Cemil Meriç Kimdir? - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Cemil Meriç Kimdir?

  1. sponsorlu bağlantılar
    Cemil Meriçin Hayatı

    12 Aralık 1917'de Hatay Reyhanlı'da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay'a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955'te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul'da vefât etti.

    Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.

    ESERLERİ: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.
    Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.


    HAKKINDA YAZILANLAR

    Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan, babasına gösterilen ilgiyi yorumladı:

    Cemil Meriç hayranları
    günden güne çoğalıyor

    TAKDİM
    Artık, Cemil Meriç ismi tefekkürün, çilenin ve bir büyük kültür abidesinin sembolüdür ülkemizde. Çünkü, yoz ve sığ bir kuşatma ile adeta bir mağaraya hapsedilmiş olan bizler, Batı'yı da, Doğu'yu da, Hind'i de, Uzak Doğu'yu da hep ondan öğrendik. O beyinlerimize düşürdüğü "tecessüs" ateşi ile bizi fikri bir yenileşmeye sevk etmiş, bir kültür ve irfan uyanışına doğru yönlendirmişti. Eğer o olmasaydı, ne "Bu Ülke"yi böylesine derinden tanıyabilecek, ne de "Işık Doğu'dan Gelir" fikri ile kendimize dönebilecektik.

    Aramızdan ayrılışının 12. Yılı münasebeti ile, günden güne büyüyen Cemil Meriç dalgası, Cemil Meriç sevdası, Cemil Meriç ilgisi üzerine, değerli kızı, sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan hanımefendi ile sohbet ettik.

    SPOTLAR

    Cemil Meriç, bugün 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, Anadolu bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi filizlenip boy atıyor.

    Cemil Meriç'in okurlar cemaatini tanımak, onların üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu konuda çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar ve babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesillerin yaptığı analizler.

    "Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin."

    Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletleri yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, hedefleri vardır. Türkiye günübirlik bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye'nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması kaçınılmazdır.

    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2008-02-02 #2
    Yalnızlık ülkesinin, yaşarken anlaşılamamış ya da anlaşılmak istenmemiş yalnız bir aydınıydı Cemil Meriç!

    Tıpkı ülkesi gibi öksüz! Aydınlarla yaşadıkları coğrafyanın kader birlikleri vardır. Yaşadığımız coğrafya kaderimizi de belirlemektedir adeta. Ülkesinin kaderi yalnızlaşmak ve kaçmak olurken elbette aydının kaderi de bundan payını alacaktı. Ve aldı da. Meriç de tıpkı ülkesi gibi saklandı bir süre. Sırça sarayından baktı ülkesine ve topluma. Onun sırça sarayı elbette kütüphanesiydi.

    Düşünce hayatımızın hırçın düşün adamıydı; araftaki yalnız aydın diye tabir edilen. Düşüncenin dehlizlerinde korkmadan dolaşmış bir kalem şövalyesiydi. Karanlık dünyasında kocaman aydınlık bir pencere açmıştı aslında; Aşil'in (Akhilleus) kılıcı misali keskin kalemiyle. Bazen anlaşılmak için çırpınan, bazen de umursamamayı tercih etmiş gibi görünen gelgitli bir dünyanın, çelişkilerle örülü adamı: Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış, ince hisli ve belki biraz da küskün bir çocuk! Kendi ifadesiyle, "Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi." Kendini yaşarken olduğu gibi okuyucusuna açmış ender bir aydın. "Batı'nın karşısına Doğu'yu çıkaran", hiçbir ideolojiye sığmayan bir entelektüel. 'Fil dişi kule'de kavganın, politikanın dışında yıllarca sürdürülen bir yaşam; ta 70'li yıllara değin.

    Hatay'ın etnik mozayiği içinde büyümüş olması onun yalnızlığını ve kaçışını açıklamaktadır. Çocukluğu Ermeni, Azeri, Süryani, Arap, Nüsayri, Sünni, Alevi, Rum, Türkmen pek çok milletten insanın bir araya geldiği Hatay'ın farklı zenginliklere açılan atmosferinde geçmiştir. Bu nedenle belki, "ya hep, ya hiç" vardır onun dünyasında. Hatay'ın çalkantılı tarihsel süreci, Meriç'in kişiliğinde de yansımalarını bulmuştur.

    C.M'in hayatı bir trajedidir kendisine göre: "…birinci perde evleninceye kadar geçen zaman, vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yel değirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar. Daha büyük daha derin, daha uzun acılar. Fakat vahaları olan bir çöl bu ve göğü yıldızlarla dolu: çocuklarım, kitaplarım…"(Bu Ülke, s.39). Hayatının bir bölümünü öğretmen olarak geçiren Meriç, rüyalarının çiğnenmiş olduğunu düşünmüştür. Geçirdiği 25 yıl Atilla'nın atlılarından daha zalimdir. Öğretmenlik yaptığı Elazığ'dan ayrılmış, istifa ederek İstanbul'a dönmüştür. Hayatı boyunca mutlak adaletin ve gerçeğin peşinde koşan umutsuz (?) bir arayışın içinde olmuştur. Mücadelelerle dolu ve kahırlı. Karanlığa bürünen dünyasını aydınlatan hayalle gerçek arası, 'kitaplardan daha derin' bir aşkın gölgesinde hem çok aşık hem de çok isyankar; bol medcezirli ve tutkulu bir yaşamın hem içinden hem de kıyısından geçmiştir o. Cemil Meriç'in hayatında bazen sessizliğin bazen de ıstıraplı haykırışların eşlik ettiği düşünceye adanmış bir ömrün izleri sürülür.

    Sağcı solcu ne demek!
    Kendisini beşeri ihtiraslardan uzaklaşmış bir düşün adamı olarak tanımlayan Meriç, hakikatleri pervasızca çağın suratına haykıracak misyonu başaracak güçte olmadığına inanmıştır. Ömrünü düşünceye, okumaya adamış, her fırsatta kendisini sağda ya da solda sınıflandırmalara karşı tepkisini dile getirmiştir; "…sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?" (Tercüman, 20.9.1984).
    İnanç meselesi C.M. için temel konulardan olmuştur. Her fırsatta konuyla ilgili eleştirilerini dillendirmiş ve Baha Tevfik, Abdullah Cevdet gibi Türk intelijansıyasından bazı isimleri materyalizmin etkisinde kalmak ve islamiyete karşı pervasızca savaş açmakla suçlamıştır. "Burjuvazi tabiat ilimlerine dayanarak eski inançların kökünü kazımak istemiştir...bizde materyalizm sadece bir imha vasıtası olarak belirmiştir" (Sosyoloji Notları, s.278-279). "Bir milleti yok etmenin en kestirme yolu inançlarını yok etmektir" diyen C.M, Türk aydınını Batı'dan gelen bu muzır, üsaresiz düşünce sistemini hiçbir tenkit süzgecine tabi tutmadan benimsemekle suçlamış ve kültürümüze yönelik tahribatın 18. asır sonlarında başladığını söylemiştir. Hüviyetini ve irfanıyla alakasını kaybeden aydın, Batı'nın yeniçerisidir onun gözünde. Tanzimat intelijansyası yüksek devlet memurudur. "Tarihten ve halktan kopmuştur. Fransız ve İngiliz burjuvazisinin içimize soktuğu tahta attır, Truva'nın atıdır" (Sosyoloji Notları, s.284).

    Batı'yı tanımadan taklit eleştirisi...
    Batı'yı tanımadan taklit ettiğimizi savunan Meriç, çareyi de, Batı'yı bütün olarak tanımak olarak göstermektedir. "Batı'nın meyvelerini kendi ağacımıza asarsak, efendisinin ilaçlarını yutan uşak gibi oluruz. Yeni Osmanlılardan genç sosyalistlere kadar bütün intelijansyamız hamakatin içindedir" (Sosyoloji Notları, s.284). Batı'nın bütün dünya görüşleri her yanıyla bilinmelidir. Yalanı ve hakikatiyle Batı'yı tanımak gerekmektedir. Doğu ve Batı insan beyninin iki yarımküresi gibidir. Ama Batı ona göre sömürgecidir. Meriç islamiyete bir dünya görüşü ve sarılınması gereken bir görüş olarak yaklaşmış ve Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü yanının İslamiyet olduğunun altını çizmiştir.
    Çelişkilerle örülü bir yaşamdır onunki. Bir yandan islama göz kırparken Marksizmi eleştirmekte, islamı eleştirirken Marksizme göz kırpmıştır. Marksizm onun için adeta bir tür kaçış olmuştur. Tutuklandığında mahkemede Marksist olduğunu haykırmış, ama beraat etmiş ve dostları ondan uzaklaşmıştır. "Hotantolar içinde büyüdüm okumak istediğim zaman kitaplarımı yırttılar. Nihayet kütüphanem yağma edildi, hapse atıldım vs. Cemiyet belkemiğimi kırdı" serzenişinde bulunmuştur Jurnal'de. Ne solda ne sağdadır oysa. O, gençliğinde solda yer almış ama dışlanmış, sonrasında da sağ cenah tarafından yalnız bırakılmıştır.

    Aydın mahpesinde şarkılar söyler
    "Türk aydınının kaderi, mahpesinde şarkılar söylemek"tir diyen Meriç, düşünmekten ve her düşünceye saygıdan yanadır. Solun kendisini dışlamış olmasına içerlemiştir. Sağcı yayınlarda çalıştığına dair suçlamalara, "Bu yolu ben seçmedim, solun kadir na-şinas davranışı beni ister istemez gericilerin kucağına değil, yanına itti. Bu yakınlığın fikri iffetim için bir tehlike teşkil etmediğini kitaplarımı okuyunca anlamak mümkün" diye yanıt vermiştir Jurnal'de. Sağın okumamasını eleştirirken, solun da diyalogtan kaçtığını, kendisine küskün olduğunu söylemiştir. O bir yanıyla 'Büyük Doğu' kadrosundandır, bir yanıyla da 'Yön'e yakındır. Bunu da bir parçalanış olarak addetmiştir. Münzevi bir aydının çığlıkları yükselmiştir yazdıklarında. Bu onun trajedisi, talihsizliğidir. Meriç bir insanın Müslüman olmadığı sürece komünist olmasının doğal olduğunu söylemiştir. Marksizm de temel ilgi alanlarından biri olmuştur. Günümüz entelektüelinin bir türlü başaramadığı bir özelliğe sahiptir o; profesyonellikten uzak durmak! Gündemle ilgilenmeyen Meriç'in ilgi alanları geniştir.

    Açık yürekli bir itiraf!
    Marksistler gibi Kapital'in sadece birinci cildini okuyan Meriç, Kapital'i anlamadığını itiraf etmiştir büyük bir açık sözlülük ve cesaretle. O sınıf bilinci olmayan bir ülkede yaşadığının farkındadır. Kapital dilini bilmediği bir dünyayı anlatmaktadır. Jurnal'de "...sokaklarını tanımadığım bir şehir haritam yok nereye gidiyorsun? diye soran C.M "Kapital'i anlamak için dünyayı dolaşmış olmak lazım. Ama Kapital suallerinin kaçta kaçına cevap verecek.?... Ne Marx'a geldiğim zaman Marx'ı tanıyordum, ne Türkçülüğüm bir araştırmanın mahsulüydü" diyerek bir çok aydının gösteremediği cesareti göstermiş ve Kapital'i anlamadığını dürüstçe ifade etmiştir.

    İğdiş edilmiş hafızalar memleketi
    Türk düşüncesinin boşlukta kaldığını savunan Meriç, alfabeye geçişi eleştirmiştir. Ona göre boşlukta kalmıştır, çünkü Batı'ya tutunamamış, sırtını Batı tefekkürüne de dayayamamıştır. Batı'yla sarmaş dolaş olunduğu halde yeni neslin tek bir yeni değer yaratamadığını görmüştür. Bunun nedenini ise hafızaların zorla iğdiş edilmiş olmasıyla açıklamıştır.
    Pek çok konu üzerine olduğu gibi aydınlar da onun üzerinde çok düşündüğü ve yazdığı konulardan olmuştur. Bir aydın olarak aydının kim olduğu sorusuna yanıt aramıştır. Yabancı, yabancılaşma gibi bugünde önemini koruyan kavramlar Meriç'in de gündeminde olmuştur. Özellikle Tanpınar'ın entelektüel kişiliği etkilemiştir Meriç'i. Ona dair düşüncelerini her fırsatta dile getirmiştir. Tanpınar'a ilişkin görüşleri günümüzde pek çok aydının da handikapını dile getirir gibidir:
    "...Zaafları olan bir insandır Tanpınar. Batı'yı bilir, Doğu bilgisi ise dekoratiftir, plastiktir... Tanpınar arayan adamdır. Ve küçük tatminlerin adamıdır.... Hamdi Bey küçük hesaplar için avuç açan ve ayak öpen bir şahsiyettir." (Cemil Meriç İle Sohbetler, s.44-45). Tanpınar'ın zaaflarını dile getirmekle birlikte onun düşünce hayatına katkılarını da görmezden gelmez. Tanpınar, Batılılaşmış Doğudur ona göre. Kayayı çatlatan incir çekirdeğidir. Söyledikleriyle sarhoş olmayan bir yazar olarak tanımlamıştır Tanpınar'ı. Tanpınar dürüst, samimi, sanatkar; ama imanını kaybeden insanın büyük yabancılığı içindeki bir sanatkardır.

    Entelektüel cemiyetin üvey evladı
    Aydın ona göre cemiyetin üvey evladıdır. O yarının, dünün veya gelecekteki bir cemiyetin çocuğudur, "kendi cemiyetinin değil." Cemiyetin kaderimizi çizdiğini belirtir. Fakat ona ırzımızı teslim ettiğimiz anda erimişizdir, denizdeki herhangi bir dalgayız" demektedir. Mağaradakiler'de, Türk aydınının Tanzimat'tan beri Batıyı hecelediğini ve zirveleri tanımadığını haykırmıştır: "Tanzimat'tan beri Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu; aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı…Avrupa'yı tanımak gaflet; Avrupa'yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?...Düşünenin görevi; insandan kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak, kızmadan, usanmadan irşat. Gerçek sanat ayırmaz, birleştirir."

    Aydın olmadan önce insan olmak!
    C. Meriç'e göre aydın olmanın şartı önce insan olmaktır. Kendi kafasıyla düşünen, kendi gözüyle hisseden, seçen, konuşan insan. "Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi, aydını yapan: uyanık şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs" (Kırk Ambar, s.287-288).
    "Aydını yapan: uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs"tür. Aydın karanlığı aydınlatmalı ama o da kavganın içindedir" diyen C.M. her fırsatta sağ ve sol cenabı eleştirmiştir, solun eline tutuşturulan reçeteyi kekelediğini, sağın ise kovuğuna çekildiğini mustarip, mazlum olduğunu iddia etmiştir. "Tek ortak duygu düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat'tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye, hazır medeniyete…tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç" diyerek özgünlükten uzak düşünceye tepkisini belirtmiştir (Mağaradakiler, s.314).
    C. Meriç'e göre aydın, bir zümrenin emir kulu değildir; devrin şuuru olmak zorundadır aydın. Bütün hakikatleri yoklayan, bütün yalanların maskesini yırtan, kalabalığa doğruyu gösteren. Düşüncelere saygılı, tarafsız. Aydına ülkesinin bütünlüğünü müdafaa etme ve hakikati araştırma işlevi yüklemiştir. Çok okuyan, dürüst, inandığını korkusuzca savunan niteliklere sahiptir. "Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak, elini, kolunu bağlamak, düşünceye ihanettir" (Mağaradakiler, s.295). Tarif ettiği gibi bir aydın olma gayretini de göstermiştir. Her ne kadar zaman zaman kulesine kapansa da.
    Meriç'e göre, Avrupa'nın siyasi ihtirasları kaderimizi çizmektedir. Karanlıkları aydınlatan olması gereken aydın neticede kavganın içinde yer alır. "Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken, soğukkanlılığını nasıl koruyabilir? Evet ama görev görevdir. Önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmaya, ****fizik birer ****** olup çıkan kaypak, hain mefhumlara ışık tutmaya çalışalım" (Bir Facianın Hikayesi, s.23).

    "Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkum etmek değil midir?" diye sorar. Düşüncenin suç olarak algılandığı ülkemizde Meriç, insan üzerine düşünmeye büyük önem vermiştir. Düşünmek ise mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur.

    Taşralı Meriç, İstanbul'la uyuşamamıştı
    Nazım Hikmet'i sevmediğini yüksek sesle söyleyecek kadar açık sözlüdür. İstanbul yazar-şair çevresiyle uyuşamamıştır. O bir taşralıdır çünkü. Salah Birsel, Oktay Akbal, Behçet Necatigil ile anlaşamaz bu nedenle. 1940'lardaki yazılarını 'ukala' olarak niteler. "Benim neslim için Avrupa, insan zekasının zirveye ulaştığı ülke demekti. Türk aydını Tanzimat'tan beri Batı'yı heceliyordu. Ama zirvelerini tanımıyorduk" (Kırk Ambar, s.450-451).
    Türkçülüğü seçmiş, A. Mithat'tan etkilenmiştir. A. Mithat Efendi, nesillerin tecessüsünü dünya düşüncesine kanatlandıran bir yol göstericidir Meriç için. A. Mithat fakülte değil, üniversite. Meriç de onun çocuğudur. S. Nazif'i de hayatının ilk mukaddes isimleri arasında göstermiştir. Refik Halit, Tarık Mümtaz, Chateaubriand, Hugo istikametine yardımcı olan ilk hocalardır. Ardından Balzac, Buchner, Marks, Nordau ve gençliğinin tanrılarından Zola.

    'Benbilirimcilik' eleştirisi...
    Aydınlar arasında diyalog ek***liği vardır. Fikir hayatımız bir karnaval balosudur onun gözünde. Aydınlar ise meçhul heyulalar içinde ehramlara taş taşıyan birer köledir. "İdeolojiler uçurumları aydınlatan hırsız feneridir... İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. İtibarları menşe'lerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı. ..Obskürantizm heyulası yok edilmedikçe, herhangi bir diriliş hayaline kapılmak çılgınlık" (Bu Ülke, s. 90-92).
    Günümüzde de halen varlığını sürdüren entelektüel teşhirciliği, cinsel teşhircilik kadar tiksindirici bulmuştur. "…En yavuz ermişlerin, en çetin kahramanların zaman zaman nasıl çamurlaştıklarını görmek, küçük insanlar için hain, buruk ve zehirli bir teselli" (Jurnal Cilt 1, s.53).
    Meriç, 1960'lı yıllarda her ne kadar onu sağda ya da solda sınıflandıranlara karşı çıksa da solu eleştirirken, sağa yakın durmuştur. Said-i Nursi'nin risalelerini okumak için toplananların tevkifi sonrasında söyledikleri dikkate değerdir: "Ahlaksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlaktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire layıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar… Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum" (Jurnal Cilt 1, s.63).
    Yabancı dünyadan kitaplara kaçış
    Cemil Meriç gibi birçok aydın günün koşullarından olsa gerek düşünce mücadelesinde oldukça hırçın bir yol izlemişlerdir. Bu görüş bir çok araştırmacı tarafından da dile getirilmiştir. Bu düşman dünyada, bir yabancı hissetmişlerdir kendilerini. Bu yabancı ve düşman dünyada yaşayabilmek adına Meriç de kendine kitaplardan oluşan bir dünya inşa etmiş, kendi deyimiyle "düşünce ve edebiyata hür bir tercih sonunda" yönelmemiştir.
    Meriç, bir bakıma bu ülkenin Promete'si olmuştur, "Tanrıların gazabına uğrayan bir fikir maceracısı." Kendi tabiriyle "Nemezis'in parmakları gözlerine" uzanmıştır. Gözleriyle birlikte her şeyini kaybetmiş duyumsayan bir biçaredir o. Ölümü arar ama korktuğu için intihara girişemez. Bu dönemde beklentisini umutlarını tüketmiş bir gecenin içindedir. Kolomb'un Asya'yı ararken Amerika'yı bulması gibi ada Avrupa'yı incelerken Hint'le karşılaşmıştır. Çağdaş Avrupa en aydınlık taraflarıyla Hint'in devamıdır ona göre. "Düşünce dünyasını fethe koşanların uğrayacağı ilk ülke Hint olmalı" der. Hint'le uğraştığı için de ayıplanmıştır. Çünkü Doğu aforoz edilmektedir.
    Anlaşılamamaktan yakınmış, dinlenilmediği için kütüphanesine kaçmıştır. "Kaçıyorsun, erkekçe çalışmaktan, yenilmekten, dövüşmekten kaçıyorsun. Boş bulduğu ilk kulübeye sığınan bir köpek gibi her kulübeden, mantığın haşin eli boğazına sarılıp, kaçmaya zorluyor seni" diyecek kadar da cesurane bir kaçıştır bu. O ışık aramış, aydınlanmak ve aydınlatmak istemiştir. Politikanın kurtarıcılığına inanmamış, Lenin'den çok Gandi'ye yakın hissetmiştir. Kavgadan kaçarken aslında kör dövüşünden kaçmıştır.

    Perdeye yansıyan gölgeye alkış!
    Tek silahı kalem olan bu yalnız bırakılmışlıktan hırçınlaşmış düşün insanının dalgalı ve çelişkilerle dolu yaşamı, aydın kimdir sorusuna anlamlı bir yanıttır belki de. Kalemiyle kendine karanlıkta bir pencere açmak istemiştir o. Oysa günümüzde kalemler yazık ki, pencere ya da kapı yerine sanki cehenneme, riyakarlığa açılan geçitler oluveriyor çoğu zaman. İktidarlarla barışık, yaşamla hiçbir derdi olmayan öylesine çok "aydın" türedi ki, gerçek aydın tanımına kimin ya da kimlerin denk düştüğünün yanıtı çok muğlaklaştı. 'Göklerden karanlığın yağdığı' günümüzde neyi niçin savunduğu belli olmayan, hatta bir şeyi savunmayan, küçük ödüller karşılığında istenilenin söyletildiği okumuş yazmışlar kitlesine yönelik şaşkınlığımız sürerken, kendini aşarak sonsuzluğa kanatlanan bir hayata, Meriç'in hayatına kapılarımızı açmak iyi olmaz mıydı? Ve onun davetine icabet ederek "kelimelerinin çiçek çiçek eşiğimize yağmasına"izin versek?
    Cemil Meriç göçüp gitti bu dünyadan ama tahayyül ettiği gibi oyuna katılmayan bir kukla olarak çürümedi: Perdeye yansıyan gölgesi alkışlandı, alkışlanmaya devam ediyor. Buseleşen kelimeleriyle, gözlerinin sönen aydınlığı çakmak çakmak kıvılcımlaşıyor yüreklerimizde.

  Okunma: 2166 - Yorum: 1 - Amp