Yusuf Hayaloğlu Şiirleri - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Yusuf Hayaloğlu Şiirleri

  1. sponsorlu bağlantılar
    Adı Bahtiyar
    Geçiyor önümden sirenler içinde
    Ah eller üstünde çiçekler içinde
    Dudağında yarım bir sevda hüznü
    Aslan gibi göğsü türküler içinde

    Rastlardım avluda hep volta atarken
    Sigara içerken yahut coplanırken
    Kimseyle konuşmaz dağ gibi titrerdi
    Çocukça sevdiği çiçeği sularken

    Diyarbakırlıymış adı bahtiyar
    Suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar
    Geçiyor önümden gülyüzlü bahtiyar
    Yaralıyım yerde kalan sazı kadar

    Beni tez saldılar o kaldı içerde
    Çok sonra duydum ki Yozgat'ta sürgünde
    Ne yapsa ne etse üstüne gitmişler
    Mavi gökyüzünü ona dar etmişler

    Gazete de çıktı üç satır yazıyla
    Uzamış sakalı çatlamış sazıyla
    Birileri ona ölmedin diyordu
    Ölüm bir yanında hüzünle gülüyordu

    Yusuf Hayaloğlu


    Ah Ulan Rıza

    Neden halâ gelmedi, yoksa
    Saati mi şaşırdı bu hıyar?
    Gerçi hiç saati olmadı ama
    En azından birine sorar.

    Cebimde bir lira desen yok,
    Madara olduk meyhaneye!
    Ah eşşek kafam benim,
    Nasıl da güvendim bu hergeleye!

    Gelse, balığa çıkacaktık,
    Ne çekersek kızartıp birayla yutacaktık.
    Kafamız tam olunca, şarkılar döktürüp
    Enteresan hayâllere dalacaktık.

    Bu sandalı geçen hafta denk getirip
    Çalıntıdan düşürdük.
    Arkadaşlar ısrar etti,
    Biz de, iyi olur, bize uyar diye düşündük.

    Saat sekizde gelecekti,
    Bana birkaç milyon borç verecekti.
    Yoksa o nemrut karısı kaçtı da
    Onun peşinden mi gitti?

    Eğer öyleyse yandık,
    Gudubet gene yaptı yapacağını!
    Geçen sene de merdivenden itip
    Kırmıştı Rıza'nın bacağını.

    Abi, kadında boy şu kadar;
    Kalça fırıldak, göz patlak, kafa çatlak!
    Korkuyorum, bir gün ya kendini asacak,
    Ya horlarken Rıza'yı boğacak!

    Bak, şimdi acıdım, aşkolsun adama,
    Ben olsam, vallahi baş edemem! ..
    Hele beş tane velet var ki boy-boy,
    Allah'tan düşmanıma dilemem!

    Aslında iyi çocuktur Rıza, efendi huyludur,
    Herkesin suyuna gider.
    Yoksa, kalıba vursan hani,
    Tek başına on tane adam eder!

    Bir keresinde, hiç unutmam
    Üç-beş zibidi haraca dadandı;
    Rıza, sandalyeyi kaptığı gibi
    Herifleri hastaneye kadar kovaladı!

    Aynı mahallede büyüdük, aynı kızları sevdik,
    Aynı kafadaydık.
    Orta ikiden bıraktık, matematik ağır geliyordu,
    Biz, başka havadaydık.

    Aynı gömleği giyer, aynı sigaraya takılır,
    Aynı takımı tutardık.
    Fener'in her maçına iddialaşıp
    Millete az mı yemek ısmarladık! ..

    Bir tek askerde ayrıldık,
    Bana Bornova düştü, ona Gelibolu.
    Döner dönmez evlendirdiler,
    En büyük salaklığı da bu oldu! ..

    Bense hiç düşünmedim, zaten param yoktu.
    Hep tek tabanca gezdim.
    Benim beğendiğimi anam istemedi,
    Onun gösterdiğini ben sevmedim.

    Neyse, bunlar derin mevzu...
    Anlaşıldı, bu herif artık gelmeyecek.
    Ufaktan yol alayım
    Anam evde yalnız, şimdi merağından ölecek! ..

    Gittim, vurup kafayı yattım;
    Rüyamda gördüm, gülümseyerek geldiğini.
    Ne bilirdim, yolda kamyon çarpıp
    Hastaneye kavuşmadan can verdiğini! ..

    Vay be Rıza! ..
    Sonunda sen de düşüp gittin Azrail'in peşine!
    Dün, boşuna günahını almışım,
    Ne olur, kızma bu kardeşine!

    Öğlen kahvede söylediler, Rıza öldü, dediler
    Ne kolay söylediler!
    Sanki dev bir taş ocağını
    Kökünden dinamitleyip üstüme devirdiler!

    Ah dostum... o kocaman gövdene
    O beyaz kefeni nasıl kıyıp giydirdiler?
    O zalim tabutun tahtalarını
    Senin üstüne nasıl böyle çivilediler?

    Yani sen şimdi gittin, yani yoksun,
    Yani bir daha olmayacak mısın?
    Yani bir daha borç vermeyecek,
    Bir daha bira ısmarlamayacak mısın?

    Peki, beni kim kızdıracak,
    Kim zar tutacak, kim ağzını şapırdatacak?
    Peki, beni bu köhne dünyada
    Senin anladığın kadar kim anlayacak?

    Ulan Rıza... ne hayâllerimiz vardı oysa,
    Ne acayip şeyler yapacaktık...
    Totoyu bulunca dükkân açacak,
    Adını Dostlar Meyhanesi koyacaktık.

    Talih yüzümüze gülecekti be! ..
    Karıyı boşayıp sıfır mersedes alacaktık.
    Hafta sonu iki yavru kapıp
    Boğaz yolunda o biçim fiyaka atacaktık!

    Ah ulan Rıza... bu mahallenin,
    Nesini beğenmedin de öte yere taşındın?
    Ara sıra gıcıklaşırdın ama inan ki,
    Benim en kıral arkadaşımdın! ..

    Ah ulan Rıza... ben şimdi,
    Bu koca deryada tek başıma ne halt ederim?
    Senden ayrılacağımı sanma,
    Bir kaç güne kalmaz, ben de gelirim! ..

    Yusuf Hayaloğlu


    Ayrılık Hediyesi

    şimdi saat sensizliğin ertesi
    yıldız dolmuş gökyüzü ay-aydın
    avutulmuş çocuklar çoktan sustu
    bir ben kaldım tenhasında gecenin
    avutulmamış bir ben...

    şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim
    ki bu yaşlar
    utangaç boynunun kolyesi olsun
    bu da benden sana
    ayrılığın hediyesi olsun

    soytarılık etmeden güldürebilmek seni
    ekmek çalmadan doyurabilmek
    ve haksızlık etmeden doğan güneşe
    bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi
    mülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun..
    şimdi iyi niyetlerimi
    bir bir yargılayıp asıyorum
    bu son olsun be..bu son olsun!
    bu da benim sana
    ayrılırken mazeretim olsun!

    şimdi saat yokluğunun belası
    sensiz gelen sabaha günaydın!
    işi-gücü olanlar çoktan gitti
    bir ben kaldım voltasında sensizliğin
    hiç uyumamış bir ben...

    şimdi dişlerimi sıkıp
    dudaklarıma kanamayı öğrettim
    ki bu kızıl damlalar
    körpe yanağında bir veda busesi olsun
    bu da benden sana
    heba edilmiş bir aşkın
    son nefesi olsun...

    kafamı duvara vurmadan
    tanıyabilmek seni
    beyninin içindekileri anlayabilmek
    ve yitirmeden, yüzündeki anlık tebessümü
    bütün saatleri öylece durdurabilmek için
    çıldırasıya paraladım kendimi
    lanet olsun!
    artık sigarayı üç pakete çıkardım günde
    olsun be! ne olacaksa olsun!
    bu da benim sana
    ayrılırken şikayetim olsun

    gözyaşım utangaç boynunun inciden kolyesi olsun her damla vefasız teninde bir veda busesi olsun isterim sende ben gibi yan ömrüne hep ağla hep ağla bu benden son dua bu benden ayrılık hediyesi olsun)

    Yusuf Hayaloğlu


    Başım Belada

    Bugün yine düsünemiyeceğin kadar başım belada
    Köşe başları tutulmuş üstelik yağmur yağmada
    İler-tutar yani yok
    Fişlenmişim adım-eşkalim bilinmekte
    Üstelik göğsümde yani tam şuramda
    Kirli sakkalıyla bir eşkiya gezinmekte
    Başım belada
    Adamın biri vurulmuş sokakta
    Cebinde adresim bulunmuş
    Başım belada
    Tabancamı unutmuşum helada
    Nerden baksan tutarsızlık
    Nerden baksan ahmakça
    Sevdim inanamayacağın kadar seni esmer kız
    Kirpiklerimde çırpınan şu tuzlu gözyaşımda
    İhanetin adı yok
    Neylersin ki çember daralmakta
    Şimdilik hoşçakal yaban çiçeğim
    Yasal mermisiyle bir komser yaklaşmakta...

    Yusuf Hayaloğlu
    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
    Güncelleme : 2014-01-09
  2. 2007-10-05 #2
    881 - Yusuf Hayaloğlu Şiirleri

    HAKKINDA YAZILANLAR

    İşte şiirine en yüksek telifi alan şair

    HEM ŞAİR, HEM RESSAM, HEM DE MÜZİK ADAMIYDI AMA YILLARCA BEKLEDİ. EMEĞİNİN GERÇEK KARŞILIĞINI BULMASI İÇİN BEKLEDİ. BU BEDEL YÜKSEKTİ. ÇÜNKÜ BİR ŞEYİN DEĞERİ BEDELİYLE MENKULDÜ. VE O FİYAT VERİLDİ. SADECE DOKUZ ŞİİR İÇİN TAM 125 BİN DOLAR ALDI, KASETE OKUDU. ŞİMDİ KİTAP YOLDA..

    'ndan bahsediyoruz. Onlarca sanatçının okuduğu 'Dağlarda kar olsaydım' yada İbrahim Tatlıses'in meşhur 'Nankör kedi' gibi türkülerinin yaratıcısı.. Veya 'Yorgun Demokrat'ın, 'Nazlıcan ve Bedirhan'ın, 'Hani benim gençliğim'in, 'Bir acayip adam'ın ve yüzlercesinin şairi... Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları yazıyor. , hayata bakışını, neden bu kadar beklediğini, şiirlerinin arkasındaki bilinmeyen dünyasını İMEDYA'ya anlattı.

    Pazar günü ikindi vakti Cihangir'de bir apartmanın giriş katındaki küçük dairesinin kapısını çaldığımızda, tatlı gülümsemesiyle karşıladı bizi. Tek başınaydı. Ne bir koruması, nede menejeri vardı yanında. Önce vakti geldiği için arka taraftaki şirin bahçesini suladı, sonra soğuk bir şeyler ikram etti, ardından marlborosunu yaktı ve başladık sohbete.

    17-18 yaşlarına kadar amaçsız ve bir o kadar haşarı geçen gençliğini anlattı önce. Kendisini hiç inşa etmemiş bir insandı. Ardından gelen yoğun bir araştırma öğrenme dönemi.. Ama ne araştırma.. Kur'an'dan Marksizm'e, Maosizm'e, Budizm'den Freud'a kadar bütün felsefeler ve dogmalar.. ''Kendime bir iç şemşiye aradım. Bunu buluncaya kadar hiçbir örgüte, partiye, derneğe girmedim.'' diyor :

    ''Bütün bu felsefelerin hayatı tam açıklamadığını ve zorlandığını gördüm. Teori, pratiği belirlemeye çalışıyordu ama pratik buna direniyordu. Bunun nedenini araştırdım ve doğanın şaşmaz dengesinde, kusursuzluğunda buldum. Doğaya aykırı hiçbirşey mümkün değil. Değiştirmek mümkün değil. Pratikte ne ise onu anlamalısın. Onu zorlayarak değiştiremezsin. Onu, o pratiğin içindeyken değiştirebilirsin. Dışardan ahkam keserek değiştiremezsin. Birden iç şemsiyeyi buldum ve natüralist olmaya karar verdim.''

    İşte bugünkü Yusuf'u böyle yakalamış: ''Şu anda bir uçaktan dünyayı seyreder gibiyim. Ordan tel örgüler gözükmüyor. Yukardan baktığın zaman, dev bir coğrafya.. İnsanlar karınca sürüsü gibi, evler kibrit kutusu gibi. Ayrılıkların anlamı olmadığını gördüm. Hepimiz doğanın parçasıyız. Olabildiğince sevmek, iyi yaşamak, ahlaklı, erdemli olmak lazım.''

    bir buçuk sene önce ilk şiir albümü ‘Ah Ulan Rıza'yı çıkardı. Ardından geçtiğimiz günlerde ikincisi geldi, 'Bir Acayip Adam':

    Hayaloğlu, ilk albümün dinleyicilere biraz ağır geldiğini, şimdi ise daha basit, anlaşılır şiirler seçtiğini söylüyor. Türkiye'de sadece kendisine mahsus özelliği ise kendi şiirlerini okuması, onlara besteler yapması. Yani herşeyiyle kendine ait, bir anlamda ‘Sesli kitap'..

    Ama sırada yazılı kitap da var. Şimdiye kadar hiç kitabı olmamış. ''Artık zamanı geldi'' diyor. ''Neden?'' sorusuna şu ilginç ve bir o kadar düşündürücü cevabı veriyor:

    ''Albümü yapmaya zorlayan koşullar şöyle gelişti. Ben kendi kârımı düşündüm. Onun için geç kaldı. Materyalist anlamda değil. Mantığım şu: ‘Benim emeğim para etmeyecek kadar basitse, o zaman sende benim kasetimi yapma.' Bu bedel yükseldi, tatmin edici bir noktaya gelince, ‘tamam' dedim. Kitapta da aynısını yapıyorum. Şiir kasetinde Türkiye'nin gelmiş geçmiş en yüksek şiir telifini alan insanım. 125 bin dolar aldım 9 şiir için.. Tek şiir 13-14 bin dolar yapıyor. Bu bir övünme değil. Bu şu demek: Bir şeyin değeri bedeliyle menkuldür. Sen bir şeye çok büyük değer biçebilirsin ama bakalım o parayı veren var mı? Şimdi onu kanıtladım ben. Benim şiirimin kaç para ettiğini kanıtladım . Aynı şeyi kitapta da yapıyorum. Ve Türkiye'de gelmiş geçmiş, ölmüş veya yaşayan insanların alıp alacağı en yüksek telifi iki üç puan yüksek alıyorum. Bu yakında da çıkacak.''

    kendi deyimiyle halk şiiri yapıyor. İşte ilk albümüne isim veren ‘Ah Ulan Rıza'dan bir pasaj:

    Neden hala gelmedi
    Yoksa saatimi şaşırdı bu hıyar
    Gerçi hiç saati olmadı ama en azından birine sorar
    Cebimde bir lira desen yok
    Madara olduk meyhaneye
    Ah eşek kafam benim
    Nasıl da güvendim bu hergeleye
    Gelse balığa çıkacaktık
    Ne çekersek kızartıp
    Bir kilo rakıyla yutacaktık.
    Bu sandalı geçen hafta çalıntıdan düşürdük
    Arkadaşlar ısrar etti
    Biz de iyi olur bize uyar diye düşündük.
    ...

    Böyle devam edip giden ve Hayaloğlu'nun yorumuyla insanın tüylerini diken diken eden bir şiir ‘Ah Ulan Rıza'...

    Halk şiirini şöyle savunuyor şair:

    ''Halk şiiri yapmanın zararı yok. Ne diyorlarsa desinler. Ben halkı seviyorum. Yani natürel, avam yaşamayı seviyorum. Kültürüm de bu, sokaktan gelmeyim. Bunu da inkar etmiyorum. Zamanında kolej muadili okudum, akademi okudum, batı kültürü okudum, Şekspir, Marks okudum. Yani sonuçta hiçbirşey değil, hiçbiryere varamıyorsun. Yani gelip geleceğin nokta bir kara toprak derler ya. Neticede halkın denizine giriyorsun. O denize girdiğin zamanda tertemiz oluyorsun, mis gibi oluyorsun. Bunda ne zarar var. Başta biraz zorlayarak oldu. Şimdi tamamen hazmettim. Geldiğim yere geri döndüm. Ordan gelmiştim. Başka yere uçtuk, bir marifetmiş gibi. Sanatçılara da onu tavsiye diyorum. Şatolarından çıksınlar. Kozalarından çıksınlar. Halkın içine karışsınlar. İki tane entel barda oturup kendi kendilerine sanat yapıyorlar. Kendi kendilerine şiir okuyor, kendi kendilerine ödül veriyorlar. Kendi kendilerine dergi çıkartıyorlar. Kitap çıkarıyorlar. 1500 tane basıyorlar, onu da eşe dosta hediye ediyorlar. Gelsinler halkın denizinde yıkansınlar, arınsınlar biraz.''

    bu konuda çok dolu. Mesele ‘türkü'ye geliyor:

    ''Türkü hayatın bizatihi kendisi. Halkın kendisini ifade ettiği sözlü müzikli bir durum. Bazı TV kanallarında türkü yasak. RTÜK'ten dolayı sabahın 5'ine koyuyorlar. Gazete çıkarıyorsun, halkın kültürüyle alakası yok. Sanat sayfası yapıyorsun. Tam sayfa caz. Tam sayfa bilmem ne. Bunların ne alakası var bizim kültürümüzle. Ondan sonrada ‘niye halk okumuyor' diye soruyorlar. Halk yok ki yayınlarda. Türkü dinlemeyen halkı bilemez. Türkü bin yıllardır var, ortaasyadan akıp geliyor. Nerelerde konaklamış. Nereleri dolaşmış ve gelmiş Anadolu'nun bağrında akıyor. Sen bu ırmağı görmezden geldiğin zaman, zaten hiçbir yerini kavrayamazsın. Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları seviyorum. Onlar bana hoş geliyor. Halin vaktin yerinde hiçbir problemin yok, neyini yazacağım ben senin yani. İyi durumdaki bir adamın, herşey çok güzel demesinden sıkılıyorum. Sanatçının ekmeği burada, hayatın çelişkilerinden mağduriyetlerinden çıkar.''

    Hayaloğlu halkın içinde olunca, bir o kadarda siyaset ve ekonomiyle ilgili. Ve yaptığı şu yorum bugünkü sosyal bunalıma felsefik bir pencere açıyor:

    ''Çok çalkantılı dönemler yaşadım, ekonomik yönden... Ama halkı bu kadar umutsuz, mutsuz hiç görmemiştim. Yarına dair hiçbir umut kalmamış. Bu, en büyük uçurum, en büyük reaksiyon... Nasıl sosyal bir patlama olmuyor inanamıyorum. Bu korkunç bir tevekkül, korkunç bir sabır. Allah sabır versin. Ama insanlar artık akıllandı. Vatan, millet nutukları ekonomiyi açıklamıyor. Halk, 'Sen bunları derken benim cebimdekini götüyorsan, lanet olsun' diyor. Halk bunu görmüş artık. Herkesin elinin kendi cebinde olduğunu görmüş. Komünizm niye çöktü? Herşeyin devletin olmasından ve devletin içinde devletten palazlanan insanlardan dolayı çöktü. İnsan mutsuzsa hiçbir ideoloji onu etkilemez. Bir çocuğun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk ağlar. Karnı tok olan, masallar arasında tercih yapar. Çocuğun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat. O yüzden halk tercihlerini de ideolojik olarak yapmıyor. Halk kimde ekmek olacağını sanıyorsa ona sarılıyor. Ama denize düşen yılana sarılır.''

    Hayaloğlu ile sohbet çok tatlı, çok uzun.. Ve buraya sadece küçük bir bölümünü alabildik. İki saatten fazla kaldığmıız o küçük, şirin dairesinden bir daha görüşmek üzere, fakat bu defa diğer kaseti beklemeden buluşmak üzere ayrılıyoruz.

  3. 2007-10-05 #3
    Ben Bir Kadınım

    Kavrulur şu kanlı gözlerimde günler
    Akşamdan bir sancıyla
    Koklanmış bir gül gibi hayallerim ayak altında
    Yol vermez yol vermez ağlamaya gururum
    Yılların aynasında
    Horlanmış vücudumda memelerim derin acıda

    Ben bir kadınım ben bir insan
    Taşırım karnımda paramparça can
    Bir yanımda cevahir, bir yanımda kan
    Bir yanım şiir destan, bir yanım kirli fistan
    Bir yanım güller açmış, bir yanım viran

    Savrulur şu tozlu saçlarımda rüzgar
    Çıldırtan bir hışımla
    Saklanmış bir sır gibi, şiirleri ateş hattında
    Dayanmaz dayanmaz bu baskıya yürürüm
    Sabrımın bir anında
    Elimin hamuruyla çeker giderim
    Canım burnumda

    Ben bir kadınım ben bir insan
    Taşırım karnımda paramparça can
    Bir yanımda cevahir, bir yanımda kan
    Bir yanım şiir destan, bir yanım kirli fistan
    Bir yanım güller açmış, bir yanım viran

    Yusuf Hayaloğlu


    Beni Düşün, Unutma

    Ay doğarken bir söğüdün ardından
    Göl yüzünde sisli bir esinti ile
    Akşamın göğsüne hüzün serperek
    Ve Yağmurdan geceye çiçekli perdeler çekerek

    Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

    En umarsız en umutsuz günümde
    Bağrına bir yumruk çökeldiğinde
    Ve dağların mazlum ateşi
    O güzelim saçlarına cayır cayır yanıp ulaştığında

    Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

    Beni düşün bir kavganın içinde
    Helal bir ekmeğin peşinde
    Ve kurtlardan arta kalmış yüreğimin
    Can çekişen o son parçasınıda, sana sakladığımı bil
    Bil ki haykırırcasına bu esir gövdemi yakarcasına
    Kavuşmak için o serin bağrına
    Ateşten bir yol arıyorum


    Kar yağarken mor dağların ucundan
    Sol yerinde sessiz bir inilti ile
    Yastığın yüzüne yaşlar dökerek
    Ve Akşamdan gizlice bir ah çekerek

    Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

    Kan kızılı bir gelincik seherinde
    Sırtıma kahbe bir hançer indiğinde
    Ve bu gencecik ve bu hemencecik ölüm
    Çığırtken bir gazete başlığında
    Çığlık Çığlık sana kavuştuğunda

    Beni düşün, Beni düşün, UNUTMA

    Beni düşün şehre her yağmur yağdığında
    Islak ve kırılgan bir türkünün içinde
    Göğsünden dudaklarına, doğru sancılı bir isyan kabardığında
    Bastırarak kalbini avuçlarınla
    Sesini okşadığımı bil

    Bil ki yalvarırcasına, uzayan yollara dağılırcasına
    Sonsuz bir mahşerin ortasında
    Bir zemzem suyu gibi seni seni özlüyorum

    Yusuf Hayaloğlu

  4. 2007-10-05 #4
    Beni Tutmayın

    Yağmurlu ve upuzun bir yolu düşe kalka yürümeye çalıştım.
    Ve inanılamayacak kadar duygusal bir geçmişimiz oldu seninle.
    Üstelik biz bunu bir ömür boyu sürüp gider sanmıştık.
    Beni tutma öyle sahnelere gelemem, beni tutma çok kötü yanılırsın.
    Yıllardır öyle biriktim, öyle gerildim ki,topyekün boşalır toz olur dağılırsın.

    Sen benim en ince dilimde türkümü çaldın
    Sen benim en ücra duygularımı talan ederek beslendin
    Her şeyin merkezi sendin ve her şey senin etrafında dönerdi.
    Bar köşelerinde tükenip kaldırımlarda ararken kendimi, Gelip sana sığınırdım.,umutlarım bir kez daha sönerdi.

    Beni tutma şantajlara boyun eğmem.
    Beni tutma hırsımdan çatlarım.
    Yıllardır öyle sabrettim öyle doldum ki,
    Şimdi yanardağlar gibi birden patlarım.

    Bir yavru serçe hayata bağlanır gibi ağzım açık bağlandım sana,
    Bir topal karınca yuvasına yaklaşır gibi, titredim ve heyecanlandım,
    Bu akşam çekip gitme adına bütün ömrümü ve seni sildim.
    Bir tuhaf senaryoydu ve bu senaryoda zavallı bir figürandın sadece, anlatamam
    Kumlara yazılmış sözcükler kadar kısacıktı ümidim.
    Ve anladım ki bir takım şeyleri ben ilk dalgada yitirmişim.

    Beni tutma ben senin dizlerine çökemem
    Beni tutma ellerinde kalırım, kırılırım

    Yıllardır öyle daraldım öyle bunaldım ki;
    Şimdi bir saniye bile oyalarsan çıldırırım.
    SEN, kalbimi emanet edecek kadar güvendiğim, dost bildiğim.
    SEN, bir lokmayı bile hazmedemeyip birlikte yediğim.
    Yatalak olsan altına yapsan bile iğrenmeden, alırdım dediğim
    Bu nasıl insanlıkmış, bu nasıl arkadaşlıkmış, bu nasıl vefaymış
    Bu nasıl acıymış ulan bu nasıl vicdansızlık, bu nasıl cefa

    Beni tutma gazabım yakar ellerini, beni tutma hurdahaş olursun.
    Yıllardır öyle kırıldım, öyle küstüm ki,bir ah ederim kaskatı kesilir taş olursun.

    Ben şimdi gözüne sokuyorum dünyaya,ama sen körsün ısrarla görmüyorsun
    Ben şimdi beynine sokuyorum hayatı, bir türlü algılamak istemiyorsun.
    Hala o aptal köşende oturup, beni öngörülerinle yargılamak ne kolaymış.
    Peki! gördüklerimi gördün, yaşadıklarımı yaşadın mı SEN!
    Peki devrik heykellerin önünde düşsüz yanılgıları o yüce gururlarıyla,
    Yoksul fakat dürüst bir mızrak gibi dimdik duranların acısını yaşadın mı SEN!
    Beni tutma gömleğim kan içinde, beni tutma darmadağın olursun
    Yıllardır öyle çok yedim öyle çok doydum ki
    Şimdi bir tükürürüm kaskatı olur rezil olursun

    Ey kir içinde yüzenler, herkesin atına binenler
    Ey sürünenler, ey bölenler, bölünenler,
    Herkesi birbirine düşürüp, sinsice sevinenler
    Ey gençliğimi harcayanlar, ey kağıttan kaplanlar, zavallı sıçanlar.
    Ey ciğeri beş para etmezler, ey sıkıyı gördü mü fellik fellik kaçanlar
    Ey darbe kaçkınları, orta yolcular, dönekler, sümüklü böcekler
    Ey ispiyoncular, bozguncular, medya çömezleri yüzü yırtılmış köçekler, ****ler

    Beni tutmayın ulan burama geldi dayandı.
    Beni tutmayın bozarım bu kirli numaranızı
    Yıllardır öyle çok sömürdünüz, öyle çok kan kusturdunuz ki
    Ulan bir şarjöre diz çöktürürüm ALAYINIZI! .......

    Yusuf Hayaloğlu

    Beyaz Sevda

    sen mapusta solan gülsün her yanın duvar
    SEN AĞLAMA KAN OLUR BANA O YAŞLAR
    sen hayatın küskünüsün acının suskunu

    sen yayalada bir baharsın, tarlada rüzgar
    içimde sana dair bembeyaz bir sevda var

    sen torosta yağan karsın tarlada rüzgar
    SAKIN ESME TOZ OLUR KAPANIR YOLLAR
    sen eylemin yangınısın hayatın cılgını
    tenimde sana dair ürpertiler var

    sen munzurda akan çaysın yaylada bahar
    SEN GÜLÜNCE GÜL AÇAR YİNE O DAĞLAR
    sen sevincin dudağısın sevdanın sapağı
    sazımda sana dair esintiler var

    Yusuf Hayaloğlu

  5. 2007-10-05 #5
    Bir Acayip Adam

    Suphi suphi bir acayip adam
    Suphi suphi benim canım ciğerim
    Kimse bilmez nereli olduğunu

    Suphi suphi bir acayip adam
    Suphi suphi susar akşam oldumu
    Bir cebinde daskapital,
    Bir cebinde kenevir tohumu

    Suphi suphi bir acayip adam
    Suphi suphi benim canım ciğerim
    Fırtınadan artakalmış bir teknede tevekkül içinde
    Görkemli sakalı ve iğreti parkasıyla
    Gizlediği macerasıyla bir acayip adam yaşardı
    Akşamları susardı ben konuşsam kızardı
    Bir sürgün kasabasıydı bir eski zamandı
    Hazirandı, çocuktum, evden kaçmıştım
    Gelip ona sığınmıştım
    Küçücük bir koydu, sığdı
    Burayı keşfeden belki o oldu
    Uzaktan kasabanın ışıkları yanardı
    İçim anneyle dolardı ağlardım
    Suphi şöyle bir göz atardı
    Gizli bir cigara sarardı ağlardı
    Sonra barışırdık ben flüt çalardım
    Cigara sönerdi ağlardı
    Nerden geldiğini bilmezdim
    Kimsesizdi belki kimliksizdi
    Onun macerası onu ilgilendirirdi
    Kimseye ilişmezdi bir şeylere küfrederdi hep
    Tedirgin bir balık gibi uyurdu
    Bazen kaybolurdu arardım
    Yağmurun altında dururdu
    Bir kalın kitabı vardı cebinde dururdu
    Her gün okurdu ben bir şey anlamazdım
    Kapağını seyreder duymazdım
    Sakallı bir resimdi kimdi ne kadar mütebbessimdi
    Sordum bir gün Suphi'ye
    Söylediklerini niye anlamıyorum diye
    Bildiklerini dedi yüzleştir hayatla
    Ve sınamaktan korkma
    Doğruyla yanlışı o zaman ayırabilirsin
    Ve onu anlayabilirsin
    Sonra gülerdi
    Günlerim yüzlerce ayrıntıyı merak etmekle geçerdi
    Sonra yine akşam olurdu Suphi susardı
    Ben konuşsam kızardı
    Tekneye martılar konardı
    Yüreğim Suphi'ye yanardı ağlardım
    Suphi denize tükürürdü
    Gökyüzünü tarardı ağlardı
    Sonra barışırdık ben flüt çalardım
    Yıldız kayardı ağlardık

    Suphi suphi bir acayip adam
    Suphi suphi benim canım ciğerim

    Kimse bilmez nereli olduğunu

    Suphi suphi bir acayip adam
    Suphi suphi susar akşam oldumu

    Bir cebinde daskapital,
    Bir cebinde kenevir tohumu

    Suphi suphi bir acayip adam
    Suphi suphi benim canım ciğerim

    Bir sürgün kasabasıydı bir eski zamandı
    Hazirandı, çocuktum, evden kaçmıştım
    Gelip ona sığınmıştım
    Bir gün aksilik oldu annem beni buldu
    Suphi kaçıp kayboldu kasaba çalkalandı
    Olay oldu ben sustum kanım dondu
    Polisler onu bulduğunda tekti, felaketti
    Herkes meydanda birikti
    Karakoldan içeri girerken sanki mağrur bir tüfekti
    Ansızın dönüp bana baktı anladın mı dedi
    Anladım dedim anladım
    Ve o günden sonra hiçbir zaman
    Hiçbir yerde hiç ağlamadım

    Yusuf Hayaloğlu

    Bir Veda Havası

    Vakit tamam, seni terk ediyorum.
    Bütün alışkanlıklardan öteye...
    Yorumsuz bir hayatı seçiyorum.
    Doymadım inan, kanmadım sevgine.
    Korkulu geceleri sayar gibi,
    Birden bire bir yıldız kayar gibi,
    Ellerim kurtulacak ellerinden
    Bir kuru dal ağaçtan kopar gibi.
    Aşk sa bitti, gül se hiç dermedik
    Bul kendini kuytularda hadi dal
    Sen bir suydun, sen bir ilaçtın.
    Hoşçakal iki gözüm hoşçakal.

    Vakit tamam seni terk ediyorum
    Bu incecik bir veda havasıdır
    Parmak uçlarına değen sıcaklık
    İncinen bir hayatın yarasıdır
    Kalacak tüm izlerin hayatımda
    Gözümden bir damla yaş aktığında
    Bir yer bulabilsem seni hatırlatmayan
    Kan tarlası gelincik şafağında
    Ölümse korktum savaşsa hep kaçtım
    Vur kendini korkularda hadi al
    Seninle bir bütün olabilirdik
    Hoşçakal iki gözüm hoşçakal

    Yusuf Hayaloğlu

  6. 2007-10-05 #6
    Biz Üç Kişiydik

    Biz üç kişiydik;
    Bedirhan, Nazlıcan ve ben
    Üç ağız, üç yürek, üç yeminli fişek...
    Adımız bela diye yazılmıştı dağlara taşlara,
    Boynumuzda ağır vebal, koynumuzda çapraz tüfek...

    El tetikte kulak kirişte
    Ve sırtımız toprağa emanet...
    Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi,
    Yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık.
    Deniz çok uzaktaydı
    Ve dokunuyordu yalnızlık.
    Gece uçurum boylarında,
    Uzak çakal sesleri
    Yüzümüze, ekmeğimize,
    Türkümüze çarpar geçerdi.

    Göğsüne kekik süredi Nazlıcan,
    Tüterdi buram buram.
    Gizlice ona bakardık,
    Yüreğimiz göçerdi...

    Belki bir çoban kavalında yitirdik Nazlıcan'ı,
    Ateşböcekleriyle bir oldu kırpışarak tükendi.
    Bir narin kelebek ölüsü bırakıp tam ortamıza,
    Kurşun gibi, mayın gibi tutuşarak tükendi...

    Oy Nazlıcan vahşi bayırların maralı,
    Nazlıcan saçları fırtınayla taralı,
    Sen de gider miydin böyle yıldızlar ülkesine,
    Oy Nazlıcan oy can evinden yaralı...

    Nazlıcan serin yayla çiçeği
    Nazlıcan deli dolu heyecan
    Göğsümde bir sevda kelebeği
    Nazlıcan ah Nazlıcan...

    Artık yenilmiş ordular kadar
    Eziktik, sahipsizdik
    Geçip gittik, parka ve yürek paramparça,
    Gerisi ölüm duygusu, gerisi sağır sessizlik,
    Geçip gittik, Nazlıcan boşluğu aramızda...

    Bedirhan'ı bir geçitte sırtından vurdular...
    Yarıp çıkmışken nice büyük ablukaları,
    Omuzdan kayan bir tüfek gibi usulca,
    Titredi ve iki yana düştü kolları....
    Ölüm bir ısırgan otu gibi sarmıştı her yanını
    Devrilmiş bir ağaçtı ayışığında gölgesi
    Uzanıp bir damla yaş ile dokundum kirpiklerine
    Göğsümü çatlatırken nabzımın tükenmiş sesi...

    Sanki bir şakaydı bu, birazdan uyanacaktı,
    Birazdan ateşi karıştırıp bir sigara saracaktı
    Oysa ölüm sadık kalmıştı randevusuna ah
    O da Nazlıcan gibi bir daha olmayacaktı...

    Ey Bedirhan; Katran gecelerin heyulası,
    Ey Bedirhan; ****** pusuların belası
    Sen de böyle düşecek adam mıydın konuşsana,
    Ey Bedirhan ey mezarı kartal yuvası...

    Bedirhan mor dağların kaçağı
    Bedirhan mavi gözleri şahan
    Zulamda suskun gece bıçağı
    Bedirhan ah Bedirhan...

    Biz üç kişiydik
    Üç intihar çiçeği
    Bedirhan, Nazlıcan ve ben
    Suphi...

    Yusuf Hayaloğlu

    Can Dostum

    Dün gece düşümde can dostu gördüm
    Ulu bir çınardan dal verdi bana
    Uzandım yüzüne yüzümü sürdüm
    Ben zehir istedim bal verdi bana

    Dağ yanarsa yağmur çiser mi dedim
    Ten yanarsa rüzgar eser mi dedim
    Can yağarsa canan küser mi dedim
    Çağırdı yanına el verdi bana
    Can dostum dostum kül verdi bana

    Ben aşkı sırtıma vurdum da geldim
    Hasretin acısını çöl verdi bana
    Can dostu görünce eridim bittim
    Yüreğime ateş kül verdi bana
    Can dostum dostum kül verdi bana

    Aşk olmazsa kalem yazar mı dedim
    Dost olmazsa gönül tozar mı dedim
    Hayaloğlu sana kızar mı dedim
    Yanağımdan öptü gül verdi bana
    Can dostum dostum gül verdi bana

    Yusuf Hayaloğlu

    Dağlarda Kar Olsaydım

    Şu dağlarda kar olsaydım
    Bir asi rüzgar olsaydım
    Arar bulur muydun beni
    Sahipsiz mezar olsaydım

    Şu yangında har olsaydım
    Ağlatıp bizar olsaydım
    Belki yaslanırdın bana
    Mahpusta duvar olsaydım

    Şu bozkırda han olsaydım
    Yıkık perişan olsaydım
    Yine severmiydin beni
    Simsiyah duman olsaydım

    Şu yarada kan olsaydım
    Dökülüp ziyan olsaydım
    Bu dünyada yerim yokmuş
    Keşke bir yalan olsaydım

    Yusuf Hayaloğlu

  7. 2007-10-05 #7
    Dokunma Yanarsın

    Çocukluğum çıraklıkta geçti, kir-pas içinde
    Gençliğim korsan yürüyüşlerde, mitinglerde
    Hapse erken düştüm.. copla erken tanıştım
    Küçük voltalardan bıktım, usandım
    Şimdi uçsuz bucaksız ovalarda
    Adımlarımı saymadan, geriye dönüp bakmadan
    Usanmadan, bıkmadan
    Deli taylar gibi koşmak istiyorum!
    Ve görüyorsunki aşkı beceremiyorum
    Beni kendi halime bırak yavrucuğum
    Ben yolumu nasıl olsa bulurum...

    Upuzun çayırlarda yalınayak koşmak istiyorum
    Saçlarım rüzgara konuk..yüzüm dağlara dönük
    Göğsümün çeperini ölümle sınayan esaret
    Ve yüreğimi yararcasına zorlayan cesaret
    Kıyasıya vuruşsun istiyorum!
    Koşmak.. koşmak istiyorum sevgilim
    Dönemezsem affet..

    Firari gecelerin uzmanı olmuşum
    Bütün istasyonlarda afişim durur
    Beni bir çocuk bile bulur!
    Dokunma bana çıldırırsın
    Dokunma bana sende ellerin tutuşur!

    Koşmak istiyorum
    Eksozların, molozların, yağmaların kıyısından
    Onca insafsızlıkların, onca haksızlıkların
    Manzarasızlıkların, parasızlıkların
    Allahsızlıkların kıyısından
    Kimseye ve hiçbirşeye değmeden
    Ciğerlerimi yok edercesine koşmak istiyorum!

    Koşmak istiyorum
    Şiirimin ve yumruğumun namusuyla
    Kavgaya karışmadan, tutuklanmadan ve küfür etmeden
    Kafamı kırarcasına koşmak istiyorum!

    Avucunu son bir defa, ağlamadan tutmak istiyorum
    Gözlerim yüzüne küskün, sazım sevgine suskun..
    Saati ayrılığa krmuşum olmaz teslimiyet
    ziyan aklımı senle bozmuşum, içerim felaket! .
    Kurşunlara geleyim istiyorum
    Ölmek..ölmek istiyorum sevgilim
    Sağ kalırsam affet

    Firari acıların uzmanı olmuşum
    Bütün telsizlerde adım okunur
    Beni bir korkak bile vurur! .
    Dokunma bana fişlenirsin
    Dokunma bana, sende yanarsın

    Yusuf Hayaloğlu

    Geride Kaldın Sen

    Devrilip gidiyorum işte
    Geride kaldın sen...

    Aşınmış sevdalar gibi
    Yıpranmış postallar gibi
    Lime-lime, yarasız
    Geride kaldın sen...

    Kaprislerinle, nazlarınla
    Bakışlarınla, sözlerinle
    Tutulmayan vaatler gibi
    Harcanmış saatler gibi
    Tek başına, kararsız
    Geride kaldın sen...

    Buraya kadarmış güzelim
    Boynumda bıraktığın diş izi
    Bitmez sandığın aşk denizi
    Buraya kadarmış.

    Vedalaşmak isterdim oysa
    Klasik bir film öyküsü gibi
    Ellerini tutup usulca
    Son bir kez öpmek isterdim
    Kendimi mazur gösterip
    Masum ve mağrur bir duruşla
    Her şeyi kadere yıkmak isterdim.

    Ne gerek var oysa
    Yürümeyen birtakım şeylerin
    Nedenlerini tartışmaktansa
    Asla yürümeyeceğini anlayıp
    Bunu hiç konuşmamak
    Daha bir yiğitçe değil mi?

    Süzülüp gidiyorum işte
    Bela olmadan
    Yoluna çıkmadan
    Hesap filan sormadan
    İncitmeden, acıtmadan...

    Bir bileti yırtar gibi
    Bir kabuğu atar gibi
    Sıyrılıp gidiyorum işte
    Geride kaldın sen...

    Bir tren penceresinden
    Akıp giden bozkırın
    Ortasında bir kuru ağaç gibi
    Geride kaldın sen...

    Yusuf Hayaloğlu

    Giderim

    Artık seninle duramam
    Bu akşam çıkar giderim
    Hesabım kalsın mahşere
    Elimi yıkar giderim

    Sen zahmet etme yerinden
    Gürültü yapmam derinden
    Parmaklarım üzerinden
    Su gibi akar giderim

    Artık sürersin bir sefa
    Ne cismin kaldı ne cefa
    Şikayet etmem bu defa
    Dişimi sıkar giderim

    Bozar mi sandın acılar
    Belaya atlar giderim
    Kurşun gibi mavzer gibi
    Dağ gibi patlar giderim

    Kaybetsem bile herşeyi
    Bu aşkı yırtar giderim
    Sinsice olmaz gidişim
    Kapıyı çarpar giderim

    Sana yazdığım şarkıyı
    Sazımdan söker giderim
    Ben ağlayamam bilirsin
    Yüzümü döker giderim

    Köpeklerimden kuşumdan
    Yavrumdan cayar giderim
    Senden aldığım ne varsa
    Yerine koyar giderim

    Ezdirmem sana kendimi
    Gövdemi yakar giderim
    Beddua etmem üzülme
    Kafama sıkar giderim

    Yusuf Hayaloğlu

  8. 2007-10-05 #8
    Hangi Ayrılık?

    Hangi sevgili var ki, senin kadar duyarsız ve kalpsiz?
    Ve hangi sevgili var ki, benim kadar çaresiz?

    Hangi ayrılık var ki, böyle kanasın ve böyle acısın?
    Ve hangi taş yürek var ki, benim kadar ağlasın?

    Hangi gün karar verdin, küt diye çekip gitmeye?
    Hangi lafım dokundu sana, böyle inceden inceye?
    Hangi otobüs söyle, hangi uçak, hangi tren?
    Seni benden götüren, beni bir kuş gibi öttüren.
    Hangi kırılası eller dolanır, kırılası beline?
    Hangi rüzgar şarkı söyler, o ay tanrıçası teninde?
    Hangi çirkin gerçek uğruna, tükettin güzel ütopyamızı?
    Hangi boşboğazlara deşifre ettin, en mahrem sırlarımızı?
    Hangi cama kafa atsam?
    Hangi kapıyı omuzlayıp kırsam?
    Hangi meyhanede dellenip, hangi masaları dağıtsam?

    Bende bu sersem başımı, karakolun duvarına vursam.
    Kendimi caddeye atıp, arabaların altına savursam.
    Hangi tercih beni en hızlı şekilde öldürür?
    Hangi şekil öldürmez de, ömür boyu süründürür?
    Kayıp ilanı mı versem, şehir şehir dolanmak yerine?
    Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene?
    Hangi ayrılık var ki, böyle diş ağrısı gibi durmadan zonklasın?
    Hangi cam kesiği var ki, böyle musluk gibi içime damlasın?
    Hiç sanmam! ...
    Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldıramaz! .
    Feriştah olsa, böyle eli kolu bağlı bekleyip duramaz.
    Hangi mübarek dua,
    Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye?
    Hangi aptal mazeret ikna eder, ateşimi söndürmeye?
    Olur mu be! . olur mu?
    Bu da benim gibi adama yapılır mı?
    Aşk dediğin mendil mi?
    Buruşturup bir kenara atılır mı?
    VEFA bu kadar basit mi? Alınır mı? Satılır mı?

    Hangi hırsız çaldı, seni yırtık cebimden?
    Hangi pense kopardı bizi birbirimizden?
    Hangi uğursuz hamal taşıdı valizini?
    Hangi çöpçü süpürdü yerden bütün izini?
    Hangi yaldızlı otel çarşaf serip barındırdı?
    Hangi süslü manzara seni kolayca kandırdı?
    Hangi şarlatan imaj böyle çabuk ilgini çekti?
    Hangi pembe vaadler o saf kalbini cezbetti?

    Dağ gibi adamı eze eze! .....
    Hangi anası tipli parlak çömeze,
    Hangi alemlerde kahkahanı ettin meze?
    Hangi yamyamlara yedirdin o masum rüyamızı?
    Hangi mahluklar çiğnedi el değmemiş sevdamızı?
    Hangi bıçak keser şimdi benim biriken hıncımı?
    Hangi mermi dağıtır insanlara olan inancımı?
    Hangi bekçi, hangi polis artık zapteder beni?
    Ve! .. Hangi su bağışlatır?
    Hangi musalla temizler seni?

    Bu Nasıl Ayrılık? ...

    Yusuf Hayaloğlu

    Hani Benim Gençliğim Nerde..

    Hani benim gençliğim nerde
    Bilyelerim topacım
    Kiraz agacı altında yırtılan gömleğim
    Çaldılar çocukluğumu habersiz.

    Penceresiz kaldım anne
    Uçurtmam tellere takıldı
    Hani benim geçnçliğim nerde.

    Ne varsa bu gençliği yakan
    Ekmek gibi aşk gibi
    Ne varsa güzellikten yana
    Bölüştüm büyümüştüm.

    Bu ne yaman çelişki anne
    Kurtlar sofrasına düştüm
    Hani benim gençliğim nerde.

    Hani benim sevincim nerde
    Akvaryumum kanaryam

    Yusuf Hayaloğlu

    İncinen Gurur

    Pencereden baktığımda görüyorum
    Senin yüzün incir yaprağında
    Senin ürkekliğin duvar üstünde yürüyen
    Bir kedinin kıvraklığında

    Aynada dururken görüyorum
    Kırmızı öpüşün sol yanağımda
    Dişimi fırçalarken senin ağzın
    Serin suların berraklığında

    Rakı devrilmiş masalarda yokluğun
    Veya benden önce kalkıp gitmişliğin
    Gece boyu dolandığım barlarda
    Sarhoşlara tekrarladığım adın
    Balıkçı kahvesinde, çorbacıda, kenarlarda

    Dökülmek istemiyorum hayır! ..
    Çingene çiçekçiler habire yaltaklandığında
    Bilmediğim soruların açtığı çukuru
    Yalanlarla doldurmak istemiyorum

    Seni kaybettim galiba
    İki taşın arasında kaldım
    Bu, benim hatam değildi
    Seni ben çook geç tanıdım

    Derin acılar bahçıvanı
    Yüreğime ne ektin böyle...
    Aşk korkağını bağışlar mı?
    Söyle...

    Aramak ne kötü herkeste seni
    Her gözde bulup yanılmak seni
    Ah turuncu rüyalar güzeli
    Hem kendini yok ettin
    Hem beni

    Başka ne acıtabilir içimi
    Yaşım kırkı devirmişken
    Seni böyle patavatsızca sevmişken
    Ve, tam aynayı güneşe çevirmişken
    Başka ne...

    Seni vefasız aşklara bırakıyorum
    Yüzümü kırılan bardaklarda ara
    Düşünme ben ne olurum
    Sanırım bi daha onarılmaz
    İncinen gururum

    Yusuf Hayaloğlu

  9. 2007-10-05 #9
    Nerden Bileceksiniz

    Üstüm başım toz içinde
    Önüm arkam pus içinde
    Sakallarım pas içinde
    Siz benim nasıl yandığımı
    Nerden bileceksiniz.

    Bir fidandım deriildim
    Fırtınaydım duruldum
    Yoruldum çok yoruldum
    Siz benim neler cektiğimi
    Nerden bileceksiniz.

    Taş duvarlar yıkıp geldim
    Demirleri söküp geldim
    Hayatımı yıkıp geldim
    Siz benim neden kaçtığımı
    Nerden bileceksiniz.

    Gökte yıldız kayar şimdi
    Annem beni anar simdi
    Sevdiğim var kanar şimdi
    Siz benim niye içtiğimi
    Nerden bileceksiniz.

    Bir pınardım kan oldum
    Yol kenarı han oldum
    Yanıldım ah ziyan oldum
    Siz benim neden sustuğumu
    Nerden bileceksiniz.

    Ben ardımda yas bıraktım
    Ağlayan bir eş bıraktım
    Sol yanımı boş bıraktım
    Siz benim kime küstüğümü
    Nerden bileceksiniz.

    Yusuf Hayaloğlu

    Sana Geldim

    Yağmurlar içinden ıslandım geldim
    Bir kuru değneye yaslandım geldim
    Sıcacık çorbana muhtacım inan
    Ölümlerden geçtim uslandım geldim

    Üşüdü ellerim üşüdü kalbim
    Yaban ellerinde taşlandım geldim
    Sanki cehennemdi sensizlik bana

    Irmaklar içinden sislendim geldim
    Tren yollarında islendim geldim
    Kalmadı hevesim kalmadı inan
    Yıkandım arındım süslendim geldim

    Sana geldim sana kucaklarmısın
    Bilmemki yeniden bağışlarmısın

    Yusuf Hayaloğlu

    Yalan Bu Sevdalar

    Yağmur yağardı biz ağlaşırdık
    Kaldırımlar boyunca
    Bir hüzün vardı sanki aramızda
    Susardık ay batınca

    Birden yüzün solardı
    Birden gözün dolardı
    Birden bırakarak ellerimi
    Uzun uzun ağlardın

    Yalan bu sevdalar
    Yalan bu gözyaşları
    Yalan bu ayrılıklar yalan
    Solan bir çiçekten
    Kırılan bir yürekten
    Başka ne var elde kalan

    Yıllar uzardı mahzunlaşırdık
    Hasretin kollarında
    Yollar tozardı kavuşamazdık
    Dağların yangınında

    Birden rüzgar eserdi
    Birden efkar basardı
    Birden sarsılarak bir dağ gibi
    Fırtınalar Koparırdı

    Yusuf Hayaloğlu

  10. 2007-10-05 #10
    Yaşamak Güzeldir Anne

    Anne ben senin oğlunum
    Kanayan bir yurdum var
    Anne ben senin oğlunum
    Sönmeyen bir umudum var

    Ellerimi tutma ne olur
    Beni ağlatma ne olur
    Anne ben senin oğlunum
    Bu kavgaya inancım var

    Yasamak güzeldir anne
    Yasamak senin için
    Yasamak güzeldir anne
    Yasamak yarınlar için

    Ölmek yaşamaktır yine
    Halkının yüreğinde
    Ölmekte güzeldir anne
    Ölmek özgürlük için

    Anne seni seviyorum
    Sana ihtiyacım var
    Anne seni seviyorum
    Ciğer delen bir acım var

    Yusuf Hayaloğlu

    Yüreğim Kanıyor

    Sakin göllerin kuğusuyduk
    Salınarak suyun yatağında
    Yarılan ekmeğin buğusuyduk
    Göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor
    Olmasaydı sonumuz böyle...
    İkimiz birer yolcuyduk
    Aynı ormanda kaybolmuş
    Aynı çıtırtıya ürperen iki serçe
    Hep aynı yerde karşılaşırdık
    Tesadüf bu
    Dedim ya!
    Hiç yoktan susturuldu şarkımız
    Göğsüm daralıyor
    Yüreğim kanıyor
    Bitmeseydi bizim öykümüz böyle
    Olmasaydı sonumuz böyle
    Dağlarda çoban ateşiydik
    Dolanarak suyun yanağından
    Ceylanın pınara inişiydik
    Olmasaydı sonumuz böyle...

    Yusuf Hayaloğlu

    Yüzümden firar etti gözlerim

    yüzümden firar etti gözlerim
    şimdi bir denize bakıyorlar
    dört duvar arasında kalmışım
    yanımdakiler öyle diyorlar

    kafamı çarptığım ranzanın demiri
    ciğerlerimi emen soğuk duvar
    saçımdaki karları çoğaltmışım
    yanımdakiler öyle diyorlar

    görüş günüm olmadı henüz
    daha yeni başlıyor büyük acılar
    ve daha epey ağrıyacakmışım
    yanımdakiler öyle diyorlar

    seni görmeyeceğim artık
    zaten tamamlanmıştı anılar
    ihtimal sabah alınırmışım
    yanımdakiler öyle diyorlar

    gözlerime iyi bakarsın umarım
    günde milyonlarca kez seni ararlar
    diğer tüm hisleri bırakmamışım
    yanımdakiler öyle diyorlar

    yanımdakiler öyle diyorlar

    Yusuf Hayaloğlu

  Okunma: 3968 - Yorum: 9 - Amp