Cahit Zarifoğlu Kimdir? - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Cahit Zarifoğlu Kimdir?

  1. sponsorlu bağlantılar
    Cahit Zarifoğlu

    1940 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli yerlerinde yaptı. Liseyi memleketi K.Maraş'ta tamamladı. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çevirmenlik yaptı. Avrupa'yı dolaştı. Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve TRT'de çevirmen olarak çalıştı. Son olarak TRT İstanbul Radyosu'nda denetçilik yaptı. İlk şiir ve hikâyelerini K.Maraş'ta mahalli gazetelerde yayımladı. Yine K.Maraş'ta Açı adında bir dergi çıkardı. Başta Diriliş ve Edebiyat olmak üzere birçok dergide yazdı. Mavera dergisi ve Akabe Yayınlarının kurucuları arasında yer aldı. Çeşitli gazetelerde müstear isimlerle günlük yazılar yazdı. Şiirden başka, öykü, roman, günlük, oyun ve çocuk edebiyatı alanlarında ürünler verdi. 1987 İstanbul'da vefat etti.

    ESERLERİ

    İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış adlı kitaplarında yeralan şiirleri, kitaplarına girmemiş şiirleriyle birlikte vefatından sonra Bütün Eserleri I/Şiirler adı altında yayınlandı.Günlüklerini Yaşamak adıyla topladı.


    ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU


    Bırakıyor ardından belalara beni

    Tedbirim öldü gövdemin binası geçti


    Göğsümde ince gergin çelik bağcık

    Tenimi bastıran içerilere


    Bağırıyor leylaklarım ağlıyor ağlıyor duvarlar

    Çatlayacak gibi susuz düzgün ve biçimli sanatlar


    Çocuk yığılıyor kalp kalp üstüne konuyor

    Bir baba damarı vuruyor sökülen nabzım


    Şimdi batar birkaç nesil azdıran bozgun

    Simsiyah aklım ve beyaz bir nokta kalbim


    Kader akışı alkışlanıyor her kârım

    Nazlı buluş git git kabarıyor dalgalar


    Çare yok gür gür bağıracağım yoksa bu sefil

    İsyan yüklü gemi zor kayalıklarında gönlün


    Harp. Ezilen etim söğülen köpekliğin için değil

    Güzel ölçülü zulmetmeden yeterince öldürüşüm


    Harp geliyor bir güzel bilendin mi kardeşim

    Binlerce cilt tutuyor kılıçların hançerin


    I believe in you believe in we believe in

    In la ilahe illallah la ilahe illallah


    Şimdi halk yüceldin guslet suyun götürmesiyle kuşan

    Yüzün kolların ateş yakmaz başın ince ayakların


    Dünya bir konak bir konuk ölümsüz hayat içre

    Geçildikçe hor öpüldükçe soyunur şehvete


    Şehvet ahırı değil yeryüzü

    Domuz ahırı değil yer toprak


    İki bakışımın arasında bulduğun toprak

    Dört köşe duvarlar siyah örtü ve göç sesleri


    Kapanıyorum kabul et öyle buyur

    Bin açılı örtüye daha sar beni


    Bin yıl bin daha

    Dursam kapında


    Sayısız perdeden bir perdecik kalksın için

    Başım yüzüm kızarır haddim olmaz aslında


    Sakin ve gövdemin mızraklarını döken bir geliş

    Vara gele ancak birkaç ağaç alıyor göğsüm


    Sakin ve daha sakin mızraklarım dökülsün daha

    Aniden çıkıp havlayan köpekte emanet bugün


    Binbir helak ve Allah selamıyla girilen ovada

    Bir dağ gibi diz çök kendine ırmak ol tut tut bırak yıldırımları


    Sakin daha sakin kımıltı yok bakışında

    Bırak toprak altında göl olsun gözyaşın


    Bir çeşit isyandın gönül ağlaması ilacın

    Destur. Nice uzlet makamından geçersin şimdi


    Şimdi çağırıyor o güzel aşka beni yalvarıyor beni

    Duruyorum ve çeşit çeşit ölüm omuzumun binileri


    Bu ova cennet olmalı sayımızca bir cennet safı

    Bu çukur ateş olmalı sayımızca bir cehennem safı


    Ya bu yol. Ayağın sahibi gövdeden habersiz yürüdüğü

    Gövdenin ayağa merbut ayağa dönük ayak kesildiği


    Sen gönlünü yukarıya bil


    Bir dağ nasıl söylerse öyle söyle

    Bir dağ nasıl inlerse başla öyle


    Ey zarif sen de ata yoluna meylettin

    Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin

    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2006-11-28 #2
    Rasim Özdenören

    Cahit Zarifoğlu'nun şiiri bunca anlaşılmaz, kapalı ya da zor anlaşılır bulunmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir aklı başında şiir okuyucusu (eleştirmen ya da okuyucu olarak) bu şiirleri reddetmek, yok sayak cesaretini gösterememiştir. Çünkü elindeki metinler, anlaşılması zor da olsa daima değerli bir ürün olarak görünmüştür.

    Aşkla şehvet, veliyle zerdüşt, sevgiliyle ******, varlıkla yokluk, zaman ve ölüm, geçmiş ve gelecek arasında zikzaklar çizip durur şair. Birinden ötekine gidip gelir. Bir arayış içinde midir acaba? Yer yer trajik deyişlere ulaşan bir içlilikle topyekun varlığın türküsünü söylemek ister gibidir. Açlık, varoluş, aşk, zaman, savaş hep içiçe örgütlenmiştir, bu şiirlerde.

    Aslında Cahit'in şiirleriyle İkinci Yeni Diye bilinen şairlerin şiirleri incelendiği ve illa bir etkileşim söz konusu edilmek istendiğinde ben Cahit'in şiirlerinin kendinden önce gelenleri etkilediğini iddia edeceğim.

    Kamil Eşfak Berki
    Cahit Zarifoğlu, şiirleriyle bir dil tadı getiren, bu dil tadı da hayata verdiği cevapları yaşadığı dönemin birey duyarlığını temsil edici bir şair-insan olmasından da gelen, ana karakter olarak naturalist bir mantığı olan bir şairdir. Hayatı idare eden sır bütününü fark edişi ve onu arayışı, onun şiiri ve düz yazılarında metafizik bir edayı da yer yer kazandırıyor. O da karmaşık (ama yer yer de karışıklıkla da) poetizm içinde pürist tutumlu bir sanatçıdır.

    Mehmet Kahraman
    Cahit Zarifoğlu, çağın en büyük problemi olan insan problemine doğru çözümler öneren, insanı insana yakışır bir konuma koyan iki sanatçıyı, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'u kendi önünde izlenebilir sanatçılar olarak bulur. Ama bu iki sanatçıyı taklit etmez. Bu anlamda değil onun izleyiciliği. Başka başka vadilerde yazan bu iki sanatçının dışında, Zarifoğlu'nun sanatı bir üçüncü vadidir. Kendi sesi ve kendi imkanlarıyla ortaya konmuş, orijinal bir sanattır.

    Alim Kahraman
    Cahit Zarifoğluna ait hangi metin olursa olsun, onun dünyasına bir iklime girer gibi girersiniz. Yeni bir iklime girmenin ne gibi etkileri oluyorsa, nasıl değiştiriyorsa insanı öyle değişirsiniz. Zarifoğlu'nun anlatımından gelen, ondan alınan bir tad vardır. Bu tad, her lokantada bulunan bir tad değildir. Yalnız onda yapılan, başka yerlerde bulunması mümkün olmayan özel bir yemeği yemeye gider gibi gidilir onun anlatımına.

    Zarifoğlu'nun anlatımı için olay sözcüğünü kullanmıştım. Bu anlatım küçük fakat önemli bir olayın gerçekleşmesi gibi (mesela bir gülün açması) duyumsanır. Dil dediğimiz genel atmosferin içinde adım adım beliren, ortaya çıkan, içten sarsıcı ve değiştirici bir serüven gibi yaşanır onun anlatımı.

    Behçet Necatigil
    Şiirlerinde geniş boyutlarla, özellikle madde ve ruh çatışması, Batı diktasına karşı Doğu protestosu gibi temaları işlediği görülüyor.

    İlhan Kutluer
    Merhum Cahit Zarifoğlu'nun "camiamız" tarafından çoğunlukla karmaşık ve anlaşılmaz bulunan şiirlerini deşifre etmemize yarayacak ve "günlük" dile tercüme etmemizi sağlayacak bir metnin varlığı, mısır hiyerogliflerini böyle bir metnin yardımıyla çözen adam kadar bizi heyecanlandırabilirdi. Çünkü, diye düşünürdük, bu kadar anlaşılmaz şiirleri bir kez çözersek, artık şu modern şiir denen bilmeceyi bütünüyle halletmemiz işten bile değildir. Öyle zannediyorum ki merhim Zarifoğlu da şiirlerinin neden bu kadar karmaşık ve anlaşılmaz olduğu yolunda kendisine yöneltilen sorulardan hep gizli bir rahatsızlık duymuştu, ama şiirlerini açıklamanın değil, belki açımlamanın mümkün olduğuna inanıyordu ve bir şiiri açımlamanın şiire en yakın yolunun yeni şiirler yazmak olduğuna kanaat getirmiş olmalıydı.

    Mustafa Ruhi Şirin
    Zarifoğlu'nun şiirlerinde kullandığı sezgi yöntemi çocuk kitaplarına da yansır. Bilinçaltındaki bağlantılar reel olaylarla çakışınca, fantezi ile olağanüstü, gerçekler dünyası ile hayaller dünyası birarada sihirli bir dünyanın kapılarını aralar. Kendine göre tahayyül ettiği, kendisinin müşahede ettiği, -yaşadığı demek daha uygun olabilir- dünyayı resimlemekten kaçınmaz. Bir kelimenin peşinde hiç yorulmadan dolaşarak projeksiyon görevini yerine getirir.
    İsmail Kıllıoğlu

    Cahit Zarifoğlu'nun sanatında hayatın ve ölümün, aşkın ve şehvetin, inanmanın ve inkarın, teslim olmanın ve isyanın, insanın iç dünyasının ve doğanın ve doğal olan vb. benzeri anatomi, çatışkı ve karşıtlıkların nasıl birbirlerini bütünledikleri bir olağanüstü denecek çağrışımda anlatılır. Ayrıca kendiliklerinden bütün olan şeyler, onun şiirinde adeta temel taşı göreviyle yükselirler: Çocuk ve çocukluk, kadın, baba ve anne, tabiat ve dağ çoğunlukla yalın ortamda kurulurlarken, çoğunlukla da mecazi anlamın kavranılmalarında belirleyici öğelere dönüşürler. İşaret Çocukları'ndan Korku ve Yakarış'a uzanan şiir çizgisi bunlarla oluşurken; düzyazıları Yaşamak, İns ve öteki eserlerde de bunun yankısı olumlu bir şekilde ortaya konulur. Onun için Cahit Zarifoğlu'nun sanatı hayatın üstüne çakışır. Bütünlüğü de burada: Sanat hayata tekaddüm ederek onun anlamını açıklar.

    Hüseyin HatemiTürkçe'de hem ahenge ulaşmak hem de duygu iletişimini sağlamının belki de en çetin bir şairlik görevi olduğu günümüzde, bir de buna "avucunda kor tutmayı" eklemişti. "Hal"ini iyiye doğru sürekli yüceltirken "şiir"ini de yeni "hal"ine uydurma savaşımında idi.

    Ersin Gürdoğan
    Cahit Zarifoğlu Yeni Türk Edebiyatı'nın çok güçlü şairlerinden biri olmasına rağmen, oldukça alçakgönüllü, ve son derece uyumlu bir insandı. Dolaştığı yerlerde, değişik renkten ve ırktan binlerce kişiyle dost olmuştu. O, binlerce insan, onca ülke ve milyonlarca ayrıntı arasında, değişmeyen ve zamanla değişmeyecek olanı yakalamıştı. Milyonlarca değişik ayrıntı yanında, o hiç değişmeyeni kavramanın verdiği güçle daha bir doğurgan ve zengin bir şiir ırmağı olmuştu. İçinde bir yeraltı ırmağı gibi taşıdığı şiir, değişik iklimlerde daha bir saflık ve daha güç kazanmıştı.

    İsmet ÖzelKendinden sonra yazmaya başlayan genç müslüman şairlere hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O'ndan sonrakiler O'nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından.

    Cemal Süreyya
    Zarifoğlu'nun şiiri başlangıçta benimkiyle Sezai Karakoç'unki arasında kendine yer arar. O ara bana daha da yakın olduğunu söyleyebilirim. Giderek kendini buldu. İsimler sözlüklerinde ve ansiklopedilerde onun "gizemci" olduğu çok kesin bir şekilde söylenir. Bence o kadar değil, ya da Zarifoğlu'nun ayırıcı özelliği orada değil. İşaret onda aynı zamanda sorudur. Maraşlı delikanlı tavrını hiç bırakmaması, onun bir inançtan çok, bir afiye bir gösteriye ilişkin olmasından kaynaklanıyordu. Mahallesini çok seven ve oradan gelen dayanışma duygusunu bir silah gibi de görmeye başlayan çocuk. Zarifoğlu'nun şiirinde çok şey serüven duygusundan doğmuştur. Serüvenin kahramanı kendisidir. (...) Evet bir kabala var Zarifoğlu'nun şiirinde. Ama cinlerle içli dışlı olmayan bir kabala, bir çeşit yazgı pokerine yönelmiş.
    Ece Ayhan'a sordum, ona göre "Cahit Zarifoğlu" şiirde yapı sorununu en iyi kavramış bir konuda örnek gösterilebilecek sanatçılardan biri. Kolsuz bir Hattat'da ayrıca belirtmiş bunu.

    Selim İleri

    Cahit Zarifoğlu'nun şiirini ve düzyazısını o uzaklık, ayrılık gayrılık içinde ancak kendi uzlet köşemden izleyebiliyordum. Kamplaşma havasında kendine yer bulamayacak bu ince şiir, kapalı ama mutlaka sanatkarca düzyazı kendine özgü değerleri daima korurda. Kapalılık gitgide içekapanış konumuna dönüşmüştür. Besbelli yalnızlık. Zaman zaman İbsen'in kaygılı ferdiyetini, zaman zaman Rilke'nin haykırışını anımsatan, yaşamı ve ölümü bir sorgu gibi karşımıza çıkaran Cahit Zarifoğlu şiiri, bir gün, çok daha aydınlık bir ortamda acısını asıl okuruna iletebilecektir.

    Atilla ÖzkırımlıAdını duyardım. Ama şiiriyle ilk kez Cemal Süreyya'nın Papirüs dergisinde karşılaştım. "Ağartı"ydı şiirinin adı.(Papirüs sayı 3, 1966) "Sevgiler yüzüne karşılık geldim/kaygı bağırdı gözevlerimde" dizeleriyle başlıyor. "İkinci Yeni"nin, anlamı imgeler, çağrışımlar düzeyinde yakalamayı ve yeni bir şiir dili yaratmayı amaçlayan şiirsel eylemini başarılı bir biçimde sürdürüyordu.

    Ebubekir Eroğlu

    Daha ilk şiirlerinde adeta ortasından yakalayarak, kendi sesini bulan bir şairin öteki şairlerle ilgisini kurmak biraz güçtür. Ama şiirinde ve hayata bakışlarındaki "acı" unsuru ile Turgut Uyar'la benzerlik gösterdi. Toplumsal sorumluluk duygusu içinde, içten içe biçimlenen kişiliğinde ise Sezai Karakoç'un büyük etkisi vardır. Bu etki onun aile-içi, kasabalı ve şehirli değerlere güvenle yaklaşmasını sağlamıştır.

    Enis Batur
    Cahit Zarifoğlu bir gün keşfedilecek özel bir adadır.

    Nabi Avcı

    Cahit Zarifoğlu'nun şiirinde, benim hissedebildiğim kadarıyla, insanın kendi bedeni üzerine düşünmesi var. Daha doğrusu kendi bedenini şiirinde hissetmesi var.

    Erdem BeyazıtCahit'te çok sık görürüz anlatılmaz olanı, çok değişik, belki şiire hiçbir zaman malzeme olmayacak diye düşündüğüm kelimelerle öyle bir ifade eder ki, tam şiiri orada yakalar. Hemen somutlaştırıverir o soyut şeyi. Yine naçizane görüşümü belirteyim; Cahit Zarifoğlu o hale gelmişti ki, kendi dünyası içinde bir şiir dili kurmuştu ve bunu çok iyi kullanırdı. Yani şiire o anlatılmaz olana ait bir durum çıktığı zaman, bir algılama olduğu zaman onu hemen anında şiire döküverirdi.

    Akif İnan

    Kanaatimizce Cahit'in şiiri belli bir kalıp içerisinde hemen formüle edilebilecek, anlatılabilcek bir hüviyet taşımıyor. Cahit eski tabirle şair-i maderzat, anadan doğma şair idi ev Nabi Avcı'nın da ifade ettiği gibi bir kültürden gelmiyordu. Tanpınar veya üstad Necip Fazıl gibi şairlerin şiirinden söz ederken bazı ekolleri sözkonusu etme zorunluluğu var. Bütün sanatçılar için bu sözkonusu. Fakat Cahit için bunu söyleyemiyoruz. Cahit'in şiir özelliklerini madde madde çıkartamayız .Çünkü o çıkaracağımız liste eksiktir. İşte Cahit'in şu özelliği vardır deriz, ama bir bakarız ki onun tam zıddı kamili, mefhumu muhalifi bir özellik bizim gözümüzden kaçmış. Kendine özgü bir kişiydi. Kendine özgü bir şiir kurgusu, bir şiir algısı vardı. Çağdaş şairlerden hiç birisiyle bir benzerlik ifade eden yanı yoktu. Geçmişlerde Cahit'i müjdeleyen bir işaret göremiyoruz. Bazı yabancı dilleri bilirdi ama yabancılardan da etkilenmediğini biliyoruz. Diyebilirizki, Cahit, şiirimizin son dönemdeki dahisidir.

    Cumali Ünaldı

    Baştan beri Cahit Zarifoğlu'nun şiiri geniş açılı bir fotoğraf makinesi gibi geniş bir alanı kucaklar. Zengin bir kaynağa sahiptir. Dünya'daki küçük sesleri bile alabilen hassas bir anten gibidir. Bu durumu Zarifoğlu'nun yapısından, davranış biçiminden ve kişiliğinden kaynaklanan bir olgu olarak değerlendirebiliriz, her şeye ve her olaya karşı duyarlılığını ortaya koyabilmektedir.

    Böylesine zengin olan iş dünyasını şiir olarak ortaya koyarken hep buzlu camların arkasına gizlenir, hep flu görüntülerle ipucu verip gerçek okuyucusunu bulmanın peşindedir. Onun okuyucusu olmak, bir bakıma belli bir okuyucu arasından seçilmek olmayı gerektirir. Bu zorluğu aştınız mı sizi ses, renk, ışık ve sözün en olgun ürünlerinin beklediğinden emin olabilirsiniz. Ancak şiirin kendini kolay teslim etmediğini de unutmamak gerekir. Kendisi şair olarak birçok zorluğu göğüslemeye hazır ve talip olduktan sonra okuyucusunu zora koşması da tabidir.

    Aleaddin Özdenören

    Cahit kadar kendini şiirle özdeştirmiş başka bir şaire rastlamak çok güçtür. Şiirinin kapalı olduğuna, anlaşılmadığına dair birçok protestolar ve itirazlar olmuştur. Ben bu noktada şöyle bir düşünceye sahibim: Cahit insanın kaderini yalnızlığını faniliğini ölümünü varoluşunun anlamını ve anlamsızlığını hiç felsefi spekülasyonlara kaçmaksızın bir şiir diliyle yansıtmasını bilen bir şairdir. Şiirinin kapalı oluşunu ben buna bağlıyorum. Doğayı nicel olarak değil, nitel olarak gözleyen bir insandı. Yani münasebetler haliyle değil, doğanın arkasına nüfuz etmesini bilen bir insandı. Dolayısıyla bu şiir kendiliğinden bir anlaşılmazlığı da beraberinde getirmek zorundaydı. O hür bir şairdi, yaşayışıyla da hür bir insandı.

    Bu yorumlar Beyan Yayınları'ndan çıkmış olan şairin bütün şiirlerini içeren "Şiirler" kitabının 2. baskısından alınmıştır.

  3. 2006-11-28 #3
    SEN KUŞ OLUR
    GİDERSİN BİR TRENLE

    Uzun bir geçmişimiz var
    Hiç yorulmadan
    En azından bir kere
    eğlenceli beşik

    ha biz varız
    ha biz maskeli balo
    Saygıya durup üstün bir gecede
    Bir sır payı katlayıp
    sade bir kahveden
    Keyifsiz bir detayın hükmüyle
    ha biz yokuz
    ha biz seferde

    Ya bu kez ölenleri görmeliysek
    Ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

    Parka dolalım
    Park bizi alır önce
    Seyrimizden bir sabah kazanır
    Eğri fakat daha çok eğrilmez bir şoförle
    Sayısız rampaya katlanır
    ya güneşten daha zengin
    sofraya diz çökeriz
    ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

    Oysa sergimize kuşlar gelir uzanır.

  4. 2006-11-28 #4
    VE ÇOCUĞUN UYANIŞI
    BÖYLE BAŞLADI



    Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor
    Acıyı ve insanlığı çocuklar
    Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları
    Onların bilgileri getirdi
    Elleri önlerine bağlı - duruşları
    Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu
    Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı
    Ki şimendifer
    Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını
    Oralarda civarda
    Böcekler sürüngenler bulunan kırda
    Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde
    Bir dev gezinir
    Şimşek düşer

    Ve balık yumurtaları
    Ki onları balıklar
    Suyun gencine bırakırlar
    Ve suları da gezer ölüm
    Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak
    Hem balığı hem yumurtayı
    Hem yumurtadaki balığı
    Hem balıktaki yumurtayı.

    Toprağa dikili gözler neler bulmaz
    İstese dağlar mı bulmaz
    Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat
    Suları ve karaları uluyor birbirine
    Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları
    Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan
    Yakından aynı ve ayrı uluslardan


    Genç bir adamdım
    Tren uğurladım

    Eski ve yeni efendileri
    Taç giyen şahzedenin karpuz gibi
    Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi
    Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak
    İkiye bölüneceği haberini
    Büyük olayları hava limanlarında zonklayan
    Trenlerle ben yolladım

    Parklarım vardı akşamları
    Kapatırdım
    Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

    Bıldırcın tüneli ve bir açık ve bir örtülü tren
    Akşamsa hemen
    Korkardım - bir kızeline tutunarak
    Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak
    Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı
    Ve çantalı adamım
    Yaklaşırdı ve sorardı
    - Oralı mısınız oralıyım
    - alın ve okuyun incil ve yohannaya göre
    - misyoner misin değilim
    - o hah ha
    - Değilim ve okuyun yohannaya göre
    İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına
    Birden bilerek
    İstasyon bir boşluk
    Çünkü bir yok bir var
    Trenler çenreler

    Üçüncü hat koş üçüncü hat
    Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim
    Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın
    Yanıldım avrupalanmakla çün bizde
    Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle
    Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı
    Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim
    Sıtrasburg akşamın karnında
    Uslu çocuk olarak bekledi
    Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı
    İstersek durduruldu diyelim
    Çünkü halklar vardı
    Güvercin halkı
    Meydan
    Göz halkı
    İnce doğranmış fransız halkı
    ey Anna sen kalkan balığı
    Kafa vurmayan fakat gövde vuran
    Ağzın karnından biraz yukarda
    Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri
    Kan gidişmeleri
    Açık göğün önünde açık meydan halkları
    Bianka kıvılcım
    Ucu kendine kıvrılmış kılınç

    Öpüşümüz gizli olmalı
    Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli
    Sıcak gözyaşı ve şikayetle
    Ağzı konuşmaz kılan
    Ağzımızda
    Dilimizi şişiren ayrılık bademi

    Senin elin söyler
    Avucunun toprağa deyip donan çızgileri
    Anlatır
    İstasyon çayevini dolduran gebeyi
    Aşkın
    Şişen bir yara gibi gelişi
    İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

    Venedik birdenbire kavruldu
    Nedensiz ve niçin
    Çün korkunç
    Ve savaşla gidiyorsun
    Ama ancak sen
    Vurulduktan sonra ve kurşun
    Benden ayrıldı
    Ve gittin
    Ve dağ çöktü

    *



    Artık dayanamam
    Yabancı isimlerin ebelerinin içinden
    Yabancıların ter kokusunun içinden
    yabancının buyruğu ile geçmeye

    Ey toprağım kalkamadığım
    Üs kimin üssü
    Kime ait minare

    Ey sen karşımda paylaşılan
    Alna dudağa ve kalbe ayrılan
    Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım
    Geceleri sancınla kıvrandığım

    Karanlığı itiyorum yine gelir
    Sabahı seviyorum özlüyorum
    Seni aydınlığa getirip anlıyorum
    Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız
    Ve sancım var

    İnceden ve derinden gözlüyorum
    Çılgınlık ve inceliyorum
    Kilom elli beş boy bir yetmiş üç
    Sen kendime etiplikle eklediğim
    Kanı benden canı ciğerimden alırdım
    Aydınlıktın
    Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

    Ay gece görününce açar aylığını
    Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın
    Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

    Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde
    Etinin lekelerini doğduğum şehirde
    Korkularını ve yüksek korkmalarımla
    Irmağı kapayan boydan boya
    Suyu toprağa ilave eden şehirde
    Gidişini özel olarak
    Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

    Ayrılık vardı hep

    Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı
    Ey güzelce yakalandığım
    Mutlulukla sunulan
    Bize bahşedilen armağan kılınan
    Ayrılık sen ki
    Aşkın ve sanatın
    Durmadan doğumlar getiren anası
    Hep orda gebe kadınların dibinde içinde
    Doğuma en yakın
    Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

    *

    Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

    *

    Fakat sen
    Hep karşımda kalan
    Ağzı ağzımdan alınan
    Paylaşılmakta olan

    *

    Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz
    Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla
    Hızla akan bir vatan tutular
    Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

    Karılarımız her asrın insan güzelleri
    İmkan bekçileri
    Ağır arabalarla taşınan sancılarımız
    Ağır tabanlarımız
    Etten değil gibi az yiyen gövdemiz
    Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan
    Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan
    Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

    Irmak ve ırmağı süren yol
    Biri uzağında kaldığımız
    Öteki içine daldığımız

    Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa
    Sabaha çıkmamız kolay
    Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz
    Yabanı kolundan tutup germemiz
    Alnına bir mıh
    Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz
    Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip
    Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz
    Yavuz boğalara benzeyecek
    Ve sancı değiştiren hayvanlara

    Küçük kahraman öğütlerle büyük esere
    Bir mısramızdan girer
    Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların
    Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan
    Gelecekle haberli yemiş yutan elleri
    Şimdi salıncakta aynı anda
    Bir fotoğrafta gibi
    Her geçen anı fotoğraf olan çocukların
    Altlarındaki toprağa
    Öğütlerle büyük eser okları işaretleri
    Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için
    Biz açıyoruz
    Ekonomik iktisat risaleleri

    Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile
    Barut ateşle harmanlandı
    Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi
    Ve nasıl kan göstermedi et
    Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe
    Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar
    Güvercin teslimiyeti içinde
    Bakın istiyorsak

    Nasıl yıllarla sürüyor bir salise
    Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar
    Kuşların yalnız uzanıp pencereden

    Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları
    O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları
    Sızıları tahta kulübelerin
    Dağda tahta kulübelerin

    *

    Ateş için odun topladık
    Ben makki ve beşimiz
    Kısa ama kesin çağırarak
    İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol
    Hey önce alevin sıçrasın
    Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir
    Aynı an ayağa kalkıldı
    Doğranıldı
    Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın
    Denize atılan bombanın
    Balıklar delirtiğini
    En zor sorunun yöneltildiği
    Bir kadındı
    Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

    Rensiz bir iz seçiliyor
    Belki karanlığın kendisi işaret veriyor
    Saçların değişiyor
    Karanlık tahta kulübe ve saçların
    Hepsi bu hepsi bunlar

    özgürlüğü kur
    Suyu dök yürek etlerimizi
    Parçalanmalarımızı topla
    Büyük ateş meydana yağmur getirdi
    Gökteki kazan devrildi
    Ağaçların gece aydınlığı
    Duygunun canlılığı
    Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe
    hüzne ateşe
    hüzne ateşe tutuşu

    Toprağı üzüntüden ayıklayışı
    Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat
    Taktığım tarafımızdan sevilen
    Haklarımız esenliğimiz karanlığımız
    Güzelliğin ellerin alnınla
    Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı
    Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini
    Dişlerimin ortasına
    Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle
    Ki suyu geç beni kurula

    Arkamdan rüzgar seğirtiyor
    ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor
    Orman uğultular kurt ulumaları
    Aşkın omurgan
    Yapışkan
    Yak beni çocuğumsuz

    Senden ışıklandırılmış havuzlarımda
    Ve gizli su yollarında
    Sözün ediliyor

    O sen sen
    Gölgemi bırak beni sürme
    Ben benimleyim

    İçim büyük sabırla haşlandı
    İçim ey İçim bu yolculuk nereye
    Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

    *



    Ve çocuğun uykusu böyle başladı
    Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

    Ey ana
    Parkları çocuğumla eş doğurdun
    Çimenleri mutlu kıldın

    Bayrakların sularda aktı
    Pulatın
    İnce ve yumuşak saçın
    Yaralı ağzın

    Mutlu kılan çocuk
    Çimene düşen yaprakları

    Kadın sen tattın
    Babanıkine benzeyen
    Çocuğun böbreğindeki katlar


    *

    Gün gelişini açıkladı
    Sen kapanan gözü açıkla
    Karısına arabayla tabut taşıyan adamı
    Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını
    Yeni bir çocuk planı yapan
    Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

    Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere
    Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime
    Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum
    Değil vurmaya ve raslantıya
    Değil hülyalanıp dalgalanmaya
    Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını
    Değil sarı demire
    Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

    Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
    Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur
    Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin
    Hak dünyasında hastalanırım olağandır
    Neden mi şimdi tepilebilirim
    Maden ocaklarına dinamit yerine

    Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam
    Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi
    Bileklerime aklım aksın
    Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini
    Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak
    Nerede olursan ol kim olursam olayım

    Sesimi bir dağ zannet
    Irmağa ver haberi
    Yangına doğru sürünen haberi
    Güneş beni saklar
    Sen alnındaki dumanı kazı
    Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

    Sararan örtü cafe müller
    Gırtlakta sarı halka
    Esirlik ve kendimden kayma halkası
    Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı
    Çarmıh yaylı ve değişken
    Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı
    Karnımız ayrı sancılardan kaymış
    Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış


    *

    Ey gece sen de aldatıldın
    Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

    Rosemariegirbach


    *

    Gidip bilmediğin kentlerin
    Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm
    Kartpostal tüccarlarını
    Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç
    Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

    Ve kimseyi göstermeyen aynaları

    Ve bir istasyonda
    Hatta önemsiz bir memurun yakınında
    İçinden asya çıkan bir balya

    Geleceği
    Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu
    Ananın karın bulaşıklarını arımadan
    Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine
    Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek
    Geleceği ormana iter gibi ormana iterek
    Meleklerin hayatını yaşamaya
    Gidelim sizinle kendimde insan olmadan
    Kimseyi insanlamadan yaşamaya
    Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi
    Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi
    Bellemeden
    Etle bilinçlemeden
    Evdeki sevincin ballanan hüzünleri
    Bilmeden aşkı ve aşk benzerini
    Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

    Görevi bu olarak
    Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım
    Erkeçe sesiz ve erkekçe
    Kiminki sahipse ölümü o karşılasın
    Ağırlasın

    Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten
    Onun başının önündeydi alevli sancak
    Elimi ve kalbimi uzattım
    Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin
    Bekliyen güvercine
    Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle
    Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim
    Bilesiniz
    Ona döndürüleceksiniz

    Ve başı yeşil haleyle çevrilen
    Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren
    Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren
    Bir güvercin ki ne gören olmuş
    Ne işiten

    Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde
    Gözleri burçlara
    Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın
    Buyruğundan hızlanarak
    Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş
    Döşü surları geriletmiş
    Durur gücercinlerin en önünde

    Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip
    Soktu Kayser'i

    Zaman bir takla attı
    Zaman bir takla daha attı

    Zaman altında kalan
    Çıplak boynu hançer kuşaklı
    Başı sülük ağızlarında
    Ayakları boşlukta çırpınan
    Bir millettik artık

    Güvercin
    Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

    Camide toplantı var davranın
    Aşkı denetleyen güvercinler
    Kılınçlar eskinin habercileri
    Keskin bekçiler
    Bildirciler.

    Bir iç çığlıkla
    Yürüken üstüne bir mısır habbesinin
    Yeni yorum yatırımcıları
    Ve büyük doğrulma günüyle
    Bir aliterasyon olan güvercin

    Dansöz kalkışlı güvercin
    Gel.Sen gelince
    Azap çıkacak her evden
    Gidecek kendi evine

    Organlar sizinle benim savaşım
    Ben ahretim
    Ahret yere gebedir

    Sizinle hep beraberim
    Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim
    Güzel duydunuz ve durduruldum
    Atımı atınız büyüledi
    Okyanus everesti nişanlayıp durdu
    Çünkü etin ötesinde
    Bir şey değildi everest ve okyanus

    Korkunun yüzüne ayna konmuş gibi
    Başkayım sizinle
    Aynayı eline alan korkuyu bilir
    Çün korku etin içinden yekinir

    Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız
    Tarlayı çok severiz.Yaradan
    Lokma lokma bölmüş istiyenlere
    Karından gelenlere
    Ve karna gelenlere


    *


    Aşkı canbazımız aldı
    Tokmak kırıldı
    Kapının çatlağı esner
    Gözetleyen göz şişer küçülür
    Et aralığından görmeyi dileyince

    Duyulur iç ses
    Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat
    Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin
    Kımıldat kanlarını
    Koşanın yıldırım gibi duranın
    Susanın ve dağlarla konuşanın
    Kendiyle
    Dağları konuşturan
    Aklı çok kez hançerce bulunduranın
    Kendini sürü için öldürüp
    Sürüyü çobansız bırakan çobanın
    Hep içilmez sulara varan koyunların
    Mermerin namütenahi bekleyen kayanın
    İçinden hata edilerek çıkarılanların

    İnsan yüzleri
    Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri
    Yaralar kan akmayan
    Kanla işi olmayan
    Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri
    İnsan sanatı çığlıkları
    (bir yerde onlarlayım)
    Öpülerek topuğu parlatılan tuncun
    Günah anlatılan karanlıkların
    'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

    O dağlar güvercinin yabanına yuvadır
    Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar
    Dünya sürü yürüdükçe döner
    Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için
    Yaşamağa bakar
    Kısa süren bir hatıra değildir toplum

    Mısır taneli çocuk avuçları
    Fotoğraflarını çek günahların
    Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

    Esmeri
    Karayı
    Kızıl ve sarıyı bir tutanı
    Benden aldın

    Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi
    Maraşın seferde
    Fakat İstanbul ve Maraş
    Fakat Maraşın
    Her kurban arayışında
    Fazla davrandım ben
    Yangına uğradım ben
    Kara bir moloza uğradım
    Bazen marsık sanıldım

    Maraşın her kurban arayışında
    Ve bulup sunuşunda
    Mutlaka bir işareti vardı
    Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın
    Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın
    Harbeder gibi sevişin

    Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

    Üstümüzden aynı katr geçti
    Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık
    Toprağa yayıldık ve büyüdük
    Çünkü topratan ancak böyle geçtik

    Kızlar burgulu
    Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları
    Alabildiğine açılmış bir organ
    Bir gramofon
    Geniş ağızlı

    Her adımlarını bildiğimiz
    Hangi yörüngeye güttüklerini
    Hangi suyu geçtiklerini
    Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını
    Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar
    Hangi tahta kapıdan çıktıklarını
    Zenginini ve bulgurlu su içenini
    Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni
    göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini
    Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

    Çünkü kara dumunlı ocak
    Ve sürmeydi

    Sürmeyi niye çekmeli
    Sürmeyi çekmeli mi

    - Annen ne söyledi
    - (Elmanın yarısını kardeşin yesin)
    Kardeşin yesin anne yemesin mi

    Elmayı yemiyorsun bir
    Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek
    Ne sen yiyeceksin
    Ne kardeşin ne annen

    Bu evde yılanı yine değiştirmemişler
    Baba ana ve kardeşler
    Aynı odada soluyorlar
    Oda şişip iniyor
    Dışardan bakınca odaya
    Duvarlar kıvrılan oda
    Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek
    Tehlikenin hayvanları yönünden
    Boğularak
    Yılandan gizli işaret alarak
    Göz kırpar gibi yapıp uluyor
    Oda uluyor

    Yılan göz kaş işareti
    Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

    Başını yılandan çevir yemek taşmasın
    Başını yılandan çevir kuyu yakın
    Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut
    Baba dağ ve balata

    Anne
    Kolundan koynunda karnında çocuklar
    Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

    Anne ve dönünce
    Anne eve dönecek

    Ölüm bilinecek küçük ölüm
    Mahalle daracık bilinecek

    alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su
    Ve odun kokusu
    Kabre akıtılan sabunlu suyu
    (Yolun burasında çoşkuyla karşı ko)
    Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın
    Yaşamın öte yarısı
    Burçları gezer
    Kutup yıldızından söz eder

    Gök çoğalınca
    Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

    Bunlar hep senin ölün
    Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların
    Suçları bir atmacayla alınan çobanların

    Her şey karıştı çünkü öldün
    Artık kimse bulamaz kendini
    Eller birbirinin içinde
    Senin ölmüş elin yapışır
    Benim tetiğimin üzerine


    *

    Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim
    Parmak senin et senin güç senin
    İrade kimde
    Benim elim hangi köpeğin içinde
    Dişleri birbirine geçmiş bileğimde
    İlk traşını olan gencim
    Jileti kemiğin iliğinde
    - Kan seli
    - Tetik kan seli
    Hedef nerede kız mı erkek mi
    Dünya çekirdeği mi
    Yeryüzü ateş mi
    Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin
    Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin
    Çünkü şarttı bir kere
    Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

    Karnından geçmek
    Bir lambayı bekleyen makkinin
    Öpüşünü kanla bekleyen
    En küçük kilisede çarmıha çekilen
    Dom'un üç asrın
    Kana kan koyup
    Yücelttiği abesin
    Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

    At gözü oyuk
    Heykel atın içinde
    Çünkü at büyük heykel
    Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

    Yüz bin haç
    Atın ayağında bir nalbant heykeli
    Nalın içinde bir at benzeri
    Karşılıklı uyuşan iki arslan
    Biri dişi diğeri dişi
    Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri
    Ki karpuz yenmiş gibi
    Goldah karpuz
    Anna karpuzun çekirdeği
    Frankrayh şu dağın ardındaki dağ

    *

    Düşman kim onu anlat
    Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır
    Kalbine planlı ve
    Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli
    Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz
    Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından
    Boy tüfeği patlatsan
    Tuzaklı
    Hatırlat mişeli mişeli
    İçinden hep bir kuşku tankeri
    Bir petrol tankeri namıyla yol alır
    Pergel petrol
    Borusu motorun icadı
    Aşkın feda bayramı cenaze şekli
    Boyuna hatırlat
    Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

    Telefon
    - Görüşünüz nasıl
    - Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

    Tanımadığım kentin
    Ağırlık merkezine alındım
    Taşıtlar grevler insan böğürmeleri
    alış verişler
    Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar
    Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir
    Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne
    Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir


    *

    Her doğan çocukla orda
    Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan
    Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan
    Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

    Her doğan çocuk
    Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere
    (Artık sigara içmeyeceğim artık
    Koyun gütmiyeceğim)
    Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de
    Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan
    Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek
    Bir gün önceki bedenini
    Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

    Her doğdu
    Bir ölendi

    Mayland uzun yüzlü bir kız resmi
    Hani şu hep
    Selamlaşıp geçerdik
    Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla
    Aklımı anlat gönlümü kazandır
    Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım
    Üstüme beni koy bir de
    Gözle dayana bilecek miyim
    Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni
    özümü kullan
    Çünkü aşktır
    Beyaz bir sanat


    *

    Evlerin dışında
    Çünkü böyle oldu

    Pencereden uzanan başın dışında
    Günahın ve sevabın

    Merkezinde hem tanımadığım
    Alışmadığım bir sistem gitgelinde
    Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim
    Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü
    Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan
    Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından
    Her an biraz daha soyunarak
    Yatağında
    Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

    Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü
    Ölümün
    Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi
    avcısına göründüğünü
    Ah anlıyorum
    Çünkü annanın
    Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla
    İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

    Unutmadı
    Yanlışlıkla
    Onlara:
    Beni unutmayacaksınız


    *

    Anlat kızın ekmek tutuşunu
    İçimdeki soylu kişiden utanışını
    Annayı tutarken balık tutuyorum
    Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim
    Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken
    Arada bir kanla uslayıp
    Seni anıyorum
    - eyeski sevdiklerim -
    Sizi şaşırtıyorum?Sanatım
    Fakat ben korkutuldum


    *



    Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim
    Ağırlaşmış dalmışım
    Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış
    Neredeyse belleğinden kan ürperten
    Birsipahi sureti

    Aşka ne zaman veda
    Demiş ki bu topraklar
    Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum.
    Ve Baden Baden'de kaçtım
    Başka bir kiliseye
    gittim.Hafifçe.
    Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

    Dost için yani dosto için
    Dönerken
    Kule yerine
    Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

    Dosto Badende
    Ve kumar da oynardı
    Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı
    Atışı gibi.Dikine.

    Kapa perdeyi kapa köprüyü
    Ve şatonun ta kendisini
    İnce bedenin mühürlenişini
    Tüfek mahzenini
    Sevginin tiklerini aort deliklerini
    Duvarda asırlardır dinlenemeyen
    Dört işkence resminin

    Takip tutuklanma işkence
    Ve tahta kurulan işkenceli etin
    Bin dokuz yüz 77 yıl
    Yenilen içilen kan ve etin
    Yarı açılan mor pelerinin
    Çizgi - kan
    Çizgiler ve kanın
    Başta yer yer kemiğe batan tacın
    Dört resmin dört korkunç dakikanın
    İri jestlerini anlıyorum

    Makkiyi hayır
    Sigridi tren getirdi
    tren götürdü
    Yedi


    *

    Duruşu kımıldanışı
    Mağrur tavırları olan
    Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

    Göllerin beşiği toprak eğrisi
    At yiyen ejderdi
    Tılsım
    Karıncanın kölesi

    At köpeğin kuruyan ölüsünü
    Minderi düzelt
    Baklava kırıntılarını
    Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını
    Mutfak ve yüznumara korolarını
    Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını
    An binlerce yıl olan et kabartmalarını

    Pervaz ve şimdi
    Büyük terasalarda doğuruyorlar
    Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı
    Gebelik ve sancı limonlukları
    Sıcağa karşı ay ışığı
    Yelpaze atkı palan
    Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan
    Kutlu sevinç giysileri yalayan
    Ve yağmur suyunu
    Havuza koyan ırgat olarak

    Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının
    Hangi ağacın kıvranışı olduğunu
    Güzün hazırladığı insan yavrularını
    Kışın insan yeteneklerini
    Anlat durmadan

    Hurmayı anlat hala uzanan
    Tüylü kalın dudağı anlat
    Yaban elmayla eriği
    Aşıyı
    Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini
    Atlı karıncayı
    Lunaparkta bir hayvan olan

    Atlı karınca bir hayvansa
    'İsa ağladı'
    Kuzeyde ses kalmadı
    Alnımız buz kondu gece
    Aksın.Gündüz karıştırılmasın
    Ah sade bir gün yaşasak
    Dal dal - Kitap bil
    Lord kimin lordu hangi mabadin
    Sinonimi
    İkisi duman tütsü su rengi
    Perde kıllı el korku
    Bölüşmek kekelemek
    Donup kal - Aklımı al

    Durmak bilmez yaşamakla
    Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki
    Can kamaram
    Yalnız göğsüm değil
    Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da
    Ölmek koşup varmak mıdır oralara
    Soluğunu yatıştırarak
    Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara
    Ah kıra gitmek böyle zor olmasa
    Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında
    Kızartılmış bir keklik
    Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla
    Tatlılıkla ololki
    Ölünü gebeliğini morarmışlığını
    Etin devinme sanatını
    Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca
    Yuvarlak akşam akşam
    Serçenin girdiği dolap

    Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan
    Devgözüyle - bakışı görüyorsun
    Süzül.Kanatlar arasından
    Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır
    Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük
    Sür yeryüzünü hamuruna
    Ki orda
    Bir yılan renkli başını onarır
    Kuyruğunu ağrı dağında yakala

    Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın
    Kirazın yuvarlağı gibi yanağın
    Bir güçlü böceğen ki gibi alnın
    Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği
    Yanından dikene toprağa iniyor
    Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı
    Tutulmuş ve öyle güzelken
    Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin


    Sen misin-Ama içim Eyiçim

    Kara başımı tutup kara başımı

    Şu suyun insanını güttüğüm vakit
    Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit
    Hem barışmak ne demek kendimle
    'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit
    Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği
    Çün bu çamur
    Şu yaşamı bulandıran su
    Donyüzlü rahibe şu
    Şu ev ki ev
    Ve o karanlıkta cin
    Ve ormandaki dev

    Oysa melodim
    Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

    Kuşkusuz. Yanımda olaydın
    Testiyi deler ırmağı temizlerdik
    Avucumuzla buz gibi içer
    Bileğimizden akan toprağa düşerdi



    Ve şimdi
    anlat bana ey can tatlısı kız ki
    Çünkü ben ödevliyim yinelemeye
    Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını
    Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu
    Hep şarkı sancıyan dizelerini
    Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin
    Arasından destanlara sarkan yılanı
    Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı
    Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını
    Anlat durmadan

    Oğlu teketek öldüren babanın
    Oğula mızrağın ucuyla
    Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın
    Anlat bize içinde koşan atların
    Hangi koşudan kaçtıklarını
    Yani ilkel
    Ya da kültürle deşilmiş olmanın
    Anlat durmadan anlat oğlum
    Gençliğin
    Yarısı akan yarısı mezara konan kanın
    Genç ve geniş bir yaradan
    Hem babanın elinden mızrakla
    Ve baltayla açılmış yara'dan
    Şefkat ve müthiş bir dikkatle
    Ve müthiş bir hayranlıkla
    Şövalyelik adına açılmış yara'dan
    - Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

    Anlat ki ey can tatlısı kız
    Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını
    Yine de kanın sonuna dek atamadığını
    Anlat
    Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu
    Aydınlığa sun
    Toprağa sözü olan kanın
    Neden sonunadek akmadığını

    Karşılık verir
    Can tatlısı kızlar korosu:

    - OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ
    oğul genç mızrak keskin
    BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ
    oğul baba
    MIZRAK BABA
    ÖLÜM baba
    Ölün Oğul Mızrak
    Ölüm Baba Mızrak
    OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

    Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

    Genç cesedin ölüm gölünün başında
    Diz çökmüş olan baba
    Hınç ayırdı
    Hayret ve üzgünlük şerbeti
    Ve abes ayırdı
    Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara
    Ve yenilip ve yenip dönerken ordu
    Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

    Babanın yüreği ordu yüreği
    / Zırhını kırdı /
    Narası göğe vurdu
    Daha gür bir ses duyuldu
    Belki bir melek gülümsedi
    Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden
    Belki ayağının dibine vuran sesten

    Eybaba
    Kılıcı toprağa gizle
    kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe
    Yüzünü saratıp karatmak için
    Kavurması geldikçe

    Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce
    Beyaz güvercinin
    Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin
    Taşı heykelleştiren eğlimin
    Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin
    Erkeği kadında koşturan geleneğin
    Kızlıkta açan çiçekleri
    Sevişen fillerin
    Uyuyan çocuk ellerinin
    Karaya vuran geminin
    Yemeği hazır eden annenin
    ... yalvaran dilin diliyle
    Gelmiyordu düşünce
    Geliyordu düşünce
    Ateş kuşunun gagasında

    Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba
    Bir'din orda oldun
    Zamanın bir gerisine bir ilerisine
    Son dünya savaşının eşiğine serildim
    Çocuğu vururken çekilen işkencenin
    Beşiğine

    Baba çocuk
    Azap sancak

    Baba genişledi nalbantı bildi
    Toprağın içinde oğlun ölümü
    Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibini
    Çünkü ölüm artık canlı oldu
    Nasıl kuduran boğa canlıysa
    Ve bir şeye koşarsa

    Baba açığa çıkan kandan yedi
    Gezdi yeryüzünü
    Hayvan alım satım yerlerini
    Annenin ayak diplerini
    Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin
    Hayvanları şartlayıp
    Şatoları kefenleyip
    Ahırları koyunları
    Gördü baba gezdi baba
    Oğulun taş benzerlerini
    Nasıl ki oğulun ölümü
    / Eli babanın derisinde /
    Bir gerisinde bir ilerisinde
    Artıkça ve gezdikçe suların dibini

    Baba devşirdi bir ana
    Ki yüreğinin altında
    Bir et kordonla tutan
    Oğlu delmeyecek olan babayı

  5. 2007-02-27 #5
    Anılar Defteri

    Anılar defterin de gül yaprağı gibi
    unutuldum kurudum
    Başıma düşmüş sevda ağı
    Bir başıma tenhalarda kahroldum
    Sen kim bilir
    Rüzgarlı eteklerinle
    Kimbilir hangi iklimdesin
    Ben sensiz bu sessizlikle
    deliler gibiyim
    sensiz bu sessizlikte
    Ayrılıkla başım belada
    Gözlerini çevirme gözlerimden
    Yoksa sensiz bu sessizlikte
    Kahrolacağım
    sensiz bu sessizlikle

    Cahit Zarifoğlu

  6. 2007-03-28 #6
    Evet hatırladım

    Küçük basit şeyler

    Yetiyor kederlenmeye

    Ya mutluluğa

  7. 2007-03-29 #7
    Zulumdur dinlenen başlarsa eğilmiş
    Gömleğin üzerine kadar çıkmış kalbteki kara leke
    Dikilsen dağların ötesini tutar elin
    Bir iki tank çer çöp olmuş gözüne perde
    Petrol ya da banker sellerinde boğuluyorsun
    Külçe külçe dolar ya da sefalet secden olacak yerde
    O eski kadim iklim kimbilir nerde sürer
    Perişan birkaç evde kimbilir veliler dilinde
    Oturup konuşalım şunu. Bulsun kelimem kelimeni
    Eğer uyku daha aziz esirlik daha ehven değilse
    Bir deli akıl çırpınıyor aramızda
    Rızık korkusu can korkusu baş mesele
    Çıplan dünyadan çıplan ve gövdenden
    O büyülü çiçekleri yol arın bir kere
    Başını eğmiş zalimleri dinlersin
    Dersin 'lokmam ellerinde'
    Filistin bir sınav kağıdı
    Her mü'min kulun önünde
    De gerçeği yaz: Hakikat şehitliğe koşmaktır
    De isyan çağır yolun açılır cennet köşelerine

  Okunma: 4620 - Yorum: 6 - Amp