MİRÂC-I NEBİ


Miraç lügatte; yükseğe çıkmak ve merdiven manalarındadır. İslâm ıstılahında ise; Peygamber Efendimiz'in yüce makamlara çıkartılma vasıtasıdır.


Miraç, Hicret'ten bir buçuk sene evvel Recep ayının 27. ge¬cesi meydana gelmiştir. Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerim'inde bu hususla alakalı olarak şöyle buyurmaktadır: “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”(1)


Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Bir gece, halam Ümmü Hâni'nin evinde (bir rivayete göre Kabe'de) iken Cebrail (a.s.) geldi. ‘Ey muhterem Nebi! Bağışlayıcı olan Rabbin huzuruna varmak için kalk, melekler seni bekliyor.' dedi. Göğsümü göbeğime kadar yardı. Kalbimi çıkarıp, iman dolu bir altın tasta yıkadı. Tekrar yerine koydu. Bundan sonra katırdan küçük ve merkepten büyük, beyaz renkte “Burak” isminde bir hayvana bindirildim. Bu hayvan, her adımını gözün görebildiği son noktaya atıyordu. Bir anda Mescid-i Aksa'ya geldik. Cebrail Burak'ı, bütün Peygamber¬lerin, hayvanlarını bağladıkları bir halkaya bağladı. Mescid’de diğer Peygamberlerin ruhları temessül etti. Bize selam verdi¬ler. Ben de selamlarına karşılık verdim. Cebrail bana; 'Öne geç ve Nebîlere iki rekât namaz kıldır!' dedi. Ben de imam olup namazı kıldırdım. Cebrail bana biri süt, biri şarap dolu iki kap getirdi. Ben sütü içince; 'Yaratılışına uygun olanı seçtin.' dedi."


Ebû Saîd el-Hudrî'nin rivayetine göre Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler: "Bundan sonra bir miraç (merdiven) getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. O miraç, ölülerinizin ölürken gözlerini diktikleri şeydir. Ölülerin ruhları bu merdivenden yukarı çıkar. Cebrail beni bu merdivende “Hafaza Kapısı”na kadar çıkardı. Yani dünya semasına kadar bir anda geldik. Burada Cebrail, semanın açılmasını istedi ve orada şöyle bir muhavere geçti. İçerden soruldu:


- ‘Sen kimsin?’


- ‘Ben Cebrail'im.’


- ‘Yanındaki kim?’


- ‘Muhammed (s.a.v.)’


- ‘Ya! O, Rasûl olarak gönderildi mi?’


- ‘Evet.’ Hemen kapıyı açtılar ve beni selamladılar. Bir de ne göreyim. Semayı muhafaza eden İsmail isminde müvekkel büyük bir melek, yanında yetmiş bin melek ve o meleklerden her birinin yanında da yüz bin melek var.


Bunlardan ayrılınca, bünyesi yaratılışından beri hiç değişme¬miş bir adamın yanına geldim. Kendisine zürriyetinin ruhları arz edilince, mü'min ruhu ise, 'Ne güzel, ne hoştur! Bunun kitabını İlliyyîn'de kılın!’ diyor; kâfir ruhu ise, 'Ne kötü ruh, ne fena rayiha! Bunun kitabını Siccîl'de kılın!’ diyor. Ben, ‘Yâ Cebrail, bu kimdir?' diye sorduğumda, 'Baban Âdem'dir.' diye cevap verdi. O, bana selam verdi ve 'Hoş geldin ey salih nebî, ey salih evlat!' diye karşıladı.


Burada bana Cehennem gösterildi. Orada, çeşitli şekillerde azap gören kavimler gördüm. Dudakları deve dudağı gibi bir kavim gördüm ki, başlarına bir takım memurlar konmuş, dudaklarını kesiyorlar. Bunların kim olduklarını sorunca Cebrail, ‘yetim malı yiyenler’ olduklarını söyledi. Yine orada cife (leş, pislik) yiyen zinakârlar, kendi etlerini yiyen gıybetçiler, yerlerde ve Firavun hanedanının ayakları altında çiğnenen faizciler, baş aşağı ayaklarından asılmış zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlar gördüm.


Sonra ikinci semaya çıktık. Orada Yusuf (a.s.) ile buluştuk. Yanında, ümmetinden kendisine tâbi olanlar da vardı. Yüzü, on dördüncü gecedeki ay gibi idi. Onunla da selâmlaştık."


Peygamber Efendimiz, üçüncü semada iki teyzezade Yahya ve İsa (a.s.) ile; dördüncü semada İdris (a.s.) ile, beşinci semada Harun (a.s.) ile ve altıncı semada Hz. Musa (a.s.) ile görüştü. Onların da hepsi, "Hoş geldin ey salih kardeş, salih nebi!" dediler.


Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) anlatmaya devam ediyor: "Daha sonra yedinci semaya geçtik. Orada İbrahim (a.s.) ile buluştum. Sırtını Beytü'l-Ma'mûr'a dayamıştı, beni selâmladı. 'Hoş geldin ey salih nebi! Hoş geldin ey salih evlât!' dedi. Burada bana denildi ki: 'İşte Sen’in ve ümmetinin mekânı.' Sonra Beytü'l-Mâmur'a girdim, içinde namaz kıldım. Bu beyti her gün yetmiş bin melek tavaf eder ve bir daha kıyamete kadar tavaf için bunlara sıra gelmez." Peygamber Efendimiz, burayı anlatırken şu âyet-i kerimeyi okudular: "Rabb’inin askerinin (adedini) ancak Rabb’in bilir."(el-Müddessir, 74/31.)


Peygamberimiz yedinci semada gördüklerini anlatmaya devam ediyor: "Burayı gezerken bir ağaç gördüm ki, bir yaprağı bu ümmeti bürür. Ağacın kökünden bir memba akıyor ve ikiye ayrılıyordu. Cebrail'e bunu sorduğumda dedi ki: ‘Şu rahmet nehri, şu da Allah (c.c.)'nun sana verdiği Kevser Havzı’dır.’ Rahmet neh¬rinde yıkandım. Geçmiş ve gelecek günahlarım affedildi. Sonra, Kevser yolunu tutarak Cennet’e girdim. Orada göz gör¬medik, kulak işitmedik, beşerin hayal ve hatırına gelemeyecek olan şeyler gördüm. Bundan sonra Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar çıktık. Sidre'den yükselince Cebrail durakladı ve 'Yâ Muhammed, yemin ederim ki ben, buradan bir karış ileriye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur.' dedi."


Rasûl-i Ekrem, lâhut âleminin bu en yüksek yerinde “Refref” denilen bir vasıtayla Allah'ın dilediği yere geldi. Bir rivayette Peygamberimiz şöyle buyururlar: "Sidre'den sonra öyle bir yere yükseldim ki, kaza ve kaderi yazan kalemlerin çıkardıkları sesleri duydum. Arş'ın üstüne baktım; ne zaman var, ne mekân, ne de cihet. Rabb’imin şu lâhuti sesini işittim: ‘Yaklaş ey Muhammed!’ Ben de ‘Gabe Gavseyn’ miktarı yaklaştım. Rabb’imin ilhamı ile şunları okudum: 'Ettahiyyâtü lillâhi ve’s-salavâtü ve’t-tayyibâtü/En güzel tahiyye Allah'a mahsustur. Bedenî ve malî ibadetler de O'na lâyık ve mahsustur.’ Bunun üzerine Allah (c.c.) mukabelede bulundu: ‘Es-selâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtühü/Ey Nebi, selam sana olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.’ Ben tekrar; 'Es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûluhû/Selam, bizim ve Allah'ın salih kullarının üzerine olsun! Ben şahadet ederim ki; Allah birdir. O’ndan başka ilâh yoktur. Yine şahadet ederim ki; Muhammed, Allah'ın kulu ve elçisidir.’ dedim."


Rasûlullah Efendimiz, Rabb’inden birçok vahiyler alarak aynı yollardan geri döndü. Hz. Musa'nın yanına gelince Hz. Musa, "Allah sana neler emretti?" diye sordu. Peygambe¬rimiz de, elli vakit namazla emrolunduğunu söyledi. Hz. Mu¬sa, "Yâ Rasûlallah, elli vakit namaz çoktur. Bu senin üm¬metine ağır gelir, yapamazlar. Rabbine iltica et de hafiflet¬sin." dedi. Bunun üzerine, Hz. Muhammed tekrar geri dönüp, namazın hafifletilmesini diledi. Önce on vakit kaldırıldı. Peygamberimiz, Hz. Musa'nın yanına gelip durumu bildirin¬ce, Hz. Musa bunun da çok olacağını söyledi. Bu minval üzere Peygamberimiz birkaç kere geri dönerek Rabb’ine iltica etti. Böylece namaz, beş vakte kadar indirildi.


Peygamberimiz Mekke'ye dön¬üp de müşahedelerini anlatmaya başlayınca, Kureyşliler fitne krizlerine tutulup deli divane oldular. Kimi Ebû Bekir (r.a.)’a koşuyor; kimi ellerini çırpıyor; imanı zayıf olanlardan dinden çıkanlar oluyor, bu tabiatüstü mucizeyi bir türlü akıllarına sığdıramıyorlardı. Hz. Ebû Bekir gibi iman sahipleri ise, “Evet, Miraç haktır. Eğer Muhammed (s.a.v.) bunları demişse, doğru söylüyor ve ben bundan daha büyük¬lerini de kabul ederim!" diyorlardı. Hz. Ebû Bekir, Peygamberimizin yanına gelmiş, Miraç’ı bizzat kendisinden dinlemiş; Allah'ın Rasûlü anlattıkça, "Doğru söylüyorsun yâ Rasûlallah!" diyerek tasdik etmiştir. Peygamberimiz de, "Sen ‘Sıddîk’sın yâ Ebâ Bekir!" diyerek ona "Sıddîk" unvanını vermiştir.


Câbir ve Ebû Hüreyre (r.anhümâ)'nın, Rasûlullah (s.a.v.)'den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Ben, sabahleyin İsrâ ve Miraç'ı anlatınca Kureyşliler beni tekzip etti. Bana, gidip geldiğim yerlerden ve Mescid-i Aksa'dan sorular sordular. Hâlbuki ben Mescid-i Aksa'nın hiçbir özelliğini tespit etmemiştim. Bu sebeple zor durumda kalı¬yordum. Allah (c.c.), bana Mescid-i Aksa'yı gösterdi. Ben de, Kureyşlilerin bütün sorularına cevap verdim."(2)
Sahih rivayetlere göre Kureyşliler, Mescid-i Aksa'nın kapı, pencere ve cihet gibi her özelliğini soruyorlar, Peygam¬berimiz de teker teker cevap veriyordu. Fakat onlar buna da inanmadılar ve "Biz sana Şam'dan gelmekte olan develerimizi soracağız; bize onlardan haber ver." dediler. Peygamberimiz şöyle cevap verdi: "Evet, falan kimsele¬rin kervanına rastladım. 'Revhâ' isimli mevkide idi. Bir deve yitirmişler, onu arıyorlardı. Yükleri arasında bir su kabı vardı. Susadım, o kabı alıp su içtim ve kabı yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım, suyu bulabilmişler mi?"


O anda kervan, Peygamberimiz’e gösterildi. O da, kerva¬nın kemiyet ve keyfiyetine dair haber verdi ve şöyle buyurdu: "İçlerinden 'Cemel-i Evrak' (yani karamtırak beyaz bir deve) önde olarak, falan gün güneşin doğmasıyla beraber gele¬cekler." Peygamberimiz’in haber vermiş olduğu o gün, müşrikler sabahın erken saatlerinde "Seniyye" tepesine doğru çıktılar. Güneş ne zaman doğacak da Muhammed'i yalancı çıkaracağız diye bekliyorlardı. Derken içlerinden birisi, "gü¬neş doğdu" diye haykırdı. Tam o sırada bir diğeri de, "İşte kervan geliyor, önlerinde Cemel-i Evrak, tıpkı söylediği gibi." diye bağırdı. Bu ayrı bir mucize olmuştu. Ama müşrikler bütün bunlara rağmen yine iman etmediler, "Bu açık bir sihirdir." dediler.(3)


Peygamberimiz (s.a.v.) Miraç’tan döndüğünde, ertesi gün yolda bir cariye ile karşılaştı. Cariyenin sırtında bir un çuvalı vardı. Durmadan ağlıyordu. Efendimiz (s.a.v.), “Niçin ağlarsın?” buyurdu. Cariye, “Kafir bir efendim var. Beni değirmene gönderdi. Ben hastayım. Bunu götürmekten acizim. Dinlenerek götürüyorum. Geç kaldım, şimdi korkarım ki varınca beni döver.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), “Hiç korkma! Ben de seninle gelip, sana bir şey yapmaması için söylerim.” buyurdu. “O çuvalı bana ver.” deyip mübarek arkasına aldı. Yola koyuldu. Cariye, “Çabuk gitme. Ben yürümeye kadir değilim.” dedi. Rasûlullah (s.a.v.), “Benim elbisemden tut. Senin muradınca yürüyeyim.” buyurdu. O kimsenin kapısına gelip çaldı. Bir Yahudi dışarı çıkıp Rasûlullahı görünce, “Seni bu yerlerde kimse görmemiş idi. Ne sebep ile geldin?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) cariyenin halini anlattı. Yahudi, “Sen dün gece Miraç’a vardın mı?” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), “Evet. Lakin nereden bildin?” buyurdu. Yahudi, “Lütfeyle, burada bir miktar dur.” deyip cümle kavim ve kabilesini çağırdı. Kavmi toplanınca, Tevrat’ı açtı ve kavmine hitaben; “Âhir zaman nebisinin bir nişanı da o dur ki, Miraç’tan döndüğünün ertesi günü bir kafirin cariyesinin çuvalını arkasına, mühr-ü nübüvvet üzerine koyup götürür.” dedi. Rasûlullah’a dönerek; “Senin Peygamberliğine yakinim tam oldu. Durmak caiz değil.” deyip o anda kelime-i şahadeti okudu. Orada hazır olan cümle kabilesi de iman edip müslüman oldular. O tevazu bereketiyle yüzlerce kişi İslâm’la şereflenmiş oldu.(4)


Peygamberimiz (s.a.v.) Sahâbe-i Kirâm’dan Dıhyetü’l-Kelbî (r.a.)’ı Bizans imparatoru Herakliyus’a İslâm’a davet için gönderdiği zaman Herakliyus, Dıhyetü’l-Kelbî’ye Peygamberimiz ile alakalı bazı sorular sordu. Bu arada –henüz müslüman olmamış olan- Ebû Süfyan da ticaret maksadıyla Rum diyarında idi. Herakliyus, Ebû Süfyan’ı huzuruna çağırtıp Peygamberimiz ile ilgili bazı sorular sordu. Herakliyus, Ebû Süfyan’ın verdiği cevaplardan Peygamberimiz’in peygamberliğine mutmain oldu. Bunun üzerine Ebû Süfyan der ki: “Murat ettim ki, O’na bir iftira edip, Melik’in itikadını ifsat edeyim. Şöyle dedim: ‘Bir acayip yalan söyler, öyle ki; ‘Bir gecede Mekke’den Beytü’l-Mukaddes’e vardım. Sabah olmadan yine Mekke’ye geldim!’ diye iddia ediyor.’ Beytü’l-Mukaddes hizmetçilerinden biri orada hazır idi. Dedi ki: ‘Doğrudur. Ben o geceyi bilirim. Her gece Beytü’l–Mukaddes’in kapılarını kapatırdık. Bir gece kapıları kapamaya kadir olamadım. Bütün hizmetçileri çağırdım. Asla kapamak mümkün olmadı. Ertesi sabah geldik. Hayvan bağladıklarının izlerini gördük.’ Görüldüğü üzere bu hadise de Peygamberimiz (s.a.v.)’in İsrâ ve Miraç’ının hak ve gerçek olduğuna işaret etmektedir.(5)


Peygamberimiz (s.a.v.)’e Miraç’ta Verilen İhsanlar
Müslim'in rivayetine göre, Miraç’ta Rasûlullah'a üç şey verildi:


1- Her gün, elli vakit sevabına denk, beş vakit namaz.


2- Bakara sûresinin son âyetleri.


3- Ümmetinden, hiçbir şeyi Allah'a eş koşmayanlara Cen¬net.
Bunlardan başka, Miraç hadisesini anlatan el-İsrâ sûresinde şu esaslar vahiy ve tebliğ edilmiştir:


“Allah ile birlikte başka bir tanrı edinme, yoksa kınanmış ve yalnızlığa itilmiş olarak kalırsın.


Rabb’in, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti…


Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabb’ine karşı çok nankörlük etmiştir.


Elini bağlayıp boynuna asma (cimrilik yapma!) Ama onu büsbütün de açma (israf etme!). Sonra kınanır ve hasret çeker hale düşersin.


Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.


Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.
Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine cidden yardım edilmiştir.


Rüştüne erişinceye kadar, yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz (veren sözünden) sorumludur.
Ölçtüğünüzde ölçmeyi tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha hayırlı, sonuç bakımından daha güzeldir.


Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.


Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.”(6)


Miraç’ın Hikmeti


Miraç hadisesi ile imanı sağlam olanlarla imanı zayıf olanlar birbirinden ayırt edil¬miştir. Fahruddin Râzî, Tefsir-i Kebîr'in¬de şu hususları belirtmektedir: “Cennet’in iyilik ve hayırları çok büyük; Cehennem’in dehşet uyandıran halleri ise çok şiddetlidir. Binâenaleyh, şayet Hz. Muhammed (s.a.v.), onları bu dünyada iken müşahede etmeyip de kıyametin başlangıcında müşahede etmiş olsaydı, belki de Cennet’in hayır ve güzelliklerine arzu duyar yahut da Cehennem’in korkunç hallerinden korkardı. Ama O, onları bu dünyada, Miraç gecesinde görüp müşahede edince onlar, kıyamet gününde O’nun gözünde ve gönlünde büyümez, böylece de kalbi onlarla meşgul olmaz. Bu durumda da, kendini sadece şefaate verir. O’nun, Miraç gecesinde, Peygamberleri ve melekleri görüp müşahede etmesinin, hem kendisinin hem de ümmetinin faydasına olan şeylerin mükemmelleşmesine bir vesile olması imkânsız değildir. O’nun feleklere yükselip göklerin, Kürsü’nün ve Arş’ın hallerini müşahede etmiş olmasının, bu âlemin hallerini ve korkunç durumlarını görüp müşahede etmesini gözünde küçültmesine, önemsiz saymasına sebep olması imkânsız bir şey değildir. Böylece, O’nun kalbinde bir tür kuvvet meydana gelir; O, bunları göz önüne aldığında, Allah'a davete başlaması mükemmelleşir ve Allah'ın düşmanlarına iltifat etmemesi de kuvvet kazanır.”(Fahreddin Râzî, Tefsir-i Kebîr, Akçağ Yay., c. 14, s. 397.)
Miraç, sadece Peygamberimiz (s.a.v.)’e âyet ve ibret göstermekten ibaret değil, aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v.)’in kendisinin kâinata bir delil olarak gösterilmesidir.


Aliyyü’l-Karî ise; “Miraç’ın Mekke'den Mescid-i Aksa'ya kadarki kısmı Kitap’la sabittir. Bunu inkâr eden kâfir olur. Mescid-i Aksa'dan semaya kadarki kısmı meşhur hadislerle sabittir. Bunu inkâr eden kimse bidatçi olur. Semadan Cennet’e, Arş'a ve mâverâ-i âleme çıkış ise haber-i âhâd ile sabittir. Bunu inkâr eden ise muhtî (hata etmiş) olur.” demiştir.(7)


Rabb’imiz, Miraç Kandili’ni, bizlere ve tüm İslâm âlemine hayırlı ve mübarek kılsın!


Kaynakça:
1. el-İsrâ, 17/1.
2. Müslim, 21/278.
3. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 5, s. 277.
4. Meâricu’n-Nübüvve, M. Emin Hirevi, s. 449.
5. A.g.e., s. 633-634.
6. el-İsrâ, 17/22-37.
7. Şerhu’l-Emâli, s. 20.