Osmanlı döneminde yetişen, Cumhuriyet'in ilk yıllarında araştırmaları sonuç veren Hulusi Behçet (1889-1948) dünya literatüründe haklı bir şöhret kazanmış nadir insanlarımızdan biridir.

Askeri Tıbbiye'yi bitirdikten sonra dermatoloji sahasında uzun yıllar süren önemli çalışmalar yapan Hulusi Bey 1939 yılında ordinaryüs profesör oldu.

1923 yılında şark çıbanının tedavisi için ileri sürdüğü yöntem birçok ülkede kabul edilerek uygulanmaya başladı. Deri hastalıkları ile alakalı bulgularının Avrupa laboratuarlarında onaylanması üzerine 1935'te Budapeşte'de toplanan uluslararası Dermatoloji Kongresi Komitesi tarafından bir diploma ve plaket ile ödüllendirildi.

Fakat Hulusi Behçet asıl ününü 1929'dan başlayarak incelediği ve uluslararası tıp çevrelerine tanıttığı "Behçet Hastalığı" ile sağladı. 13 Eylül 1947'de Cenevre'de toplanan Uluslararası Deri Kongresi'nde Hulusi Behçet'in görüşü benimsenerek bu hastalığa "Morbus Behçet" (Behçet Hastalığı) adı verildi.

Bu başarılı hayat hikâyesinin asıl acı ve ibretli tarafı ülkemizde klasik olduğu üzere yıllarını hastaların dertlerine derman bulmaya adamış bu ilim adamına maalesef kimse destek vermemiş ve sahip çıkmamıştır. Bu yalnız dahi, uluslararası bir tıp sempozyumuna katılıp görüşlerini ifade edebilmek için evini satmak zorunda kalmış ve ömrünün son yıllarını Kapalıçarşı'nın girişinde lahana satarak geçirmiştir.