Makaleler Örnekleri - Delinetciler Portal

Makaleler Örnekleri

  1. Son altı yıldır, Cumhuriyetçi Kongre'nin desteği ile Bush, Amerikan yönetiminin olumsuz ve dünya işlerinde kutuplaştırıcı bir rol oynamasına neden oldu. Salı günü, ABD ara seçimlerinde, Amerikalı seçmenler hem çabuk hem de devam eden politik sonuçlarla harikulade bir biçimde geri püskürttü.

    8 - Makaleler Örnekleri

    Ülkenin hemen her eyaletinde seçmenler, yıllar sonra Cumhuriyetçi adayları yenilgiye uğrattı ve muhalefetteki Demokratları Temsilciler Meclisi'ne taşıdı. Her halükarda, sonuçlar Washington'daki politik manzarayı değiştirecektir. Felaket getiren Rumsfeld'in görevinden ayrılması en az üç yıl gecikti. Ancak yine de, bu durum Bush'un sonunda, savunma bakanının çok büyük bir sorumluluğunu üzerinde taşıdığı Irak felaketi gerçeğiyle yüz yüze gelmeye zorlandığını gösteriyor. 11 Eylül'de Pentagon üzerinde duman tüterken, Rumsfeld yanlış bir biçimde Saddam Hüseyin'i işaret eden bir not yazıyordu bile. O, herkesten çok neo muhafazakarların uzun zamandır sabit fikirli kaldığı Irak'a saldırma davulunu çaldı. Amerika'nın Irak'taki küçük düşürmelerinde herkesten fazla o sorumluydu.

    The Guardian

    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2006-11-18 #2
    9 - Makaleler Örnekleri

    San Antonio Express-News gazetesi, Başkan Bush'un, Demokratların çoğunluğu ele geçirdiği Kongre'de yapacağı konuşma öncesinde yaptığı basın açıklamasının büyük bir adım olduğunu ve Irak Savaşı konusunda yeni bir perspektifin zamanının geldiğini söylemesinin kaydadeğer gelişmeler olduğunu yazdı.

    Bush'un, Rumsfeld'in seçimlerdeki yenilgiden sonra sunduğu istifasını kabul ettiğini de duyurdu. Gazete, Bush'un önceki hafta Rumsfeld'in kalacağını söylediğini; ancak her iki partiden de, Irak müdahalesini destekleyenler de dahil, Rumsfeld'in savaşı yönetiş tarzı nedeniyle saldırılar bulunduğunu kaydetti. Seçim öncesinde yapılan anketlerde de seçmenin büyük bir bölümünün Irak Savaşı'nın yönetiliş biçiminden memnun olmadığının ortaya çıktığına işaret eden gazete, Bush'un dahi durumdan duyduğu hayal kırıklığını kabul ettiğini aktardı. Rumsfeld'in inatçılığının, yönetimin hatalarını kabul etmeyişinin bir simgesi haline geldiğine dikkat çeken gazete, Bush'un çarşamba günü bu mesajı alarak eleştiri okları yöneltilen Rumsfeld'in "zavallı liderliğine" son verdiğini yazdı.



    San Antonio Express-News

  3. 2006-11-18 #3
    Eğer bir ölüm, bir istifa doğal takvimi değiştirmezse, 20 Ocak 2009'da, George W. Bush, koltuğunu çözümü son derece güç birçok sorundan oluşan miras alacak olan (Cumhuriyetçi ya da Demokrat) yeni başkana bırakacak. Yeni başkan göreve başladığında, ABD'nin neredeyse kesin olarak hâlâ Irak'ta olacağını söyleyebiliriz. Yeni başkan, Nixon'ın, 1969-1973 yıllarındaki yönetiminde olduğu gibi, bu yitirilmiş savaşta, bir yandan Amerika'nın askeri güvenilirliğini en üst düzeyde tutmayı sürdürmeye çalışıp diğer yandan kayıplarını en azda tutmaya çalışacaktır.

    Amerikan sağı, yeni başkanı, Cumhuriyetçi olsa bile, medyadaki yeni muhafazakârların idealleştireceği Bush'tan daha zayıf olmakla suçlamaktan kaçınmayacaktır. Siyasi saldırılardan kurtulma ve dünyaya ABD'nin gücünü gösterme gerekliliği, ABD'nin gelecekteki başkanını, düşmanlarına karşı bu ülkede ya da başka bir yerde bir güç gösterisinden sonra Irak'tan çekilmeye zorlayacaktır. ABD, eğer bir zorluk içindeyse, Irak hükümetini ya da bir iç savaş durumunda favorileri olan gücü, askeri açıdan desteklemeyi sürdürecektir. ABD'nin Ortadoğu'daki durumu bugünkünden farklı olmayacak. Eğer Bush nükleer kapasitesini etkisizleştirmek için İran'a saldırırsa, öngörülemez bir döneme gireceğiz. Ancak Akdeniz'den Pakistan'a uzanan bir coğrafyada üç cephede, Irak'ta Sünni milliyetçilere, Afganistan'da Taliban'a, İran'da Şiilere karşı savaşması çok zayıf bir ihtimaldir.

    ABD İran'a saldırmazsa ve İran teokrasisi başka bir rejimle yer değiştirmezse, yeni başkan nükleer gücü olan bir İran'la anlaşmak zorunda kalacaktır. Eğer İran, İsrail'in Ortadoğu'daki atom silahı tekelini yıkarsa nükleer gücün yaygınlaşma riski artacaktır. Birçok ülke İran'ı izleyecektir. Bazıları ABD'nin Irak'ta uğradığı yıkımın sonuçlarından birinin de, Filistin sorununun kalıcı olarak çözümü konusunda yeni bir Amerikan girişimi olacağı umudunu taşıyor. Bence bunun tersi daha muhtemeldir. Eğer ABD, Irak ve Afganistan'dan çıkıp gider ve Arap ülkelerinin de dışında kalırsa, Amerikan siyasetçilerinin İsrail'e olan desteklerini dengelemek için -zaten çok zayıf olan- Arap ve Müslüman kamuoylarını kazanmaya yönelik eylemleri daha da azalacaktır. Irak'tan pek de muzaffer olmayan bir geri çekilişin daha da kışkırtacağı ABD sağının Arap ve İslam düşmanlığı, ABD ile Avrupa arasındaki gerilimi artıracaktır. 21. yüzyılın ikinci on yıllık döneminde Avrupalılar muhafazakâr Cumhuriyetçiler ve bazı liberal Demokratlar tarafından "Eurabian" appeasers [Avrupalı-Arap yatıştırıcılar] olarak muamele görecekler.

    Amerikan iç siyasetine gelince, Irak Savaşı'ndan uzun süreçte kârlı çıkanlar, bu savaşa karşı çıkan Demokratlar değil, savaşı başlatan ve yitiren Cumhuriyetçiler olacaktır. Bu durum ilk bakışta göründüğünden daha az paradoksaldır. Irak Savaşı'nın geriye dönük olarak yüceltilmesiyle çok daha dikkatli bir askeri siyaset bir arada görülebilir. Powell doktrini -ABD'nin son seçenek olarak birlik göndermesi, bir askeri eylemin ancak çok gerekli olduğunda (ama ezici bir güçle) gerçekleştirilmesi- yeniden gün yüzüne çıkabilir. Hiç kuşku yok ki, yakın bir gelecekte, Amerikalıların büyük çaplı askeri harekâtlara girişmeyi reddetmesine yol açacak bir "Irak sendromu" ortaya çıkacaktır.

    Michael Lind
    le Courrier International

  4. 2006-11-18 #4
    Bir zamanlar, Amerika'nın en yakın müttefiklerinden biri olarak değerlendirilen Türkiye'de bugün giderek artan bir Amerikan karşıtlığı hakim. German Marshall Fonu tarafından yakın dönemde yapılan bir anket, Türklerin sadece yüzde 7'sinin ABD politikalarını onayladığını, yüzde 81'inin ise karşı çıktığını ortaya koydu. Ankete katılanların yüzde 56'sı ABD liderliğinin "fazlasıyla istenmediği" cevabını verdi. Türkiye ile ABD arasındaki mevcut çatlak Irak'taki savaş nedeniyledir. Türkler bu savaşa karşı çıktı, Saddam'ı sevdiklerinden değil, bunun ülkede mezhepsel şiddeti ve Kürt milliyetçiliğini güçlendireceğinden korkuyordu. Son üç yılda, Türkiye, korkularında haklı çıktı. Amerika'nın Irak işgali Türkiye'nin Kürt sorununu ciddi ölçüde ağırlaştırdı ve Türkçe kısaltması ile PKK'nın, Kürdistan İşçi Partisi tarafından yürütülen ayrılıkçı mücadeleye yeni bir güç kattı. Ocak ayından bu yana 91'den fazla Türk güvenlik görevlisi PKK tarafından öldürüldü ve PKK'nın, Kuzey Irak'taki eğitim kamplarında saklandığına inanılıyor. Pek çok Türk, PKK şiddetinin artmasından dolayı Birleşik Devletler'i suçluyor; çünkü Kuzey Irak ABD'nin kontrolü altında.

    Başbakan Erdoğan hükümeti sürekli bir biçimde Birleşik Devletler'e PKK'nın Irak'taki eğitim kamplarının elimine edilmesi için askerî operasyon düzenlenmesi çağrısı yapmıştı. Ancak, Birleşik Devletler, Türkiye'nin PKK'ya karşı mücadelesine sözlü destek verirken, bir yandan da ABD güçlerinin Irak'ta batağa saplandığı bir ortamda somut bir adım atma konusunda isteksiz davrandı. Bu, pek çok Türk'e, Birleşik Devletler'in Türkiye için devasa önemi bulunan bir güvenlik meselesinde Kürtlerin yanında yer alıyor etkisi oluşturdu. Ve böylece Ankara ile Washington arasında daha fazla gerilime neden oldu. Sonuçsuzluk ve eylemsizlik nedeniyle hayal kırıklığına uğrayan Türk hükümeti, PKK'nın Kuzey Irak'taki kamplarını yok etmek için tek taraflı operasyon tehdidinde bulundu.

    Birleşik Devletler, Irak'ta herhangi bir Türk saldırısına şiddetle karşı çıkıyor; bunun Kuzey Irak Kürt bölgesini istikrarsızlaştırmasından korkuyor. Türkiye'de artan Amerikan karşıtlığını önlemek için, Raltson'un atamasını Birleşik Devletler tarafından atılacak somut adımların izlemesi gerekmektedir. Bu, Amerika'nın PKK tehdidine son vermedeki ciddiyetinin altını çizecektir. Birleşik Devletler'in özellikle yapması gerekenler şunlar: Kuzey Irak'ta serbestçe dolaşan PKK'nın önemli liderlerini yakalamak ve Türk hükümetine iade etmek. PKK'nın lojistik yollarını keserek Kuzey Irak'taki PKK hareketlerini sınırlandırmak. Dünyanın en büyük petrol depolarından biri olan Kerkük kentini Kürt yönetimi yerine Irak yönetimine vermek, Hepsi birlikte, bu adımlar Birleşik Devletler'in Türkiye'nin PKK terör tehdidini ortadan kaldırma çabalarına ciddi bir yardım sağladığının kanıtını oluşturacak ve Türkiye ile ciddi bir stratejik ortaklık geliştirme çabalarına somut bir içerik kazandıracaktır. Bu adımları atmadaki başarısızlık, ABD-Türkiye ilişkilerinde daha ciddi bir bozulmayı ve Türkiye'nin Batı'ya yabancılaşmasını beraberinde getirecektir.

    F. Stephen Larabee
    International Herald Tribune

  5. 2006-11-19 #5
    72 - Makaleler Örnekleri

    Bugün karşı karşıya olduğumuz uluslararası terör, değişmiş bir dünyanın sözde-dini görüşüne dayanmaktadır. Terör, bu görüşü, kolayca etkilenebilen genç erkek ve kadınlara satmaya çalışan gayriinsanı bir oluşumdur.

    Hoşgörü sahibi, demokratik toplumumuzda dünyaya gelen ve diğer Britanyalı hemşehrilerine karşı en ufak bir kin beslemeyen Britanyalı bir gencin, kalabalık bir banliyö treninde kendisini havaya uçurmasını da bu şekilde sağlayabilmektedir. Şimdiye kadar duyduğum en tüyler ürpertici ifadelerden birisi geçtiğimiz yıl temmuz ayında Londra'da gerçekleştirilen bombalama olaylarının sorumlusu olan İngilizlerden birisinin, Shezhad Tanweer'in verdiği ifade olmuştur. Tanweer, kendisini ölüme gönderenlerin zafer kazanmış olacaklarını; çünkü kendilerinin "ölümü bizlerin hayatı sevdiği kadar sevdiğini" söylemiştir.

    Batı Müslümanlara düşman değil...

    Ancak Tanweer'in ifadesinde kullandığı "biz" kelimesinin İngiltere ya da yurtdışındaki Müslüman toplumun büyük bir bölümünü ifade etmediği son derece açıktır. Bu ülkenin varlığına son derece büyük ve hayati önem taşıyan bir katkı sağlayan iki milyon Müslüman, bu teröristlerden kendileri adına eylem yapmasını istemedi. Aksine ezici bir çoğunluğu yüce ve asil inançlarına getirilen bu kötülemeden büyük bir rahatsızlık duymaktadır.

    Bu kişilerin görüşleri temel iki saptırmaya dayanmaktadır. Bunlardan ilki Batı'nın gerek kendi topraklarında gerekse yurtdışında İslam'a karşı bilinçli ve eşgüdümlü bir saldırı gerçekleştirdiğidir. Bu, düpedüz bir saçmalıktır. "Batı" her anlamda siyasi bir varlık olduğu kadar Müslümanlara güçlü bir destek ve yardım geçmişine sahip oluşuyla da ön plana çıkmaktadır. Kosova, Darfur, tsunami faciası, Keşmir'deki deprem, bu geçmişe ait sadece birkaç örnektir. İngiltere'de bizler son beş yıllık dönem boyunca Müslüman ülkelere yönelik insani, proje ve kalkınma yardımlarına 5 milyar İngiliz Sterlini'ni aşkın para yatırmış bulunmaktayız.

    Teröristlerin söylemlerindeki ikinci saptırma ise, bu kişilerin bir şekilde Müslümanları savunduğudur. Oysa üzücü gerçek, bu şahısların kurbanlarının büyük çoğunluğunun Müslümanlar olduğudur. Ürdün'deki bir düğün töreninde bombalı saldırı gerçekleştirdiler. Afganistan'da öğretmenleri idam ediyorlar. Irak'ta camileri tahrip edip masum Müslümanları öldürüyorlar. Mısır ve Endonezya'da turistleri korkutup kaçırmaya ve yatırımı uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Bu tür eylemleri ile Müslümanların hayatını iyileştirmiyor, aksine çok daha kötüye götürüyorlar. İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nda köprü kurmak ve tartışma ortamını mümkün kılmak amacıyla basın ve yayın organlarıyla çalışan ve son derece büyük saygı gören Arap ve Urdu asıllı sözcülerden oluşmuş bir ekip bulunmaktadır.

    Ayrıca Pakistan, Mısır ve Endonezya gibi ülkelere Müslüman Britanyalılardan oluşan heyetlerin gönderilmesini de desteklemekteyiz. Söz konusu heyetlerin üyeleri Britanya'nın dış politikasının birer savunucusu olarak görevlendirilmemektedir, aksine birçoğu Irak konusunda son derece katı görüşlere sahiptir; ancak bu üyelerin amacı bugün Britanya'da yaşamanın kendilerine sunduğu zorluklar ve fırsatlar konusunda Müslüman kardeşlerine üç boyutlu bir resim çizebilmektir. Örneğin, sağlıklı bir demokrasi ortamında üzerlerine düşeni yaptıkları ve hükümet politikası hakkındaki fikirlerini sesli olarak ifade ettikleri gerçeğini göstermeye çalışmaktadırlar. Birleşik Krallık'taki Müslüman cemiyetler, Britanya için en güçlü potansiyel elçi konumundadırlar ki; bu nitelikleri, sahip oldukları inancın da elçisi olma potansiyellerini azaltmamaktadır. Bu gruplar, teröristlerin genişletmeye çalıştığı bölünmeyi engellemek amacıyla bir köprü kurma çabalarımızda elimizdeki en büyük desteklerden birisidir. Müslüman kardeşlerimiz dini aşırılıkçılığa karşı çıktıklarında bu, aynı sözler bir hükümet bakanı tarafından sarf edildiğinden çok daha güçlü ve göz ardı edilmesi çok daha zor olan bir etki meydana getirmektedir.

    Küresel şiddete karşı işbirliği

    Dolayısıyla bu ülkedeki Müslümanlarla ilişkiler hakkında bir sonraki haber gazetelerde yer aldığında, taraflı olan ve sadece önemsiz bir azınlığı temsil eden kişilerin görüşleri dışındaki görüşleri de dikkate alalım ve mikrofonu dini aşırılıkçı çarpıklıklarla mücadele edebilecek itibar ve nüfuza ve olaylara çok daha dengeli bir yorum getirme kabiliyetine sahip olan asıl çoğunluğa uzatalım. Bizler, yani esas çoğunluk, teröristleri ve benimsedikleri terörizmi mağlup etmenin ortak bir yolunu bulurken bırakalım onlar boş söylemlerine devam etsinler.

    Ölümü nihilist bir yaklaşımla yüceltirken Shezhad Tanweer, teröristlerin neden kaybedeceğini göstermiştir. Dinleri, mezhepleri ya da renkleri ne olursa olsun dünyanın tüm ülkelerindeki insanlar yaşama, teröristlerin asla eş koşamayacağı bir şekilde tutkuyla bağlıdırlar. Eğer güçlerimizi birleştirirsek, yoğun bir çalışma ve diplomasi sayesinde ortak zeminimizin, ortak değerlerimizin sınırlarını belirleyebilir ve bu sınırları büyük bir azim ve güçle savunabiliriz ve bu sayede, hep birlikte terörü yenebiliriz.



    Margaret Beckett
    İngiltere Dışişleri Bakanı

    sponsorlu bağlantılar
  6. 2006-11-19 #6
    Bugün dünyada eski ve yeni savaşlardan kalma milyonlarca patlamamış bomba, mayın, top mermisi ve başka mühimmat var. Bunlar daha çok Asya ve Afrika kıtalarındaki ülkelerde bulunuyor. Kimi İkinci Dünya Savaşı'ndan, kimi bölgesel savaşlardan kalma bunlar.

    Laos'tan Kosova'ya, Irak'tan Angola'ya, Afganistan'dan Sudan'a kadar uzanan geniş bir bölgede milyonlarca insan bu patlamamış mühimmatın tehdidi altında yaşıyor bugün.

    Güney Lübnan bu geniş bölgeye dahil olan son bölge. 34 gün süren, 14 Ağustos'ta ateşkes ile duran, son İsrail-Lübnan savaşında İsrail'in attığı; ama çoğu patlamamış misket bombaları, Lübnan'ın güneyinde birçok bölgeyi yaşanması çok zor ve tehlikeli hale getirmiş bulunuyor.

    Birleşmiş Milletler kaynakları İsrail'in son savaşta Lübnan'ın güneyine günde 6000 civarında bomba, roket ve top mermisi attığını ve bu atılanların özellikle 'cluster bombs' denen misket bombalarından olduğu ve en az yüzde 30'-unun patlamadığını, bu bombalardan dağılan küçük bombaların ya da bombacıkların bugün yüz binlerce Lübnanlının hayatını tehdit ettiğini açıkça söylüyorlar.

    Yine Birleşmiş Milletler'e göre bugün Lübnan'ın güneyinde en az bir milyon civarında patlamamış bombacık var. Bu bombacıklar bir kola kutusu büyüklüğünde ve oraya buraya dağıldıkları için tespitleri ve imha edilmeleri hem zor ve hem de zaman alıcı. Uzmanlar, bu bombacıkların tamamının tespit ve imhalarının iki yıldan daha az sürede mümkün olmadığını ifade ediyorlar.

    İsrail'in attığı bu misket bombaları da Amerikan menşeli eski bombalar. İsrail, kendisinin de itiraf ettiği gibi bütçe mülahazaları sebebiyle kendi imal ettiği ve daha etkin olan, patlama ihtimali yüzde yüze yakın misket bombaları yerine bu eski ve patlama olasılığı düşük olan bombaları atmış Lübnan'ın güneyine.

    Misket bombaları esasen Soğuk Savaş döneminin bakiyesi bombalar. Bunlar Soğuk Savaş'ta Avrupa'ya yapılacak bir Sovyet saldırısı için ve Kore'de kullanılmak üzere tasarlanmış, imal edilmiş bombalar. Bunlar uçaklardan atılabildikleri gibi Howitzer toplarıyla ya da çok namlulu roketatar sistemleriyle de atılabiliyorlar. Bir ana bomba muhafazasının içinde yüzlerce bombacıktan meydana gelen bu bombalar, atıldıktan sonra yere yaklaşırken belirli bir yükseklikte açılıp hedef alanını ateş altına alıyorlar. Bu yükseklik 30 metre de olabiliyor, 3 metre de. Bu, hedeflerin durumuna bağlı.

    Özelliklerini kısaca anlattığımız bu bombacıklar ve diğer patlamamış mühimmat geçen hafta Cenevre'de yapılan bir milletlerarası konferansın konusuydu. Milletlerarası Kızılhaç Teşkilatı'nın ev sahipliğinde yapılan bu konferansta patlamış bombalar ve diğer mühimmat bütün yönleriyle ele alındı ve sonuçta ortaya bir de mutabakat çıktı.

    Bu mutabakata göre, savaşan ülkeler savaştan sonra kullandıkları; ama patlamamış bomba ve diğer mühimmatı bulup temizlemek ya da imha etme yükümlülüğünü üstleniyorlar. Bu mutabakat esasta klasik silahların kullanımı ile ilgili global mutabakat ve görüşmelerin sonuçlarından birisi olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Bugüne kadar çoğu Avrupa ülkesi olmak üzere 26 ülkenin onay verdiği bu mutabakat, 12 Kasım itibarıyla yürürlüğe girmiş bulunuyor. Bundan sonrası imzacı ülkelerin parlamento onaylarına kalıyor. Amerika ve Rusya, parlamento onayı alacaklarını söylerlerken başkalarından henüz bir ses çıkmamış bulunuyor.

    Bu mutabakat şüphesiz olumlu bir gelişme; ama şimdiden eksiği var; zira misket bombaları kapsamı içine alınamamış bulunuyor. Çok gayret edilmesine rağmen misket bombaları mutabakata girmiyor.

    Bu eksikliği gören Norveç, şimdi kendi başına bu bombaları yasaklayan bir mutabakat için harekete geçmiş bulunuyor. Norveç'in bu atağı ne kadar ve ne zaman başarılı olur, bilinmez; ama başarılı olması da gerekiyor; zira bugün bu bombalarla insanların hayatı sönüyor. Ve biz de bunu bugün dile getirmeden yapamıyoruz.



    FİKRET ERTAN
    Zaman Gazetesi

  7. 2006-11-22 #7
    Başkan Bush'un Irak, Afganistan ve teröre karşı savaşta en ateşli destekçilerinden Başbakan Blair, Amerikan Başkanı'nın mevcut Irak politikasından U dönüşü yapması için tüm politik gücünü kullanmasını istiyor.

    Çok sayıda uzman, politikacı ve analistin üzerinde mutabık olduğu gibi, Irak konusunda politika değişikliğine gidilmemesi felaketten başka bir şeye yol açmayacak. Irak politikasının yanlış bir yöne kaydığının farkına varılması, en sadık neo-muhafazakarlar arasında bile su yüzüne çıkmaya başladı, hatta Irak Savaşı'nın mimarları arasında. Irak'tan Çıkış isimli yeni kitaplarında, George McGovern ve William R.Polk, Irak Savaşı'nı "belalı bir hata" olarak nitelendiriyor. McGovern, 1972 yılında Demokrat Parti'nin başkan adayıydı; Temsilciler Meclisi'nde ve Senato'da 22 yıl hizmet verdi ve altı yıl boyunca Washington'da Ortadoğu politikasına yön verdi. Polk, Dışişleri Bakanlığı'nın Ortadoğu Politika Planlama Konseyi üyeliğinden önce Harvard'da bir profesördü. McGovern, "Ordu bir rejimi değiştirebilir; ancak bir demokrasi meydana getiremez." diye yazarak Irak'ta ortaya çıkan gerçeğe işaret ediyordu. Evet, ABD ordusu ülkede bir rejim değişikliği gerçekleştirdi ve bir tirandan kurtuldu; ancak üç yıl sonra bugün Bush yönetiminin umut ettiği demokrasi hâlâ ufukta görünmüyor. Ve Irak'taki terörizm hiçbir zaman şimdiki kadar yaygın olmamıştı. McGovern ve Polk'un da işaret ettiği gibi, "Bugün gerçekte de yeryüzündeki bir cehennemle karşı karşıyayız."

    Büyük değişiklik ise bugüne kadar Bush'un Irak Savaşı'ndaki çizgisini destekleyen Blair, ABD'nin Irak işgalinin bir sonucu olarak ortaya çıkan kargaşanın barış ile son bulması için Bush'u Şam ve Tahran'ı müzakere masasına davet etmiş görmek istiyor. Blair, tüm tarafların katılımı olmaksızın bölgede daimi bir barışın var olamayacağının farkına varmaya başladı. Başkan Bush, en güvendiği ve sadık müttefikinden bu tür şeyler duymaktan hoşlanmayabilir. Hiç şüphe yok ki, Blair ne Suriye ne de İran hayranı. Ancak, İngiltere Başbakanı, Ortadoğu problemlerini ele alma konusunda gerçekçi olmaya başlıyor. Aslında, Ortadoğu'da daimi bir barış olacaksa, bu, ancak olayı dışarıdan kontrol eden ve içeride yıkım gücüne sahip olan güçlerin ve ortakların müzakere masasına oturtulmadan sağlanamaz. Ancak onlarla sağlanabilir. Bush, Suriye ve İranlıları dışlayarak onları cezalandırdığını düşünüyor. Ancak, Ortadoğu'da biraz zaman geçirmiş biri bile, işlerin bu şekilde yürümediğini çok iyi bilecektir. Dışlanan taraflar kendi köşelerine çekilecek ve kendi militanlarına, ulaşılacak bir barış anlaşmasının geçici olmasını sağlamaları emri verecektir. Bush'un, en fazla güvendiği ortağından gelen bu tekliflere ve Suriye ile İran'ın sunulan önerilere ne cevap vereceğini zaman gösterecek.


    Claude Salhani
    United Press International

  8. 2006-11-23 #8
    Bu yazı, Columbia Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin, Profesör Edward Said hakkında bir süredir kampüs içinde yürütülen tartışma hakkında yönetimin tavrını ifade etmesi isteğine Rektör Rupp ve kendi adıma vereceğim yanıttır.

    Bugüne kadar böyle bir yanıt vermek konusunda pek gönüllü değildim. Çünkü bu tartışmanın başından bu yana, Columbia'nın sahip çıktığı değerlerin iyi bilindiğine, sarih olduğuna ve yeniden teyidinin de gereksizliğine inanıyordum. Ne var ki, bu yazıyı yazacağım; çünkü büyük bir üniversitenin varlık koşulu olan temel ilkeleri hafızalarda tazelemenin yarar getireceği zamanlar olur ve sanırım bu da öyle bir zaman. Fakülte üyelerinin sahip olduğu haklar ve güvenceler üniversite yönetmeliğinin, Columbia'daki 'akademik özgürlüğün' ele alındığı 70. maddesinde ifade edilir. Şöyle ki: 'Akademik özgürlükten kasıt, bütün öğretim görevlilerinin, sınıflarında konularını tartışırken özgür olmalarıdır; bu özgürlük, araştırma ve bu araştırmaların sonuçlarını yayımlama özgürlüğünü de içerir. Öğretim görevlileri fikirlerini ifade etmelerinden veya özel ya da kamusal alanda kurdukları ilişkilerden dolayı üniversite tarafından cezalandırılmaz; ancak akademik konumlarından kaynaklı özel yükümlülükleri olduğunu da anımsamalıdırlar.'

    İfade polisi gibi davranamayız

    Said'in faaliyetleri de, diğer öğretim görevlileri gibi, bu akademik özgürlük ilkeleriyle güvence altındadır. Columbia'da bir ifade yasası olduğuna inanmadığımız gibi, ifade polisi gibi davranmayı da reddederiz. Şimdi Said'in bir ülke sınırının ötesine taş attığı şu ünlü fotoğrafa gelirsek: Bildiğime göre taş belirli bir insana yöneltilmiş değil; herhangi bir yasa ihlal edilmiş değil; bu konuda herhangi bir dava açılmış değil; Said aleyhine herhangi bir cezai veya sivil girişimde bulunulmuş da değil. Elimizde söylenti nevinden, kulaktan dolma bilgiler ve bir dizi iddialar var; ki bunlar Said tarafından kendi ifadesinde reddedilmiştir. Said'in güvence altında tutulan türden bir 'fikir beyanı ve ilişki' ile iştigal halinde olduğuna inansak da inanmasak da, ortada üniversitenin el atmasını gerektiren bir durum yoktur. Kaldı ki, hakkında ABD'de veya başka bir ülkede dava açılmış olsaydı bile, üniversitenin kendi kuralları itibarıyla Said'in cezalandırılması söz konusu olmayabilirdi. Kısacası, üniversite, bir görevlisinin fikirlerini açıklamasına veya davranışlarına karşı, bunlar yargının alanına girse bile müdahale etmeyebilir. Karşılığı, hal ve şartlar belirler. Aynısı öğrencilerimiz için de geçerlidir. Mesele eğer gerçekten de bir sınırdan öteye, açıkça kimseyi tehdit etmeyen bir taş fırlatmaksa, bunu iyisi mi bir kenara bırakalım. Ancak aslında tartışma, bir taş fırlatmaktan ziyade, üniversitenin yapısına-bünyesine ilişkin daha esaslı başka bir şeye işaret ediyor. Çünkü bana öyle geliyor ki, Said'in gayet iyi bilinen siyasi görüşleriyle, bu tartışmanın bu kadar hararetli ve bitmek bilmez bir hal alması arasında bir bağ var. İşte bu bağdır ki, büyük bir üniversitedeki temel değerlerin tam kalbine değiniyor.

    Bir üniversite için, bireyin siyaseten baskın bir ideolojinin titreten-felç edici etkisinden korkmaksızın, görüşünü ifade etmekte kendisini özgür hissetmesinin güvence altında olmasından daha temel bir ikinci şey yoktur. John Stuart Mill, 'On Liberty' (Özgürlük Üzerine) adlı eşsiz makalesinde, bize hoş gelmeyen fikirlerin ifade edilebilmesini desteklememizin özgürlük kavramı açısından niye çok önemli olduğunu belagatle ortaya koyar; ki o fikirler bizim fikrimize aykırı olabilir veya fikrimizi tehdit eder görünebilir: "Eğer tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip o tek kişinin iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkmaya da hakkınız olmaz..." (On Liberty, Chapter II, p.23 of the Robson edition of John Stuart Mill A Selection of His Works) Fikirler, sınıf içinde veya dışında kamusal ifade buldukça anlam taşır; bazı fikirler bize çirkin gelebilir, 'doğruluk' mefhumumuza aykırı düşebilir, yargılarımıza veya kabullerimize meydan okuyabilir, ama ne olursa olsun akademik düzenimizin temel yapısını tehdit etmedikçe güvence altında olmaları gerekir.

    Akademik özgürlük temel esastır

    Bu nedenle, Said'in etrafında süregiden son tartışma da bizi rahatsız etmemelidir; yeter ki tartışma özgür fikir alışverişine zincir vurma veya Profesör Said'e yaptırım uygulama çanlarını içerir hale gelmesin. Hepimizi ve akademik özgürlüğü tehdit eden işte tam da Said'in ifade özgürlüğünü ya da eleştirilerini sınırlama düşüncesinin kendisidir. Öğretim üyelerimizin görüşlerine yönelik bu tür kısıtlamaların, bu üniversitenin saygın bir özelliği açısından uzun süreli olumsuz etkileri olabilir: Bu özellik, çoğunluğun kabul edilemez görebileceği fikirlere karşı hoşgörü göstermektir. Columbia olarak biz, McCarthy döneminde bile, diğer kurumların yaptığı gibi, farklı siyasi görüşleri bulunan profesörlerimize kısıtlama uygulamak veya onları işten uzaklaştırmak doğrultusundaki baskılara ve telkinlere boyun eğmedik; bugün de ifade özgürlüğünü güvence altına alan tutumumuzdan geri adım atmayız.

    Bunun nedeni, üniversitede profesör olduğu için Edward Said'in güvenceli bir konumu bulunması değil, hayır. Akademik özgürlükten yararlanmak söz konusu olduğunda profesörlere mahsus hiçbir özel uygulama yoktur. Burada herkes aynı güvenceye sahiptir, Said'den ne fazla ne az. Said bir profesördür, çünkü kendi akademik alanında bir devdir; kendi dalında apayrı bir alan açmıştır. Çalışmaları ve fikirleri üzerine kitaplar yayımlanmıştır ve başka üniversitelerde hakkında dersler verilmektedir. Öğrencileri ve arkadaşları dünyanın bütün önde gelen üniversitelerinde saygın görevlerde bulunmaktadır. Said, en önde gelen hümanistlerden ve entelektüellerden biridir.

    Said, bir Columbia Üniversitesi profesörüdür, bu bizim en yüksek akademik derecemizdir ve kendisi bu mevkiye sadece bilimsel ve eğitsel katkıları nedeniyle gelmiştir. Onun politik görüşlerine atıfla, Columbia'daki sıfatının uygun olup olmadığını, çalışmalarının değerini sorgulamak, Said'i üniversitemizin önde gelen akademisyenlerinden biri olarak görmemize dair bakış açısını yitirmekten başka bir anlama gelmez. Bu son tartışma, hatta Said'in buradaki görevinden uzaklaştırılması yönünde tek tük öneriyle de birlikte, akademik çalışmanın kalbinde yatan gerçek değere duyduğum inancı daha da güçlendirdi. Eğer Said'in özgürce yazma ve konuşmasını güvence altında tutmayı reddedeceksek, bir sonraki bastırılanın kim olacağını da, kimin fikirlerini çekinmeden ifade edeceğini belirleyen engizisyon üyesinin kim olacağını da şimdiden düşünmeye başlamamız yerinde olmaz mı?

    Columbia'da öğretim üyeleri ile öğrenciler için farklı farklı belirlenmiş davranış kuralları vardır. Ne var ki, ifade özgürlüğünü içeren akademik özgürlük söz konusu olduğunda, bir öğrenciye sunulanla Said'e sunulan güvenceler açısından bir fark yoktur. Nasıl Said meselesinde ifade ve eylem özgürlüğünü savunuyorsam, öğrencilerin haklarını da aynı şekilde savunurum. Ve Said hakkında üniversitenin uygulayacağı herhangi bir yaptırım olduğuna inanmadığımı da ifade etmek isterim. Öğrenciler ve öğretim görevlileri benim de pek doğru bulmayabileceğim şeyler yapabilirler, ancak üniversitenin otoritesini asla bir dizi fikri, o sıra yönetsel pozisyonları işgal edenlerin fikirlerine uymaya zorlamak yönünde kullanmam.


    PROF. DR. JONATHAN R. COLE
    COLUMBIA ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ

  9. 2006-12-07 #9
    SUSKUNLAR MECLİSİ

    Bir zamanlar İran'da bilginler ve şairler, "suskunlar meclisi" adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı. Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu arttırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı.
    O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Camî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi. Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.

    Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Camî oraya layık bir bilgindi ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı. Yeni bir üye için yer yoktu.

    Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Camî'ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar cevabın manasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı.

    Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler. Başkan listeye Molla Camî'nin adını ekledi. Otuz sayısının önüne bir sıfır koyarak, 300 yazdı. Bununla Molla Camî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu.

    Listenin son şekli Molla Camî'ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu. Yani 030 yazdı. Alçak gönüllü Molla Camî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu. Diğer üyeler bunu görünce, saygı ve hayranlıkları bir kat daha artmış olarak suskunlar meclisinin yeni üyesini selamladılar.

  10. 2007-01-23 #10
    Bu yaz Yozgat'a uğradım. Her ziyaretimde olduğu gibi yeğenlerimi toplayıp dondurma yemeye gittim. Dondurma, Adem Ağabey'e uğramak için iyi bir fırsat. Mahallemizin en efendi, en iyi insanlarından biridir. Bu sefer ilginç bir hadiseye şahit oldum.

    Bizi hasretle kucakladı, yer gösterdi; Zaman abonesiymiş, gazeteyi gösterdi, gönlümüzü aldı. Ardından sitem ederek dedi ki: "Bazen çok kızıyorum size, aboneliği terk etmek bile istiyorum." Şaşırmıştım. "Hayrola" dememe kalmadı, "Niçin Ermenilere, Rumlara yazı yazdırıyorsunuz!" deyiverdi.

    Üzüldüm. Öyle ki tarihin derinliklerine, İslam'ın güzelliklerine dalarak cevap verecek mecalim kalmamıştı. "Sen de mi ağabey!" dedim. Çünkü iyi bir insan, hakiki bir vatansever vardı karşımda. Hiçbir ilmî izaha girmeden, "Ağabey, Eskipazar Mahallesi'nin girişindeki tarihî binayı ancak bu şehrin yerlileri bilir. Bir ara sinema ve halk eğitim merkezi olarak da kullanıldı; ancak orası Ermeni kilisesiydi. Bu şehrin yerlileri Demirci Bogoz'un Ermeni olduğunu bilir, onu yürekten severdi. Bizim mahalledeki filan abla tehcir yıllarında evlat edinilmiş Ermeni asıllı bir hanımefendidir. Asırlarca beraber yaşadığımız insanları ne zamandan beri bizden ayrı, milletimizden gayrı görmeye başladık? Sen de mi?" dedim. Durdu, düşündü, hak verdi.

    Vatanseverliğin kalesi sayılabilecek Yozgat'ta farklı etnik grupların ve dinlerin durumu buydu da diğer vilayetlerimizde farklı mıydı? Bir imparatorluğun küllerinden dirilmenin getirdiği miras budur. Bu ülkede değişik kavimler, dinler, diller asırlar boyu beraber yaşadı. En önemli kültür zenginliğimiz de bu değil mi? Caminin yanında bina edilen kilise ve havralar ile bugün övünmüyor muyuz? Osmanlı hoşgörüsünden bahsederken, hak, hukuk, adalet gibi kavramlara cesurca atıflar yapıyoruz. Siz bu değerleri tarihimizden çekip alsanız geriye ne kalır Allah aşkına!

    Mesele sadece tarihî ve kültürel bir şuur meselesi değil. İslam, farklı dinlere mensup insanlarla huzur içinde yaşamayı öğretiyor bize; hatta bunun hukukî kayıtlarını gözler önüne seriyor. Kur'an, ehl-i kitapla Müslümanların ilişkisini hükümlere bağlamış. Hazreti Peygamber Medine'ye gelir gelmez farklı din mensuplarıyla yaşamanın yollarını aramış, ortak yazılan metinlerle hayatı barış içinde paylaşmayı prensiplere dayandırmış. Hz. Muhammed Medine'ye geldiğinde şehrin nüfusu 10 bindi. Müslüman nüfusu ise sadece 2 bindi. Ancak öyle bir saygı kültürü, müsamaha şuuru oluşturuldu ki; farklı inançlara mensup insanlar gül gibi geçiniyordu.

    Bize ne oldu Allah aşkına! Bir yandan demokrasi, insan hakları, sivil toplum, çoğulcu yaşam gibi kavramlarla hayatı paylaşma yolları aranıyor; diğer yandan yüzlerce sene önce yaşanan tahammül kültürünün gerisine düşülüyor. Aynı sokakta cami, kilise, havra üçlemesini içine sindiren ecdadımız mı daha Müslüman'dı, aynı ülkede yaşamayı kusur olarak gören bugünkü insanlar mı? Hazreti Ömer vefat ederken "Bize son vasiyetin nedir?" diye sorulmuş ve o yüce halife "Size zımnîleri (Müslüman çoğunluğun yaşadığı ülkelerdeki ehl-i kitap) emanet ediyorum. Onlara iyi davranın." buyurmuştu. Bize ne oldu ki çoğunluğun ezici kimliğini arkamıza alarak azınlık durumundaki insanları hor ve hakir görüyor, onların fikirlerini söylemesine tahammül edemiyoruz.

    Irkçılık bugün her türlü mukaddesi kullanma eğiliminde. Dini kullanıyor ama dini bilmiyor, tarihi kullanıyor ama tarihi bilmiyor, kültürel mirası kullanıyor ama bu mirası bilmiyor. Şu sosyal gerçeği görmek zorundayız: Ulusalcılık adı altında yapılan ağır tahrik, sokaktaki sade vatandaşı bile etkileyecek hale geldi. Bu tımarhanelik durum Türkiye sevdalısı herkesi utandırmalı, akl-ı selim için yeni kapılar aralanmalı.


    Ekrem Dumanlı
    Zaman Gazetesi Editörü

    sponsorlu bağlantılar
  11. 2007-01-24 #11
    Hrant Dink Suikastı'nı dönüp dolaşıp tetikçi Ogün Samast'ın portresine zum yaparak izah etmeye çalışmak neticede provokasyonu yapanların ekmeğine yağ süren bir tercih olmaktan kurtulamaz...

    Bu suikast "kendine misyon yüklemiş bir mahalle kabadayısı"nın "kafasına esip" giriştiği silahlı bir saldırı/münferit bir eylem değildir.

    Perde arkasında sinsice ve ihtimamla yazılmış bir Alacakaranlık Kuşağı Senaryosu olmasaydı, tetikçiyi azmettiren bir "ara kablo" da olmayacaktı. Yani, Ogün Samast'ı "dolduruşa getiren azmettirici ağabey" rolü de senaryoya/hesaba dahildir.

    Tetikçiye, sondan bir önceki bağlantı olan azmettiriciye veya ondan bir evvelki aktöre büyüteç tutarak; bütün bu maşaların toplumsal özellikleri veya siyasal duruşlarından yola çıkarak arzın merkezine ulaşamayız...

    Tetikçinin annesinin "Oğlum sana bu işi yaptıranları açıkla!" diye feryat etmesi beyhudedir, tabiatıyla...

    Ogün Samast'ın -kanlı suikast filminin yapımcısını, yönetmenini, senaristini bilmesi söz konusu dahi değildir...

    "Hrant'ı birçok gazeteci ve analistin dediği gibi Türkiye'yi karıştırmak, istikrarsızlığa sürüklemek için öldürmediler. Hrant'ı bu ülkede gündelik hayatın her alanını faşizm ele geçirmiş olduğu için öldürdüler" şeklindeki devrimcilik günlerinden kalma duygusal tepkiler de tersinden provokasyonun amacına hizmet eder...

    Abdi İpekçi'yi öldürmeye karar veren "Büyük El" yazdığı senaryoda tetikçi rolünü "ülkücü" antetli M.Ali Ağca'ya vermişti: Böylelikle, kamuoyunu Ağca'nın siyasal etiketine yönlendirerek suikastın perde arkasını saklamayı garanti altına almıştı. O dönemde ve sonrasında İpekçi'nin katlinden "faşizm-faşistler" sorumlu tutuldu; böylelikle Sam Amca ile içerideki işbirlikçilerinin dolmuşuna binmek pek kolay oldu. İpekçi Suikastı'nı iyi araştıran ama aynı zamanda gerçeği öğrenmekten çekinmeyecek herhangi bir gazetecinin bu cinayetin NATO/CIA temelinde gerçekleştirilen kontrgerilla eylemi olduğunu görmemesi imkansızdır...

    O nedenle, örneğin Egemen Medya'nın (özelde ise Milliyet gazetesinin) ardında bariz kanıtlar, bağlantılar bırakmış bir İpekçi Suikastı'nın üzerine bunca yıldır gidememesini/gitmemesini sorgulamaya niyet etmek gerçeğe/arzın merkezine ulaşabilmek için son derece elverişli bir başlangıç demektir...

    Son provokasyon için de hemen hepimiz "Nereye kadar gidiyorsa oraya kadar gidilmeli, en derine inilmeli" diyoruz. Acaba hepimiz (bütün kesimler) gerçekten son noktaya kadar gidilmesinden yana mıyız? Bir başka deyişle "Kızılmaske'nin yüzünü görmeye cesaret edebilecek miyiz?"

    Bu soruya ne yazık ki "evet" cevabı veremiyorum...

    Sebebi gayet basit: 1980 öncesinde kontrgerilla tarzı eylemleri imal eden -Atlantik'in Öte Tarafı ile ruh ikizi olarak yaşamış Gayrımilli Derin Mekanizma'nın deşifre edilmesini gerçekten isteyen bir toplum, siyasal yapı, medya vesaire bambaşka davranırdı...

    Sonrasında onlarca Susurluk Kamyonu'nu dolduracak kadar 'Gayrı Nizami Harp' çalışan aynı mekanizmanın icraatlarına karşı çıkıyormuş gibi davranıp da tarihi skandalın örtbas edilmesine büyük katkılarda bulunan yine bizim egemen medyamızdır.

    Bir de 28 Şubat'ın derin hücreleri mesabesindeki yapının perde arkasında çok karanlık işler çeviren kirli mekanizmaları var ki; bu sonuncusu, 80 Öncesinin Kâbus Yılları'nı artı Susurluk'u Üreten Yapı ile yakın akrabadır...

    Final: Hrant Dink Suikastı'nı Danıştay Saldırısı ile bir elmanın iki yarısı gibi düşünmek gerekir. Uluslararası Odağın içimizdeki tarihi bağlaşıkları ile beraber giriştiği gücü yeniden elde etme hamlesi idi, bu kanlı provokasyon...

    Hrant Dink'i katlederek hepimizi can evinden vurdular ama Asıl Amaçları'na ulaşamadılar. Ulaşmaları mümkün değildi. Çünkü, artık "Bağımsız Türkiye"den geriye dönüş yok!


    Tamer Korkmaz
    Zaman Gazetesi

  12. 2007-01-26 #12
    Hrant'la birlikte katıldığımız yurtdışındaki diaspora toplantılarının vazgeçilmez alt temalarından biri de Türkiye Ermenileri idi. Muhataplarımız bu cemaatin 'yaşanan onca olaydan sonra' nasıl hâlâ Türkiye'de ve Türklerle birlikte yaşamaya devam ettiğini sorgularlar ve sanki ne desek ikna olmayacakmışçasına davranırlardı.

    Bu tutumun ardında muhakkak ki yüzleşmeye korktukları özlem, yani vatan hasreti yatmaktaydı. Çünkü Ermeniler çok uzun bir dönem kendi devletleri olmadan yaşamanın sonucu olarak, varlıklarını ve kimliklerini tamamen kültüre ve bu kültürü besleyen toprağa dayamışlardı. Toprağı çekip aldığınızda kültürün de ayakları havada kalıyordu; çünkü toprak gidince geride ne su kalıyordu, ne ağaç, ne rüzgar ve tabii ki ne de insan... Biz bunu mümkün olduğunca dikkatli bir dille sunmaya özen gösterirdik, Anadolu insanının Anadolu dışına çıktığında artık aynı insan olmadığını söylemenin yaralayıcı olduğunun farkındaydık. Onların çalınan hayatlarını gözlerine sokmanın ne yararı olabilirdi?

    Diğer taraftan biz bu tartışmadan kaçınsak bile bir süre sonra, özellikle toplantı aralarında karşımızdaki grubun adım adım Anadolu'yu anımsamaya yönelik utangaç sorularıyla karşılaşırdık. Dedelerinin, babalarının hangi köyden geldiğini söyleyerek başlayan sohbetlerini bugünkü Türkiye'yi tanımaya yönelik sorular izlerdi. Anadolu sanki herkesin gizliden gizliye tutkuyla bağlandığı, ama üzerinde açıkça konuşmanın ve hele bu tutkuyu itiraf etmenin yasak olduğu bir gizli aşk gibiydi. Konu hemen köyün havasına, suyuna, ağacına, çiçeğine, suyuna doğru gider ve bir anda günlük hayata, nesilden nesile aktarılan komşuluk ilişkilerine, hatta geçmişe gömülmüş gizli aşklara gelirdi. Ama anlatının içine insanın girmesi daima bir rahatsızlığı da ima ederdi. Türklerle iyi ilişkileri anlatırken hem yüzleri aydınlanır, hem de bunun tekrarlanamayacak nostaljik bir durum olduğunu vurgulama gereği duyarlardı. Çünkü onlara kalırsa tüm yaşananların kıssadan hissesi, geçmişe geri dönülemeyeceği, Türklerle yeniden insani bir yakınlaşma yaşamanın neredeyse imkansız olduğuydu.

    Biz ise onların aksine Türkiye'de yaşama isteğimizin bu toprakların havası suyuyla değil, tamamen insanıyla ilgili olduğunu, en yakın dostlarımızın, can yoldaşlarımızın Türk olduğunu söylerdik... İnandırmak çok zordu... Kuşkulu gözlerle bakar, kendimizi avutmak için böyle konuştuğumuzu ima ederlerdi. Tartışmayı fazla sürdürmezdik. Türkiye'de o 'eski Türklerin' hâlâ yaşamakta olduğunu bilmeyen bu acılı insanlarla nereye kadar tartışabilirsiniz? Oysa bu toplumda "gene yaparım" diyen katillerin ve hastalıklı bir kimlik siyasetini besleyen ideolojik şarlatanların yanında, geçen salı olduğu gibi sokaklara dökülerek yüreklerini tüm dünyaya açmakta tereddüt etmeyen has insanlar da yaşıyor. Bu topraklar namusun ta yürekte hissedildiği, sahiplenildiği ve paylaşıldığı topraklar... O namus, kişinin kendi vicdanına karşı samimi olmasını, kendisini ötekinin içinden algılamasını ve kendisiyle olan yüzleşmesini ona benzemeyenle paylaşmasını ima ediyor.

    Geçen salı Hrant'ın ayrılık töreninde Türkiye, ruhunun derinliğindeki bu kadim özelliği yeniden hatırladı ve bunu topluca ortaya koymanın coşkusunu yaşadı. Bir cenaze töreninin içsel bir güce dönüşmesi, birlikteliğin ve dayanışmanın enerjisi haline gelmesi çok sık rastlanan bir olay değil. Ama biz o gün bunu yaşadık... İçimde bütün o insanlara karşı büyük bir şükran hissi var. Keşke biz bu sahiplenmeyi çok daha önceden görebilsek ve bu sayede Hrant'ı yaşatabilseydik... Türkiye'nin ve Türklerin 'ötekileştirme' siyasetinin bataklığından silkinme çabasını, namusun pespaye bir hamasetten kurtularak gerçek insani anlamını yeniden kazandığı o anı birlikte tespit edebilseydik. Olmadı...


    Etyen Mahçupyan
    Zaman Gazetesi

  13. 2007-03-28 #13
    Teröre karşı savaş' Amerika'da bir korku kültürü meydana getirdi. Bush yönetiminin, korkunç 11 Eylül olaylarından bu yana, Bush yönetiminin bu kelimeleri ulusal kutsallarmış gibi yüceltmesi, Amerikan demokrasisi, psikolojisi ve ABD'nin dünyadaki duruşu üzerinde yıkıcı bir etki oluşturdu.

    Bu tanımlamayı kullanmak gerçekte, bize karşı terörizmi kullanabilecek fanatiklere yani asıl meydan okumalara etkin bir şekilde karşılık verme kabiliyetimizin altını oydu. Bu kelimelerin verdiği zarar -klasik bir kendi kendini yaralamadır- Afganistan'daki mağaralarda bize karşı 11 Eylül saldırılarını planlayan ve saldırıları gerçekleştiren fanatik faillerin en vahşi hayalinden sonsuz kere büyüktür. Bu tabirin bizzat kendisi anlamsız. Çünkü, ne coğrafî bir bağlamı ne de varsayılan düşmanlarımızı tanımlıyor. Terörizm, bir savaş yöntemi olması dışında bir düşman değildir- silahsızların ve savaşmayanların öldürülmesi aracılığıyla bir gözdağı aracı oldu.

    Ancak buradaki küçük sır, bu tabirin müphemliği kasıtlı bir şekilde (ya da dürtüsel olarak) ortaya atanlar tarafından desteklendi. "Teröre karşı savaş"a daimi bir şekilde atıfta bulunulması temel bir meseleyle birleşti: Korku kültürünün ortaya çıkışını kamçıladı. Korku mantığı karartır, duyguları yoğunlaştırır ve demagoji yapan politikacıların istekleri doğrultusunda halkın kendi politikalarının peşinden gitmesini sağlamalarını kolaylaştırır. Irak savaşı tercihi, 11 Eylül şoku ile Irak'taki sözde kitle imha silahları tezi arasında psikolojik bir bağ kurulmasaydı asla Kongre desteği alamazdı. 2004 seçimlerinde Bush'a verilen desteği harekete geçiren unsursa, "savaşta olan bir ulusun" nehrin orta yerinde komutanını değiştirmeyeceği düşüncesiydi. Yaygın ancak kesin olmayan his, "savaşta" algılaması harekete geçirilerek muğlak tehlikeye politik açıdan uygun bir kanal açılması yönünde.

    Teröre karşı savaşı meşrulaştırmak için, Bush yönetimi son dönemde, tümüyle kehanet denilebilecek sahte bir tarihî hikaye uydurdu. ABD'nin savaşının, Nazizm ve sonrasında Stalinizm'e karşı mücadeleye benzediğini iddia ederek (bunu yaparken de Nazi Almanyası ve Sovyet Rusyası'nın birinci sınıf askerî güçler olduğu gerçeğini görmezden geliyor, bu El Kaide'nin asla gelemeyeceği, başaramayacağı bir statü), yönetim İran ile bir savaşa hazırlanıyor olabilir. Ancak, böylesi bir savaş Amerika'yı, Irak, İran, Afganistan ve belki de Pakistan'ı içine alan bir çatışma girdabına çekebilir. Bu korku kültürü, şişedeki cinin dışarı çıkması gibi bir şey. Kendi yaşamını ele geçirir ve bildiğini okumaya başlar. Bugün Amerika kendine güvenen, Pearl Harbor baskınına karşılık veren kararlı bir ulus değil. Amerika liderinden, "korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir" gibi güçlü kelimeler de duymadı; ayrıca soğuk savaşı sakin bir ısrarla sürdüren, buna karşın dakikalar içinde gerçek bir savaşın patlak verebileceğini ve 100 milyon Amerikalının bir anda ölümünün gerçekleşebileceğini bilen bir serinkanlılık da yok. Şimdi bölünmüş, kararsız ve Birleşik Devletler'e karşı bir başka terörist saldırı karşısında potansiyel olarak paniğe meyilli bir haldeyiz.

    Bu, İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya ve Japonya gibi terör eylemleri nedeniyle acı çeken ve daha sakin tepkiler veren ülkelerin aksine, beş yıl boyunca terör konusunda daimi olarak beyni yıkanan bir ulusun vardığı noktadır. Irak savaşı konusundaki son bahanesinde Başkan Bush, saçma bir şekilde, el Kaide'nin Atlantik'in bu ucuna geçip Birleşik Devletler'e karşı yeni bir terör savaşı başlatmasın diye savaşı sürdürmek zorunda olduğunu iddia etti.

    Kitle medyası, eğlence endüstrisi ve güvenlik organizatörleri tarafından güçlendirilen, böylesi bir korku tüccarlığı kendi devinimini üretmektedir. Terör girişimcileri, genellikle teröre karşı savaş uzmanı olarak tarif edilirler, kendi varlıklarını meşrulaştırmanın yarışına girmiş durumdalar. Bundan ötürü de, misyonları, halkı karşılaşacakları yeni tehditler konusunda ikna etmektir.



    ZBIGNIEW BRZEZINSKI
    Washington Post

  14. 2007-10-26 #14
    Türkiye'ye yardımcı olmanın vakti geldi. "Kürt sorunu", bugüne kadar, bir Türk, Suriye, İran ve Irak sorunuydu. Irak'ın ABD tarafından işgali bu sorunu aynı zamanda bir Amerikan sorunu haline getirdi.

    Kürt terörizmini önlemekteki yetersizlik, ABD ile Türkiye arasındaki 50 yıllık sağlam ilişkileri zedeleyebilir. Bu ülke Amerikalılar için büyük bir önem taşımaktadır: Türkiye, Ortadoğu'daki tek gerçek demokrasi, NATO'daki tek Müslüman ülke, Afganistan'da ağırlıklı bir müttefik, Irak için bir geçiş kapısıdır. Üstelik Türkiye ABD'ye karşı çok öfkeli. Washington'un Ankara'ya her istediğini vermesi mümkün değildir; ama Türkiye'ye bir şeyler vermenin vakti geldi.

    Türk Parlamentosu'nun Amerikan askerlerinin [2003'te] Irak'ı işgal etmek için topraklarını kullanmasını reddettiği bir gerçek. Eskiden en istekli müttefiklerimizden olan Türklerin, yapılan anketlere göre, Ortadoğu'nun en Amerikan karşıtı halkı oldukları da bir başka gerçektir. Bunların yanı sıra, Türklerin Türkiye'nin Kürtlere karşı tarihî baskı politikası sorunu son derece karmaşık hale getirmektedir, yine teröristlerle görüşmeyi reddetmesi bir siyasi çözümün tahayyül edilmesine izin vermemektedir. Yine de, Türkiye memnuniyetsizliğinde tümüyle haklıdır. Devlet organları tarafından terörist örgüt olarak nitelenen PKK'lılar, Irak'taki sığınaklarından Türkiye'ye yaptıkları saldırıları yoğunlaştırdılar ve Türkler Amerikan ordusuna kendilerini durdurmaya gücünün olmadığını söyletecek kadar çok öfkelendiler. Bush, terörizme karşı savaşta müttefiklere "ya bizimle olun ya da bize karşı" davetini yapmışken, Ankara hükümetini, PKK'ya karşı mücadelesinde ABD'nin güçlü bir destek vermeyi reddetmesi karşısında şikâyetçi olmasından dolayı suçlamaya hakkımız yok. Bu nedenle, Türk Parlamentosu, geçen hafta, Irak'a askerî birliklerin yollanması için hükümete izin veren kararı çıkardığında, ABD karşı çıkamadı. Sadece, yüksek sesle, Ankara'nın Irak'ın kuzeyini işgal etmenin kendi çıkarlarına uygun olmadığına karar vermesinin dilendiği söylendi. Ancak, Amerikalılar sözlerini tutmadıkları için, Türklerin sabırlarının taşması anlaşılabilir bir durumdur.

    Irak'taki Amerikan askerî birliklerinin komutanı General David H. Petraeus, ocak ayında, başarısızlığa uğrayacağı kesin olan, PKK'lıları kovmaya yönelik bir operasyona Amerikan askerlerinin destek amacıyla katılmasını reddetmişti. PKK'lılar, yıllardan beri, Ortadoğu'nun en arızalı coğrafi bölgesinde, davalarına kazandıkları bir topluluk içinde yerleşik durumdalar. Yine de ABD, en azından, Kürt liderlere kendi bölgelerini PKK'dan arındırmaları için baskı yapabilir ya da Amerikan özel birliklerini PKK üst düzey yetkililerini esir almaları için bölgeye yollayabilirdi. Şu ana kadar pasif davranış sergileyen Kürt yetkililer, bu PKK'lıların merkezlerine karşı, NATO çerçevesinde, ABD ile Türkiye'nin birlikte operasyon yapma hazırlığı içinde olduklarını biliyor olsalardı, PKK ile mücadelede daha istekli olmazlar mıydı? Washington bu soruyu kendine sormalıdır.



    Los Angeles Times-25 Ekim 2007

  15. 2007-10-28 #15
    Vladimir Putin, Tahran'da yapılacak olan Hazar Denizine Kıyısı Bulunan Ülkeler Zirvesi'nin yıldızı. Bunun öncelikli nedeni, yıllardan beri İran'ın Kremlin çarlarından birini misafir etmemesidir.

    Ayrıca bu ziyaret İran'la Batı arasında daha önce görülmemiş şiddette bir kriz ortamında gerçekleşecektir. Rusya cumhurbaşkanı ile İran cumhurbaşkanının tokalaşması Mahmud Ahmedinejad'ı İran'ı uluslararası arenada yalıtılmış hale getirmekle suçlayanları susturmaya yarayacaktır. Bir süreden beri Putin dünyanın belli başlı başkentlerine mesajlar yollamaktadır. Putin, Rusya'ya kendi iç sorunlarıyla meşgul can çekişen bir devlet muamelesinin yapılamayacağını, demokrasi, şeffaflık ve insan hakları konusunda ders verilebilecek bir devlet olmadığını ifade etmektedir. Çünkü Moskova'nın niyeti Batı'dan bir doğru davranış ödülü almak değil, dünyada kendi kapasitesine dayanan bir rol oynamaktır.

    Nicolas Sarkozy 10 Ekim'de Moskova'ya gittiğinde, Putin bu ziyareti, bir savaşa yol açabilecek olan Batı'nın İran'a müeyyide uygulama mantığını engellemek için kullandı. Rus cumhurbaşkanı müttefiklerinin [İran hakkındaki] kaygılarını ve daha fazla şeffaflık isteklerini paylaştığını belirtmekle birlikte "İran'ın nükleer silah üretme amacında olduğunu gösteren hiçbir nesnel veri bulunmamaktadır" açıklamasını yaptı. Putin, ülkesini, dünyadaki tüm krizlerin çözümünde aracı bir devlet olarak dayatmaktadır. Putin, yine 13 Ekim'de Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakanı Robert Gates'in Moskova ziyaretinden de [Amerikalıların Orta Avrupa'ya inşa etmeyi tasarladıkları] füzesavar kalkanını protesto etmek için faydalandı ve bu ziyaret esnasında Washington'un bu proje üzerinde ısrar etmesi durumunda bazı antlaşmaları yeniden gözden geçirebilecekleri ihtimalinden bahsetti. Putin'in konuşmasındaki ton Soğuk Savaş dönemini anımsatmakta ve bize bu döneme dönülebilineceğini düşündürtmektedir.

    Böylece, Rus cumhurbaşkanı, Bush yönetiminin kaydettiği başarısızlıklardan yararlandığı gibi kendi başarılarının meyvelerini de toplamaktadır. Aslında Bush iktidara geldiğinde, Rusya Federasyonu parçalanma tehdidi altındaydı ve devlet hazinesi tamtakırdı. Bugün ise Rusya devlet yapısı sağlamlaşmış, ekonomisi hidrokarbür fiyatlarının yükselmesi sayesinde düzelmiş bir ülkedir. Putin, Batı'nın şeffaflık, basın özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı kriterlerine tam olarak uymayan Rus tarzı bir demokrasi çerçevesinde, istikrarı sağlamayı başarabildi. Ayrıca, Putin dünyanın tek süper gücünün, ne zafer ne de geri çekilme perspektifine sahip olmaksızın, Irak ve Afganistan'daki savaşların batağına saplanmasından da faydalanmaktadır. Putin, endüstrileşmiş ülkelerdeki devlet adamlarının tümünden daha popüler. Belki bunlar içinde seçim kaygısı olmayan sadece kendisidir. Bazı gözlemcilere göre onun Rusya siyasetindeki etkisi bitmeyecektir; çünkü [2012'de] yeniden Kremlin'in başına geçmeden önce [2008'de] başbakanlık göreviyle iktidarda kalacaktır. Demek ki Rusya geri dönüyor. Bu da, "şer cephesinin" öncüleri olarak gösterilen ülkeler [İran, Suriye ve Kuzey Kore] için sırtlarını rahatça bu ülkeye dayamaya çalışmanın vakitsiz olacağı anlamına gelmektedir.


    Al Hayat
    GHASSAN CHARBEL

    sponsorlu bağlantılar
  16. 2007-11-07 #16
    Devlet başkanı [Sarkozy] kamuoyuna açık bir şekilde ortaya "İran bombası" ya da "İran'ın bombardımanı" ikilemini ortaya koydu. Dışişleri bakanı da "savaşa hazırlanmak gerekiyor" diyerek onu destekledi.

    Bir krizin başlangıç aşamasında bir "savaş mantığı" dile getirmek, kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete kolu kaptırmak gibidir. İran'ın stratejik bölgelerine askeri saldırı tehdidinin bu büyük ülkeyi sivil nükleer sanayiini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (AIEA) tüm denetimlerine boyun eğdireceği söyleniyor. Buna karşın tehdidin iki yüzü vardır: Tehdit, İran temsilcisi Ali Laricani'nin yerine yapılan atamadan da fark edilebileceği gibi, İran'daki sertlik yanlılarını da güçlendirebilir.

    Ülkemiz, bölgedeki parametreleri, Amerika'nın Irak'tan geri çekilişini ya da İsrail ile Filistin arasındaki görüşmelerin düzenlenmesini, iyi değerlendiremiyor. Her iki çatışmada da, karar, esas olarak, ABD'nin elinde. Son derece hatalı olan Amerikan politikası, Müslüman dünyanın bir bölümünü radikalliğe itiyor. Temkinlilik ve milli çıkar, Fransa'nın, sorumluluk anlayışıyla, krizi tırmandırıcı değil krizi yumuşatıcı sözlerle, ılımlı İslam ve söz konusu toplumların modernleşmesi kartını oynamasını gerektirmektedir. 2009'da tekrar seçime gidecek olan Ahmedinejad yakınlarda yapılan yerel seçimleri kaybetti. İran toplumu modern bir toplumdur: eğitimli genç nüfus değişim istemektedir. Yine de, nükleer silah edinmeyi çok gerekli göstererek İran milliyetçiliğini iç propaganda hedefleri için okşama teşebbüsü de mevcuttur. Ancak, İran'ın yaşamsal çıkarı burada değil: Bölgede nükleer silahların yayılmasının yüksek ölçüde istikrarsızlaştırıcı etkisi olacaktır.

    İran "Japon tarzı" bir durumla yetinebilir ve imzacısı olduğu nükleer silahların yayılmaması antlaşmasına uymayı sürdürebilir. Bugün İran'ın dağıtması gereken şüphe bulutunun sorumlusu geçmişteki kusurlarıdır. Dick Cheney'nin İran'ın maruz kalacağı "ağır sonuçlar" üzerine yaptığı açıklamalar, kamuoyunun manipülasyonu açısından zengin olan seçim öncesi dönemde, İsrail'in varlık hakkını koruma kutsal amacı adına, askeri saldırıların gerçekleştirilmesi için ele geçen ilk fırsatın kullanılacağı kaygısını beslemektedir. Bu girişim devasa tehditlere gebedir: Irak'taki iç savaşı şiddetlendirmek, Afganistan'a Taliban'ın dönüşü, Amerikan çekiciyle sokağın örsü arasında sıkışan Sünni Arap rejimlerinin istikrarsızlaşması, Lübnan ve Yakındoğu'da savaşın şiddetlenmesi, terörizmin artması, öncelikle Avrupa, Çin ve Japonya'yı etkileyecek yeni bir petrol krizi...

    Avrupalılar İran yönetimiyle AIEA'nın her türlü denetimini, özellikle uranyum zenginleştirmesini % 5'in üstüne çıkarmayı engelleyen formüller konusunda (askeri kullanım için % 93 oranına ulaşmak gerekiyor), kamuoyu önünde açıklamaları için görüşmeleri sürdürmek zorundadır. Diğer Avrupa ülkeleri, -Almanya, Büyük Britanya- [Fransa Dışişleri Bakanı] Bernard Kouchner'den farklı olarak, yangına körükle gitmemekteler. Rusya'ya gelince, Vladimir Putin, İran'ın ziyaretinde gördüğümüz gibi, daha dengeli bir söylemi sürdürerek anlaşmaları cebine atmaktadır. Nicolas Sarkozy, ateşli beyanlarına karşın belli bir pragmatizmden yoksun değildir. Fransa, ABD'yi, kendisi için bile, felakete sürükleyici bir yolda ilerlerken durdurabilmek için çok şey yapabilir. 2003 Irak örneğinden çok şey öğrenen "şahinler" ancak Avrupalıların alçakça rızasıyla askeri saldırılarda bulunabileceklerini biliyorlar. Fransa, hiç kimse tarafında kendilerini kullanılmasına izin vermeksizin, temayülüne sadık kalmalıdır: ABD'yi kendini içine soktuğu bataklıktan çıkarmaya yardım etmek gerekiyor. Bunun için onlara naifçe "Size Irak'ta nasıl yardımcı olabiliriz?" diye sormak yerine, tabii ki ABD'ye yardımcı olabilecek tek güç olan İran'la genel bir anlaşmadan geçen, bir onurlu çıkış yolunu göstermek gerekiyor.



    Le Figaro 26 Ekim 2007
    JEAN-PIERRE CHEVENEMENT

  17. 2007-11-22 #17
    Her yönden bize uyarı geliyor: ABD savaşa başlamak üzere, İran'ı bombalamaya hazır bekliyor. Tek gereken şey Başkan Bush'un gerekli emri vermesidir. Ekim ayı başında, onlarca önemli Amerikalı siyasetçi, din adamı, entelektüel ya da sanatçı, ABD Genelkurmay Başkanı'na, subaylara ve askerlere İran'a her türlü saldırı emrini reddetmeleri çağrısında bulundular.

    Daha önce benzeri görülmemiş bu çağrı, gelecek aylarda, haftalarda hatta günlerde bir savaş riskinin ne kadar gerçek olduğunu ve bu riske karşı önlem almanın ne kadar önemli bir zorunluluk olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle Atlantik ötesinden gelen bu çağrıyı destekliyoruz ve Avrupa'ya yayılmasını diliyoruz.

    ABD'nin yönetimindeki koalisyon güçleri tarafından gerçekleştirilen Irak işgali, BM Şartı'na aykırıydı ve felakete yol açtı. İran'a karşı yapılacak bir savaş da bu denli yasadışı ve daha fazla kaos yaratıcı olacaktır. Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2. maddesinin 4. paragrafında şöyle yazar: "BM örgütü üyeleri, uluslararası ilişkilerde, herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı bir tehdide ya da güç kullanımına ya da BM ilkeleriyle uyuşmayan bir eyleme başvurmaktan imtina ederler." Yukarıda andığımız çağrıyı kaleme alanların gözlemlediği gibi, İran ABD'ye saldırmamıştır ve ABD, BM Şartı'nın imzacılarından biridir; İran'a karşı her türlü Amerikan saldırısı, uluslararası hukuka göre yasadışı olmakla kalmayıp, uluslararası antlaşmaları ülkenin iç yasalarının üstünde olduğunu tanıyan Amerikan anayasasına göre -ve tabii ki anayasa üzerine yemin eden askerler için de- yasadışı olmaktadır.

    Bu saptamalar, ister ABD'nin müttefiki olsun ister olmasın, BM üyesi olan Avrupa devletlerinin hükümetlerini, askerlerini ve yurttaşlarını da bağlamaktadır. Dolayısıyla daha şimdiden her türlü işbirliğini, her türlü siyasi, ekonomik ya da askerî yardımı ve savaş durumunda her türlü lojistik yardım isteğini reddetme çağrısında bulunuyoruz. İran'a yönelecek bir saldırı, hedefleri, yöntemleri ve başlangıçtaki yoğunluğu ne olursa olsun, benzer sonuçlara yol açarak, dünya ekonomisinde sebep olacağı yıkıcı etkileri bir yana, şimdiki durumu çok daha kötü bir hale getirecektir. Eğer taktik nükleer silahların, yalanlamış olmasına ve müfettişlerinin hiçbir iz bulmamasına karşın, İran'ın nükleer silah üretmesini engellemek için kullanılması gibi delice bir fikir uygulanırsa durum çok daha kötü olacaktır.

    İran hariç her yere nükleer teknoloji satarak İran'ı bu teknolojiden vazgeçmeye ikna edemeyiz. ABD, Fransa, Büyük Britanya'nın (ayrıca Rusya'nın, Çin'in, Hindistan'ın, Pakistan'ın ve İsrail'in) yaptığı gibi nükleer teknolojiyi muhafaza ederek ve modernleştirerek İran'a bunu terk etmeyi dayatamayız. Nükleer silahlara sahip ülkeler, Nükleer Silahların Yaygınlaşmasının Önlenmesi Antlaşması'nın (TNP) 5. maddesini yok saymaya devam ederek, TNP imzacısı, İran dâhil, diğer devletleri hiçbir şeye zorlayamazlar. Nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme ile nükleer silahsızlanma ancak birlikte başarılabilir. Bunu ivedilikle kabul etmek gerekiyor.

    Bugün savaşı reddetmek, ne statükoyu kabul etmek ne de yarın bir savaşı zorlamaktır. Avrupa buna katkıda bulunabilir. Avrupalılar yaklaşan savaşa karşı durmalı.


    Michel Rocard (Eski Fransa başbakanı), Yehuda Atai (Kitlesel İmha Silahlarının Olmadığı Bir Ortadoğu Teşkilatı İsrail Komitesi üyesi, Nükleer Silahsız Bir Akdeniz Ağı'nın idari sekreteri), Jean-Marie Matagne (Nükleer Silahsızlanma İçin Yurttaşlar İnisiyatifi başkanı)

    Libération

  18. 2007-11-29 #18
    1918 şartlarında İngilizleri tutmayan var mıydı ki, Hürriyet gazetesinde yer alan bir köşe yazısında(1), Mondros Mütarekesi'ni ve İngiliz himayesini kabullendiği için Sultan Vahdettin'e hain yaftası yapıştırılabiliyor?

    Açın bakın, Mondros'ta İngiltere ile aramızda rica minnet çöpçatanlık yapan General Townshend'in hatıralarını, İngiliz gemileri kasım ayında Çanakkale'den nasıl birer 'kurtarıcı prens' olarak girmişlerdir, hayretle görürsünüz. Hadi onu bulamadınız diyelim, bari tarihçi Orhan Koloğlu'nun 1918 yılı üzerine yazdığı kitabındaki(2) basın taramasını okuyun ve zamanın PTT'sinin Mondros Mütarekesi'ni kutlamak için tam 22 bin serilik bir posta pulu çıkardığını hayret ve ibretle görün.

    O zaman Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'da kendi parasıyla çıkardığı Minber gazetesinde işgalci İngilizlerin tebrik edilip alkışlandığını da, 17 Kasım 1918'de aynı gazetede çıkan söyleşisinde "İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olmayacağı" mesajını verdiğini de, ertesi gün çıkan Vakit gazetesinde ise "Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediğini" söylediğini ve dahi "muhataplarımızla [yani İngilizler, Fransızlar vd.] anlaşmak lazımdır" dediğini de hatırlamamız gerekmez mi? Ya Mustafa Kemal Paşa'nın 11-13 Ekim 1918'de Halep'ten Vahdettin'e çektiği telgraftaki ilginç teklifleri... Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta: Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır. (Orijinali: "Müttefiken olmadığı takdirde münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.")(3) Peki, bütün bu belgeler bilinip dururken birilerinin kalkıp da "Mütareke hükümlerine sonuna kadar riayetkâr davranmalıyız" şeklindeki tavrı nedeniyle Vahdettin'in hain ilan edilmesini anlamak gerçekten de mümkün değil.

    Karabekir'in hatıratında Vahdettin

    Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kâzım Karabekir'in bile yakılan kitabı İstiklal Harbimizin Esasları'nın ilk baskısında (1933) Sultan Vahdettin'le son görüşmesine dair hatıraları, kitabın sonraki baskılarında açıkça sansüre tabi tutulmuş değil midir? Halbuki Vahdettin, 11 Nisan 1919 günkü görüşmesinde, birkaç gün sonra Trabzon'a giderek yeni görevine başlayacak olan General Kâzım Karabekir'e dönüp, "Paşa, ben ve millet sizlerden ümitliyiz... Hayır dualarım ve niyâzlarım sizinle beraberdir" demiş, Karabekir Paşa da kendisine şöyle cevap vermişti: "Kumandan ve asker evlatlarınızla bütün millet zât-ı şahaneleri etrafında bir kalp ve bir kafa gibi toplanabilir şevket-meâb." Üstelik Karabekir Paşa dışarı çıkınca onu heyecanla bekleyenler arasında bir tanıdık da vardır kapının önünde: Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari Mustafa Kemal Paşa. Hemen Karabekir'e sorar: Neler konuştunuz? Karabekir, Padişah'ın kendisini hayır dualarla yolculadığını anlatınca Mustafa Kemal Paşa şu anlamlı tespiti yapar oracıkta: Sen Erzurum'a yerleşince vatanın üç uç noktasında üç temel dayanak noktası teşekkül ediyor. Ne yazık ki, İstiklal Harbimizin Esasları'nın 1951 ve sonraki yıllarda yapılan baskılarında bu ve benzeri türden Vahdettin'i 'beraat ettirici' nitelikteki ibarelerin itinayla temizlendiğini hayretle görürüz. Eh, Karabekir'in kitaplarında durum buysa gerisini varın, siz düşünün.

    Mustafa Kemal'in yukarıdaki sözüne dönelim tekrar. Ne demek istiyor? Gayet açık bence: Vahdettin ve İstanbul hükümeti daha önce Cafer Tayyar Paşa'yı Edirne'ye, Ali Fuat Paşa'yı Ankara'ya gönderdikten sonra üçüncü büyük kozunu oynamış ve Karabekir Paşa'yı Erzurum'a tayin ettirmeyi başarmıştır. Böylece direnişin Edirne, Ankara ve Erzurum ayakları tamamlanmış, sıra bunları toparlayacak ve organize edecek bir genel müfettişliğe gelmiştir ki, bir ay sonra bu göreve olağanüstü yetkilerle padişahın yaveri olan Mustafa Kemal Paşa atanacak ve 15 Mayıs 1919 günü yine Vahdettin'le görüştükten sonra dördüncü ve merkezÎ ayağı oluşturmak üzere Samsun'a doğru yola çıkacaktır. Nitekim bu görüşmeyi sonraları Falih Rıfkı Atay'a anlatan Atatürk, Vahdettin'in kendisine, "Şimdiye kadarki başarılarınızı unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin" dediğini nakletmemiş miydi? Öyleyse soralım: Bizzat Karabekir ve Atatürk'ün ağzından yaptıkları anlatılan Vahdettin nasıl hain olabiliyor?

    İngiliz gizli belgeleri ne diyor?

    Son olarak İngiliz gizli belgelerine bir göz atalım. Aslı Britanya arşivlerindeki gizli yazışmalara göre, işgalci İngilizler, şimdi de 'esir padişah'ı Samsun'a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaya zorlamaktadırlar. Ne var ki, Vahdettin kendilerine, Mustafa Kemal Paşa'nın ancak İtalya'nın birliğini sağlayan millî kahramanları Garibaldi kadar "haydut" kabul edilebileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir.(4) İngilizler de bu sözleri resmen kayıtlara geçirmişler. Vahdettin'in ifadelerinin İngilizce çevirisi şöyle: "It is absurd to label the Nationalist Movement as the tyranny of a set of non-Turkish brigand and patriot in much the same sense that Garibaldi was, and is difficult not to respect and admire him."

    Bir başka belge ise gerçekten şaşırtıcı. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul'a gelip Pera Palas'ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi'nin muhabiri G. Ward Price'ı aracı yaparak General Harrington'la görüşmek ister. Price, Pera Palas'ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: "Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini" bildirmemi rica etti. "Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik... Biliyoruz, partiyi kaybettik... Anadolu'nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum... Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir."

    Kim kahraman, kim hain?

    Anadolu'da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: "Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim..."(5) Türk Tarih Kurumu'nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?

    Kaldı ki, kimin hain, kimin kahraman olacağına gazete köşelerinden yahut meclis kürsüsünden karar verilemez; hatta mahkemeler bile buna karar veremez. Bunun kararını kamuoyunun vicdanı ve "tarih" denilen o acımasız yargıç verirse verir. Hem Fransızlar şu General Petain'in hain mi kahraman mı olduğuna 60 küsur yıldır karar verebildiler mi? Adam üstelik vatanını Almanya'ya gerçekten peşkeş çektiği ve işgalcilerle düpedüz işbirliği yaptığı için İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra herkesin gözü önünde yargılanıp idama mahkûm edildiği halde bugün dahi onun bu şekilde davranmakta haklı olduğunu düşünen Fransız vatandaşları azımsanmayacak sayıdadır. Dahası, bu bir rejim sorunu değildir Fransa'da; bir tarih sorunudur. Ne diyelim, darısı bizim Vahdettin'in başına.

    En iyisi son sözü, bir ara bakanlık da yapmış olan Hüseyin Cahit Yalçın'a bırakmak. Bakın yakın tarihimizdeki hain-kahraman düellosu hakkında bu tecrübeli kalem ne ibret-âmiz laflar söylemiş: "İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi [Mondros'u] imza eden Rauf [Orbay] Bey, bugün âdeta vatan haini oluyor. Çünkü Halk Fırkası'ndan çıkmıştır. İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi kabul eden ve imza etmesi için emir verenler arasında bulunan Fethi [Okyar] Bey ise bugün Millet Meclisi Reisi bulunuyor. Çünkü, henüz Halk Fırkası'na mensuptur. Bu ne mantıktır, bu ne ölçüdür, bu ne mutaassıp fırkacılık [particilik] hissidir?"(6) Tarih yalan söylemez; ama ona yalan söyletilebilir. Tabii yatsıya kadar...


    1) Bkz. Tufan Türenç, "Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir", Hürriyet, 14 Kasım 2007. 2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190. 3) Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 232. 4) Bkz. S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1'den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5, İstanbul 1992, Tekin Yayınevi, s. 249-250. 5) Price'ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98. 6) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.


    MUSTAFA ARMAĞAN
    Zaman Gazetesi Köşe Yazarı

  19. 2007-12-19 #19
    DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel'in İrlanda ziyareti öteden beri var olan bir teorinin, konunun muhatabı tarafından nasıl algılandığını gösterdi. Kürt sorununu başından beri İrlanda sorununa benzerliği ile ele alan ve benzer çözüm arayışlarına giren Kürt siyasetçilere Gerry Adams, 'sorunumuz benzer değil' cevabını vermiş.

    Keşke mümkün olsa ve aynı Gerry Adams, DTP'ye, var olan sorunun aşılması için gerekenin; otorite, meşruiyet ve kutsallığı başka bir merkezden yani dağ-İmralı'dan kendi alanına çekmek olduğunu anlatsaydı.

    Siyaset üretememenin nedenleri

    Geçen haftalarda bu sayfada 'DTP bir Garry Adams çıkarabilecek mi?' başlıklı bir yazı yayımlandı. Konu edilen, İrlanda pratiği ve onun nasıl barış isteyen bir siyasi lider sayesinde çözüme kavuştuğuydu. Soru son derece yerinde ve tartışma doğru. Acaba DTP şiddeti dışlayan bir lider çıkarabilir mi? Bu soruya cevap verebilmek için DTP çizgisinin şiddete karşı tutumuna yakından bakmaya ihtiyacımız var. Görünen, DTP içindeki en iyi niyetli ve ılımlı siyasetçiler için bile dağ/şiddet/terör, mutlaka az sayıda istisnası var, bir özgürleşme sembolizmi anlamına geliyor. Sırrı Sakık'ın Meclis kürsüsünden yaptığı açıklamaların altında yatan mantık da Leyla Zana'ya o sözleri söyleten de aynı düşünce; İmralı, kim ne derse desin şiddete bulaşmamış, eline silah almamış, Kürtlerin özgürleşmesi için hayatını vakfetmiş bir siyasi lideri ağırlıyor onlara göre. Ve asıl önemlisi; ovadaki siyasetçi kendisini inisiyatif alacak donanım ve yeterlikte bile görmüyor. Diyarbakır'da konuştuğum bir DTP'li 'Aslında dağdakiler bizden çok daha ilerideler. Bugüne kadar dağdakiler yerel yönetimlerde ya da merkezî siyasette yaptığımız herhangi bir açılıma asla 'hayır' demediler. Hatta yerel yönetimlerde ve DTP bünyesinde, aktif, katılımcı, demokratik çıkışlar yapamadığımız için eleştiriliyoruz. Dağın gerisinde kaldık.' diyordu. Tehlikeli olan bu siyasal söylem değil. Bana daha tehlikeli görünen, bu siyasetçinin söylediklerinin önemli bir kısmına samimiyetle inanması oldu.

    DTP'nin siyaset üretememesinin gerisindeki nedenler hakkıyla irdelenmiş değil. Anlamlı, etkili ve canlı bir siyaset yaratma araçlarının hangi nedenlerle Kürt siyasetinin elinden alındığı, üzerinde dikkatle çalışılmayı bekleyen bir alan... Siyasal kültürün neden gelişemediğini, neden demokratik, farklı eğilimlere hayat hakkı tanıyan bir siyaset ortamının yeşertilemediğini çoğumuz az çok biliyoruz. Ama sanıyorum sorunun en derininde Kürt zihinsel sermayesinin başından bu yana şiddet sarmalında biçilmesi yatıyor.

    1984 yılından itibaren Kürt seçmen, devletin işaret ettiği partiler ya da onun alternatifi PKK çizgisindeki partiler tarafından temsil edildi. Gerçek bir demokratik çeşitlilik bölgede bilinen nedenlerle sağlanamadı. Bu boşluğu dolduran PKK çizgisindeki partilerin hitap ettiği seçmenin en öncelikli sorunu kimlik oldu. DTP bugün artık sadece kimlik siyaseti yapamayacağının bilincinde. Ama kimlik dışındaki alanları doğru tanımlayıp sorunların çözümünü sağlayacak parti içi mekanizmalardan yoksun. Bir önceki yazımda sözünü ettiğim parti içi hiyerarşide etkili olan değer sistemi değişmediği sürece bu değişimin sağlanması mümkün görünmüyor.

    Çünkü, yıllarca şiddetin gölgesinde üretilen politik alan, gücünü mutlak itaat kavramından alıyordu. Bunun doğurduğu sonuç legal alanın, illegal alan karşısında mevzi kaybetmesiydi. Gelinen aşamada Kürt siyasetinin Öcalan'sız bir çözüm tahayyül edememesinin kökeninde bu algı yatmaktadır. Her miting alanının değişmez sloganı 'be serok jiyan nabe!' yani 'başkan olmadan özgürlük olmaz' cümlesi devamla itaatin kaynağını göstermektedir.

    Aslında DTP'nin önündeki en büyük handikap, şiddetin ürettiği karizmanın karşısına demokratik zihniyetten beslenen bir başka gücü koyamamasıdır. Parti tarafından kabul edilen tüm kutsal değerler ayrı bir merkezde üretilmiş olduğundan herhangi bir partili bu kutsallığı referans almakla kendine bir otorite sağlayabiliyor. DTP'nin harcını oluşturan aşırı otoriter karakter, tabanda biriken talepleri siyasete kanalize edecek araçları yok ederken partiyi bir başka handikapla karşı karşıya bırakıyor. Ve sanırım DTP'yi bekleyen asıl tehlike, bugüne kadar dışında tuttuğu Kürtleri kazanamayacak olmasıdır. Elinde AKP'nin son seçimlerde hızla yerleştiği boşluğu doğru okuyacak araçları olmadığı gibi, seçmeni kazanma yolunun, o yığınların kendi gerçek gündemlerini yakalamak olduğunu kavramakta da zorlanıyor. Yani sıradan bir Kürt'ün 'dağdakiler indirilsin' önceliği olmayacağını, insanların şiddetten uzak bir hayatı hızla kurmak ihtiyacında olduklarını kavrayamıyor DTP. Ve asıl önemlisi kendi tabanına dahi, kulağa hoş gelen ama ne anlama geldiğini kendilerinin dahi anlayamadığı şık bazı argümanları 'demokratik, özgürlükçü, eşit, katılımcı demokrasi modeli'ni kavratabilmiş değil.

    Politik alana dair normlar, kodlar, basamaklar Kürt siyasetinde doğallıkla üretilemediği için, siyaset bu tarz şık ama içi boşaltılmış argümanlarla geçiştiriliyor. Siyaset üretememenin görünen sonucu miting meydanlarına yansıyor. Bugüne kadar hiçbir şey yapamasa bile miting için ateşli kalabalıklar toplayan DTP çizgisi, artık kalabalıkları toplamakta zorlanıyor. Gençler miting saatlerinde internet cafe ve alışveriş merkezlerinde, dağ çağrıştırmayan yeni hayat ve beklenti alanları yaratırken, orta kuşak içine kapanarak uzak duruyor yaşananlardan.

    'Ede Bese-Artık Yeter!' mitingini birlikte izlediğim gazeteci arkadaşım akşam tekrar görüştüğümüzde 'Sana inanılmaz bir görüntü göstereceğim.' demişti. Sözünü ettiği görüntü İstasyon Meydanı'na yakın bir kahvehaneye elinde gaz silahıyla dalan bir Çevik Kuvvet polisinin çıkış anını görüntülüyordu. Aceleyle dışarı fırlayan polisin arkasından gözleri kan çanağı olmuş öksüren ihtiyar erkekler çıkıyordu. Kimisi mendilini çıkarmış gözlerini silerken kimisi ağlıyordu. Dışarı çıkan takım elbiseli yaşlı bir Diyarbakırlı, polislere seslenerek 'Yahu yapmayın günahtır, yazıktır. Biz İslam'ız, Müslüman'ız, günahtır, yapmayın.' diyor ve belki de polise ettiği sitem onu rahatlatmadığı için mitingde toplananları kastederek 'Onların Allah belasını versin.' diye küfrediyordu. Sonrasında görüntülerde ağlayan ihtiyarlar ve çaresiz etrafına bakınan kahve müdavimleri vardı. Polise öfkeliydiler. Gösteriler düzenleyerek politika yapan, sokakları şiddetin 'meşru savunma alanı' haline getiren kadrolara daha da öfkeliydiler.

    Kana kilitlenip kan kaybetmek

    Seçimlerden hemen sonra yazdığım yazıda DTP'nin kendi içinde bir bölünmeye gideceğini belirtmiştim. Ve beklenen oluyor bugün. DTP değişime açık olanlar ve aşırı angajmanları nedeniyle zihnini dağdan kurtaramayanlar, dahası kendini dağdakinden daha aşağıda gören ruh haliyle siyasetinin içini dolduramıyor bugün. Çünkü kim ne derse desin siyaset bir samimiyet sahnesidir. Seçmen dediğimiz halk yığınlarının tuhaf bir biçimde samimi siyasetçiyi samimi olmayandan ayıran araçları varken siyasette hiçbir çaba karşılıksız kalmıyor. Ve Kürt seçmenin gözünde giderek kendisi olamadığı için samimiyeti sorgulanan, kan rantının yarattığı hiyerarşide büyük yanlışlara düşen Kürt siyaseti, kana kilitlendiği için kan kaybediyor. DTP'nin neden bir Gerry Adams çıkaramayacağının cevabı da burada karşımıza çıkıyor. Çünkü şiddeti reddeden ve barış kavramına içini boşaltmadan kelimenin haysiyetiyle sahip çıkacak bir siyasi lider çıkarması DTP'nin kendi varlık amacı ile örtüşmüyor. Değer tanımlarının dağda üretildiği bir siyasal yapıda ova sadece fizik değil, ruhsal da bir yetersizliğin yeri olacaktır. Çünkü ovadaki siyasetçiler özgürlüğün, barışın ve demokrasinin gelecekse eğer, dağdan geleceğine inanmıştır bir kez!



    BEJAN MATUR

  20. 2007-12-24 #20
    Cumhuriyetçi Partiden Mitt Romney, ABD tarihinde ilk Mormon başkan olmayı hesaplıyor. Ancak Mitt Romney, düşük bir ihtimalle, Amerikan başkanı olsa bile, yüksek makama erişmiş ilk Mormon olmayacak, yine Mormon olan kendi babası da valilik yapmış olduğu gibi halen Kongre'de iki Mormon senatör görev yapmaktadır.

    Mitt Romney, dinsel tabuyu yıkan ilk kişi de olmayacaktır, çünkü Başkan John Kennedy de ilk Katolik başkan olarak dinsel tabuyu yıkmıştı. Amerikan tarihinin ilk Müslüman parlamenteri de geçen yıl ocak ayında Temsilciler Meclisi'nde Kur'an'a el basarak yeminini yerine getirmişti.

    Mitt Romney, kısa bir süre önce yaptığı bir konuşmada dinî özgürlüğe övgüler dizmişti. Tabii ki bu tematiği Kutsal Oval Büro'ya ulaşma çabasında kendisini ileriye götürmek için kullanılmaktadır. Ancak bu konuşma, her türlü siyasi ağırlıktan yoksun bir azınlıkta, acı bir tat bıraktı. Romney "Dinin özgürlüğe ihtiyacı olduğu gibi özgürlüğün de dine ihtiyacı vardır. Özgürlük ve din birbirinden ayrılamaz, ya birlikte varlıklarını sürdürürler ya da birlikte yok olurlar" dediğinde, ateistler ve agnostikler kendilerini dışlanmış hissettiler. 2001 yılında yapılan American Religious Identification Survey [Amerikan Dinî Kimlik Araştırması]'na göre, 1991'deki sonuçlardan iki kat daha fazla, 30 milyona yakın Amerikalı kendisini "dinsiz" olarak tanımlamaktadır. Bu kitleyle kıyaslandığında 2,8 milyon kişilik Musevi inancına mensup Amerikalılar çok küçük bir topluluk. Amerika'nın en kalabalık inanç topluluğu olan Katolikler, 51 milyon kişiden oluşmaktadır. Diğer bir deyimle dinsiz Amerikalılar o kadar da azınlık değil.

    Yine de hiçbir dine bağlı olmayanlar siyasi sistemde herhangi bir şekilde temsil edilmemektedirler. Bu yılın başında bir dernek kamuoyu önünde Tanrı'ya inanmadığını beyan etmeyi kabul eden bir siyasetçiye 1000 dolar ödeme yapmayı teklif etti. Sadece tek bir politikacı, Demokrat Partili San Francisco temsilcisi Peter Stark bu teklife cevap verdi. 535 temsilciden sadece biri hiçbir inanca mensup olmadığını itiraf etme cesaretini gösterdi! [Bu cesareti gösteren] Peter Strak'a göre başka birçok parlamenter de onun fikirlerini paylaşmaktadır; ama Demokrat Partili olanlar bile, bunu kamuoyu önünde açıklamaya cesaret edemiyorlar. Zaten tüm Demokrat Partili başkan aday adayları inançlı olduklarını açıkladılar. Yine bu adaylar, din konusunda yapılan bir açık oturumda, en büyük günahlarının ne olduğunu ve Kutsal Kitap'ta en sevdikleri ayetin hangisi olduğunu açıklamak zorunda kaldılar. Cumhuriyetçi adaylar ise bu türlü bir engizisyon sorgulamasına tabi tutulmadılar, çünkü onların itiraflarına ihtiyaç duyulmadı.

    "Dinsiz olduğunu" açıklayan kişilerin sayısı 1991 ile 2001 arasında 2 kat arttı. Bugün ise kim bilir kaç kişiler? Üstelik George W. Bush'un sekiz yıldır topluma sunmayı sürdürdüğü patlayıcı sofuluk ve yetersizlik kokteylinin gençleri hiçbir zaman görülmedik ölçüde ateizme sürüklediğini de unutmayalım. Eğer yeni kesim, "Amerikan dinselliğinin" zarar verdiği alanlara -ordudaki saldırgan inanç yayma çabasına, bilimsel programların sabote edilmesine, ülke dışındaki Müslümanların yabancılaşmasına- odaklanırlarsa, nüfusun % 10'unu temsil eden önemli bir azınlık olarak ülke siyasetine ağırlıklarını koyabilirler. Tanrıya inanmayan bir Amerikan başkanı görebilmek belki hemen mümkün değil. Ama Amerikalıların sadece % 53'ü, diğer adayla aynı yeteneklere sahip olsa bile asla bir ateiste oy vermeyeceğini söylemektedir.



    The Economist

    sponsorlu bağlantılar
  21. 2007-12-27 #21
    Doğduğumuz yerlerde, nesnelerin bizden daha seçim yapma zahmetini tanımadan gönlümüzü fethettiği yerlerde, dış dünyanın yalnızca kişiliğimizin bir uzantısı gibi göründüğü yerlerde hissettiğimiz gibisi yoktur.' diyor George Eliot.

    Sözünü ettiği rahatlık, yuvanın anlamını da üreten şey aslında... Nedir bizi bir yere bağlı kılan ve duygusal çekirdeğimizin merkezine yerleşen? Sorular bitmez. Söz konusu yuva yahut yer duygusu ise hiç bitmez. Şimdi eve dönüş yasası çıkıyor. Ev ve dönüş. Bu iki kavramın yan yana gelmesi oldukça manidar. Demek ki bir ev var. Tanımlı ve dönüş gerekli olan, arzulanan. Yani döneceklerse evlerine dönecekler. Çünkü dağ ev değil onlar için. Dağı mesken belleyen epik söylemin gerçeğe boyun eğeceği gün demek ki yaklaşıyor. Nihayet...

    Halbuki ne çok duygu var küllenen. Halihazırda yılların okşayıcı ağırlığı altında sineye çekilen ne çok acı var. Şimdi bu yasa ile yüreğinin en derin yerinde çocuğunun acısını kapatmış, içten içe yanan anneler ne yapacak? Oğulları dönecek diye bekleyen. Çocuğunun ölümünü bildiği halde kabullenmeyen anneler ne yapacak bu yasa ile? On yılların küllediği onca ölüm, onca kayıp şimdi hallaç pamuğu gibi savrulacak. Bastırılmış tüm duygular hangi mağarasında zihinlerin bekliyorsa, dökülecekler ortaya. Ve hesap sorulacak. Belki de tüm o yaslı, acılı annelerin en haklı isyanı bugün başlayacak. Ne içindi onca acı? Onca ölüm ne içindi? Soracaklar. Ve muhatap bu defa devlet değil, uğruna dağlara düştükleri örgüt olacak. Ne acılı bir muhasebe... Çocuğunun var olan mücadelede şehit olduğuna inanan annenin tesellisi ne ağır.

    Ben bir örnek tanıyorum. Benim yakınım. Soyadımız aynı. Oruç'un annesi. Oruç öleli belki de 13 yıl oldu. Ama annesi kabul etmek istemiyor gerçeği. Annesine göre Oruç bir gün dönecek. Geceleri bu yüzden bahçe kapısını açık bırakıyor. Dönecek çünkü. Bundan tüm anne kalbiyle emin. Oruç'un babası ve kardeşleri biliyor gerçeği. Ama anneye söyleyemiyorlar. Kardeşler için daha kolay; çünkü anne ile yaşamıyorlar. Ama baba, her gece aynı yastığa başını koyduğu karısının duymak istemediği gerçeği içinde taşımakla öyle ağır bir hayat yaşıyor ki. Omuzları çökmüş. Sadece oğlunu kaybetmek değil, karısının ümidini kırmamak için oğlunun yasını tutamıyor bir türlü. Onlara benzer öyle çok aile var ki. Beklentileri, kabullenemedikleri, hayal ettikleri ve yasını tutmayı erteledikleriyle öyle çok aile... Şimdi eve dönüş yasası çıkacak ve belki başarılı da olacak. Yıllarını dağda geçirmiş ve dağda büyümüş çocuklar yuvalarına dönecekler. Aynı darbe onları da bekliyor. Duyguların harmanı savrulacak. Neden hayatta kaldıklarının ve neden onca arkadaşlarını yitirdiklerinin muhasebesini yapacaklar yıllarca. Belki de hiç bitmeyecek bu muhasebe kalplerinde. Neden diyecekler? Nasıl oldu da bir kuşağı, kuşakları çil fırtınasında kaybettik. 'Değer miydi?' diyecekler. Bir hayat üzerine düşünmek hiç bu kadar ağır olmamıştır onlar için. Kendileri dağdayken yas tuttukları arkadaşlarının gerçek yası başlayacak şimdi. Çünkü yuvada olacaklar. Kalpleri incelecek. Bastırılan tüm keder yuvada ortaya çıkacak. Bastırılan her şey... Şimdi eve dönüş yasası ile eve dönecekler, bir ev olduğuna inananlar olacak. Bir ülke, bir yuva olduğuna inananlar. Beyrut'taki Bourj Hamoud mahallesinde Taşnak partisi lideriyle görüştüğümde büyük bir gururla gösterdiği Büyük Ermenistan haritasına bakıp 'Bu haritada atalarının geldiği Maraş yok. Bu Sevr haritası... Başkalarının size biçtiği sınırlar var bu haritada. Nasıl bu kadar kolay vazgeçiyorsun atalarının toprağından?' diye sormuştum. Cevap vermemişti bana. Siyaset sınırlar yapar. Ülkeler kurar ve yıkar. Ama yuvayı elinden alamaz kimsenin. Kalbi olan herkes er ya da geç yuvanın hakikatine yenik düşer. Çünkü yuva insanın hakikatidir. Kimliğin merkezi, doğduğumuz evdir. Kim ne derse desin. Doğduğumuz evlerde zihnimiz ve kalbimiz insanlık için örgütlenir. Oluş sebebimiz biz farkında olmadan tasarlanırken bu anlamı biriktirir. Gerisi siyaset, gerisi zihnin alanı... Kalbin değil. Evden gitmiş olanlar eve dönsün. Dönsünler ki bu toprakların ürettiği kardeşliği, acıyı, kederi hep beraber savurup yeniden hatırlayalım. Onların gitmesiyle artan boşluğu onların dönmesi doldurmayacak, sadece bunu bilelim. Bizim, ölen herkes için hep beraber gerçek bir yas tutmaya ihtiyacımız var. Hesaplaşmaya, yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bahçe kapısı açık kalsın yine; ama hatırlayalım, o çocuklar öldü. Ve soracaksak hesabımızı doğru soralım. O çocuklar dönsün ve kim nerede kayıp, kim ne uğurda yok oldu görülsün. Karda ölenlerin, kurşuna dizilenlerin hesabı görülsün ki kardeşlik epeydir kaybettiği anlamını yeniden üretsin. Eline aldığı silahı hiç kullanmamış olan bir sabinin dağda donarak öldüğünü biliyorum. Çünkü benim çocukluk arkadaşımdı o. Onun kaybının bendeki tek tesellisi, karda ölmenin mutlu bir ölüm olduğunu bilmek. Ölümlerden mutlu olanını seçmek dışında bir ihtimal bırakılsaydı keşke bize. O çocuklar dönsün ve yuva yuvalığına kavuşsun. Çünkü yuva olmayan, ev olmayan bir ülke, memleket değil.



    BEJAN MATUR

  22. 2007-12-29 #22
    Ve illâ da "siyasî"! Hatta, sahici ya da öykünülen kültürel aidiyetin önde gelen göstergelerinden birisi! İnsanoğlunun geçen zamana duyduğu huşu dolu saygı, zamanı birimlerle ifade etme çabasıyla sonuçlanmış.

    Takvim denilen tertibin, tarım, av, göç gibi dünyevî işleri düzenlemekteki yararı bir yana, insanoğluna, her ne kadar tümüyle sanal ise de, bir tür idrak ve kontrol duygusu verdiği; kâinat ile kendisi arasında adeta bir tür bağlantı kurduğu kuşkusuz. Bu bağlamda "kutsal" bir tınıları da var; kehanet, fal gibi uğraşlar da takvimsiz olmuyor. Ancak, bilimsel temelleri ne denli gelişmiş olursa olsun, takvimler, bilimsel paradigmalar değil, toplumsal mutabakatlar olarak değerlendirilmek durumundalar.

    Zamana ilişkin en bariz birim, "gün." Bu hususta mutabakat evrensel olunca, sıra "ay"ın ve "yıl"ın tanımlanmasına geliyor. "Ay", adı üstünde, Ay'ın Dünya etrafında bir seferlik dönüşü; "yıl" da, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki bir seferlik dönüşü. Burada da evrensel mutabakat tamam, şu şerhle ki, Ay'ın ve Güneş'in dönüş süreçleri, mutlak ve değişmez olmadıkları gibi, birbirlerine kesin olarak oranlanabilir de değiller. Yani? Yani, göksel cisimlerin hareketleri tam sayılarla ifade edilemiyor; oradan buradan sarkan birkaç dakika hep var. Yani, ister Milâdî, ister Rumî olsun, hiçbir takvim astronomik hareketleri tamı tamına yansıtmıyor; aralarındaki farklılıklar, küsuratı "yedirme" tercihlerinden kaynaklanıyor. Örneğin, bizim halen kullandığımız Milâdî takvim, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki bir seferlik turunu esas alan bir formüle dayanmaktadır, küsuratı, 28 günlük Şubat'ta her dört yılda bir yirmi dört saat ekleyip 29 güne çıkarmak suretiyle halleder. Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüşünü bir yana bırakıp, Ay'ın Dünya'nın etrafındaki dönüşünü esas alan takvimler ki, İslam takvimi bunlardan birisidir, zamanı, aylarla sayar. Bir de her ikisinin karışımı olan Çin ve İbrani takvimleri formüller vardır ki, bunlar da hesaplarını Ay'ın tavafına göre yapar, Dünya'nın Güneş'in çevresindeki dönüşüyle senkron tutturabilmek için birkaç yılda bir, takvime bir ay eklerler. Bu uzunca girişten sonra, diyeceğim, pazartesi akşam 10,9,8... diye sayarak "gireceğimiz" yeni yılın "bilimsel" bir karşılığı olmayıp, keyfî bir iradeyi yansıttığıdır! Ve her keyfî irade gibi, ille de siyasî telmihleri vardır.

    Keyfî irade deyince, en sevdiğim anekdotlardan birisi Çar Deli Petro (1672-1725) zamanında geçiyor. 988'de Hıristiyanlığı kabul etmeden önce, Ruslar, tabiat ile haşır neşir tüm diğer kavimler gibi, yeni bir yıl deyince, karların eriyip, doğanın yeniden canlandığı baharı düşünüyorlar ki, bu genellikle martın sonlarına denk gelen bir süreç oluyor. İlk yaz ya da "üç aylar" dedikleri süreç 22 Mart'ta gecenin gündüze eşitlendiği gün başlıyor; "yeni yıl" kutlamaları da o gün oluyor. Hıristiyanlık'la birlikte, "Çağdaş Bizans"ın usullerini kabullenmek farz oluyor. Bizans'ın kullandığı takvim de "Julian" takvimi dedikleri takvim ki, İsa'dan 45 yıl kadar önce Roma İmparatoru Sezar'ın kabullendiği, Dünya'nın Güneş'in etrafındaki hareketini esas alan 365 günlük takvimdir. Julian takvimi uyarınca, yeni yıl, 1 Mart'a çekiliyor ve sabitleniyor. Halkın da buna pek bir itirazı olmuyor. Derken, Ortodoks kilisesinin ünlü İznik konseyleri toplantıları araya giriyor; birtakım yeni dinî yasalar ortaya çıkıyor; bunların arasında yeni yılın bundan böyle 1 Eylül'de kutlanması fermanı da var. Rus köylüleri, bu yeni yasayı yadırgamakla birlikte, kiliseye saygılarından kabulleniyorlar. (1348) Üvez ağaçlarını kırmızı elmalarla süsleyip, yeni yıl kutlamaları yapıyorlar. Bundan üç asır kadar sonra Deli Petro'nun aylarca süren bir Avrupa seyahati var; bu uzun gezinin sonunda ülkesine geri dönen çar, (1699) yeni yılın bundan böyle 1 Ocak'ta kutlanacağını söylüyor; üvez ağacını atıyor yerine çam ağacı süslüyor. Meğer, gezdiği Protestan Avrupası ülkeleri böyle yaparlarmış. Ne ki, bu defa kıyamet kopuyor. Pek ender rastlanır bir cesaretle dini bütün Ortodokslar çarı protesto ediyorlar. Gerekçeleri de şöyle: "Bu işte bir hile var; çünkü aklı başında hiçbir Tanrı, yeni yılı ocak gibi karanlık, soğuk bir ayda başlatmaz!" Ne ki, emir demiri kesiyor, Rusya '17 devrimine kadar Sezar'ın takvimi kullanmaya devam ediyor. Bu arada, Katolik Avrupalılar 1582'den itibaren Gregoryen takvimi kullanırlarmış ki, bu da Hz. İsa'nın doğumunu 11 gün önceye sabitliyor. Zamanla, Protestanlar da Katoliklere katılıyorlar, Rusya, İsa Peygamber'in doğum gününü tek başına kutluyor. 1929'da Bolşevikler bunu da yasaklıyorlar; 1949'a kadar Rus evlerinde çam ağacı, neredeyse ihanet-i vataniye simgesi sayılıyor; nedeni de çam ağacının Alman geleneği sayılması. 1987'de yapılan bir araştırmaya göre halen yeryüzünde kullanılan yaklaşık 40 farklı takvim -ve dolayısıyla "yılbaşı" var. Bu takvimlerin temelleri üç aşağı beş yukarı aynı olduğundan, yansıttıkları kültürel tercihler itibarıyla anlamlılar. En yaygınlarından birisi, Doğu ve Güneydoğu Asya'da, Kore'den, hatırı sayılır Çin nüfusu olan Malezya'ya kadar kullanılan Çin takvimi. Bu geleneksel ay takvimine göre, yeni yıl, baharda. Örneğin, Tayland'da, nisanda pek renkli bir biçimde kutlanıyor. Japonya da 1873 Batılılaştırmacı Meici reformlarına kadar bu takvimi kullanmış. Şimdi artık, bizim gibi onlar da Gregoryen takvimini kullanıyor, yeni yılın ilk günü 1 Ocak. Ancak, bizden farklı olarak, Japonlar, tarihi değiştirmekle yetinmişler. Kutlamalar, 1873'ten önceki gibi. Örneğin, yeni yılın ilk şafağı önemli. "Hatsuhinode" derler, güneşin ilk ışıklarını görmek için en iyi kimonolar giyilir, Şinto tapınaklarına gidilir. Yeni yılda yapılan ilk işin hatta görülen ilk rüyanın kaydı düşülür ki, bu da iyileştirici bir muska gibi görev yapar.

    Kendisine özgü takvimi olan bir diğer ülke Hindistan. 1957 Takvim Devrimi ile "Ulusal Hindistan Takvimi" değişmiş, yerini "lunisolar" denilen, Güneş ve Ay takvimlerinin bileşkesi almış. Burada, yıla geleneksel Hint ayları ile başlanıyor. Ayların isimleri değişmezken, Gregoryen takviminin dört yılda bir, yıla bir gün ekleme yöntemi kullanılıyor. Dinî bayramların hesabını, Hindistan Meteoroloji Bakanlığı yapıyor ve ilan ediyor. Buna karşın, Hindistan'da "millÎ" bir takvimin varlığından söz edilemiyor. Merkezî yönetim, Gregoryen takvimini kullarken, yerel yönetimler ve cemaatler, bölgesel, dinî ya da etnik geleneklerine uygun kendi takvimlerini kullanıyorlar. Bu bağlamda, Hindistan'da "yeni yıl"a herkes bir başka günde giriyor. Halen İsrail'in resmî takvimi olan İbrani takvimi de bir başka âlem; özde "lunisolar," ancak gözlem değil, hesap üzerine kurulu; aşai rabbani olarak bilinen toplu dua günlerini temel alıyor. Zaman, on dokuz yıllık devridaimler olarak düşünülüyor; bu süreçte ayın kaç kez hilal olarak görüneceği hesaplanıyor (ki, bu, 235 defa olurmuş) ve aylar buna göre 29 ya da 30 gün olarak tanzim ediliyor. Yıllar "Yaradılış"tan itibaren sayılıyor; bu tarih Julien takviminde 7 Ekim 3760'a tekabül ediyor. Her yılın, "Yeni Yıl"ı, farklı bir tarihe ve güne düşüyor.

    Diyeceğim şu ki, pazartesi akşamı, ister allanıp pullanıp gezmelere çıkalım, ister başımıza yorganımızı çekip uyuyalım, "Yeni Yıl"a giren, benimsediğimiz kültürümüz; dünya değil, kâinat hiç değil. Buna karşın, dua, hep aynı dua; Allah hepimize güzel günler nasip etsin.



    ALEV ALATLI

  23. 2007-12-30 #23
    Sevgili kardeşim Abdullah Kılıç, Ekrem Dumanlı'nın annesinin ölüm haberini verdiğinde, şimdi Ekrem Bey ne kadar üzgündür diye düşünmüştüm. O akşam aramak istemedim.

    Ertesi gün konuştuğumuzda, "Çok acıymış" dedi Ekrem Bey. Pazartesi günkü yazısında, "Kendimi hazırlıklı sanıyordum; yanılmışım. Dünyam yıkıldı sandım. Bir anda kör olmak gibi bir şeymiş anne kaybı; derin bir karanlığın içinde buldum kendimi" diyor.

    Öyle sanılıyor; hazırlıklı olduğunuzu sanıyorsunuz. Ağır hastalıkların pençesindeki anneler için büsbütün hazırlıklı olduğunuzu sanıyorsunuz. Annemin sonu öyleydi. Bugün yarın, bekliyorduk... Sonra sessizce ölüm. Bunca yıl geçti, bazı geceler, uykulardan anne ölümüyle uyanırım. Rüyada ölmemiştir, yaşıyor, uzakta bir evde, onu nihayet görmeye gitmişim, yalnızlığından yakınıyor, yüzü genç, kendisi dinç... Uyanınca, bir süre daha aynı yanılsama; sonra ölmüş olduğunu ayrılık acısıyla hatırlamak...

    Ekrem Bey'in annesini kaybettiği günlerdeydi; bir başka dostumun, Doğan Hızlan'ın annesinin yoğun bakıma kaldırıldığını öğrendim. Fevziye Hanım'ın bana büyük emeği geçmiştir. Fakat kuru bir telefon görüşmesinden başka bir şey yapamıyorsunuz. Biliyordum: Doğan Hızlan, yetmiş yıldır, annesiyle birlikte yaşıyor. Fevziye Hanım'ı 1968'den beri tanıyorum.

    Yaşlanış, anıların git git çoğalması galiba. Ben de Fatih'teki eve döndüm, Nilgün Apartmanı'na, ikinci kat. Belleğim yanıltmıyorsa Nilgün Apartmanı'ydı.

    Doğan'la birlikte Yeni Gazete'den çıkar, Nilgün Apatmanı'na giderdik, o eve. Anneanne hayattaydı, Mehlika ve Saadet Teyzeler hayattaydılar. Anneanne hayat doluydu. Mehlika Teyze, Tennessee Williams'ın Yaz ve Duman'ındaki kadar narindi. Saadet Teyze daha neşeli, daha canlı. Ama ikisi de, Saadet Teyze dışa vurmasa bile, öylesine kırılgan. Ailenin reisi Fevziye Hanım'dı.

    Zeytinyağlıların en güzellerini o evde yedim, sahanda kimyonlu, sarımsaklı köfteyi unutmuyorum. Doğan'ın her arkadaşı, Fevziye Hanım'ın öteki çocuklarıydı. Uzun yıllar çalışmış, iş hayatıyla boğuşmuş olmasına rağmen, daima 'anne'ydi.

    Kim bilir hangi kederlerden geçilmişse de, Nilgün Apartmanı'na üzüntüler sanki adım atamazdı. Hep iyicil, hep sevecen; bu evden aklımda gülümseyişler, gülüşler kalmış. Oktay Rifat'ın bir dizesini onlar için hatırlıyorum:

    "Başka insanlardı sanki, başka yüzler!"

    Sonraları, yıllar geçtikçe, Fevziye Hanım'ın harikulâde hafızasına şaşakalacaktım. Meselâ, ablam telefon etmiş, handiyse on-on beş yıldır görüşmemişler; Fevziye Hanım, "Nasılsın Meral?" diyor, ablamın sesini duyar duymaz. Siz çoktan unutmuşken, sizde silinip gitmemişken, küçücük, önemsiz bir ayrıntı, Fevziye Hanım'da ışıltılar içinde, alabildiğine canlı. Muhakkak ki, zamanı durdurmuş bir hafızaydı...

    Geçen pazar, Yeşilköy'de bir balık lokantasındaydım, aziz dostum Ahmet Oktay aradı. "Sana acı bir haber vereceğim" dedi, "Doğan'ın annesi vefat etmiş..."

    Fevziye Hanım doksanlarındaydı; ama anne ölümlerinin hepsi gök ekindir.

    Gece eve döndüm, balkona çıktım. Hava ayazlı, buz gibi soğuk. Tâ karşıdaki evin ışıksız pencerelerine baktım. Her gece sabaha kadar ışıkları yanardı. Bir on beş gün var ki, ışıksız; kapkaranlık pencereler. Perdeler çıkartılmış, gündüzün görmüş, fark etmiştim. Bomboş evde badanacı çalışıyor. Orada arka bahçelerimizin en yaşlı annesi otururdu, sanki kendisinden de yaşlı kızıyla birlikte.

    Arka bahçelerimizin en yaşlı annesi, yaz mevsimlerinin yalnızca en sıcak günlerinde balkona çıkar, kocaman sesiyle kediler çağırırdı. Ve arka bahçemizin kedileri o kocaman sese koşa koşa giderlerdi...

    Gözümden kaçmış: Ne zaman boşaldıysa ev... Büyük olasılıkla, ölüm. Ya kızı?

    Kızı yaşıyormuş, öğrendim, annesinin ölümünden sonra huzurevine gitmeyi tercih etmiş. Üzerinde durmamaya çalıştım, günlerce. Birdenbire o gece, ihtiyar büyük hanım bu yaz balkona çıkmayacak dedim, bu yaz arka bahçelerde kocaman sesi yankımayacak...

    Üç anne.

    Allah rahmet eylesin.




    SELİM İLERİ

  24. 2008-01-02 #24
    Haykır! 'Kime, lâkin? Hani sâhibleri yurdun?" M. Akif Ersoy izi bizden eden politikanın o çok tanıdık sözcüklerini bir kenara bırakabilsek bir anlığına, bugün için. Tamamlasak kendimizi en sade halimizle. Kendi içimize yerleşsek... Ama olmuyor, olamıyor!

    Mesele temenni ve beklentiler olunca, hayallerimizi çağırmadan, onlara dokunmadan ne anlatabiliriz ki?.. Kaderin bu henüz açılmamış zamandan sayfasına yazgımızı yazacağız; istiyorum ki bu yazılacaklar acının, kanın ve yasın tasviri olmasın artık. İstiyorum ki umudumuzun sözleri ışısın gelecek zamana ve umarsızlıktan taşlaşmış bilincimiz toza, suya dönüşsün!.. Bizi sağcı-solcu, Alevi-Sünni, Müslüman-laik, Kürt-Türk diye karşıtlaştıranlar kurdukları koca karanlıklarını ve çığlıktan örülmüş yüzlerini alıp çekip gitsinler. Çünkü artık ne ruhumuz ne de bu dünya onların hırslarıyla, fesatlarıyla, hesaplarıyla kopardıkları bu kıyameti taşıyamıyor!. Başkasının ölüsünden, kanından, kanayan yarasından kâr umanların; kamplaşmaları körükleyerek itibar, mevki ve servet sahibi olmayı yurtseverlik-vatanseverlik addedenlerin sahteciliğine karşı tüm sahiciliğimizle; isyanımız, itirazımız ve itaatsizliğimizle var edelim kendimizi. Birlikte yaşamak dışında bir geleceğimiz yok, hiç olmadı aslında. Ve olmasına da izin vermeyeceğiz! Hayallerimizin hiçbirini gerçekleştirememişken, bir gerçeğin daha hayale dönüşmesine dayanamayız... Kolaylıkla önleyebileceğimiz fakat duyarsızlığımız, yüreksizliğimiz, kolay kanmamız nedeniyle önleyemediğimiz bu çok uzun sürmüş, bu kirli ve kanlı cenk yüzünden kim bilir kaç asil ruhla hiç tanışamadık, kaç sağlam yürekle hiç karşılaşamadık, kaç dost göğsüne sarılamadık... O yitik ruhlardan biri kapımızı çalsa bir gün veya umulmadık bir anda apansız karşımıza çıksa, Anderson'un 'Kibritçi Kız' hikâyesine benzer hikâyesini anlatsa bize bir yılbaşı akşamı: Soğuk bir kış gecesi bölüğünü kaybetmiş, üniforması seçilemeyen bir asker karlar içinde. Soğuk ayaklarından ve ellerinden beynine yürüyor, ısınmak veya karanlıkta kalmış yüreğini ışıtmak için cebinden çıkardığı kibriti çakıyor ve parıldayan her alevle gönlüne bir düş konuyor... Biz onların düşleriyle değil sabah karlar üzerinde bulduğumuz çıplak cesetleriyle ilgilendiğimiz için, iğrenç bir ölü sevicilikle dirimlerine beş para değer vermezken, tabutlu hallerine tapındığımız için geride bıraktığımız bir yıldan ve ondan önceki yirmi yıldan hiç tanışmadığımız, hikâyelerini bilmediğimiz on binlerce ruh alacaklıyız. Yazık ki zaman düzenbazdır ve asla borcunu ödemez, ödemeyecek de! Maya takvimine göre zamanın ilerlemesi gibi bilinç sarmalı da çevrilip ileriye doğru büyüyerek ve gelişerek yayılır. Bu yüzden her geçen yıl bilincin ileriye doğru evrimini ve gelişimini de anlatır aynı zamanda. Ortak bilincimizin, yani evrensel tinin önümüzdeki yılda farklılıklarımızı tanıma ve birlikte yaşama kabulüne, ortak uzlaşma zeminine, karşılıklı hoşgörüye ve empatiye doğru evrilmesini diliyorum.




    AYSEL TUĞLUK
    DTP DİYARBAKIR MİLLETVEKİLİ

  25. 2008-01-03 #25
    Neden Avrupa'dan konuşulmalı? Çünkü ulusların tarihi bitiyor ve Avrupa'nın tarihi henüz başladı. Ulusal, ekonomik, ticarî, finansal ve hatta muhafaza edilmeye çalışılsa da askerî egemenlik sona erdi. Bu yetki devirleri kesin ve geri dönülemez devirlerdir ve ne mutlu ki öyledirler.

    Avrupa gençliği ulusal sınırları bilmiyor, bilmek de istemiyor. Bu gençlik pasaportsuz, tek ortak parayı kullanarak, duruma uygun bir çeşit Esperantoyu yani İngilizceyi kullanarak seyahat ediyor, bir İspanyol Pansiyonu'ndaymış gibi bir oraya bir buraya yerleşebiliyor. Avrupa'nın bu gençliğin oyun alanı olduğu bir gerçek.

    Ama tüm bunlarda eksik olan bir şey var, o da bilinç. Eksik olan, kendi hakkında tefekküre dalan, nedenler içeren, girişimde bulunan ve cüret eden bir bilinçtir. Şüphesiz, bunu embriyon halinde Brüksel'de, zihinsel yeteneklerin Avrupa'ya hasredildiği mucizevî bir şekilde çok kültürlü olan bu yerde bulabiliyoruz. Sağdan sola, siyasî renkleri ne olursa olsun iyi niyetler burada bir araya geliyor, birleşiyor, Avrupa bilincini ilerletmeye çalışıyor.

    Ancak Brüksel kendisine her yerden saldırılan bir gettodur: Uluslar, ulusal siyasetçi toplulukları ve özellikle ulusal medyalar bu gettoya saldırmaktadır. Çünkü ulusal medyalar Avrupa'yı istemiyorlar. Avrupa onların statülerini olduğu kadar entelektüel rahatlarını da bozuyor. Avrupa onların gündelik işlerini, her halkın ülkesinin en büyük, en güzel, en güçlü, en hoş ülke olduğu ötekilerinse eğer düşman değillerse bile en azından rakip, karşıt, tehdit oldukları önyargısını güçlendirme faaliyetlerini yürüttükleri sırada rahatsız etmektedir.

    Ulusal medyalarda Avrupa'nın aldığı yer son derece yetersiz. Televizyon gazeteciliği yayınlarının ancak % 5 ila % 10'u bazen aynı medyaların Amerika'ya ayırdığı zamandan, her durumda Avrupa dışı haberlerden daha azı Avrupa'yla ilgili haberlere ayrılmaktadır.

    Bu derece kısıtlı bir zaman diliminde yapılan bilgilendirme, en yakın komşularımızın toplumsal sorunlarını anlamamıza izin vermemektedir. En iyi durumda onların temel siyasal aktüalitesi, seçimler, gösteriye dönük başka haberler yer almakta, ender olarak toplumsal ve ekonomik gelişmelere değinilmekte, çok daha kısıtlı bir şekilde bu toplumlardaki bölgeselciliğe ilişkin ideolojik, dinler, göç, medenî haklar ya da ekolojiyle ilgili tartışmalar hakkında bilgi verilmektedir.

    Her Avrupa yurttaşı, kendi ülkesinde, kendi bahçesinde, ezelî ulusunda olanlar hakkında fazlasıyla bilgilendirilmekte; ancak kendisine Avrupa'daki komşusunda olanlar hakkında son derece kısıtlı bir bilgilendirme yapılmaktadır. Sonuç olarak, Avrupa yurttaşı, Brüksel'de verilen kararların neden ve nasıl verildiği ve bunların nasıl her AB üyesi ülkenin öncelikleri arasında oluşturulmuş, üzerinde büyük uğraş verilmiş bir uzlaşmanın meyvesi olduğunu çoğu kez kavrayamamaktadır.

    Avrupa'nın iletişim profesyonellerinin genel görüşünün televizyon izleyicisinin dikkatini çekmediği doğrudur; ama bu izleyiciye toplantı yapan yöneticiler, bilekler, açılan araba kapıları kapanan kapılar görüntüleri dışında ne sunuyoruz ki! Üstelik bunları da belirsizlik üzerine kurulu bir editoryal içerikle yapıyoruz. Oysa medyatik bir paradoks olarak Brüksel'de hiçbir şey gizli değildir: Dosyalar, görüşmeler, perspektifler, tümü kamuya ve profesyonellere açıktır. Ama bu billur köşkte her şey fazlasıyla şeffaftır, sanki yokmuş gibidir, ışığı çekmemektedir. Medya dünyasının kürsüden anlatılan dersi dinleyecek öğrencisi yok, medya imaj ister. Medya halka konuşan imajlar, AB'den yaklaşılabilir, insanî, sıcak, onlarla aynı dili konuşan figürler talep etmektedir.

    Oysa AB yöneticileri onların beklendiği yerde olmamaktan sanki şeytanî bir zevk almaktalar. Avrupa sanayiinin amblem niteliğindeki olayı gerçekleştiğinde, Toulouse'da Airbus A 380 modeli uçağın faaliyete geçmesi konusunda yapılan tören sırasında, dört devlet başkanı konuşma yaptı. Aynı törende, her biri Airbus'un başarısı için vazgeçilmez önemdeki bir AB politikasını temsil eden üç AB komiseri de bulunmaktaydı, ancak hiçbiri konuşmadı.

    Kurucu bir olay olan Auschwitz toplama kampının özgürlüğe kavuşturuluşunun altmışıncı yıldönümünde, [eski Fransa başbakanı] Michel Rocard "hukukun hâkim olduğu bir barış alanı" çağrısında bulundu, toplama kampından kurtulanlardan hâlâ hayatta olanlar ve dinî grup temsilcileri son derece duygulandırıcı nutuklar attılar, devlet yöneticileri kendilerini ifade ettiler; ama AB'den hiçbir ses duyulmadı. Ulus-devletlerin yöneticileri, yanlarında ulusal ve yerel temsilcilerden oluşan gruplarla, kamuya açık törenlerde AB temsilcilerinden önce geçiyorlar, konuşurken de en son konuşuyorlar.

    Avrupa halkları, eğer onları görmezlerse, duymazlarsa, bugün için, isteseniz de istemeseniz de, sadece kamusal saygınlık için değil aynı zamanda Avrupa yurttaşlarının yöneticileriyle özdeşleşmeleri için de elzem olan bu medyatik haleyi onlara nasıl atfedebilirler? Eğer Avrupa'nın yöneticileri, açıkça Avrupa'nın en önde gelen kişileri olarak tanınmaz ve saygı görmezlerse, bir Avrupa bilinci, Avrupa yanlısı duygu, empati, yeni bir Avrupa atılımı oluşturmak mümkün olmayacaktır.

    Fransız diplomasisi bu alanda öncü olup gelecek dönem başkanlığı fırsatını kullanarak ipleri oynatmalıdır. Gerisiyle medya ilgilenecektir.



    EuroNews Genel Müdürü
    Le Monde

    sponsorlu bağlantılar
  26. 2008-01-07 #26
    İkinci Meşrûtiyetten yaklaşık çeyrek asır önce Osmanlı'da şeriat düşmanlığı başlamıştı. O zamanın Paris merkezli din karşıtı Osmanlı liberallerinin çalışmaları ve o dönem Garp medeniyetinin karakolu hükmündeki Selanik'in katkılarıyla şeriat kelimesi menfî olarak efkâr-ı ammeye sunulmaya başlandı. 31 Mart hadisesindeki şeriat kelimesinin kullanım biçimini bilenler, İslâmiyetle ayniyet arz eden bu kelimenin cumhuriyet tarihindeki tarihçe-i seyirini de rahatlıkla anlarlar.

    Günümüz Avrupasında şeriat kelimesinin nüanslarla kullanımını bilenler, mânâsının iki kategoride toplandığını görecekler. Hadiseye ilmî bakan, önyargısız araştırmalara dayanan ve objektif yaklaşanlar, şeriatı; İslâmî kurallar, Kur'ân'ın prensipleri, Müslümanların hayat tarzı ve İslâm dininin genel prensipleri olarak anlıyorlar. İkinci bakış açısından şeriatı seslendirmeye çalışanlar ise; insanî hayata zıt, yaşanması gayr-ı kabil, Arabistan çölünün muhayyel vahşî hayat tarzı, insan hayatına kastetmiş ve medeniyeti reddeden bir sistem olarak anlatıyorlar. Bu iddialarını delillendirmek üzere de dünyanın dört bir yanında, cehalete boğulmuş toplumlardan resim toplamaya çalıştıklarını görüyoruz. Son zamanlarda, ilmî mahfillerle semavî dinlerin barışmaya başladıkları dünyamızda, şeriatın Avrupa'da genellikle müsbet olarak sözkonusu edildiğini söylemek mümkün.

    İsveç'te şeriat başlığı bize garip gelse de, mânâsını anladığımızda garabetin yalnızca sloganlara ait olduğu görülecektir. Dünyanın hiç bir yerinde bulunmayan bir kanunla İsveç parlamentosu, para karşılığı zinayı şiddetli cezalarla yasakladığı bir dönemde, Türkiye'de zinayı ve zanîleri koruma altına alan hükümetleri hatırlamamak mümkün değil. Sosyal demokrat, Yeşiller ve solcuların, halkın yüzde seksen çoğunluğuna dayanarak aldığı kararın müsbet neticeleri ortaya çıktıkça, İsveç'in komşusu Finlandiya da bu kanuna hevesleniyormuş. Zinanın zanilerin siciline işlendiği, kötü yollara düşürülmüş kadının rehabilite edildiği, zinayı organize edenlerin on seneye kadar hapis cezasıyla yargılandığı İsveç'te; hem zabıta, hem ahalî ve hem de idareciler neticeden pek memnunlarmış!

    Stockholm'un Kur'ân çizgisi olan fıtrata bu yönelişi tesadüfî değildir. İsveç'in de içinde bulunduğu Kuzeyliler'in Avrupa'nın diğer kavimlerinden asırlar önce Endülüs ve Sicilya üzerinden İslâmiyetle tanıştıklarını, sair coğrafyaların skolastik karanlığında inledikleri dönemde Kur'ân medeniyetine kavuştuklarını ve bugün yaşadıkları hürriyet ve refahı Kurân'a borçlu olduklarını, Batılı tarihçiler bizden daha iyi bilirler. Mevcut dünya idareleri içinde yapı olarak Asr-ı Saadete en yakını olan İskandinav ülkelerinin bugünkü durumunu Türkiye ve İslâm literatürüne ilk olarak taşıyan, bildiğimiz gibi Bediüzzaman Said Nursî'dir. Devleti idare eden partinin genel sekreterine ve bütün siyasilere ders niteliğindeki mektubunda; Bu asrın Kurân'a şiddet-i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya'dan geri kalamamak size elzemdir, belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir' (Emirdağ Lâhikası S.191) derken, İsveç Kur'ân pratiği yolunda bu kadar ilerlememişti.

    İnsanı insan olarak değerlendiren, fıtrî haklarına saygı gösteren, ihtiyaçlarının teminine yardımcı olan, onu mutsuz kılacak ve zarar verecek hareketlerden cemiyeti korumaya çalışan İsveç gibi devletlerin müsbet çalışmalarının yarısını Türkiye hükümeti icra etse, belki de şeriatçı olarak ilân edilecekti. İsveç halkı ve idarecileri, saldırgan Avrupa dinsizleriyle Asya münafıklarının büyük paralarla piyasaya sürdükleri sloganlara iltifat etmediler ve etmiyorlar. Küçük nüfusuyla ifsad şebekelerinin işini bozan İsveçliler zaman zaman bedel de ödüyorlar. Başbakan Palme'nin ölüm sırrı açığa kavuşturulamadığı gibi dışişleri bakanı Anna Maria Lind'in de hunharca katledilişinin asıl sebebi resmen açıklanamadı. Ödenen bedelin sebepleri satır aralaında ifade edilse de, hürriyet ve insaniyet düşmanları karşısında İsveç şimdililk susmayı tercih ediyor. Fakat bildiği doğru çizgiden vazgeçmediği gibi, dünya politikalarını esir almaya çalışan deccaliyet'in planlarını bozmaya yetecek hakikatleri ifadeden de geri durmuyor.

    Müslümanların teşkil ettikleri camilere yardım eden, başörtülü kadını İslâmın simgesi olarak kabul edip saygı gösteren ve ülkeye büyük zarar vermiş sefaheti yavaş yavaş frenlemeye çalışan İsveç'in yaptıklarına ister şeriat diyelim, ister insanlık veyahut fıtrat' Netice değişmiyor. Müslüman Türkiye'nin batılı İsveç'in ne kadar gerisinde kaldığını merak edenler, daha etraflı bir araştırma yapabilirler.




    Şükrü BULUT
    Yeni Asya Gazetesi

  27. 2008-02-18 #27
    Üzülerek kaydetmem gerekiyor ki Türk medyasının kimi zaman Millet Meclisi'ni hedef alan yayınları ürperti hâsıl edecek kadar vahimdir.

    Oysa kuşaklar boyunca telkin edilen "iktidarın babadan oğula geçmesini engelleyen" sistemin özü parlamento. Aynı zamanda bu, ülkenin bir özel sınıf tarafından değil "halk tarafından yönetilmesi"nin de olmazsa olmaz şartıdır. Ancak öyle yayınlar yapılıyor ki sonuç şu cümleye dayanıyor: "Keşke parlamenter sistem olmasaydı. Keşke halk iradesi Meclis'e böyle direkt yansımasıydı. Keşke belli bir zümrenin keyfi yönetimi sonsuza kadar sürseydi..."

    Geçen hafta piyasaya çıkan Cumhuriyetimize Dair adlı eserde -ki bu eser üzerinde münhasıran durmak isterim- Hilmi Yavuz şöyle bir tespitte bulunuyor: "Bizim Cumhuriyetimiz, resmen ve hukuken 1923'te kurulduysa da ben Cumhuriyetin kuruluşunu fiilen 23 Nisan 1920'den başlatıyorum." Hilmi Bey'in özellikle dikkat çektiği konu, 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmış olması ve onun atadığı "başkumandan" aracılığıyla Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nı yürüttüğü meselesidir. Bu açıdan bakıldığında Meclis, Türkiye Cumhuriyeti devletinden de eskidir...

    Başörtüsüne serbestlik getirmeyi amaçlayan anayasa değişikliği için 400'ün üzerinde milletvekili evet oyu veriyor. Büyük bir çoğunluk bu. Ne var ki Meclis'teki bu denge, bazı meslektaşlarımızı çileden çıkarıyor. Oysa sokaktaki hava bundan farklı değil. Türk milleti, üniversitelerde uygulanan yasağı anlamsız buluyor. TESEV araştırması da Milliyet Gazetesi'nin yaptırdığı araştırma da aynı sonucu söylüyor ve gösteriyor ki halkın yüzde 70'ten fazlası başörtüsü yasağını tasvip etmiyor. Zaten bu yasak, nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman bir ülkede uygulanıyor ve başka bir ülkede böyle manzaraya rastlanmıyor. Zaten bu ayıp yetiyor olmalı! Her neyse.

    Aslında toplumla çatışıyorsunuz...

    Mesele şudur: Parlamento'da oluşan irade ile milletin tercihi birbirine zıt olsa medyanın gayretkeşliğine bir anlam verilebilir. Çünkü medyanın bir görevi de halkın demokratik ve hukukî taleplerinin takipçisi olmaktır. Hele söz konusu temel hak ve hürriyetler ise medyanın cephesi "yasak" değil özgürlüktür. Bunun aksini düşünmek suyu bulandırmak olarak algılanır ve öyle bir durum söz konusu olmasa bile vatandaş "Bu işin içinde bir bit yeniği var" düşüncesine kapılır. Nitekim öyle olmuştur. Sosyal bir gerçeği demagojik argümanlarla delik deşik etmeye teşebbüs, kalem erbabına zekice ve kıvrakça yapılmış hamleler gibi gelebilir; ancak vatandaş meseleyi çok daha somut bir yere indirgemek ister ve gereksiz her telaşa kuşkuyla; hatta endişeyle bakar. Daha kötüsü, hadiseyi "çıkar çatışması"nın gölgelediği hissine kapılır ki bu durum, bütün medya mensuplarını rencide etmelidir. Çünkü bu tip şüphelerde hep 'şüyuu vukuundan beterdir' düsturu işlemektedir. Yani, sizin öyle bir çıkar hesabınız olmasa bile aşırı tepkiniz üzerine beliren soru işaretleri genel bir tecessüse dönüşür. Ve medyanın tamamı zan altında kalmış olur.

    Tek çıkış yolu var: Bir yandan toplumun hassasiyetine kulak vereceksiniz; diğer yandan da muhalefet yaparken eleştirinin dozunu iyi ayarlayarak inandırıcılığınızı koruyacaksınız. Aksi takdirde hem toplumla sürekli çatışmak zorunda kalırsınız hem de "Acaba perdenin arkasında başka bir kavga mı yürütülüyor?" kuşkusuyla bertaraf edebilirsiniz. Sonuçta kim galip çıkarsa çıksın bu kavgadan; kaybedenler safında mutlaka medya olur; medyaya duyulan güven olur, medyanın pozitif rolü olur...

    TBMM'yi baskı altında tutma gayreti sayılabilecek tuhaf bir yarış daha var: Türk medyası ne yapıp ediyor aba altından sopa gösterircesine partileri yargıya jurnalliyor ve adeta "kapat" mesajı gönderiyor. Bu düşüncede olan eski tüfekleri konuşturuyor kimi zaman. O yetmeyince sabıkasında cuntacılık olan birileri çağrılarda bulunuyor sürekli. Bu nasıl gazetecilik ki parti kapatılmasıyla oluşacak bir siyasi denklemi özleyebilsin! Bu nasıl demokratlık, bu nasıl cumhuriyetçilik?

    Başörtüsü tartışması gündeme gelince atılan "Kaosa 411 el kalktı" manşeti nasıl Meclis'i rencide edici bir hava oluşturduysa, parti kapatma söylemi de o kadar utandırıcı bir atmosferin meydana gelmesine neden olmaktadır. Son yıllardaki en katılımcı ve en geniş temsil gücüne sahip TBMM çatısı altında kalan bütün partileri bir vesileyle kapattırma arzusu taşıyanlar var. Bu arzu, başörtüsünün medyatik tartışmalarla su yüzüne çıktığında çok net bir manzara olarak beliriverdi. Nasıl mı? Müsaadenizle özetleyeyim bu tuhaf mantığı.

    "AK Parti kapatılsın" diye kükreyen eski tüfek hukukçularla medyadaki yandaşları özetle diyor ki: "Başörtüsü daha önce bir partinin kapatılma nedeniydi. Dolayısıyla bu konuda yasa yapan parti de kapatılmalı." Bunu söyleyenler bir kere son yıllarda yapılan yasa değişikliklerinden haberdar değil ve parti kapatmanın eskisi kadar kolay olmadığını göz ardı ediyor. İkincisi, bahsedilen partiler sadece başörtüsü bahanesiyle kapatılmadı, dosyayı kabartan bir sürü şey vardı ki bunlar bile kamuoyu nezdinde ikna edici bulunamadı. Üçüncüsü, kendileri ne derse desin, bütün kapatma davaları, hukuki değil siyasi karar olarak algılandı ve halk, yargının kararına inanmadı ve bu işin siyasi destekçilerine sandıkta hesap sordu.

    Diyelim ki başörtüsü bir parti kapatma sebebidir ve AK Parti bu yüzden kapatılmalıdır; başörtüsü yasağının kalkmasında etkin rol oynayan MHP'yi de mi kapatmak gerekiyor? Sanırım kapatma lotosu oynayan zümrenin bu kördüğüm önerisi MHP'yi kapsıyor; çünkü yapılan konuşmaların tamamında görülüyor ki MHP de AK Parti gibi üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağını insan hakları kapsamında görüyor ve o yüzden bu yasağın bir an önce kalkmasını istiyor. Dolayısıyla başörtüsü hıncını alamayan ve yargıyı parlamento üzerinde keskin bir kılıç gibi kullanmaya kalkışanlar, 411 oy içinde yer alan bütün siyasi oluşumları tehdit ediyor.

    AK Parti ve MHP böyle saçma gerekçelerle tehdit altında tutulunca geriye DTP ve CHP kalıyor. Zaten DTP kapansın diye kendini helak eden zümre(ler) var. Hatta bu partiyi içeriden sabote eden ve kapanması için can atanların varlığı biliniyor. Kapatma hevesi ve tahrikçisi medyanın söylemine göre geriye tek bir parti kalıyor CHP. Bazı medya mensuplarının tam istediği de budur belki: Yeniden tek parti dönemi. Belki bir de milli şef bulunur ve herkesin itaati talep edilir. Seçime beraber girdikleri için DSP'ye davet gider ve onların da demokratik yanları törpülenir ve böylece Meclis'e huzur (!) gelir diye mi düşünüyorlar acaba? Bilmem, ancak şunu söyleyebilirim: Durum bu sefer hiç de siyaset mühendislerinin tasarladığı gibi değil.

    Meclis iradesine 'zorbalık' denemez

    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın Parlamento'da yaptığı konuşma gerçekten şaşırtıcıydı. "Saçının tek bir telini göstermek istemeyen ve bunu Kur'an'daki ayetlerle izah eden hanımefendilere saygı duyarız." dedi. Baykal'ın bu yaklaşımını bir kenara kaydetmek gerekiyor. Cesurca söylenmiş bir söz. Bu temel bakışı bir kenara not ettiren Deniz Bey, bu noktadan sonra tesettür ayetlerinin değişik dinî yorumlara (tefsirlere) tabi tutulduğunu anlattı. İmam Ebu Yusuf başta olmak üzere İslam fıkhının ve tefsirinin yorumlarını sıraladı konuşmasında. İtiraf etmek lazım ki bu tür bir yaklaşımı CHP grubunda ilk defa duyanlar bulunuyordu. Sayın Baykal dinî kitaplardan bir de derleme yapmıştı; bu nedenle eskilerin günah-ı kebair dediği büyük günahları sıraladı ve bu günahlar arasında "başörtüsü takmamanın" yer almadığını söyledi... Demem o ki "bütün partiler kapansın, bir tek CHP kalsın" diye düşünenler bilsin ki başörtüsü tartışmasında sarf edilen sözler CHP'yi de zor durumda bırakır; çünkü keyfî bir yorumla CHP'ye de "kapansın" diyen çıkacaktır.

    İşin şakası bir yana, meselenin özü şudur: Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem cumhuriyetimizin hem demokrasimizin kalbinin attığı mekândır. Oradaki siyasi tablo bugün böyledir, yarın başka türlü olur; nitekim dün başka türlüydü. Bugünkü Meclis, uzun zamandır örneği az görünen bir temsil çoğulculuğuna sahip. Bugünkü çoğulcu ve katılımcı yapının aldığı kararlar bazılarının hoşuna gitmiyor olabilir; ancak meselelere daha temel bir yaklaşımla ve daha ilkeli bir perspektifle bakmak zorundayız. Meclis iradesi her türlü zümre dayatmasının üzerindedir. Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü, Meclis hakikatinin veciz bir ifadesidir. Bunu içine sindiremeyen; daha ötesi milli irade karşısında çektiği hazımsızlığı Atatürkçülükmüş gibi gösteren kitle yanlış yapıyor. Meclis iradesine "çoğunluk zorbalığı" denemez. Bunda ısrar, "azınlık zorbalığı" anlamına gelir. Hiçbir zorbalık tasvip edilemez; neyin zorbalık olduğuna da demokratik nizam içindeki kurallar vasıtasıyla karar verilir. Aksi takdirde keyfi durumlar ortaya çıkar ve dileyen herkes, kurum ve kuralları boşluğa itme hakkını kendinde görür...

    Siyasilerin laf cambazlığını belli bir oranda anlayışla karşılamak zorundayız. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Polemikler, ağız dalaşları, karşı tarafı zor durumda bırakacak hamleler... Tuhaf olan, medyanın tavrı. Herkes yasakçı cephede yer alabilir, medya asla. Herkes kapatma sevdasına kapılabilir, medya asla. Herkes çatışma eğiliminde olabilir, medya asla... Hele söz konusu Meclis ve demokratik sistemse, doğası gereği medyanın yeri bellidir; yani demokrasi ve özgürlüğün kalesi Meclis...


    Ekrem Dumanlı
    Zaman Gazetesi Editörü

  28. 2009-01-19 #28
    Suriye, Cezayir, Sudan gibi etkin Arap ülkeleri, İran, Türkiye ve Endonezya gibi ağırlığa sahip İslam ülkelerinin katılımıyla Katar'da ikinci turunu tamamlayan Arap zirveleri savaşı, birçoklarının düşündüğünün aksine Arap siyasi çalışmasındaki sağlıklı olguyu yansıtıyor.

    Zira bakış açılarındaki farklılık ve hatta Arap bölgesinin birbiriyle çekişen eksenlere bölünmesi, durgun Arap sularının harekete geçirilmesi ve halihazırda alçalmışlık haline götüren aldatıcı Arap uyumu ve donukluk yılları sonrası sertleşmiş damarlara biraz hayat pompalanması için istenen bir hareketti. Bu alçalmışlık hali İsrail'in Gazze'deki katliamlarına sessiz kalınmasına en iğrenç şekilde yansıyor. Doha zirvesinde elde edilenler büyük derecede önemli. Bunun sebebi Moritanya ve Katar'ın İsrail'le diplomatik ilişkileri kesmeleri, Gazze'nin yeniden imarı için fon oluşturulması ve İsrail'in insan hakları ihlallerine dair uluslararası bir soruşturma komisyonu talebi değil sadece. Aynı zamanda Araplardan bir grubun sessizlik duvarını kırması, ABD-İsrail halkasından çıkması ve İsrail tanklarının kemiklerini ezdiği çocuklara destek olması.

    Bölgeyi geçen otuz yıl boyunca saran 'barış kültürü', faydasız olduğu ve karşı tarafın olumlu karşılık vermediğinin anlaşılması sonrası tükenmeye başladı. Bu kültürün en belirgin başlığı olarak gelen Arap barış girişimi, Doha zirvesinde Arap ülkelerinden yarısının fazlasının desteğini çekmesiyle meşruluğunu büyük oranda kaybetti. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed bu girişimin öldüğünü ilan etti. Türkiye arabuluculuğuyla İbrani devletiyle dolaylı bütün görüşmelerin durduğunu açıkladı ve konuşmasında Abdunnasır'ın vefatından bu yana benzeri görülmemiş bir dil kullandı. 'Güçle alınan güçten başka bir yolla geri alınmaz. Göze göz dişe diş' gibi ifadelerini tekrarladı.

    Bunlar Arap uyanışının göstergeleri ve bölgenin uzun süre beklediği değişimin öncüleri olup bizlere Haziran 1967 yenilgisi sonrası farklı şekillerde kendisini dayatan benzer uyanışı, Fetih hareketi liderliğindeki Filistin direniş hareketlerin patlak vermesini, Arap ordularının modern temellerde yapılandırılmasını ve petrol silahının etkin kullanımını hatırlatıyor. Başkan Mahmud Abbas, Mısır ve Suudi Arabistan'ın baskılarına boyun eğip Doha zirvesini boykot ederek ve ilk defa Filistin koltuğunu boş bırakarak büyük bir hata işledi. Oysa Yaser Arafat'ı Kuveyt'in işgali krizinde 'karşı taraftaki' ülkelerin kampına katılarak büyük hata ettiği için eleştirmişti. Özel oturumlarda ve Filistin yönetimi toplantılarında Filistin sorununun tarafsız kalmasının önemini tekrarlıyordu sürekli. Boşluk, daimi suretle ve hızlı şekilde dolduran birilerini bulur. Mısır'ın bölgesel denklemden çıkması ve Amerikan işgaliyle Irak'ın rolünün çökmesi sebebiyle İran'ın yaptığı buydu. Hamas, İslami Cihat ve Halk Cephesi gibi Ramallah yönetimine karşı çıkan direniş gruplarının yapmaya çalıştığı da bu.

    Başkan Abbas tek yanlış yapan isim değil. Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa da Doha zirvesini boykot ederek 'ılımlılar ekseninin' tarafını tutmak suretiyle siyasi hayatını bitirdi. Arap rejimlerinin bölünmüşlüğü rahmettir. Gazze şehitleri, Arap ve dünya sokaklarındaki protesto ve dayanışma gösterileri sayesinde bu gerçekleşti. İlk defa Arap kamuoyu kendisini yöneticilerine veya bir kısmına kabul ettiriyor ve onları bir şeyler yapmaya sevk ediyor. Teşekkürler.
    Abdulbari Atwan El Kuds El Arabi Genel Yayın Yönetmeni,

  Okunma: 3909 - Yorum: 27 - Amp