığa savrulmuş olduğunu hissettim ki; tanınmayacak haldeydi.
    Kadın olmuştu, para, makam, nefs, hırs, menfaat, sömürü olmuştu.
    O kutsalı aralarından arındırmak öylesine zordu…
    Kalan son sevgi sözlerini topladım avucuma… doldurmuyor bile!
    Dilden çıkıp, ancak kulağa kadar varabiliyordu; yüreğe değil…

    Aşka belki bir adım, belki asırlar vardı ama,sevgiyi diri tutmaktı, yaşatabilmekti esas olan.
    Ucuzcular pazarından kurtulup, sultanlar sofrasına hizmetli olabilmekti…
    İflah olmaz aşk kisvesini giyebilmekti.
    Gönülde maya tutup aşka, onu göklere armağan edebilmekti…. uçurtmalara…

    Celal-i Didar'a yâr olabilmekti benim en gerçek düşüm…
    Sen ezelî ve ebedî, arzsız, arşsız, cennet ve cehennemsiz öylesine bir sevdasın ki diyebilmekti…
    Mevlânaca bir tavır koyabilmekti.
    Naz makamına ulaşmayı gönül hedefinin tam ortasına yerleştirebilmekti…
    Ruhum firdevslere kayarken, dünyanın sahte makyajı bulaşıyor yüreğime.
    Her renk bir adım daha ulaşılmaz kılıyor seni.

    Ey ulaşılmaz Matlubum!…

    Hırçın dalgalar Kahhar ismini vuruyor dünya sahiline, güller Cemal isminle raksa başlıyor bir seher, kuşlar Nur ismini zikrediyor bir şafak kızıllığında…

    Bense, Vedud cografyasında, 'seven' şahsında talibi oynamaktayım.
    Belki adaylığın adaylığına bile lâyık değilken;

    "Bende Mecnun'dan fusun aşıklık istidadı var,
    Aşık-ı sadık benim, Mecnun'un ancak adı var…"

    diyebilme cürekârlığına koşmaktayım…

    Belki sadece içimdeki boşlukta çırpınıp durmaktayım…
    Ey Rab! Sana ulaşmak sensizlikte kaybolmak nedir, anlatayım mı?
    Kum fırtınasında, çölde, sağanaklara aşk olmaktır!…
    Dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor… Aşk

  110. 2008-01-01 #110
    Hani,ölümdü bir başına yaşanan...

    Yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesi vardı avuçlarımda o gece... Hayallerim gözümün önünde dans etti...Düşlerimdi gökyüzünden bana göz kırpan, yıldızlar değil; yalnızlığımda...Oysa aşk iki kişilikti...

    Çayım vardı; bir kupa elimde, diğer elimde ise o gece yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesi... Çiseleyen yağmur bile ürpertemedi bedenimi; hayalin gibi... Bense yalnızdım; yokluğunda... Sadece yalnızdım işte bu aşkta, oysa aşk iki kişilikti...

    Gökyüzü bir kızardı, bir kapkara oldu saçların gibi... Bak, o bile seni hatırlattı bana, gözlerinin karası gibi... Gözlerin gibi öfkeliydi yıldırımlar o gece... Yeryüzüne düşen ilk yağmur tanesiydi elimdeki, elimde hayallerim bile yitmişti... Umutlarımdı yanımda olan nicedir, hayallerim ve düşlerim... Ne zaman terk ettiler beni, hiç bilemedim... Sense sadece yoktun, SADECE YOK!!!... Oysa, yalnızlıktı tek başına yaşanan, aşk iki kişilikti...

    Ellerimdeki yağmur tanesini bıraktım denize, özgürlüğüne kavuşsun diye... Büyüdü, büyüdü deniz oldu... Sonra deniz büyüdü büyüdü okyanus oldu... Okyanuslar geçilmez, dağları aşılmazdı ve kırılmış kalbim bir düşman gibi seni andı... Sense sadece yoktun... Sadece yok!!!

    Bıraktım kalan son hayallerimi de özgürce gökyüzüne... Özgürce döndüler önce başımın üstünde sonra uçtular semaya... Bir öpücük kondurdum her birine, kokumu sana taşısınlar diye... Duydun mu?

    Sen ise sadece yoktun bu aşkta, sadece yok...Bense, iki kişilik yaşadım bu aşkı, yorgun bir kambur gibi üzerimde, BİR BASIMA KATRAN GECELERDE!.. Senden kalan son hatıraydı, yüreğimdeki AŞKIM; onu da semaya bıraktım... ÖZGÜRCE! Geriye kalan sadece CAN kırıkları!..

    HANİ, ÖLÜMDÜ BİR BAŞINA YAŞANAN, AŞK İKİ KİŞİLİKTİ???

  111. 2008-01-01 #111
    Hani kucağın?...

    Bir gün...
    Annelerimizi kaybettik...
    Ve, uzaklaşan son yağmur bulutunu seyreder gibi, bakakaldık arkalarından...

    Ağlayışlarımızı hatırladık sonra; nazlanışlarımızı, mızmızlanışlarımızı, ve onlara kızışlarımızı... Hatırladık, "bizi ağlattıklarını" sanışlarımızı!..
    Gittiler; son yağmur bulutu gibi çekildiler göklerimizden, ve güneş vurunca yüzümüze, sevindik...
    Her ne kadar kalmış olsak da ham bir meyve gibi, güneş altında;
    "Olmaya" niyetlendik.

    Onların kucaklarına sığamayışımızla başladı şüphelerimiz. Neler oluyordu böyle, aleyhimize?.. Annelerimiz neden küçülüyordu habire ve neden kısalıyordu kolları ve niye daralıyordu kucakları?..
    Bu muydu, onları kaybetmemizin sebebi?..

    Annelerin kokusunun yerini,,, ne tutar?.. Nedir, anne göğsünden ılık?..
    Ve;
    "Anne" diyemediğinde, ne der insanın dili?..

    Bir gün, annelerimizi kaybettik.
    Şöyle bir el sallayarak, ha biz gitmişiz; dört mevsim meyve veren bir ağaç gibi bırakıp onları bahçelerinde... Ha onlar gitmiş, rahmet döken bir bulut gibi. Ya da sığamamışız, kucaklarına!..
    Belki de doğuşumuzdu; ilk kaybedişimiz, annelerimizi...
    Belki de o zaman bulmuştuk ilk kez onları!..
    Şimdi, büyüdük. "Aklımızın başımızda" olduğunu öğrendik...
    Peki, nerde annelerimiz?..

    Annelerimizi kaybetmek, annelerimizin kucağını kaybetmekti, cânlar!..
    Annelerimizi kaybetmek; kendimizi kaybetmekti!..
    Şimdi, bilmiyoruz;
    Nerelerde kayıbız?..

    Annelerimiz rahmet bulutları gibi çekildiği zaman aradan, bizler; güneşte kanatları kavrulan kuşlar gibi toprağa çakıldık!..
    Baktık ki, toprak; anne kokuyor!..
    Bir gün annelerimizi kaybetmiştik ya, öğrendik; onları nerede bulacağımızı!..

    Annelerin kokusunun yerini,,, ne tutar?..
    Nedir; annemin göğsünden ılık?..
    Ve, ne der "anne" diyemediğinde dilim?..

    Bir gün, kucaklarını kaybettiğimiz annelerimizi de kaybettik. Bir gün...
    Bir gün, kendimizi ararken;
    Annelerimizi kaybettik!..


  112. 2008-01-01 #112
    Usulca başlayan bir melodidir hayat,...

    usulca başlayan bir melodidir hayat
    her seferinde usulca başlar
    ve sonra birden sessizliğin ve huzurun yerini
    tedirginlik ve korkular kaplar
    hayaller kaybedilenlerin gölgesinde kaybolular önce
    sonra mısralar dillenir, geçmiş canlanır
    gelecek karanlıklaşır bilmediğimiz bir karanlık...
    arkamıza aydınlığı alır önümüzdeki karanlığa yürürüz
    yürüdükçe açılır karanlıklarımız
    yürüdükçe yürürüz yürüdükçe görürürz herbir yanılgıyı
    ve durduğumuzda...
    çoook öncesine bakan ihtiyar bir beden gibi bakarız arkamıza
    arkamıza aldığımızı sandığımız aydınlık yerini çoktan karanlığa bırakmıştır bile
    oysa ona sığınır ona güvenirdik her teklediğimizde ve her üzüldüğümüzde
    geçen zaman ve değişen dünya adeta yutar bedenimizi
    ve duygularımız sığmaz içine dünyanın,
    uzaklarda çoook uzaklarda ulaşamadıklarımızı düşler dururuz
    oysa hayat onları bize vermişti...
    sadece önümüze bakmıştık ve önümüzdeki karanlığa odaklanmıştık
    kendimize geldiğimizdeyse gerçek bir tokat gibi yapıştı yüzümüze
    üç günlük hayatın iki gününü çoktaaan yaşamıştık
    geride kalan birgün didikler durur aklımızı
    o birgünde yaşarken yine dünleri düşler dururuz
    ve birgün...
    aniden ürkekçe sertçe bitmişçe kalktığımız kabuslarımızdan
    yine uyuyarak kurtuluruz...
    Usulca başlayan bir melodidir hayat,
    ürkekçe, sertçe ve bitmişçe biten..

  113. 2008-01-01 #113
    Hüzün kadar tatlı, hüzün kadar buruk bir Sonbahar...



    Hüzün kadar tatlı, hüzün kadar buruk duygular tattıran bir mevsim Sonbahar.
    Sararan yapraklarda oynaşan yağmur damlacıkları,
    güneşin ışınları var.
    Hazan mevsimi denir nedense;
    farketmesini bilenler için içinde binbirtürlü güzelliği barındıran Sonbahara.
    Renkler cıvıldaşır onda;
    yeşilin yanına kızıl,
    sıcak kahverengi ve sarı tonlar eklenmiştir.
    Güneşin arsız pırıltıları ile kızıllaşan bu yapraklar renk cümbüşü kazandırır hayatın manzarasına.
    Yeni bir pencereden bakma zamanıdır artık dünyaya;
    şairlerin, aşıkların gözünde açılan pencereden.
    Tatlı bir hüzün dolar yüreklere,
    insanın içini ürperten hafif bir esintiyle.
    Herbiri farklı dünyalara açılan gözlerle camlardan bakanlar görülür.
    Çizgiler arttıkça yüzlerde bu güzel mevsimin anlamı farklıdır, anlattığı da...


    Yağmurun tadına varmak bu mevsim için geçerlidir.
    Yağmur kokan sokaklarda yere düşen damlaları seyretmek, hayatı düşünmek,
    hayatın anlamını düşünmek.


    Bir ses duyulur sessizliğin ortasında.
    Dolu dizgin hayallere yol verme vaktidir artık.
    kimi zaman ıslak titreyen sokaklarda,
    kimi zaman sıcak loş odalarda...


    Kah solgun,
    kah neşeli gölgeler gezinir tecrübeyle olgunlaşan yıllarda.
    Düşen her yaprak dün gibi yaşananları hatırlatır.
    Geride kalan boşluk ise bir daha o yıllara dönüşün olmayacağını.


    Hercai yıllar, hercai düşünceler geride kalır.
    Dalgın gözlerin odaklandığı kitap sayfaları misali birer birer çevrilir sonbahar güzelliğinde hayat kareleri.


    Sonbahar bir yanda soğuk günleri hatırlatan,
    ömrün son demlerini yansıtan,
    diğer yanda tarafsızlığın,
    huzurun ve tadına doyum olmayan güzellikleri sere serpe önümüze buyur eden mevsim.
    Seninle olmak ne güzel.
    Seninle güzellikleri paylaşmak,
    yakmayan güneşi hissetmek, üşütmeyen esintilerle kucaklaşmak,
    yağmurla arkadaş olmak;
    şemsiye altında ya da yavaş yavaş ıslanarak.

    Sonbahar... Hüzün kadar tatlı hüzün kadar buruk güzel mevsim.


  114. 2008-01-01 #114
    "YAŞARIM" mı sanırsın ?



    Ey yüreğim, bilmez misin;
    Vurgunlardan çıkıp geldin de
    Hani kurumuştu can damarın
    Hâlâ
    "ÇARPARIM"
    mı sanırsın ?

    Yalancı nisanlardan ayaz yedin de
    Hani kırılmıştı karanfilin
    Hâlâ
    "BAHARIM"
    mı sanırsın ?

    Riyakâr sevdalardan yara aldın da
    Hani kanamıştı ömrün
    Hâlâ
    "SEVERİM"
    mi sanırsın ?

    Ey yüreğim, bilmez misin;
    Namert bir yürekten kurşun yedin de
    Hani kılınmıştı namazın
    Hâlâ
    "YAŞARIM"
    mı sanırsın ?


  115. 2008-01-01 #115

    Dönermi giden geri,

    Hangi giden dönmüş ki,


    Ya da hangi dönen kalanı bıraktığı yerde bulmuş ki


    Bir defa sunulur aşk insana


    Ya kazanırsın tüm yüreğinle aşarak engelleri,


    Ya da kaybedersin!


    Gözlerinde ebedi karanlık,


    Yüreğinde sessiz hıçkırıklar,


    Dost edinirsin karanlık geceleri…





    Hadi yüreğim sıyrıl tüm geçmişten,


    Yeni bir sayfa açmalısın belki,


    Hep dediğin gibi,


    Ama bir türlü yapamadığın!


    Nağmelere eşlik etme,


    Bırak aşıklar eşlik etsin artık


    Sen al yüreğini ve çık enginlere


    Geride kalan neylesin ruhsuz bedeni…





    Biliyorsun sen gözyaşlarının elmas kadar değerini,


    Hep lüzumsuz harcadın beklide o değeri,


    Kurtarma zamanı artık bu yüreği


    Sen seni kurtar bi


    Gerisi bir martı kanadında özgür ve ebedi


    O bir avuç toprakta dirilme vakti…





    Bir kuş ol uç yüreğim,


    haydi!



  116. 2008-01-01 #116
    ..yine yüreğimde "son"bahar,




    yaprak dökümü!...


    dalından düşen her yaprağa uzun dalışlar,


    anılar, an'lar...


    ve her bir yaprağı özel kılan


    özde bıraktığı gülümseme...


    kaç defa yaşar bir ömür hazan mevsimini?


    ve kaç defa bulur gönül,


    gönül eşini...!


    galiba hazan mevsiminde bulunanlar,


    belki de bahar da...


    hazan mevsimi de bir bahar


    "son"bahar


    daha sıkı sarılır insan bu zaman da


    sevgiye...


    sevgiliye...


    ilkbahar da değil de


    sonbahar da daha değerlidir papatya,


    ..gibi!


    son demde, son papatya!


    hani kış mevsiminden önce kırlarda açan


    yaban papatya!



  117. 2008-01-01 #117
    Sensizliğin Yarım Kalmışlığın Adı Hüzün Olsun



    Adı hüzün olsun bu gerçeğin.
    Ayrılığın tekil sızısını hissetmenin
    Ve senden sonraki yaşantımın,
    Adı hüzün olsun!

    Öteki renklerini aldığın,
    Tek mevsimlik dünyamın,
    Ve senden bana kalanların,
    Rotasız başlayan yolculuğumun,
    Her limanda yüzleştiğim sensizliğin,
    Adı hüzün olsun!

    Bir türlü gelmeyen geleceklerin,
    Bir yarısı sende kalan geçmişin,
    Ve her gün biraz daha kaybolan iyimserliğimin,
    Adı hüzün olsun!

    Gittikçe tuhaflaşan tavırlarımın,
    Azalan ideallerimin,
    Alışkanlık haline gelen sıradanlıkların
    Birbirine benzeyen her günün
    Adı hüzün olsun!

    Aklımda kalan şarkı sözlerinin,
    Anılarını sakladığım kirli odamın,
    Yağan yağmurun,
    Cama dayanmış soluk yüzümün,
    İçimde ağlayan çocuğun,
    Adı hüzün olsun!

    Artık gelmeyeceğine olan inancımın,
    Eksik yüreğimin, göremediğim renklerin,
    Sensizliğin, yarım kalmışlığın,
    Adı hüzün olsun!

    Değişmeyen şeylerin,
    Aynı filmin tekrarına benzeyen rüyaların,
    Sadakatini elden bırakmayan gönlümün,
    İçimdeki yalnız şairin, bu yaşantının,
    Ve bu şiirin adı hüzün olsun!



  118. 2008-01-01 #118

    Daha Ne Kadar Cezalandıracaksın Beni Sensizlikle

    Daha ne kadar cezalandıracaksın beni sensizlikle?
    Oysa ben seninle dolu bir yaz istemiştim
    Şimdi yapayalnız odamda bu sessizlikte
    Tıpkı yazamayan bir yazar,
    Tıpkı düşünemeyen bir düşünür,
    Tıpkı okuyamayan bir okur gibiyim.
    Galiba yaşıyorum halâ
    Ama ölü gibiyim...

    Daha ne kadar cezalandıracaksın beni sensizlikle?
    Bu sıcak ağustos akşamı başbaşayım çaresizliğimle.
    Bu sıcak ağustos akşamı buz gibi sensizliğimde...
    Düşünüyorum da bazen kendi kendime
    Hayır hayır! Pişman değilim kesinlikle.
    Yüzünü görememek olurdu herhalde bana en büyük ceza,
    Onu da zaten yaşıyorum günlerdir
    Yaram acımaz artık daha fazla...

    Daha ne kadar cezalandıracaksın beni sensizlikle?
    Sabırla bekliyorum bana gelmeni...
    Ya da gel demeni...
    Çağırmazsan hayalinle mutlu olurum ben de
    Her zaman yaptığım gibi...

    Sessiz çığlıklar atıyor yüreğim...
    Frekansı farklı olan,
    Hani sevmeyenlerin duyamayacaklarından.
    Boğuşuyor ciğerlerim nefessizlikle.
    Ama ben hissetmiyorum bile bunları artık.
    Çünkü tek bir soru var aklımda:
    Daha ne kadar cezalandıracaksın beni sensizlikle


  119. 2008-01-01 #119

    ******SeVDiM******

    **** Ben senin en çok sesini sevdim****
    Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
    Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
    *** Bana her zaman dost, her zaman sevgili...


    Ben senin en çok ellerini sevdim
    Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
    Nice güzellikler gördüm yeryüzünde
    En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak...


    Ben senin en çok gözlerini sevdim
    Kah çocukça mavi, kah inadına yeşil
    Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
    Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil...


    Ben senin en çok gülüşünü sevdim
    Sevindiren içinde umut çiçekleri açtıran
    Unutturur bana birden acılar, güçlükleri
    Dünyam aydınlandı sen güldüğün zaman...


    Ben senin en çok davranışlarını sevdim
    Güçsüze merhametini, zalime direnişini
    Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
    Vahşi ve mağrur bir kaplan kesilişini...


    Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
    Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
    Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini...
    Ben senin en çok bana yansımanı sevdim


    Bende yeniden varolmanı, benimle bütünleşmeni
    Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
    Ben seni sevdim, ben seni sevdim,ben seni...



  120. 2008-01-01 #120
    Sebeb-i hüznüm...


    Artık Eylül güzelim...
    Yağdı yağacak yağmur havalarında, üzüldüm mü nasıl üzülürüm, umutlandım mı nasıl sevinirim, bilemezsin.

    ***

    Şimdi üzgünüm...

    Son yapraklarını da rüzgara teslim etmek üzere olan çırılçıplak bir ağaç gibi, rengimden ve neşemden eser yok...

    Yalnızım...

    Biliyorum; bunu ben yapıyorum.

    Ama elimde değil.

    Benim baktığım yerden hayat böyle gözüküyor ve başka bir açıdan bakmaya gücüm yok!

    Zamana teslimim...

    Gündüz vakti, perdeleri kapalı bir odada aydınlık arayan adamım...

    Işık dışarıda...

    Korkuyorum...

    Bu korkuyla, kendi karanlığıma sığınmak, hüzünden ibaret...

    Hüzün...

    Hüzün ki, baştan çıkarır...

    Hüzün; iskeleye bağlı geminin halatlarını zorlayan arsız rüzgar...

    Koparsa ne olur?

    Bu, düşünülecek bir şey değildir...

    Bir yanım iskeleye çarparken ve bir yanım ufka arzulu...

    Bu, düşünülecek bir şey değildir...

    Hüzün; "kopsun inceldiği yerden"e giden tehlikeli bir yoldur çünkü...

    Çünkü hüzün, şuuru koynuna alır ve masumca uyutur...

    ***

    Yağdı yağacak yağmur havalarında, üzüldüm mü nasıl üzülürüm, umutlandım mı nasıl sevinirim, bilemezsin.

    Belki bu gelen yağmur, benden kalan artıkları temizleyecek ve bana "vaktin doldu, artık geç oldu" diyecek...

    Belki de bu yağmur, birkaç umut parçamı besleyip büyütecek, "son nefesten önceki her nefes, başlamasını bilene ilk nefes" diyecek...

    ***

    Benim "Eylül"üm, işte böyle güzelim...
    "Hüzün" güzelim...

  121. 2008-01-01 #121
    Ağlamıyorum ; gözüme yıldız kaçtı.



    Dünümü yargıladım bugünümde,
    Şimdi, zavallı yarınlarımda sallanıyorum.
    Yarınlarım desen kaçışların öyküsünde,
    Sevmelerime kaza süsü vererek yaşıyorum…
    Küstahlığım diz boyu,
    İç seslerimden uzak bir ben,
    Ve, yokluğundan uzak bir sürü psikopatça düşünce...
    Hiçbir intihar kabul edemez geçmişimi,
    Geleceğim yeni intiharları doğurmaya gebe...
    Gerçekleri göremeyecek kadar yalandım ben,
    Şimdi küçüldüm, küçük yalanlarla yoğruluyorum…
    Gözlerimden Karadeniz geçti, hayat tümüyle alabora,
    Gemilerimin hepsi battı, deniz bile istemedi beni,
    Çırpınışlarım, karaya vuran bir balık gibi,
    Varlığım armağan olsun tüm gecelerine!
    Elimde kirli bir kadeh, şerefin mi bu senin?
    Hadi geç otur karşıma, dudaklarım bekliyor ağıt yakmak için.
    Kefenlenmiş sözler taşıyorum, yürek cebimde senin için,
    Vücudumu delik deşik eden gözyaşlarımın izini sürmek delilik mi dersin?
    Şimdi varlığın ne kadarsa yokluğunda en az onun kadar anlamlı!
    Söyle bana hangi rüyanın vesikasını taşıyor yüzüm?
    Ve, son kullanım tarihi geçmiş, kaç aşkı taşıyorum üzerimde?
    Yağmuru giyerek, hayatın akışı olmak istiyorum,
    Gülücüklerimden, küçük çocuklarımın doğmasından sıkıldım!
    Bulutlar soru işareti gibiler, beynimde savaşıp duruyor…
    Ağlamıyorum, yıldızlar gözüme kaydı sadece(!)
    Kaç adımda tamamladın ki beni, yokluğunda ölümler beğeneyim?
    Geçmişimizden alıntılar yaparak yüklemeye kalkışma kendini!
    Gözyaşlarım hep asılı kaldı, göz kapaklarımın mülteci kampında,
    Esareti kendimde yaşıyorum, şimdi varlığını tekrar giyerek çık karşıma.
    Puslu bir gecenin sabahında, haklı şiirlerime meze ol ki
    İkindi vakti, kefensiz satırlara gömebileyim seni.


  122. 2008-01-01 #122
    Kardan Düşünceler


    Beyaz bir kış hayal edenlerimiz için en güzel müjdelerden birisidir kar. Soğuk bir bayram sabahında misafiriniz oldu mu hiç? Evetse, etrafın hemen nasıl da ısınıverdiğini görmüşsünüzdür. Karın Tanrı misafiri gibi ansızın çıkageleni makbüldür değil mi? Hiç bir şeyin farkında olmadan sabahına uyanıverdiğiniz bir günü düşünün... Size bembeyaz bir sürpriz yapılmıştır o an. Nasıl da şaşırır ve çocuk gibi sevinirsiniz öyle! Sanki sizin için yağmıştır o masum taneler. Hiç durmasa da yağsa deyiverirsiniz. Saflığınıza ve çoçukluğunuza açılırsınız usul usul.

    Kardan daha ak ne var ki muhayyilemizde! Kar gibi beyaz deriz benzetirken. Nebi (as) da havz-ı mübareklerini "kardan beyaz, miskten güzel" sözleriyle anlatmıştır. Kardan adamlar, karda açan çiçekler, kardelenler... Masumiyet ve saflık ancak bu kadar yakışır bir şeye. Her bir taneyi melek elleri bırakıyorsa yere, bundan daha tabii ne olabilir ki! Neden siyah, yeşil, kırmızı veya başka bir renkte yağmıyor acaba? Evet, çünkü beyazdan daha masum bir renk bilmiyorsunuz değil mi!

    Zirveler en çok sevdikleri yerlerdendir. Bu yüzden olacak onlardan hiç ayrılmazlar. Bir de zirvelerde pek dokunulmaz onlara. Gerçi mütevazidirler; baksanıza, o mübarek güzelliğe ayak basıveririz de ses etmezler! Uçup yükselebilsek zaten biz de o beyazlığı ezip geçmek istemeyiz. Çocukları da çok severler ve her ikisi de güzellik ve masumiyette eşdeğer gibidirler. Kar çocuk gibi masumsa eğer, çocuk da kar gibi temiz ve güzeldir. ıçimizdeki çocuklardan biridir belki de kar. Tabiatın bağrında başbaşa kaldığınızda en saklı duygularınızı hiç çekinmeden açabilirsiniz ona.

    Kar Cenab-ı Hakk'ın insanlık gündemine çok ani ve hissedilir şekilde müdahelesidir. Daha yağarken birden bütün ağızların şarkısı değişir; herkes onu konuşmaya başlar. Biraz birikince hemen teslim alır arzı. Adeta her bir kar tanesi o minik varlıklarıyla ama çığlık çığlığa "Hey, siz insancıklar bırakın işi, gücü ve bizi seyre koyulun. Haberler var sizlere öte yakadan. Yine unutuverdiniz varlığınızın aşkınlığını. Bakın bizler selam getirdik, almaz mısınız?" der gibiler değil mi! Belki bu yüzden kar yağarken hemen bir semavilik kaplıyor insanın içini, zira ruhanilerle geliyor bu seyirlik temaşa.

    Gürül gürül rahmet soluklarını duyabilirsiniz bu sessiz beyazlık senfonisinde. Adeta Rahman'ın şefkat ve merhamet temsilcisi yağar ayrım gözetmeden ak-kara herbir şey üzerine. Siz de şöyle bir kar banyosu almak istersiniz hani. Üzerinize yağsın istersiniz, daha doğrusu içinize, kalbinizin kararan yerlerine; yer yer kurumaya yüz tutan özsuyunuzu böyle temiz bir kaynakla yeniden coşturmak niyetiyle. Bu noktadan bakınca Efendimiz'in (sas) mübarek dualarında geçen "(...) Allahım hatalarımı kar ve dolu suyuyla yıka. (...)" sözleri daha iyi anlaşılabilir. Ayrıca burada karın zikredilmesiyle cehennem ateşine karşı istiazenin ancak böyle olabileceği de söylenmiştir.

    Karla arası iyi olmayanlardan da dem vurabiliriz. Bu masumiyet ve saflık abidesi bazı yerlere sahibinin celal yönüyle tecelli eder. Bitmemecesine, hiç durmamacasına yağar ha yağar; yağar ha yağar... Tabii yavaş yavaş sınırları zorlayan bu misafire artık iyi gözle bakılmaz. Çünkü nedense bir türlü kalkıp gidesi gelmez. Emir böyle der gibi katlana katlana yükselir de metrelerce kalınlıkta bir tabaka ile uzun süre size meydan okur durur. Küreye küreye bir hal olursunuz ama bana mısın demez. Karın böyle yağanıyla yaşamak durumunda olanlara sabırlar diliyorum. Bilemiyorum belki bizim aramız gayet iyi diyeceklerdir. Öyleyse eğer, bunlar da zaten hayatın güzel yönleri üzerine odaklanmış onun dilinden anlayan güzel insanlardır sanıyorum.

  123. 2008-01-01 #123

    Kelebek dokunuşlarını tanır mısınız?


    HİÇ BEKLENİLMEYEN, çoğu zaman farkedilmeyen zaman girdabından yüreğinizin tarlasına konmaya çalışan.
    Kimi zaman bir kayalığın kenarında durmuş, o dokunuşa bile hasret beklerken,
    Kimi zaman depremlerimizde tüm sert darbeleri savurur ya da sakınırken.
    Yaşanılan ne kadar sanal, ne kadar gerçek ayırdına varamazken,
    Yüreğinizin kıyısından hafifçe saran,
    Derinliklerinizdeki rüzgârlarda kilometrelerce yol alan bir kelebek dokunuşudur.
    Bir kelebek dokunuşu nasıl bu kadar yol alır? demeyin,
    Onlar rüzgârlarınızdan da hafiftir de ondan.
    Peki rüzgarlarınızdan da hafif kelimelerinizi tanır mısınız?
    Hani şu içinizdeki kokuya dokunan ve baharı yaşatan.
    Yüreğinizin dağlarında kokanı tanır mısınız, zirveden akan karlara karışan?
    Ya o kokunun kaynağını?
    Şifreyi bilir misiniz, içinizdeki cenneti aralayan.
    Cehennemde orada, aslına bakarsan.
    Hayat ve ölüm, içimiz ve dışımızdaki evren, kelebek dokunuşlarında buluşan anlam.
    Taşınır rüzgârlarında zamanın; farkedilemeyecek kadar hafif, ama aslında inanılmaz derecede ağır bir anlam...


  124. 2008-01-01 #124

    Bakmadığımı sandığın zaman..

    Bakmadığımı sandığın zaman , ilk yaptığım resmimi buzdolabının kapısına astığını gördüm ve hemen bir başka resim yapmak istedim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , sokaktaki bir kediyi beslediğini gördüm ve hayvanlara karşı nazik olmanın iyi bir şey olduğunu öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , benim için en çok sevdiğim keki yaptığını gördüm ve küçük şeylerin yaşamdaki özel şeyler olabileceğini öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , yemek yaptığını ve hasta olan bir arkadaşına ***ürdüğünü gördüm ve hepimizin birbirimize bakmamız gerektiğini öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , zamanını ve paranı, hiçbir şeyi olmayan insanlara verdiğini gördüm ve bir şeylere sahip olanların, hiçbir şeyi olmayanlara vermeleri gerektiğini öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , evimizi ve içindeki herkesi gözettiğini, özen gösterdiğini gördüm ve bize verilenlere bakmamız gerektiğini öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , iyi duyumsamadığın zamanlarda bile sorumluluklarını yerine getirdiğini gördüm ve büyüdüğüm zaman sorumlu olmam gerektiğini öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , gözlerinden yaşlar aktığını gördüm ve kimi zaman olayların incittiğini; ama ağlamanın yanlış olmadığını öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , umursadığını gördüm ve olabileceğim herşey olmayı istedim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , büyüdüğüm zaman iyi ve üretici bir insan olmak için bilmeye gereksinim duyduğum yaşamın derslerinin çoğunu öğrendim.

    Bakmadığımı sandığın zaman , sana baktım ve "Bakmadığımı sandığın zaman gördüğüm herşey için teşekkür ederim" ; demek istedim.


  125. 2008-01-01 #125


    Yaşamak için önce "Umut

    Gölgeler düşşe de yüreğinin üstüne, güneşini sakın söndürme. Eğer umut yoksa, yaşam çok uzak kalır insana. Unutma; Senden bir tane daha yok bu dünyada... Gülümsemeyi asla unutma." Aslında umuda ne kadar ihtiyacımız olduğu ve umut olmadan yaşamın anlamsızlığını anlatıyor söylenmiş olan bu söz. Ve umutla birlikte gülümsemeyi yüzümüzden eksik etmemenin, hayata tutunmanın bir başlangıcı olduğunu da. Zaman zaman insanlarla konuşurken, umut ararım gözlerinin içinde. Gerçekten umut var mı yaşamlarında... Ve bir çok insanda olduğu yakınımdaki insanların gözlerini içinde umutsuzluğu buluyorum. Tıpkı kendimde arada sırada bulduğum gibi.
    Oysa umut değil mi yaşamamızın tek sebebi? Bir şeylerin elbet bir gün güzel olacağına inanmak değil mi önemli olan? Hangi insan umutları olmadan yaşayabilir, ya da yaşasa nereye kadar umutsuzluğu kendine arkadaş sayabilir. Umutsuzluk bir insana nereye kadar arkadaşlık yapabilir? Her zaman kötü arkadaşların zarar verdiği gibi, umutsuzlukta zarar vermez mi hayatımıza? "Verir tabiki" diyenler varsa niye hala umutsuz bakıyoruz hayata? Niye umutlarımızın kaybolmasına izin veriyoruz?
    Herşeyin kötü gittiği bir anda hala umut edebiliyor muyuz? Kapanan her kapının bizi umutsuzluğa sürüklediğini, önümüzde açılacak yeni kapıların ise umutlarla dolu olduğunun farkında mıyız?
    Farkında isek açılması gereken umut kapılarını açmak için niçin bekliyoruz? Umut kapılarımıza vurduğumuz kilitleri niçin kırmıyoruz? Elimizdekilerle yetinip, bize sunulan hayatın iyi taraflarını bularak başlayabiliriz umutlarımıza.
    Umutsuzluğu ise düşman sayarak konuşmayabiliriz bir daha. Hatta hiç kayde değer de almayabiliriz.
    Nasıl olsa bizim elimizde değil mi umudu ve umutsuzluğu yönlendirmek? O zaman ne bekliyoruz... Umutsuzluğu unutup, yaşamak için bize en gerekli olan umutlarımıza sarılalım. Her sabah gözlerimizi hayata karşı açtığınızda yeni bir güne umutla bakalım. Umut ki nefes almak olsun, umut ki yaşamak olsun...
    Ve unutmayalım yaşamak ve nefes almak için önce umut etmeli. Her ne olursa olsun umutlu olmalı, şartlara aldırmadan, insanları takmadan. Ve gülümsemeyi unutmamalı. Çünkü bizden bir tane daha yok bu dünyada



  126. 2008-01-01 #126
    Sevgi Nedir?
    Hemen hemen herkes bu soruya kendince bir cevap bulmustur.
    Sevgi kimine göre bir duygudur,kiminin inanmadigi,kiminin taptigi bir duygu.
    Sen arkadasim! Bana sevginin tanimini yap dedigimde ,bana verecegin ilk cevap ne olurdu?
    Tahmin edebiliyorum.
    Buna cevap vermek gerçekten çok zor.
    Imkansiz degil ama zor.
    Sevgi için bir çok tanim yapilir.
    Ama gerçek cevabin "sevgi" kelimesinin içinde oldugunun kimse farkinda degildir.
    Sevgi sevgidir!
    Sevgi bir sakizi sevdiginle paylasmaktir,sevgi hissetmektir,sevgi dokunmaktir,sevgi aglamaktir sevgi gülmek,sevinmektir sevgi,düsünmektir,sevgi acimaktir,sevgi annedir,sevgi çocuktur,sevgi devlettir,sevgi Allah... Sevgi sensin ,sevgi ben,sevgi o....
    Sevgi çok seydir,sevgi asktir,arkadasliktir,dostluktur,komsuluktur...
    Sevgi her seydir be güzelim...Sevgi her sey...
    SEVGI SENSIN BE GÜZELIM SEVGI SENSIN ANLIYOR MUSUN SEN!!!
    Bir Yürekte Cannn olabilir misiniz?
    O yürege Can Katabilir misiniz?
    Bir Cannn'immm kelimesine o yürekte bin anlam katabilir misiniz?
    Gözlerde isiltilar, piriltilar görebilir misiniz?
    Çalinmis Zamanlari renk renk yasayabilir misiniz?
    Ellerin,gözlerdeki isiltilarin o yüregin sicakligini birebir yansittigini algilayabilir/algilatabilir misiniz?
    Ya yüzlerce, binlerce renklerin disinda renkler bilir misiniz?
    Can sesini duydugunuzda yüreginizde; ürperti ve titresimlerin getirdigi telasin midenize vurusunu bilir misiniz? Imge'lerin tadini bilir misiniz?
    Ya kelimelerin, mimiklerin, ifadelerin yetersiz kaldigini bilir misiniz?
    Dizlerinizin, omuzunuzun, gögsünüzün can atesini arayisini bilir misiniz?
    Avuçlarinizin; Can Çiçeginin ellerini, saçlarini, yüzünü özümleyisini bilir misiniz?
    Saçlarina, gözlerine, burnuna, dudaklarina ve tenine dokunusun hazini bilebilir misiniz?
    Kalabaliklarda sessizlik sarkilari söylemeyi bilir misiniz?
    Ya ellerin dansini bilebilir misiniz? Sikica sarmanin, yürege katmanin tadinin haza dönüsümünü, Onun dizlerinde, omuzlarinda, sonsuza kadar kalmayi hatta yok olmayi isteyebilir misiniz?
    Yani dostlugu+yüregi+ruhu+mantigi ve bedeni tek tek sirayla yasamayi, yudum yudum yürege katmayi bilebilir misiniz?
    Kim bilebilir!
    kim bilebilir ki!..
    kim yasamis ve yasatmistir, kim algilatmis ve algilamistir ki, kimin gözleri acimistir, kimin yüregi kanamistir, kim deli yürek olmustur, kimin yüregine yagmurlar yagmistir/yagdirilmistir ve kim bu "misiniz" leri ve"kim"leri birebir yasamsalina katmistir ki
    Iste bütün bunlari sadece ama sadece CANA CAN KATANLAR bilir yani biz

  127. 2008-01-01 #127
    SEVGİ


    Hani sözlerde duvaksız gelin gibi dolaşan,
    Hep kulak ardı ettiğimiz sevgi...
    Nankör ruhlarımızda yarım,yamalak
    Pazarlıklara sunduğumuz sevgi,
    Ne kadar ucuz üretip,allayıp pullayıp
    Körpelere can değil ruh acıtarak
    Ömür yakarak sattığımız sevgi...
    Adını camlara yazdığımız
    Özünü sandıklara kaldırdığımız,
    Bir elde kum...bir elde altın sevgi...
    Lafı oldu mu aslan kesildiğimiz,
    Kopyasını güzel çıkarttığımız,
    Atıp tuttuğumuz,bizim sandığımız
    Aslında ta en baştan yanıldığımız
    Varlığımızın tek bestesi sevgi
    Ödünç aldığımız...
    Göz alabildiğine değil,
    Akıl alabildiğine büyükken
    Dilde beş para...un ufak ettiğimiz
    Şimdi hikaye...
    Şimdi masal...
    BİR VARMIŞ...BİR YOKMUŞ SEVGİ...

  128. 2008-01-01 #128
    Sevmek inanmaktır.
    Sevmek yaşamaktır.
    Sevdiğini kendisi gibi, kendisinden de çok duyumsamaktır.
    Sevmek sevdiği olmaktır.
    Sevmekte ikilikler kalkar, bir olmalara gidilir. İki ten, iki kalp, iki gönül yoktur sevgide. Tek bir kalp olunur, tek bir yürek olunur.
    Sevmek paylaşmaktır . Sevdiğiyle sevdiğini paylaşmaktır. Sevdiğiyle kalbini bölüşmektir sevmek. Ki tek kalp olunsun.
    Sevgide son yoktur. Sevgiler hiçbir zaman son bulmazlar. Biten sevgiler yoktur, bitmiş gibi görünen sevgiler vardır. Vazgeçiş de yoktur sevgide. Yaşandıkça yaşatılır sevilen. Ama kimi zaman sevgili için kimi zamansa sevginin bir gereği olarak saklanır bu aşklar. Vazgeçiş yoktur, vazgeçmiş gibi görünmek vardır o yüzden.
    Sevmekte istemek yoktur. Sevgilinin olduğu yerde son bulur istekler. Bir şey varsa istediğin bu senin için değil, sevgili için istediğindir. Ondan O'nun adına istersin. O'nu daha sonsuz sevebilmek için istersin. Sevme özgürlüğünü istersin, kabul edilmesini istersin. İstersin ama bir gün gelir bu istekler de son bulur. Kendinden istersin artık. Sevgiliyi daha çok sevmek istersin kendinden. Sonsuz kılmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu, olmaz mı bunu sevgilinin isteği belirler.
    Sevmek sevgiliyi istememeyi öğrenmektir. Sevmek sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir.
    Sevmek; sevmek istemektir.
    Sevmek, beklememektir. Beklentilerin son bulduğu bir duraktır o. Öyle ki tüm gerçekler, tüm dünya silinir gider. Ne O'ndan anlasılmayı beklersin, ne onu anlamayı. Ne onun gelmesini beklersin, ne onun Leyla, Mecnun olmasını. Beklediğin bir şey yoktur sevmeyi becermek dışında.
    Sevmek, gücenmemektir.
    Sevmek sevgililerin hiçbir sözüne üzülmemeyi ögrenmek demektir.
    Sevgilinin ölüm hançerine bile hayır dememektir sevmek. Onun vuruşuna, onun tokadına alınmamaktır, sevgiliden gelen her hareketi ve her sözü kabullenmektir. İhanetlere, hainliklere bile üzülmemektir. Sevgiliden gelen öl emrine bile ölürüm diyebilmektir. Kendi elleriyle kalbini bir bıçak ucuna koymaktır sevmek.
    Sevmek ölmektir.
    Sevmek, ölmesini bilmektir.
    Sevgili için yaşamaktır. Onun eli, kolu, gözü, kalbi olmaktır. Ama artık onun bir şeyi olunmadığı bir zaman ölmesini bilmektir! Sevmek, vermektir. Sevmek sevdiği için almasını bilmektir. Almamaya yemin ederek vermektir. Ama almalarda kurtaracaksa sevgiliyi almasını bilmektir sevmek!
    Sevmek, tükenmektir. Sevmekten ölürken tekrar varolmaktır o sevgiden.
    Sevmek sevgilinin gel deyişine hayır demektir. Sevgilinin aşkıyla boğuşurken, yüzerken o aşk denizinde sevgilinin uzanan eline hayır demektir.
    Sevgilinin bakan gözüne bakmamaktır sevmek. Ağlayan gözlere şefkat ve tebessümle yanıt verebilmektir.
    Sevmek, sevgili olmaktır. Sevgilinin yüzündeki gülücük olmaktır. Onu yaşama döndürecek bir damla su olmaktır. Sevmek sevgilinin limanı olmaktır. Sevmek sevdiğinin canı olmaktır. Onun ölümü isteyebileceği canı olmaktır. Sevmek yangın olmaktır. Yanmaktır, kor olmaktır. Dağ olmaktır, evren olmaktır. Her şey olmaktır, hiç olmaktır. Alev olup girmektir gönüllere.
    Sevmek yürümektir gönüllerde.
    Sevmek güvenmektir.
    Sevmek onaylanmaktır.
    Sevmek sevgiliye bir nefes gibi, bir ses gibi yakın olmaktır. Sevmek çok ötelerde olsa bile yaşamak ve yakın olmaktır sevgiliye. Yakınlılıktır, doğallıktır, özdenliktir sevmek.
    Yalansızlık, içtenlilik, ölümsüzlülüktür sevmek. İlk insanın, Havva'nın Adem'in saflığını ve temizliğini, çocuk masumluğunu taşımaktır sevmek.
    Gözyaşı olmaktır, yağan yağmur olmaktır. Bir sonbahar mevsiminin sarı yaprağı gibi yalnız olmaktır sevmek.
    Sevgilisizken sevgiliyi sevmektir.
    Sevmek üşümektir. Sevgilinin yokluğuna üşümektir.
    Sevgiliyle her şeyi göze almaktır sevmek. Ki sevgilinin olduğu cehenneme yürümektir. Sevgilinin olmadığı Cennete de gitmemektir sevmek.
    Sevmek, sevgiliyi cennet etmektir.
    Sevmek bir olmaktır.
    Sevmek yaşamaktır.
    Ve sevmek inanmaktır.
    Sevmek bir başkasının hayatını yaşamaktır.
    Sevmek sevmesini haketmektir.
    Sevmek sevgilinin baktığı yerde, sustuğu yerde olmaktır.
    Sevmek sevgilisiz geçen gecelerin sabahına varmaktır. S
    evmek saz benizli sabahlarda yaşamaktır sevgiliyi.
    Sevmek sevmesini bilmektir.
    Sevmek ölmesini bilmektir.
    Sevmek SEVMEK olmaktır.
    AŞK olmaktır.
    Aşk bir kere sevmektir.
    Sevmek aşkın kendisi olmaktır.
    Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz..

  129. 2008-01-01 #129
    SEVGİ NEDİR?

    · Sevmek inanmaktır.

    · Sevmek yaşamaktır.

    · Sevdiğini kendisi gibi, kendisinden de çok duyumsamaktır.

    · Sevmek sevdiği olmaktır.

    · Sevmekte ikilikler kalkar, bir olmalara gidilir. İki ten, iki kalp, iki gönül yoktur sevgide. Tek bir kalp olunur, tek bir yürek olunur.

    · Sevmek paylaşmaktır . Sevdiğiyle sevdiğini paylaşmaktır. Sevdiğiyle kalbini bölüşmektir sevmek. Ki tek kalp olunsun.

    · Sevgide son yoktur. Sevgiler hiçbir zaman son bulmazlar. Biten sevgiler yoktur, bitmiş gibi görünen sevgiler vardır. Vazgeçiş de yoktur sevgide. Yaşandıkça yaşatılır sevilen. Ama kimi zaman sevgili için kimi zamansa sevginin bir gereği olarak saklanır bu aşklar. Vazgeçiş yoktur, vazgeçmiş gibi görünmek vardır o yüzden.

    · Sevmekte istemek yoktur. Sevgilinin olduğu yerde son bulur istekler. Bir şey varsa istediğin bu senin için değil, sevgili için istediğindir. Ondan O'nun adına istersin. O'nu daha sonsuz sevebilmek için istersin. Sevme özgürlüğünü istersin, kabul edilmesini istersin. İstersin ama bir gün gelir bu istekler de son bulur. Kendinden istersin artık. Sevgiliyi daha çok sevmek istersin kendinden. Sonsuz kılmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu, olmaz mı bunu sevgilinin isteği belirler.

    · Sevmek sevgiliyi istememeyi öğrenmektir. Sevmek sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir.

    · Sevmek; sevmek istemektir.

    · Sevmek, beklememektir. Beklentilerin son bulduğu bir duraktır o. Öyle ki tüm gerçekler, tüm dünya silinir gider. Ne O'ndan anlasılmayı beklersin, ne onu anlamayı. Ne onun gelmesini beklersin, ne onun Leyla, Mecnun olmasını. Beklediğin bir şey yoktur sevmeyi becermek dışında.

    · Sevmek, gücenmemektir.

    · Sevmek sevgililerin hiçbir sözüne üzülmemeyi ögrenmek demektir.

    · Sevgilinin ölüm hançerine bile hayır dememektir sevmek. Onun vuruşuna, onun tokadına alınmamaktır, sevgiliden gelen her hareketi ve her sözü kabullenmektir. İhanetlere, hainliklere bile üzülmemektir. Sevgiliden gelen öl emrine bile ölürüm diyebilmektir. Kendi elleriyle kalbini bir bıçak ucuna koymaktır sevmek.

    · Sevmek ölmektir.

    · Sevmek, ölmesini bilmektir.

    · Sevgili için yaşamaktır. Onun eli, kolu, gözü, kalbi olmaktır. Ama artık onun bir şeyi olunmadığı bir zaman ölmesini bilmektir! Sevmek, vermektir. Sevmek sevdiği için almasını bilmektir. Almamaya yemin ederek vermektir. Ama almalarda kurtaracaksa sevgiliyi almasını bilmektir sevmek!

    · Sevmek, tükenmektir. Sevmekten ölürken tekrar varolmaktır o sevgiden.

    · Sevmek sevgilinin gel deyişine hayır demektir. Sevgilinin aşkıyla boğuşurken, yüzerken o aşk denizinde sevgilinin uzanan eline hayır demektir.

    · Sevgilinin bakan gözüne bakmamaktır sevmek. Ağlayan gözlere şefkat ve tebessümle yanıt verebilmektir.

    · Sevmek, sevgili olmaktır. Sevgilinin yüzündeki gülücük olmaktır. Onu yaşama döndürecek bir damla su olmaktır. Sevmek sevgilinin limanı olmaktır. Sevmek sevdiğinin canı olmaktır. Onun ölümü isteyebileceği canı olmaktır. Sevmek yangın olmaktır. Yanmaktır, kor olmaktır. Dağ olmaktır, evren olmaktır. Her şey olmaktır, hiç olmaktır. Alev olup girmektir gönüllere.

    · Sevmek yürümektir gönüllerde.

    · Sevmek güvenmektir.

    · Sevmek onaylanmaktır.

    · Sevmek sevgiliye bir nefes gibi, bir ses gibi yakın olmaktır. Sevmek çok ötelerde olsa bile yaşamak ve yakın olmaktır sevgiliye. Yakınlılıktır, doğallıktır, özdenliktir sevmek.

    · Yalansızlık, içtenlilik, ölümsüzlülüktür sevmek. İlk insanın, Havva'nın Adem'in saflığını ve temizliğini, çocuk masumluğunu taşımaktır sevmek.

    · Gözyaşı olmaktır, yağan yağmur olmaktır. Bir sonbahar mevsiminin sarı yaprağı gibi yalnız olmaktır sevmek.

    · Sevgilisizken sevgiliyi sevmektir.

    · Sevmek üşümektir. Sevgilinin yokluğuna üşümektir.

    · Sevgiliyle her şeyi göze almaktır sevmek. Ki sevgilinin olduğu cehenneme yürümektir. Sevgilinin olmadığı Cennete de gitmemektir sevmek.

    · Sevmek, sevgiliyi cennet etmektir.

    · Sevmek bir olmaktır.

    · Sevmek yaşamaktır.

    · Ve sevmek inanmaktır.

    · Sevmek bir başkasının hayatını yaşamaktır.

    · Sevmek sevmesini haketmektir.

    · Sevmek sevgilinin baktığı yerde, sustuğu yerde olmaktır.

    · Sevmek sevgilisiz geçen gecelerin sabahına varmaktır. S

    · evmek saz benizli sabahlarda yaşamaktır sevgiliyi.

    · Sevmek sevmesini bilmektir.

    · Sevmek ölmesini bilmektir.

    · Sevmek SEVMEK olmaktır.

    · AŞK olmaktır.

    · Aşk bir kere sevmektir.

    · Sevmek aşkın kendisi olmaktır.

    · Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz..

  130. 2008-01-01 #130
    Sevginin Üç Türü


    Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye
    başlıyor, Masumi Toyotome.
    "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?" diye
    soruyor..
    Sonra anlatmaya basliyor...

    "Sevgi üç türlüdür!.."
    Birincisinin adı'Eğer" türü sevgi!..
    Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye
    bu adı takmış yazar...
    Örnekler veriyor:

    Eğer iyi olursan baban, annen seni sever.
    Eğer başarılı ve önemli bir kişi olursan, seni
    severim.
    Eğer ek olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni
    severim.

    Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor.
    Bir şarta bağlı sevgi... Karşılık bekleyen sevgi...
    "Sevenin, istediği birşeyin sağlanması karşılığı
    olarak vaad
    edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar...

    "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi
    karşılığı birşey kazanmaktır."
    Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi
    üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler
    birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil,
    hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık
    oluyor ve beklentilere giriyorlar.

    Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıklarıda
    başlıyor.
    Sevgi giderek nefrete dönüşüyor.
    Ve maalesef en saf olmasi gereken anne baba sevgisinde
    bile "Eğer" türüne rastlanıyor. Fakat aslında insanlar
    "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı
    içindeler...
    .....
    İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü türü sevgi...
    Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor:
    "Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, birşeye sahip
    olduğu ya da birşey başardığı için sevilir. Başka
    birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da
    koşula bağlıdır.
    Örnek mi?..
    "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin/yakışıklısın!"
    "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar
    zengin, o kadar ünlüsün ki.."
    "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun
    ki.."

    Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih
    edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti
    koşuluna bağlı oldugundan büyük ve ağır bir yük haline
    gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik
    yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar.

    Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir.
    İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu
    tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.
    Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden
    temelde pek farklı olmadığını görürsünüz.
    Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana...
    İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek
    isterler.

    Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar.
    Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip
    biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini
    sevmeye başlayacağından korkarlar.

    Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve
    rekabet girer.
    Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler.
    Sınıfın en güzel kızı yeni gelen güzel kıza içerler.
    Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı Ferrari
    ilegelene içerler.
    Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine
    içerler.
    "O halde bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?"
    diye soruyor, yazar. "'Çünkü türü sevgi de, gerçek ve
    sağlam sevgi olamaz" diyor.

    Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı
    nedeni daha var...
    Birincisi; "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi
    miyiz?" korkusu...
    Tüm insanların en az iki yönü vardır.
    Biri dışa gösterdikleri..
    Öteki yalnızca kendilerinin bildiği...
    "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi
    terkederlerse" korkusu buradan doğar.

    Ikincisi de; "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar
    beni sevmez olurlarsa.." endişesidir.
    Japonya'da bir kuru temizleyicide çalışan dünya güzeli
    bir kızın yüzü patlayan kazan yüzünden parçalanmış.
    Kız fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup
    onu terketmiş Daha acısı aynı kentte oturan anne ve
    babası onu artık ziyarete bile gitmemişler... Sahip
    olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina
    edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş
    Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış.
    Ve kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...
    Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu "Çünkü
    türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda
    insani hep kuşkuya düşürür" diyor.

    Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?

    Ve işte sevgilerin en gerçegi!..
    Nedir peki, gerçek sevgi..
    Asıl sevgi..
    En güzel sevgi?.. "Üçüncü tür sevgi, 'Rağmen' diye
    adlandırdığım türdür" diyor yazar. Bir koşula bağlı
    olmadığı
    için ve karşılığında birşey beklenmediği
    için, "Eğer" türü sevgiden farklıdır bu... Sevilen
    kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin
    varlığını temel olarak almadığından, 'Çünkü türü sevgi
    de
    değildir bu.

    Bu üçüncü tür sevgide, insan "birşey olduğu için"
    değil, "birşey olmasına rağmen" sevilir.
    Güzelliğe bakar mısınız?..
    'Rağmen' türü sevgi!..
    Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanin en çirkin, en korkunç
    kamburu
    olmasına "rağmen" sever. Yakışıklı ve zengin
    delikanli da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen"
    tapar!..
    Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı en sefil insanı
    olabilir.
    Bunlara 'rağmen' sevilebilir.
    Tabii bu sevgiyle karsılaşması şartı ile..
    "Burada insanin, iyi, çekici, başarılı ya da zengin
    bir konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor.
    Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü
    geçmişine "rağmen", olduğu gibi, o haliyle
    sevilebiliyor kişi. Bütünüyle çok değersiz biri gibi
    görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
    Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur"
    diyor.
    "Farkinda olsaniz da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin
    için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik,
    başarı ya da ünden daha önemlidir."

    "Bugün yaş*****zı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen'
    türü sevgiyi şu anda yaşıyor olmanız ya da birgün bu
    sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."

    Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome:
    "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak ve mutlu
    edecek bu sevgiyi bulmak çok zor. Çünkü herkesin
    sevgiye ihtiyaci var ve başkalarına verecek kadar
    fazlası kimsede yok!

  131. 2008-01-01 #131
    Sevginin Üç Türü


    Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye
    başlıyor, Masumi Toyotome.
    "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?" diye
    soruyor..
    Sonra anlatmaya basliyor...

    "Sevgi üç türlüdür!.."
    Birincisinin adı'Eğer" türü sevgi!..
    Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye
    bu adı takmış yazar...
    Örnekler veriyor:

    Eğer iyi olursan baban, annen seni sever.
    Eğer başarılı ve önemli bir kişi olursan, seni
    severim.
    Eğer ek olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni
    severim.

    Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor.
    Bir şarta bağlı sevgi... Karşılık bekleyen sevgi...
    "Sevenin, istediği birşeyin sağlanması karşılığı
    olarak vaad
    edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar...

    "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi
    karşılığı birşey kazanmaktır."
    Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi
    üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler
    birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil,
    hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık
    oluyor ve beklentilere giriyorlar.

    Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıklarıda
    başlıyor.
    Sevgi giderek nefrete dönüşüyor.
    Ve maalesef en saf olmasi gereken anne baba sevgisinde
    bile "Eğer" türüne rastlanıyor. Fakat aslında insanlar
    "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı
    içindeler...
    .....
    İkinci türe geçiyoruz. "Çünkü türü sevgi...
    Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor:
    "Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, birşeye sahip
    olduğu ya da birşey başardığı için sevilir. Başka
    birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da
    koşula bağlıdır.
    Örnek mi?..
    "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin/yakışıklısın!"
    "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar
    zengin, o kadar ünlüsün ki.."
    "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun
    ki.."

    Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih
    edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti
    koşuluna bağlı oldugundan büyük ve ağır bir yük haline
    gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik
    yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar.

    Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir.
    İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu
    tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.
    Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden
    temelde pek farklı olmadığını görürsünüz.
    Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana...
    İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek
    isterler.

    Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar.
    Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip
    biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini
    sevmeye başlayacağından korkarlar.

    Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve
    rekabet girer.
    Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler.
    Sınıfın en güzel kızı yeni gelen güzel kıza içerler.
    Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı Ferrari
    ilegelene içerler.
    Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine
    içerler.
    "O halde bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?"
    diye soruyor, yazar. "'Çünkü türü sevgi de, gerçek ve
    sağlam sevgi olamaz" diyor.

    Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı
    nedeni daha var...
    Birincisi; "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi
    miyiz?" korkusu...
    Tüm insanların en az iki yönü vardır.
    Biri dışa gösterdikleri..
    Öteki yalnızca kendilerinin bildiği...
    "İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi
    terkederlerse" korkusu buradan doğar.

    Ikincisi de; "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar
    beni sevmez olurlarsa.." endişesidir.
    Japonya'da bir kuru temizleyicide çalışan dünya güzeli
    bir kızın yüzü patlayan kazan yüzünden parçalanmış.
    Kız fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup
    onu terketmiş Daha acısı aynı kentte oturan anne ve
    babası onu artık ziyarete bile gitmemişler... Sahip
    olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina
    edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş
    Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış.
    Ve kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...
    Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu "Çünkü
    türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda
    insani hep kuşkuya düşürür" diyor.

    Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?

    Ve işte sevgilerin en gerçegi!..
    Nedir peki, gerçek sevgi..
    Asıl sevgi..
    En güzel sevgi?.. "Üçüncü tür sevgi, 'Rağmen' diye
    adlandırdığım türdür" diyor yazar. Bir koşula bağlı
    olmadığı
    için ve karşılığında birşey beklenmediği
    için, "Eğer" türü sevgiden farklıdır bu... Sevilen
    kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin
    varlığını temel olarak almadığından, 'Çünkü türü sevgi
    de
    değildir bu.

    Bu üçüncü tür sevgide, insan "birşey olduğu için"
    değil, "birşey olmasına rağmen" sevilir.
    Güzelliğe bakar mısınız?..
    'Rağmen' türü sevgi!..
    Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanin en çirkin, en korkunç
    kamburu
    olmasına "rağmen" sever. Yakışıklı ve zengin
    delikanli da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen"
    tapar!..
    Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı en sefil insanı
    olabilir.
    Bunlara 'rağmen' sevilebilir.
    Tabii bu sevgiyle karsılaşması şartı ile..
    "Burada insanin, iyi, çekici, başarılı ya da zengin
    bir konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor.
    Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü
    geçmişine "rağmen", olduğu gibi, o haliyle
    sevilebiliyor kişi. Bütünüyle çok değersiz biri gibi
    görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.
    Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur"
    diyor.
    "Farkinda olsaniz da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin
    için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik,
    başarı ya da ünden daha önemlidir."

    "Bugün yaş*****zı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen'
    türü sevgiyi şu anda yaşıyor olmanız ya da birgün bu
    sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."

    Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome:
    "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak ve mutlu
    edecek bu sevgiyi bulmak çok zor. Çünkü herkesin
    sevgiye ihtiyaci var ve başkalarına verecek kadar
    fazlası kimsede yok!

  132. 2008-01-01 #132
    Gönlümüzdeki hazine... Sevgi...

    SEVGİ ,YÜCELER YÜCESİ RABBİMİZ'IN GÖNLÜMÜZE YAĞDIRDIĞI BİR HAZİNEDİR..
    BİZİM GÖREVİMİZ ,SEVGİYİ KEŞFETMEK,BULMAK,VE ORTAYA ÇIKARMAKTIR..
    NASIL YER ALTINDA YATAN ALTIN MADENİNİN,YERYÜZÜNDEKİLERE HİÇ BİR FAYDASI OLMAZSA,GÖNÜLDE GİZLİ SEVGİNİN DE,ONU TAŞIYANA YARARI OLMAZ..
    BÜTÜN MESELE,ÖNCE VAR OLAN SEVGİNİN FARKINA VARMAKTIR…
    SEVGİNİN FARKINA VARMAK,AYNI ZAMANDA ONU HAREKETE GEÇİRMEK DEMEKTİR..
    VARLIĞI BİLİNEN SEVGİ,HAREKETE GEÇER,VE KENDİNİ GÖSTERİR..
    GÖNÜLLERİNDEKİ SEVGİ HAZİNESİNİ GÖREMEYENLERİN EKSİĞİ NEDİR..?
    EKSİĞİ,GÖNÜLÜ GÖRECEK GÖZ,YANİ KALB GÖZÜDÜR..
    KALB GÖZ,KAFAMIZDAKİ GÖZDEN DAHA KESKİN,VE DAHA DERİN VE DAHA GERÇEK GÖRÜR..
    KALB GÖZÜ AÇMİŞ OLANLAR,SEVGİ PENCERESİNDEN BAKANLARDIR..
    ALEMİ,YÜCE YARATICININ ESERİ BİLEREK BAKAR,VE HERŞEY HAYRAN OLUR..
    KALBİNİ BİLİR..RABBİNİ BİLİR..
    ACIZLIĞİNİN DERİNLİĞİNİ ,RABBİ'NIN SONSUZ YÜCELİĞİNİ ÖNÜNDE DAHA İYİ ANLAR..
    TEK DEĞERİNİN ALLAH'IN KULU OLMAKTAN İBARET BULUNDUĞUNU İDRAK EDER..
    BU İDRAK İLE,ŞÜKÜRDEN BİLE ACIZ OLDUĞUNU ANLAR..
    TEVBE EDER,SONRA DA DÖNÜP TEVBELERİNE TEVBE EDER..
    BİLİR Kİ,YAPTIKLARINI NE KADAR AZ VE NE DERECEDE YETERSİZDİR..
    O ZAMAN DA NİYETİNE SIĞINIR..
    "AMELLERİNİZ ,İŞLERİNİZ NİYETLERİNİZE GÖREDİR.NİYETLERİNİZ,İŞLERİNİZDEN DAHA HAYIRLIDIR." BUYURAN
    GÜZELLER GÜZELİ EFENDİMİZ (s.a.v.) HATIRLAR..
    NİYETİNİ TEMİZ TUTMAYI GAYRET EDER..
    DUASINDA..
    "YA RABBİM.!YAPTIKLARIMLA DEĞİL.NİYETLERİME BAK !"DER..
    TEMİZ NİYETLERLE DOLU BİR GÖNÜL,TERTEMİZ SEVGİLERİN DE MEKAN OLUR..
    BİZDE YÜREĞİMİZİ VE NİYETİMİZİ TEMİZ TUTALIM..
    VE SEVGİYİ KEŞFEDELİM..
    SEVGİMİZİ,AFFETMEKLE,BAĞIŞLAMAKTA,KULLANALIM..
    BÖYLECE ALLAH'IN AFFINA VE BAĞIŞINA LAYIK OLDUĞUMUZU GÖSTERELİM…

  133. 2008-01-01 #133
    SEVGİ NEDİR?
    Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.
    Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır.
    Bağımlılık sevgi değildir, gereksinmenin karşılanmasıdır.
    Sevgi değer vermesini bilmektir.
    Sevgi yaşama hakkını kabul etmektir.
    Sevgi, var olmaktan kıvanç duymaktır.
    Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.
    Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.
    Sevgi, bütün yapay ayırımların hayattan çıkarılmasıdır.
    Sevgi, bilinçtir.
    Sevgi, insan olmaktır.
    Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk. Para için yaşıyoruz,
    para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için
    çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi
    aldatıyoruz, para için savaşıyoruz.
    Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk.
    Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için
    kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz.
    Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık.
    Birbirimizden nefret ediyoruz, nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz,
    nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz.
    Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor.
    Hayatımızda savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla
    geçiyor.
    Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa daha üstün olsanız, daha
    çok topraginiz eviniz, arabanız, malınız olsa ne olur?
    Sevginiz yok ve hiçbir şeyiniz yok.
    Belki de yeniden öğrenmemiz gerekende budur......

  134. 2008-01-01 #134
    Sevgi



    Okuyupta unutanlara....!


    Sevgi bir ayna gibidir. Bir kisiyi sevdigiinizde o kisi
    sizin
    aynaniz, siz de onun aynasi olursunuz......Bu aynalar bir
    digerinizin
    sevgisini yansitirken sizler de sonsuzlugu görürsünüz....

    Sevgi herzaman kollarin açik durusudur. Sevgi için
    kollarinizi
    kaparsaniz, kendiniz disinda tutacak
    hiçbirsey kalmadigini görürsünüz

  135. 2008-01-01 #135
    sevgi sözleri



    *Semadaki tüm yıldızlar sönünce,
    Gözlerinde gecenin yalnızlığını hissedince,
    İçten içe muhtaç olunca bir dost sohbetine,
    Unutma ki seni düşünen bir var bu şehirde....

    *Hayallere dalıp gitmem ben,
    Çünkü tek hayalim sensin benim!
    Hiçbirşey isteyemem ben
    Çünkü birtek istediğim sensin benim.

    *Aşkınla sararıp solacak kadar,
    Sevginle bahtiyar olacak kadar
    Uğruna canımı verecek kadar
    seviyorum desem inanırmısın ?

    *Belki hatıralar unutulup gidecek,
    Belki bu sevgier yok olup eriyecek,
    Ama şunu unutma,
    Bu kalp sonsuza dek seni sevecek...

    *Gecenin karanlığında, güneşin ışığında,
    Suyun damlasında, selin coşkusunda
    Kimi yanımdasın kimi rüyamda
    Ama hep aklımdasın sakın unutma...

    *Bırakma beni sevdiğim gidişine dayanamam,
    Hasret gözyaşlarımla kendimi avutamam,
    Dönerim dersin ama kadere inanamam,
    Bıraktığın anılarla sensiz yaşayamam...

    Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç , bir tohumla başlar ;
    En uzun yolculuklar bir adımla başlar;
    Gerçek sevgiler ise küçük bir tebessümle başlar.


    Seni unutmak zor anlatmaksa imkansız,
    Sen unutuldukca hatırlanan,
    Anlattıkca bitmeyensin meleğim..


    Seni uzaktan sevmeyi, bana bakmadan görmeyi,
    Seni duymadan dinlemeyi, gözyaşlarımla gülmeyi
    Ve kavuşmak için sabretmeyi,
    Her şeyi öğrendim ama sensiz olmayı asla...


    Duygular vardır anlatılamayan..sevgiler vardır kelimelere sığmayan...
    Bakışlar vardır insanı ömür boyu ağlatan...yollar vardır aşılması güç olan.
    Kalpler vardır acılarla parçalanan, ve insanlar vardır hiç unutulmayan.
    Sanma beni sevipte bırakanlardan. Benim sevgim mezara kadar olanlardan...


    Bir Çiçeğin açmak için sebepler bulduğu gibi,
    Yaşama dair sebepler bulmak için yaşıyorum...
    Eğer bir gün gelir de yaşamak için bir sebep bulamazsam;
    Ölmek için bir sebep bulmuşum demektir


    Bir yudum zehir olsan, bir an bile düşünmeden seni içerdim,
    Sırf seninle bir olmak ve seni içimde hissetmek için.


    Sevgilim bilki senden uzak ne güzellikleri avutur beni bu şehrin,
    nede yıldızlı akşamları!... özlemin bir nehir olmuş
    YARAR GİDER İÇİMDEKİ DAĞLARI


    Seni seviyorum kelimesini sana benden başka kimse söylemesin,
    Yalnız bana sakla dudaklarını seni benden başka kimse öpmesin,
    Ne olurdu her seven sevilse sanki, bu dünyada aşktan güzel ne var ki,
    Gel kollarıma öyle sarıl ki kimsenin çözmeye gücü yetmesin.


    Seni niyemi seviyorum geçmişin içinde kaybolmuş beni
    Yeniden hayata döndürdüğün için çok ama çok seviyorum.


    Kalbin hangi sevgi için çarpıyorsa yeni doğan günün güneşi
    Seni ona kavuştursun.


    Hayatın en güzel anı herşeyden vazgeçtiğiniz zaman
    Sizi hayata bağlıyan biri olduğunu düşündüğünüz andır.


    Sen benim gözlerimde saf bir gerçek,
    Yüreğime bahar getiren bir çiçeksin.
    Sen bedenimdeki yumuşak kudret,
    Gönül bahçemde uçuşan bir kelebeksin..


    Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi tutuyorum aklımda
    İçimi seninle ısıtıyorum bir yaşamak düşünsem "sus" deyip adınla başlıyorum.


    Sevgili binlerce insan arasından gönül gözüyle görüp ayrı bir kimlik verdiğimizdi Her sözü büyü olan, dokunduğu herşeyi kutsallaştıran muhteşem insandı.


    Yanındayken içimi saran ateş, sen yokken hayalinle canlanır.
    Gözlerimdeki parıltı senin sevginin eseri,
    Ve benim varlığım yanlız senin eserin.


    Seni yüreğimden atabilsem atamıyorum,
    Seni gözlerimden silebilsem silemiyorum
    Sensizlik acısını çekemiyorum,
    Dönersen diye koştum camlara
    Ama yoksun yine yok..


    Her sabah uyanıp yüzünü güneşe verdiğinde,
    Gücünü alamazsın sıcak sevgilerden,
    Unutma sakın bir sevgi bin sevgi doğurur ve
    O sevgilerden yepyeni bir dünya kurulur..


    Ben Toprağım suyum sensin, ben yaprağım dalım sensin

  136. 2008-01-01 #136
     ERİŞİLMEZ BİR DUYGU 


    Sevmek kelimesiyle bozmuştum aklımı,
    Nereye baksam sevgi kokuyordu
    Aklıma takılan şey aslında küçük bir şeydi
    Sevginin sıcaklığı aşkın anlamıydı
    Sevebilmek o kadar kolay mıydı yoksa
    Önemsiz boş bir kâğıt mıydı?
    Sebepsiz veya düşüncesizlik miydi?
    Sevginin bölünmesine sebep olan
    Anlaşılmaz bir daire içinde dönebilmek miydi?
    Sevginin temeli
    Onun sokağına girdiğinde
    Gözlerinin çaresizce cama bakması mıydı?
    Sevginin çaresizliği
    Erişilmez bir duygu olduğunu bile bile
    Bölünmesine sebep oluyoruz sevginin
    Neyse ki hatanın kendimizde olduğunu anlıyoruz
    Ama hep hüzünle kalkıp hüzünle fırlıyoruz yalnızlığa
    Kader deyip geçiştiriyoruz elimizdekini kaybedince
    Alın yazımıza yazılmış o kısmeti kendi ayağımızla iterek ileri
    Kimi sabaha kadar ağlar kimi belki de en güzel uykuyu çeker
    Kimi kolunu keser falçata ile kimi ise beddua eder ahirete kadar
    Kimi duygusunu kâğıda döker kimide boş duvara
    Peki, bumuydu sevginin falçata ile kesilmiş derin yarası

  137. 2008-01-01 #137
    Sevgi recetesi:

    Sevgiyi reçetesini hazırlarken içtenlik çok önemlidir. Gerçekten istiyor olmanız gerek, yoksa işe yaramaz....


    Malzemeler

    1 adet lekesiz gönül.
    1 adet açık yürek.
    500 gram güler yüz.
    250 gram tatlı dil.
    100 gram hürmet.
    1 çorba kaşığı sevgi.
    1 çay kaşığı hoşgörü.
    1 su bardağı iyi niyet.
    1 tutam samimiyet.
    1 Ölçek dürüstlük.
    Göz kararı saygi

    Hazırlanışı:
    Gönülü duygu tasına atıp güler yüz ile karıştır. Ağzında yumuşattığın tatlı dili üzerine ilave ederken, sevgi ve saygıyı ince ince üzerine ekele. Hürmet, iyi niyet ve hoşgörüden meydana gelen şurubu da buna kat. Samimiyet ölçüsünde parçalara bölerek dürüstçe hayata diz ve yüreğinde pişmesini bekle. Yüreğinde pişirdiğin bu sevgi tatlısını karnın acıkınca değil, ruhun acıkınca ye. Mutluluk senin olsun.

  138. 2008-01-01 #138
    sevgisiz sevgiler




    Ne kadar kolaydır "Seni Seviyorum"u söyleyebilmek..

    Ne kadar kolaydır karşımızdakinin gözlerinin ta derinliklerine bakarken bu
    sözü fısıldayıvermek.

    Ne kadar kolaydır karşımızdakini sevgimize inandırıvermek.

    Ne kadar kolaydır birşeylerin tıkandığı yerde "bu olmadı, bende şansımı
    başka sevgililerde denerim" diyebilmek.

    Seni Seviyorum.................

    Aramızda kaç kişi bu sözü söylerken inanarak söylüyor?

    Aramızda kaç kişi sevgiyi en gerçek ve en yalın haliyle duyumsuyor
    yüreğinde?

    Aramızda kaç kişi sevgisinin üzerinde menfaat tohumlarının yeşermesine
    izin vermeden sevmeyi becerebiliyor?

    Aramızda kaç kişi sevgisi uğruna, almadan vermeyi erdem sayıyor?

    Aramızda kaç kişi sevgisini tek bir kadına/erkeğe yoğunlaştırıp, "biri
    giderse diğeriyle idare ederim" zafiyetine düşmeden besleyebiliyor?


    Bizler sevmeyi yanlış öğrendik. Yanlış benimsedik.


    Sevmek; sadece sevgiliyle yatakta geçirilen birkaç saat demek değildir.

    Sevmek; sadece "işte yatak dışında da birlikteyiz" deyip, sağda solda
    gezinmek demek değildir.

    Sevmek; sadece sevgiliyi koluna takıp, çevreye caka satmak demek değildir.


    Sevmek; sadece patlamış mısır yiyerek ya da elele tutuşarak film seyretmek
    değildir.

    Sevmek; otomatiğe bindirilmişçesine sadece hafta içi, sadece hafta sonu,
    sadece belli saatlerde buluşmak değildir.

    Sevmek; "seviyorsa beni bırakıp gitmez, giderse zaten sevmiyordur"
    felsefesini savunarak sevgiyi kendi kaderine terketmek demek değildir.

    Sevmek; "O bana nasıl davranırsa, ben de ona öyle davranırım" demek de
    değildir.



    Sevgide yalan olmaz, rutin olmaz, menfaat olmaz, ihanet olmaz.


    Sevmek; bazen hiç sebepsiz, sırf sesini duymak için aramaktır.

    Sevmek; gecenin bir yarısında uyanıp "Seni Çok Seviyorum" mesajı
    yollayabilmektir.

    Sevmek; hiç beklemediği bir anda, hiç birşey demeden sarılabilmek,
    saçlarını okşayabilmektir.

    Sevmek; zor anında yanında olduğunu hissettirebilmektir.

    Sevmek; sıkıntılı zamanlarda sözle değil, özle destek olabilmektir.

    Sevmek; kaybetmemek için kıyasıya mücadele edebilmektir.

    Sevmek; "tekrar tekrar ne gereği var ki" diye düşünmeden defalarca " Seni
    Seviyorum" diyebilmektir.

    Sevmek; arabayı birden durdurup, köşedeki çiçekçiden bir çiçek alıp
    verebilmektir.

    Sevmek; hiç gereği yokken bile ona küçücükte olsa bir şey almak, onu
    sevindirmek isteğidir.

    Sevmek; alışkanlıklardan seve seve vazgeçebilmektir.

    Sevmek; sevgisi uğruna her şeyi ayaklar altına alabilecek yüreği
    taşıyabilmektir.

    Sevmek; sevgisi uğruna her şeyi ayaklar altına alarak, size koşan
    sevgiliye yüreğinizi açabilmektir.

    Sevmek; koşullar ne olursa olsun, bir dilim ekmeği, bir meteliği
    paylaşabilmektir.

    Sevmek; merak etmek, merak edildiğini bilmek istemektir.

    Sevmek; özlemek, özlendiğini duymak istemektir.

    Sevmek; başkalarına bakmak, başka birilerini düşünmek, başkalarıyla da
    gönül eğlendirmek düşüncesinin içinden gelmemesidir.


    Böyle hissetmiyorsak, sevgimizi böyle yaşamıyorsak "seviyorum" demeyelim.

    Dünyada her şey bu denli kirlenmişken, bırakalım sevdalarımız temiz
    kalsın

  139. 2008-01-01 #139
    Sevginin Genetik Yönü

    Sevgi genetik bir eğilimdir. Beynimizde duygulardan sorumlu alan zenginleştikçe bu his de gelişip, aşka dönüşür. Kadını erkeğe, erkeği kadına yönlendiren bu meyil yani aşk olmazsa, iki cins birbirine katlanması gerektiği zaman bunu yapamaz. Aşkta ideal olan sadakate dayalı, sevgi, saygı ve güven bağlarıyla sarmalanmış bir ilişkidir. Bu ilişkinin iyi olduğu kadar fırtınalı ve zor geçen günleri de olacaktır. Ancak sevginin gücü bu zorlukları aşmaya yeter.

    Beynin sevgiyle ilgili bölümü, çocukluğun ilk dört yılında gelişir. Bu sebeple anne çocuk arasındaki ilk dört senelik ilişki son derece önemlidir. Çocuğun bir bakış yada dokunuşla bile olsa sevildiğini hissetmesi, bu alandaki hislerinin inkişafına yardımcı olur. Hayatının ilk zamanlarında sevgi görmeyen çocuk kendisini güvende hissetmeyecek ve beyin büyüme hormonu salgılamayacaktır. Büyümesi yavaşlayan çocuğun fizikî gelişimi de zayıflayacaktır. Meselâ, Batıda bebek kutularına koyulan, bizde ise cami önlerine bırakılan çocuklar vardır. Bu çocuklara yuvalarda çok iyi fiziksel imkânlarla bakılmasına rağmen sık sık bakıcı değiştirdikleri için insanlarla teke tek, kararlı ve tutarlı iletişim kurmakta zorlanırlar. Yeterince sevgi alamayan çocuk, temel güven duygusunda eksiklik olduğu için dış dünyaya kapanır. İçe kapanıklık başta anne yoksunluğundan kaynaklanan bir protesto dönemiyle başlar. Çocuk bu safhada yanına yaklaşan her şeye ağlar. Daha sonra içe kapanma dönemi yaşar, dünyadan kopar ve adeta otistik bir hayatın içine girer. Bunun belirtileri, okuma yazmayı öğrenemeyen, hayattan kopuk davranışlar sergilemesidir. Anne yoksunluğu yaşayan çocukların bir kısmında beyin büyüme hormonu salgılayamaz. Çünkü sevgi, beynin nörofizyolojik ihtiyacıdır. Çocuk yuvalarında 'hospitalization - Yuva Hastalığı' şeklinde adlandırılan bir hastalık vardır. Bu sendromun gözlendiği çocuk çok sık rahatsızlanır ve ani ölümler yaşanır. Yuva hastalığını engellemenin yolu, bir enerji olarak çocuğun sevgiye olan ihtiyacı mutlaka karşılanmaktır.

    Kadın beyninde duygusal alanlar gelişkin olduğundan sevgi ihtiyacı erkeğe nazaran birkaç misli daha fazladır. Erkeğin ihtiyacı bir ise, kadının üç, dörttür. Ancak erkekler kadınları kendileri ile kıyasladıklarından onların bu taleplerini anlayamamaktadırlar. İşte cinsler arası ilişkilerde en sık rastladığımız sorun da budur: Yani erkeklerin sevgilerini ifade etmemeleri sonucu kadınların sevilmedikleri hissini fazla yaşamalarından kaynaklanan problemler. Erkek 'Zaten seni seviyorum. Bunu yıldızlı laflarla söylemeye ne gerek var?' diye düşünürken, kadın sevilmediğini hissettiğinde erkeği çekmek için daha fazla sevgi verir. Böylece geri dönüşü olan bir yatırım yapar. Ama erkeklerin çoğu verilen bu sevgiyi israf eder ve maalesef değerini de bilmez. Bu durumu tarlaya buğday ekmeye benzetebiliriz. Ekilen darının bir avucu kuşlar, bir avucu toprak ve ancak bir avucu buğday içindir. Bu misaldeki gibi bir bakış açısı kadının mutsuzluğunu önler. Yani sevgi verirken üç koyan kadın erkekten bir beklerse hayal kırıklığına uğramamış olur. Zira erkekler kadınlara nispeten duygusal bakımdan kör ve sağır sayılabilirler. Böyle bir insan karşı tarafın hissîyatını anlayamadığı için sevgi ilişkisi kurmakta zorlanır. Yapılması gereken gönül işlerinde erkeklerin gözlerini ve kulaklarını açmaktır

  140. 2008-01-01 #140
    Sevgi



    Kimimiz tatmış, kimimiz henüz keşfedememiş, kimimiz de doyasıya yaşamış, özümsemiş

    Sevgi Ordaydı
    Oracıkta
    Biliyordu
    Ulaşamıyordu
    Uzanıyordu
    Olmuyordu
    İstiyordu
    Tutamıyordu
    Düşünüyordu
    Sabitleyemiyordu
    Hayal ederken
    İnceleyemiyordu
    Ordaydı
    Tam oracıkta
    İçindeydi aslında
    Kalbinde
    Ama o
    Hissedemiyordu
    Sevgiyle tanışmamış
    Sevgiyi tatmamış
    Sevgiyi tanımlamamış
    Ne olduğunu bilmeden
    Arzuluyordu sevgiyi
    Biliyordu
    Oradaydı
    Ama yaşayamıyordu.


    Evet, var olduğunu biliyoruz.
    "Sevgi" hepimizde var.
    Kimimiz tatmış, kimimiz henüz keşfedememiş, kimimiz de doyasıya yaşamış, özümsemiş.
    Herkesin saf sevgiyi tatması dileğiyle sevgiyle kalın.



  141. 2008-01-01 #141
    Sevginin tonları var,
    Yaşamını paylaşmak istediklerin
    Sevgiyi yaşamayı seçtiklerin
    Ve birlikte oldukça keyif aldıkların
    Bir de aşık oldukların


    Aslında en çok yaşamı paylaşmak isteği gelir insanın içinden. Çünkü en kurala uygun olanı budur. Aşk da olsa, kısa bir birlikteliğin tadı da alınsa, toplum olarak ilk hedeflenilen şey derhal ve de herkesin onayı ile ömür boyu yaşamaktır.
    Bu konuda başarıya ulaşılıp, herkesin bir sahibi olduktan sonra hemen yaşamın maddi boyutlarına geçilir ve etrafa sıkı bir kalabalık toplanılarak dış dünyaya açılınır.

    Çünkü başta olan her ne ise, aşk, sevgi, duygu veya sadece keyif bu artık bitmeye yüz tutmuş hatta bitmiştir.
    Hayatını bir kadın için altüst eden bir adamın, bir süre sonra gerçek duygusal paylaşımın burada olmadığını anlamamak adına yapacağı hiçbirşey, onun; başka duygusal paylaşımlara yelken açmasını engellemez. Aslında en başında yaşanan, tensel ve yaşamsal bir zevk olmuştur. Bunun devamında süren her türlü kavga, mücadele, düzeltme çabaları beyhudedir.

    Bunu görmek demek, yalnış yapmış olmak, çevrenin doğru seçim yapmadığı konusundaki eleştirilerini almak, hatta biraz da alay konusu olmaktan korkmayı getirir. Aslında en önemlisi hata yapmak ve özür dilemek zorunda kalmışlıktır.
    Burada yapılan yalnış bir seçim değildir. Sevginin tonu değerlendirilememiştir. Çünkü toplumsal değerlerimiz, illa ki ve de ömür boyu garantiyi, sevmek sayar.

    O anda ya o kadınla tamamen birlikte olunacak ya da, kısa bir birliktelik de yaşanacaklar ciddiyetten uzak damgası yiyecektir.

    Esasen insan hayatında unutulmayan anlar vardır. Yaşamın her safhasında, duygusunu kaybetmeyen.
    Belki de yaşanan kısacık bir beraberlik, ömrün renklerinden, duygularından biri olacaktır. O sevgi paylaşımından alınan şey, bir başka birlikteliğin temeli olabilir. Kıskançlık denilen aslında kendine güvenmemenin daha dogrusu hayata güvenmemenin getirdiği baskı ve korku olmasa.

    Seni Seviyorum cümlesinin yaşamın kendisi gibi tonları vardır;

    Seni şu içinde bulunduğumuz anda seviyorum. Gittiğin zaman da özlüyorum. Ama bunun ne tonda olduğunu bilmiyorum. Çünkü seninle geçirdiğim zamanlarda, paylaştığım şeylerin süreğen paylaşmaktan zevk alamayacağım şeyler olduğunu görüyorum.

    Seni seviyorum çünkü yaptığın şeyleri beğeniyorum. Seni takdir ediyorum, seninle konuşmaktan hoşlanıyorum. Ama seninle bütün bir ömür aynı yatakta uyanmaktan hoşlanacağımı sanmıyorum.

    Seni seviyorum. Çünki sen beni çok seviyorsun.

    Seni seviyorum çünki senin kişiliğin beni etkiliyor, senin güçlü ve kişilikli olmanı hayranlıkla izliyorum.
    Ve benim olman gerektiğini düşünüyorum. Çünkü senin gibi güçlü biriyle birlikte olursam bende kendimi öyle sanabilrim.

    Seni seviyorum, çünki beni rahat ettiriyorsun, servetinden faydalanmak degil ama, hayatın yüklerinden beni kurtarmanı seviyorum.

    Seni seviyorum çünki sen benim çocuklarımın babasısın / annesisin. Yani bana ait olan çocukların dolayısıyla sen sevilmelisin.

    Seni seviyorum. Çünki birbirimizi seviyoruz. Birlikte olduğumuz zaman diğer insanları da seviyor, onların yaşamına sevgimizle çok sey katıyoruz. Seni seviyorum çünki birlikte öğreniyor, birlikte basamakları çıkıyor ve bununla hizmet ediyoruz.

    Seni seviyorum. Çünki bana sana sahip olmak duygusu vermiyorsun ve bana sahip olmuyorsun.
    Birlikte yanyana ve güvenli yürürken asla bana yalnızlığımı hissettirmiyorsun. Ancak aynı zamanda ikimizinde yalnız büyümekte olan birer varlık olduğumuzu kabul ediyorsun.

    Seni seviyorum, çünki sabahları kalktığımda birlikte uyanmak mutluluk ve neşe oluyor. Bu seninle paylaştığım zamanı anlıyor, güne ve herşeye verimli olmamı sağlıyorsun. Benimde sana bunları yapmama izin veriyor, ama asla bağımlılık yaratmıyorsun.

    Seni seviyorum, çünki sen herşeye karşı içinde bir sevgi barındırıyorsun.

    Bütün bunlar olmasa da seni seviyorum, çünki insan bazen sadece sever….


    user online - LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler post thanks - LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler

  142. 2008-01-01 #142
    Sevgi üzerine




    Bazi duygular vardir anlatilamaz , anlasilir sadece. Sevenin sevdigini bilmesi kadar ; Sevilende anlar sevildigini. Sevgi her zaman belirli kelimelerle söylenmez. Çogu defa bir bakis yeter de artar bile... Yeryüzünde hiçbir kuvvet insanoglunu sevme hakkindan alikoyamaz. Sevmek çogu zaman var olmaktir . Sonunda bizi yok olmaya ***ürse bile . Ben simdi varim ve seni sevmek hakkimi kullaniyorum . Sen bile buna karsi koyamazsin . Sana gelinceye kadar sonu gelmez bir arayisti sevgilerim . Bir zaman baskalarinda aradim seni , baska yüzlerde , baska ellerde aradim . Aldandim , fakat birgün seni bulmak ümidini kaybetmedim . Nasil olsa gelecektin birgün . Ve iste geldinde ! Bana tatmadigim üzünleri tattirmaga , bilmedigim kederleri ögretmeye geldin . Acidan yana ne kalmissa yasamadigim hepsini bir bir sen yasatacaksin bana . Birgün yasamanin gereksizligini de senden ögrenecegim . Bu selin akisini hiçbirsey durduramaz artik . Ummadigim ve ummadigin bir anda çiktin karsima coskun irmaklar gibi , amaniz seller gibi geldin , mutlaka yikarak ve benden birçok seyleri beraberinde sürükleyerek gideceksin.Iste o zaman yokluklarin en dayanilmazi ile karsi karsiya kalacagim . Ergeç gideceksin ; beni anlayamadan , beni sevemeden gideceksin . Yalniz bir içkirikligi kalacak senden , tesellisiz bir hüzün kalacak . Yillardir aradigim sendin , ama sen gittikten sonra baskasini aramayacagim . Gelmeyecek bile olsan , ömrümün sonuna kadar arardim seni .Ama geldin bir kere; ister bilerek gelmis ol , ister bilmeden ... Geldin ya ! Simdi hersey güzel seninle . Yürümenin konusmanin , nefes almanin bir baska anlami var artik. Sen varsin ya her sey bambaska gözlerimde...


    Herkesin içinde sabirli bir tohum gibi kendi kozasinda sakli duran bir ask yatar, birgün bir günes parlar, bir yagmur düser ve tohumun çatlayip çiçekler açtigini, ruhumuzun rengarenk bir agaç gibi rüzgarlarla dansettigini görürsünüz. Sonra ... O rüzgarlarla danseden çiçekler, bazen manasiz kaprislerle, yanlis anlamalarla, hoyrat firtinalarla örselenip, yeniden insan ruhuna dökülür ve bu kez acinin tohumlari olur askin çiçekleri. Zakkum yesili çiçekler halinde büyüyüp, içinizi yakip kavurur. Aska lanet eder, unutmaya çalisir, aciyi öldürebilmek için askida öldürmeye ugrasirsiniz. Ve "unuttukça bir seyler eksilir" sizden. Acidan kurtulabilmek için eksilmeye bile razi gelirsiniz (...) Zamanla, hayatin genis bir bahçe oldugunu, yalnizca sevincin yada yalnizca acinin çiçeklerini degil, kaçinilmaz olarak hepini birden içinde barindirdigini, çiçeklerin bir kismindan vazgeçmenin bahçenin bütününden vazgeçmek oldugunu anlar, bahçeyi bütünüyle seversiniz...

    SEVMEK

    "Delilerle sir boncugu dizebilmek,"
    Sevmek;
    Her çirkinlikte bile bir güzellik görebilmektir!..
    * * *
    Sevmek;
    Köroglu' nun kir atina binmek,
    Sevmek;
    Dünyaya kafa tutabilmektir!..
    * * *
    Sevmek;
    Kah bulutlarin üzerinde gezinmek,
    Sevmek;
    Kah yeryüzünde sürünmektir!..
    * * *
    Sevmek;
    "Yetti gayri" dememek,
    Sevmek;
    Yorulmak nedir?.. Usanmak nedir?..Bilmemektir!..
    * * *
    Sevmek;
    Askin nârinda yanabilmek,
    Sevmek;
    Yandikça "insan" olundugunun farkina varabilmektir!..
    * * *
    Sevmek;
    Gerektiginde nefsine "dur" diyebilmek,
    Sevmek;
    Her seyden önce gururunu yenebilmektir!..
    * * *
    Sevmek;
    Her karara saygi gösterebilmek,
    Sevmek;
    Neden ne olursa olsun, kin beslememek, nefret etmemektir!..
    * * *
    Sevmek;
    Incinsen de, kirilsan da asla küsmemek,
    Sevmek;
    Sanki hiçbir sey olmamisçasina, çarpip gittigin kapidan dönebilmektir!..
    * * *
    Sevmek;
    Konusmadan anlasabilmek,
    Sevmek;
    Soguk kis gününde paylasabilmektir bir tek gocugu,
    * * *
    Sevmek;
    Nefes alabilmek,
    Velhasili sevmek;
    Yasatabilmektir içindeki çocugu!..

  143. 2008-01-01 #143

    Çamurdan Bir Sevgi Yapmak...

    Ben unuttum yazmayı
    Bir otobüsün arka koltuğunda bırakıp çıktım kendi yalnızlığımla
    Belki bir deniz gördüm, belki de ağlamak istedim bir başıma
    İndim buğulu ve siyah bir gözlüğün ardından usulca
    Bastığım yerdi boğulduğum yer
    Çamurdan bir sevgi yapmıştık bu şehre hatıra olsun diye
    Hatırında bile kalmadı yadigar kimsenin
    Bir gemi geçiyordu tam bu sırada, az önümden
    Ben bir fener kadar sakin
    Seyrine dalmıştım ansızın, an nedir unutup
    Asaleti serilmişti tüm gövdesine
    Giderken ağlamak olmaz diyordu sanki
    Ardına bakmayan her gemi gibi
    Bir aşkı bitirmek içindi aslında bütün unutganlıklar
    Bu geçiş ağlatacakken içimdekileri
    Eskilerden bir parça çalmaya başlıyordu hemen bitiminde
    Bu bizim parçamızdı,
    Bitmiş bir a$ktan geriye kalan tek parçamız…

    Ama Yinede Vazgecmedim Bir Anda...


  144. 2008-01-01 #144
    Çamurdan Bir Sevgi Yapmak...


    Ben unuttum yazmayı
    Bir otobüsün arka koltuğunda bırakıp çıktım kendi yalnızlığımla
    Belki bir deniz gördüm, belki de ağlamak istedim bir başıma
    İndim buğulu ve siyah bir gözlüğün ardından usulca
    Bastığım yerdi boğulduğum yer
    Çamurdan bir sevgi yapmıştık bu şehre hatıra olsun diye
    Hatırında bile kalmadı yadigar kimsenin
    Bir gemi geçiyordu tam bu sırada, az önümden
    Ben bir fener kadar sakin
    Seyrine dalmıştım ansızın, an nedir unutup
    Asaleti serilmişti tüm gövdesine
    Giderken ağlamak olmaz diyordu sanki
    Ardına bakmayan her gemi gibi
    Bir aşkı bitirmek içindi aslında bütün unutganlıklar
    Bu geçiş ağlatacakken içimdekileri
    Eskilerden bir parça çalmaya başlıyordu hemen bitiminde
    Bu bizim parçamızdı,
    Bitmiş bir a$ktan geriye kalan tek parçamız…

    Ama Yinede Vazgecmedim Bir Anda...


    ibi
    Bir aşkı bitirmek içindi aslında bütün unutganlıklar
    Bu geçiş ağlatacakken içimdekileri
    Eskilerden bir parça çalmaya başlıyordu hemen bitiminde
    Bu bizim parçamızdı,
    Bitmiş bir a$ktan geriye kalan tek parçamız…

    Ama Yinede Vazgecmedim Bir Anda...

  145. 2008-01-01 #145
    Sevgiyi Tarif Etmeye Kalksam ..




    Korkunun olduğu yerde aşk yoktur. Cesarettir sevmek. Düzenlere,oyunlara,kötülüklere meydan okumaktır. Sevmek; uzaklaşmaktır yalandan,bencilliği hiçe saymaktır. Bir başka açıdan da inanmaktır sevmek.Gerçekten inanmaktır, tümden inanmaktır. İnsan sevince; sevdiğine bütünvarlığı ile teslim olmamışsa, yeteri derecede sevmemiş demektir. Ve ona kayıtsız şartsız inanmıyorsa, sevgiden bahsetmeye bile hakkı yoktur.

    Kıskançlık; inancımızın bütünlüğü ölçüsünde besler aşkı. Şüpheyse öldürür.Şüphenin olduğu yerde inancın yeri olmaz. Sevgiden bahsedilemez orada.Kıskançlıksa; kutsal bir duadır, dudağında sevenlerin.

    Sevmek; var olmaktır bir bakıma,derinden bakılınca yokluğa benzer.Sevmek bütünlenmektir. Çok seven eksildiğini zanneder,oysa artmaktır sevmek, çoğalmaktır. Çevrenin gözlerimizden silinmesi, önce bir eksilme hissi verir insana. Fakat o her şeyimizi varlığı ile doldurdukça arttığımızı anlarız. O bir tek kazanç, bütün kayıplarımıza bedeldir.

    Bir an gelir; her şeyi onunla değerlendirmeye başlarız. O bugün mutluysa yaşamak güzeldir. Kabımıza sığmayız. Şarkılar söylemek gelir içimizden. O kederliyse, gözlerimizde herşey kederlidir artık. Bütün güzellikler bir bir yitirirler anlamlarını. O anlarda ölümü düşünür de, yine ölemeyiz kurtulamamak için.

    Yanmaktır, tutuşmaktır sevmek ve yaşadıkça hiç sönmemektir. Dinle, sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim önce. Ne olduğunu sonra anlayacaksın.

    Dinle, sevmek alışveriş değildir. Geometri değildir, aritmetik değildir. En değerli şeydir belki, ama karşılığında hiçbir şey alınmaz. Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir imza değildir sevmek. İskambil kağıdı değildir, zar değildir, bir dilim değildir, hesap pusulası değildir sevmek.

    Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir, altınla değil. Sevilmekse; sevmenin mükafatıdır ancak, karşılığı değil. Bir sevgiye eş bir başka sevgi olamaz. Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür. Sevgi tartılamaz, sevgi ölçülemez. Sevgi; gram değildir, mesafe değildir. Derinlik sanırsınız, yüksekliktir o. Sevgi; dudak değildir, göz değildir, saç değildir. Sandalye değildir sevgi, yatak değildir, çarşaf değildir. İçki değildir, içemezsiniz fakat herşeyden güzeldir sarhoşluğu. Geçip karşısına seyredemezsiniz, manzara değildir, tablo değildir, heykel değildir. Okuyamazsınız kitap değildir. Bilmece değildir, çözemezsiniz. İsteseniz de içinizden atamazsınız. Kan değildir, kesip damarınızı akıtamazsınız. Siz ağladıkca o güçlenir içinizde. Akmaz, gözyaşı değildir. Kuş değildir uçmaz, çiçek değildir koklanmaz. Bitmez çile değildir. Ne desen o değildir sevmek.

  146. 2008-01-01 #146
    Susarak...(sevgisini kendi içinde yaşayanlar için!!!)




    Güneş altında söylenmedik söz yokmuş...
    Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi...
    Ne gece, ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz...
    Ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde...
    Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
    Ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde...
    Duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor...
    Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim...
    Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde

  147. 2008-01-01 #147
    Sevgİyİ ÖĞrenmek



    Yaşamımda ilk önce sevmeyi öğrendim. Çünkü sevdikçe kendimi hissettim.
    Bağışlamanın ne olduğunu anladım ve bağışlamanın aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm.
    Bana değer veren insanların çok yakınımda olduğunu fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu fark ettim.
    Birisini anımsamanın aslında küçük bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu anladım.
    Birisini kırdıktan sonra özür dilemenin aslında beni yücelttiğini anladım.
    Kıyıya vuran dalgalara bakıp, düşünürken birinin de beni düşünüyor olabileceği düşüncesinden mutluluk duydum.
    Mutlu olmanın aslında bir kedinin güzel bir anını izlemek kadar basit olduğunu gördüm.
    Kaçırdığım fırsatların aslında yeni fırsatlara gebe olduğunu anladım.
    Aşkın da bir gün bitebileceğini fakat aşkı yaşarken aldığım hazları hatırlayarak mutlu olacağımı biliyorum.
    Yıldızların benim için parladığını görmeyen gözlerimin, gün gelip yaşamımdan kayan yıldızların gömüldüğü geçmişi unutması gerektiğini anladım.
    Gözlerin sözcüklerden daha önemli olduğunu ve yalan söyleyemediklerini biliyorum.
    Yaşamın yaşamaya değer olduğunu ve istersem mutlu olacağımı öğrendim.
    Benim ondan beklediğim şeyler olabileceği gibi, onun da benden beklediği şeyler olduğunu biliyorum.

    Bir parça özveriden ne büyük sevgiler doğabileceğini öğrendim

  148. 2008-01-01 #148
    Sevginin Gücü



    Yaşamın koşturması içinde kendinize ve sevdiklerinize zaman ayırın. Mutluluk, detaylarda saklıdır…

    Sevgili dostlarım; uzun bir aradan sonra, güzel bir tatilin ardından yeniden merhaba…

    İnsanın sevdikleri ile geçirdiği zamanın değerinin hiçbir karşılığı yoktur. Ve, yaşamına kattığı değerin dünyadaki tüm değerlerin üzerinde olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bugün; bu gerçek üzerine bir şeyler yazmak istiyorum.

    Yaşamımız boyunca hep bir şeylerin mücadelesini veririz. Aklımız erdiği andan itibaren; okul hayatımızın koşturması o biter, iş hayatı başlar ki bu hayat boyu süren bir maratondur. Tüm bunların arasında aşk gelir yakalar.. En güzel yaşlarda, ne aşktır o… 20 li yaşlarda "en temiz, en duru yaşlardır taptaze,nasırlanmamış, feleğin çemberine henüz parmak atmadığın yaşlardır o yaşlar."

    Evlenme telaşına düşersin. Sonra çocuklar gelir sırasıyla yaşamın anlamı, sevginin parçaları, kendini kenara koyup onlar için başlarsın yaşamaya. Bir rutin başlar, hiç durmaman gereken… İşte, tüm bu koşturmanın arasında detaylar vardır asla atlamaman gereken.

    Saksındaki çiçeğin yeni bir yaprak vermesi, dünyaya getirdiğin çocuğunun kendi ayakları üzerinde durmaya başlaması, akşam hep birlikte masaya oturup emek ve sevgiyle hazırladığın yemeğin yenmesi, tv de başını sevdiğin insanın omzuna koyup seyrettiğin bir film, sabah uyandığında sana özel pişirilmiş mis gibi kokan kahve, birazdan başlayacağın koşturma öncesi paylaştığın bir kahve içimi, arada güne başlarken sana güç verecek sevgi sözleri, kar yağarken çıkıp yürümek, üşümek, yanındaki insanın sıcaklığına sığınmak, asla düşmeyeceğini bilip güvenle yürümek, arada bir kaçamak yapıp; çocukları ekip bir yerlerde rakı içip balık yemek, yada iki bira alıp arabada şarkılar eşliğinde içmek, dostlarınla sık sık bir araya gelip sevgiyi paylaşmak, gecenin bir vakti üşenmeden kalkıp bir kek pişirip sevdiklerini mutlu etmek, her ne kadar; şişmanlatıyorsun diye söylenseler de onların zevkle yemelerini izlemek.

    Bu dur işte! yaşam…….

    Ne kadar yoğun olursan ol, ne kadar meşgul olursan ol, bu detayları yaşamıyorsan, yaşıyor sayılmazsın ne farkın kalır makineden? Sevdiklerine zaman ayırmak, en küçük anları onlarla paylaşmak, yaşamdaki zorluklar karşısında insana öylesine bir güç veriyor ki ne gelirse gelsin başınıza, bu güç her şeyin üstesinden geliyor.

    Sevgili dostlarım

    Yaşamın koşturması içinde kendinize ve sevdiklerinize zaman ayırın. Mutluluk,detaylarda saklıdır…

    Alinti

  149. 2008-01-01 #149
    Bana sevgiyi hissettir



    İnsanlar arasında yaşanan aşk, sevgi muhabbet yani tadılan her güzellik içimizde var olan Allah aşkının bir tezahürüdür. Allah kulu ile girer sevenlerin kalplerine. Kavuşturmaz, uzaklaştırır, yakar da yakar ki anlasın sevmenin ne olduğunu diye. Aslında aşk Allah'ın yeryüzüne, kulunun kalbine indirdiği en büyük nimetidir. Sevgide mesafeler uzadıkça sevgi, özlem çoğalır. Çoğalır da yakıp tutuşturur.. Düşünceler uzaklaşırsa sevgi azalır. İnsana duyulan sevgi Allah'ın sevgisi ile bir paralellik sergiler de kul bunu bir türlü anlayamaz..

    Mecnun bir gün mahallede oturmuş Leyla'sının yolunu gözler. Arkadaşları ne yapsa ne etse onu bu sevdadan vazgeçiremezler, teselli bile edemezler. İşte tam o sırada yolun kenarında bir köpek belirir. Köpek uyuz, gözleri çapaklı, pis mi pis, sokakta garip garip yürümektedir. Mecnun onu görünce koşarak yanına gider, köpeğe sarılır onu kucaklar ve gözlerinden delice öpmeye başlar. Öper öper, öper, köpeği koklar. İçine sokası gelir.
    Arkadaşları şaşkındır. Mecnunun bu davranışına hiçbir anlam veremezler.. Ve sorarlar. Bu kadar pis uyuz bir köpeği nasıl böyle öper seversin Mecnun cevap verir. O benim Leyla'mın mahallesinin köpeğidir. Mutlaka o gözleri Leyla'mı görmüştür. Ben Leyla'mı gören gözleri öptüm, öyle güzeldiler ki o gözlerde onu gördüm der.

    Ne dersiniz sevgiliyi gören gözler öpülür mü? Sevgi eğer bu kadar gerçekse onu gören gözler öpülür. Sevgi beklentisizdir. Sevgi saburdur, sevgi feragattır. Sahip olduğunuz ne varsa her şeyden vazgeçip hakkı karşıya devretmektir.
    Sende var olanı sevdiğine vermektir.
    Sevmek, Allah'ın nurundan âdemi görmek, âdem'in zatında onu hissetmektir. Sevgide zulüm olmaz. Zulüm olsa zaten adı sevgi olmaz. Sevgi Allah'a inanmaktır. İnancımı güçlendir Allah'ım.

    Bana sevgiyi hissettir, sevgini üzerime yağdır Allah'ım..
    Bütün dünyanın çiçeklerini benim için açtır
    Binlerce kar taneleri yağdır gökyüzünden.
    Hepsi sevgiyi anlatsın dünyaya.
    Yaz kış bülbüller gelsin pencereme
    Gözümü kapatınca görün bana
    Sessiz sesinle konuş benimle
    Ve Mecnun gibi aşkı kalbime koy
    Ve Leyla gibi sevilmeyi nasip kıl bana.

  150. 2008-01-01 #150
    SEVGI..........



    *Semadaki tüm yıldızlar sönünce,
    Gözlerinde gecenin yalnızlığını hissedince,
    İçten içe muhtaç olunca bir dost sohbetine,
    Unutma ki seni düşünen bir var bu şehirde....

    *Hayallere dalıp gitmem ben,
    Çünkü tek hayalim sensin benim!
    Hiçbirşey isteyemem ben
    Çünkü birtek istediğim sensin benim.

    *Aşkınla sararıp solacak kadar,
    Sevginle bahtiyar olacak kadar
    Uğruna canımı verecek kadar
    seviyorum desem inanırmısın ?

    *Belki hatıralar unutulup gidecek,
    Belki bu sevgier yok olup eriyecek,
    Ama şunu unutma,
    Bu kalp sonsuza dek seni sevecek...

    *Gecenin karanlığında, güneşin ışığında,
    Suyun damlasında, selin coşkusunda
    Kimi yanımdasın kimi rüyamda
    Ama hep aklımdasın sakın unutma...

    *Bırakma beni sevdiğim gidişine dayanamam,
    Hasret gözyaşlarımla kendimi avutamam,
    Dönerim dersin ama kadere inanamam,
    Bıraktığın anılarla sensiz yaşayamam...

    Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç , bir tohumla başlar ;
    En uzun yolculuklar bir adımla başlar;
    Gerçek sevgiler ise küçük bir tebessümle başlar.


    Seni unutmak zor anlatmaksa imkansız,
    Sen unutuldukca hatırlanan,
    Anlattıkca bitmeyensin meleğim..


    Seni uzaktan sevmeyi, bana bakmadan görmeyi,
    Seni duymadan dinlemeyi, gözyaşlarımla gülmeyi
    Ve kavuşmak için sabretmeyi,
    Her şeyi öğrendim ama sensiz olmayı asla...


    Duygular vardır anlatılamayan..sevgiler vardır kelimelere sığmayan...
    Bakışlar vardır insanı ömür boyu ağlatan...yollar vardır aşılması güç olan.
    Kalpler vardır acılarla parçalanan, ve insanlar vardır hiç unutulmayan.
    Sanma beni sevipte bırakanlardan. Benim sevgim mezara kadar olanlardan...


    Bir Çiçeğin açmak için sebepler bulduğu gibi,
    Yaşama dair sebepler bulmak için yaşıyorum...
    Eğer bir gün gelir de yaşamak için bir sebep bulamazsam;
    Ölmek için bir sebep bulmuşum demektir


    Bir yudum zehir olsan, bir an bile düşünmeden seni içerdim,
    Sırf seninle bir olmak ve seni içimde hissetmek için.


    Sevgilim bilki senden uzak ne güzellikleri avutur beni bu şehrin,
    nede yıldızlı akşamları!... özlemin bir nehir olmuş
    YARAR GİDER İÇİMDEKİ DAĞLARI


    Seni seviyorum kelimesini sana benden başka kimse söylemesin,
    Yalnız bana sakla dudaklarını seni benden başka kimse öpmesin,
    Ne olurdu her seven sevilse sanki, bu dünyada aşktan güzel ne var ki,
    Gel kollarıma öyle sarıl ki kimsenin çözmeye gücü yetmesin.


    Seni niyemi seviyorum geçmişin içinde kaybolmuş beni
    Yeniden hayata döndürdüğün için çok ama çok seviyorum.


    Kalbin hangi sevgi için çarpıyorsa yeni doğan günün güneşi
    Seni ona kavuştursun.


    Hayatın en güzel anı herşeyden vazgeçtiğiniz zaman
    Sizi hayata bağlıyan biri olduğunu düşündüğünüz andır.


    Sen benim gözlerimde saf bir gerçek,
    Yüreğime bahar getiren bir çiçeksin.
    Sen bedenimdeki yumuşak kudret,
    Gönül bahçemde uçuşan bir kelebeksin..


    Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi tutuyorum aklımda
    İçimi seninle ısıtıyorum bir yaşamak düşünsem "sus" deyip adınla başlıyorum.


    Sevgili binlerce insan arasından gönül gözüyle görüp ayrı bir kimlik verdiğimizdi Her sözü büyü olan, dokunduğu herşeyi kutsallaştıran muhteşem insandı.


    Yanındayken içimi saran ateş, sen yokken hayalinle canlanır.
    Gözlerimdeki parıltı senin sevginin eseri,
    Ve benim varlığım yanlız senin eserin.


    Seni yüreğimden atabilsem atamıyorum,
    Seni gözlerimden silebilsem silemiyorum
    Sensizlik acısını çekemiyorum,
    Dönersen diye koştum camlara
    Ama yoksun yine yok..


    Her sabah uyanıp yüzünü güneşe verdiğinde,
    Gücünü alamazsın sıcak sevgilerden,
    Unutma sakın bir sevgi bin sevgi doğurur ve
    O sevgilerden yepyeni bir dünya kurulur..


    Ben Toprağım suyum sensin, ben yaprağım dalım sensin
    İlkbaharım yazım sensin sensiz hayat çekilmiyor.

  151. 2008-01-01 #151
    SEVGI..........



    *Semadaki tüm yıldızlar sönünce,
    Gözlerinde gecenin yalnızlığını hissedince,
    İçten içe muhtaç olunca bir dost sohbetine,
    Unutma ki seni düşünen bir var bu şehirde....

    *Hayallere dalıp gitmem ben,
    Çünkü tek hayalim sensin benim!
    Hiçbirşey isteyemem ben
    Çünkü birtek istediğim sensin benim.

    *Aşkınla sararıp solacak kadar,
    Sevginle bahtiyar olacak kadar
    Uğruna canımı verecek kadar
    seviyorum desem inanırmısın ?

    *Belki hatıralar unutulup gidecek,
    Belki bu sevgier yok olup eriyecek,
    Ama şunu unutma,
    Bu kalp sonsuza dek seni sevecek...

    *Gecenin karanlığında, güneşin ışığında,
    Suyun damlasında, selin coşkusunda
    Kimi yanımdasın kimi rüyamda
    Ama hep aklımdasın sakın unutma...

    *Bırakma beni sevdiğim gidişine dayanamam,
    Hasret gözyaşlarımla kendimi avutamam,
    Dönerim dersin ama kadere inanamam,
    Bıraktığın anılarla sensiz yaşayamam...

    Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç , bir tohumla başlar ;
    En uzun yolculuklar bir adımla başlar;
    Gerçek sevgiler ise küçük bir tebessümle başlar.


    Seni unutmak zor anlatmaksa imkansız,
    Sen unutuldukca hatırlanan,
    Anlattıkca bitmeyensin meleğim..


    Seni uzaktan sevmeyi, bana bakmadan görmeyi,
    Seni duymadan dinlemeyi, gözyaşlarımla gülmeyi
    Ve kavuşmak için sabretmeyi,
    Her şeyi öğrendim ama sensiz olmayı asla...


    Duygular vardır anlatılamayan..sevgiler vardır kelimelere sığmayan...
    Bakışlar vardır insanı ömür boyu ağlatan...yollar vardır aşılması güç olan.
    Kalpler vardır acılarla parçalanan, ve insanlar vardır hiç unutulmayan.
    Sanma beni sevipte bırakanlardan. Benim sevgim mezara kadar olanlardan...


    Bir Çiçeğin açmak için sebepler bulduğu gibi,
    Yaşama dair sebepler bulmak için yaşıyorum...
    Eğer bir gün gelir de yaşamak için bir sebep bulamazsam;
    Ölmek için bir sebep bulmuşum demektir


    Bir yudum zehir olsan, bir an bile düşünmeden seni içerdim,
    Sırf seninle bir olmak ve seni içimde hissetmek için.


    Sevgilim bilki senden uzak ne güzellikleri avutur beni bu şehrin,
    nede yıldızlı akşamları!... özlemin bir nehir olmuş
    YARAR GİDER İÇİMDEKİ DAĞLARI


    Seni seviyorum kelimesini sana benden başka kimse söylemesin,
    Yalnız bana sakla dudaklarını seni benden başka kimse öpmesin,
    Ne olurdu her seven sevilse sanki, bu dünyada aşktan güzel ne var ki,
    Gel kollarıma öyle sarıl ki kimsenin çözmeye gücü yetmesin.


    Seni niyemi seviyorum geçmişin içinde kaybolmuş beni
    Yeniden hayata döndürdüğün için çok ama çok seviyorum.


    Kalbin hangi sevgi için çarpıyorsa yeni doğan günün güneşi
    Seni ona kavuştursun.


    Hayatın en güzel anı herşeyden vazgeçtiğiniz zaman
    Sizi hayata bağlıyan biri olduğunu düşündüğünüz andır.


    Sen benim gözlerimde saf bir gerçek,
    Yüreğime bahar getiren bir çiçeksin.
    Sen bedenimdeki yumuşak kudret,
    Gönül bahçemde uçuşan bir kelebeksin..


    Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi tutuyorum aklımda
    İçimi seninle ısıtıyorum bir yaşamak düşünsem "sus" deyip adınla başlıyorum.


    Sevgili binlerce insan arasından gönül gözüyle görüp ayrı bir kimlik verdiğimizdi Her sözü büyü olan, dokunduğu herşeyi kutsallaştıran muhteşem insandı.


    Yanındayken içimi saran ateş, sen yokken hayalinle canlanır.
    Gözlerimdeki parıltı senin sevginin eseri,
    Ve benim varlığım yanlız senin eserin.


    Seni yüreğimden atabilsem atamıyorum,
    Seni gözlerimden silebilsem silemiyorum
    Sensizlik acısını çekemiyorum,
    Dönersen diye koştum camlara
    Ama yoksun yine yok..


    Her sabah uyanıp yüzünü güneşe verdiğinde,
    Gücünü alamazsın sıcak sevgilerden,
    Unutma sakın bir sevgi bin sevgi doğurur ve
    O sevgilerden yepyeni bir dünya kurulur..


    Ben Toprağım suyum sensin, ben yaprağım dalım sensin
    İlkbaharım yazım sensin sensiz hayat çekilmiyor.

  152. 2008-01-01 #152
    Uykulardan Uyandırdık Sevgileri




    Çalkantılı ve karanlık bir denizde mavi gülüşlerle birbirimizi bulduk biz
    Geçtiğimiz tüm asma köprülerde aşk ayinlerine katıldık, büyüdü sevgimiz
    Kapsül yalnızlığımızın duraklarında zirvelerde otak kurdu sevişmelerimiz
    Korsan gülüşlü aşklarla büyüdük, masalsız uykuların ülkesinde serpildik.


    Kopartıp attım gelişini müjdelemeyen tüm takvim yapraklarını şimdi. Gelişinle kutsallığının ışıklarını karanlığıma yaktın. Bakışlarının kıyısında sana bir ülke kurdum, sen üşüyen kalbime nefesinle dokundun. Anlat bu sevdayı bana, yeterince uzun olsun. Birlikte sıçrayalım üstümüze çiseleyen keder yağmurundan. Öfkenin davuluna vurarak, sevdanın tokmağı yap beni. Bu aşktan, bu sevdadan tezgahlar kurarak doku beni çile çile, yumak yumak.
    Dilsizliğin düğmelerini kopartarak teninin sıcacık kumsallarına uzanmaktır seni özlemek. Birlikte söylediğimiz bir düetin büyülü kollarına atılıp hüzünlü dansa durmaktır seni sevmek. Geçtiğimiz tüm asma köprülerde aşk ayinlerine katılıp, tamtamların yurduna gitmektir aşka gitmek. Yalanlarla kurulan tüm tuzakları parçalayıp, göz yaşlarımızın göllerinde yıkanmaktır seninle arınmak. Ne yapsam doyamadığım, ne kadar yudumlasam susuz kalmaktır, güzelliğinin gezegenlerinde kaybolmak.
    Çarşafsız sevişmelerimizin çırılçıplak titreyişlerinde yaprakların saçlarımı avuçlardı. Soluğun bir kasırga patlamasını çağırır ve ellerin ansızın avuçlardı kasıklarımı. Kısrak sağrılı memelerin gecenin lale bahçelerini koklatırdı koşumlarıma. Bir kaya oluğundan nefesini dinlerdim boynuna uzanarak. Gözlerin bir şiirdi, dudakların Leyla. Akardı zaman, çıplak yatarken biz, uykulardan uyanırdı dünya.
    Bu gece ve her gece ihtiraslarımın zirvelerinde beni kovalar itirafçı korsanlar. Bir nar gözesinin bal akışlarında gözlerinin bulunmamış ve keşfedilmemiş ıslak bakışlarını sürerim alev dudaklarıma. Günlerin tik taklarında bileğimizdeki saatlere aldırmadan öperiz birbirimizin dudaklarından, kavgalarımıza gülücükler sürerek. Sen Mona Lisası bu aşkın, ben Don Kişot'u olurum göğsündeki üzüm bağlarının. Bakışlarında kuşlar konaklar, yüreğinde bir kartal beni kovalar.
    Sezgilerinin sorgu saatlerinde bir fırtına öncesi sessizliğidir duruşların. Müziğimiz kesilir, ellerimiz birbirinden çekilir ve tırnaklarız birbirimizin yokluklarını. Çoktan bitmiş, çoktan yitmiş bir sevdanın kapılarını yeniden çalarız. Dudaklarımız nikotin kokar, ellerimiz soğuktan titrer ve takvimsiz gecelerde binlerce kapsül birbiri peşine patlardı.
    Kemirgen dürtülerimizin korkularında hesaplaşmalarımız olurdu böylesi anlarda. Kör ve sağır anlarımızda yarım kalmış tüm şiirlerimiz bizi bekler, fırtınalı sessizliğimizin vedalarını ederdik birbirimize. Bütün hoş çakalların mavi elbiselerini bohçamıza tıkar, siyah gecelerin utangaç duraklarında gönlümüzün yosmalarını saklardık.
    Böylesi anlarda ruhunun tatlı nağmelerinden dökülürken sözlerin, ben özleminin hazan mevsimini kucaklardım. Sevdan diyen bir ezgide yanan bedenimin alev tutsaklığını yaşardım özleminle. Senin kokunu, senin ellerini ve gözlerini ve yalnız senin sevdanı isterdim bu anlaşılmaz yerkürede.
    Mor dağların eteklerini özleyen bir yanım var benim de. Kimselerin bilmediği, bilse bile gidemediği bir yıldız ülkesi var içimde. Acılar, telaşlar, hüzünler ve dertler burada kalsın, sizin olsun yapmacık sevinçler. Seninle, sevginle, ellerinle ve yüreğinle uzak dağları aşıp, mutluluğun ışıdığı, yıldızların yansıdığı o ülkeye varmak istiyorum. Sevdanla, vefanla ve kutsal aşkınla ben, yalnız senin dağlarında yaşamak istiyorum.

  153. 2008-01-01 #153
    SEVGİ

    ASIRLAR BOYU SEVGİ
    NE DENLİ GARİP İŞLENMİŞ YÜREKLERE
    SEVİP AYRI OLABİLİYORSUN
    BAZEN TELEFONLARA,MEKTUPLARA
    BAZEN BİRLİKTEYKEN AYRILIKLARA YOL ALIYORSUN
    ANCAK HER SAFHADA BENCİLCE SEVİYOR VE SEVİLİYORSUN
    SEVGİ, BİR KARA LEKE YÜREKLERDE
    İSİ, PASI SİLİNMEDEN OTURMUŞ AŞKLAR ÜZERİNDE
    ATALALARIMIZDAN KALAN YENİLMİŞLİK
    BU GÜN YİNE YÜREKLERİN GÜNDEMİNDE
    KİMSE AKIL EDEMİYOR YENİLGİ NEREDE?
    SEVGİ, TEK BEDEN OLMAKTIR
    DOKUNMAKTIR YÜREĞE
    ÜRETMEKTİR BİRLİKTE YENİ VE TAZE BEYİNLER
    VE... YÜREKLERİN EL ELE TUTUŞMASIDIR SEVGİ.
    Sen Olmalıydın

    Sen olmalıydın
    Damla damla geceme akan ;
    Kök salmalıydık mutluluğa .
    Şarap kızılı akşamlarda
    Türküler söylemeliydik aşka dair .
    Zamansız yağmurlar yağmalıydı üzerimize
    Kör sabahlarda uyanarak aşktan sarhoş ;
    Sımsıkı sarılmalıydık baharlara .
    Büyütüp içimizde fırtınaları ;
    Ölmeliydik yangınlarda

  154. 2008-01-01 #154
    Sevgiye Önem...




    Cogumuz (genellikle de erkekler) duygularimizi saklamanin daha dogru
    oldugunu sanip ne kadar yaniliyoruz degil mi? Oysa sevgi beslenmeli,
    karsilikli özveriyle desteklenmeli. Her gün yeni bir sürpriz için caba
    sarfedip sevgiyi yasatmak icin emek vermeli. Ama ne yazik ki evliliklerde
    garanti gozuyle bakip hic emek harcamadigimiz gibi hesapsizca tuketip, har
    vurup harman savuruyoruz sevgileri.

    Ne yazik...

    Oysa ne zor bulunur sevgiler. Ozellikle karsilikli olani yakalamak ne kucuk
    bir olasilik. Ama kaybetmek ne kadar kolay ve cabuk. Koca bir sevginin
    katili oluveriyoruz carcabuk. Bence sevgi katilleri de yargilanmali ve
    cezaya carptirilmali. Cunku kapanmasi ve onarimi olanaksiz bir ton yara
    birakiyor ardinda. Sonra bir ton da yarali insan. Olecegiz zannedip
    ölmüyoruz acisindan. Ama surum surum surunuyoruz. Sonrasinda yeni sevdalara
    kuskuyla bakip olasi mutluluklara kapatiyoruz pencerelerimizi.

    Korunmak adina anlamsiz kacak guresler daha da yoruyor insani. söyle
    kararli, tutup kopariverecek, ayaklarimizi yerden kesecek kadar cesur birini
    bekleyip omur tuketiyoruz. Bir de bakiyoruz ki yolun sonuna gelivermisiz.

    Ne cabuk gecmis zaman.
    Ne kolay tuketilmis sevdalar.

    Ne hesapsiz harcayip ne derin yaralar acmisiz. Bir o kadar yara da biz
    edinmisiz hayattan. Hayatin son duraginda, mevsim coktan kisa donmus,
    gelecek vasitayi bile kestiremez olmusuz.

    Neyin adina peki?..
    Ahh Korunma ic gudusuyle sakladigimiz sevgiler ahh...

    Ustelik taze tuketilmesi gerekirken saklamaya kalkistigimiz, hem de saklama
    kosullarina da uyulmadigindan curumus, kokusmus, curudukce de etrafini
    curutmeye devam eden, tumorlesen, duygu depocuklari ne cok canimizi acitmis.
    Bize sunulmadan bayatlamis ve sunuldugunda da besin zehirlenmesine yol acmis
    seviler. Hayat ne bayat noktasina gelmisiz bu yuzden.

    Ve ne kadar gec kalmisiz hayata.

    Iste hayat bu.

    Ben de galiba hayat ne bayat noktasinda, gelecek vasitayi kestiremiyorum
    artik.Umarim siz tazeyken tuketmeyi becerebilirsiniz duygularinizi ve hayat
    arkadasinizi besin zehirlenmesinden kurtarirsiniz.

    Cok mutlu olmaniz dilegiyle....


    CAN DUNDAR

  155. 2008-01-01 #155
    sevmek ağırdır


    Her şey hafif olabilir ama 'Sevmek Ağırdır'.
    Çağın trendleri ve popüler kültür kulaklara şöyle fısıldıyor;


    "Vakit iyi geçmeli".. Bu rast gele bir deyim değil.


    Gençler anlamını gayet iyi biliyor.


    Mutluluk, güven içinde yaşamak, özlemek...


    Hayır bunlar değil! Mutluluk arayınca mutsuz oluyorsun çünkü! !


    Güven içinde olmayı isteyince sorumluluklar,


    yükümlülükler peşi sıra geliyor ve altlarında eziliyorsun! !


    Ve özlemek... Özlemek gündelik hayatın sekteye uğratan


    bir tür zihin sancısı! ! O zaman en iyisi "iyi vakit geçirmek"


    deniyor. Bu yüzden günümüzün bütün 'aşka benzer' ilişkileri


    ağır darbeler alıp sonunda yere seriliyor. Çünkü gözü başka


    bir şey göremeyecek kadar aşık değilse insan sevgilisiyle değil de,


    arkadaşlarıyla birlikteyken daha 'iyi vakit' geçiriyor.


    Arkadaşlıkların atmosferi sevgililerinkinden daha ferah.


    Arkadaşlıklar çok daha eğlenceli, uzun ve kalıcı bir ilişkiden.


    Hatta kimi zaman arkadaşlığın sosyal erotizmi sevgililiğin


    mızmızlığından çok daha çekici. Tek başına aşk bayrağı açmak,


    sevgili olmanın eşsiz güzellikleri övüp durmak, şarkıları


    şiirleri yardıma çağırmak bu gündelik gerçeğin üstünü


    örtemiyor. Nasıl oluyor da, 'seni seviyorum' lar bir süre


    sonra ve iç burkucu biçimde 'beni boğuyorsun' a dönüşüveriyor?


    Uzun ve acıklı bir hikaye.. Ama şurasını olsun söylemeliyim;


    Sevmek ağırdır. Uykuları kaçırır, uyanıklığı sarhoşluğa çevirir.


    Oysa modern insan her şey hafif olsun istiyor, sevmek bile!


    Mümkünse sadece sevilmek istiyor. Ancak ayrılık acısı çökünce,


    terk edilince, özlem ateşiyle yanınca fark ediyor ki,


    seviyormuş... Ancak o zaman fark ediyor ki, vakit hiç de iyi


    geçmiyor!

  156. 2008-01-01 #156
    ölümsüzlük sevgidedir


    "Yeni yeni anlıyorum hayatı" Bu cümleyi hayatımın her hangi bir dönemin de bilmem kaç kere haleti ruhiye mi arz edebilmek için sarfettim. Ve halen dönem dönem kullanıyorum. Şu bir gerçek ki kalan ömrümde de bu cümleyi yer yer kullanacağım. Demek oluyor ki, ölüm hak edilinceye kadar hayatı anlamak, bir bütün hali ile anlamak tam olarak imkansız.



    Şimdiye kadar anlayamadığım şeyler arasında da en fazla yer kaplayan uhrevi duygu ve istekler. Madde ile alakalandırılmış duygu ve istekler açıklanabilir, nedenlere bağlanabilir , ya diğerleri.



    Sevmek ve sevilmek isteği, merhamet, anneliğin insana verdiği ulvi hassasiyet(hayvanlar da bir nebze annelik hassasiyetine kavuşabildikleri için bu şık istisna sayılabilir) ya da en basitinden her hangi bir ezginin yüreğimizi sızlatması. Peki ya hiç çıkarsız feda edişler, Malını , canını, emeğini, fikrini, gücünü, aklını? Sebebi nedir bunların? Bir nedeni, maddi bir nedeni olamaz.



    Kim kolayla canını verebilir, can bedenden ayrıldıktan sonra, kar namına eline ne geçse mutlu eder insanı. Taşların altında göğüsleri parçalananları düşünelim, insan canının acıtılmasına izin verebilir mi ve bundan mutlu olur mu? Padişaha bağışlanan hangi hediye onun Pazar da ciğer satmasına ve kendini dünyanın en mesut insanı hissetmesine neden olur? Tüm bunları maddi hiç bir sebebe bağlayamıyorum ve en önemlisi sevgi kime duyulursa duyulsun, her ne şiddetle karşılık bulunursa bulunsun, değerine paha biçilemeyen sevgi. İşte bunlar elle tutulan bir sebebe bağlı olmayan olgular.



    Fikrettikçe tek çıkar yol buluyorum, bu ulvi duygular bizim fani bedenlerimizle bağdaşamayacak kadar ölümsüzler. Ölümsüzlükten kasıt , ölümsüzlüğün sadece sıfatı olan varlık, yani Allah tır .



    Bu kısa düşünce fırtınamız bile bizi tek gerçeğe ***ürmeye yeterli oluyor, sevgi bize Allah'ın kendi sıfatlarından bahsettiği , hayata anlamını veren en büyük hediye.

    Aslında hayatı yeni yeni anlıyorum dediğim her an, sevginin kılık değiştirmiş bir başka hali ile tokalaşıyorum. Ömrümün ağaçlı yollarında daha kaç kez samimi bir sevginin sıcaklığı ile ellerim tanışacak tahminde zorlanıyorum.



    Galiba en iyisi tüm bu düşünceleri kendi haline bırakıp yeni bir adım daha atmak.

  157. 2008-01-01 #157
    Sevgi Başka Hiçbirşeyin Yapamadığı Herşeyi Yapar


    SEVGİNİZİ ARTTIRMANIN YOLLARI
    -Onu sevdiğinizi ve ona değer verdiğinizi sık sık belli edin. -Ona ara sıra özel bir hediye verin. -Ona her zaman için vakit ayırın. -Özel günlerinde kesinlikle hatırlayın. -Konuşurken dikkatinizi tamamen ona verin. -Konuşurken tamamen samimi konuşun. -Ona kesinlikle yalan söylemeyin. -Konuşurken onun gözüne bakın. -Onun iyi özelliklerini keşfetmeye çalışın. -Onun üzüntü ve dertlerini dinleyin. -Onun size tamamen güvenmesini . -Boş zamanlarınızı ona ayırın. -Onun için fedakarlıkta bulunmaktan kaçınmayın. -Onun arkadaşlarıyla tanışın. -Tatil için birlikte program yapın. -Uzun süre ayrı kalmayın. -Onu anladığınızı hissettirin. -Onun sevmediği şeyleri öğrenin. -Onu değiştirmek yerine, önce kendinizi değiştirmeyi düşünün. -Yarınlar için birlikte planlar yapın. -Hayal ve düşüncelerinizi onunla paylaşın. -Ona kızdığınızda onunla hemen konuşmaya çalışın. -Yaptıkları hakkında tahminde bulunmak yerine onunla iletişim kurun. -Onun kaygılarını anlamaya çalışın. -Onunla bir çok ortak yönünüz olduğunu düşünün. -İyi yönlerini sık sık aklınıza getirin. -Onu her zaman için kontrol etmeye çalışmayın. -Kendini ifade etmesine sık sık fırsat verin. -Onun hayatında ki zorlukları sık sık hatırlayın. -Başarılarını taktir edin. -Yanında olduğunuzu hissettirin. -Duygularına öncelik tanıyın. -Onu olduğu gibi kabul etmeye çalışın. -Eleştirmeyin, ona kötü şey söylemeyin. -Onun için özel olan nedir? Onu bulun. -Onun sevdiği şarkıları öğrenin ve birlikte dinleyin. -Ona bir kitap alın ve onun için imzalayın. -Ona iltifat etmeyi unutmayın. -Hata yaptığınızda gecikmeden özür dileyin. -İyiliği karşısında teşekkür etmeyi unutmayın. -Hatalarını büyütmeyin ve ona karşı hata yapmamaya çalışın. -Onun hakkında iyimser olun, iyi düşüncelerinizi pekiştirin. -Onun hakkında ki iyi düşüncelerinizi diğer insanlara söyleyin. -Gücendiğinizde ondan kaçmaya çalışmayın. -Onun yerine sık sık kendinizi koyun. -Endişelerinizi rahatça söyleyin. -Ona bir daha zaman tanıyın. -Onun için yaptıklarınıza bir yenisini ekleyin. -Hayatınızın her aşamasında onu da düşünün. -Kişiliğine önem verin, onu anlamaya çalışın.

  158. 2008-01-01 #158
    Sevgi Başka Hiçbirşeyin Yapamadığı Herşeyi Yapar


    SEVGİNİZİ ARTTIRMANIN YOLLARI
    -Onu sevdiğinizi ve ona değer verdiğinizi sık sık belli edin. -Ona ara sıra özel bir hediye verin. -Ona her zaman için vakit ayırın. -Özel günlerinde kesinlikle hatırlayın. -Konuşurken dikkatinizi tamamen ona verin. -Konuşurken tamamen samimi konuşun. -Ona kesinlikle yalan söylemeyin. -Konuşurken onun gözüne bakın. -Onun iyi özelliklerini keşfetmeye çalışın. -Onun üzüntü ve dertlerini dinleyin. -Onun size tamamen güvenmesini . -Boş zamanlarınızı ona ayırın. -Onun için fedakarlıkta bulunmaktan kaçınmayın. -Onun arkadaşlarıyla tanışın. -Tatil için birlikte program yapın. -Uzun süre ayrı kalmayın. -Onu anladığınızı hissettirin. -Onun sevmediği şeyleri öğrenin. -Onu değiştirmek yerine, önce kendinizi değiştirmeyi düşünün. -Yarınlar için birlikte planlar yapın. -Hayal ve düşüncelerinizi onunla paylaşın. -Ona kızdığınızda onunla hemen konuşmaya çalışın. -Yaptıkları hakkında tahminde bulunmak yerine onunla iletişim kurun. -Onun kaygılarını anlamaya çalışın. -Onunla bir çok ortak yönünüz olduğunu düşünün. -İyi yönlerini sık sık aklınıza getirin. -Onu her zaman için kontrol etmeye çalışmayın. -Kendini ifade etmesine sık sık fırsat verin. -Onun hayatında ki zorlukları sık sık hatırlayın. -Başarılarını taktir edin. -Yanında olduğunuzu hissettirin. -Duygularına öncelik tanıyın. -Onu olduğu gibi kabul etmeye çalışın. -Eleştirmeyin, ona kötü şey söylemeyin. -Onun için özel olan nedir? Onu bulun. -Onun sevdiği şarkıları öğrenin ve birlikte dinleyin. -Ona bir kitap alın ve onun için imzalayın. -Ona iltifat etmeyi unutmayın. -Hata yaptığınızda gecikmeden özür dileyin. -İyiliği karşısında teşekkür etmeyi unutmayın. -Hatalarını büyütmeyin ve ona karşı hata yapmamaya çalışın. -Onun hakkında iyimser olun, iyi düşüncelerinizi pekiştirin. -Onun hakkında ki iyi düşüncelerinizi diğer insanlara söyleyin. -Gücendiğinizde ondan kaçmaya çalışmayın. -Onun yerine sık sık kendinizi koyun. -Endişelerinizi rahatça söyleyin. -Ona bir daha zaman tanıyın. -Onun için yaptıklarınıza bir yenisini ekleyin. -Hayatınızın her aşamasında onu da düşünün. -Kişiliğine önem verin, onu anlamaya çalışın.

  159. 2008-01-01 #159
    sevgi.....

    Sevgi bir güldür çöllerde açan
    Onsuz gönüllerin hepsi perişan
    Nasibim varsa sevgiden yana
    Gül'ü verin başka şey istemem bana
    Ümidim,hasretim,gülden yanadır.
    Lezzetim kederim aşkım onadır.

    Allah'a,Resulüne ve insanlara duyduğumuz,dilimizden düşüremediğimiz hoş
    duygu SEVGİ den bahsetmek istiyorum canlar....
    SEVGİ SEVDİĞİN KİŞİYE ZAMAN AYIRMAKTIR.

    Bir yürekte bulunan sevgi çeşidi bir
    bahçe içindeki çiçekler kadar çeşitlidir.
    Gül'ü ayrı severiz,Leylağı ayrı Nergis'i ayrı Nergisi ayrı,Sümbül'ü ayrı
    severiz.
    Küçücük yüreğimiz hepsini alır.Annenin yerini tutmaz bir baba,babanın yerini
    tutmaz bir anne,arkadaşın yerini tutmaz bir başka arkadaş.
    Sevginin dereceside farklı farklıdır,merdivenin basamakları gibi.(sonuçta
    Allah'a götürür)
    Bazen sarılarak ifade ederiz sevgimizi,bazen dokunarak, bazen elimizdekini,
    bazende içimizdekini paylaşmaktır SEVGİ.
    Ekmeyi,tuzu,suyu paylaştığımız gibi,acımızı mutluluklarımızı paylaşmaktır
    SEVGİ.
    Varlığında mutlu olmak,yokluğunda özlemektir sevgi.
    Bir telefon ahizesinde, bir mektubun zarfında bembeyaz bir kağıtta sevginin
    izleri vardır.Sevgi yaşadıkça çoğalır.Hep birlikte olmak deyildir sevgi,o
    yanımızda yokkende YÜREĞİMİZDEDİR.

    çünkü BEDENLER ÖTESİDİR SEVGİ...
    Ümit can verir sevgiye,şüphe öldürür,yok eder.Uzaklıksa küçük sevgileri yok
    eder, büyük sevgileri artırır.

    Tıpkı rüzgarın ateşi alevlendirip, mumu
    söndürdüğü gibi...Bu güzel duyguyu sıcacık yüreğinde taşıyanlara ne mutlu.
    RABBİMİZ buyuruyorki;
    "Ey ademoğlu, herkes seni kendi için ister, ben ise seni, senin için
    isterim. oysa sen benden kaçıyorsun."


    SEVENİ SEVDİRENİ SEVERİM!....

  160. 2008-01-01 #160
    Bitmeyecek bu sevgi anlasana


    seni canımda, ruhumda, bedenimde,
    seni var ya, kaybediyorum kendimde.
    düşüncelerimle yok ediyorsun beni.
    arzularımda kavuruyorsun sanki.
    bir rüya, seninle birlikte olmak.
    sam yeli gibi, ılgın ılgın eserken,
    bedenime,
    damla damla akarken yüreğime,
    her hücrem bağırıyor
    seni seviyorum diye.
    estiğinde bir rüzgar, ağladığında,
    bir yağmur,
    sıcaklığın ise güneş gibi,
    öyle yakıyor ki..
    yasaksın bana yasak, sürgünde ki
    gönlünle.
    uzaksın bebeğim uzak, bitmeyen,
    özleminle.
    yaksanda, yansamda benimsin ölümüne,
    bitmese de bu esaret, yaşayacaksın
    kalbimde.
    sensizliğim depreşti yine,
    hep nokta mı koyacağım yokluğuna,
    sevgisizliğe.
    geceler mi sırdaş olacak bana,
    hüzünlerle mi sarılacağım yastığa,
    nezaman bitecek bu hasret, bu özlem,
    söylesene bana.
    söyle sevdiğim,
    söyle.
    bilmek hakkım değil mi
    yaşarım sensizliği o zaman,
    doya doya.
    içerim aşk şarabını kana kana,
    bitmeyecek bu sevgi anlasana

  161. 2008-01-01 #161
    Sevdanın tarifi...

    Sevdanın tarifi zordur

    Tekbir kalime onu anlatmaya yetmez

    Hiçbir sözlükte tam manası yoktu vs. lerle devam eder gider

    Öyle bir şeydir ki içindedir

    Onu bedenini en nadide yerine hediye etmiştir Rabbim

    Her nefes alışındadır

    Acıtır canını bazen sevda

    Hiç anlatamadığın duygularn yaşatır bazen butün uzuvlarında

    Yakar kavurur seni hiç ummadık bir anında

    Dumansız ateş gibidir sevda

    Hiç sönmez

    Gözlerin uyku istemez hiç

    Semada onu ararsın

    Ay sana teselli verir karşılaştığında

    Gözlerini kapattığın anda rüyalarndadır

    Gözyaşlarınla akar gider bazen

    Yüzünde sıcaklığını hissedersin

    Gülümsemelerinde görünür

    Gizlidir

    Yüzündeki çizgilerde

    Saçlarının arasında saklıdır yaşadıkların..

    Bir kitabın arasındadır

    Sevdiği bir yemeğin kokusundadır sevda

    Odanın en özel yerindedir o

    Zordur sevdaa

    Dumansız ateş gibidir hiç sönmezzzz

  162. 2008-01-01 #162
    sevgiyim

    Beni bir mevsime benzetmek istersen eger;

    Sonbaharim.. .
    Kimi zaman koseden gulumseyen bir gunes olurum,
    Kimi zaman done done dusen bir yaprak.
    Kimi gun usul usul yagan bir yagmur olurum,
    Kimi gun deli deli savuran bir ruzgâr.
    BEN SONBAHARIM...


    Beni bir ciceger benzetmek istersen eger;
    Cigdemim...
    Sapsari rengiyle icini isitan,
    Koparmak istersen ellerini kanatan,
    Erisemeyecegin kadar derinde
    Korkacagin kadar narin.
    BEN CIGDEMIM...


    Beni bir renge benzetmek istersen eger;
    Griyim...
    Ne beyaz kadar saf, berrak ve katkisiz,
    Ne siyah kadar net, kasvetli ve asil,
    Tam ikisinin ortasi.
    BEN GRIYIM...



    Beni bir kavrama benzetmek istersen eger;
    Sevgiyim...
    Bir bebegin gulusu kadar icten,
    Gunesin dogusu kadar sabit,
    Gecenin rengi kadar etkileyici,
    Yasam kadar gercek.
    BEN SEVGIYIM...

  163. 2008-01-01 #163
    Sevgiyi Sevmeyi Bilmiyoruz...


    Ne kadar acıdır,bilirmisiniz?
    Korkularımız yüzünden kaybettiklerimizi düşünmek...
    Yalanlar üzerine kurulan gelecek, hatalardan dersler almamak, paylaşamamak,
    dünden kurtulamamak, iç çatışmalarla, maskelerle yaşamak...
    Dün ölüdür.
    Şu an tek gerçektir.
    Yarın ise kucağınıza doğacak bebektir.
    Cesetlerin ve yeni doğan bebeklerin kaygısıyla yaşamı kendimize zehir ediyoruz.
    Tek gerçek olan şu anı,"şimdiyi" yaşayamıyoruz.
    Neden?
    Çünkü özgüven yoksunuyuz...
    Oturmamış, gelişmemiş kişiliklerimizle, toplumsal kalıplarımızla, kendimizi aşamadan, sıradanlıktan kurtulamadan birer robot gibi yaşamaya çalışıyoruz.
    Paylaşmaktan korkuyoruz.
    Bizi rahatsız eden, hatalarla dolu geçmişimizi kendimize bile anlatamıyoruz.
    Kalmış ki başkalarına anlatmak düşüncesi bile bizleri ürkütüyor.
    Oysa hata yapmak özgürlüğümüzdür.
    O doğal olan, öğrenmenin temeli sayılan "hata yapma özgürlüğümüz"ü kullanmış olmakla,
    başka bir ifadeyle, acıyı tatmak, hissetmek "tatlının" iyi olduğunu da öğrenmek, anlamak olduğunu bilmiyoruz.
    Üç yaşındaki bir çocuğa elini sobaya vurduğunda canı yanacağını defalarca söylemeniz
    birşey ifade etmeyecektir.
    Elini sobaya vurarak, canın yanması ile sobadan uzak durması gerektiğini yaşayarak öğrenecektir.
    Lütfen yaşamaktan korkmayınız!!!


    Sevgiyi, sevmeyi bilmiyoruz.
    En önemlisi kendimizi sevmiyoruz.
    Sevgi, ilgi ve bilgi ile gelişir. Kendimizi tanımak,bilmek, değerli görmek "kendini sevme"nin anahtarıdır.
    Hangimiz, bir aynanın karşısına geçip, kendimizle yüzleşme cesaretini gösterebiliyoruz?
    Dürüstçe kendisiyle yüzleşebilen insan, doğrularını-yanlışlarını