Allahu Tealanın Kudret ve Azametnin Delilleri - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Allahu Tealanın Kudret ve Azametnin Delilleri

  1. sponsorlu bağlantılar
    "Ağaçlar Kalem Denizler Mürekkep Olsa"
    Allah-u Teâlâ bütün kâinatı yaratan kudretin Zât-ı akdes'i olduğunu kâfirlerin de ikrar ve itirafa mecbur olduklarını Âyet-i kerime'sinde haber vermektedir:
    "Andolsun ki onlara: r16;Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka: r16;Allah!..' derler.
    De ki: Hamd Allah'a mahsustur.
    Hayır, onların çoğu bilmezler." (Lokman: 25)
    İnsanlar kendi fıtratlarına döndüğü, kendi vicdanlarına danıştıkları zaman bu apaçık gerçeği görebilirler. Buna rağmen Allah-u Teâlâ'ya başkalarını ortak koşmaktadırlar. Fazlasıyla uyarıldıkları halde uyanamamaktadırlar. Çoğu kişiler düşünüp tefekkür etmezler. Bu hususa dikkatleri çekilecek olsa, gereken şekilde dikkat etmezler.
    Gökler ve yer Allah-u Teâlâ'nın mahluku olunca göklerde ve yerde bulunanlar da şüphesiz ki O'nundur. Ayet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
    "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Şüphesiz ki Allah ganidir ve övülmeye en çok lâyık olandır." (Lokman: 26)
    Bütün hamd ve övgüler O'na mahsustur. Her şey O'na muhtaçtır. Hiç kimse O'nu övmese dahi O, övenlerin övmelerinden, hamd edenlerin hamdinden müstağnîdir. Kâfirlerin küfrü, müşriklerin şirki sebebiyle O'na hiçbir eksiklik ve noksanlık ulaşmaz.
    O'nun ilim ve kudretinde bitmez-tükenmez incelikler, uçsuz-bucaksız sırlar vardır. Ayet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
    "Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah'ın kelimeleri tükenmez.
    Şüphe yok ki Allah Aziz'dir, hikmet sahibidir." (Lokman: 27)
    Hiçbir şey O'nun ezelî ilminden ve hikmetinden dışarı çıkamaz.
    Allah-u Teâlâ burada azamet ve kibriyâsından, celâl ve kemâlinden, en güzel isimlerinden, ilâhî sıfatlarından, hiçbir beşerin künhüne ulaşamadığı tam ve mükemmel olan sözlerinden haber vermektedir.
    Kelimât-ı ilâhiye'nin sonu yoktur. Çünkü O'nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.
    Allah-u Teâlâ'nın kudretinin ve ezelî ilminin noksansız ve hudutsuz olduğunu gösteren bu Âyet-i kerime'ler, kâfirlerin ölüm sonrası dirilişi inkâr etmelerini boşa çıkarmaktadır. Diğer bir Ayet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
    "Sizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de ancak bir tek kişinin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir.
    Şüphesiz ki Allah işitendir, görendir." (Lokman: 28)
    Çünkü Allah-u Teâlâ bir şeyin olmasını dilediği zaman ona "Ol!" der, o da derhal oluverir.
    Bir tek şeyin yaratılışıyla bir çok şeyin yaratılışı arasında fark yoktur. Bir tek kişinin diriltilmesiyle milyonlarca kişinin diriltilmesi arasında da hiç fark yoktur. Bütün bunlar O'na göre kolaydır ve hiçbir şey O'na zor gelmez. Ayet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
    "Bizim emrimiz ancak bir göz açıp kapanana kadar bir tek andır." (Kamer: 50)
    Bir şeye ancak bir kere emreder. Az da, çok da O'nun kudreti açısından birdir.
    Allah-u Teâlâ bir şeyi yaratmak istediği zaman; onu düşünüp tasarlamaya, zamana, mekâna ve numuneye muhtaç değildir. Onu istemesiyle o şeyin meydana gelmesi bir olur.
    Esmâ-i hüsnâ içinde mevcudatı yaratışını, düzenleyişini belirten mübarek isimleri mevcuttur.
    "Hâlik"; her şeyi nizam ve intizam içinde yoktan var eden, yaratan ve tedbirini görüp ihtiyaçlarını yerleştiren demektir.
    Her yarattığını birbirine uygun, yeni bir icat ile numunesiz olarak yoktan yarattığını belirten ism-i şerif'i ise "Bârî"dir.
    Bir ism-i şerif'i de "Musavvir"dir ki; her şeye ihtimamla bir şekil ve hususiyet veren, düzenleyip en güzel bir biçimde tertip eden, güzelliğinin kemalini gösteren mânâsına gelir. Ayet-i kerime'sinde buyurur ki:
    "O ki gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı." (Furkân: 59)
    Yaratmak; bir anda dilemek ve meydana getirmek "Ol!" demekle oluvermekten ibaret olmakla birlikte, O bunların hepsini birden değil, ilâhî hikmetleriyle geliştire geliştire, olgunlaştıra olgunlaştıra yaratmıştır. Bu yükseklik ve genişlikteki yedi kat gökleri, bu yoğun ve geniş yerleri bir anda da yaratmaya gücü yeten Kâdir-i mutlak, her birini bir ölçü ile takdir ve bir zamana tahsis etmiştir.
    Bu şekilde yaratma da ilâhî kudrete delâlet etmektedir. Hiçbir tedricen ilerleme olmadan bütün yaratıklar bir defada ve bir anda yaratılmış olsaydı, hiçbiri diğerinin yaratılışına şâhit olamazdı. Diriden ölü, ölüden diri, ateşten toprak, topraktan su, çamurdan hayat ortaya çıkması şöyle dursun; gece ve gündüz birbirini takip etmez, insandan insan bile doğmazdı. Atalarımız yaratılırsa biz olmazdık, biz olursak onlar olmazdı veya hepimiz olur ata evlât olmazdık. Şu halde bir çok yaratılışları da içine alan dereceleme ile yaratmada Allah-u Teâlâ'nın ayrıca bir kudreti ve azameti gözler önüne serilmektedir.
    Günlerden maksat, yirmi dört saat süren dünya günleri değil, müddetini ancak O'nun bildiği merhaleler ve devrelerdir.
    Çünkü gün, güneşin doğuş ve batışıyla ortaya çıkan bir durumdur. Gökler yaratılmadan önce ise gündüz ve gece yoktu.
    Dünyanın İnsanoğluna Mekân Oluşu:
    İlâhi irade ezelî kudret ve ilmiyle tecellî edince insanoğlu için yerküreyi yarattı. Ayet-i kerime'de:
    "O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır." buyuruluyor. (Bakara: 117)
    Burada "Göklerin ve yerin yaratıcısı" mânâsına gelen "Hâlik" yerine, "Yoktan var edicisi veya mucidi" mânâsında "Bedi'" ism-i şerifi kullanılmıştır. Bunların seyrine doyulmaz, sırlarına erilmez.
    "O iki doğunun ve iki batının Rabb'i'dir." (Rahman: 17)
    Mülkü olan bütün bu gökleri, yeri ve bunlardaki her şeyi Allah-u Teâlâ bir düzen üzere bir irade ile ve sadece "Ol!" demekle icad etmiştir. Her oluş bir yaratıcıya muhtaçtır ve Allah-u Teâlâ böyle bir yaratıcıdır.
    İlk insan Adem Aleyhisselâm yaratılmadan, onun ve neslinin hayat sürecekleri yer hazırlandı ve adına "Dünya" denildi.
    Dünya güneş sisteminde insanoğlunun yurdu olan gezegendir. Atmosfer, hidrosfer ve litosfer olmak üzere üç tabakadan meydana gelmiştir. Atmosfer, dünyayı çevreleyen gaz tabakasıdır. Yeryüzündeki bütün sular hidrosferi meydana getirirler. Litosfer ise dünyanın katı kısmını teşkil eder.
    Yeryüzü jeolojik değişmelere uğradıktan sonra insan ve diğer canlıların yaşamasına elverişli duruma gelmiş, her devresi sırasıyla yedi günden birine tesadüf etmek üzere yedi devre geçirmiştir.
    Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
    "Azîz ve Celîl olan Allah, yeri cumartesi günü yaratmış, o toprakta dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, hoşa gitmeyecek şeyleri salı günü, nûru çarşamba günü yaratmış, yerin üzerine hayvanları perşembe günü yaymıştır. Âdem Aleyhisselâm'ı da cuma günü ikindiden sonra, mahlukların en sonunda ve cuma saatlerinin nihayetinde, ikindi ile akşam arasında yaratmıştır." (Müslim: 2789)
    Hadis-i şerif'te belirtildiği üzere yedinci devrede insan yaratılıp, hazırlanan dünyaya ayak basmıştır.
    Allah-u Teâlâ Ayet-i kerime'lerinde kudret ve azametini gösteren delillerle kullarının dikkatlerini çekerek Ayet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
    "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize ibadet ediniz ki, korunasınız." (Bakara: 21)
    O'na ibadet etmek suretiyle Rububiyet'inin haklarını yerine getiriniz. En güzel edep ve saygı ile O'na boyun eğiniz, emirlerine ve hükümlerine uyunuz.
    O öyle lütufkâr bir yaratıcıdır ki:
    "Yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı." (Bakara: 22)
    İnsanları yeryüzünde yaratmış, her türlü rahatlarının sebeplerini temin etmiştir. Yuvarlak olmasına rağmen açılmış bir yaygı gibi yapmış, üzerinde yaşamaya elverişli kılmıştır.
    Eserden Müessire:
    Âdem Aleyhisselâm'dan bu güne kadar gelip geçmiş bütün canlılara döşeklik yapan yeryüzü, bundan sonra da kıyamete kadar bu vazifesini yapmaya devam edecektir.
    Yeryüzünde bir çok değişikler olmakta, kevnî mucizeler gözler önünde parlayıp durmaktadır: Ayet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
    "Bizim yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi?" (Ra'd: 41)
    Ayaklarının altına serdiğimiz yeri aynı durumda bırakıyor muyuz? Üzerinde yaşadıkları, etrafından kudretimizle sarıp daraltmıyor muyuz? Çeşitli yeryüzü hadiseleri ile onu aşındırıp parçalamıyor muyuz?
    Gökyüzü de onun tavanı olarak bina edilmiş ve onu yeryüzünü muhafaza etme vazifesi verilmiştir. Diğer Ayet-i kerime'lerde ise şöyle buyuruluyor:
    "Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?" (Ğâşiye: 20)
    Nasıl yayılıp döşenmiş? Bunu böyle yayıp serenler insanlar değildir. İnsanlar olmazdan önce de yeryüzü yaygındı.
    "Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı?" (Nebe: 6)
    İnsanlar hep bu döşekte doğmuşlar ve bu döşekte hayatlarını sürdürmektedirler.
    Yeryüzünün, başta insan olmak üzere mevcut canlıların yaşamasına uygun ölçü ve şartlarda yaratılması bir tesadüf değil, çok mükemmel bir plân ve programın mahsulüdür.
    Dünya kendi mihveri etrafında döner. Dönüş hızı ekvatorda 27 km. kutuplarda 10 km. kadardır. Bir dönüşü 23 saat 56 dakika 4.095 saniyede tamamlar. Buna "Gün" denir. Günde 40 bin km.lik yol alır.
    Dünya güneşin etrafında döner. Dönüş hızı saatte 110 bin km.dir. Bir devrini 365 gün 6 saat 9 dakika 5 saniyede tamamlar. Buna "Yıl" denir. Dünya güneşin etrafında dönerken tam yuvarlak değil de elips biçiminde bir yörünge takip eder. Bunun sonucu olarak yeryüzünün muhtelif noktalarında gece ile gündüz uzunluğu değişir ve mevsimler meydana gelir.
    Dünya ayrıca bütün güneş sistemiyle birlikte de hareket eder. Güneş sistemi diğer yıldızların da hareketine uyarak gitmektedir. Bu hareketin hızı ise saatte 72 bin km.dir. Ayet-i kerime'de:
    "Kesin olarak inananlar için yeryüzünde açık deliller vardır." buyuruluyor. (Zâriyât: 20)
    Meselâ dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi ve güneşin çevresinde belli bir mesafede elips çizerek hareketini sürdürmesi gece ile gündüzü ve mevsimleri meydana getirmektedir. Kendi mihveri etrafında bir dönüşünü 24 saatte değil de, daha az veya daha fazla bir zamanda tamamlasaydı, gece ve gündüz durumları bu günkü gibi düzenli ve dengeli olmazdı. Güneşin etrafında elips değil de tam bir daire çizseydi mevsimler meydana gelmezdi.
    "De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın. Allah'ın yaratmaya nasıl başladığına bir bakın! İşte Allah, ahiret hayatını da (aynı şekilde) yaratacaktır. Gerçekten Allah'ın herşeye gücü yeter." (Ankebût: 20)
    Allah-u Teâlâ dünyayı içindekilerle beraber insanların istifadesine sunmuş, bir vakte kadar insanoğluna karargâh kılmış, yeryüzünün ıslahından sonra üzerinde azgınlığa sapmamalarını emir buyurmuştur:
    "Islah olmuşken yeryüzünde fesad çıkarmayın." (A'râf: 56)
    İnsanlar Allah-u Teâlâ'nın kurduğu düzeni ve dengeyi bozmaya kalkarlarsa, yaptıklarından sorumlu olmuş olurlar.
    GÜNEŞ VE AY
    Işık ve Nur:
    Güneş, dünyanın da dahil olduğu güneş sisteminin merkezi, aynı zamanda dünyaya en yakın olan yıldızdır. Büyük görünmesinin sebebi de bu yakınlığıdır. Güneş dünyaya ısı, ışık, dolayısıyle hayat veren kaynaktır. Güneş olmasaydı, dünyada hayat olmayacaktı.
    Güneş kendi sistemindeki gezegenlerin merkezidir. Bu gezegenler güneş etrafında yörünge çizerler. Bu gezegenleri ayakta tutan da güneştir.
    Güneşle, güneşin etrafındaki yörüngelerin üzerinde dolaşan gezegenler ve bu gezegenlere bağlı uyduların hep birlikte meydana getirdiği uyarlı ve hareketli topluluğa güneş sistemi adı verilmektedir.
    Ay ise dünyanın tek uydusudur. Dünya güneşin çevresinde nasıl dönerse, o da dünyanın çevresinde döner. Bu şekilde aynı zamanda dünya ile beraber güneşin de çevresinde dönmüş olur. Ayın dünya etrafındaki hareketi bir yörünge üzerindedir. Bu yörünge dünyanın, güneş etrafındaki yörüngesi gibi, bir elips biçimindedir.
    Allah-u Teâlâ güneşin ve ayın; kudretinin kemâline, saltanatının büyüklüğüne işaret eden alâmetler olduğunu Âyetr11;i kerime'sinde beyan buyurmaktadır:
    "Gökte burçlar yaratan, orada ışık saçan güneşi ve nurlu ay'ı vâreden Allah, yüceler yücesidir." (Furkân: 61)
    Güneş bu burçlarda gezinir, dünyaya ışık saçar. Geceleri yeryüzünü aydınlatan parlak ay da bu burçlarda yer almaktadır.
    Kaynağı kendinden değil de başka bir cisimden alıp yansıttığı için aya nûr denilmiştir
    "Güneşi ışık, ay'ı nûr yapan O'dur." (Yunus: 5)
    Allah-u Teâlâ güneşten çıkan şualara "Işık", ayın şualarına da "Nur" adını vermiştir.
    Ayın nuru, güneşin ışığının bir yansımasıdır. Güneşin ışığı aslından, ayın nûru ise güneştendir.
    Güneş ve Ay İçin Yörünge:
    Allah-u Teâlâ Ayetr11;i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
    "Ay için de konak yerleri tayin etmişizdir. Nihayet o eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner." (Yâsin: 39)
    Ay, güneş gibi istikrarlı bir şekilde akıp gitmez. O bir gezegendir, her gün bir konak yerine gelir, her konağa göre bir şekilde görünür.
    "Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider. İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir." (Yâsin: 38)
    Kör bir tabiatın eseri değildir.
    Sadece güneş değil, bütün yıldız ve gezegenler bir yöne doğru akıp gitmektedirler.
    Bu takdir o kadar güzel ve bu vazife dağılımı o kadar yerindedir ki:
    "Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir." (Yâsin: 40)
    Çünkü bu ışık saçan yıldızlardan her birisinin kendi için tayin edilmiş bir alanı vardır. Güneşin aydınlatma zamanı gündüzdür, ayın aydınlatma zamanı ise gecedir.
    "Her birisi bir yörüngede yüzerler." (Yâsin: 40)
    Vazifeleri o kadar güzel ve düzenli bir şekilde dağıtılmıştır ki, biri diğerine çarpmaz.
    Bu gerçek, gözlere çarpıp durmaktadır. Güneş ile ayın doğuşu ve batışı hergün tekrarlandığı için, alışkanlık icabı insanlar tesirini hissedememektedirler.
    "O, bilen insanlar için âyetlerini birer birer açıklar." (Yunus: 5)
    Tafsilatlı olarak bildirir. Anlamaya kabiliyetli olan kimseler bu deliller üzerinde dikkatlice düşünecek olurlarsa, onlardan istifade edebilirler.
    "Tâ ki, Rabb'inize kavuşacağınıza kesin bilgi edinesiniz." (Ra'd: 2)
    Yakînen bilesiniz ki, bir gün olup o yıldızlar gibi sizin de eceliniz gelecek, bugünkü hareketiniz sona erecek, yaptıklarınızın cezasını çekmek üzere ister istemez Rabb'inizin huzuruna çıkarılacaksınız.
    Belirli Bir Vakte Kadar:
    Ay, güneş ve diğer gezegenler, Allah-u Teâlâ'nın ezelî ilminde belli olan bir zamana kadar dönmeye devam edeceklerdir.
    "Güneşi ve ay'ı musahhar kılmıştır. Bunların her biri, muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir." (Ra'd: 2)
    Gökyüzündeki cisimlerden her biri, kendine mahsus bir program ve düzen içinde kendi yörüngesinde, yolunu şaşırmadan belli bir hedefe doğru yol alıp gidiyor.
    "Adetleri üzere seyreden güneşi ve ay'ı size musahhar kılmıştır." (İbrahim: 33)
    Herbirinin belli olan eceli gelince o hareket duracaktır.
    "İşte Rabb'iniz olan Allah budur. Hükümranlık O'nundur." (Fâtır: 13)
    Bütün mükevvenat O'nun hakimiyeti ve mülkiyeti altında bulunmaktadır.
    Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün güneşin battığı bir sırada Ebu Zerr -radiyallahu anh-e: "Güneş nereye gider bilir misin?" diye sordu. "Allah ve Resul'ü bilir." demesi üzerine şöyle buyurdu:
    "Güneş gider, arşın altında secde eder ve tekrar doğmak için izin ister, izin verilir. Bir gün gelip secde edip izin ister, fakat secdesi kabul edilmeyip izin verilmez. Ona: r16;Geldiğin yere git, battığın yerden doğ!' denilir. O da battığı yerden doğar." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1321)
    Bu hadise kıyametin kopmasının bir bakıma başlangıcı olacaktır.
    Tefekkür:
    Güneş ve ay, bir tür hesabın işaretidirler. Ayet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
    "Güneşi ve ay'ı da hesap için bir ölçü kılmıştır." (Enâm: 96)
    Gündüzün alâmeti olan güneş ile gecenin alâmeti olan ay hesap vasıtalarıdır, zamanın hesabı onların hareketleriyle bilinir. İnsanlar günlerin sayısını, haftaları, ayları, mevsimlerin vaktini, meyvelerin bitkilerin olgunlaşma zamanlarını bunlarla tesbit edebilmektedirler.
    Canlılar güneşin yeryüzünden belli mesafede tutulması sebebiyle varlıklarını sürdürebilmektedirler. Eğer güneş ölçüsüz hareket etseydi, yeryüzüne az da olsa yaklaşsa veya uzaklaşsa idi, hayatın idamesine imkân olmazdı.
    "Güneş de ay da bir hesap ile (yürümekte)dir." (Rahman: 5)
    Gökyüzündeki milyarlarca yıldızdan bir tanesi de güneştir. Büyüklüğü ve kitlesi diğer yıldızlardan küçük olduğu halde, diğer yıldızlara göre dünyaya yakın olmasından dolayı görünüşü daha büyük ve parlak gözükmektedir.
    Dünyaya olan uzaklığı 149,5 milyon km. olup, ışığı 8 dakika 20 saniyede dünyaya ulaşır.
    Ay ise dünyaya ortalama 384 bin km.'dir. Bu uzaklık dünyaya en yakın olduğu zaman 350 bin km. ve dünyadan en uzak olduğu zaman da 409 bin km. olmak üzere yılın muhtelif günlerinde değişiklik gösterir.
    Dünyadan elli defa küçük olan ay, saatte 3600 km. hızla yol almaktadır. Dünya güneşin etrafında dönerken, ay da onu takip eder, dünyanın etrafında dönerken kendi etrafında da 29 günde döner ve dünyaya hep aynı yüzünü gösterir.
    Ay kendisi ısı ve ışık kaynağı değildir, ancak güneşten aldığı ışıkla ısınır. Ay yüzeyinin atmosferi olmaması ve yüzeyinin de iyi bir yansıtıcı olmaması dolayısıyle; güneşten aldığı ısının yüzde 93'ünü yutar, geriye kalan yüzde 7 sini yansıtır.
    "İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir." (Enâm: 96)
    Bu nizam ve intizam olmamış olsaydı, yeryüzünde bu tarz bir hayat görülmezdi.
    Güneşin doğuşundaki ve batışındaki sonsuz hikmetleri bir düşün!
    Eğer güneş olmasaydı, dünya karanlık olurdu. Bu karanlık dünyada insanlar birbirleriyle anlaşamaz, işlerini göremezlerdi. Aynı zamanda hayati ihtiyaçları için çalışmazlardı. Güneş ışığı olmasa gözlerden istifade edilmez, renkler görülmezdi.
    Güneşin hareketi olmasaydı, devamlı gündüz olacağından insanlar durup dinlenmez, gündüzden faydalanmak için devamlı çalışırlardı.
    Geceleyin çalışmaya mecbur olduğumuz zamanlarda ay ışığından faydalanırız. Ayın ışığı mutedildir. İnsanların geceleyin rahatça çalışmaları ve yorgun düşmemeleri için ısısı ve ışığı azdır.
    Bir düşün! Allah-u Teâlâ geceyi istirahat zamanı, gündüzü de maişet zamanı olarak tayin etti.
    Güneşi her gün doğudan doğduruyor, tâ batıya kadar hiçbir boşluk bırakmadan ısısını ve ışınlarını her yere ve her canlıya ulaştırıyor. Güneşin bu nimetlerinden doğu ile batı arasında hiçbir yer ve hiçbir canlı mahrum bırakılmıyor, her şey ölçülü olarak istifade ediyor.
    Bir bak! Mevsimlerin meydana gelmesi için güneşin eksenini nasıl eğik tuttu?
    Mevsimler sayesinde insanlar, hayvanlar ve bitkiler muhtaç oldukları yaşama zeminini bulurlar.
    Kış mevsiminde ağaç ve bitkilerdeki ısı azalır, bu suretle ağaç ve bitkilerin tomurcukları husule gelir. Hava sıcaklığının düşmesiyle bulutlar ve yağmur meydana gelir.
    İlkbaharda tomurcuklar harekete geçer. İzn-i ilâhî ile bitkiler doğar, ağaçlar çiçek açar.
    Yazın havalar ısınır, meyveler olgunlaşır, hasat yapılır.
    Sonbaharda hava ılır, geceler uzamaya başlar.
    Bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın Ulûhiyet'ini ve Samediyet'ini açıkça gözler önüne serer. Her şey, her an O'na muhtaçtır, O'nun hayat vermesiyle hayat bulmakta, varlıklarını devam ettirmektedirler.
    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2007-10-19 #2
    GECE ve GÜNDÜZ
    İki Alâmet:
    Karanlığı ile gecenin, aydınlığı ile gündüzün birbirini takip etmesi, dünyanın yaratıldığı andan bugüne kadar sürüp gelmektedir ve kıyamete kadar da bu düzen devam edecektir. Allah-u Teâlâ Ayet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
    "Yemin ederim şafak vaktine!" (İnşikâk: 16)
    Şafak, akşam güneş battıktan sonra ufukta görünen kırmızılığın adıdır.
    "Yemin ederim geceye ve derleyip topladığı şeylere!" (İnşikâk: 17)
    Gecede bütün mahlukat sükuna erer, her biri kendi yerine ve barınağına sığınıp girer.
    "Güneşi ortaya çıkaran gündüze andolsun!" (Şems: 3)
    Bu güneş ışığının tam bir yayılma ile diğer bir durumuna yemindir.
    "Onu örten geceye andolsun!" (Şems: 4)
    Bu da gecenin güneşi ve bütün ufukları sarıp kaplayarak ışığı tamamen örtmeye başladığı halindeki koyu karanlık zamana yemindir.
    "Kararmaya yüz tuttuğu zaman geceye andolsun!" (Tekvir: 17)
    Gecenin gelme vakti, kararmaya başladığı ilk saatlerdir. Gitme vakti de, yok olmaya yüz tuttuğu, sabaha yöneldiği son saatlerdir ki sabahın müjdesidir.
    "Ağarmaya başladığında sabaha andolsun!" (Tekvir: 18)
    Aydınlığı genişleyip her tarafa yayılan ve neticede apaçık gündüz hâline gelen sabaha yemindir.
    Allah-u Teâlâ gecenin karanlığını gündüzün ışığıyla, gündüzün ışığını gecenin karanlığı ile giderir. Herbiri diğerini durmadan ve gecikmeden kovalar. Biri gider gitmez diğeri, o gittiğinde ise öbürü hemen gelir. Işığı karanlığa giydirip örttürdükten sonra, bir de çevirip karanlığı ışığa giydirir.
    İlâhî İbretler
    Rabbânî Hikmetler:
    Bütün bunlar O'nun yarattıkları hakkında dilemiş olduğu hikmet ve takdire göre olmakta, son derece hassas ve mükemmel bir şekilde cereyan edip durmaktadır.
    "Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın!" (Al-i imrân: 27)
    Bir yandan gece kırpılıyor, gündüze ekleniyor; bir yandan da gündüz kesiliyor, geceye ekleniyor. Yavaş yavaş gecenin karanlığı gündüzün aydınlığında kayboluveriyor, gecenin karanlığı içerisinden şafağın aydınlığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
    Kış mevsiminin başlangıcında yavaş yavaş geceler uzuyor ve gündüzden kırpmaya başlıyor. Bir müddet sonra da yavaş yavaş gündüzler uzuyor, geceler kırpılmaya başlıyor ve yaz mevsimi geliyor.
    "Allah gece ile gündüzü çevirir. Şüphesiz ki bunda basiret sahipleri için ibret vardır." (Nûr: 44)
    Allah-u Teâlâ burada hususiyetle kalp gözleri açık olan basiret sahiplerini anmıştır. Zira ibretlerden faydalananlar ancak onlardır. Kalpleri zulmetler içinde olanlar, bu parlak delilleri görüp de tasdik etmek kabiliyetinden mahrum kalmışlardır.
    "İbret almak ve şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O'dur." (Furkân: 62)
    Sabah akşam, yaz ve kış, bu tabii hadise ile insanlar her gün karşılaşırlar. Gece kaybolur, aydınlık gelir; aydınlık gider karanlık basar. Gece gündüze girer ve kış boyunca geceler gündüzlerden uzun olur. Gündüzler geceye girer ve yaz boyunca gündüz geceden uzun olur.
    "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için elbette deliller vardır." (Al-i imrân: 190)
    Ki bu deliller bütün kâinatın O'na mahsus olduğuna ve O'nun kudretinin kemaline, büyüklük ve azametine delâlet ederler.
    Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu Âyet-i kerime nâzil olduğu gece gözyaşları sakal-ı şeriflerini ıslatacak derecede ağlamışlar ve:
    "Bunu okuyup da bu hususta düşünmeyenlere yazıklar olsun!" buyurmuşlardır. (Buhârî-Müslim)
    Allah-u Teâlâ bir çok Ayet-i kerime'lerinde tefekkürü emir buyurmuş ve tefekkür edenleri övmüştür. Ezcümle buyurur ki:
    "Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler (ve şöyle duâ ederler):
    Ey Rabb'imiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi ateş azabından koru.
    Ey Rabb'imiz! Sen kimi ateşe koyarsan, onu rezil etmiş rüsvây etmiş olursun. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.
    Ey Rabb'imiz! Doğrusu biz: r16;Rabb'inize inanın!' diye imana çağıran bir davetçiyi işittik, hemen iman ettik.
    Ey Rabb'imiz! Günahlarımızı bize bağışla! Kötülüklerimizi ört! Canımızı iyilerle beraber al.
    Ey Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vâdettiklerini ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil etme, rüsvây etme! Şüphesiz ki sen vâdinden caymazsın." (Al-i imrân: 191-194)
    Allah-u Teâlâ'nın emir buyurduğu bu tefekkür, O'nun yarattıkları üzerinde yapılması gereken tefekkürdür, Zât-ı Ecell-ü âlâ'sı hakkında tefekkür câiz değildir.
    Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
    "Allah'ın yarattıkları hakkında tefekkür ediniz, zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz." (Câmiu's-sağîr)
    İnsan her yerde Allah-u Teâlâ'nın eserlerini görecek. Bu tefekkürler sayesinde iman tekâmül etmiş olur.
    GÖLGE
    Cisimlerin gün boyunca güneş ışıklarına karşı aldığı şekillere gölge denilmektedir. Dünyanın güneş etrafındaki hareketine uygun olarak gölge de hareket eder, biçimi ona göre değişir. Ayet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
    "Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı." (Nahl: 81)
    Gölge, ışık ile karanlık arasında hoş bir durumdur.
    Gölgelerin uzanıp kısalmasını gözlemek, insan ruhuna sükunet verir. Her şeyde Allah-u Teâlâ'nın yüce kudretine işaret eden deliller olduğu gibi, gölgede de büyük hikmetler ve ibretler vardır. Ayet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
    "Rabb'ini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzattı?" (Furkân: 45)
    Allah-u Teâlâ'nın hitabına muhatap olan Enbiyâ-i izam hazeratı gibi, has kulların da içten nazarları olduğu Âyet-i kerime'de işaret edilmektedir. Allah-u Teâlâ diğer bir Ayet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
    "İçinizde... Görmüyor musunuz?" (Zâriyât: 21)
    Demek ki gören var. İçinde O olduğunu bilen bunları görür, O'nunla görür. O'nunla gören insan kendisinin bir maske olduğunu, bir resimden bir paçavradan ibaret olduğunu hem bilir hem de görür. Bu mevzu onlara mahsustur, avama mahsus değildir. Hülâsa olarak arzetmek gerekirse;
    Nefs-i emmâre'de bulunan kişinin imanı suretâdır. Mutmainne'ye varan nefis ise kemâle ermiştir. Hakk'ı görür kendini görmez.
    YILDIZLAR
    Yıldız ve Gezegen:
    Kendinden ışık neşreden ve aslında birer güneş olan ecrâma yıldız denildiği gibi; böyle olmayıp da herhangi bir yıldızdan yani güneşten ışık alıp ona tâbi olan kütlelere de "gezegen" adı verilir.
    Allah-u Teâlâ Ayet-i kerime'sinde, hareket halinde iken yıldızların mesken edindiği yüksek menzilleri bulunan göğe, şeref ve değerlerini ortaya koymak için yemin etmektedir.
    "Andolsun burçlar sahibi gökyüzüne!" (Bürûc: 1)
    Bu burçlar, gezegen yıldızların menzil ve meskenleridir.
    Kur'an-ı kerim'de herbiri birer güneş olan yıldızlardan sözedilmiş ve hatta bunların bir gün sönüp kararacakları bildirilmiştir.
    Yine Kur'an-ı kerim'de on dört yerde yıldız mânâsına gelen "Necm" kelimesi; beş yerde ise "Kevkeb" kelimesi geçmektedir. İki yerde kandiller mânâsına gelen "Mesâbîh" kelimesi kullanılmış, ayrıca dört yerde de "Şihab"lardan söz edilmiştir. Ayet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
    "Hayır! Yıldızların yerleri üzerine andolsun ki!" (Vâkıa: 75)
    Kur'an-ı kerim'in verdiği bu bilgi, yıldızların yerlerinin büyüklüğünü göstermektedir.
    Milyonlarca yıldız ve gezegen arasında çıplak gözle görülebilenler olduğu gibi, teleskoplarla da görülemeyenler vardır. Hatta görmek şöyle dursun, gerekli âletlerin farkına varması mümkün olmayanları dahi bulunmaktadır.
    Halbuki ışığın saniyedeki hızı üç yüz bin kilometredir ve ışık dünyanın çevresini bir saniye zarfında 7.5 defa dönebilecek bir hıza sahiptir.
    "Hayır! (Gündüz) kaybolan yıldızlara andolsun! (Gece) ortaya çıkıp gözükenlere!" (Tekvir: 15-16)
    Ötekinden alabildiğine uzak bir yerde duran her bir yıldız bir hikmet ve takdir ile yerine konulmuştur. Herhangi bir yıldızın ötekine yaklaşması veya birinin diğerine çarpması ihtimali yoktur.
    "Yıldızlar da O'nun buyruğuna boyun eğmiştir. Elbette bunların her birinde aklını kullananlar için dersler vardır." (Nahl: 12)
    Dünya güneş sisteminin bir parçasıdır. Güneş sistemi ise içinde bulunduğu galaksinin bir parçasıdır. Galaksi ise bu uçsuz bucaksız kâinatın bir parçasıdır.
    Allah-u Teâlâ azametli kudretine dikkatleri çekerek Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
    "Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, biz onu nasıl bina ettik ve nasıl süsledik?" (Kâf: 6)
    Başlarının üzerindeki nice yıldızlar deveran edip durmaktadırlar.
    "Onun hiçbir çatlağı da yoktur!" (Kâf: 6)
    Dünyadan yüzbinlerce defa daha büyük gezegenler bu kâinat içinde yüzer dururlar. Güneşten binlerce defa daha parlak yıldızlar onun içinde parlarlar. İçinde bulunduğumuz bu güneş sistemi, bütünü ile bu kâinatın sadece bir galaksisinin bir köşesine sıkışmıştır.Sadece bu bir galakside bizim güneşimiz gibi yüzbinlerce sabit yıldız vardır. Şu ana kadar da bu şekilde bir milyon kadar galaksinin varlığı tesbit edilmiştir. Bu yüzbinlerce galaksiden bize komşu olan en yakın galaksi, ışık senesine göre bir milyar senede ışığı yeryüzüne ulaşan bir mesafede bulunmaktadır. Bu da insanoğlunun şu ana kadar bilgisinin ulaşabildiği kâinat, gerçek kâinat karşısında denizde bir damla kadar bile değildir. İnsanlar Allah-u Teâlâ'nın kudret ve azametini ölçmekten ne kadar âcizdirler.
    RÜZGARLAR
    Estikçe Esenler, Savurdukça Savuranlar:
    Rüzgâr, hareket halinde bulunan hava demektir. Havayı harekete geçiren sebep ise atmosferdeki basıncın azalması veya yükselmesidir. Sıcak bölgeler "Alçak basınç", soğuk bölgeler "Yüksek basınç" sahalarını doğurur. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi, çevresini saran atmosferin de aynı şekilde hareket etmesi, rüzgârların da dünyanın hareketi esnasında dönüp dolaşmasına sebep olmaktadır.
    Bu ise şüphesiz ki kör bir tesadüf değil, her şeyi en ince teferruatı ile bilen Allah-u Teâlâ'nın takdiridir. Ayet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
    "Estikçe esenlere andolsun ki!" (Mürselât: 2)
    Öyle rüzgârlar ki her tarafa süratle dağılıp gider, ağaçları kökünden söker.
    "Savurdukça savuranlara andolsun ki!" (Zâriyât: 1)
    Rüzgârların gönderilmesi Allah-u Teâlâ'nın kudretine bir delil olduğu gibi, insanlar için de büyük bir nimettir. Ayet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
    "Rüzgârları (yağmurun yağacağına, aşılamanın yapılacağına) müjdeciler olarak göndermesi O'nun delillerindendir." (Rûm: 46)
    Yağmurun yağdırılması, buna bağlı olarak mahsullerdeki verimlilik ve rüzgârın esmesi ile birlikte gelen huzur, Allah-u Teâlâ'nın rahmetinin eserlerinden başka bir şey değildir.
    "Allah odur ki rüzgârları gönderip bulutları yürütür, onları dilediği gibi gökte yayar ve parça parça eder." (Rûm: 48)
    Dilediği taraflara dağıtır, uzun veya kısa bir müddet havada tutar. Kimi zaman gökyüzünü kapatacak şekilde yayılırken, kimi zaman da dağınık parçalar halinde olurlar.
    "Sonra da bulutların arasından yağmurun çıktığını görürsün." (Rûm: 48)
    Yeryüzüne şeffaf damlalar halinde dökülmeye başlar.
    "Kullarından dilediğine yağmuru verdiğinde, onlar hemen sevinirler." (Rûm: 48)
    Yağmura ihtiyaçları sebebiyle, yağmur yağdığından dolayı yüzlerinde sevinç parıldar.
    "Oysa onlar, daha önceden üzerlerine yağmur indirilmesinden iyice ümitlerini kesmişlerdi." (Rûm: 49)
    Artık yağmurların yağmayacağına, mahsullerin yetişmeyeceğine, kendilerinin ihtiyaç ve zaruret içinde kalacaklarına kanaat getirmiş bulunuyorlardı.
    Artık yağmurdan bütünüyle ümitlerini kestikleri bir anda birden yağmur yağmaya başlamış, arazileri kuruduktan sonra yeşermiş, en güzel bitkilerden bitirmeye başlamıştır.
    Bu sebepledir ki Allah-u Teâlâ Ayet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
    "Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?
    Şüphesiz ki O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O her şeye kâdirdir." (Rûm: 50)
    Hazana uğrayıp ölü hale geldikten sonra Allah-u Teâlâ yeryüzünü nasıl bitki bitirir hale getiriyor, çeşitli meyvelerle nasıl canlandırıyor?
    Kurumuş, ruhsuz ceset gibi olan toprağa hayat vermeye, otlarla ve çiçeklerle süslemeye kâdir olan Allah-u Teâlâ'nın, öldükten sonra da insanları diriltmeye kâdir olduğu apaçık bir gerçektir. Hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz.
    Aşılama:
    Rüzgârlar taşıyıcı ve dağıtıcı oldukları için, faydalarından birisi de ağaçları ve bitkileri aşılamasıdır. Allah-u Teâlâ Ayet-i kerime'sinde:
    "Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik." buyuruyor. (Hicr: 22)
    Bitkilerin üreme organları çiçeklerdir. Bazı bitkilerde aynı kök üzerinde çiçeklerin bazısı dişi bazısı da erkektir. Bazı bitkilerde ise erkek ve dişi çiçekler ayrı kökler üzerindedir. Aşılanması için erkek ve dişi hücrelerin birleşmesi, çiçek tozunun dişi organın tepeciğine konması gerekir. İşte bu aşılama işi rüzgâr ve böcekler vasıtası ile gerçekleşir.
    Bunun meydana gelmesi için de rüzgârın belirli bir miktar ile uygun ve yumuşak bir şekilde esmesi gerekir. Yoksa aşılama yerine bozma olur. Bütün rüzgârlar ilâhî bir tasarruf olduğu gibi, bunların aşılama yapacak derecede esmeleri de ilâhî bir lütuftur.
    Bitkilerde rüzgârın yapabileceği bir aşılama yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Bu Âyet-i kerime'nin açıklandığı gerçek bin küsur sene sonra anlaşılmış, bu Âyet-i kerime'nin de bir mucize olduğu meydana çıkmıştır.
    Su olmasaydı bu aşılar hükümsüz olurdu. Onun içindir ki rüzgârlara bulutları aşılatarak:
    "Gökten de su indirdik, onunla sizi suladık." (Hicr: 22)
    Tesadüfe kalsaydı ne rüzgâr eser, ne aşılama olur, ne de yağmur yağardı.
    "Yoksa o suyu siz depolayamazdınız." (Hicr: 22)
    O suyu indiren, kuyularda, pınarlarda, göllerde muhafaza eden de O'dur.
    Rüzgâr ve Yağmur:
    Yağmurun bulutlardan gelebilmesi için bulutların su buharı ile yüklenmesi ve rüzgârlar tarafından taşınması gerekir.
    "Allah gökten su indirir de dereler kendi miktarınca dolup taşar." (Ra'd: 17)
    Hayatın kaynağı olan su bir çok değişikliklere uğrasa da, sonunda yine buharlaşır, kendisine karışan yabancı maddelerden arınır ve bulutları meydana getirir, sonra tekrar yeryüzüne inerek devr-i daim yapar. Öyle bir nizam ve intizam ki hiç şaşmaz ve her yönden ilâhî kudretin azametini ve sınırsızlığını sergiler.
    "Size gökten su indiren O'dur. O sudan içersiniz. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla biter." (Nahl: 10)
    Suyun içinde bulunan bazı maddeler, bitkilerin gıda almalarını sağlarlar. Bitkiler bu suyu kökleri vasıtasıyla yerin dibinden alırlar.
    "Gökten su indirdik ve orada her güzel çiftten bitirdik." (Lokman: 10)
    Bunlar ne kadar güzel, lâtif birer manzara teşkil ediyorlar! Beşeriyet bunlardan ne kadar istifade ediyorlar!
    İbret ve Deliller:
    İnsanları korkuya ve ümide düşüren şimşekler, gökten yağdırılan yağmurlar ile yeryüzünün yeniden hayat bulması, Allah-u Teâlâ'nın birliğine ve gücüne delâlet etmektedirler. Ayet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
    "O'nun delillerinden biri de, size hem korku hem de ümit vermek için şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeryüzüne hayat vermesidir." (Rûm: 24)
    Yıldırımlardan korkmanız ve yağmuru beklemeniz için size şimşeği göstermesi; yeryüzü ekinsiz ve bitkisiz bir halde iken gökten yağmur yağdırıp yeryüzünde bitkiler bitirmesi de vahdaniyetine ve ulûhiyetine delâlet eden delillerdendir.
    "Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için ibretler vardır." (Rûm: 24)
    Gök gürültüsü ve şimşek, yağmurun geleceğini ve mahsulün iyi olacağını müjdeler, fakat bunun yanında bir yerlere yıldırım düşeceği veya şiddetli bir yağmur yağarak âfet olacağı hususunda da korku uyandırır.

  3. 2008-02-08 #3
    yüreğine emeğine sağlık isyanlı...
  4. 2008-02-17 #4
    bu paylaşım için teşekkr ederim çok hojuma gitti :)
  Okunma: 4874 - Yorum: 3 - Amp