O'NUN ÂŞIKLARI

Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimiz, bütün mahlûkatın en faziletlisi ve Allah (c.c.)'ın Habîbi olma şerefine yükselmiş tek zâttır. Karanlıkları, nuruyla aydınlatan, kararmış gönüllere ışık saçan, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına en büyük lütfu ve hediyesi olan Efendimiz (s.a.v.)'in gönderilişi, Kitâbullah'ta şöyle beyan edilir: "(Habîb'im) Biz Sen'i âlemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet olarak gönderdik."(1) Efendimiz (s.a.v.) bu âyet indikten sonra Cebrail (a.s.)'a: "Sana bu rahmetten bir şey değmiş midir?" diye sordu. Cebrail (a.s.) şu cevabı verdi: "Evet, ben (sûî) akîbetten korkuyordum. Ancak Cenâb-ı Hak: "O (Kur'an), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür."(2) âyetinde, beni övdükten sonradır ki huzura ve rahata kavuştum.


Rahmeti bu kadar cihan şümul olan Allah'ın Habîb'i ve halifesine îman etmek, sevmek, itaat etmek her mü'mine farzdır. Kur'an'da buyrulmaktadır ki: "(Ey Habîb'im, onlara) De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesata uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, Peygamberi'nden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fâsık topluluğu doğru yola erdirmez."(3)


Zikredilen âyette, Allah ve Rasûlü'nü her şeyden daha fazla sevmemiz gerektiği, aksi halde azap ile tehdit edilmiş olmamız, Rasûlullah (s.a.v.)'i sevmenin farz olduğuna, şanının yüceliğine, hüccet olarak kâfîdir. Yine bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: "Peygamber, mü'minlere kendi canlarından daha önce gelir."(4) Peygamber Efendimizin bize nefislerimizden daha yakın olması, O'nu kendi varlığımızdan bile çok sevmek, karşılaştığımız her bir işimizde, bütün davranışlarımız ve düşüncelerimizde, hatta sevgilerimizde bile Efendimiz (a.s.)'ın isteğine uygun davranmamızdır yani O'na tam bir teslimiyetle bağlanmamızdır.

Kâinatın Efendisini sevmenin ne demek olduğunu, nasıl sevilmesi gerektiğini, İki Cihan Güneşi'ni, canlarından, mallarından, âilelerinden daha çok seven, esirgeyen, âdeta güzeller güzeline âşık olan, her biri hidayet güneşi olan Sahâbe-i Kiram Efendilerimizin hayatlarına baktığımız zaman görüyoruz. Onların İki Cihan Serveri'ne olan edebleri, âşkları, inançsızları bile hayrete düşürecek kadar büyüktü.


Dilerseniz bu güzide tablolardan bir kaçını birlikte hatırlayalım:
Urve b. Mesut es-Sakafî Hudeybiye Antlaşması'nda Kureyş tarafından sulh için, Rasûlullah (s.a.v.)'e geldiğinde, ashabının O'na bağlılıklarına taaccüp etmişti. Öyle ki; Rasûlullah'ın abdest aldığı suyu elde etmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Mübarek ağzının balından bir zerreyi alıp bedenlerine sürüyorlar, düşen saçlarını alıyorlar, verdiği bir emre hemen koşuyorlar ve O'na edeble tazimle bakıyorlardı. Urve bu kadar bağlılığa hayran kalmış, Kureyş'e dönünce de şöyle demişti:
"Ey Kureyşliler! Kisrâların, Kayserlerin, Necaşilerin saraylarını gördüm; fakat Müslümanların Rasûlullah (s.a.v.)'e gösterdikleri sıdk ve ihlâsı bir yerde görmedim."(5)

Sahâbe Efendilerimiz Rasûlullah (s.a.v.)'in huzurunda kemali edeple oturur, mübarek sözlerini can kulağıyla dinlerler ve amel ederlerdi. Hz. Enes (r.a.) rivayet ediyor: "Rasûlullah, Ashabının yanlarına uğradığı zaman, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in haricinde hiç kimse yüzünü kaldırıp Rasûlullah'a bakmazdı. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, O'na gülümseyerek bakarlar, O'da onlara gülümserdi."(6) Sahâbelerden Usame b. Şerik rivâyet etmiştir ki: "Rasûlullah (s.a.v.)'in yanında, sanki başlarımızda kuş varmış gibi oturuyorduk, hiçbirimiz konuşmuyorduk."(7) Ashâb-ı Kiram, öyle büyük bir edeble huzurda duruyorlardı ki, hiçbir beşer onlara erişemeyecektir. Onlar edeblerinden kendi ihtiyaçlarını dahi Cihan Serveri'ne iletemiyorlardı. Bera b. Azib (r.a.) şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.v.)'e bir konuda soru sormak istiyordum. Rasûlullah (s.a.v.)'in heybetinden ancak iki yıl sonra sorabildim."(8) Bu ne güzelliktir, ne büyük bir ruh hassasiyetidir. Gerçekten bunlar gökteki yıldızlara yakışan bir hâlin tezahürüdür. Onlara tutunan hidayete erer.
Onlar, Peygamber âşıkları, onlar iki cihan güneşine bent olmuş, Allah'ın kendilerinden razı olduğunu, daha bu dünyadayken cennet ve rıza ile müjdelemiş, erkeğiyle, kadınıyla, çocuğuyla, yaşlısıyla birer âşk numuneleri olmuş, kıyamete kadar Muhammed ümmetinin medâr-ı iftiharlarıdır.

"Rasûlullah (s.a.v.)'in dünyada ve ahirette halifesi, arkadaşı, mü'minlerin en faziletlisi, Hz. Ebû Bekir (r.a.), Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile beraber Kâbe'de müşriklere hitap ederek, onları bir olan Allah'a şirk koşmadan îman etmeye davet ettiğinde, Hz. Ebû Bekir ayaklar altına alındı ve çok feci bir şekilde dövüldü. Fâsık Utbe b. Rebîa, yaklaşarak altına sert şeyler dikilmiş çarıklarıyla ona vurmaya, yüzüne sürtmeye başladı ve onun karnına çıktı. O kadar dövdü ki, Hz. Ebû Bekir tanınmaz hale geldi. Yakınları koşarak geldiler. Müşrikleri, Sıddîk-ı Ekber (r.a.)'den uzaklaştırdılar ve onu bir kilimin üzerine koyarak evine getirdiler. Öldüğüne kanaat getirmişlerdi. Babası Ebû Kuhâfe ile Temim oğulları, Hz. Ebû Bekir'i konuşturmaya çalıştılar. Hz. Ebû Bekir ancak akşamüstü konuşmaya başlayabildi. İlk sözü: 'Rasûlullah (s.a.v.) nasıl?' oldu. Bu muazzam sadakat ve sevgiyi anlayamayan yakınları onu azarladılar ve kınadılar. Sonra, annesine: 'O'na bir şeyler yedirip içirmeye bak' dediler ve kalkıp gittiler. Annesi onu yemeğe zorladı; fakat Hz. Ebû Bekir Efendimiz bir şey yemeyerek; 'Rasûlullah (s.a.v.) nasıl?' diye sordu. Annesi: 'Allah'a yemin ederim ki, bir bilgim yok' dedi. O zaman annesine: 'Hattab'ın kızı Ümmü Cemil'e gidip Rasûlullah hakkında ondan bilgi al' dedi. Ümmü Cemil gelince, Hz. Ebû Bekir: 'Rasûlullah nasıl?' diye sordu. Ümmü Cemil: 'Hz. Peygamber sağ salimdir' dedi. Hz. Ebû Bekir: 'Yemin ederim! Rasûlullah'ın yanına gitmedikçe hiçbir şey yiyip içmeyeceğim' dedi. Hz. Ebû Bekir iyice kendine geldikten sonra, onu aralarına alıp evden çıkardılar. Yürürken onlara dayanıyordu. Onu böylece Rasûlullah'ın yanına getirdiler. Hz. Ebû Bekir'i görünce Rasûlullah koştu ve onu öptü. Bu duruma Rasûlullah (s.a.v.) çok üzülmüş ve acımıştı. Hz. Ebû Bekir: 'Anam babam sana feda olsun, Ey Allah'ın Rasûlü! Üzülmeyin bana hiçbir şey olmadı. Sadece bir fâsık yüzüme vurdu, o kadar dedi."(9)

"Uhud'da, Sahâbe-i Kiram Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlar, canlarını siper edip O'nu muhafazaya çalışılıyorlardı. Hz. Talha b. Ubeydullah da Sahâbeler arasında olup, Rasûlullah'ın yanından ayrılmamıştı. Müslümanlar bir ara dağıldıkları zaman, Sevgili Peygamberimiz: 'Ey Allah'ın kulları! Bana doğru geliniz!' buyurarak seslenince ancak, otuz kadar Sahâbe Efendimiz mübarek sesini duyup gelebilmişti ve Efendimiz (s.a.v.) müşrikler tarafından tamamen kuşatılmıştı. Müşriklerin iyice yaklaştıkları bir sırada, Peygamberimiz: 'Şunları kim karşılar, kim durdurur?' buyurdu. Sahâbe Efendilerimiz bu hitap karşısında canlarını siper ederek teker teker savaşıp şehit düştüler. Kâinatın Sultanı Efendimizin yanında o anda Talha b. Ubeydullah'tan başka kimse kalmamıştı. Hz. Talha Rasûlullah'a bir zarar erişir diye endişe ediyor, dört bir tarafa koşuyor, kâfirlerle kıyasıya çarpışıyordu. Onun bu kadar seri kılıç sallaması, bir anda Rasûlullah'ın her tarafındaki düşmana karşılık vermesi, ok, kılıç darbelerine vücudunu kalkan yapması, eşine rastlanmayacak bir hadiseydi. Hz. Talha pervane gibi dönüyor, kendisine değen kılıç darbelerine hiç aldırmıyordu. Dileği, Kâinatın Efendisini korumak, bu uğurda kardeşleri gibi şehit olmaktı. Vücudunda yara olmayan yer kalmamıştı, elbisesinde kandan başka bir yer görünmez olmuştu. Müşriklerden çok keskin nişancı olan, Malik b. Zübeyr adlı bir okçu, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e nişan alıp bir ok attı. Rasûlullah'a doğru gelen bu oka, başka bir şekilde karşı koyamayacağını anlayan Hz. Talha elini açarak oka karşı tuttu. Ok elini parçaladı Hz. Talha'nın atılan oka karşı elini tutması, candan çok ötelere yükselmiş aşkın, kemale gelmiş bir îmanın, muhabbet dolu bir kalbin, Rasûlullah'a âşık olmanın fiilî olarak ortaya çıkmasıydı. Hemen Hz. Ebû Bekir ve Sa'd b. Ebî Vakkas, Rasûlullah (s.a.v.)'in yanına koştular. Kan revan içinde yere yığılan Hz. Talha'nın vücudunda altmış altı büyük yarası ve sayılamayacak kadar da küçük yarası vardı. Baygın halde yerde yatarken yanına gelen Hz. Sıddîk'a: 'Rasûlullah nasıldır?' diye sordu. 'Rasûlullah iyidir' cevabını alan Hz. Talha: 'Allah'a şükürler olsun. O sağ olduktan sonra her musibet hiçtir' dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu aşk mücahidi olan Sahâbe Efendimiz hakkında şöyle buyurmuştur: "Uhud günü (bir ara), sağımda Cebrail'den, solumda Hz. Talha b. Ubeydullah'tan başka bana yakın bir kimsenin bulunmadığını gördüm. Yeryüzünde gezen Cennetlik bir kimseye bakmak isteyen Hz. Talha b. Ubeydullah'a baksın."

"Efendimiz (s.a.v.) yine Uhud'da öyle bir an geldi ki, sağıma baktım Ali, soluma baktım Ali, arkama baktım Ali, Önüme baktım Ali'yi gördüm, diyerek, yiğitlerin serdarı Hz. Ali (k.v.) Efendimizin kahramanlığını anlatıyordu. Ensar'dan bir kadının, babası, kardeşi, kocası ve oğlu, Rasûllulah (s.a.v.)'la beraber Uhud'da savaşırlarken şehit düştüler.

Birçok Sahâbenin şehit düştüğü, müşrik ve münafıkların da Rasûlullah'ın şehit olduğunu haberini yaymaları üzerine Hz. Sümeyrâ, 'Rasûlullah (s.a.v.)'a ne oldu, nasıldır?' diye Cihan Güneşi'ni armaya oyuldu Uhud'da. 'Allah'a hamd olsun, Rasûllulah (s.a.v.) iyidir, sıhhat ve afiyettedir' diye Hz. Sümeyrâ'ya cevap ulaşınca: 'Onu bana gösterin, ta ki O'na bakayım' dedi. Rasûlullah (s.a.v.)'i görünce: 'Sen sağ ve selâmette olunca baba, kardeş, koca, evlat ve başkalarının ölümü gibi her musibet hafiftir' dedi.(10)

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Cuma hutbesini bir hurma direğine dayanarak okurdu. İnsanlar çoğalınca bir minber yapınız, buyurdu. Minber yapılınca Rasûlullah'tan ayrıldığı için o hurma direği ağlamaya başladı. Öyle ağladı ki, annesini kaybetmiş bir çocuğun, duyanların kalbini parçalayan ağlaması gibi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) minberden inip direğe gizlice bir şey söyledi. O da hemen sükût etti. Anladık ki, ona 'Ses çıkarma, Cennet'te benimle berabersin' buyurdu." Merhametli Rabbimiz bizlere de Efendimiz (a.s.)'ı gerçekten sevebilecek tezkiye olmuş bir gönül nasip eylesin. Ama maalesef biz Müslümanlar bugün gerçekten Peygamberine bağlı bir hayat sürememekteyiz. Bu zafiyetimizden kuvvet bulan İslâm düşmanları da, hürmetine kâinatın var edildiği Efendiler Efendisine, ifade özgürlüğü adı altında küstahça çirkin sözler vs. yakıştırmaya cüret edebilmektedirler. Uhud'da canı, bütün vücudunu parçalanması pahasına Efendiler Efendisine siper eden Hz. Talhalar, Hz. Aliler, Hz. Ebû Bekirler, bu hakaretler karşısında, yaşamlarını yitirirlerdi herhalde; fakat biz Müslümanlar bu kadar terbiyesizlik ve küstahlık karşısında, şu yüce dinimizi, yaşamaktan bile aciziz. Tabi ki bundan istisna olan şuurlu Müslümanlar var; ama onlarda olan bu şuur, bütün Müslümanlarda yok, hepimizde olması lazım. Zira O (s.a.v.) hepimizin Peygamberidir.

Acaba bu hakaretler karşısında Müslümanların kaçta kaçı gözyaşlarına boğulup hıçkıra hıçkıra ağlamıştır? Acaba İki Cihan Güneşi'nin sünnetlerine ne kadar bağlıyız? Şunları sormamız lazım nefislerimize: "Ben Rasûlullah (s.a.v.)'i anamdan, babamdan, çocuklarımdan, herkesten daha fazla sevebiliyor muyum? Efendiler Efendisi'nin hadislerini biliyor muyum, okuyabiliyor, ezberleyebiliyor muyum? Hangi sünnetlerini yaşıyorum? Cenâb-ı Hakk'a ne kadar ibadet edebiliyorum? Kur'ân-ı Hâkim'i okuyabiliyor, anlamlarını tefekkür edebiliyor ve hayatıma geçirebiliyor muyum?"

"Yâ Rasûlallah! Sizi bir kütük kadar sevemiyoruz, bir kütük kadar olamadık" diyerek bugün Müslümanların kaçta kaçı feryat edip, "affet bizi yâ Rasûlallah" diyebiliyor. Bizler bu dini yaşamazsak, Allah'ın Habîb'ini sevmekte Sahâbe Efendilerimizi kendimize örnek almazsak, İslâm düşmanları bu küstahlıklarını, çirkinliklerini yapmaya devam edeceklerdir. Bir zaman, ecdadımızın üzengisini öpüp de, merhamet dileyen bu kâfirler nasıl oluyor da Kâinatın Efendisi'ne küstahça hakaret edebiliyor? Bu; biz Müslümanların îman noktasındaki zayıflığımızı, sevgimizin azlığını ortaya koyar. Bu küstahlığı nefretle kınıyor, bütün Müslümanların birlik ve beraberlik içinde bu yüce dinin Peygamberi'nin sevgisinde sebat etmelerini Rabbimizden niyaz ediyorum.

Hz. Ali b. Ebu Talib'e: "Siz Rasûlullah'ı nasıl seviyordunuz?" diye sorulunca şöyle cevap vermişti: "Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah (s.a.v.) bize, mallarımızdan, evlatlarımızdan, baba ve analarımızdan, susamış olan bir kimsenin soğuk suya olan arzusundan daha sevgili idi."
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin âşıklarını, aşkında sebat eden erlerini, anlatan birçok eser vardır. Hepimiz bu tür eserleri okumalı ve sevgilerimizi tazelemeliyiz. Allah dostlarının gönüllerindeki o Peygamber aşkını, sevdasını, almak için maiyetlerinde bulunup, istifade etmeliyiz. Zira sevgi sadece okumayla elde edilmez. O bir ruh teatisidir aynı zamanda. Ancak seven gönülden miras alınır.
Rabbim bizleri o güzel dostlardan ayırmasın. Bütün ümmetlerin şefaatine muhtaç olduğu, mahşer gününde açılan tek bayrağın hamili olan, Kâinatın Efendisi Rasûlullah (s.a.v.)'in sevgisini, aşkını, gönüllerimize nakşeylesin. Yolunda hakkıyla gidenlerden kılsın. (Âmin)

"Ey Tâlib-i Feyz!
Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz bir bal peteğine benzer. Peteğe yapışan arılar ölür; ama ondan ayrılmaz. Salikler de bu arılar gibi Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimize yapıştıkları, O'nun sünnetine sarıldıkları zaman, öyle tat alırlar ki, artık bir daha O'nu bırakmaları mümkün değildir."

Hz. Abdullah Farukî el-Müceddidî
………………
1. el-Enbiya, 21/107.
2. et-Tekvîr, 81/19-21.
3. et-Tevbe, 9/24.
4. el-Ahzâb, 33/6.
5. Kâdî İyaz, Şifâ-i Şerif.
6. Bkz. Kenzu'l-Ummal, VII/111.
7. et-Terğîb ve't-Terhîb, IV/187.
8. Tercümânü's-Sünne, I/370.
9. el-Bidâye ve'n-Nihaye, XXX/30.
10. İmam Suyûtî, Menâlihü's-Safâ, sh. 63.