İslam ve Evlilik - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

İslam ve Evlilik

  1. NİKAH

    İslam Dini, her sahada olduğu gibi evlilik konusunda da ince eleyip sık dokumaktadır. Çünkü aile, İslam toplumunun can damarı, sarsılmaz temeli ve köşe taşı konumundadır. Aile yapısı ne kadar sağlam olursa, toplum o denli sağlam ve sağlıklı olur. Ailenin temel taşları, dikili direkleri ise anne ve babadır.

    Sağlam ve sağlıklı, huzurlu ve mutlu, kalıcı ve sürekli, tutarlı ve dengeli bir toplum hedefleyen İslam, bu toplumu oluşturan ailelerin kuruluşunda izlenecek yolu, çok açık bir biçimde ortaya koymuştur.

    Ailenin oluşumunda en önemli öğe, eş seçimidir. Kadın olsun erkek olsun eş seçimi, mü'minlerin en çok dikkat etmeleri gereken hususların başında gelmektedir. Eş konusunun çok titiz bir şekilde çözümlenmesinden sonra Müslüman için hayat daha anlamlı, daha kolay ve daha rahat olacaktır. Herşeyden önce yüce Allah'ı razı etme konusunda, bu durum çok açık bir şekilde kendisini gösterecektir.

    Alemlerin Rabb'i olan yüce Allah'ı razı etme konusunda Müslüman eşler, birbirlerine yardımcı olacak, birbirlerinin eksikliklerini giderecek, birbirlerini teşvik edecek ve ideal Müslüman bir aile örneğini ortaya koyacaklardır. Böyle bir aile ortamında filizlenip yeşerecek çocuklar da toplumda örnek insanlar olacaklardır. Böyle insanlardan teşekkül edecek bir toplum ise, diğer toplumlar içinde örnek bir toplum olarak varlığını idame ettirecektir.

    Kur'an'ı Kerim, sağlam prensipler ve temeller üzerine bina edilecek bir evliliğin, hayırlara vesile olacağını bildirmiş, bunun için aynı davaya inanan insanların bir araya gelmelerini istemiştir.

    "Müşrik kadınlarla, onlara inanıncaya kadar, evlenmeyin. (Müşrik kadın) hoşunuza gitse dahi, mü'min bir câriye, müşrik (hür) bir kadından iyidir. Müşrik erkekler de inanıncaya kadar, onları(mü'min kadınlarla) evlendirmeyin. (Müşrik erkek) hoşunuıa gitse dahi, mü'min bir köle, müşrik bir adamdan iyidir. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar. Allah ise izniyle cennete ve mağfrete çağrıyor. İnsanlara ayetlerini (böyle) açıklıyor ki öğüt alsınlar" (2 BAKARA, 221)

    İslam, evliliğin uzun ömürlü olması için iyi bir eş seçiminin yapılmasını esas alır. Yuvanın huzur, uyum, mutluluk ve karşılıklı güvene dayanan prensipler üzerine bina edilmesi için, bu yuvada din unsurunun ön planda olması gerekir. Çünkü din unsuru, insan yaşlandıkça artar, güzelleşir, gelişir ve bağları kuvvetlendirir. Oysa zenginlik, güzellik, soy-sop gibi unsurlar, hem geçici hem de insanın kibrini artırdığı için, huzursuzluğun temel nedeni sayılmaktadır.

    İşte bu nedenle; Hz. Peygamber(a.s): "Kadın, dört şeyi için nikah edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini; sen dindar olanını seç ki, evin bereket bulsun" buyurmuştur. (Kütüb-i Sitte ve İmamı Ahmed'in Müsned'i ile İslam Fıkıh Ansiklopedisi)

    Diğer bir hadisi şerifte de Rasulullah(a.s), malın ve güzelliğin getirdiği problemlere dikkat çekerek evlilikte dindarlık dışındaki bir tercihi açıkça yasaklamıştır.

    "Kadınları güzellikleri için nikahlamayınız, olur ki güzellikleri ahlakça düşmelerine sebep olur. Onları malları içinde nikahlamayın, zira malları azgınlıklarına yol açabilir. Kadınları dindarlıktan dolayı nikahlayın. Şüphesiz dindar olan yırtık elbiseli bir cariye (böyle olmayanlardan) daha üstündür." (İslam Fıkıhı Ansiklopedisi 9.C SH. 14)

    Kur'an ve Sünnet'in ortaya koyduğu esaslardan anlaşılacağı gibi, sağlıklı bir İslam toplumurıun oluşabilmesi için, mü'min erkek ve kadınların birbiriyle evlenmeleri esastır. Ancak böyle bir evlilik sonunda, İslami esaslar insanlara daha iyi bir şekilde ulaştırılabilir.

    Erkek veya kadından birinin, mücadeleci ve davetçi bir Müslüman, diğerinin ise bunun zıddı olması, o mücadeleci Müslüman için en büyük zulüm, İslami esaslara vurulmuş çok büyük bir darbe ve İslami hareketi daha başında iken akamete uğratmaktır. Müslümanlar, evlilik konusunda çok hassas olmalıdırlar. Her ne olursa olsun, yeter ki evlilik olayı vukubulsun amacıyla evliliğin yapılmasını, İslam hoş görmemektedir. Her konuda olduğu gibi evlilik de, Müslümanların Allah'a yaklaşmasını temin eden bir vasıta olmalıdır. Aksi halde Müslüman, kendi tekerinin önüne kendisi taş koyacak ve kendi kendisini Allah yolundan alıkoyacaktır. Güzellik veya yakışıklılık, mal, servet için yapılan bir evlilik, İslami hareketin önüne konulmuş en büyük engeldir. Çünkü, evlilik olayı başka bir şeye benzemiyor ki, beğenmediğin zaman bozup yeniden iyisini yapasın. Mesela eş alımı, bir ayakkabı, bir elbise, bir araba alımı gibi değildir ki bozuk arızalı çıktı diye gidip yenisiyle değiştirilsin. Hiç kimse eşi geçimsiz, kendisini beğenmişin biridir diye, ailesine gidip 'kusura bakmayın bu iyi çıkmadı, bana varsa daha iyi birini verin diye talepte bulunamayacağı için, işi baştan sağlam tutmak en iyisidir.İşte bunun için İslam, işi baştan sağlam tutarak, mü'minlerin birbirleriyle evlenmeleri emretmiştir.

    Müminler, içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını değil, İslami değer yargılarını esas almalıdırlar. Allah ve Rasulü'nün ortaya koyduğu değer yargıları, toplumun değer yargılarındarı daha üstündür. Bir evlilik olayında, toplumun değer ölçülerine göre değil, Allah ve Rasulünün ortaya koyduğu değer ölçülerine göre hareket esas olmalıdır. Çünkü Allah ve Rasulû'nün ortaya koyduğu ölçüleri, nefsani istekler için terketmek, apaçık bir sapıklıktır. Sapıkların ise Müslüman olmaları şöyle dursun, Allah ve Râsulü'ne savaş açan kafirler olduğu gerçeğini, Kur'an bize bildirmektedir.

    "Allah ve Rasülü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü'min bir erkek ve kadına, o işi -kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (33 AHZAB, 36)

    Bu yüce uyarının nuzül sebebi, siyak ve sibakı incelendiği zaman, Allah ve Rasulü'ne iman edip teslim olan mü'minlerin, evlenme ve boşanma konusunda da Allah ve Rasulü'ne tabi olmaları gerektiği anlaşılmaktadır. Bu uyarıdan hemen sonra gelen ayette, Hz. Zeyd bin Harise ile Hz. Zeyneb binti Cahş'ın evliliğindeki olumsuz durumlar ortaya konulmakta, uymaları gereken kurallar bildirilmektedir.

    Allah ve Rasulü'nün hükümleri, her konuda olduğu gibi, evlilik konusunda da bugünkü Müslümanları bağlamaktadır. Heva ve heveslerine uymuyor diye, Allah ve Rasulû nün hükümlerini gözardı edenlerin, Müslüman olmaları mümkün değildir.

    Şimdi Kur'an ve Sünnet, evlenecek eşlerde dindarlık hususunu ararken, Müslüman olduklarını söyleyenler yakışıklılık, güzellik, zenginlik, soy-sop gibi özelliklere aldanarak eş seçmeye kalkışmaktadırlar. Hele bu özelliklere sahip olanların tevhidi görüşte olup olmadıklarını araştırmayanlar, kendi ateşlerini ellerine alarak cehennemin yolunu tutmuşlardır.

    İslam, bir yaşam biçimidir; evlenmekten boşanmaya, yemeden içmeye, yürümekten oturmaya, ibadetten çalışmaya, ticaretten siyasete, barıştan savaşa kadar tüm hareketlerini, İslami esaslar doğrultusunda düzenleyenler, gerçekten Müslüman olanlardır. İslami esasların bir bölümünü alıp bir bölümünü bırakanların ise, müşrik olduklarını Kuran'ı Kerim bildirmektedir.

    Nikahta Denklik

    Düşünce ve pratikleri bir olmayan, İslami esasları, hevalarına uymuyor diye bırakan müşriklerle, Allah ve Rasulü'nün hükümlerini her şeyin önünde tutan mü'minlerin evlenmeleri kesinlikle haramdır.

    "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadın da zina eden veya müşrik bir erkekten başkasıyla evlenmez: Böyleleriyle evlenmek mü'minlere haram kılmıştır. " (24 Nur 3)

    Bu ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere mü'minler, müşrik ve zina edenlerle kesinlikle evlenmezler. Ancak müşrik bir kimse, müşrik ve zina eden biri ile evlenebilir. İlgili ayet, evlenmede denkliği ortaya koymaktadır. Aynı şekilde bu ayet, denkliğin hangi konuda olacağını da bildirmiştir. Buradaki denklik inanç ve ahlaki denkliktir. İman ettiğini söyleyen birinin bu uyarıya kulak vermesi gerekmektedir.

    Evlenmede denkliğin yaş, mal, servet, hürlük ve kölelik ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Her konuda mü'minler için en güzel örnek olan Rasulullah(as), evlilik ve eş seçimi konusunda da bu en güzel örnekliğini ortaya koyarak mü'minlere yol göstermiştir.

    Hz. Hatice, Rasulullah'tan onbeş yaş büyük iken, Hz. Aişe ondan kırk yaş daha küçüktür. Hz. Hafsa, Hz. Ömer'in kızı ve hür bir kişi iken, Hz. Safiye daha önce Yahudi olup, sonradan Müslüman olan Huyey in kızıdır. Hepsi de Rasulullah(a.s) ile evlenmişlerdir.

    Aynı şekilde Hz. Bilal bin Rebah, Hz: Abdurrahman bin Avf 'ın kız kardeşiyle evlenerek bu konuda mü'minlere örnek olmuşlardır. Demek ki İslamda denklik (kefaret) yaş, mal, hürlük, kölelik ve güzellik ile ilgili değil, inanç ve iman ile ilgilidir. Aynı İslami mesajı taşıyanların yaş, güzellik, yakışıklılık, zenginlik gibi unsurlara; bekar. evli, birkaç eşli gibi durumlarına bakmaksızın, yalnızca yüce Allah'ın dinini yaymak ve gerçekleri insanlara ulaştırmak için, müşrik toplumun değer yargılarına önem vermeden birbirleriyle evlenmeleri, bu kişilerin (kadın olsun, erkek olsun) dini samimiyetini gösterir.

    Bugün, İslami bazı kavramları ağızlarında eveleyip geveleyen ve kendilerini mücahid veya mücahide görerek, tevhidi düşünceden şeriatten, muvahhidlikten, şehidlikten ve şehadetten söz edenlerin evlilik konusunda, cahili ve müşrik değerler doğrultusunda hareket etmeleri, bu konudaki yaşantılarını ve düşüncelerini Kuran'ın öngördüğü yaşam biçimine göre değiştirmemeleri, bunların gerçekten Müslüman olup olmadıkları konusunda kuşkular uyandırmaktadır.

    İslam bir yaşam biçimi olduğuna göre, Müslüman olduğunu iddia eden bir kişi, tüm düşünce ve hareketlerini İslami değer ölçülerine göre düzenlemelidir. Çünkü Ahzab, 36. ayetinde geçtiği üzere. Allah ve Rasulü bir işte hüküm verdiği zaman, mü'min olduğunu söyleyen erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre çözme ve seçme hakları bulunmadığını, isteklerine göre hareket edenlerin, Allah'a ve Rasülü'ne karşı geldiklerini ve bunların apaçık bir sapıklığa düştüklerini biliyoruz. Bu sapıklığın nedeni, kişinin işine gelen konuyu hevasına göre çözmek istemesidir ki, bunların durumu dünya hayatında rezil olmak, ahirette de en büyük azaba uğramaktır.

    ...Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde (onlar) azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarını bilmez değildir." (2 BAKARA, 85)

    Azabın en şiddetlisine itiliş nedeni, hoşuna giden ayetlerin alınıp gitmeyenlerin bırakılmasıdır. Hoşlarına gitmiyor diye bir kısım ayetleri bırakanların yaptıkları iyi ameller de boşa gidecektir. Namazını kılan, orucunu tutan, Allah'a ve Rasulü'ne inandığını söyleyen; İslam dan, cihattan, İslami davetten söz eden bir kişinin, belli bir konuda, örneğin evlilik konusunda, Âllah ve Rasulü'nün emrine muhalefet ederek, hevasının istek ve arzuları doğrultusunda hareket etmesi onun diğer amellerini de boşa çıkarır.

    "Böyledir, çünkü onlar, Allah'ın indirdiğinden hoşlanmamışlar, Allah da onların amellerini heder etmiştir."(47 MUHAMMED, 9)

    Bunun nedeni, nefislerini tatmin etmek için dünyevi istek ve arzularını, Allah ve Rasulü'nün isteklerinin önüne alıp dünya hayatını ve süsünü tercih etmelerindendir. Bunlar, dünyevi isteklerine kavuşurlar, ancak ahirette onlar için ancak ateş vardır.

    "Kimler dünya, hayatını ve süsünü isterse onlara oradaki amellerin(in karşılığın)ı tam veririz ve onlar orada (dünyada) hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.

    Ama onlar öyle kimselerdir ki ahirette onlar icin yalnız ateş vardır ve yaptıklarının hepsi orada boşa çıkmıştır. Amelleri hep batıl olmuştur!" (11 HUD, 15-16)

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2007-01-17 #2
    Evlenmekten maksat

    Evlenmekten maksad, çocuk edinmektir. Asıl maksat da budur. Çünkü, insan cinsinin baki kalması ve bu emr-i Hak adetinin cari olması, erkek ile kadının birleşmesi ile olur. Şunu da bilmelidir ki, çocuk sahibi olmak dört cihetle Allaha yakın olmaktır.

    1- Allahü tealanın rızasını kazanmaya muvaffak olur.

    2- O'nun Resulünün (aleyhisselam) sevgisini kazanmış olur ki, Resulullah (aleyhisselam):

    "Ben, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim."

    "Kadın, şehvet için değil, evlad için mubah olmuştur" buyuruyor.

    3- Evlad hayatta kaldıkça, sevab da devam eder.

    4- Evlad küçük iken ölürse, ana-babasına şefaat ederek Cennete götürür.

    Müslümanların çocukları Arasat denilen yerde toplu olarak durdukları bir sırada, Cenab-ı Hak, Meleklere: "Bunları Cennete götürün" diye emreder. Melekler, bunların yanına gelip, "Merhaba ey Müslümanların çocukları, haydi Cennete giriniz, sizin için hesap yok" dediklerinde:

    - Nerededir bizim analarımız, babalarımız. derler

    Melekler:

    - Analarınız, babalarınız sizin gibi değiller, onlar günahkar kimseler olduğu için hesap olunacaklardır, derler.

    Bunun üzerine, o çocuklar Cennet kapısından çağrışmaya başlarlar. Melekler bunun üzerine Cenab-ı Hakka: "Ey Rabbimiz! Bunlar, Müslümanların çocuklarıdır. Biz, anamız, babamız olmayınca Cennete girmeyiz" diyorlar derler. Cenab-ı Hak da, onlara: "Analarının, babalarının ellerinden tutup, Cennete götürün" buyurur.

    Yine bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Bir kimsenin üç çocuğu baliğ olmadan ölse, Cennete girer." Eshab-ı kiram, "Ya Resulallah! İnsanın iki çocuğu ölse de, Cennet'e girecek mi?" dediler, Resulullah , "Evet" buyurdu. "Bir çocuğu ölürse, yine aynı mıdır?" diye sorulunca, Resulullah yine "Evet" cevabını verdi.

    Bir kadın, Hz. Peygamber'e gelip: "Ya Resulallah! Benim üç çocuğum vefat etti. Dua etde Cennet'e gireyim" deyince Resulullah : "Sen, zaten Cenneti hazırladın" buyurdu.

    "Bir kimsenin bir oğlu öldüğü zaman sabrederse, Cenab-ı Hak onun defterine Uhud dağı ağırlığınca sevab yazar. İki evladı ölür de sabrederse, ona Cehennem köprüsünün karanlığınnda bir nur verir, Sırat'ı aydınlık içinde geçer. Üç evladına sabreylerse, ona Cehennem kapısı kapanır."

    "Bir kimsenin çocuğu öldüğü zaman Allah teala meleklerine: "Kulum, kalbin meyvası olan çocuğunun ruhu alınınca ne dedi?" diye hitab eder. Melekler: "Ey Rabbimiz! Sana hamd etti" derler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: "Bu kuluma Cennette bir köşk inşa ediniz ve ona, (Beytü'l-hamd = Hamd evi) ismini veriniz", buyurur."

    Evlilik, dünya ve ahiretin bir çok cihetlerine bir misal, bir örnektir. Ahiretteki lezzetler, zevkler, dünyanın da lezzet ve zevkleridir. İşte, nikah ahiret lezzetine kandırmak için meşru kılınmıştır. Ayrıca, nikah şehveti haramdan korumak içindir. Çünkü, şehvet, insana galip olunca kadınlarda olduğu gibi akıl ve din mağlup olur. Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet olunur: "Biriniz bir kadın görür de kalbine, onun hakkında kötü bir şey düşerse, ailesine gelip,cima etsin. Çünkü, bu hal, onun kalbine girmiş olan kötülüğü uzaklaştırır."

    Cima yani cinsi münasebet, insanın kalbindeki bozukluğu giderir.

    Resulullah şöyle buyurmuştur:

    "Yabancı kadının yüzüne bakmak, şeytanın oklarından bir oktur. Bir kimse, gözünü harama bakmaktan men ederse, Allahü teâlâ onu ibadet ile rzıklandırır. İbadetin lezzetini bulur."

    "Bir kimse, dünyada yasak edilen bir şeyi terkederse, Allahü teâlâ ona hayır verir."

    "Ey ümmetim! Harama bakmaktan çekinin. Haram kalbe şehvet getirir."
    Evlenmekten maksat

    Evlenmekten maksad, çocuk edinmektir. Asıl maksat da budur. Çünkü, insan cinsinin baki kalması ve bu emr-i Hak adetinin cari olması, erkek ile kadının birleşmesi ile olur. Şunu da bilmelidir ki, çocuk sahibi olmak dört cihetle Allaha yakın olmaktır.

    1- Allahü tealanın rızasını kazanmaya muvaffak olur.

    2- O'nun Resulünün (aleyhisselam) sevgisini kazanmış olur ki, Resulullah (aleyhisselam):

    "Ben, kıyamet gününde ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim."

    "Kadın, şehvet için değil, evlad için mubah olmuştur" buyuruyor.

    3- Evlad hayatta kaldıkça, sevab da devam eder.

    4- Evlad küçük iken ölürse, ana-babasına şefaat ederek Cennete götürür.

    Müslümanların çocukları Arasat denilen yerde toplu olarak durdukları bir sırada, Cenab-ı Hak, Meleklere: "Bunları Cennete götürün" diye emreder. Melekler, bunların yanına gelip, "Merhaba ey Müslümanların çocukları, haydi Cennete giriniz, sizin için hesap yok" dediklerinde:

    - Nerededir bizim analarımız, babalarımız. derler

    Melekler:

    - Analarınız, babalarınız sizin gibi değiller, onlar günahkar kimseler olduğu için hesap olunacaklardır, derler.

    Bunun üzerine, o çocuklar Cennet kapısından çağrışmaya başlarlar. Melekler bunun üzerine Cenab-ı Hakka: "Ey Rabbimiz! Bunlar, Müslümanların çocuklarıdır. Biz, anamız, babamız olmayınca Cennete girmeyiz" diyorlar derler. Cenab-ı Hak da, onlara: "Analarının, babalarının ellerinden tutup, Cennete götürün" buyurur.

    Yine bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Bir kimsenin üç çocuğu baliğ olmadan ölse, Cennete girer." Eshab-ı kiram, "Ya Resulallah! İnsanın iki çocuğu ölse de, Cennet'e girecek mi?" dediler, Resulullah , "Evet" buyurdu. "Bir çocuğu ölürse, yine aynı mıdır?" diye sorulunca, Resulullah yine "Evet" cevabını verdi.

    Bir kadın, Hz. Peygamber'e gelip: "Ya Resulallah! Benim üç çocuğum vefat etti. Dua etde Cennet'e gireyim" deyince Resulullah : "Sen, zaten Cenneti hazırladın" buyurdu.

    "Bir kimsenin bir oğlu öldüğü zaman sabrederse, Cenab-ı Hak onun defterine Uhud dağı ağırlığınca sevab yazar. İki evladı ölür de sabrederse, ona Cehennem köprüsünün karanlığınnda bir nur verir, Sırat'ı aydınlık içinde geçer. Üç evladına sabreylerse, ona Cehennem kapısı kapanır."

    "Bir kimsenin çocuğu öldüğü zaman Allah teala meleklerine: "Kulum, kalbin meyvası olan çocuğunun ruhu alınınca ne dedi?" diye hitab eder. Melekler: "Ey Rabbimiz! Sana hamd etti" derler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: "Bu kuluma Cennette bir köşk inşa ediniz ve ona, (Beytü'l-hamd = Hamd evi) ismini veriniz", buyurur."

    Evlilik, dünya ve ahiretin bir çok cihetlerine bir misal, bir örnektir. Ahiretteki lezzetler, zevkler, dünyanın da lezzet ve zevkleridir. İşte, nikah ahiret lezzetine kandırmak için meşru kılınmıştır. Ayrıca, nikah şehveti haramdan korumak içindir. Çünkü, şehvet, insana galip olunca kadınlarda olduğu gibi akıl ve din mağlup olur. Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet olunur: "Biriniz bir kadın görür de kalbine, onun hakkında kötü bir şey düşerse, ailesine gelip,cima etsin. Çünkü, bu hal, onun kalbine girmiş olan kötülüğü uzaklaştırır."

    Cima yani cinsi münasebet, insanın kalbindeki bozukluğu giderir.

    Resulullah şöyle buyurmuştur:

    "Yabancı kadının yüzüne bakmak, şeytanın oklarından bir oktur. Bir kimse, gözünü harama bakmaktan men ederse, Allahü teâlâ onu ibadet ile rzıklandırır. İbadetin lezzetini bulur."

    "Bir kimse, dünyada yasak edilen bir şeyi terkederse, Allahü teâlâ ona hayır verir."

    "Ey ümmetim! Harama bakmaktan çekinin. Haram kalbe şehvet getirir."

  3. 2007-01-19 #3
    Evlenmenin önemli bir sebebi de zinayı, fuhşu önlemektir. Çünkü, zina etmek büyük günâhtır. Nitekim Kur'an-ı kerimde mealen, "Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, çirkin, aşağı bir iş, kötü bir yoldur" buyuruldu. (İsra 32)

    Zinaya yaklaşmayın demek, zinaya götürecek sebeplerden, hareket ve işlerden sakının, yabancı kadınları düşünmeyin, onlarla konuşmayın, onların seslerini dinlemeyin, onlara bakmayın, demektir. Açık saçık giyinmek, kötü işlere yol açabilir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:

    "Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın." (Günahların zina gibi büyüğü olsun, bakmak gibi küçüğü olsun hiç birine yaklaşmayın!) (En'am 151)

    Hadis-i şeriflerde buyurulduki:

    "Sizin için en çok korktuğum şey zinadır."

    "Zina etmeyin, kadınlarınızın cazibesi, sevgisi gider, soğukluk başlar."

    "[Bilhassa] zina eden ihtiyar lanete uğrar."

    "Zina fakirliğe yol açar."
    Evlenmenin önemli bir sebebi de zinayı, fuhşu önlemektir. Çünkü, zina etmek büyük günâhtır. Nitekim Kur'an-ı kerimde mealen, "Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o, çirkin, aşağı bir iş, kötü bir yoldur" buyuruldu. (İsra 32)

    Zinaya yaklaşmayın demek, zinaya götürecek sebeplerden, hareket ve işlerden sakının, yabancı kadınları düşünmeyin, onlarla konuşmayın, onların seslerini dinlemeyin, onlara bakmayın, demektir. Açık saçık giyinmek, kötü işlere yol açabilir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:

    "Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın." (Günahların zina gibi büyüğü olsun, bakmak gibi küçüğü olsun hiç birine yaklaşmayın!) (En'am 151)

    Hadis-i şeriflerde buyurulduki:

    "Sizin için en çok korktuğum şey zinadır."

    "Zina etmeyin, kadınlarınızın cazibesi, sevgisi gider, soğukluk başlar."

    "[Bilhassa] zina eden ihtiyar lanete uğrar."

    "Zina fakirliğe yol açar."

  4. 2007-02-25 #4
    SÜT KARDEŞLİK
    (Nikâye) kitâbının fârisî şerhinde buyuruyor ki, memeden süt emmeğe, (Rıdâ') denir. İkibuçuk yaşından küçük çocuk, yabancı bir veyâ birkaç kadından, birer yudum süt emerse, hanefîde ve mâlikîde, bu kadınlar çocuğun süt annesi olur. Bu kadınların mahrem akrabâları, çocuğa (Mahrem) ya'nî evlenmeleri harâm olurlar. Kadının öz birâderi, çocuğun süt dayısı olur. Bu kadına, bu sütün gelmesine sebeb olan kocası da, süt babası olur. Bu adamın öz birâderi de, süt amcası olur. Fekat radî'ın mahremleri, süt anneye ve zevcine mahrem olmazlar. Şâfi'î ve hanbelîde, doyuncıya kadar, ayrı ayrı beş kerre emmezse, süt çocuğu olmaz. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve Muhammed ve Şâfi'î "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în", iki yaşından sonra süt çocukları olmaz buyurdular. İkibuçuk yaşından sonra emen, hanefî mezhebinin söz birliği ile, süt çocuğu olmaz. Bu yaşa gelen çocuğu emzirmek zarûrî olmadığı için, emzirmesi câiz olmaz denildi. Çünki, insan parçasını zarûretsiz kullanmak harâmdır.

    [(Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Zarûret olmadıkca insanın bir parçasını kullanmak harâmdır. Kullanması harâm olan şeyi ilâc olarak yimek ve içmek de câiz değildir). İbni Âbidîn burasını şöyle açıklıyor: (Kullanılması harâm olan şey, tâhir ya'nî temiz olsun, necs ya'nî pis olsun, ilâc olarak kullanmak harâmdır. Fekat, hastalığa iyi geleceği bilinir ise ve ondan başka ilâc yok ise, kullanılmasına izn verilmişdir. Müctehid olmıyan müslimâna, (Mukallid) denir. Mukallid olanların, müctehidin sözüne göre hareket etmesi vâcibdir. Delîlini bilmese de, müctehide uyması lâzımdır). Mütercim fakîrin anladığına göre, ölüm tehlükesi olduğu ve başka çâre bulunmadığı zemân, kadına ve erkeğe kan vermek câiz olur. Müslimân kanı tercîh edilmelidir. Libya hükûmetinin büyük müftîsi, Şeyh Tâhir-üz-Zâvî, fetvâsında diyor ki, (İslâm dîni, sıhhati korumağı ve bedenin selâmetini emr etmekdedir. Hastaya kan vermek, insânî vazîfedir. Çünki, hayâtı korumak, ba'zan kan verilmesine bağlı olmakdadır. Kan vermek, süt kardeşliğe sebeb olmaz. Nikâhı bozmaz). Bu fetvâ, Libyâda çıkan (Hedy-ül-islâmî) mecmû'asının 1973 Nisan sayısında yazılıdır].

    Çocuğun, süt anası ve süt babası ile ve bunların anaları, babaları ve kardeşleri ve çocukları ve her kuşakdan torunları ile evlenmesi, ebedî harâmdır. Bunlarla neseb ile akrabâ olsaydı, yine evlenemezdi. Bu çocuğun çocukları, bunun süt anası veyâ süt babası ile evlenemez. Çocuğun zevcesi, çocuğun süt babası ile ve çocuğun zevci de, çocuğun süt anası ile evlenemez. Aynı kadından emen oğlan ile kız, süt babaları başka olsa ve başka senelerde emmiş olsalar bile, birbiri ile ve birbirlerinin çocukları ve torunları ile evlenemez. (Dürer) kitâbının sâhibi "rahmetullahi teâlâ aleyh" diyor ki, (Öz kardeşinin süt kızı ile evlenmek harâm olduğu gibi, süt kardeşinin öz kızı ile ve süt kardeşinin süt kızı ile de evlenmek harâmdır). Bir adam, kendi annesinden süt emen süt kardeşinin anası veyâ kız kardeşi ile evlenebilir. Fekat, baba bir kardeşinin annesi ile evlenemez. Ya'nî bir kimse, kendi öz kardeşinin yabancı kadından olan süt kardeşi ile evlenebilir. Bunun gibi baba bir birâderinin, ana bir kız kardeşi ile de evlenebilir. Bir adam, süt çocuğunun kız kardeşi ile evlenebilir. Fekat kendi çocuğunun ana bir kardeşi ile evlenemez. Süt babanın diğer zevceleri ile evlenilmez ve süt oğul zevceleri ile evlenilmez. Bu ikisi ile, neseb bakımından da evlenilmez. Süt sebebi ile mahrem olanları şu beyt göstermekdedir:

    Süt ana baba akrabâsının hepsi,

    süt çocuk evlâdı, zevc veyâ zevcesi.

    İhtikan, ya'nî kadın sütü ile lavman yapılmakla süt çocuğu olmaz. Kadın sütü ile pişmiş yemeği yimekle de, süt çocuğu olmaz. Pişmemiş ise, yarıdan çok olunca, süt çocuğu olur. İmâm-ı Şâfi'î "rahmetullahi teâlâ aleyh", süt yarıdan az olunca da, süt çocuğu olur dedi. Kadının sütü, çocuğun burnuna damlatılırsa, süt çocuğu olur. Ölünün ve dokuz yaşına gelmiş kızın sütü ile de olur.

    Süt emmek, mal ikrâr etmek gibi, evlenecek veyâ evli erkeğin söylemesi ve sözünde ısrâr etmesi ile veyâ âdil iki erkeğin ve bir erkekle iki kadının şâhid olmaları ile belli olur. Hâkim karârı ile veyâ anlaşarak ayrılırlar. İki erkek âdil değillerse veyâ iki kadın veyâ bir erkekle bir kadın yâhud yalnız âdil olan süt anne şâhid olmuş ise ve zevc tasdîk ederse, nikâh fâsid olur, ayrılırlar
    SÜT KARDEŞLİK
    (Nikâye) kitâbının fârisî şerhinde buyuruyor ki, memeden süt emmeğe, (Rıdâ') denir. İkibuçuk yaşından küçük çocuk, yabancı bir veyâ birkaç kadından, birer yudum süt emerse, hanefîde ve mâlikîde, bu kadınlar çocuğun süt annesi olur. Bu kadınların mahrem akrabâları, çocuğa (Mahrem) ya'nî evlenmeleri harâm olurlar. Kadının öz birâderi, çocuğun süt dayısı olur. Bu kadına, bu sütün gelmesine sebeb olan kocası da, süt babası olur. Bu adamın öz birâderi de, süt amcası olur. Fekat radî'ın mahremleri, süt anneye ve zevcine mahrem olmazlar. Şâfi'î ve hanbelîde, doyuncıya kadar, ayrı ayrı beş kerre emmezse, süt çocuğu olmaz. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve Muhammed ve Şâfi'î "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în", iki yaşından sonra süt çocukları olmaz buyurdular. İkibuçuk yaşından sonra emen, hanefî mezhebinin söz birliği ile, süt çocuğu olmaz. Bu yaşa gelen çocuğu emzirmek zarûrî olmadığı için, emzirmesi câiz olmaz denildi. Çünki, insan parçasını zarûretsiz kullanmak harâmdır.

    [(Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Zarûret olmadıkca insanın bir parçasını kullanmak harâmdır. Kullanması harâm olan şeyi ilâc olarak yimek ve içmek de câiz değildir). İbni Âbidîn burasını şöyle açıklıyor: (Kullanılması harâm olan şey, tâhir ya'nî temiz olsun, necs ya'nî pis olsun, ilâc olarak kullanmak harâmdır. Fekat, hastalığa iyi geleceği bilinir ise ve ondan başka ilâc yok ise, kullanılmasına izn verilmişdir. Müctehid olmıyan müslimâna, (Mukallid) denir. Mukallid olanların, müctehidin sözüne göre hareket etmesi vâcibdir. Delîlini bilmese de, müctehide uyması lâzımdır). Mütercim fakîrin anladığına göre, ölüm tehlükesi olduğu ve başka çâre bulunmadığı zemân, kadına ve erkeğe kan vermek câiz olur. Müslimân kanı tercîh edilmelidir. Libya hükûmetinin büyük müftîsi, Şeyh Tâhir-üz-Zâvî, fetvâsında diyor ki, (İslâm dîni, sıhhati korumağı ve bedenin selâmetini emr etmekdedir. Hastaya kan vermek, insânî vazîfedir. Çünki, hayâtı korumak, ba'zan kan verilmesine bağlı olmakdadır. Kan vermek, süt kardeşliğe sebeb olmaz. Nikâhı bozmaz). Bu fetvâ, Libyâda çıkan (Hedy-ül-islâmî) mecmû'asının 1973 Nisan sayısında yazılıdır].

    Çocuğun, süt anası ve süt babası ile ve bunların anaları, babaları ve kardeşleri ve çocukları ve her kuşakdan torunları ile evlenmesi, ebedî harâmdır. Bunlarla neseb ile akrabâ olsaydı, yine evlenemezdi. Bu çocuğun çocukları, bunun süt anası veyâ süt babası ile evlenemez. Çocuğun zevcesi, çocuğun süt babası ile ve çocuğun zevci de, çocuğun süt anası ile evlenemez. Aynı kadından emen oğlan ile kız, süt babaları başka olsa ve başka senelerde emmiş olsalar bile, birbiri ile ve birbirlerinin çocukları ve torunları ile evlenemez. (Dürer) kitâbının sâhibi "rahmetullahi teâlâ aleyh" diyor ki, (Öz kardeşinin süt kızı ile evlenmek harâm olduğu gibi, süt kardeşinin öz kızı ile ve süt kardeşinin süt kızı ile de evlenmek harâmdır). Bir adam, kendi annesinden süt emen süt kardeşinin anası veyâ kız kardeşi ile evlenebilir. Fekat, baba bir kardeşinin annesi ile evlenemez. Ya'nî bir kimse, kendi öz kardeşinin yabancı kadından olan süt kardeşi ile evlenebilir. Bunun gibi baba bir birâderinin, ana bir kız kardeşi ile de evlenebilir. Bir adam, süt çocuğunun kız kardeşi ile evlenebilir. Fekat kendi çocuğunun ana bir kardeşi ile evlenemez. Süt babanın diğer zevceleri ile evlenilmez ve süt oğul zevceleri ile evlenilmez. Bu ikisi ile, neseb bakımından da evlenilmez. Süt sebebi ile mahrem olanları şu beyt göstermekdedir:

    Süt ana baba akrabâsının hepsi,

    süt çocuk evlâdı, zevc veyâ zevcesi.

    İhtikan, ya'nî kadın sütü ile lavman yapılmakla süt çocuğu olmaz. Kadın sütü ile pişmiş yemeği yimekle de, süt çocuğu olmaz. Pişmemiş ise, yarıdan çok olunca, süt çocuğu olur. İmâm-ı Şâfi'î "rahmetullahi teâlâ aleyh", süt yarıdan az olunca da, süt çocuğu olur dedi. Kadının sütü, çocuğun burnuna damlatılırsa, süt çocuğu olur. Ölünün ve dokuz yaşına gelmiş kızın sütü ile de olur.

    Süt emmek, mal ikrâr etmek gibi, evlenecek veyâ evli erkeğin söylemesi ve sözünde ısrâr etmesi ile veyâ âdil iki erkeğin ve bir erkekle iki kadının şâhid olmaları ile belli olur. Hâkim karârı ile veyâ anlaşarak ayrılırlar. İki erkek âdil değillerse veyâ iki kadın veyâ bir erkekle bir kadın yâhud yalnız âdil olan süt anne şâhid olmuş ise ve zevc tasdîk ederse, nikâh fâsid olur, ayrılırlar

  5. 2007-03-02 #5
    İSLÂMİYYET VE KADIN
    İslâm dîni, kadını en yüksek dereceye çıkarmışdır. İslâmiyyetin kadına verdiği kıymeti hiçbir din, hiçbir düşünce vermemişdir. Komünistler, kadının erkeğe eşit olduğunu söyleyip, kadın, erkeğin bütün haklarına mâlikdir deyip, kadına en ağır işleri yapdırdalar. Kadınları demir fabrikalarında, ma'den kuyularında, taş ocaklarında, Sibiryanın soğuk ormanlarında, demir yollarında, beton dökmekde, toprak kazmakda insâfsızca ve buğaz tokluğuna, zorla çalışdırdılar. İslâm kadınına, erkek akrabâsından, fıtra verecek kadar zengin olanlardan, en yakın bulunanı, bakmağa mecbûrdur. Yakın akrabâsı yoksa veyâ fakîr iseler, (Beyt-ül-mâl) ya'nî devlet her dürlü ihtiyâclarını vermeğe me'mûrdur. Evli kadına, zevci her şeyi getirmeğe ve ayrı bir ev tutmağa mecbûrdur. Kızın, babası evinde, hernesi varsa, hattâ kaç hizmetcisi varsa, kocasının, bunları alması lâzımdır. Şâfi'î mezhebinde tütün parasını vermesi bile lâzımdır. Hanefî mezhebinde, kahve ve tütün parası vermek lâzım olmadığı (Redd-ül-muhtâr)da yazılıdır. Zevci, kadına bakamıyacak kadar fakîr ise veyâ zengin olduğu hâlde, ihtiyâclarını almıyorsa, piyasa kıymetine göre kadının ihtiyâcını mahkeme ta'yîn ederek, yakın akrabânın bu parayı kadına borc vermesini emr eder. Erkeğin satılacak malı yoksa, çalışdırarak bu borcları erkeğe ödetir. Çalışmazsa habs eder. O hâlde, islâm kızı, islâm kadını geçim derdinden, düşüncesinden mu'afdır. O, çalışarak, didinerek para kazanmağa mecbûr değildir. Herşey onun ayağına gelecekdir. Dîn-i islâm, ona bu kıymeti vermişdir. Fekat, kadının, islâmiyyeti, dînini, îmânını, farzları, ibâdetleri, harâmları öğrenmesi farzdır. Babasının veyâ zevcinin, ona bu ilmleri öğretmesi lâzımdır. Öğretmezlerse, büyük günâha girerler. Kadının gidip dışardan öğrenmesi lâzım olur. Kadın, erkekden iznsiz hiçbir yere gidemez iken, bu ilmleri öğrenmek için gidebilir. İslâmiyyetin ilme ne kadar kıymet ve ehemmiyyet verdiği buradan da anlaşılmakdadır. Müslimân kadını ticâret, fen, san'at ve zirâ'at ile uğraşmağa mecbûr değil ise de, bunlarla meşgûl olması, para kazanması, yasak ve günâh değildir. Yalnız, bunlarla meşgûl olurken ve ilm öğrenirken, erkekler arasına girmemesi, onlara açık görünmemesi, harâmdan sakınması lâzımdır. Çünki, müslimân kadının başı, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkması, erkeklere göstermesi harâmdır, günâhdır. Ehemmiyyet vermezse, aldırış etmezse îmânı gider, kâfir [Allahın düşmanı] olur. Cehennem ateşinde sonsuz olarak yakılacağı bildirilmişdir. Sûre-i nisâ otuzbirinci âyet-i kerîmede, kadınların kesb edeceği kazanclarından nasîb alacaklarını, Allahü teâlâ bildirmekdedir. Hadîce-tül-kübrâ "radıyallahü anhâ", islâmiyyetden evvel ve sonra, ticâretle meşgûl oluyordu, kâtibleri, me'mûrları, hizmetcileri çokdu. Hattâ bir kerre, Muhammed aleyhisselâmı ticâret kâfilesine reîs ta'yîn etmişdi. Kadının yapacağı günâhlardan, ona izn veren erkekleri de cezâ görecekdir. Hâlbuki, erkeğin günâhları, kadına zarar vermemekdedir. İslâmiyyetde, kadın, harbe de gitmez. Dünyâda râhat ve mes'ûd olduğu gibi, onun Cennete gitmesi de çok kolaydır. (Tenbîh-ul-gâfilîn)de yazılı hadîs-i şerîfde, (Dört şeyi yapan, ya'nî kocasına hıyânet etmiyen, beş vakt nemâz kılan, Ramezân-ı şerîfde oruc tutan ve [onsekiz erkekden] başkasına, [başı, saçı, kolları, bacakları] açık olarak görünmiyen kadın Cennete gidecekdir) buyuruldu. Çünki, doğru kılınan nemâz, insanı günâh işlemekden korur ve İslâmın şartlarını yerine getirmek sevgisini hâsıl eder. Onsekiz mahrem erkeğin kimler oldukları, ikinci kısm, otuzdördüncü maddede yazılıdır. (Tenbîh-ul-gâfilîn)de ve (Şir'a) şerhinde yazılı hadîs-i şerîfde, Peygamberimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", (Bir kadın, beş vakt nemâzını kılar, Ramezân ayında oruc tutar, nâmûsunu korur ve zevcine itâ'at ederse, dilediği kapıdan Cennete girer) buyurdu. Ebû Mutî' Belhînin, (Lü'lü'iyyat) kitâbından alarak (Rıyâd-un-nâsıhîn)de yazılı hadîs-i şerîfde, (Beş şeyi yapan kadın Cehennemden kurtulur: Beş vakt nemâzını kılar, Ramezân ayında orucunu tutar, zevcini, anasını babasını üzmez, yüzünü ve saçlarını yabancı erkeklere göstermez, dünyâ sıkıntılarına sabr eder) buyuruldu.

    Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" hicretin onuncu yılı, son haccının hutbesindeki sözlerinden, son nasîhatlarından biri, (Kadınlarınıza eziyyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz!) olmuşdur. İslâmiyyetde evlenmek, bir kızı mes'ûd etmek, ibâdetdir ve bütün nâfile ibâdetlerden dahâ sevâbdır.

    İslâmiyyetde dört kadına kadar almağa emr olunmamış, ancak izn verilmişdir. Ya'nî mubâhdır. Bunun da şartları vardır. Bu şartları taşımayan erkeğin, birden fazla evlenmesi günâhdır. Birinci şart, zevcelerinden herbirini mes'ûd etdirecek kadar zengin olmakdır. Diğer şartları, fıkh kitâblarında yazılıdır.

    (Ni'met-i islâm)da diyor ki, (Dörde kadar evlenmek, erkekler için kolaylık olduğu gibi, kadınlar için de, adedleri çok olduğundan kolaylıkdır. İslâmiyyetden önce, bir erkek dilediği kadar kadınla evlenirdi. İslâmiyyet bu sayıyı dörde indirmişdir. Birden fazla evlenmek vâcib olmadığı gibi, mendûb da değildir. Birden fazla evlenmemenin dahâ iyi olduğu bildirilmişdir). Devlet, mubâh olan birşeyi emr veyâ yasak ederse, buna uymak câiz olur. (Berîka)nın doksanbirinci sahîfesinde diyor ki, (Devletin islâmiyyete uygun emrlerini yapmak vâcibdir. İslâmiyyete uymıyan emrlerine ısyân etmek, fitneye, anarşiye sebeb olmak büyük günâhdır. Büyük zarardan kurtulmak için, küçük zararı yapmak lâzım olur. Fâidesini düşünerek devletin emr etdiği her mubâhı yapmak millete vâcib olur). Dokuzyüzyirmisekizinci sahîfede diyor ki, (Zâlim olan devlete karşı da ısyân etmek câiz değildir). (Hadîka)da, 143. cü sahîfede diyor ki, (Zâlim devlet mubâh işlemeği yasak ederse, buna itâ'at vâcib olur. Kendini tehlükeye atması câiz olmaz). İbni Âbidîn, kâdîlığı anlatırken diyor ki, (Kâfir memleketlerinde kâfir kanûnlarına itâ'at etmek zarûreti olduğundan, sulh ve hud'a yapılmış olur. Mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmak da câiz değildir). Yaradılışda, kadınlar, erkeklerden çok olduğu gibi, harblerde, kazâlarda erkeklerin ölmesi, kadınların ölümünden dahâ çokdur, ya'nî erkek adedi, kadından azdır. İslâmiyyetin dörde kadar izn vermesi, kızların kocasız kalmaması, metres hayâtına, umûmî evlere düşmemesi ve şereflerini, nâmûslarını, se'âdetlerini te'mînat altına almak gâyesi iledir. Hıristiyanlıkda erkeğin bir kadından fazla alması yasak olduğu için, erkekler, metres hayâtı yaşıyor. Komşu, ahbâb kızlarını, talebelerini, işçileri igfâl ediyorlar. Birçok kadınla gizli evlilik bağı kuruyorlar. Bir yandan kadınlar, kızlar fuhşa, felâkete sürükleniyor, istikbâlleri mahv oluyor, bir yandan da, babası belirsiz milyonlarca çocuk, ya çöplüklere bırakılıyor. Yâhud, anasız, babasız, terbiyesiz yetişerek cem'ıyyete yük ve belâ oluyorlar. İslâmiyyetde zenginler dörde kadar evlenip, çocuklar, analı, babalı, terbiyeli yetişir. Evler, âile yuvaları çoğalır. Cem'ıyyet hayâtı kuvvetli ve düzenli olur. Çok evlenmek isteyenler de, zengin olmak için çalışır. İş hayâtı genişler. Ticâret, teknik ilerler.

    Erkeğin kadına karşı olan vazîfelerini (Mürşid-ül-müteehhilîn) kitâbı uzun yazmakdadır. (Ma'rifetnâme) kitâbında olanı aynen aşağıda bildiriyoruz:

    Ey azîz! Erkeğin zevcesi ile görüşmesinde, otuz şeyi yapması lâzımdır:

    — Ona karşı her zemân, güzel huylu olmalıdır. [Allahü teâlâ iyi huylu olanları sever. Huysuzları sevmez. Bir insanı incitmek harâmdır. İşkence yapanın evlenmesi harâmdır.]

    — Ona karşı her zemân, yumuşak davranmalıdır.

    Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki, (Müslimânların en iyisi, en fâidelisi, zevcesine karşı iyi ve fâideli olandır).

    — Eve gelince zevceye selâm vermeli, [ya'nî selâmün aleyküm demeli] ve nasılsın? diye hâtırını sormalıdır.

    — Onu tenhâda neş'eli görünce saçlarını tutup, okşamalı, gülerek, bûs etmeli ve sarılmalıdır.

    — Tenhâda üzüntülü görünce, onu çok sevdiğini, acıdığını söyleyip hâlini sormalı, tatlı şeyler söylemelidir.

    — Yapamıyacağı şeyleri bile söz vererek gönlünü almalıdır. Çünki o, evinde kapalı, başkalarından ümmîdsiz ve yalnız kendisine alışmış olan dostu, dert ortağı, ekmek vericisi, kendini neş'elendiricisi, çocuklarını yetişdiricisi ve ihtiyâclarını gidericisidir

    — Çocukları terbiyede, ona yardım etmelidir. Çünki, bebek, anasına, gece gündüz ağlayıp, hiç râhat vermez. Onu insâfsızca üzen bir alacaklıdır. O hâlde, ona imdâd edene, Allahü teâlâ yardım eder.

    — Zevcesine, memleketde âdet olan elbisenin, çamaşırın en kıymetlisini giydirmelidir. Ev içinde, her istediği, güzel şeyleri giydirmelidir. Sokağa çıkarken, bunları da örtmeli, yabancıya göstermemelidir.

    — İyi şeyler yidirmelidir. Zengin ise, halâl olan herşeyi almalıdır. Ona geniş, kullanışlı, sıhhî ve islâm hanımına yakışan elbise ve nefîs ta'âm te'mîn etmeği, kendine borc bilmelidir. [İmâm-ı Gazâlî "rahmetullahi aleyh" (Kimyâ-i se'âdet)in yüzkırkbirinci sahîfesinde diyor ki, (Zevcenin nafakasını sıkmamalı, isrâf da etmemelidir. Âilenin nafakasına verilen paranın sevâbı, sadaka sevâbından dahâ çokdur. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Gazâ için sarf edilen, köle âzâd etmek için, fakîre sadaka vermek için ve evindekilerin nafakası için sarf edilen altınların en üstünü ve sevâbı çok olanı, evin nafakasına verilen altının sevâbıdır.) İbnî Sîrîn "rahmetullahi teâlâ aleyh" buyuruyor ki, (Hiç olmazsa haftada bir kerre tatlı yidirmelidir.) Nafaka te'mininden âciz olanın evlenmesi harâmdır. Yemeği yalnız yimemelidir. Çoluk çocukla yimek sevâbdır. En mühim şey, nafakayı halâlden kazanıp, halâlden yidirmekdir).]

    — Zevcesini döğmemelidir. (Dürr-ül-muhtâr) üçüncü cild, yüzseksensekizinci sahîfedeki suçlardan birini işlerse, onu ta'zîr etmesi, edeblendirmesi câiz olur ise de, yine vâcib olmaz.

    Ba'zı kimseler, Nisâ sûresi otuzüçüncü âyetinde, kadınların döğülmesi emr olunuyor diyorlar. Hâlbuki, bu âyet-i kerîmede meâlen, (Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünki, Allahü teâlâ, ba'zı kullarını ba'zısından üstün yaratmışdır. Hem de, erkekler, kendi mallarını, onlar için harc ederler. Kadınların iyileri, Allahü teâlâya itâ'at eder ve zevclerinin haklarını gözetirler. Zevcleri hâzır olmadıkları zemân, onların nâmûslarını ve mallarını, Allahın yardımı ile korurlar. Hıyânet etmesinden korkduğunuz kadınlara, zevc haklarını öğretin ve tatlı sözlerle nasîhat edin! Onları yatağınızdan ayırın. Yine uslanmaz iseler, hafîf döğün! Uslanırlarsa, onları üzecek şey yapmayın!) buyuruluyor. Görülüyor ki, mala ve nâmûsa hıyânet etmiyen kadınları döğmek değil, onları hiçbir sûretle üzmek câiz değildir. Hâin olanları da, yumruksuz açık el ile veyâ düğümsüz açık mendil ile hafîf vurarak islâh etmeğe izn verilmişdir. Nâmûsa ve mala hiyânet edenlere, her hükûmet, her kanûn, ağır cezâ yapmakdadır. İslâmiyyet, kadınlara, çok kıymet verdiği, çok acıdığı için, hâin olanlarını kanûn pençesine düşürmeden önce, hafîf vurmakla islâh edilmelerinin de tecribe olunmasını emr etmekdedir.

    Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir erkek, zevcesini döğerse, kıyâmetde ben onun da'vâcısı olurum). Dünyâ işlerindeki kusûru için, döğmek şöyle dursun, acı, sert bile söylememelidir.
    İSLÂMİYYET VE KADIN
    İslâm dîni, kadını en yüksek dereceye çıkarmışdır. İslâmiyyetin kadına verdiği kıymeti hiçbir din, hiçbir düşünce vermemişdir. Komünistler, kadının erkeğe eşit olduğunu söyleyip, kadın, erkeğin bütün haklarına mâlikdir deyip, kadına en ağır işleri yapdırdalar. Kadınları demir fabrikalarında, ma'den kuyularında, taş ocaklarında, Sibiryanın soğuk ormanlarında, demir yollarında, beton dökmekde, toprak kazmakda insâfsızca ve buğaz tokluğuna, zorla çalışdırdılar. İslâm kadınına, erkek akrabâsından, fıtra verecek kadar zengin olanlardan, en yakın bulunanı, bakmağa mecbûrdur. Yakın akrabâsı yoksa veyâ fakîr iseler, (Beyt-ül-mâl) ya'nî devlet her dürlü ihtiyâclarını vermeğe me'mûrdur. Evli kadına, zevci her şeyi getirmeğe ve ayrı bir ev tutmağa mecbûrdur. Kızın, babası evinde, hernesi varsa, hattâ kaç hizmetcisi varsa, kocasının, bunları alması lâzımdır. Şâfi'î mezhebinde tütün parasını vermesi bile lâzımdır. Hanefî mezhebinde, kahve ve tütün parası vermek lâzım olmadığı (Redd-ül-muhtâr)da yazılıdır. Zevci, kadına bakamıyacak kadar fakîr ise veyâ zengin olduğu hâlde, ihtiyâclarını almıyorsa, piyasa kıymetine göre kadının ihtiyâcını mahkeme ta'yîn ederek, yakın akrabânın bu parayı kadına borc vermesini emr eder. Erkeğin satılacak malı yoksa, çalışdırarak bu borcları erkeğe ödetir. Çalışmazsa habs eder. O hâlde, islâm kızı, islâm kadını geçim derdinden, düşüncesinden mu'afdır. O, çalışarak, didinerek para kazanmağa mecbûr değildir. Herşey onun ayağına gelecekdir. Dîn-i islâm, ona bu kıymeti vermişdir. Fekat, kadının, islâmiyyeti, dînini, îmânını, farzları, ibâdetleri, harâmları öğrenmesi farzdır. Babasının veyâ zevcinin, ona bu ilmleri öğretmesi lâzımdır. Öğretmezlerse, büyük günâha girerler. Kadının gidip dışardan öğrenmesi lâzım olur. Kadın, erkekden iznsiz hiçbir yere gidemez iken, bu ilmleri öğrenmek için gidebilir. İslâmiyyetin ilme ne kadar kıymet ve ehemmiyyet verdiği buradan da anlaşılmakdadır. Müslimân kadını ticâret, fen, san'at ve zirâ'at ile uğraşmağa mecbûr değil ise de, bunlarla meşgûl olması, para kazanması, yasak ve günâh değildir. Yalnız, bunlarla meşgûl olurken ve ilm öğrenirken, erkekler arasına girmemesi, onlara açık görünmemesi, harâmdan sakınması lâzımdır. Çünki, müslimân kadının başı, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkması, erkeklere göstermesi harâmdır, günâhdır. Ehemmiyyet vermezse, aldırış etmezse îmânı gider, kâfir [Allahın düşmanı] olur. Cehennem ateşinde sonsuz olarak yakılacağı bildirilmişdir. Sûre-i nisâ otuzbirinci âyet-i kerîmede, kadınların kesb edeceği kazanclarından nasîb alacaklarını, Allahü teâlâ bildirmekdedir. Hadîce-tül-kübrâ "radıyallahü anhâ", islâmiyyetden evvel ve sonra, ticâretle meşgûl oluyordu, kâtibleri, me'mûrları, hizmetcileri çokdu. Hattâ bir kerre, Muhammed aleyhisselâmı ticâret kâfilesine reîs ta'yîn etmişdi. Kadının yapacağı günâhlardan, ona izn veren erkekleri de cezâ görecekdir. Hâlbuki, erkeğin günâhları, kadına zarar vermemekdedir. İslâmiyyetde, kadın, harbe de gitmez. Dünyâda râhat ve mes'ûd olduğu gibi, onun Cennete gitmesi de çok kolaydır. (Tenbîh-ul-gâfilîn)de yazılı hadîs-i şerîfde, (Dört şeyi yapan, ya'nî kocasına hıyânet etmiyen, beş vakt nemâz kılan, Ramezân-ı şerîfde oruc tutan ve [onsekiz erkekden] başkasına, [başı, saçı, kolları, bacakları] açık olarak görünmiyen kadın Cennete gidecekdir) buyuruldu. Çünki, doğru kılınan nemâz, insanı günâh işlemekden korur ve İslâmın şartlarını yerine getirmek sevgisini hâsıl eder. Onsekiz mahrem erkeğin kimler oldukları, ikinci kısm, otuzdördüncü maddede yazılıdır. (Tenbîh-ul-gâfilîn)de ve (Şir'a) şerhinde yazılı hadîs-i şerîfde, Peygamberimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem", (Bir kadın, beş vakt nemâzını kılar, Ramezân ayında oruc tutar, nâmûsunu korur ve zevcine itâ'at ederse, dilediği kapıdan Cennete girer) buyurdu. Ebû Mutî' Belhînin, (Lü'lü'iyyat) kitâbından alarak (Rıyâd-un-nâsıhîn)de yazılı hadîs-i şerîfde, (Beş şeyi yapan kadın Cehennemden kurtulur: Beş vakt nemâzını kılar, Ramezân ayında orucunu tutar, zevcini, anasını babasını üzmez, yüzünü ve saçlarını yabancı erkeklere göstermez, dünyâ sıkıntılarına sabr eder) buyuruldu.

    Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" hicretin onuncu yılı, son haccının hutbesindeki sözlerinden, son nasîhatlarından biri, (Kadınlarınıza eziyyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz!) olmuşdur. İslâmiyyetde evlenmek, bir kızı mes'ûd etmek, ibâdetdir ve bütün nâfile ibâdetlerden dahâ sevâbdır.

    İslâmiyyetde dört kadına kadar almağa emr olunmamış, ancak izn verilmişdir. Ya'nî mubâhdır. Bunun da şartları vardır. Bu şartları taşımayan erkeğin, birden fazla evlenmesi günâhdır. Birinci şart, zevcelerinden herbirini mes'ûd etdirecek kadar zengin olmakdır. Diğer şartları, fıkh kitâblarında yazılıdır.

    (Ni'met-i islâm)da diyor ki, (Dörde kadar evlenmek, erkekler için kolaylık olduğu gibi, kadınlar için de, adedleri çok olduğundan kolaylıkdır. İslâmiyyetden önce, bir erkek dilediği kadar kadınla evlenirdi. İslâmiyyet bu sayıyı dörde indirmişdir. Birden fazla evlenmek vâcib olmadığı gibi, mendûb da değildir. Birden fazla evlenmemenin dahâ iyi olduğu bildirilmişdir). Devlet, mubâh olan birşeyi emr veyâ yasak ederse, buna uymak câiz olur. (Berîka)nın doksanbirinci sahîfesinde diyor ki, (Devletin islâmiyyete uygun emrlerini yapmak vâcibdir. İslâmiyyete uymıyan emrlerine ısyân etmek, fitneye, anarşiye sebeb olmak büyük günâhdır. Büyük zarardan kurtulmak için, küçük zararı yapmak lâzım olur. Fâidesini düşünerek devletin emr etdiği her mubâhı yapmak millete vâcib olur). Dokuzyüzyirmisekizinci sahîfede diyor ki, (Zâlim olan devlete karşı da ısyân etmek câiz değildir). (Hadîka)da, 143. cü sahîfede diyor ki, (Zâlim devlet mubâh işlemeği yasak ederse, buna itâ'at vâcib olur. Kendini tehlükeye atması câiz olmaz). İbni Âbidîn, kâdîlığı anlatırken diyor ki, (Kâfir memleketlerinde kâfir kanûnlarına itâ'at etmek zarûreti olduğundan, sulh ve hud'a yapılmış olur. Mallarına, canlarına, ırzlarına saldırmak da câiz değildir). Yaradılışda, kadınlar, erkeklerden çok olduğu gibi, harblerde, kazâlarda erkeklerin ölmesi, kadınların ölümünden dahâ çokdur, ya'nî erkek adedi, kadından azdır. İslâmiyyetin dörde kadar izn vermesi, kızların kocasız kalmaması, metres hayâtına, umûmî evlere düşmemesi ve şereflerini, nâmûslarını, se'âdetlerini te'mînat altına almak gâyesi iledir. Hıristiyanlıkda erkeğin bir kadından fazla alması yasak olduğu için, erkekler, metres hayâtı yaşıyor. Komşu, ahbâb kızlarını, talebelerini, işçileri igfâl ediyorlar. Birçok kadınla gizli evlilik bağı kuruyorlar. Bir yandan kadınlar, kızlar fuhşa, felâkete sürükleniyor, istikbâlleri mahv oluyor, bir yandan da, babası belirsiz milyonlarca çocuk, ya çöplüklere bırakılıyor. Yâhud, anasız, babasız, terbiyesiz yetişerek cem'ıyyete yük ve belâ oluyorlar. İslâmiyyetde zenginler dörde kadar evlenip, çocuklar, analı, babalı, terbiyeli yetişir. Evler, âile yuvaları çoğalır. Cem'ıyyet hayâtı kuvvetli ve düzenli olur. Çok evlenmek isteyenler de, zengin olmak için çalışır. İş hayâtı genişler. Ticâret, teknik ilerler.

    Erkeğin kadına karşı olan vazîfelerini (Mürşid-ül-müteehhilîn) kitâbı uzun yazmakdadır. (Ma'rifetnâme) kitâbında olanı aynen aşağıda bildiriyoruz:

    Ey azîz! Erkeğin zevcesi ile görüşmesinde, otuz şeyi yapması lâzımdır:

    — Ona karşı her zemân, güzel huylu olmalıdır. [Allahü teâlâ iyi huylu olanları sever. Huysuzları sevmez. Bir insanı incitmek harâmdır. İşkence yapanın evlenmesi harâmdır.]

    — Ona karşı her zemân, yumuşak davranmalıdır.

    Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki, (Müslimânların en iyisi, en fâidelisi, zevcesine karşı iyi ve fâideli olandır).

    — Eve gelince zevceye selâm vermeli, [ya'nî selâmün aleyküm demeli] ve nasılsın? diye hâtırını sormalıdır.

    — Onu tenhâda neş'eli görünce saçlarını tutup, okşamalı, gülerek, bûs etmeli ve sarılmalıdır.

    — Tenhâda üzüntülü görünce, onu çok sevdiğini, acıdığını söyleyip hâlini sormalı, tatlı şeyler söylemelidir.

    — Yapamıyacağı şeyleri bile söz vererek gönlünü almalıdır. Çünki o, evinde kapalı, başkalarından ümmîdsiz ve yalnız kendisine alışmış olan dostu, dert ortağı, ekmek vericisi, kendini neş'elendiricisi, çocuklarını yetişdiricisi ve ihtiyâclarını gidericisidir

    — Çocukları terbiyede, ona yardım etmelidir. Çünki, bebek, anasına, gece gündüz ağlayıp, hiç râhat vermez. Onu insâfsızca üzen bir alacaklıdır. O hâlde, ona imdâd edene, Allahü teâlâ yardım eder.

    — Zevcesine, memleketde âdet olan elbisenin, çamaşırın en kıymetlisini giydirmelidir. Ev içinde, her istediği, güzel şeyleri giydirmelidir. Sokağa çıkarken, bunları da örtmeli, yabancıya göstermemelidir.

    — İyi şeyler yidirmelidir. Zengin ise, halâl olan herşeyi almalıdır. Ona geniş, kullanışlı, sıhhî ve islâm hanımına yakışan elbise ve nefîs ta'âm te'mîn etmeği, kendine borc bilmelidir. [İmâm-ı Gazâlî "rahmetullahi aleyh" (Kimyâ-i se'âdet)in yüzkırkbirinci sahîfesinde diyor ki, (Zevcenin nafakasını sıkmamalı, isrâf da etmemelidir. Âilenin nafakasına verilen paranın sevâbı, sadaka sevâbından dahâ çokdur. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Gazâ için sarf edilen, köle âzâd etmek için, fakîre sadaka vermek için ve evindekilerin nafakası için sarf edilen altınların en üstünü ve sevâbı çok olanı, evin nafakasına verilen altının sevâbıdır.) İbnî Sîrîn "rahmetullahi teâlâ aleyh" buyuruyor ki, (Hiç olmazsa haftada bir kerre tatlı yidirmelidir.) Nafaka te'mininden âciz olanın evlenmesi harâmdır. Yemeği yalnız yimemelidir. Çoluk çocukla yimek sevâbdır. En mühim şey, nafakayı halâlden kazanıp, halâlden yidirmekdir).]

    — Zevcesini döğmemelidir. (Dürr-ül-muhtâr) üçüncü cild, yüzseksensekizinci sahîfedeki suçlardan birini işlerse, onu ta'zîr etmesi, edeblendirmesi câiz olur ise de, yine vâcib olmaz.

    Ba'zı kimseler, Nisâ sûresi otuzüçüncü âyetinde, kadınların döğülmesi emr olunuyor diyorlar. Hâlbuki, bu âyet-i kerîmede meâlen, (Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünki, Allahü teâlâ, ba'zı kullarını ba'zısından üstün yaratmışdır. Hem de, erkekler, kendi mallarını, onlar için harc ederler. Kadınların iyileri, Allahü teâlâya itâ'at eder ve zevclerinin haklarını gözetirler. Zevcleri hâzır olmadıkları zemân, onların nâmûslarını ve mallarını, Allahın yardımı ile korurlar. Hıyânet etmesinden korkduğunuz kadınlara, zevc haklarını öğretin ve tatlı sözlerle nasîhat edin! Onları yatağınızdan ayırın. Yine uslanmaz iseler, hafîf döğün! Uslanırlarsa, onları üzecek şey yapmayın!) buyuruluyor. Görülüyor ki, mala ve nâmûsa hıyânet etmiyen kadınları döğmek değil, onları hiçbir sûretle üzmek câiz değildir. Hâin olanları da, yumruksuz açık el ile veyâ düğümsüz açık mendil ile hafîf vurarak islâh etmeğe izn verilmişdir. Nâmûsa ve mala hiyânet edenlere, her hükûmet, her kanûn, ağır cezâ yapmakdadır. İslâmiyyet, kadınlara, çok kıymet verdiği, çok acıdığı için, hâin olanlarını kanûn pençesine düşürmeden önce, hafîf vurmakla islâh edilmelerinin de tecribe olunmasını emr etmekdedir.

    Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir erkek, zevcesini döğerse, kıyâmetde ben onun da'vâcısı olurum). Dünyâ işlerindeki kusûru için, döğmek şöyle dursun, acı, sert bile söylememelidir.

  6. 2007-03-26 #6
    İslami Bir Evlilikte Aranan Şartlar

    a- Evlenilecek Kişinin Mü'min Olması

    İslamda her şey belli kurallara bağlanmış, hiç bir şey kuralsız, başıboş bırakılmamıştır. Evlilik de, bu kurallı konulardan birisidir. Evlilikteki kuralları da, her şeyin ölçüsünü koyan yüce Allah belirlemiştir. Yüce Allah(cc), evliliğin nasıl, kimlerle, ne şekilde yapılacağı ile ilgili konuları çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu konudaki hükümler. diğer hükümler gibi iman edenleri kesinlikle bağlar.

    Mü'min kadın ve erkeklerin birbirleriyle evlenmeleri gerektiği konusundaki ayetlerden ikisini (2/221, 24/3) yukarıda vermiştik. Burada iman edenlerle evlenilmesi gerektiği ile ilgili bir kaç ayet daha vererek konuyu netleştirelim.

    "Ey iman edenler, mü'min kadınlâr göç ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların inan etmiş olduklarını anlarsanız onları kafirlere geri döndürmeyin. Ne bu(kadı)nlar onlara helaldir; ne de onlar bunlara helal olurlar..."(60 MÜMTEHİNE, 10)

    Gerek bu ayette, gerekse Bakara, 221. ve Nur, 3. ayetlerinde belirtildiği gibi, mü'minler ancak mü'minlerle evlenebilirler. Çünkü, "Allah'ın hükmü budur"(60/10). Aksine hareket, yüce Allah'ın hükmüne karşı çıkmaktır ve kafirlerin ateşe davetlerine(2/221) icabet etmektedir ki bu, insan için ancak hüsrandır.

    Mü'min dul kadınlarla evlenme isteğinin olması halinde, onların, iddet müddetinin tamamlamalarını beklemek gerekir. "İçinizden ölenlerin, geriye bıraktıkları eşleri, dört ay on gün kendilerini gözetlerler. Süreleri bitince artık kendileri için uygun olanı yapmalarında size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızı haber alır.

    Böyle kadınlarla evlenme isteğinizi üstü kapalı bir biçimde bildirmeniz yahut içinizde tutmanızdan dolayı size bir günah yoktur. Allah sizin onları anacağınızı bilmektedir. Sakın, iyi söz dışında, onlarla bir gizli (buluşma)ya sözleşmeyin ve farz olan bekleme suresi dolmadan nikah bağını bağlamaya kalkmayın ve bilin ki; Allah içinizden geçeni bilir. O'ndan sakının ve bilin ki, Allah bağışlayandır, halimdir." (2 BAKARA, 234-235)

    Gerek bekar gerekse dul kadınlarla olsun evlenmede dikkat edilmesi gereken husus, bu kadınların mümin olmalarıdır. Ne kadar güzel ya da zengin olurlarsa olsunlar müşrik, münafık, fasık, kafir ve mürted hiç bir erkek ya da kadınla evlenilmez.
    İslami Bir Evlilikte Aranan Şartlar

    a- Evlenilecek Kişinin Mü'min Olması

    İslamda her şey belli kurallara bağlanmış, hiç bir şey kuralsız, başıboş bırakılmamıştır. Evlilik de, bu kurallı konulardan birisidir. Evlilikteki kuralları da, her şeyin ölçüsünü koyan yüce Allah belirlemiştir. Yüce Allah(cc), evliliğin nasıl, kimlerle, ne şekilde yapılacağı ile ilgili konuları çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu konudaki hükümler. diğer hükümler gibi iman edenleri kesinlikle bağlar.

    Mü'min kadın ve erkeklerin birbirleriyle evlenmeleri gerektiği konusundaki ayetlerden ikisini (2/221, 24/3) yukarıda vermiştik. Burada iman edenlerle evlenilmesi gerektiği ile ilgili bir kaç ayet daha vererek konuyu netleştirelim.

    "Ey iman edenler, mü'min kadınlâr göç ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların inan etmiş olduklarını anlarsanız onları kafirlere geri döndürmeyin. Ne bu(kadı)nlar onlara helaldir; ne de onlar bunlara helal olurlar..."(60 MÜMTEHİNE, 10)

    Gerek bu ayette, gerekse Bakara, 221. ve Nur, 3. ayetlerinde belirtildiği gibi, mü'minler ancak mü'minlerle evlenebilirler. Çünkü, "Allah'ın hükmü budur"(60/10). Aksine hareket, yüce Allah'ın hükmüne karşı çıkmaktır ve kafirlerin ateşe davetlerine(2/221) icabet etmektedir ki bu, insan için ancak hüsrandır.

    Mü'min dul kadınlarla evlenme isteğinin olması halinde, onların, iddet müddetinin tamamlamalarını beklemek gerekir. "İçinizden ölenlerin, geriye bıraktıkları eşleri, dört ay on gün kendilerini gözetlerler. Süreleri bitince artık kendileri için uygun olanı yapmalarında size bir günah yoktur. Allah yaptıklarınızı haber alır.

    Böyle kadınlarla evlenme isteğinizi üstü kapalı bir biçimde bildirmeniz yahut içinizde tutmanızdan dolayı size bir günah yoktur. Allah sizin onları anacağınızı bilmektedir. Sakın, iyi söz dışında, onlarla bir gizli (buluşma)ya sözleşmeyin ve farz olan bekleme suresi dolmadan nikah bağını bağlamaya kalkmayın ve bilin ki; Allah içinizden geçeni bilir. O'ndan sakının ve bilin ki, Allah bağışlayandır, halimdir." (2 BAKARA, 234-235)

    Gerek bekar gerekse dul kadınlarla olsun evlenmede dikkat edilmesi gereken husus, bu kadınların mümin olmalarıdır. Ne kadar güzel ya da zengin olurlarsa olsunlar müşrik, münafık, fasık, kafir ve mürted hiç bir erkek ya da kadınla evlenilmez.

  7. 2007-03-27 #7
    Nikahı Haram Olan (Evlenilmeyecek) Kimseler

    Bugün dış kıyafetleri ve şekilleri Müslümanlara benzeyen, ancak hareket ve düşünce planında müşrik, fasık, münafık, kafir ve mürted olan birçok kadın ve erkek vardır. Bunlarla konuşulduğunda sözleriyle Müslüman olduklarını, tağutu reddettiklerini, küfre karşı olduklarını, Kur'an ve Sünnet'e tabi olduklarını iddia ederler. Ancak bunların ya partici, ya vakıfçı, ya gelenekçi, ya da tarikatçı oldukları bilinmektedir. Bunlar, dinin bir bölümünü alıp bir bölümünü bıraktıkları, İslami davet metodunu çarpıttıkları, geleneksel kültürü İslami esaslara taşıdıkları için, düşünce ve hareketlerindeki derecelere göre müşrik, münafık, fasık, kafir ve mürteddirler.

    İşte vasıfları sayılan bu kimselerle, toplumsal misyonları ya da konumları ne olursa olsun hiç bir şekilde evlenilmez. Aynı şekilde zina edenlerle de nikah bâğı oluşturulmaz.

    "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik kadından başkasıyla evlenemez; zina eden kadın da zina eden veya müşrik erkekten başkasıyla evlenemez. Böyleleriyle evlenmek mü'minlere haram kılınmıştır." (24 NUR, 3)

    "Pis kadınlar, pis erkeklere; pis erkekler, pis kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere; temiz erkekler temiz kadınlara mahsustur:' (24 NUR, 26)

    Ayetlerden anlaşıldığı üzere pis olanlar (zina eden ve şirk koşanlar) ancak birbirleriyle evlenebilecekler, bunlar temiz olan müminlerle evlenmeyeceklerdir.

    Athül Kadir, Fetevayı Hindiyye, İbn Abidin, Dürril Muhtar, Nehir Fetih gibi fıkıh kitaplarında, putperest (yeseni) olan müşriklerle mü'minlerin kesinlikle evlenemeyeceği yazılmaktadır. Bu kitaplara göre, sapık mezhep sahipleri, zındıklar, batıniler, ibahacılar, dürziler, nusayriler, teyamine vb. fırkaların mensuplarıyla hiç bir şekilde evlenilmeyecektir. Adı geçen kitaplar, şayet bugün yazılmış olsalardı, din adına ortaya çıkmış olan parti, dernek ve vakıf mensuplarını da, mü'minlerin evlenmeyecekleri kimseler grubuna dahil ederlerdi.

    Rasulullah(as)'ın Sünnet'inde ve Asr-ı Saadet'te birçok Müslüman, dini hassasiyetlerinden dolayı sevdikleri, ancak müşrik olan kimselerle evlenmemişler. evlenmekten vazgeçmişlerdir. Ancak bunların, tevbe edip Müslüman olanları, Kur'an ve Sünnet'e kesinlikle teslim olmaları halinde, mü'minlerin bunlarla evlenmeleri helal olur.

    Küfür, şirk, nifak, fısk ve irtidat sebebiyle, nikahı geçici olarak haram olanlar dışında, bir de nikahı ebediyyen haram olanlar vardır. Bunları Kur'an'ı Kerim şöyle sıralanıyor.

    "Geçmişte olanlar hariç, (bundan böyle) babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin: Muhakkak ki bu, ahlaksızlık, iğrenç bir yol ve (Allah'ın) hışmı(na uğrama)dır.

    Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt bacılarınız, karılarınızın anaları, birleştiğiniz kadınlardan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız -eğer onlarla birleşmemişseniz (kızlarını alamaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur- kendi sülbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir arada almanız. Ancak geçmişte olanlar hariç. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

    Cariyeler hariç evli kadınlar(la evlenmeniz) de haramdır. (bunlar) Allah'ın üzerinize yazdığı (haramlar)dır."(4 NİSA, 22-24)

    Bu sayılanlar dışında nikahı haram olanlardan biri de, kişinin üç talakla boşamış olduğu karısıdır. Böyle kadınlar, başka biriyle evlenip ondan da meşru yollarla boşanmadıkları sürece ilk kocalarına helal olmazlar.

    "Boşanma iki defadır. (Bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle bırakmaktır..." (2 BAKARA, 229) "Erkek yine boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan kendisine (eski kocasına) helal olmaz. O (yeni kocası) da onu (kadını) boşarsa, Allah'ın sınırları içinde duracaklarına inandıkları takdirde (eski karı-kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. (Allah) bunları, bilen bir toplum için açıklıyor."(2 BAKARA, 234)

    Kur'an'da nikahı haram olan bu kimseler dışında kalanların nikahlanması ancak onların mü'min olmalarına bağlıdır. Bunlar da amca, dayı, teyze ve hala kızları ile harpte elde edilmiş olan cariyelerdir.
    Nikahı Haram Olan (Evlenilmeyecek) Kimseler

    Bugün dış kıyafetleri ve şekilleri Müslümanlara benzeyen, ancak hareket ve düşünce planında müşrik, fasık, münafık, kafir ve mürted olan birçok kadın ve erkek vardır. Bunlarla konuşulduğunda sözleriyle Müslüman olduklarını, tağutu reddettiklerini, küfre karşı olduklarını, Kur'an ve Sünnet'e tabi olduklarını iddia ederler. Ancak bunların ya partici, ya vakıfçı, ya gelenekçi, ya da tarikatçı oldukları bilinmektedir. Bunlar, dinin bir bölümünü alıp bir bölümünü bıraktıkları, İslami davet metodunu çarpıttıkları, geleneksel kültürü İslami esaslara taşıdıkları için, düşünce ve hareketlerindeki derecelere göre müşrik, münafık, fasık, kafir ve mürteddirler.

    İşte vasıfları sayılan bu kimselerle, toplumsal misyonları ya da konumları ne olursa olsun hiç bir şekilde evlenilmez. Aynı şekilde zina edenlerle de nikah bâğı oluşturulmaz.

    "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik kadından başkasıyla evlenemez; zina eden kadın da zina eden veya müşrik erkekten başkasıyla evlenemez. Böyleleriyle evlenmek mü'minlere haram kılınmıştır." (24 NUR, 3)

    "Pis kadınlar, pis erkeklere; pis erkekler, pis kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere; temiz erkekler temiz kadınlara mahsustur:' (24 NUR, 26)

    Ayetlerden anlaşıldığı üzere pis olanlar (zina eden ve şirk koşanlar) ancak birbirleriyle evlenebilecekler, bunlar temiz olan müminlerle evlenmeyeceklerdir.

    Athül Kadir, Fetevayı Hindiyye, İbn Abidin, Dürril Muhtar, Nehir Fetih gibi fıkıh kitaplarında, putperest (yeseni) olan müşriklerle mü'minlerin kesinlikle evlenemeyeceği yazılmaktadır. Bu kitaplara göre, sapık mezhep sahipleri, zındıklar, batıniler, ibahacılar, dürziler, nusayriler, teyamine vb. fırkaların mensuplarıyla hiç bir şekilde evlenilmeyecektir. Adı geçen kitaplar, şayet bugün yazılmış olsalardı, din adına ortaya çıkmış olan parti, dernek ve vakıf mensuplarını da, mü'minlerin evlenmeyecekleri kimseler grubuna dahil ederlerdi.

    Rasulullah(as)'ın Sünnet'inde ve Asr-ı Saadet'te birçok Müslüman, dini hassasiyetlerinden dolayı sevdikleri, ancak müşrik olan kimselerle evlenmemişler. evlenmekten vazgeçmişlerdir. Ancak bunların, tevbe edip Müslüman olanları, Kur'an ve Sünnet'e kesinlikle teslim olmaları halinde, mü'minlerin bunlarla evlenmeleri helal olur.

    Küfür, şirk, nifak, fısk ve irtidat sebebiyle, nikahı geçici olarak haram olanlar dışında, bir de nikahı ebediyyen haram olanlar vardır. Bunları Kur'an'ı Kerim şöyle sıralanıyor.

    "Geçmişte olanlar hariç, (bundan böyle) babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin: Muhakkak ki bu, ahlaksızlık, iğrenç bir yol ve (Allah'ın) hışmı(na uğrama)dır.

    Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt bacılarınız, karılarınızın anaları, birleştiğiniz kadınlardan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız -eğer onlarla birleşmemişseniz (kızlarını alamaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur- kendi sülbünüzden gelen oğullarınızın karıları ve iki kız kardeşi bir arada almanız. Ancak geçmişte olanlar hariç. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

    Cariyeler hariç evli kadınlar(la evlenmeniz) de haramdır. (bunlar) Allah'ın üzerinize yazdığı (haramlar)dır."(4 NİSA, 22-24)

    Bu sayılanlar dışında nikahı haram olanlardan biri de, kişinin üç talakla boşamış olduğu karısıdır. Böyle kadınlar, başka biriyle evlenip ondan da meşru yollarla boşanmadıkları sürece ilk kocalarına helal olmazlar.

    "Boşanma iki defadır. (Bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle bırakmaktır..." (2 BAKARA, 229) "Erkek yine boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan kendisine (eski kocasına) helal olmaz. O (yeni kocası) da onu (kadını) boşarsa, Allah'ın sınırları içinde duracaklarına inandıkları takdirde (eski karı-kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. (Allah) bunları, bilen bir toplum için açıklıyor."(2 BAKARA, 234)

    Kur'an'da nikahı haram olan bu kimseler dışında kalanların nikahlanması ancak onların mü'min olmalarına bağlıdır. Bunlar da amca, dayı, teyze ve hala kızları ile harpte elde edilmiş olan cariyelerdir.

  8. 2007-03-28 #8
    Evlenmede Mehir

    Evlenilecek her kadına mehir vermek esastır. Hiçbir kadın, mehirsiz olarak evlenemez. Bu, yüce Allah'tan kadına verilmiş olan bir haktır. Kadınlar, mehir isteme ve istedikleri kadar mehir alma hakkına sahiptirler. Evlenecek erkek, bunun bilincinde olarak kadınla evlenir. Mehir istediğinden dolayı hiçbir kadın kınanamaz. Mehir dolayısıyla kadını kınamak, yüce Allah'ın emrine ve hükmüne karşı tavır almak ve bu hükümden hoşlanmamaktır.

    Hiçbir kadın mehirsiz olarak kendisini erkeğe hibe edemez. Kur'an'da, bir kadının ancak peygambere kendisini hibe edebileceği; mü'minlere böyle bir hibe yapılamayacağı bildirilmektedir.

    "... Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygambere hibe eden ve peygamberin de kendisini almak isediği mü'min kadını, diğer müminlere değil sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık). Biz, eşleri ve ellerinin altında bulunanlar hakkında, mü'minlere yapmalarını gerekli kıldığımız şeyi bil(dir)dik ki, sana bir zorluk olmasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (33 AHZAP, 50)

    Mehir, kadına verilen sosyal bir güvencedir. Bu nedenle, bunun miktarının tesbiti, birinci derece kadına aittir. Kadın dilediği kadar mehir istemekte serbesttir. Mehrin, kadınlara verilen bir hak olduğunu şu ayetler ortaya koymaktadır.

    "Kadınlara mehirlerini hak olarak verin; eğer kendi istekleriyle o (mehrin) bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin." (4 NİSA, 4)

    "Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları boşarsanız, kestiğinizin yarısını (verin). Ancak kadınlar vazgeçer yahut nikah bağı elinde bulunan erkek vazgeçerse başka. Sizin affetmeniz takvaya daha yakındır. Aranızda birbirinize iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptığınızı görür." (2 BAKARA, 237)

    "Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz takdirde, onlardan birine (evvelki eşinize) kantarlarca mal vermiş olsanız dahi verdiğinizden hiç bir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız? Nasıl alırsınız ki, birbirinize geçmiştiniz ve onlar, sizden sağlam teminat almışlardı." (4 NİSA, 20-21)

    Mehrin kısıtlanmasını istenmenin doğru olmadığını, şu örnek göstermektedir. Hz. Ömer(r.anh) bir gün kadınlara, fazla mehir talep etmemelerini öğütler. Kureyşli bir kadın Hz. Ömer'e hitaben: "Ya Emir-el mü'minin, Allah'u Teala'nın: 'Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz takdirde, onlardan birine kantarlarca mal vermiş olsanız dahi verdiğinizden hiçbir şeyi geri almayın... (4/20) ayetinde buyurduğunu işitmediniz mi?" diyerek Halife'ye itiraz eder. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.anh) sözünü geri aldığını ifade ederek tevbe eder.

    Mehir konusunda bir sınırlama olmamasına rağmen, evliliğin kolaylaştırılması için Rasulullah(as)'ın bazı tavsiyeleri de olmuştur. Ancak bu tavsiyeler, hiç bir şekilde bir emir olarak değil, bir tavsiye olarak alınmıştır. Rasulullah(as): "Mehrin en hayırlısı ehven olanıdır." buyurmuştur. Bu hadis, mehrin, evlenmeyi güzelleştirmesi ve zorlaştırmaması için ifade edilmiştir.

    Mehir, ziynet eşyalarından olabileceği gibi, hayvan cinsinden, menkul ve gayri menkul mallardan da olabilecektir.

    Mehir, genel olarak nikah akdi sırasında tesbit edilir. Buna Mehr-i Müsemma denir. Mehir nikah akdi sırasında ödenmesine Mehr-i Muaccel; nikah akdi sırasında ödenmeyip daha sonra belli vadelerde ödenen mehre ise, Mehri Mueccel adı verilir. Nikah akdi sırasında belirlenmeyen, ancak daha sonra kadının yakınları tarafından, kadının iyiliği için takdir edilen mehre de Mehr-i Misil adı verilmektedir.
    Evlenmede Mehir

    Evlenilecek her kadına mehir vermek esastır. Hiçbir kadın, mehirsiz olarak evlenemez. Bu, yüce Allah'tan kadına verilmiş olan bir haktır. Kadınlar, mehir isteme ve istedikleri kadar mehir alma hakkına sahiptirler. Evlenecek erkek, bunun bilincinde olarak kadınla evlenir. Mehir istediğinden dolayı hiçbir kadın kınanamaz. Mehir dolayısıyla kadını kınamak, yüce Allah'ın emrine ve hükmüne karşı tavır almak ve bu hükümden hoşlanmamaktır.

    Hiçbir kadın mehirsiz olarak kendisini erkeğe hibe edemez. Kur'an'da, bir kadının ancak peygambere kendisini hibe edebileceği; mü'minlere böyle bir hibe yapılamayacağı bildirilmektedir.

    "... Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygambere hibe eden ve peygamberin de kendisini almak isediği mü'min kadını, diğer müminlere değil sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık). Biz, eşleri ve ellerinin altında bulunanlar hakkında, mü'minlere yapmalarını gerekli kıldığımız şeyi bil(dir)dik ki, sana bir zorluk olmasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (33 AHZAP, 50)

    Mehir, kadına verilen sosyal bir güvencedir. Bu nedenle, bunun miktarının tesbiti, birinci derece kadına aittir. Kadın dilediği kadar mehir istemekte serbesttir. Mehrin, kadınlara verilen bir hak olduğunu şu ayetler ortaya koymaktadır.

    "Kadınlara mehirlerini hak olarak verin; eğer kendi istekleriyle o (mehrin) bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin." (4 NİSA, 4)

    "Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları boşarsanız, kestiğinizin yarısını (verin). Ancak kadınlar vazgeçer yahut nikah bağı elinde bulunan erkek vazgeçerse başka. Sizin affetmeniz takvaya daha yakındır. Aranızda birbirinize iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptığınızı görür." (2 BAKARA, 237)

    "Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz takdirde, onlardan birine (evvelki eşinize) kantarlarca mal vermiş olsanız dahi verdiğinizden hiç bir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız? Nasıl alırsınız ki, birbirinize geçmiştiniz ve onlar, sizden sağlam teminat almışlardı." (4 NİSA, 20-21)

    Mehrin kısıtlanmasını istenmenin doğru olmadığını, şu örnek göstermektedir. Hz. Ömer(r.anh) bir gün kadınlara, fazla mehir talep etmemelerini öğütler. Kureyşli bir kadın Hz. Ömer'e hitaben: "Ya Emir-el mü'minin, Allah'u Teala'nın: 'Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz takdirde, onlardan birine kantarlarca mal vermiş olsanız dahi verdiğinizden hiçbir şeyi geri almayın... (4/20) ayetinde buyurduğunu işitmediniz mi?" diyerek Halife'ye itiraz eder. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.anh) sözünü geri aldığını ifade ederek tevbe eder.

    Mehir konusunda bir sınırlama olmamasına rağmen, evliliğin kolaylaştırılması için Rasulullah(as)'ın bazı tavsiyeleri de olmuştur. Ancak bu tavsiyeler, hiç bir şekilde bir emir olarak değil, bir tavsiye olarak alınmıştır. Rasulullah(as): "Mehrin en hayırlısı ehven olanıdır." buyurmuştur. Bu hadis, mehrin, evlenmeyi güzelleştirmesi ve zorlaştırmaması için ifade edilmiştir.

    Mehir, ziynet eşyalarından olabileceği gibi, hayvan cinsinden, menkul ve gayri menkul mallardan da olabilecektir.

    Mehir, genel olarak nikah akdi sırasında tesbit edilir. Buna Mehr-i Müsemma denir. Mehir nikah akdi sırasında ödenmesine Mehr-i Muaccel; nikah akdi sırasında ödenmeyip daha sonra belli vadelerde ödenen mehre ise, Mehri Mueccel adı verilir. Nikah akdi sırasında belirlenmeyen, ancak daha sonra kadının yakınları tarafından, kadının iyiliği için takdir edilen mehre de Mehr-i Misil adı verilmektedir.

  9. 2007-03-29 #9
    İcab - Kabul

    Evlilikte karşılıklı rıza esastır; taraflardan birinin rızası olmadan bir evliliğin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Nikah akdi gerçekleşmeden önce taraflar, ne istediklerini, nasıl bir evlilik arzu ettiklerini açık bir şekilde ortaya koyarlar. Bu istek ve beklentiler, her iki taraf açısından kabule şayan ise nikah akdi gerçekleşir.'Nikah akdi, birinci derecede, evlenecek olanlar arasında gerçekleşeceği için rızanın da bunlar tarafından gösterilmesi gerekir. Anne-baba ve yakınların gerçekleştirilecek evlilikte ancak tavsiyeleri olabilir; bunun dışında nikah akdini etkileyici bir tutum sergileme hakkına sahip değildirler. Yakınların, evlenecek olanlar üzerinde etkileyici, daha doğrusu engelleyici bir durum takınmaları, Kur'an da yasaklanmıştır.

    "...Kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Bu, sizin için daha iyi ve dahâ temizdir, Allah bilir, siz bilmezsiniz?"(2 BAKARA, 232)

    Bu uyarı, boşanmış kadınların, eski kocalarına dönmeleri hususunda olduğu gibi, yeni evlenecek olanlar için de geçerlidir.

    Evlilikte rıza, evliliğin başlangıcında olduğu gibi evliliğin sürdürülmesinde de geçerlidir. Kadın ve erkekten her biri evliliğin, çıkmaza girdiğini gördükleri ya da amacından saptığını anladıkları anda, kendi rızalarıyla nikah akdini feshedebilirler.

    "Ey peygamber, eşlerine söyle: 'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah'ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız, (biliniz ki) Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir mükafat hazırlamıştır."(33 AHZAB, 28-29)

    Evlilikte Şahitlerin Bulunması

    Kur'an'ı Kerim'de, insanlar arasında cereyan eden sosyal ilişkiler, antlaşmalar ve akitler tümüyle şahitlidir. Bu nedenle, evlilik akdinde de şahitlik esastır.

    Kur'an mantalitesini yeterince kavramayan ve her şeyin, moda mod yazılı olmasını uman kimseler, evlilikte şahidin olmadığını iddia ederler. Oysa, yapılan bir akitte, nelerin anlaşma konusu yapıldığı, aktin ne üzere bina edildiği bilinmeli ki, belli bir anlaşmazlık halinde, şahitler bu anlaşmazlığı giderebilsinler. Anlaşmazlık halinde taraflar, genellikle duygusal hareket ederler ve kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. İşte bu durumda, adil şahitlere ihtiyaç hissedilir. Bu şahitlerin ise, şahitlik yapacakları konuyu iyi bilmeleri gerekir. Çünkü, aslı bilinmeyen bir konuda şahitlik yapmak mümkün değildir. Kur'an'ı Kerim, eşler arasında vuku bulacak bir anlaşmazlık ihtimalinin olması durumunda, bu anlaşmazlığı giderecek şahitlerin olmasını talep eder.

    "Şayet (eşlerin) aralarının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaştırmak isterlerse, Allah onların arasını bulur. Çünkü Allah bilen, haber alandır."(4 NİSA, 35)

    Burada, her iki taraftan oluşturulan hakem heyeti, birinci derecede eşleri dinler, ancak yukarıda da ifade edildiği üzere, anlaşmazlık durumunda, eşler genellikle duygusaldırlar ve kendilerini haklı gösterme çabası içindedirler. İşte bu durumda hakem kurulu, sağlıklı bir sonuca ulaşmak için, şahitlerin ifadesine başvurur. Şahitlerin de mutlaka; evlenme aktinin yapıldığı şartları çok iyi bilmeleri gerekir ki, adil çözümler elde edilebilsin.

    Nikah sırasında şahidin var olduğunu gösteren başka bir delil de, boşanma sırasında şahidin gerekli olduğu hususudur. "Sürelerinin sonuna vardıklarında onları güzelce tutun,yahut güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye öğütlenen budur. Kim Allah'tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış yaratır." (65 TALAK, 2)

    Ayette geçen "adalet sahibi iki kişi" ifadesi de göstermektedir ki, daha önce nikahın gerçekleştirilmesindeki şartlardan haberi olan iki kiţi, bildiklerini Allah'tan korkarak, adil bir ţekilde ortaya koyacaklardır. Eşler arasında baş gösteren anlaşmazlık durumunda olsun, boşanma sırasında olsun şahide ihtiyaç duyulması, nikahın akdedilmesi sırasında şahidin olduğunu göstermektedir. Çünkü, öncesinde olmayan bir şeyin sonradan istenmesi mümkün değildir.

    Evlilik akdinin oluşmasında anne-baba ve yakın kimselerin haberdar olması esastır. Bunlar, evlilik akdine ister rıza göstersinler, ister göstermesinler farketmez. Anne ve babanın, çocuklarının evliliklerinden haberdar olmasından sonra, en az iki kişinin daha, gerçekleştirilecek nikah akdine şahitlik yapmaları gerekir ki, nikah akdi yerine getirilmiş olsun.

    Anne ve babadan birinin ya da her ikisinin veyahut da ailede sözü geçen çocuklardan birisinin haberdar olmadığı bir evlilik akdi, sakat bir akittir. Ancak, evlenecek olanlar, kendileri irade sahibi iseler, kendileri karar verme ehliyetleri varsa ve ailelerinden uzun bir zaman ayrı yaşıyorlarsa bu durumda ailelerinin evliliklerinden haberdar olmasının fazla bir önemi yoktur. Çünkü, anne-babanın zaten çocuklarıyla bir ilgileri kalmamıştır.

    Dul kadınlar, kendi başlarına karar verme ehliyetine haiz olduklarından dolayı, evliliklerinde anne-baba iznine bağlı değillerdir. Bunun Asr-ı saadette bir çok örnekleri vardır. Ancak usul yönünden aileleri haberdar etmeleri, bir kırgınlığın olmaması açısından gereklidir. Ekonomik ve sosyal açıdan ailelerine bağlı olan dul kadınların, genç bir kız gibi, ailelerini haberdar etmeleri gereklidir.

    Ailelerinden uzak bir yerde eğitimlerini sürdüren gençler, ekonomik açıdan ailelerine bağlı olduklarından dolayı, evliliklerinden ailelerini haberdar etmeleri gerekir. Bunların, ailelerinin haberleri olmadan gerçekleştirecekleri nikah akdi batıldır.

    Evlilik akdinin (nikahın) gerçekleşmesinden sonra kadının, erkeğin evine gitmesiyle evlilik ilişkileri başlar, aile yuvası oluşur.

    İcab - Kabul

    Evlilikte karşılıklı rıza esastır; taraflardan birinin rızası olmadan bir evliliğin gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Nikah akdi gerçekleşmeden önce taraflar, ne istediklerini, nasıl bir evlilik arzu ettiklerini açık bir şekilde ortaya koyarlar. Bu istek ve beklentiler, her iki taraf açısından kabule şayan ise nikah akdi gerçekleşir.'Nikah akdi, birinci derecede, evlenecek olanlar arasında gerçekleşeceği için rızanın da bunlar tarafından gösterilmesi gerekir. Anne-baba ve yakınların gerçekleştirilecek evlilikte ancak tavsiyeleri olabilir; bunun dışında nikah akdini etkileyici bir tutum sergileme hakkına sahip değildirler. Yakınların, evlenecek olanlar üzerinde etkileyici, daha doğrusu engelleyici bir durum takınmaları, Kur'an da yasaklanmıştır.

    "...Kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde, kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın. Bu, içinizden Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüttür. Bu, sizin için daha iyi ve dahâ temizdir, Allah bilir, siz bilmezsiniz?"(2 BAKARA, 232)

    Bu uyarı, boşanmış kadınların, eski kocalarına dönmeleri hususunda olduğu gibi, yeni evlenecek olanlar için de geçerlidir.

    Evlilikte rıza, evliliğin başlangıcında olduğu gibi evliliğin sürdürülmesinde de geçerlidir. Kadın ve erkekten her biri evliliğin, çıkmaza girdiğini gördükleri ya da amacından saptığını anladıkları anda, kendi rızalarıyla nikah akdini feshedebilirler.

    "Ey peygamber, eşlerine söyle: 'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah'ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız, (biliniz ki) Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir mükafat hazırlamıştır."(33 AHZAB, 28-29)

    Evlilikte Şahitlerin Bulunması

    Kur'an'ı Kerim'de, insanlar arasında cereyan eden sosyal ilişkiler, antlaşmalar ve akitler tümüyle şahitlidir. Bu nedenle, evlilik akdinde de şahitlik esastır.

    Kur'an mantalitesini yeterince kavramayan ve her şeyin, moda mod yazılı olmasını uman kimseler, evlilikte şahidin olmadığını iddia ederler. Oysa, yapılan bir akitte, nelerin anlaşma konusu yapıldığı, aktin ne üzere bina edildiği bilinmeli ki, belli bir anlaşmazlık halinde, şahitler bu anlaşmazlığı giderebilsinler. Anlaşmazlık halinde taraflar, genellikle duygusal hareket ederler ve kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. İşte bu durumda, adil şahitlere ihtiyaç hissedilir. Bu şahitlerin ise, şahitlik yapacakları konuyu iyi bilmeleri gerekir. Çünkü, aslı bilinmeyen bir konuda şahitlik yapmak mümkün değildir. Kur'an'ı Kerim, eşler arasında vuku bulacak bir anlaşmazlık ihtimalinin olması durumunda, bu anlaşmazlığı giderecek şahitlerin olmasını talep eder.

    "Şayet (eşlerin) aralarının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaştırmak isterlerse, Allah onların arasını bulur. Çünkü Allah bilen, haber alandır."(4 NİSA, 35)

    Burada, her iki taraftan oluşturulan hakem heyeti, birinci derecede eşleri dinler, ancak yukarıda da ifade edildiği üzere, anlaşmazlık durumunda, eşler genellikle duygusaldırlar ve kendilerini haklı gösterme çabası içindedirler. İşte bu durumda hakem kurulu, sağlıklı bir sonuca ulaşmak için, şahitlerin ifadesine başvurur. Şahitlerin de mutlaka; evlenme aktinin yapıldığı şartları çok iyi bilmeleri gerekir ki, adil çözümler elde edilebilsin.

    Nikah sırasında şahidin var olduğunu gösteren başka bir delil de, boşanma sırasında şahidin gerekli olduğu hususudur. "Sürelerinin sonuna vardıklarında onları güzelce tutun,yahut güzellikle onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseye öğütlenen budur. Kim Allah'tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış yaratır." (65 TALAK, 2)

    Ayette geçen "adalet sahibi iki kişi" ifadesi de göstermektedir ki, daha önce nikahın gerçekleştirilmesindeki şartlardan haberi olan iki kiţi, bildiklerini Allah'tan korkarak, adil bir ţekilde ortaya koyacaklardır. Eşler arasında baş gösteren anlaşmazlık durumunda olsun, boşanma sırasında olsun şahide ihtiyaç duyulması, nikahın akdedilmesi sırasında şahidin olduğunu göstermektedir. Çünkü, öncesinde olmayan bir şeyin sonradan istenmesi mümkün değildir.

    Evlilik akdinin oluşmasında anne-baba ve yakın kimselerin haberdar olması esastır. Bunlar, evlilik akdine ister rıza göstersinler, ister göstermesinler farketmez. Anne ve babanın, çocuklarının evliliklerinden haberdar olmasından sonra, en az iki kişinin daha, gerçekleştirilecek nikah akdine şahitlik yapmaları gerekir ki, nikah akdi yerine getirilmiş olsun.

    Anne ve babadan birinin ya da her ikisinin veyahut da ailede sözü geçen çocuklardan birisinin haberdar olmadığı bir evlilik akdi, sakat bir akittir. Ancak, evlenecek olanlar, kendileri irade sahibi iseler, kendileri karar verme ehliyetleri varsa ve ailelerinden uzun bir zaman ayrı yaşıyorlarsa bu durumda ailelerinin evliliklerinden haberdar olmasının fazla bir önemi yoktur. Çünkü, anne-babanın zaten çocuklarıyla bir ilgileri kalmamıştır.

    Dul kadınlar, kendi başlarına karar verme ehliyetine haiz olduklarından dolayı, evliliklerinde anne-baba iznine bağlı değillerdir. Bunun Asr-ı saadette bir çok örnekleri vardır. Ancak usul yönünden aileleri haberdar etmeleri, bir kırgınlığın olmaması açısından gereklidir. Ekonomik ve sosyal açıdan ailelerine bağlı olan dul kadınların, genç bir kız gibi, ailelerini haberdar etmeleri gereklidir.

    Ailelerinden uzak bir yerde eğitimlerini sürdüren gençler, ekonomik açıdan ailelerine bağlı olduklarından dolayı, evliliklerinden ailelerini haberdar etmeleri gerekir. Bunların, ailelerinin haberleri olmadan gerçekleştirecekleri nikah akdi batıldır.

    Evlilik akdinin (nikahın) gerçekleşmesinden sonra kadının, erkeğin evine gitmesiyle evlilik ilişkileri başlar, aile yuvası oluşur.


  10. 2007-03-30 #10
    İslami Olmayan Evlilikler Hüsrandır

    Dünyalık elde etmek düşüncesiyle evlenenler, isteklerini elde ediyorlar; ancak isteklerine kavuştuktan sonra, dünyevi ihtiras ve tatminleri bitmediği için, rezil olmaktan da kurtulamıyorlar. Bakara, 85. ayeti kerimesi Allah'ın ayetlerinin bir kısmını alıp bir kısmını bırakanların dünyada rezil olduklarını bildiriyordu. Bu ayeti celilenin açık delillerini günümüzde çokça görmekteyiz. tağuti mahkemelerine müracaat edip boşanmak isteyenler, aynı dine, aynı inanca sahip, tevhidi düşünen Müslümanlar değillerdir. Mahkeme salonlarında rezil olanlar; daha önce güzellik, yakışıklılık, zenginlik gibi unsurlar için, binbir umutla evlenenlerdir. Belli bir müddet birbirlerinden yararlandıktan sonra, bu unsurların verdiği kibir, gurur ve kendini beğenmişlik sonucunda istenmeyen durumlar ortaya çıkınca, mahkeme koridorlarında soluk almaktadırlar. Bunlardan kimileri güzelliğini ve yakışıklığını kullanarak zinaya, kimileri de mallarıyla kudurmaya başlayınca ya da malları tükenince mahkeme koridorlarını doldurmaya başlamışlardır.

    Evlilikten maksat nefisleri tatmin etmek olunca, sonuç işte böyle oluyor. Halbuki evlenmekten maksat, yüce Allah'ı razı etmek olmalıdır. Ancak bu tür evlilikler sürekli, kalıcı, mutlu ve huzurlu olur.

    Kadın ve erkek bir elmanın iki parçası gibidirier, birbirlerini bütünlerler. Birbirlerinin can yoldaşı, hayat arkadaşı, sırdaşı, evlerinin direği, çocuklarının velisi, koruyucusu ve terbiyecisi olan eşler, biribirlerine yardımcı oldukları sürece Rab`lerini razı edebilirler.

    Müslüman olduğunu iddia eden, Kur'an ve Sünnet'e teslim olan, tevhidi düşünen herkes, dindarlık unsurunu öne alarak evlilikler gerçekleştirmelidir. Böyle evlilikleri gerçekleştirenleri desteklemek, inandığını söyleyen kimseler üzerine bir borçtur. Çünkü bunlar, aslında bu evliliği değil, bu evlilik sayesinde oluşacak Müslüman bir aileyi, Müslüman bir toplumu ve Müslüman bir devleti , desteklemektedirler. Yüce Allah(cc) güzel bir işe destek olanlara, o işten kendilerine de bir pay olduğunu, Nisa, 85. ayetinde bildirmektedir. Bu desteklemeler şu şekilde olmaktadır.

    1-Tevhidi düşünen Müslümanları tesbit etmek.

    2- Bunların tanışmalarını sağlamak.

    3- Evlenmelerine yardımcı olmak.

    4- Nikahı kolaylaştırmak. (Özellikle eşya konusunda)

    5- Gerekirse maddi yardımda bulunmak.

    6- İslami çalışmalarına destek olmak.

    7- Eşler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklarda, Kur'an ve Sünnet'e müracaat etmelerini sağlamak.

    İslami evliliklerde, üzücü noktaların ortaya çıkmamasına dikkat etmek, her mû'minin en önemli görevleri arasındadır. Bu görev ihmal edilmemeli, savsaklanmamalıdır.

    Çeyiz konusunda Müslümanlar hesabını veremeyecekleri eşyaları almamalı, israf ve gösterişten kaçınmalıdırlar. Zütevazi olmak, her mü'minin-Kur'ani bir özelliğidir. Müminlerin üstünlüğünün eşyada değil, takvada olduğu çok iyi bilinmelidir. Eşyada (maddede) üstünlük aramak, kapitalistlerin, münafıkların, fasıkların, materyalist demokratların vasfıdır. Mü'minler böyle bir vasıftan beridirler. Kur'an doğrultusunda hareket etmek mü'minlerin şiarıdır.

    've kendilerine Rab'lerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar. Ve 'Rabb'imiz, bize gözler sevinci eşler ve çocuklar lutfeyle ve bizi muttakilere önder yap' derler." (25 FURKAN, 73-74)
    İslami Olmayan Evlilikler Hüsrandır

    Dünyalık elde etmek düşüncesiyle evlenenler, isteklerini elde ediyorlar; ancak isteklerine kavuştuktan sonra, dünyevi ihtiras ve tatminleri bitmediği için, rezil olmaktan da kurtulamıyorlar. Bakara, 85. ayeti kerimesi Allah'ın ayetlerinin bir kısmını alıp bir kısmını bırakanların dünyada rezil olduklarını bildiriyordu. Bu ayeti celilenin açık delillerini günümüzde çokça görmekteyiz. tağuti mahkemelerine müracaat edip boşanmak isteyenler, aynı dine, aynı inanca sahip, tevhidi düşünen Müslümanlar değillerdir. Mahkeme salonlarında rezil olanlar; daha önce güzellik, yakışıklılık, zenginlik gibi unsurlar için, binbir umutla evlenenlerdir. Belli bir müddet birbirlerinden yararlandıktan sonra, bu unsurların verdiği kibir, gurur ve kendini beğenmişlik sonucunda istenmeyen durumlar ortaya çıkınca, mahkeme koridorlarında soluk almaktadırlar. Bunlardan kimileri güzelliğini ve yakışıklığını kullanarak zinaya, kimileri de mallarıyla kudurmaya başlayınca ya da malları tükenince mahkeme koridorlarını doldurmaya başlamışlardır.

    Evlilikten maksat nefisleri tatmin etmek olunca, sonuç işte böyle oluyor. Halbuki evlenmekten maksat, yüce Allah'ı razı etmek olmalıdır. Ancak bu tür evlilikler sürekli, kalıcı, mutlu ve huzurlu olur.

    Kadın ve erkek bir elmanın iki parçası gibidirier, birbirlerini bütünlerler. Birbirlerinin can yoldaşı, hayat arkadaşı, sırdaşı, evlerinin direği, çocuklarının velisi, koruyucusu ve terbiyecisi olan eşler, biribirlerine yardımcı oldukları sürece Rab`lerini razı edebilirler.

    Müslüman olduğunu iddia eden, Kur'an ve Sünnet'e teslim olan, tevhidi düşünen herkes, dindarlık unsurunu öne alarak evlilikler gerçekleştirmelidir. Böyle evlilikleri gerçekleştirenleri desteklemek, inandığını söyleyen kimseler üzerine bir borçtur. Çünkü bunlar, aslında bu evliliği değil, bu evlilik sayesinde oluşacak Müslüman bir aileyi, Müslüman bir toplumu ve Müslüman bir devleti , desteklemektedirler. Yüce Allah(cc) güzel bir işe destek olanlara, o işten kendilerine de bir pay olduğunu, Nisa, 85. ayetinde bildirmektedir. Bu desteklemeler şu şekilde olmaktadır.

    1-Tevhidi düşünen Müslümanları tesbit etmek.

    2- Bunların tanışmalarını sağlamak.

    3- Evlenmelerine yardımcı olmak.

    4- Nikahı kolaylaştırmak. (Özellikle eşya konusunda)

    5- Gerekirse maddi yardımda bulunmak.

    6- İslami çalışmalarına destek olmak.

    7- Eşler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklarda, Kur'an ve Sünnet'e müracaat etmelerini sağlamak.

    İslami evliliklerde, üzücü noktaların ortaya çıkmamasına dikkat etmek, her mû'minin en önemli görevleri arasındadır. Bu görev ihmal edilmemeli, savsaklanmamalıdır.

    Çeyiz konusunda Müslümanlar hesabını veremeyecekleri eşyaları almamalı, israf ve gösterişten kaçınmalıdırlar. Zütevazi olmak, her mü'minin-Kur'ani bir özelliğidir. Müminlerin üstünlüğünün eşyada değil, takvada olduğu çok iyi bilinmelidir. Eşyada (maddede) üstünlük aramak, kapitalistlerin, münafıkların, fasıkların, materyalist demokratların vasfıdır. Mü'minler böyle bir vasıftan beridirler. Kur'an doğrultusunda hareket etmek mü'minlerin şiarıdır.

    've kendilerine Rab'lerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar. Ve 'Rabb'imiz, bize gözler sevinci eşler ve çocuklar lutfeyle ve bizi muttakilere önder yap' derler." (25 FURKAN, 73-74)

  11. 2007-06-23 #11
    İslam'da Haram Olan Evlenme Şekilleri

    Bunlar İslamdan önce cahilliyet devrinde uygulanan nikah şekilleridir. Tamamı batıldır.

    Nikah-ı Muta : Cahiliyet devrinden kalan bir nikah şeklidir. İslam'ın ilk yıllarında, özellikle harp zamanlarında, uzun zaman kadınlardan uzak kalan askerler için mut'a nikahına izin verilmiş, Hayber savaşına kadar mübah olan bu nikah Peygamberimizin sünnetiyle yasaklanıp haram kılınmıştır.

    Nikah-ı Makt : Dul kalan kadın kocasının mirasına dahil olurdu. Başka karısından çocukları varsa en büyük oğul babasının karısına başkasından daha çok hak sahibiydi. Eğer üvey annesi ile evlenmek istiyorsa onun üzerine bir elbise atar ve onu sahiplenirdi, bu genel bir uygulama şeklini almıştı.

    Nikah-ı Şığar : Takas evlenmesi demektir. İki kişi aynı miktar mehirle, kızlarını birbirine evlenmek üzere vermeyi taahüt ederler. Kadına verilmesi gereken mehirden babave kocalar faydalanmış olur.

    Nikah-ı İstibda : Kendi soyundan daha asil ve daha zeki bir çocuk sahibi olmak isteyen adam, karısını meziyetleriyle tanınmış bir erkeğe gönderir. Kadın gebe kaldıktan sonra evine döner. Koca gebelik kesin belli oluncaya kadar karısına yanaşmaz. Doğan çocuk kocadan olmuş sayılır ve onun mirasçısı olurdu.

    Grup Evlenmesi : Sayıları onu geçmeyen bir grup erkek aynı kadınla cinsel ilişkide bulunurdu. Kadı, gebe kalır çocuk doğurursa, doğumdan bir müddet sonra bu erkeklerin hepsini davet eder ve onlara şöyle derdi: Benimle olan ilişkinizden doğan şeyi biliyorsunuz. bir çocuk sahibi oldum. Erkeklerden birine hitap ederek: "Ey Ebucehil çocuğuna istediğin adı koy" derdi. Bu andan itibaren o kimse çocuğun babası olur ve babalığı red edemezdi.

    Serbest Birleşme : Bazı kadınlar bütün erkekleri kabul ederler ve kapılarına bayrak asarlardı. bir çocuk doğurunca bütün müşterilerini toplar ve "kaif" denilen bir kimse çocuğun babasının kim olduğunu tayin ederdi. Artık o kimse çocuğun babası olurdu.

    Nikah-ı Bedel : İki erkeğin karılarını muayyen bir müddet için değiştirmeleridir.

    Nikah-ı Hdn : Erkek muayyen bir bedel karşılığında bir kaç gün birlikte yaşamak için kadınla anlaşırdı. bu bir nevi metres hayatı şeklinde olan bir birleşmeydi.

    Deneme Evlenmesi : Kadının muayyen bir dostu varsa ve bundan bir çocuk doğurmuşsa, beyanı üzerine kadın o kimseye nikahlanırdı. Bu bir çeşit deneme evlenmesiydi.


    Kaynak: Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN
    İslam'da Haram Olan Evlenme Şekilleri

    Bunlar İslamdan önce cahilliyet devrinde uygulanan nikah şekilleridir. Tamamı batıldır.

    Nikah-ı Muta : Cahiliyet devrinden kalan bir nikah şeklidir. İslam'ın ilk yıllarında, özellikle harp zamanlarında, uzun zaman kadınlardan uzak kalan askerler için mut'a nikahına izin verilmiş, Hayber savaşına kadar mübah olan bu nikah Peygamberimizin sünnetiyle yasaklanıp haram kılınmıştır.

    Nikah-ı Makt : Dul kalan kadın kocasının mirasına dahil olurdu. Başka karısından çocukları varsa en büyük oğul babasının karısına başkasından daha çok hak sahibiydi. Eğer üvey annesi ile evlenmek istiyorsa onun üzerine bir elbise atar ve onu sahiplenirdi, bu genel bir uygulama şeklini almıştı.

    Nikah-ı Şığar : Takas evlenmesi demektir. İki kişi aynı miktar mehirle, kızlarını birbirine evlenmek üzere vermeyi taahüt ederler. Kadına verilmesi gereken mehirden babave kocalar faydalanmış olur.

    Nikah-ı İstibda : Kendi soyundan daha asil ve daha zeki bir çocuk sahibi olmak isteyen adam, karısını meziyetleriyle tanınmış bir erkeğe gönderir. Kadın gebe kaldıktan sonra evine döner. Koca gebelik kesin belli oluncaya kadar karısına yanaşmaz. Doğan çocuk kocadan olmuş sayılır ve onun mirasçısı olurdu.

    Grup Evlenmesi : Sayıları onu geçmeyen bir grup erkek aynı kadınla cinsel ilişkide bulunurdu. Kadı, gebe kalır çocuk doğurursa, doğumdan bir müddet sonra bu erkeklerin hepsini davet eder ve onlara şöyle derdi: Benimle olan ilişkinizden doğan şeyi biliyorsunuz. bir çocuk sahibi oldum. Erkeklerden birine hitap ederek: "Ey Ebucehil çocuğuna istediğin adı koy" derdi. Bu andan itibaren o kimse çocuğun babası olur ve babalığı red edemezdi.

    Serbest Birleşme : Bazı kadınlar bütün erkekleri kabul ederler ve kapılarına bayrak asarlardı. bir çocuk doğurunca bütün müşterilerini toplar ve "kaif" denilen bir kimse çocuğun babasının kim olduğunu tayin ederdi. Artık o kimse çocuğun babası olurdu.

    Nikah-ı Bedel : İki erkeğin karılarını muayyen bir müddet için değiştirmeleridir.

    Nikah-ı Hdn : Erkek muayyen bir bedel karşılığında bir kaç gün birlikte yaşamak için kadınla anlaşırdı. bu bir nevi metres hayatı şeklinde olan bir birleşmeydi.

    Deneme Evlenmesi : Kadının muayyen bir dostu varsa ve bundan bir çocuk doğurmuşsa, beyanı üzerine kadın o kimseye nikahlanırdı. Bu bir çeşit deneme evlenmesiydi.


    Kaynak: Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN

  12. 2007-06-28 #12
    Eş seçiminde denklik önemli midir?
    Dr. Jale şimşek

    islam hukukunda, "kefaet" terimiyle ifade edilen denklik, evlenecek eşler arasında, dini, iktisadi ve sosyal bakımından bir dengenin olması demektir. Kur'an ve sünnette kefaeti gerektiren bir hüküm mevcut değildir. Bu durum hukukçuların daha ziyade evlilikte uyumu sağlamak için kabul ettikleri bir tedbir olarak karşımıza çıkmaktadır. Esas itibarıyla evlilikte erkeğin kadına denk olması aranmaktadır. Hanefi mezhebinde kocanın kadına denkliği başlıca şu hususlarda aranır; soy, Müslüman oluş, dindar oluş, hürriyet, servet ve meslek. Akıl baliğ olan bir kadın, velisinin rızasını almadan evlenebilir. Ancak seçmiş olduğu eşinin ailesine denk olması gerekmektedir. Eğer denk değilse kızın ailesi bu evliliğe itiraz edebilir ve feshettirebilir. Ancak bunun kurulmuş bir evliliği sona erdirme sebebi olarak kabul edilmesi ayrı bir problem doğurur. Bu sebeple hukukçuların bir kısmı denkliği gerekli görmesine mukabil, bazı hukukçular denkliği, islam'ın getirdiği eşitlik anlayışına aykırı olduğu için reddetmektedir.
    Kefaeti yani denkliği günümüzde evliliğin devamı bakımından dikkate alınması faydalı görünen bir unsur olarak kabul etmek, ancak nihai seçimi taraflara bırakmak daha uygun görünmektedir.
    Bu durumda anne ve babanın evlat üzerindeki emeklerini göz önüne alırsak çocukların eş seçiminde onların da söz söyleme haklarının bulunması normaldir. Evlenecek eşler arasında bir denkliğin olması, dünürlerin arasında da dengeyi sağlayacaktır; böylece kurulan yuvanın mutluluğu uzun ömürlü olacak, mutlulukları akrabalar arasına da yayılacaktır.
    Sonuç olarak evlilik öncesi taraflar birbirlerini anlamak ve kabul etmek için çaba göstermeli, işi aceleye getirmeden birbirleri ile uzlaşarak, dayanışma içinde kendilerinin ve çocuklarının yuvalarını kurmalıdırlar. Ancak bütün iyi niyet ve çabalara rağmen olaylar anlaşmazlıklara sürüklenip çözümsüzleşiyorsa, bu durumda iki tarafın güzellikle evlilikten vazgeçmeleri haklarında en hayırlısı olabilir.
    Eş seçiminde denklik önemli midir?
    Dr. Jale şimşek

    islam hukukunda, "kefaet" terimiyle ifade edilen denklik, evlenecek eşler arasında, dini, iktisadi ve sosyal bakımından bir dengenin olması demektir. Kur'an ve sünnette kefaeti gerektiren bir hüküm mevcut değildir. Bu durum hukukçuların daha ziyade evlilikte uyumu sağlamak için kabul ettikleri bir tedbir olarak karşımıza çıkmaktadır. Esas itibarıyla evlilikte erkeğin kadına denk olması aranmaktadır. Hanefi mezhebinde kocanın kadına denkliği başlıca şu hususlarda aranır; soy, Müslüman oluş, dindar oluş, hürriyet, servet ve meslek. Akıl baliğ olan bir kadın, velisinin rızasını almadan evlenebilir. Ancak seçmiş olduğu eşinin ailesine denk olması gerekmektedir. Eğer denk değilse kızın ailesi bu evliliğe itiraz edebilir ve feshettirebilir. Ancak bunun kurulmuş bir evliliği sona erdirme sebebi olarak kabul edilmesi ayrı bir problem doğurur. Bu sebeple hukukçuların bir kısmı denkliği gerekli görmesine mukabil, bazı hukukçular denkliği, islam'ın getirdiği eşitlik anlayışına aykırı olduğu için reddetmektedir.
    Kefaeti yani denkliği günümüzde evliliğin devamı bakımından dikkate alınması faydalı görünen bir unsur olarak kabul etmek, ancak nihai seçimi taraflara bırakmak daha uygun görünmektedir.
    Bu durumda anne ve babanın evlat üzerindeki emeklerini göz önüne alırsak çocukların eş seçiminde onların da söz söyleme haklarının bulunması normaldir. Evlenecek eşler arasında bir denkliğin olması, dünürlerin arasında da dengeyi sağlayacaktır; böylece kurulan yuvanın mutluluğu uzun ömürlü olacak, mutlulukları akrabalar arasına da yayılacaktır.
    Sonuç olarak evlilik öncesi taraflar birbirlerini anlamak ve kabul etmek için çaba göstermeli, işi aceleye getirmeden birbirleri ile uzlaşarak, dayanışma içinde kendilerinin ve çocuklarının yuvalarını kurmalıdırlar. Ancak bütün iyi niyet ve çabalara rağmen olaylar anlaşmazlıklara sürüklenip çözümsüzleşiyorsa, bu durumda iki tarafın güzellikle evlilikten vazgeçmeleri haklarında en hayırlısı olabilir.

  13. 2007-07-05 #13
    Cinsel Birleşme Yasağı Olan Zamanlar

    Yüce Allah evli eşlerin karı-koca hayatını meşru kılmıştır. İslamî edep sınırları içinde kalan eşlerin, kendi arasındaki cinsel hayatının ayıplanma ve kınanma yönünün bulunmadığı da belirtilmiştir. (bk. el-Mü'minûn, 23/6.) Ancak özellikle kadını fizik ve ruh sağlığı bakımından korumak gayesiyle, evli eşlerin cinsel hayatına da bazı sınırlamalar getirilmiştir. Kadının aybaşı ve lohusalık günlerinde, hac'da ihramlı olduğu sürece, dolaylı boşama yöntemleri olan zıhar veya îla, durumunda bunlara ait keffaret cezası yerine getirilinceye kadar kocası ile cinsel ilişkide bulunması caiz değildir. Aşağıda bu yasakları kısaca açıklayacağız.
    1) Aybaşı hali:
    a) Hayız terimi ve kapsamı:
    Hayz arapça mastar bir sözcük olup; kadının aybaşı olması ve aybaşı kanının akması demektir. Bir fıkıh terimi olarak; belli yaşlardaki kadının cinsel organından belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçede "hayız" yerine; aybaşı, adet, kirlilik, ayhali ve namazsızlık gibi sözcükler de kullanılır.
    Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir, a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir, b) Lohusalık (nifas) kanı. Doğumdan sonra belli bir süre gelen kandır, c) Özür (istihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. Biz, eşler arasında cinsel birleşmeye engel olan, ilk ikisi üzerinde duracağız. Çünkü, özür kanı cinsel birleşme engeli değildir.
    Adet görme anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan tabiî bir olaydır. İslam'ın çıkışı sırasında cahiliyye devri arapları adetli kadına arkadan, Hıristiyanlar ise önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak dururlar, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip içmezlerdi. (bk. Müslim, Hayz, 6; Ebu Davud, Tahare, 102, Nikah, 46; Döndüren, Delilleriyle, İslam ilmihali,s: 178 vd. Faruk Beşer, Hanımlara özel ilmihal, İstanbul 1989, S: 154vd.)
    İslam, kadına ruhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Aybaşı ve lohusalık süresince kadını cinsel yönden koruma altına aldı.
    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, eziyet veren bir haldir. Bu nedenle ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.)
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bu hayız, Allah'ın Adem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir." (Buharî, Hayz, 1,7, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davüd, Menasik, 23.) Adet gören kadınlardan tam olarak uzak mı, kalınacağını soranlara Allah'ın Rasulü şöyle cevap vermiştir: "Cinsel birleşme dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 18; İbn Mace, Tahare, 12.)
    Adetli olan kadının temiz olmayan yönü sadece adet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı temizdir. Hz. Aişe'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s)'ın isteği üzerine ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu." (Buharî, Hayz, 2, 3; Müslim, Hayz, 15; Nesaî, Tahare, 173,174.) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi." (Müslim, Hayz, 14)
    Kadın adet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında, erkek çocuğu ise ihtilam olmaya on iki yaşlarında başlar. Bu durum her iki cinste de erginliğin başlangıcı sayılır. Ancak ay hali veya ihtilam olmada gecikme halinde, çoğunluk müctehitlere göre on beş yaş her iki cinsin erginlik başlangıcıdır. Artık adet gören kadın veya ihtilam olan erkek namaz, oruç, hac, zekat gibi İslam'ın tüm emirlerinin ve yasaklarının muhatabı olur.
    Adet görmenin üst sınırı için açık bir ayet veya hadis bulunmadığı için İslam fakihleri tecrübeye dayanarak değişik yaşlar belirlemişlerdir. Ebu Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre elli beş yaş olan bu sınır, Malikîlere göre yetmiş, Hanbelîlere göre ise elli yaştır. Şatiîler adetin devam edebileceği süreye bir üst sınır getirmemiş, bu halin ömür boyu sürebileceğini, ancak çoğunlukla altmış iki yaşında sona erdiğini belirtmekle yetinmişlerdir. (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, l, 279 vd.; eş-Şürünbülalî, Meraku'l-Felah, Mısır 1315, S:23; İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire, t.y., l, 363.) Bununla birlikte Hanefîlere göre, nadir de olsa elli beş yaşından sonra gelen kan, koyu kırmızı veya siyah renkte ise adet kanıdır.
    Hanefî ve Hanbelîlere göre gebe kadın adet görmez. Çünkü Evtas'ta esir edilen kadınlar için Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Savaş esirlerinden hiçbir gebe kadınla doğuma kadar; gebe olmayanlarla ise hayız görünceye kadar cinsel temasta bulunulmasın." (Ebu Davud, Nikah, 44; Tirmizî, Siyer, 15; Darimî, Talak, 18.) Yine Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) adet halindeki eşini boşadığı zaman, Allah elçisi onun hakkında şöyle buyurmuştur:
    "Eşini temiz olduğu günlerde veya gebe iken boşasın." (eş-Şevkanî, Neylül-Evtar, VI, 221; bk. A. b. Hanbel, II, 58.)
    Malikîler ve son dönemdeki fetvasına göre İmam Şafiî ise, gebe kadının da kimi zaman adet görebileceğini kabul ederler. Onlar, hayızdan söz eden ayetin mutlak anlamı ile, adetin kadının yaratılışından olduğunu bildiren bazı haberlere dayanırlar. (İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, l, 51.)
    Hanefîlere göre hayzin en kısa süresi üç gün üç gecedir. Bundan azı özür kanı sayılır. Ortası beş gün, en uzun süresi ise on gün on gecedir. On günü geçen kanamalar da özür kanı sayılır. Dayandıkları delil şu hadistir: "Bekar veya dul kadın için en kısa hayız süresi üç gün, en uzun süresi ise on gündür." (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, l, 191; krş. Buharî, Hayz, 24; Darimi, Vudû, 88, 89, 94.)
    Şafiî ve Hanbelîlere göre en kısa süre bir gün bir gece, en uzun süre ise, altı veya yedi gündür. Malîkiler en kısa süre için bir sınır belirlemezken, en uzun süreyi, kadının durumuna göre otuz güne kadar çıkarırlar. (bk. el-Kasanî a.g.e., l, 39: İbnu'l-Hümam, a.g.e., l, 11; İbn Rüşd; a.g.e., l, 48. vd.; İbn Kudame, a.g.e., 1. 308)
    Adetli kadın, adet kanı kesilince boy abdesti alır ve bundan sonra eşi ile cinsel temasta bulunabilir.
    b) Adetli kadına yasaklanan şeyler:
    aa) Namaz kılmak:
    Adetli kadının namaz kılması caiz değildir. Hz. Peygamber Fatıma binti Hubeyş (r. anha)'ye şöyle buyurmuştur: "Adetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl." (Buharî, Hayz, 19, 24, Vudu, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebu Davud, Tahare, 109; A. b. Hanbel, VI, 42, 141, 187, 194, 204, 222; Darimî, Vudu, 76.) "Adetli kadın kılamadığı namazı kaza etmez, tutamadığı farz oruçları ise kaza etmesi gerekir. Hz. Aişe şöyle demiştir:
    "Biz Rasülullah (s.a.s) devrinde adet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buharî, Hayz, 20; Ebu Davud, Tahare, 104; Tirmizi, Savm, 67; Nesaî, Hayz, 17, Sıyam, 64.)
    bb) Oruç tutmak: Adet gören kadın oruç tutmaz. Delil yukarıdaki Hz. Aişe hadisidir. Ancak farz oruç borcu onların üzerinden düşmez ve kaza etmeleri gerekir.
    cc) Tavaf: Hz. Peygamber hac sırasında adet gören Hz. Aişe'ye şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışında kalan, diğer hac ibadetlerini yap." (Buharî, Hayz, 1, 7, Hacc, 81, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davud, Menasik, 23.)
    dd) Kur'an-ı Kerîm okumak: Adetli olan kadın veya cünüp olan kimse Kur'an okuyamaz, mushafa el süremez ve onu kılıf, çanta gibi bir muhafazanın içinde olmadıkça eline alıp taşıyamaz. Allah Teala şöyle buyurur: "Ona (Kur'an'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez." (el-Vakıa, 56/79.) Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: "Adetli kadın ve cünüp kimse Kur'an'dan bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahare, 98; ibn Mace, Tahare, 105.)
    Bu duruma göre bir kılıf veya çanta içindeki mushafa el sürmek veya onu taşımak hayızlı ve cünüp kimse için caizdir. Yine ilimle uğraşan kimse tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zaruret yüzünden giyisisinin yeni île veya eliyle tutabilir. Kur'an yapraklarını abdestli olarak çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için kalemle çevirmek de caizdir. Diğer yandan adetli veya cünüp kimse; tesbih, tekbir, zikir, salat okuyabileceği gibi dua ayetlerini de dua niyetiyle okuyabilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, l, 471; bk. Darimî, Vudü, 103.)
    ee) Mescide girmek: Adetli kadının veya cünübün mescide girmesi, orada eğleşmesi veya itikafa çekilmesi caiz değildir. Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp için mescide girmek helal olmaz." (İbn'Mace, Tahare, 92,126; Ebu Davud, Tahare, 92; Darimî, Vüdu, 116.) Şafii ve Hanbelîlere göre; adetli kadının veya cünübün kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesi caizdir. Çünkü Hz. Peygamberin, Hz. Aişe'ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (bk. Müslim, Hayz, 11-13; Nesaî, Tahare, 172, Hayz, 18; İbn Mace, Tahare, 120.)
    ff) Cinsel ilişkide bulunmak: Ayette şöyle buyurulur: "Hayız halinde iken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın." (el-Bakara, 2/222.) Burada, uzaklaşmaktan gaye, cinsel ilişkinin bırakılmasıdır. Yine adetli eşi ile cinsel yönden ne kadar ilgilenebileceğini soran bir sahabiye Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Senin için göbekten üst yanı serbesttir." (Darimî, Vudü, 107; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, l, 277.)
    Hanbelîlere göre, bir koca için adetli karısının diz kapak-göbek arası cinsel temasın dışında serbesttir. Delil şu hadistir. "Adetli kadına cinsel temasın dışındaki her şeyi yapabilirsin." (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 16.) Hanefî, Şafiî ve Malikîlere göre, adetli veya lohusa olan eşiyle cinsel ilişkide bulunan erkeğe keffaret cezası gerekmez. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir.
    Diğer yandan bir hadiste; "Kim adetli bir kadınla cinsel temasta bulunursa, yarım dinar (yaklaşık iki gram altın para) tasadduk etsin." buyurulmuştur. (Tirmizî, Tahare, 102; Ebu Davud, Nikah 46, 47; Tıbb, 50; İbn Mace, Tahare, 123.)
    gg) Boşama: Adetli kadını boşamak caiz değildir. Ancak bununla birlikte çoğunluğa göre boşama tasarrufu geçerli olup, "bıd'î boşama" adını alır. Ayette; "Eşlerinizi boşayacağınız zaman, iddetlerine doğru boşayın" buyurulur. (et-Talak, 65/1) Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın, demektir. Çünkü ay halinin geride kalan kısmı iddetten sayılmaz. Hz. Peygamber, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşayabileceğini bildirmiştir. (eş-Şevkarî,a.g.e, VI,221.)
    2) Lohusalık:
    Lohusalık, kadının fizyolojik bakımdan rahatsız olduğu doğum sonrasındaki belli bir dönemi ifade eder. Doğumun arkasından gelen kana "nifas" denir. Kadın gebelik süresince abdestini alır, namazını kılar ve sağlığı için zararlı olmayacaksa farz orucu da tutabilir.
    Lohusalığın en kısa süresi için bir sınır yoktur. Bir gün bile olabilir. Çünkü en kısa süreyi belirleyen bir ayet veya hadis yoktur. Bu durumda, onun fiilen var olduğu süreye bakılır. Hanefîlerle Hanbelîlere göre, lohusalığın en uzun süresi kırk gündür. Bundan sonra görülecek kan, özür kanıdır. Delil, Ümmü Seleme (r. anha)'den nakledilen şu hadistir: "Lohusa kadın, Hz. Peygamber döneminde kırk gün kırk gece beklerdi." (Ebu Davud, Tahare, 119.) Şafiî ve Malikîlere göre, lohusalığın en uzun süresi altmış gündür. Ancak bu süre uygulamada genellikle kırk gün olarak gerçekleşir.
    Kadın doğum yapmakla birlikte kan görmeyebilir. Nitekim Hz. Peygamber döneminde bir kadın doğum yapmış ve lohusalık kanı görmediği için kendisine "zatu'l-cüfuf (kanı kuru)" denilmiştir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 41-43; İbnü'l-Hümam, a.g.e., l, 129; İbn Abidîn, a.g.e., l, 275 vd.)
    Lohusalık süresi içinde görülen temizlik de nifastan sayılır. Örneğin; doğumdan sonra on gün kan gelip, beş gün kesildikten sonra on gün daha kan gelecek olsa, bu yirmi beş günün tamamı lohusalık süresi sayılır.
    El ve ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle lohusalık hali meydana gelir ve genellikle on-onbeş gün kadar devam eder. Fakat henüz uzuvları belirmemiş bir düşüğe nifas hükümleri uygulanmaz. Bunun düşmesiyle görülen kan üç gün sürer ve daha önce de en az on beş gün temizlik hali devam etmiş bulunursa bu, hayız kanı olmuş olur. Böyle değilse özür kanı sayılır.
    Lohusalık süresi içinde bir koca, aybaşı halinde olduğu gibi eşiyle cinsel ilişkide bulunamaz. Aksi halde günahkar olur ve tevbe - istiğfar etmesi gerekir. Yine lohusa kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz. Yalnız tutamadığı oruçları kaza eder. Mescide giremez, Kur'an okuyamaz ve Beytullah'ı tavaf edemez. Bu bakımlardan adetli kadınla lohusa arasında önemli bir ayrılık bulunmaz.
    Aybaşı veya lohusalık günleri dışında gelen kanın özür kanı sayıldığını yukarıda belirtmiştik. Böyle bir kimseye "özür sahibi" denir. Özürlü kimse her namaz için abdest alır ve namazım kılar, orucunu tutar. Özür kanı hacda tavaf engeli de değildir.
    3) İhramlı olmak:
    Hacca veya umreye niyetlenen kimsenin "mikat" denilen yerlerden itibaren, daha önce mubah olan bir takım fiilleri kendisine haram kılmasıdır. Dikişli elbise giymek, kokulanmak ve eşi ile cinsel ilişkide bulunmak bu yasakların başında gelir. Ancak kadınlar dikişli giysilerini çıkarmazlar.
    Böylece hac veya umre sırasında ihramlı kalındığı sürece evli eşler arasında cinsel ilişki veya buna yol açabilecek sarılma, öpüşme, şehvetle dokunma ve kadının cinsel organına bakma gibi fiiller yasaktır. Ayette şöyle buyurulur: "Kim hac aylarında ihrama girerek haccı kendisine farz kılarsa, hac sırasında kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur" (el-Bakara,2/197.) Ayetteki "refes" sözcüğü, kadınla cinsel teması veya genel olarak erkeklerin kadınların cinsel yönüne olan ihtiyacını kinayeli olarak ifade eder. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan korunur ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur." (Buharî, Hacc, 4, Muhsar, 9, 10; Müslim, Hacc, 438; Nesaî, Hacc, 4; İbn Mace, Menasik, 3; A. b. Hanbel, II, 229, 410, 484)
    Hanefîlere göre, ihramlının nişanlanıp evlenmesi caizdir. Ancak bu takdirde zifaf, hac'dan sonraya geciktirilir. Delil, Hz. Peygamber'in ihramlı iken Meymûne île evlenmesidir. (Buhari, Sayd, 12, Nikah, 30, Megazî, 43; Müslim, Nikah, 46, 47, 48, Tirmizî Hac, 24.) Çoğunluk fakîhler ise ihramlının evlilik akdini geçersiz sayarlar. Dayandıkları delil şu hadistir: "İhramlı kimse evlenemez, kendisi île evlenilmez ve nişanlanılmaz." (Müslim, Nikah 41-45; Ebu Davud, Menasik, 38, Tirmizî, Hac, 23, Nesaî, Menasik, 91.) Bunlar Hz. Peygamber'in Meymûne ile evlenmesinin ihramlı değilken vuku bulduğunu söylerler. (Tirmizî, Hac, 23,24;.Darimî, Menasik, 21; A. b. Hanbel, VI, 393.)
    Hac yapmakta olan kimse Arafat'da vakfeden önce cinsel ilişkide bulunsa haccı fasid olur ve gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca ceza olarak bir küçük baş hayvanı kurban keser. Cinsel birleşmeye yol açabilecek öpme, şehvetle dokunma gibi fiillerde, boşalma olsun veya olmasın, bir küçük baş hayvan kurban gerekir. Malikîler dışında çoğunluğa göre bu durumda hac fasid olmaz.
    Arafat'da vakfeden sonra, henüz ihramdan çıkmadan eşiyle cinsel temasta bulunmanın cezası ise, büyük baş bir hayvanın kurban kesilmesidir. (Ayrıntı için bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 183 vd; ez-Zühaylî, a.g.e., III, 203 vd., Döndüren, a.g.e. s. 593 vd.)
    4) Zıhar durumunda keffaretten önce:
    Zıhar, dolaylı yoldan bir boşama yöntemi olup, keffaret yerine getirilmedikçe cinsel birleşme caiz olmaz. "Zahr" sözlükte "insanın sırtı" demektir. Bir fıkıh terimi olarak zıhar; kocanın karısına; "Sen bana annemin sırtı gibisin, yani haramsın" diyerek yaptığı bir yemini ifade eder.
    İslam'ın gelişi sırasında, arap toplumunda eşine kızan bir erkek yukarıdaki sözlerle onu kendisine haram kılar, fakat asıl niyetini ortaya koyuncaya kadar da evlilik askıda kalırdı. Ne evli, ne de bekar durumuna düşen kadın için zıhar, sıkıcı bir hal idi.
    Asnab-ı kiramdan Evs b. Samit (r.a), eşi Havle binti Sa'lebe'ye kızarak, "Sen bana annemin sırtı gibi ol" der ve evi terkeder. Eşi, Hz. Peygamber'e başvurarak yaşlılığını, yoksulluğunu ve çocuklarına bakacak durumunun olmadığını bildirir ve bu çeşit boşamaya bir çare bulunmasını ister. Bu arada Yüce Allah'a da dua eder. Rasülullah (s.a.s) kendisine "Allah'tan kork, Evs senin amcanın oğludur. Ona iyi davran" diyerek öğüt verir.
    Bu olay üzerine Mücadele Sûresi'nin ilk dört ayeti indi. Böylece zıhar konusu çözüme bağlandı. Buna göre; zıhar yapan kocalar kınandı. Bununla birlikte pişman olup da sözlerinden geri dönmek isteyen koca için de "keffaret" cezası getirildi. Erkek yeniden eşine dönmek isterse, cinsel birleşmeden önce oruç keffaretinin benzeri bir cezayı yerine getirmek zorunda idi. Bu da önce köle azat etmek; buna güç yetiremezse, peşpeşe iki ay oruç tutmak; buna da güç yetiremezse altmış yoksulu doyurmaktan ibarettir. Nitekim Hz. Peygamber, ayetlerde öngörülen cezayı Havle (r. anha)'ye bildirdi. Fakat o, kocasının yoksulluğu ve yaşlılığı nedeniyle ne köle azadına, ne 60 gün oruca ve ne de 60 yoksulu doyurmaya gücü yetmeyeceğini bildirince, Allah'ın Rasulü (Birsa, 2,917 kg.lık ağırlık ölçüsü), Havle binti Salebe 60 sa' hurma verdi. Bununla Havle 60 yoksulu doyurup keffareti yerine getirdi ve eşinin yanına döndü. (bk. Buharî, Talak, 23; Ebu Davud, Talak, 17, Nesaî, Talak.)
    Bu duruma göre zıhar, keffareti yerine getirilinceye kadar bir cinsel birleşme engelidir. Bununla birlikte zıhar, eğer boşama niyeti ile yapılmışsa bir "bain talak" (bk. ileride boşama konusu), zıhar kastedilmişse, zıharın sonuçları ortaya çıkar. Bir niyet söz konusu olmaksızın, sadece eş başka birisine benzetilmiş olursa, herhangi bir hüküm doğmaz.
    5) İla durumunda keffaretten önce:
    İla; evlilik akdini sona erdirebilen bir yemin çeşididir. Bir fıkıh terimi olarak; kocanın eşiyle cinsel birleşmeyi yemin, adak veya birşarta bağlayıp, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesini ifade eder. Mesela; "Allah'a yemin olsun ki, şu kadar süre veya süresiz olarak sana yaklaşmayacağım", veya "Seninle cinsel temasta bulunursam, üzerime hac farz olsun" yahut "Seninle bir araya gelirsem, evliliğimiz sona ermiş olsun" gibi ifadelerle "ila" gerçekleşir.
    İslam'dan önceki arap toplumunda ila yemini kadını baskı altında tutmak, ona zarar ve sıkıntı vermek için başvurulan bir yöntemdi. Kimi zaman eşlerin birbiriyle ilişiğini kesmesi bir, iki yıl veya daha uzun süre devam ederdi.
    İslam ila süresini dört ayla sınırladı ve bu konuda eşlerin birbirine dönüşünü kolaylaştırdı. Ayette şöyle buyurulur: "Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse şüphesiz ki Allah her şeyi çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Eğer boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." (el-Bakara, 2/290 vd.)
    Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah'ın Rasulü bir ara eşlerine ila yaptı, yani helali haram kıldı, arkasından da haramı helal yaptı ve yemininden ötürü keffaret verdi." (Buharî, Savm, 11, Salat, 18, Nikah, 9, 92, Talak, 21, Eyman, 20, Mezalim, 25; Tirmizî, Talak, 21; Nesai, Talak, 32)
    İla'da eşler, yemin keffaretini vererek, ya da adak veya şartı üstlenerek, süreyi beklemeksizin bir araya gelebilirler. Ancak eşler barışmaksızın dört ay geçmiş olursa, hanefîlere göre evlilik, kendiliğinden "bain talak'la sona ermiş bulunur.
    Çoğunluk müctehitlere göre ise bu son durumda evlilik kendiliğinden sona ermez ve şu alternatifler doğar: a) Eşler barışıp evliliği sürdürebilir, b) Koca, eşini boşayabilir. c) Bu iki şıktan birisi gerçekleşmezse kadın hakime başvurarak evliliğe son verdirebilir. İla yöntemiyle ortaya çıkan boşama türü "rıc'î (cayılabilir) talak" tan ibarettir.
    İla'nın keffareti, yemin keffareti ile aynıdır. Bu da on fakiri doyurmak veya giydirmek yahut bir köle azat etmek; eğer bunlara güç yetmezse peşpeşe üç gün oruç tutmaktır. (bk. el-Kasanî, a.g.e., III, 162, İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 182 vd.; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 99 vd.)
    Cinsel Birleşme Yasağı Olan Zamanlar

    Yüce Allah evli eşlerin karı-koca hayatını meşru kılmıştır. İslamî edep sınırları içinde kalan eşlerin, kendi arasındaki cinsel hayatının ayıplanma ve kınanma yönünün bulunmadığı da belirtilmiştir. (bk. el-Mü'minûn, 23/6.) Ancak özellikle kadını fizik ve ruh sağlığı bakımından korumak gayesiyle, evli eşlerin cinsel hayatına da bazı sınırlamalar getirilmiştir. Kadının aybaşı ve lohusalık günlerinde, hac'da ihramlı olduğu sürece, dolaylı boşama yöntemleri olan zıhar veya îla, durumunda bunlara ait keffaret cezası yerine getirilinceye kadar kocası ile cinsel ilişkide bulunması caiz değildir. Aşağıda bu yasakları kısaca açıklayacağız.
    1) Aybaşı hali:
    a) Hayız terimi ve kapsamı:
    Hayz arapça mastar bir sözcük olup; kadının aybaşı olması ve aybaşı kanının akması demektir. Bir fıkıh terimi olarak; belli yaşlardaki kadının cinsel organından belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçede "hayız" yerine; aybaşı, adet, kirlilik, ayhali ve namazsızlık gibi sözcükler de kullanılır.
    Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir, a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir, b) Lohusalık (nifas) kanı. Doğumdan sonra belli bir süre gelen kandır, c) Özür (istihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. Biz, eşler arasında cinsel birleşmeye engel olan, ilk ikisi üzerinde duracağız. Çünkü, özür kanı cinsel birleşme engeli değildir.
    Adet görme anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan tabiî bir olaydır. İslam'ın çıkışı sırasında cahiliyye devri arapları adetli kadına arkadan, Hıristiyanlar ise önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak dururlar, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip içmezlerdi. (bk. Müslim, Hayz, 6; Ebu Davud, Tahare, 102, Nikah, 46; Döndüren, Delilleriyle, İslam ilmihali,s: 178 vd. Faruk Beşer, Hanımlara özel ilmihal, İstanbul 1989, S: 154vd.)
    İslam, kadına ruhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Aybaşı ve lohusalık süresince kadını cinsel yönden koruma altına aldı.
    Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, eziyet veren bir haldir. Bu nedenle ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.)
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bu hayız, Allah'ın Adem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir." (Buharî, Hayz, 1,7, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davüd, Menasik, 23.) Adet gören kadınlardan tam olarak uzak mı, kalınacağını soranlara Allah'ın Rasulü şöyle cevap vermiştir: "Cinsel birleşme dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 18; İbn Mace, Tahare, 12.)
    Adetli olan kadının temiz olmayan yönü sadece adet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı temizdir. Hz. Aişe'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s)'ın isteği üzerine ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu." (Buharî, Hayz, 2, 3; Müslim, Hayz, 15; Nesaî, Tahare, 173,174.) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi." (Müslim, Hayz, 14)
    Kadın adet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında, erkek çocuğu ise ihtilam olmaya on iki yaşlarında başlar. Bu durum her iki cinste de erginliğin başlangıcı sayılır. Ancak ay hali veya ihtilam olmada gecikme halinde, çoğunluk müctehitlere göre on beş yaş her iki cinsin erginlik başlangıcıdır. Artık adet gören kadın veya ihtilam olan erkek namaz, oruç, hac, zekat gibi İslam'ın tüm emirlerinin ve yasaklarının muhatabı olur.
    Adet görmenin üst sınırı için açık bir ayet veya hadis bulunmadığı için İslam fakihleri tecrübeye dayanarak değişik yaşlar belirlemişlerdir. Ebu Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre elli beş yaş olan bu sınır, Malikîlere göre yetmiş, Hanbelîlere göre ise elli yaştır. Şatiîler adetin devam edebileceği süreye bir üst sınır getirmemiş, bu halin ömür boyu sürebileceğini, ancak çoğunlukla altmış iki yaşında sona erdiğini belirtmekle yetinmişlerdir. (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, l, 279 vd.; eş-Şürünbülalî, Meraku'l-Felah, Mısır 1315, S:23; İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire, t.y., l, 363.) Bununla birlikte Hanefîlere göre, nadir de olsa elli beş yaşından sonra gelen kan, koyu kırmızı veya siyah renkte ise adet kanıdır.
    Hanefî ve Hanbelîlere göre gebe kadın adet görmez. Çünkü Evtas'ta esir edilen kadınlar için Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Savaş esirlerinden hiçbir gebe kadınla doğuma kadar; gebe olmayanlarla ise hayız görünceye kadar cinsel temasta bulunulmasın." (Ebu Davud, Nikah, 44; Tirmizî, Siyer, 15; Darimî, Talak, 18.) Yine Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) adet halindeki eşini boşadığı zaman, Allah elçisi onun hakkında şöyle buyurmuştur:
    "Eşini temiz olduğu günlerde veya gebe iken boşasın." (eş-Şevkanî, Neylül-Evtar, VI, 221; bk. A. b. Hanbel, II, 58.)
    Malikîler ve son dönemdeki fetvasına göre İmam Şafiî ise, gebe kadının da kimi zaman adet görebileceğini kabul ederler. Onlar, hayızdan söz eden ayetin mutlak anlamı ile, adetin kadının yaratılışından olduğunu bildiren bazı haberlere dayanırlar. (İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, l, 51.)
    Hanefîlere göre hayzin en kısa süresi üç gün üç gecedir. Bundan azı özür kanı sayılır. Ortası beş gün, en uzun süresi ise on gün on gecedir. On günü geçen kanamalar da özür kanı sayılır. Dayandıkları delil şu hadistir: "Bekar veya dul kadın için en kısa hayız süresi üç gün, en uzun süresi ise on gündür." (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, l, 191; krş. Buharî, Hayz, 24; Darimi, Vudû, 88, 89, 94.)
    Şafiî ve Hanbelîlere göre en kısa süre bir gün bir gece, en uzun süre ise, altı veya yedi gündür. Malîkiler en kısa süre için bir sınır belirlemezken, en uzun süreyi, kadının durumuna göre otuz güne kadar çıkarırlar. (bk. el-Kasanî a.g.e., l, 39: İbnu'l-Hümam, a.g.e., l, 11; İbn Rüşd; a.g.e., l, 48. vd.; İbn Kudame, a.g.e., 1. 308)
    Adetli kadın, adet kanı kesilince boy abdesti alır ve bundan sonra eşi ile cinsel temasta bulunabilir.
    b) Adetli kadına yasaklanan şeyler:
    aa) Namaz kılmak:
    Adetli kadının namaz kılması caiz değildir. Hz. Peygamber Fatıma binti Hubeyş (r. anha)'ye şöyle buyurmuştur: "Adetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl." (Buharî, Hayz, 19, 24, Vudu, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebu Davud, Tahare, 109; A. b. Hanbel, VI, 42, 141, 187, 194, 204, 222; Darimî, Vudu, 76.) "Adetli kadın kılamadığı namazı kaza etmez, tutamadığı farz oruçları ise kaza etmesi gerekir. Hz. Aişe şöyle demiştir:
    "Biz Rasülullah (s.a.s) devrinde adet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buharî, Hayz, 20; Ebu Davud, Tahare, 104; Tirmizi, Savm, 67; Nesaî, Hayz, 17, Sıyam, 64.)
    bb) Oruç tutmak: Adet gören kadın oruç tutmaz. Delil yukarıdaki Hz. Aişe hadisidir. Ancak farz oruç borcu onların üzerinden düşmez ve kaza etmeleri gerekir.
    cc) Tavaf: Hz. Peygamber hac sırasında adet gören Hz. Aişe'ye şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışında kalan, diğer hac ibadetlerini yap." (Buharî, Hayz, 1, 7, Hacc, 81, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davud, Menasik, 23.)
    dd) Kur'an-ı Kerîm okumak: Adetli olan kadın veya cünüp olan kimse Kur'an okuyamaz, mushafa el süremez ve onu kılıf, çanta gibi bir muhafazanın içinde olmadıkça eline alıp taşıyamaz. Allah Teala şöyle buyurur: "Ona (Kur'an'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez." (el-Vakıa, 56/79.) Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: "Adetli kadın ve cünüp kimse Kur'an'dan bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahare, 98; ibn Mace, Tahare, 105.)
    Bu duruma göre bir kılıf veya çanta içindeki mushafa el sürmek veya onu taşımak hayızlı ve cünüp kimse için caizdir. Yine ilimle uğraşan kimse tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zaruret yüzünden giyisisinin yeni île veya eliyle tutabilir. Kur'an yapraklarını abdestli olarak çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için kalemle çevirmek de caizdir. Diğer yandan adetli veya cünüp kimse; tesbih, tekbir, zikir, salat okuyabileceği gibi dua ayetlerini de dua niyetiyle okuyabilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, l, 471; bk. Darimî, Vudü, 103.)
    ee) Mescide girmek: Adetli kadının veya cünübün mescide girmesi, orada eğleşmesi veya itikafa çekilmesi caiz değildir. Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp için mescide girmek helal olmaz." (İbn'Mace, Tahare, 92,126; Ebu Davud, Tahare, 92; Darimî, Vüdu, 116.) Şafii ve Hanbelîlere göre; adetli kadının veya cünübün kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesi caizdir. Çünkü Hz. Peygamberin, Hz. Aişe'ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (bk. Müslim, Hayz, 11-13; Nesaî, Tahare, 172, Hayz, 18; İbn Mace, Tahare, 120.)
    ff) Cinsel ilişkide bulunmak: Ayette şöyle buyurulur: "Hayız halinde iken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın." (el-Bakara, 2/222.) Burada, uzaklaşmaktan gaye, cinsel ilişkinin bırakılmasıdır. Yine adetli eşi ile cinsel yönden ne kadar ilgilenebileceğini soran bir sahabiye Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Senin için göbekten üst yanı serbesttir." (Darimî, Vudü, 107; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, l, 277.)
    Hanbelîlere göre, bir koca için adetli karısının diz kapak-göbek arası cinsel temasın dışında serbesttir. Delil şu hadistir. "Adetli kadına cinsel temasın dışındaki her şeyi yapabilirsin." (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 16.) Hanefî, Şafiî ve Malikîlere göre, adetli veya lohusa olan eşiyle cinsel ilişkide bulunan erkeğe keffaret cezası gerekmez. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir.
    Diğer yandan bir hadiste; "Kim adetli bir kadınla cinsel temasta bulunursa, yarım dinar (yaklaşık iki gram altın para) tasadduk etsin." buyurulmuştur. (Tirmizî, Tahare, 102; Ebu Davud, Nikah 46, 47; Tıbb, 50; İbn Mace, Tahare, 123.)
    gg) Boşama: Adetli kadını boşamak caiz değildir. Ancak bununla birlikte çoğunluğa göre boşama tasarrufu geçerli olup, "bıd'î boşama" adını alır. Ayette; "Eşlerinizi boşayacağınız zaman, iddetlerine doğru boşayın" buyurulur. (et-Talak, 65/1) Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın, demektir. Çünkü ay halinin geride kalan kısmı iddetten sayılmaz. Hz. Peygamber, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşayabileceğini bildirmiştir. (eş-Şevkarî,a.g.e, VI,221.)
    2) Lohusalık:
    Lohusalık, kadının fizyolojik bakımdan rahatsız olduğu doğum sonrasındaki belli bir dönemi ifade eder. Doğumun arkasından gelen kana "nifas" denir. Kadın gebelik süresince abdestini alır, namazını kılar ve sağlığı için zararlı olmayacaksa farz orucu da tutabilir.
    Lohusalığın en kısa süresi için bir sınır yoktur. Bir gün bile olabilir. Çünkü en kısa süreyi belirleyen bir ayet veya hadis yoktur. Bu durumda, onun fiilen var olduğu süreye bakılır. Hanefîlerle Hanbelîlere göre, lohusalığın en uzun süresi kırk gündür. Bundan sonra görülecek kan, özür kanıdır. Delil, Ümmü Seleme (r. anha)'den nakledilen şu hadistir: "Lohusa kadın, Hz. Peygamber döneminde kırk gün kırk gece beklerdi." (Ebu Davud, Tahare, 119.) Şafiî ve Malikîlere göre, lohusalığın en uzun süresi altmış gündür. Ancak bu süre uygulamada genellikle kırk gün olarak gerçekleşir.
    Kadın doğum yapmakla birlikte kan görmeyebilir. Nitekim Hz. Peygamber döneminde bir kadın doğum yapmış ve lohusalık kanı görmediği için kendisine "zatu'l-cüfuf (kanı kuru)" denilmiştir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 41-43; İbnü'l-Hümam, a.g.e., l, 129; İbn Abidîn, a.g.e., l, 275 vd.)
    Lohusalık süresi içinde görülen temizlik de nifastan sayılır. Örneğin; doğumdan sonra on gün kan gelip, beş gün kesildikten sonra on gün daha kan gelecek olsa, bu yirmi beş günün tamamı lohusalık süresi sayılır.
    El ve ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle lohusalık hali meydana gelir ve genellikle on-onbeş gün kadar devam eder. Fakat henüz uzuvları belirmemiş bir düşüğe nifas hükümleri uygulanmaz. Bunun düşmesiyle görülen kan üç gün sürer ve daha önce de en az on beş gün temizlik hali devam etmiş bulunursa bu, hayız kanı olmuş olur. Böyle değilse özür kanı sayılır.
    Lohusalık süresi içinde bir koca, aybaşı halinde olduğu gibi eşiyle cinsel ilişkide bulunamaz. Aksi halde günahkar olur ve tevbe - istiğfar etmesi gerekir. Yine lohusa kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz. Yalnız tutamadığı oruçları kaza eder. Mescide giremez, Kur'an okuyamaz ve Beytullah'ı tavaf edemez. Bu bakımlardan adetli kadınla lohusa arasında önemli bir ayrılık bulunmaz.
    Aybaşı veya lohusalık günleri dışında gelen kanın özür kanı sayıldığını yukarıda belirtmiştik. Böyle bir kimseye "özür sahibi" denir. Özürlü kimse her namaz için abdest alır ve namazım kılar, orucunu tutar. Özür kanı hacda tavaf engeli de değildir.
    3) İhramlı olmak:
    Hacca veya umreye niyetlenen kimsenin "mikat" denilen yerlerden itibaren, daha önce mubah olan bir takım fiilleri kendisine haram kılmasıdır. Dikişli elbise giymek, kokulanmak ve eşi ile cinsel ilişkide bulunmak bu yasakların başında gelir. Ancak kadınlar dikişli giysilerini çıkarmazlar.
    Böylece hac veya umre sırasında ihramlı kalındığı sürece evli eşler arasında cinsel ilişki veya buna yol açabilecek sarılma, öpüşme, şehvetle dokunma ve kadının cinsel organına bakma gibi fiiller yasaktır. Ayette şöyle buyurulur: "Kim hac aylarında ihrama girerek haccı kendisine farz kılarsa, hac sırasında kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur" (el-Bakara,2/197.) Ayetteki "refes" sözcüğü, kadınla cinsel teması veya genel olarak erkeklerin kadınların cinsel yönüne olan ihtiyacını kinayeli olarak ifade eder. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan korunur ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur." (Buharî, Hacc, 4, Muhsar, 9, 10; Müslim, Hacc, 438; Nesaî, Hacc, 4; İbn Mace, Menasik, 3; A. b. Hanbel, II, 229, 410, 484)
    Hanefîlere göre, ihramlının nişanlanıp evlenmesi caizdir. Ancak bu takdirde zifaf, hac'dan sonraya geciktirilir. Delil, Hz. Peygamber'in ihramlı iken Meymûne île evlenmesidir. (Buhari, Sayd, 12, Nikah, 30, Megazî, 43; Müslim, Nikah, 46, 47, 48, Tirmizî Hac, 24.) Çoğunluk fakîhler ise ihramlının evlilik akdini geçersiz sayarlar. Dayandıkları delil şu hadistir: "İhramlı kimse evlenemez, kendisi île evlenilmez ve nişanlanılmaz." (Müslim, Nikah 41-45; Ebu Davud, Menasik, 38, Tirmizî, Hac, 23, Nesaî, Menasik, 91.) Bunlar Hz. Peygamber'in Meymûne ile evlenmesinin ihramlı değilken vuku bulduğunu söylerler. (Tirmizî, Hac, 23,24;.Darimî, Menasik, 21; A. b. Hanbel, VI, 393.)
    Hac yapmakta olan kimse Arafat'da vakfeden önce cinsel ilişkide bulunsa haccı fasid olur ve gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca ceza olarak bir küçük baş hayvanı kurban keser. Cinsel birleşmeye yol açabilecek öpme, şehvetle dokunma gibi fiillerde, boşalma olsun veya olmasın, bir küçük baş hayvan kurban gerekir. Malikîler dışında çoğunluğa göre bu durumda hac fasid olmaz.
    Arafat'da vakfeden sonra, henüz ihramdan çıkmadan eşiyle cinsel temasta bulunmanın cezası ise, büyük baş bir hayvanın kurban kesilmesidir. (Ayrıntı için bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 183 vd; ez-Zühaylî, a.g.e., III, 203 vd., Döndüren, a.g.e. s. 593 vd.)
    4) Zıhar durumunda keffaretten önce:
    Zıhar, dolaylı yoldan bir boşama yöntemi olup, keffaret yerine getirilmedikçe cinsel birleşme caiz olmaz. "Zahr" sözlükte "insanın sırtı" demektir. Bir fıkıh terimi olarak zıhar; kocanın karısına; "Sen bana annemin sırtı gibisin, yani haramsın" diyerek yaptığı bir yemini ifade eder.
    İslam'ın gelişi sırasında, arap toplumunda eşine kızan bir erkek yukarıdaki sözlerle onu kendisine haram kılar, fakat asıl niyetini ortaya koyuncaya kadar da evlilik askıda kalırdı. Ne evli, ne de bekar durumuna düşen kadın için zıhar, sıkıcı bir hal idi.
    Asnab-ı kiramdan Evs b. Samit (r.a), eşi Havle binti Sa'lebe'ye kızarak, "Sen bana annemin sırtı gibi ol" der ve evi terkeder. Eşi, Hz. Peygamber'e başvurarak yaşlılığını, yoksulluğunu ve çocuklarına bakacak durumunun olmadığını bildirir ve bu çeşit boşamaya bir çare bulunmasını ister. Bu arada Yüce Allah'a da dua eder. Rasülullah (s.a.s) kendisine "Allah'tan kork, Evs senin amcanın oğludur. Ona iyi davran" diyerek öğüt verir.
    Bu olay üzerine Mücadele Sûresi'nin ilk dört ayeti indi. Böylece zıhar konusu çözüme bağlandı. Buna göre; zıhar yapan kocalar kınandı. Bununla birlikte pişman olup da sözlerinden geri dönmek isteyen koca için de "keffaret" cezası getirildi. Erkek yeniden eşine dönmek isterse, cinsel birleşmeden önce oruç keffaretinin benzeri bir cezayı yerine getirmek zorunda idi. Bu da önce köle azat etmek; buna güç yetiremezse, peşpeşe iki ay oruç tutmak; buna da güç yetiremezse altmış yoksulu doyurmaktan ibarettir. Nitekim Hz. Peygamber, ayetlerde öngörülen cezayı Havle (r. anha)'ye bildirdi. Fakat o, kocasının yoksulluğu ve yaşlılığı nedeniyle ne köle azadına, ne 60 gün oruca ve ne de 60 yoksulu doyurmaya gücü yetmeyeceğini bildirince, Allah'ın Rasulü (Birsa, 2,917 kg.lık ağırlık ölçüsü), Havle binti Salebe 60 sa' hurma verdi. Bununla Havle 60 yoksulu doyurup keffareti yerine getirdi ve eşinin yanına döndü. (bk. Buharî, Talak, 23; Ebu Davud, Talak, 17, Nesaî, Talak.)
    Bu duruma göre zıhar, keffareti yerine getirilinceye kadar bir cinsel birleşme engelidir. Bununla birlikte zıhar, eğer boşama niyeti ile yapılmışsa bir "bain talak" (bk. ileride boşama konusu), zıhar kastedilmişse, zıharın sonuçları ortaya çıkar. Bir niyet söz konusu olmaksızın, sadece eş başka birisine benzetilmiş olursa, herhangi bir hüküm doğmaz.
    5) İla durumunda keffaretten önce:
    İla; evlilik akdini sona erdirebilen bir yemin çeşididir. Bir fıkıh terimi olarak; kocanın eşiyle cinsel birleşmeyi yemin, adak veya birşarta bağlayıp, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesini ifade eder. Mesela; "Allah'a yemin olsun ki, şu kadar süre veya süresiz olarak sana yaklaşmayacağım", veya "Seninle cinsel temasta bulunursam, üzerime hac farz olsun" yahut "Seninle bir araya gelirsem, evliliğimiz sona ermiş olsun" gibi ifadelerle "ila" gerçekleşir.
    İslam'dan önceki arap toplumunda ila yemini kadını baskı altında tutmak, ona zarar ve sıkıntı vermek için başvurulan bir yöntemdi. Kimi zaman eşlerin birbiriyle ilişiğini kesmesi bir, iki yıl veya daha uzun süre devam ederdi.
    İslam ila süresini dört ayla sınırladı ve bu konuda eşlerin birbirine dönüşünü kolaylaştırdı. Ayette şöyle buyurulur: "Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse şüphesiz ki Allah her şeyi çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Eğer boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." (el-Bakara, 2/290 vd.)
    Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah'ın Rasulü bir ara eşlerine ila yaptı, yani helali haram kıldı, arkasından da haramı helal yaptı ve yemininden ötürü keffaret verdi." (Buharî, Savm, 11, Salat, 18, Nikah, 9, 92, Talak, 21, Eyman, 20, Mezalim, 25; Tirmizî, Talak, 21; Nesai, Talak, 32)
    İla'da eşler, yemin keffaretini vererek, ya da adak veya şartı üstlenerek, süreyi beklemeksizin bir araya gelebilirler. Ancak eşler barışmaksızın dört ay geçmiş olursa, hanefîlere göre evlilik, kendiliğinden "bain talak'la sona ermiş bulunur.
    Çoğunluk müctehitlere göre ise bu son durumda evlilik kendiliğinden sona ermez ve şu alternatifler doğar: a) Eşler barışıp evliliği sürdürebilir, b) Koca, eşini boşayabilir. c) Bu iki şıktan birisi gerçekleşmezse kadın hakime başvurarak evliliğe son verdirebilir. İla yöntemiyle ortaya çıkan boşama türü "rıc'î (cayılabilir) talak" tan ibarettir.
    İla'nın keffareti, yemin keffareti ile aynıdır. Bu da on fakiri doyurmak veya giydirmek yahut bir köle azat etmek; eğer bunlara güç yetmezse peşpeşe üç gün oruç tutmaktır. (bk. el-Kasanî, a.g.e., III, 162, İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 182 vd.; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 99 vd.)

  Okunma: 4021 - Yorum: 12 - Amp