sponsorlu bağlantılar


ALLÂH'IM!.. ÜMMETİM!.. ÜMMETİM!...

Eşref Ümmet, Hayırlı Ümmet, Şâhit Ümmet, Son Gelen İlk Ümmet, Vasat Ümmet, Âdil Ümmet, Teslîm Olmuş Ümmet, Mûtedil Ümmet, Duâlı Ümmet, Müjdeli Ümmet, Nûrlu Ümmet, Âşık Ümmet...: Ümmet-i MUHAMMED (s.a.v.)...
Kâmus'ta "ümmet" maddesi şöyle tanımlanır: "Ümmet, kendilerine peygamber gönderilen cemaate denir; gerek îmân etsinler ki, onlara ümmet-i icâbet ve gerek îmân etmesinler ki, onlara da ümmet-i dâvet ıtlâk olunur ve her kabileden bir cemaate ve hayvan cinsine denir."
Kur'ân'ın ifadesine göre, insanlar tek bir ümmetti. Sonradan aralarına tefrika düştü ve Allah (c.c.), onlara kitap ve peygamberler gönderdi.(1) Her ümmete bir resûl tâyin edildi ve onlar ümmetlerini Hakk'a dâvet ettiler.(2) Her ümmete bir ecel tâyin edildi ve eceli gelen ümmet, ne bir an geri ne de bir an ileri bırakıldı.(3) Ve nihayet, kıyâmet gününde her ümmet, dünyada tâbî olduğu önderine (imâm) uyarak çağrılacak.(4) Nûh ümmeti, Mûsâ ümmeti, Firavun ümmeti gibi. Ümmet kelimesi, bütün insanlığı içine aldığı gibi, bütün hayvanatı da içine alacak bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim: "Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir."(5) âyetiyle, hayvan topluluklarının da birer ümmet oldukları bildirilmiştir. Âyet ve hadislere baktığımızda, genel olarak hayvanlar topluluğunun hepsinden, ümmet olarak bahsedilmekle birlikte; kuş, karınca ve köpek gibi bazı hayvanlardan da husûsî olarak 'ümmet' diye söz edilmiştir; fakat günümüzde ümmet denince akla 'Zât-ı Risâlet Efendimize inanan topluluk' gelir olmuştur. Bu bir teamül haline gelmiş durumdadır. Bu kısa ve teknik bilgilerden sonra biz, asıl konumuz olan ve bi-zâtihi de (inşâallâh) içinde yer aldığımız ümmet olan, ümmet-i Ahmed-i Mahmûd-i Muhammed dosyamıza geçelim ve şöyle bir seyran edelim ki, bu nimetin farkını fark edelim. Görelim ki, bu ümmeti en şerefli ve hayırlı kılan etken nedir? Ve ilme'l-yakîn de olsa, müşâhede edelim ki, O Azîz Nebî, ne kadar da raûf ve rahîmdir! Ne kadar da vefakâr ve fedakârdır! Kime karşı mı? Umûmen bütün âlemlere, husûsen de ümmetine...!
Evet, O, fedaîler fedaîsiydi... "İnsanların içinden kimi vardır ki, Allah'ın rızasına ermek için kendini feda eder."(6) Nazm-ı Celîl'inde ifade buyrulan 'başkasını kendisine tercîh etme ahlâkı'nı tüm ümmetine karşı bi-hakkın yaşayan bir Rahmet Peygamberidir O...
Kıyamet gününde, bütün insanlar haşrolup da herkes amelinin durumuna göre tere boğulunca, bazılarının durumu öyle had safhâya ulaşacak ki, terden boğuldu boğulacaklar ve bu dayanılmaz hâl karşısında "Yâ Rabb! Cehenneme atmakla da olsa beni rahata erdir!" diye inim inim inlerken kendilerine şefaatçi aramaya başlayacaklar. Sırasıyla Âdem, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve İsâ peygamberlere yalvarıp şefaat etmelerini istediklerinde, hikmet-i ilâhî hepsi bir neden bulacak ve "Ben bugün ancak kendimi düşünebilirim, kendimi! Bugün Rabbim öyle bir gazaba gelmiştir ki ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelir! Siz benden başkasına gidin!" diye diye, insanlar en-netice, böyle bir gazap ortamında bile "rahmet" olarak gönderilen Melce-i Fukara ve Şefî'i Rûz-i Cezâ Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine varıp durumu arz edecekler. O da kalkıp Arş'ın altına giderek uzun secdelere varacak ve Rabbimiz: "Ey Muhammed! (s.a.v.) Başını secdeden kaldır! Dile, dilediğin verilecek!" deyince, O, Sultânü'l-Enbiya Efendimiz Hazretleri, Ulu'l-Azm Nebîleri'nin bile "nefsî" dediği durumda başını kaldırıp üç defâ: "Yâ Rabb! Ümmetimi, Ümmetimi!" diye nâz-u niyâz edecek.
Evet, O, ümmetinin akıbetini inceden inceye düşünerek hareket eden bir sabır timsaliydi... Bir defasında Mekke halkı, Safâ tepesinin altın yapılmasını ve Mekke etrâfındaki dağların ortadan kaldırılıp ekilebilir bir arâzi haline getirilmesini istemişlerdi. Rasûlullah (s.a.v.) bunu yüce Allah'tan dileyince buyruldu ki: "İstersen yaparım; fakat şu şartla: Eğer dinden çıkarlarsa önceki kavimler gibi onları da yok ederim!" Bunun üzerine şefkat ve sabır Nebîsi: "Yâ Rabbi! Bunu yapmanı istemem. Sabır dilerim." dedi. Çünkü durumun vahametini biliyordu. Ahlâkı, Kur'ân olan Efendimiz (s.a.v.), Mâide suresi 112-115'te ifade edilen hâdisenin ciddiyetini yakinen biliyor ve ümmeti için de ziyâdesiyle endişeleniyordu.
Evet, O, ümmetine çok düşkündü... "Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir, üstünüze titrer, mü'minlere gayet merhametli ve şefkatlidir."(7) Bütün gayretini, Allah için ümmetine vakfetmişti. Ümmetinin selâmet-i ebediyyesi için gecesini gündüzüne katarak bıkmadan, yılmadan, yorulmak nedir bilmeden çalışıyor çırpınıyordu. Bu durumu kendi veciz ifadesiyle ifade edelim ki sözlerimiz Güzel Nebî'nin sözleriyle kıymet bulsun. Rabbimiz razı olsun. Efsahu'l-Kelâm (s.a.v.) Efendimiz: "Benim tasam, kederim ve bilcümle üzüntülerim, ümmetim içindir!" buyurmuşlardır. Merhamet yüklü bir babanın yavrucağızına olan şefkati gibi şefkatlidir ümmetine. Şu sözdeki yakınlığa dikkat kesilelim! Şöyle buyurdular: "Ben, sizin için, çocuğuna karşı bir baba gibiyim!"
Yine bir defasında, Server-i Enbiya Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, İbrahim (a.s.) hakkındaki "Kim benim peşimden gelirse o bendendir."(8) âyetini, İsâ (a.s) hakkındaki "Onlara azap edersen, kuşku yok ki onlar Sen'in kullarındır..."(9) âyetini okudu. Sonra iki elini kaldırdı da "Allah'ım! Ümmetim, Ümmetim!" dedi ve ağladı. Cenâb-ı Mevlâ da şöyle buyurdu: "Ey Cebrâîl! Git Muhammed'e söyle: Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve Sen'i utandırmayacağız." Mevlâ Teâlâ Hazretlerinin, Habîbi'ni razı etmesi ile ilgili müjdesini, Duhâ suresi 5. âyetinde de açıkça görüyoruz. Mevlâ'mızın, Habîb'ine hitâbı: "Elbette Rabb'in Sana verecek de Sen râzı olacaksın!" Seyyid'ül Müfessirîn Efendimiz (s.a.v.) haber veriyorlar: "Ben, Rabb'im bana "Râzı oldun mu Ey Muhammed?" deyinceye kadar ümmetime şefaat edeceğim. O vakit, "Evet, ey Rabbim! Razı oldum." diyeceğim." Tefsîr kitaplarımızda bu âyete baktığımızda karşımıza çıkan manzara dikkate şâyândır. Biz, bu âyetle ilgili, birbirinden güzel tefsîrlerin içinden sâdece bir tanesinden aldığımız kısa bir pasajla yetinmek istiyoruz. Merhum Elmalılı'nın tefsirinde, Iraklılarla Kerbelâ Şehîdi Hüseyin Efendimizin mübârek torunu Muhammed Bâkır Hazretleri arasında şöyle bir konuşma geçer: Ey Iraklılar! Siz Allah'ın kitâbında en ümit verici âyet, "De ki: Ey günah işlemekte haddi aşarak nefislerine karşı cinayet işlemiş kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Kuşkusuz, Allah bütün günahları bağışlayıcıdır." (10) âyeti dersiniz. "Evet, biz öyle deriz" dediler. "Fakat dedi, biz Ehl-i Beyt de hep deriz ki, Allah'ın kitabında en ümit verici âyet, "Rabb'in sana, sen râzı oluncaya kadar verecek." âyetidir ve o şefaattir" dedi.
Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v.), şabân ayının 13. gecesinde ümmetine şefaat istedi, üçte biri verildi. 14. gece niyaz edince üçte ikisi verildi. 15. gecesi olan Beraat Gecesi'nde yalvarınca tamamı ihsan edildi; fakat bu şefaatten, devenin kaçması gibi Allah'tan kaçanlar müstesna tutuldu.
Rasûl-i Ekrem Efendimizin şefaati şüphesiz ki büyük bir necat vesilesidir; fakat bu kurtuluşun, ümmetine has olduğunu unutmamak lazımdır. "Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahiplerinedir" buyururken, bunun, 'kebâîr' günahlara 'teşvik' değil de; "ümmetim" ifadesiyle şefaatinin ancak ümmetine 'tahsis' olduğunu özellikle belirtmek için söylediğini; büyük günah irtikâp edenlerin ümitsizliğe düşmemeleri gerektiğini ve onları bu vesileyle 'tevbe'ye teşvik ettiğini iyice idrak etmek lazımdır. Hulâsa, şefaat için, ümmet içinde olmak şarttır. Bu da başta, Tevhîdi bir îmân ile mümkündür ki o da 'Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh'tır.
Fahr-i Âlem Efendimiz ümmeti üzerine o kadar titrerdi ki, kendisini yıpratırdı. Îmân etmeyecekler diye, o denli endişeleniyordu ki, Mevlâ'sı O'nun bu hâline işareten kendisini bu denli üzmemesini söyledi: "Demek ki, onlar, bu Kur'ân'a inanmazlarsa şiddetli bir üzüntü ile kendini yiyip tüketeceksin!"(11) buyurarak bu hâlinde daha dikkatli olmasını beyân etti.
Ümmetini çok severdi. Bağrına basardı. Bir hayra niyetli olduğu halde imkânsızlığı yüzünden o hayrı yerine getiremeyen ümmetine, bir çıkış kapısı olurdu. Zekât ve sadaka veremeyenlere, cihada ve sefere katılamayanlara, öksüzlere, yetimlere, kendisini göremeyen ümmetine ve daha nice imkânsızlara "imkân" olurdu. Bunların her birini değişik misallerle izah edebiliriz; ama biz bir-iki misalle iktifa edelim. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), Medîne'de tam 10 yıl boyunca her Kurban Bayramı'nda, kurbanları çift çift keser ve birisini, kesemeyen ümmeti için, diğerini de hem kendisi hem de ev halkı için kestiğini belirtirdi. İbni Abbâs (r.a.) Hazretleri de şöyle bir müjdeyi nakleder: Efendimiz buyurdular ki: "Ümmetimden bir kimsenin kendisinden önce iki çocuğu ölse, Allah, o kimseyi, onların sayesinde Cennet'e koyar" buyurunca, Ümmü'l-Mü'minîn Hz. Âişe (r.anhâ) hemen sordu: "Senin ümmetinden birisinin, ya bir tek çocuğu ölmüşse?" "Kendisinden evvel bir tek çocuğu ölenin durumu da aynıdır, ey işi rast giden!" buyurdular. Hz. Âişe tekrar sordu: "Ya, ümmetinden hiç çocuğu olmayanların ve kendinden önce çocuğu ölmeyenlerin durumu ne olacaktır?" Ümmet Sevdalısı Rasûl-i Zîşân: "Ümmetimin kendinden önce gönderdiği şefaatçi de, benim! Zira ümmetim, benim ölümümden duydukları kadar hiçbir şeyden ayrılık acısı çekmemişlerdir." buyurdular.
Elimizde, Peygamberimizin, ümmeti üzerine titremesini ifade eden, daha birçok güzide kesitler bulunmasına rağmen biz bu kadarıyla yetinelim. Zerre kürreden, damla deryadan kapı aralar, idrak ehli için.
Böyle bir peygambere ümmet olmak, ne büyük bir saadet ve selâmettir! Böyle bir peygambere düşman olmak ne büyük bir sefalet ve sefâhettir! Akıllı kimse, Allah'a ve peygamberine îmân ve itaat edendir. En yüksek derecede akıllı, zeki ve deha olan kişi, üç-beş günlük dünyanın hesabını yapan değil; bitmek tükenmek bilmeyen ebedi bir hayatın hesabını yapandır. O'nun hürmetine yaratılan bu dünyanın nimetlerinden istifade ettiği halde, O Âlemler Sultânı'na terbiyesizlik eden beyinsizlerin cirit attığı şu günlerde, ümmet olarak, Nebîyi Muhterem Efendimize olan îmânımızı, itaatimizi, sevgimizi, hürmetimizi ve bilcümle bağlılığımızı bildirmenin tam zamanıdır. Hem öyle bir zaman ki, her zamankinden daha ziyade ayık olma, dikkat ve rikkat halinde olma zamanı... Öyle bir devir ki, isyanın ayyuka çıktığı; itaatin ise kibrît-i ahmer gibi arandığı bir devir... Öyle bir asır ki, sünnetlerin unutulduğu; onu yaşayanlarınsa, şehitleri bile yüze katladığı bir asır...
Kutlu Doğum münasebetiyle kendisini bir kez daha andığımız, yeniden sevdiğimiz, "nefsî" demekten çok "ümmetî" diyen Cânım Peygamberim'e, sevgi özlü, özlem yüklü binlerce salât olsun, binlerce selâm olsun…

………………
1. el-Bakara, 2/213.
2. Yûnus, 10/47.
3. el-A'raf, 7/34.
4. el-İsrâ, 17/71.
5. el-En'âm, 6/38.
6. el-Bakara, 2/207.
7. et-Tevbe, 9/128.
8. İbrâhîm, 14/36.
9. el-Mâide, 5/118.
10. ez-Zümer, 39/53.
11. el-Kehf, 18/6; eş-Şuarâ, 26/3.

sponsorlu bağlantılar