Musul'un Genel Durumu , Stratejik , Ekonomik ve Siyasi Önemi

Osmanlı hakimiyetinin son yüz yılında Musul vilayeti , 91 bin km2 arazi üzerinde 350 bin kadar nüfus barındıran bir yöreydi. İdari taksimata göre Musul : Kerkük , Süleymaniye ve Musul sancaklarına ayrılmaktaydı. 1914 Yılı salnamesine göre Musul sancağı : Musul , Akra , Dohul , İmadiye , Zakko ve Sincar , Kerkük sancağı : Revandus , Kuşnuk , Köş , Raniye , Selahiye , Erbil ise Süleymaniye merkez ile birlikte Kalambriya , Şehrizor , Muhammerah ve Bazyan kazalarını ihtiva ediyordu.[1]

İngiltere'nin Ortadoğu politikasının esası hem doğal kaynaklarıyla ekonomik , hem de doğuyla ulaşım bağlantısı yüzünden stratejik önem taşıyan sömürgesi Hindistan'ı güvenlik içinde tutmaktır. Osmanlı ,imparatorluğu ise Hindistan'a uzanan kara ve deniz yollarının üzerinde bulunduğu için Londra baştan Rusya ve Fransa olmak üzere bu bölgeye 19.yy'da herhangi bir başka devletin sarkmasını önlemiş ve giderek zayıflayan Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü yabancı devletlere karşı korumasına destek olmuştur. 1789 yılında Napolyon'un Mısır'ı ele geçirmek istemesiyle başlayan Osmanlı- İngiliz işbirliği 1839'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın ve 1853'te Rusya'nın emellerine karşı da başarıyla sürdürülmüştür. Ancak 1887'de işbaşına gelen Salısburi kabinesi Osmanlı İmparatorluğu'nun zor günlerini yaşadığını düşünmeye başlamıştı. 1877-78 Osmanlı - Rus Savaşında Rusların batıda İstanbul , doğuda ise Erzurum kapılarına kadar ilerlediklerini telaş ve panikle gözleyen Salisburi , Türkiye'nin bir daha herhangi bir Rus saldırısına karşı dayanabileceği konusunda kuşkuluydu. Hindistan yolunu garanti altına almak isteyen Londra , milletlerarası hadiselerin göz kırpmasıyla ilkin Kıbrıs ile Mısır'a yerleşecek , hemen akabinde de geleneksel Osmanlı siyasetini gözden geçirmeye başlayacaktır. Kesin bir tarih verilmemekle birlikte , 1897'den itibaren Londra'daki karar vericilerin Osmanlı'nın taksimine artık razı oldukları kaydedilmektedir.

Musul bölgesini de içine alan Mezopotamya'nın stratejik önemini çeşitli ulaşım yolları üzerinde bulunması göstermektedir. Arabistan yarımadası ve Doğu Akdeniz ülkelerini ,karadan Ortadoğu ve Uzak doğuya bağlayan yolların üzerinde bulunması , Mezopotamya'ya ayrı bir önem kazandırmıştır. Hindistan'a yapılacak bir istila hareketinin ilk adımının Mezopotamya'ya atılması gerektiği gibi , Basra Körfezi yoluyla da Güneye yönelecek akınları göğüsler durumdadır. Mezopotamya'nın Mısır ve Kalküta ekseni üzerinde bulunması da stratejik önemini artırmaktaydı. Doğu Akdeniz bölgelerine ve dolayısıyla Suriye , Arabistan ve Mısır'a karşı kuzey ve doğudan yönelecek bir harekatın ilk hedefi yine Mezopotamya olur ki , bu harekatı yapan ordu stratejik hareket için geniş bir ikmal üssü ve emniyet sahası olan bu bölgeyi ele geçirmek zorundadır.[2]

II. Abdülhamit döneminden beri Mezopotamya , zengin ekonomik potansiyeli ile başta İngiltere olmak üzere diğer büyük güçlerin dikkatini çekecekti. Almanların Berlin-Bağdat demiryolu projesi ile Mezopotamya'ya artan bu ilgi İngiliz Dışişlerinin de gözünden kaçmayacak ve 1907 yılında hazırlanan bir raporda etkin sulama teknikleriyle bölgenin dünyanın en önemli tahıl ambarlarından biri olabileceği ve bölgede bulunan petrolün işlendiği taktirde çok karlı bir yatırıma dönüşebileceği vurgulanacaktı. Mezopotamya ile ticaret imkanları da geliştirilmişti. Alman tüccarlarının Osmanlı pazarlarının büyük bir kısmına hakim olmalarına rağmen Mezopotamya pazarlarının % 65'ini karşılıyorlardı. Bundan başka İngiliz tüccarları Mezopotamya ile olan ticari ulaşımı da neredeyse tekellerine almışlardı.

20. asrın başlarında , insan hayatının her alanına önemli bir stratejik madde olarak giren yeni bir madde keşfediliyordu : Petrol . Bu maddenin en erken keşfedildiği alanlardan biri de Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan Musul yöresiydi. Bu yüzden Musul aynı zamanda büyük güçlerin Orta doğuda petrol arama ve işletme imtiyazları için birbirleriyle yarıştıkları bir bölgedir. 1871 gibi erken bir tarihte bölgenin zengin petrol kaynaklarına sahip olduğunu Mezopotamya'da araştırma yapan bir Alman uzman heyeti Osmanlı Devleti'ne bildirecekti.[3] II. Abdülhamit yöredeki sondajlara hız verdirtecek ve 1888 ve 1898'de yayınladığı iki özel fermanla , Musul ve Bağdat vilayetlerindeki petrol alanlarının hazine-i hassaya bağlandığını açıklayacaktı. Musul'daki petrolün varlığı derhal büyük güçlerin dikkatini çekecektir. Berlin - Bağdat demiryolu yapımını üslenen Almanların ağırlıkla temsil edildiği Anadolu Demiryolu Şirketi 1888 imtiyazıyla hattın geçtiği arazide bulunabilecek hammadde kaynaklarını çıkartma ve işletme yetkisini Bab-ı Ali'den almıştı. Petrolün varlığının yayılması üzerine birçok İngiliz ve Amerikan şirketi petrol bölgesinden imtiyaz koparabilmek için Osmanlı Devleti'ne başvuracaktı. Musul petrolün yanında kömür , tütün ve tahıl zenginlikleriyle bütün büyük devletlerin iştahını kabartan bir bölgeydi.

I. Dünya Savaşı ve İngiltere'ye Musul Yolunun Açılması

İngilizler , daha Osmanlı Devleti savaşa katılmadan Mezopotamya'ya yönelik bir askeri harekatın hazırlıklarını bitirmişlerdi. Harekatın hedefleri bugün dahi İngiliz tarihçileri tarafından tartışılmakla birlikte Türklerin Odessa'yı bombalamalarından önce (29 Ekim1914 ) Hindistan İstila Gücü "D" 15 Ekimde hareket ederek 23'ünde Bahreyn'e ulaşmıştı. Körfezdeki Arap şeyhlerini işbirliği protokolleriyle bağlayan bu güç , Basra'ya asker çıkartmaktan çekinmeyecekti. 5 Kasımda Osmanlı Devleti'ne harp ilan ederek Basra'yı işgal eden İngilizler , Mezopotamya'ya doğru 70 km. ilerlemeyi başaracaklardı. Bunun üzerine Harbiye Nazırı Enver Paşa , güvendiği has adamlarından Teşkilat- Mahsusacı Süleyman Askeri Beyi Yarbaylığa terfi ederek Irak'a gönderdi.

Gönüllüler toplayıp , Mezopotamya'yı savunmaya girişen bu cesur Osmanlı subayına karşı İngilizler güçlerini takviye ederek karşılarına dikilecek ve onca gayrete rağmen 29 Eylülde Kut düşmana teslim edilecekti. Süleyman Askeri Beyin intihar etmesinden sonra cepheye gelen Nurettin Paşa ricat emrini verecekti. Bunu üzerine Osmanlı-Alman ordusu tekrar güçlerini toplayarak 1915'te güçlü bir hamle yaparak Selman-ı Pakta İngilizleri yenecekler ve yılın sonuna doğru General Tovsen esir alınıp , Kut yeniden kurtarılacaktır. Ne var ki bu başarılar 1916 Şeyh Şerif tarafından organize edilen ve Lavrence tarafından desteklenen Arap isyanı sonunda pekiştirilemeyecek , İngilizler Arap isyanına fırsat bilerek ve ikmal yaparak Bağdat'a doğru ileri harekata kalkışacaklardır. 10 Şubat 1918'de Kut İngilizlere kaptırılacak , 11 Martta Bağdat teslim edilecekti.[4]

Sykes - Picot - Sazanov Antlaşması
İngiltere için petrol siyasetini devletin diğer savaş amaçlarından ayırarak mütalaa etmek mümkün değildi. Stratejik ve siyasi hedeflerini de kapsayacak şekilde bir program vücuda getirmek üzere 1915'te Sir Maurice Burgen başkanlığında Asya Türkiye'sini İnceleme Komisyonu kuruldu. 30 Haziranda sunulan raporu incelediğimizde İngiltere'nin Asya Türkiye'sindeki ve tabii Musul'daki petrol de dahil olmak üzere bütün ekonomik imtiyazlara sahip çıkmasının devletin vazgeçilmez hedeflerinden biri olduğunun kaydedildiğini görüyoruz.

Ancak , söz konusu hedeflerin müttefiklerce koordine edilmesi gerekiyordu. İngiltere , Fransa ve Rusya arasında sürdürülen görüşmeler sonucunda imzalanan ve tarihe müzakerecilerin adıyla geçen Sykes - Picot - Sazanov antlaşması imzalanıyor. (10-23 Ekim 1916) Buna göre ; Suriye'nin Akka'dan itibaren kuzeye doğru bütün kıyı bölgesi (Beyrut dahil) Adana ve Mersin bölgeleri Fransa'nın olacaktı. Bağdat ve Basra arasındaki Dicle ve Fırat bölgesi de İngiltere'ye verilecekti. Geriye kalan topraklarda da bir Arap devleti veya Arap Devletler Federasyonu kurulacaktı. Bu devlet de Akka Kerkük çizgisinin kuzey kısmı Fransız nüfuz alanı , güney kısmı da İngiliz nüfuz alanı olarak ayrıldı. Bu antlaşmaya göre İngiltere Kerkük'le yetiniyor Musul'u Fransa'ya bırakıyordu.[5] Halbuki Musul İngiltere'nin Ortadoğu siyasetinin merkezini teşkil ediyordu. Musul'u Fransızlara terk etmesinin geleneksel İngiliz siyasetinin merkezini teşkil ediyordu.

Musul'u Fransızlara terk etmesinin geleneksel İngiliz siyasetinin bir gereği olduğunu söyleyebiliriz. Bu siyaset burada da kendisiyle Osmanlı Devleti arasında şimdilik bir tampon bölge oluşturmasını gerekli kılıyordu. Çünkü İngiltere henüz o sıralarda yenilmemiş bir devlet olan Osmanlı Devletiyle sınır komşusu olmamayı kendi çıkarlarına daha uygun bulmuştur.[6] Sykes Picot - Sazanov Anlaşmasının onaylanmasına rağmen petrol meselesi İngiltere'nin gündeminden çıkmayacaktı. 1915'te Londra , İngiltere'nin petrol talebini karşılayan şirketleri birleştirmeyi düşünecektir. Amaçları hükümetin kanatları altında tek bir şirketin kurulmasıydı. İlgili şirketlerle ilk aşamada mutabakat sağlanamamakla beraber 1917 yılı profesör John Cadman'ın başkanlığında bir petrol ünitesi meydana getirildi. İki yıl sonra ise yeni bir komite kurularak başkanlığına sömürgeler bakanı getirildi.

Musul'un İşgali

Osmanlı Devleti'nin 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesini imzalayarak savaştan çekilmesi İngiltere'nin Musul'daki işini kolaylaştırdı. General Marshall Kasımın başından itibaren ileri harekete başlayacak ve savaş başkanlığına bildirdiği kadarıyla Musul'daki taktik noktalarını işgal edip , Alman Konsolosluğunda kışlayacaktır. Ancak Marshall yöredeki Türk komutanı Ali İhsan Paşadan bazı itirazlar geldiğini dile getirmekten ve kendisine yardımcı olunması için hükümetçe kulağının bükülmesinin gerekli olduğuna işaret etmektedir. Zaman kaybedilmeksizin Ali İhsan Paşaya mütarekenin 7. maddesi doğrultusunda yörenin boşaltma emri verilmelidir. Paşa bu yöreyi boşaltmazsa Musul'un zorla işgal edileceği Osmanlı-Türk Hükümetine bildirilmelidir. Zaten 31 Ekimde Sadrazam Ahmet İzzet Paşa , Ali İhsan Paşaya 31 Ekim öğleden itibaren yürürlüğe girmek üzere bir mütareke imzalandığını ve buna uyulması gerektiğini bildirmişti.[7]

İngilizlerin ise aldıkları emir uyarınca ileri harekatlarının durdurmayacaklarını ve amaçlarının Musul'u bil fiil işgal etmek olduğu belliydi. Marshall mütarekenin alelacele imzalandığından şikayetle , hükümlerde Mezopotamya'nın işgalinin ön görüldüğü , fakat coğrafi bir terim olarak Mezopotamya'nın Musul'u da kapsayıp kapsamadığının açıkça belirtilmediğini kaydetmiştir. Bunu üstlerine yazarak açıklama istemiş kendisine yapılan açıklamada anlaşmalara göre Musul'u işgal edebileceği Marshall'a bildirilmiştir.

Bu sırada Ali İhsan Paşada Bab-ı Ali'yle telgraflaşmış Ahmet İzzet Paşa kendisine "Mütareke metninde Musul'un boşaltılmasını ve teslimiyetini öngören herhangi bir madde olmadığını düşman işgal isteğinde ısrar edip saldırıda bulunursa karşılık vermeden kuzeye çekilmesi talimatını verecektir." [8] 2 Kasımda Cassels Musul'u ablukaya alır ve mütareke hükümlerince Türk garnizonunun teslimini ister. Bu talebe karşılık , Ali İhsan Paşa buradaki birliklerinin garnizon oluşturmadıklarını bildirerek İngiliz tekliflerini geçici bahanelerle erteler. Ali İhsan Paşanın direndiğini gören Marshall , durumu İstanbul'daki yüksek komiserliğe bildirir. Fakat bu arada zamanın Türkler lehine ilerlediğini bildirmektedir. Marshall Türklerin baskısı sonucu Musul'daki Ermenilerin şehri terk etmeye başladıklarını iddia edecek bu konuda Ali İhsan Paşaya sitem ederek dünya kamuoyunun ilgisini çekmeye çalışacaktır.
Ali İhsan Paşa ithamları kolaylıkla yalanlayarak ve şehirde huzurun korunmasına yönelik tedbirlerin mevcut olduğunu bildirecektir. Söz konusu bahane yeterli olmayınca Marshall daha doğrudan bir yol seçerek 7 Kasımda Ali İhsan Paşayı tehdit edecektir. 15 Kasım öğleye kadar Musul Osmanlı birlikleri tarafından boşaltılmazsa dökülecek kanın hesabını Ali İhsan Paşa ödeyecektir. Ali İhsan Paşa ise 15 Kasıma kadar İstanbul'un İngilizlerle masaya oturup yörenin akıbetine ilişkin geçicide olsa bir diplomatik çözüm bulunabileceğini umuyordu. Çekilmenin başlandığı 8 Kasım günü Musul valiliğine İngiliz bayrağı çekilecektir.[9] Aynı gün İstanbul'dan Ali İhsan Paşaya İngilizlerin tehdidi bildirilecek ve yörede ricat yapması emredilecekti. Artık İngilizler şehre hakim olmaya başlamışlardır. 11 Kasımda İngilizler , şehirdeki Türk mülki erkanını tasfiye edeceklerdir. İngilizler baskı yolunu da kullanarak şehri Türk unsurlardan arındırmaya azmetmişler ve bu yolda gayret sarf ediyorlardı.

Bu gidiş karşısında Ali İhsan Paşa , 26 Kasımda General Fanshan'a bir telgraf çekerek artık isteklerine itaat etmeyeceklerini bildirmiştir. Fakat çok geç kalınmıştır. Zira 15 Kasım gününden itibaren Musul tamamıyla İngiliz çizmesi altındadır. İşgali yaşayan bir İngiliz askeri yıllar sonra kaleme aldığı hatıralarında bu başarının üslerinden cevap beklemeden anında karar verip bu kararı cesaretle uygulayan General Marshall'a ait olduğunu vurgulamıştır. Ali İhsan Paşa , Marshall'ın blöfünü görseydi , Marshall'ı belki de ilerletmez ve Musul'u kolay kolay terk etmezdi.[10]
Ali İhsan Paşa 1951 yılında yayınladığı hatıralarında ona göre İngilizlerin esas niyeti Ermenilerin göz koyduğu 6 şark vilayetini işgal etmekti ve yöreye kendi himayelerinde muhtariyet vermekti. Dahası , İngilizler belki de kuzeye çıkış yolu arıyorlardı. Hedefleri Kafkasya'ya uzanarak , Batum ve Bakü'yü işgal ederek buradaki petrol tesislerinden istifade etmekti. Bu düşünceler içinde hareket eden Ali İhsan Paşa kısa süre içerisinde 6. Ordu Komutanlığına alınmıştır. Ne yapması hususunda tereddüt geçiren paşa yöredeki komutanlarla istişare yaparak doğru olan kararın İstanbul'a gitmek olduğunu bildirmiştir. Meseleyi İstanbul'da kumandanlar ve devlet adamlarıyla görüşmek üzere bindiği tren Haydarpaşa'ya girer girmez Ali İhsan Paşa yakalanarak Malta'ya sürgüne gönderilmiştir.[11] Ali İhsan Paşanın yöredeki mahalli direnişi örgütleyerek , Musul meselesindeki Türklerin mücadelesini bizzat başlattığını ve yöredeki silahları Anadolu'da kullanmak için geceleri Doğu Anadolu'ya gönderdiğini biliyoruz. Maalesef Misak-ı Milli sınırları içerisinde bulunan Musul yapılan oyunlarla artık İngilizlerin işgali altına girmiş ve yörede bu tarihlerden sonra müthiş bir İngiliz baskısı görülmüştür.

İngilizlerin Musul Bölgesindeki Siyasi Oyunları

Musul'a İngiliz askerleriyle giren Wilson , yörede barış ve huzurun koruduğunu kaydediyor ve en kısa zamanda buradaki mahalli liderlerle görüşeceğini bildiriyordu. Wilson , ayın ikinci haftasında gezisine başlayacaktır. Londra'ya yazdığı raporuna bakılırsa rastladığı Kürtler ona Fransızların doğudaki Hıristiyanları bilhassa Nesturileri kolladığını hatırlatacaklar ve kendisinden aynı şekilde İngiltere'nin Kürtleri bir konfederasyon halinde himaye kanatları altına almasını isteyecektir.[12] İngilizlerin Süleymaniye'deki bir başka ajanı Noel işin sıkı tutulduğu taktirde himayeleri altında kuzey sınırı Van Gölü'ne kadar uzanacak bir Kürt devletinin kurulmasının zor olmayacağını söyleyecekti. Kurulan bu Kürt devletinin başına da Şeyh Mahmut'u getirmeyi düşünüyordu. Fakat kurulacak Kürt devletinin sınırlarını bir türlü çizemiyorlardı. Çünkü bölgede Araplara ve diğer Ermenilere de böyle sözler vermişlerdi. Bu üç milleti bir arada yan yana veya biri birinin hakimiyeti altında yaşatmak mümkün değildi. Bunun için bir rapor hazırlandı. Raporda Kürt meselesi ile Ermeni meselesi iç içedir. Kürtlerle Ermeniler arasında bir tür anlaşma zemini hazırlanamazsa ne Ermeni meselesinin halledilmesi mümkün ne de bir Kürt devletinin kurulması mümkün gözüküyordu. Buna bağlı olarak , Kürdistanın geleceğinin iki meseleye bağlı olduğu anlaşılmaktadır. İlkin Fransızlar kürdistanın bir parçasını oluşturan Musul üzerindeki emellerinden feragat etmesi gerekiyordu. İkinci olarak ta Musul Irakla mı birleşecektir ; yoksa Suriye ve Mezopotamya'dan ayrı bir otonom ünitemi oluşturacaktır. Bu aşamada rapor üzerine Şeyh Mahmut'la bir anlaşma imzalandığından bahisle bu yörede İngiliz hakimiyetinde bir Kürt konfederasyonun teşekkül ettirilmesinin mümkün olduğu kaydedilmektedir. İngilizler Musul'u istekleri doğrultusunda şekillendirebileceklerine inanıyorlardı. Ancak ne Güneydoğu Anadolu'nun Musul ile ilişkisi ne de Fransa'nın Musul konusundaki tavrı henüz ortaya çıkmamıştı.

Yapılan bir çok müzakerelerden sonra Kürtlere verilen devlet sözü hayalden ileri geçiremeyeceklerini kendileri itiraf etmişlerdir. Çünkü Kürtler tarih boyunca kendi başlarına bir devlet kuramamışlar ve devamlı başkalarının yönetimi altında bulunmuşlardır.[13] Sıra gelmişti Araplara : Çünkü bölgede İngiltere'nin etkilemeyi düşündüğü Mezopotamya Arap halkı arasında milliyetçi kümeleşmelerde seslerini duyurmaya başlayacaklardı. Daha Meşrutiyet döneminde bu yörede İttihat ve Terakki Fırkasının mahalli şubelerinin yanı sıra Arap Milliyetçiliğini savunan örgütlerinde serpildiğini biliyoruz. Bunlar El- Ahd ( Osmanlıdan ayrılan subaylar tarafından kurulmuştur. ) , Hür-el Mutadil , Milli Klüp ve Islahat Cemiyetleriydi. Bu cemiyetler kendilerine istiklal tanınacağını zannediyorlardı. Arap meselesi gün geçtikçe çıkmaza giriyordu. Bunun üzerine Lawrence , bölgeye yönelik şahsi tasavvurlarını gerçekleştirmek üzere harekete geçmişti. 1916 Arap isyanının mimarlarından olan bu ünlü casus , Faysal'ın koluna girerek onu Mezopotamya'nın geleceğine ilişkin bazı tasavvurlara zorluyordu.[14] Gelişmelerin elden kaçtığını ve monarşik bir yumağa dönüştüğünü gözlemleyen Albay Wilson , Curzon'a şikayet hatta sitem kokan bir müracaatla bu gidişe son verilmesini ve bilhassa Lawrence'nin kontrol altına alınmasını rica ediyordu.
Ermeni devleti fikrinin ardında İngilizlerin olduğu haberleri , aşiretleri Londra'dan soğutmuş ve kaderlerini Türklerin safında aramaya sevk etmiştir. Nitekim 22 Mayıs 1919'da Şeyh Mahmut ani bir baskınla Süleymaniye'ye girerek , idareye el koyduktan sonra bölgedeki bütün İngiliz subaylarını hapse attıracaktır. Etraftaki bir çok kabilenin de desteğiyle Şeyh Mahmut , Süleymaniye'nin idaresini eline alacaktır. Ne var ki 28 Mayısta Kerkük'teki İngiliz birlikleri Süleymaniye'ye doğru harekete başlayacaklardır. Bu yolculuk sırasında aşiret alaylarının hücumuna uğrayan birlikler ilerleyemeyecektir. İngilizler bu askeri tıkanıklığı açmak üzere filoya haber verecekler ve uçaklar aşiret obalarını bombalayacaktır. Nihayet 17 Haziran da atağa kalkan İngiliz birlikleri Süleymaniye'yi kuşatacak ve çarpışmalardan sonra Şeyh Mahmut'u esir edip yanlarında götüreceklerdi. Bütün bu olan bitenleri tartışmak üzere aralarında Lawrence , Noel ve Wilson'unda mevcut olduğu bir kabine Kahire'de toplandı. Yapılan toplantının gündemi :

a) Irak'ın yönetim esaslarının belirlenmesi ( ya da başka bir deyişle , Irak'ın koloni mi , manda mı , özerk mi olacağının tayini )

b) Irak devlet başkanlığına kimin getirileceği , ( Şeyh Şerif , Kral Faysal , Şehzade Burhanettin , Şeyh Mahmut , Seyid Talip )

Sonuç olarak Musul meselesi konusunda iki eğilim vardı. Birincisi en dolaysız ve en ucuz yolla Mezopotamya'da İngiliz hakimiyetinin korunması yönündeydi. İkinci alınan karar ise toplantıya katılanların hangi yönetimde olursa olsun Faysal'ı Bağdat'ta görmek istemelerinden kuşku yoktu.[15] Asıl tartışmalar Musul üzerinde cereyan ediyordu. Toplantıya katılan Cook Musul'un Irak'a dahilini , Noel bir Kürt devletinin tesis edilmesini savundular. Lawrence'de Noel'i haklı bulmuştur. Churchill , Arap Irak'ı ile Mustafa Kemal Türkiye'si arasında bir tampon bölgenin sıkıştırılmasından yanaydı. Toplantının sonunda Faysal'ın Irak Krallığına kardeşi Abdullah'ında Ürdün Krallığına getirilmesine karar verildi. Nisan ayında Lawrence , Faysal'ı görür ve ona Kahire konferansında alınan kararı müjdeler. 29 Haziran da Faysal , Bağdat'a geldi. Hemen göstermelik bir referandum hazırlandı ve Faysal 23 Ağustosta Irak kralı oldu. Bundan sonra gözler Faysalın üzerine çevrildi. Acaba Faysal İngilizlerin kuklası mı olacaktır , yoksa ülkedeki ateşli Arap milliyetçilerinin özlemlerine uygun mu davranacaktır. Faysalın makamını koruyabilmesi dengelere bağlıdır. Fakat Faysal makamının geleceği için kukla bir yönetim izleyerek ateşli Arap milliyetçilerine sırt çevirmiştir. Faysal Irak'ı bir kral gibi değil İngiltere'nin bir vilayeti gibi yöneterek makamını koruyabilmiştir. Musul'da bir Ermeni Devleti kurulması fikri İngilizler tarafından bölgenin hiyarerşik yapısı göz önüne alınarak vazgeçilmiştir. İngilizlerin Musul'daki siyaseti bundan sonra türlü değişiklikler göstermiş ve en sonunda yöredeki aşiretlerin bir takım vaatlerle oyalanmasına devam kararı alınmıştır.

Musul'daki Askeri Yönetimin Sertleşmesi ve 1920 Toplu Başkaldırısı

Sevres Barış Antlaşması imzalanmış sıra Musul'un yönetim esaslarına gelmişti. Bağdat'tan yöredeki siyasi ajanlarına yazan Wilson , başarılı bir idare için o yöre sakinlerinden hırslı ve yetenekli olanlara mutlaka sömürgelerde istihdam imkanının açılmasının gereğini vurguluyordu. Fakat , daha yeni düzenin gereklerini yerine getirmeden Musul'da cereyan etmesi muhtemel nümayişlerin önünün almak zorundaydılar. Nitekim konferans kararları Musul'da da öğrenilince halkta bazı kıpırdanmalar başlamıştı. Onları teskin etmek için Musul'daki siyasi ajan , Paris'te özlemini duydukları bir geleceğe yönelik kararların alındığını söylüyordu. Halkın Mustafa Kemal'e katılmasını engellemek üzere fetva çıktığı söylentisini de yayıyordu. Ne denirse denilsin , yöredeki aşiret reisleri ve şehir eşrafından seçkinler 62 imzalı bir dilekçeyle Albay Wilson'a başvurarak Kürdistana bağımsızlık verilmesini istemekten kaçınmayacaklardı.[16]

İşgal otoritelerinin kısa süre içinde baskıya dönüşen yönetimleri , aşağı yukarı dört asırdır serbestlik içinde hayatlarını sürdüren başta Araplar olmak üzere bütün Mezopotamya sakinlerini tedirgin etmişti. Hem sonra savaşın başında kendilerini Osmanlıların boyunduruğundan hürriyete kavuşturmayı vaad eden aynı ülkenin insanları değil miydi ? hayal kırıklığının yavaş yavaş yerini infiale bırakması tabii idi. Nitekim El - Ahd ve Pan Arap örgütleri halkın İngilizlerden duydukları tedirginliği dışa vuracak bazı faaliyetlere kalkışmaları gecikmeyecektir. Kaynaklara göre Musul'da kıpırdanmalar başlamıştı. İngiliz aleyhtarı cereyanın Türk dostluğuna yönelmesi makuldü. Tarihte 1920 ayaklanması olarak geçen bu ayaklanma Mezopotamya'daki aşiretlerin , Şii çevrelerin , aydınlar ve eşrafça desteklenen şehirlerin ve Suriye'ye Fransa'nın girişini protesto etmek isteyen ve çoğu Osmanlı ordusundaki Arap kökenli subayların birlikte vücuda getirdikleri güçlü bir tavırdı. Birden bire 1916 benzeri bir toplu isyanla karşı karşıya gelen İngilizler hemen El- Ahd'ı yanlarına alarak ayaklanmayı bastırmayı deneyeceklerdir.[17] Yöredeki ayaklanmaya karşı yine Arapları kullanarak isyanı bastırmayı deneyen İngilizler aşiret reislerinden olan Seyyid Talib'i kendi saflarına çekmişlerdir. Wilson 11 Ağustos tan itibaren toplu tutuklamalara ve toplu idamlara baş vurmuştur. Mezopotamya'ya Basra'dan , hatta Hindistan'dan askeri birlik takviyesi yapılmıştır. İsyanı büyük zorluklarla bastıran İngiltere bu darbedeki zayiatı , 450'si ölü olmak üzere 2 bin kişidir.

Lozan Konferansı Öncesi Gelişmeler

Savaş içinde Syces - Picot Antlaşmasıyla Fransa'ya bırakılan Musul 25 Nisan 1920 San Remo Konferansıyla tekrar İngiliz nüfuz bölgesi olarak kabul edilmiştir. Bu konferanstan sonra imza ettirilen Sevr Barış Antlaşması ( 10 Ağustos 1920 ) ile Osmanlı Devleti bir çok topraklarından vazgeçmekle birlikte bir nevi kendisini de tarihe gömüyordu. Zira Mondros Mütarekesinden sonra Anadolu'da gelişen Milli Mücadele yapılan bu anlaşmaları tanımayacaktı.

Milli Mücadele esnasında Anadolu'da toplanan kongrelerde esasları belirlenen kabul edilen ve Türk Milletinin yürekten desteğiyle son Osmanlı Millet Meclisinde kabul edilerek benimsenen Misak-ı Milli ( 28 Ocak 1920 ) Anadolu bağımsızlık hareketinin mücadele amacının bir ifadesidir. Dolayısıyla mütarekeden önce işgal edilmemiş olan Musul'da Misak-ı Milli sınırları içinde yer almaktadır. Yine 23 Nisan 1920 tarihinde T.B.M.M.'nin müstakil Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını tesbit hususunda kabul ettiği Misak-ı Milli'ye Musul vilayeti de dahil edilmiştir.

1 Şubatta ( 1922 ) Londra'ya yazan Cook notunda özellikle Süleymanie'den başlamak üzere bütün Musul'da Türk taraflısı eğilimin yaygınlaştığından söz etmektedir. Buradaki aşiretlerin M.Kemal Paşa ile gizliden gizliye temasları vardı. Bu itibarla G.D.Anadolu'da aşiretleri ayaklandırmak doğru değildir. Aynı şekilde Mustafa Kemal'de Musul'daki aşiretleri Irak'a karşı hareketlendirebilirdi. Cook'un yazısı Londra'daki yetkililerce incelenecek ve bakanlıktakiler Mustafa Kemalle olan ilişkilerini Cook'a hatırlatmakta geç bile kaldıklarını hatırlayacaklardır. Çünkü , 3 Şubatta sömürgeler bakanlığından dış işlerine giden bir yazıda Irak'a güvenlik garantisinin sağlanabilmesi için derhal Mustafa Kemalle temasa geçmenin gerektiğini vurgulamıştı. Zaten Halil Bedir Han misyonuna bir türlü başlayamamıştır. Kendisine söz verilen para ve silahlar gelmemiştir. Artık İstanbul'a dönmek istememektedir. Yine de Cook , belki ilerde işlerine yarar düşüncesinde bekletme taraftarıdır. Noel ise birkaç güne kadar Tahran'dan gelmiş olacaktır. Fakat Fransa ile temas kurularak , Türk birliklerinin doğuya sevkiyatında kullanılan demiryolunun Suriye hududu içinden geçmesine engel olunması çağrısında bulunulmuştur. Öte yandan Özdemir bey bir binbaşı , altı üsteğmen , altı teğmen , altı as teğmen , bir subay ile aşiretler arasına girecek ve onlardan topladığı milislere Tunuslu ve Cezayirli erleri de ekleyerek Revanduz'a vasıl olacaktır. 31 Ağustosta İngilizlere karşı saldırıya geçilecektir. 16 Ağustosta küçük bir Türk grubu Neodiest'e kadar sızmışlar ve İngilizlere karşı saldırıya geçmişlerdir.

Lozan Konferansı

Lozan Konferansının 23 Ocak 1922 tarihindeki oturumunda , Musul meselesi gündeme gelecektir. Bu oturumda İsmet Paşa , etnoğrafik , siyasi , tarihi , coğrafi , ekonomik ve askeri açılardan İngilizlerin tezinin ne kadar dayanaksız olduğunu uzun bir açıklama ile Curzon'a ve diğer temsilcilere iletti. " İsmet Paşa ilk önce Musul vilayetinin nüfus çoğunluğunu Türklerle Kürtlerin oluşturduğunu , ikinci olarak da İngiliz kaynaklarına dayanarak , Kürtlerin Turan kökenli ya da Türklerle aynı soydan geldiklerini kaydedecektir. Üçüncü olarak İsmet Paşa Kürtlerin mukadderatlarını Türkiye ile birleştirdiklerini ifade edecektir. Zaten bunu İngiliz birlikleri ile çatışarak ispat etmemiş midirler ? İngilizler uçak filoları onları yıldırmak için seferber olmamış mıdır ? üstelik kullanılan ad ne olursa olsun ( manda ve himayeyi kast ediyor ) gerçekte bir sömürge olacak ülkede yabancı bir devletin uyruğu durumuna geçmeyi hangi Kürt kabullenebilir ? Musul Kürtleri için olduğu kadar Anadolu'nun öteki yerlerindeki Kürtler içinde geçerli olan bu düşünceler , Musul vilayetinin doğu kesiminde oturanlara 4 yıldan beri söz verilen yalancı özerkliğin , kendilerine neden çekici görünmediğini ve gerçekte sömürge yönetimi altına alınmış bir halk durumuna düşürülmüş insanların kaderine ortak olmaya kabul etmeyi onları neden inandıramadığını açıklamaktadır."[18]

İngiltere'nin Musul'da halkın kendi kaderini tayin edecek bir plebisite karşı çıktığını hatırlatan İsmet Paşa , Curzon'u daha da zor durumda bırakmak üzere oturumda aynen şu cümleleri kullanacaktır : " Kurtaracağına söz verdiği Irak halkını İngiliz Hükümeti bir an özgür ve her türlü işgalden arınmış olarak bıraksa ve memleketlerinin kaderine ilişkin olarak tam bir bağımsızlık içinde oy vermelerine izin verse idi , herhangi bir işgali , korumayı ya da mandayı isteyecek tek bir kimse bulamazdı : Çünkü bugün uluslar , kendi kaderlerini etkili olarak kendileri saptamak istemekte hiçbir koruyucu ya da kılavuz gereği duymamaktadırlar. Bütün uluslar koruma ya da uygarlık yolunda kılavuz v.b. gibi sözlerin boyunduruk altına alıcıların elinde fethedilmiş haklar siyasal ve ekonomik bakımdan yutmak için kullanılan araçlardan başka bir şey olmadığını anlamış bulunmaktaydılar."[19] Curzon , İsmet Paşa'nın hücumlarına karşılık karşı tez savunmaya çalıştıysa da bunda pek etkili olamayınca konuyu değiştirmeye çalışmış ve bunda da başarılı olmuştur. Eğer İsmet Paşa Musul meselesini gündemden çıkartmayarak , İngiltere'yi dünya kamuoyu önünde , bencil bazı iktisadi çıkarlar peşinde sömürge kovalayan bir ülke durumuna düşecek ve tabi dolayısıyla kınanacaktı. Dünyanın gözü önünde Londra'nın gerçek emellerini teşhir eden Türklerin bu olaydan sonra önleri açılabilir , heyetlere taleplerini daha kolaylıkla dikta ettirebilirlerdi. Bu tuzağa düşmek istemeyen Curzon , en önemli siyasi meselelerin tartışılacağı ülke ve askeri meseleler komitesi başkanlığını kendi yanına çekerek konferans programını kendi lehlerine işleyerek bazı konuları öne almak suretiyle tanzim edecektir.

Bu arada İsmet Paşa bilerek ya da bilmeyerek Musul meselesini Londra'yı mahcup bırakacak açık bileşimlerle değil de , İngiliz heyetiyle ikili ve çoğu kez otel odalarında görüşmelere devam etmeyi tercih etmiştir. Bu yöntem , İngiliz kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesini hiç arzulamayan Curzon tarafından sevinçle benimsenmiştir. İkili görüşmelerde İngilizler hep üste çıkmışlardır. İngiliz Dış İşleri Bakanı , konferansın gündemine hakim olunca ilk işi İsmet Paşa'nın ona uygulayacağını düşündüğü stratejiyi devreye sokmak olmuştur.( Müslüman Azınlıklar Meselesi ) İşte , Eemeni ve azınlık meselelerinin neden ilk günlerde tartışılmaya başlandığı ortaya çıkmıştır. Curzon'un yıllardır oryantalist bir zihniyetle Türkleri değerlendirmeye alışmış bir dünyaya Türklere tarih boyunca Ermenilere ve diğer azınlıklara kötü davrandıklarını onlara baskı , mezalim hatta soy kırım politikalarını reva görmelerini ilan etmesinin ardında yatan fikir , İsmet Paşa nezdinde Türkleri karalamak , onlara antipati kazandırmak ve gerek moral gerekse diğer yönden zaafa düşürdüğü Türk heyetine isteklerini kabul ettirecek bir atmosfer yaratmaktı. Curzon'a göre Osmanlı'nın geçmişte Ermenilere karşı tavrı gösterge olarak alındığında Musul'daki Kürtleri çok kötü günlerin beklediği söyleniyordu. Bu itibarla Curzon'a bakılırsa Musul Türk Hakimiyetine bırakılmamalıdır. Curzon diğer yandan konferansta bir de Müslüman azınlık konusunu gündeme getirecektir. Curzon'un dünya kamuoyu önünde Türkleri mahcup etme siyasetinin bir uzantısı da Londra'da Faysal'a tazyik yapılarak İngiliz yanlısı bir deklarasyon yayınlanmasını sağlamak olacaktır. Bu deklarasyonu da Curzon bizzat kendisi kaleme alarak Faysal'a göndertmiş ve Faysal'a yayınlatmıştır. Lozan'da Curzon , İsmet Paşanın güçlü argümanlara sahip olduğu Musul meselesini konferans gündeminden çıkartmayı başaracak ve tarafsız bir organın hakemliğine bırakılmasını teklif edecektir. Meselenin İngiltere ve diğer büyük güçlerin ağırlığı olan Milletler Cemiyeti'ne havalesi , bir yerde konunun İngiltere lehine çözümleneceğini müjdecisi olacaktır. Türk heyeti de bunu maalesef kabul edecektir. Sonuçta şöyle bir karar alınmıştır : " Türkiye ile Irak arasındaki hudut 9 ay zarfında Türkiye ile Büyük Britanya arasında Suret-i Müslüman'a da tayin edilecektir. Tayin olunan müddet zarfında iki hükümet arasında ihtilaf husule gelmediği taktirde , ihtilaf , Cemiyet-i Akvam meclisine arz olunacaktır."[20]

Haliç Konferansı

Türk - İngiliz ilişkilerini Lozan'dan beri takip eden herhangi bir gözlemci Londra'nın Musul meselesi konusunda adeta çıkmaza sokmak üzere davrandığını düşünmemesi elde değildir. Meseleyi sürekli geçiştiriyor tabiri yerindeyse ayak sürüyordu. Bunu geleneksel İngiliz siyasetinin bir parçası olarak yorumlayabiliriz. Ankara ise söz verilen ikili görüşmelerin başlamasını istiyordu. Ankara'nın müracaatı Londra'ya ulaştığından dış işlerinde bulunan Osborne görüşmelere başlayacağız da ne olacak ? Aynı tartışmalar bir daha tekrarlanacak , nasıl olsa nihai ve bizim için en uygun çözüm Milletler Cemiyetinde sağlanacaktır mealinde bir notla Londra'nın tutumunu açıkça sergiliyordu. Ve yapılan müracaatlar sonunda konferans tarihi belli oldu. Konferans arifesinde Türkiye ile İngiltere bir ara sınır olayları yüzünden sıcak savaşa oldukça yaklaşacaklardır. 19 Nisanda alınan bir istihbaratta Türklerin sınırda askeri bir gösteri yapacakları öğrenilir. Haber en çok İngiltere'nin Musul Yüksek Komseri Dobbs'ı telaşlandıracaktır. Londra'ya yazarak eğer Türkler böyle bir teşebbüse geçerlerse Irak Hükümetinin de Van ve Şemdinli'deki aşiretleri Türkiye'ye karşı bir isyana yeltendireceklerini tehdit olarak Ankara'ya bildirmelerini ister. Dış İşleri ise cevaben Irak Hükümetinin yakın zamanda Süleymaniye'yi işgal ederek ve Nesturilere de isyanlar çıkartarak gerekli cevabın verildiğini bildirdi.

İngiltere adına konferansa katılacak olan Cook , İstanbul'a hareket etmeden Dış İşlerinden Oliphant ve sömürgelerden sorumlu Shuckburg bir araya gelerek İstanbul'a gidecek heyete verilecek talimatı tanzim etmeye karar verdiler. Buna göre , Musul'un Irakla birleşmesinde ısrar edecektir. Ve ek olarak ta Nesturiler için Türkiye'den Hakkari istenmelidir. Taktik olarak ta İstanbul'a gidecek İngiliz heyeti Türklerin önüne Londra'nın isteklerini belirten haritayı atmalı ve onların bu ölçülere uymaları istenmelidir. Eğer Türkler bu haritaya karşı çıkarlarsa tavizler verilip uzlaşma yoluna gidilmemelidir. Çünkü , önlerinde Milletler Cemiyeti safhası açılacaktır ki oradaki İngiliz kozları tehlikeye atılmamalıdır.
Türkiye ile İngiltere arasında Musul konusunda Lozan ile ön görülmüş ikili temaslar nihayet 19 Mayıs 1924 günü İstanbul'da başlayacaktır. Haliç Konferansına Türkiye adına meclis başkanı Ali Fethi Bey , Diyarbakır Mebusu Fevzi Bey , Ordudan Faik Bey , Dış İşleri Hukuk Müşaviri Nusret Bey ile Genel Kurmaydan Yarbay İshak Avni Bey katılıyordu. İlk gün protokoller tanışma şeklinde geçti. Öğleden sonra çalışmaya başlayan taraflardan Türk heyeti , sınırın Musul'u Türkiye'ye bırakacak şekilde çizilmesi gerektiğini işaretle , bunun ırki , coğrafi ve tarihi delillerini konferansta İngiliz heyetine sunacaktır. İngiliz heyeti adına söz alan Cook bunları reddeder. İkinci buluşma 21 Mayısta gerçekleşir ; muhtıralar değiş-tokuş edilir. Fethi Bey , Musul'un eski Osmanlı yönetimi zamanındaki vilayet hudutları dikkate alınarak kendilerine devrini talep eder. Cook ise cevab-ı muhtırasında Musul şehri de dahil olmak üzere Fırat nehrinin iki sahilini de talep etmiştir. Fethi Beyin itiraz muhtırasına karşı İngiliz temsilcisi cevabını yazı olarak ve ancak cumartesi verebileceğini söylemiştir.

Haliç buluşmasının üçüncü oturumunda İngiliz heyet Başkanı Cook , Musul'un yanı sıra Hakkari vilayetine bağlı olan Beytüşşebap , Çölemerik ve Revanduz kasabalarını da talep edecektir. Fethi Bey , yeni sınırları kabul etmenin mümkün olamayacağını fakat İngiliz heyetine kendilerine yeni bir harita takdim edeceklerini belirtmiştir. Bunun üzerine Cook , bu haritayı beklemelerinin uygun olacağını söyleyecektir. 3 Haziran da Fethi Beye taleplerinde ısrarlı olduklarını bu hususta Londra'dan talimat geldiğini ve Türkler bu iddiaları kabul etmedikçe en doğru yolun , meseleyi Lozan'da alınan karar uyarınca Milletler Cemiyetine havale etmekten geçtiğini belirteceklerdir. Cook , Londra'ya çektiği telgrafta Fethi Bey ve Türk heyetinin konferans sırasındaki performansının çok zayıf olduğunu ve neticeye gitmekte güçlük çekmediğini belirtiyordu. Nitekim Cook'un söyledikleri çıktı ve 5 Haziran da Haliç Konferansı hiçbir karar alınmadan tatil edildi.

Konferanstan sonraki gelişmede ise İsmet Paşanın Haliç buluşmasının sonuçsuz kalacağını daha önceden kestirip , bu toplantıya siyasi rakiplerinden Fethi Beyi tayin ederek onun başarısızlıkla yıpranmasını istediği tarzında bir durum ortaya çıktı. Fethi Bey İsmet Paşanın bu düşüncesini sezmiş ve tereddütlerini İsmet Paşaya ilettiği bir mektuba karşılık yazılı bir cevap istemiştir. İsmet Paşa , Fethi Beye oldukça iltifat dolu bir mektupla bu düşüncelere saplanmakla başkası tarafından kandırıldığını bildirecektir. Daha sonra bu mektuptan anlıyoruz ki Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye Cumhuriyetinin bu konferanstaki amacı Musul'un yarısını alabilmektir. Haliç Konferansında yabancıların dikkatini çeken ise Misak-ı Milli üzerine ısrar edilmemesi ve basının Musul konusunda fevkalade ılımlı davranmasıydı. Henderson , bu tavrı hükümetin telkinine bağlıyordu. Hatta İsmet Paşa kamuoyunun dikkatini ve Musul üzerinden almak için diğer devletlerle olan meseleleri gündeme getirerek basını Musul meselesinden uzak tutmuştur. Haliç konferansında da bir neticeye varılamayınca konu Milletler Cemiyetine havale edilmişti.

Musul Meselesinin Milletler Cemiyetindeki Safhaları

6 Ağustos 1924'te Britanya Hükümeti adına Sir Lancelot Oliphont Milletler Cemiyeti Konseyine müracaat ederek ilk bileşimin gündemine Musul meselesinin alınmasını isteyecektir. Verdikleri muhtırada ayrıca Musul'un ırki , siyasi , tarihi , ekonomik ve stratejik açıdan konuyu değerlendiren Londra , Musul'un bu çerçeve içinde Irak'ın vazgeçilmez bir parçası olduğunu savunacaktır. Siyasi sebeplere gelince Musul'daki Araplar yörenin Türklere bırakılmasına karşıdırlar. Üstelik bölgede yaşayan Yezidiler , Museviler ve Nesturiler de Türk hakimiyetinde kalmak istemediklerini belirtmişlerdir. İngiltere'nin Musul konusundaki en fazla dayandığı husus ekonomiktir. Musul'la Türkiye'nin ticaretinin önemsiz olduğunu akd eden İngilizler yörenin daha ziyade ve büyük bir yoğunlukla Irak'la işbirliği yaptığını iddia ediyorlardı. Ayrıca Bağdat Musul tahılına bağımlıydı. İngiltere'nin yukarıda özetlenen iddialarını sanki teyit edercesine , Mekke Hükümeti adına Dış İşleri bakanı Fuat tarihi ve coğrafi açıdan Musul'un bir Arap ülkesi olduğuna deyiniyordu. Eğer Milletler Cemiyeti aleyhte bir karar alırsa , Bağdat'ın haklarını savunmak için Arapların her türlü tedbire başvuracaklarını belirtmişti.

Bu girişimler karşısında Ankara , konseye hitaben 25 Ağustos tarihli muhtırasında Lozandan beri zaten İngiltere'nin bu sorunu ikili müzakerelerle çözümlemeye yanaşmadığını kaydedecektir. Türk Hükümeti , yine de konunun bu safhada Milletler Cemiyetine intikaline karşı çıkmadığını belirtecektir. Türkiye nihayet 5 Eylül tarihli bir mektupla Irak sınırına ilişkin görüşlerini yansıtan bir muhtırayı konsey üyelerine dağıtacaktı. Söz konusu muhtıra da etnik , siyasi ,coğrafi , iktisadi , tarihi ve askeri sebepler çerçevesinde Musul'un Türkiye'den kopartılmasının doğru olmayacağı bir kere daha vurgulanıyordu. Türkiye muhtırasında konunun gerçeklerini ortaya çıkarmadığı en uygun yöntemin plebisit olduğunu kaydedecektir. İngiltere'nin resmi vesikalarında Musul halklarının eğilimlerini son derece çelişkili bir şekilde yansıttığını kaydeden muhtıra da yapılan araştırmaya göre Süleymaniye ve Kerkük ahalisinin bırakınız Irakla birleşmeyi bölgenin bütünü ile Emir Faysal Hükümetinden ayrılma gayreti içinde olduğu müşahede edilmişti. Bütün bunlar , yörede ciddi bir plebisit yapılması gerektiğine işaret ediyordu. Türkiye Hükümeti bu gayeyle kurulacak karma komisyona desteklemeye hazırdı.
Milletler Cemiyeti raportörü her iki ülkenin de yaklaşımını ihtiva eden raporları aldığını belirtiyor ve tarafların milletler cemiyetinin kararını bağlayıcı olacağını kabul edip etmeyeceklerini soruyordu. Plebisitin de o safhada söz konusu olmayacağı da raportörün ifadesinden anlaşılıyordu. Böylece İngiltere , konseyin kararına uyacağını açıklamaktan çekinmeyecekti. Akabinde Ali Fethi Beyde Milletler Cemiyetinin kararını kabul edeceklerini bildirdi. Bu deklarasyondan sonra Milletler Cemiyeti konseyi 3 üyeli bir özel araştırma komisyonu kurmaya karar verecekti. Bu komisyon Musul meselesinin çözümüne ilişkin her türlü bilgi ve teklifi konseye getirmekle yükümlü olacaktı. Komisyon , ilgili dokümanları inceleyecek , taraflarla görüşecek ve bilir kişi heyeti olarak ihtilaflı bölgede araştırmalar yapıp konuyu uzmanların bildirisine sunacaktı. Sekreterlik bu çalışmaların gerçekleştirilebilmesi için komisyonun fon ve kadro ihtiyacını karşılamaktan kaçınmayacak , ilgili masraflar ise daha sonra taraf hükümetlerce karşılanacaktı.

Artık Milletler Cemiyeti Araştırma Komisyonu çalışmalarına başlayabilirdi. Tanınmış coğrafyacı ve bir zamanlar Macaristan Başbakanı olan Kont Teleki , İsveç'in Bükreş elçisi Virsen ve Belçika ordusu emekli subaylarından Paulis araştırma komisyonunun üç tarafsız üyesi olarak 13 Kasımda Cenevre de buluştular. Buradan Londra'ya oradan da Ankara'ya geçtiler. Bölgeye gitmeden İngiltere lehinde Türkiye aleyhinde plebisit yapılmayacağını bildirdiler. Komisyona her iki taraftan muavin azalar tayin edildi. Türkiye'den Cevap Paşa muavin aza olarak tayin edildi. Komisyon 16 Ocak 1925'te Bağdat'a vasıl oldu. Faysal Bağdat'ta verdiği yemekte komisyonun İngiliz-Irak tezi doğrultusunda etkilemeye çalıştı. Komisyon çalışmalarına başlar başlamaz İngiltere'nin çeşitli vesileler uydurarak komisyonu ya engellemeye ya da kendi lehlerine meşru kararlar almaya gayret sarfettirecektir. Onun için her türlü etkileme yoluna baş vuracaklardır. Araştırma komisyonundaki üyelerle birebir ilişkilere girip onları etkiliyorlar Türk tarafı adına katılan Cevat Paşa'nında moralini bozmaya çalışıyorlardı. Türk heyetindeki uzmanların değişmesini isteyecekler bunu başaramayınca uzmanların tercümanlık yetkilerini aşmamalarını ısrar edeceklerdir. Daha sonra Türklerin can güvenliğini gündeme getirerek sanki Musulluları Türk olan her şeye düşmanlığı varmış gibi bir hava yaratmaya çalışacaklardı. İngilizlerle Iraklılar komisyon aslında Musul'a varmadan halkı yönlendirmişler bu arada Irak kralı Musul bölgesine gezi yaparak halka hitap etmiş kendisinin görüşlerini kabul etmeyen aşiretleri de İngiliz uçaklarınca bombalatmıştır. Musul'daki Iraklı polisleri de çok iyi kullanarak halka Irak tezi doğrultusunda baskı yapmışlardır. Ayrıca İngiliz ve Irak muavin azaları Türklerden daha iyi kulisçilik yapmışlar araştırma komisyonuna sunulan rapora kendi lehlerinde kişilerin isimlerini yazmışlardır. Türkler içinde bir diğer talihsizlik ise Türk tezine daha yatık olan Macaristan eski başbakanı araştırma komisyonu üyesi Kont Teleki'nin rahatsızlanarak hastaneye kaldırılmasıdır. İhtilaflı bölgelerde yapılan çalışmalar tam olarak hakkıyla yapılamamıştır. Bölgede o sene yağan yoğun kar yüzünden bir çok bölgelere gidilememiş gerekli araştırmalarda tam olarak yapılamamıştı. Diğer taraftan araştırma komisyonundaki kişiler biran önce Avrupa'ya dönmek için çaba sarf ediyorlardı. Musul'daki halk korktukları yüzünden bir çoğu Türk taraflısı olduğu halde araştırma komisyonuna Irak lehinde bilgiler vermek zorunda bırakılmıştı. Bunu bizzat araştırma komisyonundaki üyelerde doğruluyordu. Maalesef İngiltere'nin Türkiye'den daha güçlü olması araştırma komisyonundaki kişileri etkileyecek Türklerin haklı olduğu bir davada İngiltere lehine kararlar rapor edeceklerdir. Diğer taraftan araştırma komisyonundaki üyenin daha sonra bizzat kendisi tarafından kaleme aldığı hatırasında Musul bölgesindeki yaptıkları araştırmanın bilerek İngiltere lehine kararlar rapor ettiğini bildirecektir. Çünkü araştırma komisyonu Musul'a gelmeden önce Londra'ya uğramış orada gerekli direktifler Musul'A gidecek olan heyete empoze edilmişti. İhtilaflı bölgelerde yapılan çalışmalardan sonra komisyon 18 Martta Musul'da toplandı. 20 Nisan da komisyon Cenevre'ye ulaştı. Komisyonun nihai açıklamasında öncelikle her iki hükümetin tezlerinin özeti yer almakta akabinde 5 başlık altında bu görüşler incelenmektedir. Rapor A : Coğrafi ve Etnik

Musul Sorunu 1


*A- Lozan'da verilen Türk nüfus istatistikleri
B- İngiliz siyasi subaylarının 1921'de verdiği tahmin
C- Irak Hükümeti ( 1922-1924 ) tarafından verilen son sayım


Musul Sorunu 2

*A- Lozan'da verilen Türk nüfus istatistikleri
B- İngiliz siyasi subaylarının 1921'de verdiği tahmin
C- Irak Hükümeti ( 1922-1924 ) tarafından verilen son sayım[21]


B : Tarihi açıdan Musul'u Anadolu'nun yada Mezopotamya'nın bir parçası olarak göstermekte ve Türklerle Iraklılar arasında Musul'un iklim şartları jeopolitik yapı benzerlikleri açısından ve Musul'daki tarih açısından bölgenin Irak'a ait olduğunu bildirmektedirler.

C: İktisadi - Musul'un iktisadi açıdan da Irak'a bağlı olduğunu Türklerle ekonomik açıdan çok büyük bir bağlantısının olmadığı bildirilmektedir.
Bu konulardaki tezlerin Musul'daki tesbitleriyle karşılaştıran komisyon bulguları sonuçlarını ve tavsiyelerini belirterek raporu bitirmektedirler. Raporda özetle Musul'un ekonomik yönden Irak'a bağımlı olduğunu vurgulamışlar ama bölgedeki Yezidiler ve Nesturiler hariç Arap , Kürt ve Türklerin Türkiye'yi istediğini belirteceklerdir. Nihai çözüme gelince komisyon 16 Temmuz 1925 ‘te Cenevre'de Milletlere Cemiyeti Konseyine teslime ettiği raporda aynen şu konuda tavır alacaktır. Söz konusu ahalinin menfaati açısından ihtilaflı arazinin taksim edilmemesinde yarar vardır. İktisadi sebeplerle bu karar alınmıştır. Dolayısıyla komisyon Brüksel hattının güneyindeki arazinin ilhakını Irak'a uygun bulmuştur. Ancak ;

a) Ülke 25 sene Milletler Cemiyeti mandası altında kalacaktır ( Musul )

b) Ülke idaresinde adaletin icrası ve okullardaki tedrisat için Kürtlerden memurlar istemek ve Kürt lisanının da resmi dil olarak Musul'da kabullenilmesinin tanzim edilmesini araştırma komisyonu gerekli bulmaktadır.

Sonuç olarak Musul vilayeti Irak'a devredilmiş bulunmaktadır.

Şeyh Sait İsyanı

Türklerin Musul'a askeri harekat düşündükleri bir sırada önceden planlanmış bir ayaklanma ortaya çıktı. Bu ayaklanmayı başlatan Şeyh Sait önce ayaklanma için etraftaki köy ve kasabalara giderek gerekli talimatları veriyordu. Bu gittiği yerlerden biri olan Piran'da 8 Şubatta özel yönetim görevleri olan kişilerle stratejik meseleleri tartışırken küçük bir olay , isyanı olgunlaştırmadan hızlandırdı. Jandarmanın sıkıştırdığı birkaç kanun kaçağı , Şeyh'in himayesine sığındılar. Bunların peşindeki jandarma müfrezesi , firarilerin Şeyh'den teslimini istedi. Bu da havanın gerginleşmesine sebep oldu. Sonunda Şeyh'in adamlarıyla jandarmalar arasında karşılıklı silahlı çatışma oldu ve jandarmalardan birkaçı öldü. [22]

Şeyh , ayaklanma için hazırlıkların henüz tamamlanmamış olduğunu bildiğinden durumu geçiştirmek istedi. Ancak kontrol kısa zamanda elinden çıktı. Şeyhin etkin olduğu yerlerden Hanililer olayı duyunca bütün Türk yetkililerini kasabadan çıkardılar. Ayaklanma kısa zamanda yayıldı. 14 Şubatta Darayani isyancıların eline geçti.burası geçici başkent yapıldı. İsyan kısa sürede Çapakçur (Bingöl) , Muş , Diyarbakır , Tunceli , Elazığ , Ergani , Palu , Çermik , Çemişkezek , Silvan , Siirt ve urfa gibi oldukça geniş bir alana yayılmıştı. Şeyh Sait Darayaniye Modan aşiretinden Faki Hasan'ı vali tayin etti. [23]

15 Şubat 1925 günü Şeyh Sait Genç istikametine yola çıkınca yolda kensine Batyanlı , Mustanlı , Tavaslı , Sivanlı aşiretlerinden katılanlar oldu. Genç'te hapishane ateşe verildi. Jandarmaya evlerden ateş edildi. Çevrenin telefon irtibatı hatlar kesilerk önlendi. Şeyh Sait Bingöl halkına kendi adamlarına karşı direnmemesi için haber gönderdi. Bingöllü din adamları ve azlar ayaklanmada görevlendirildi.bu bakımdan Bingöl'ün işgali asiler için zor olmadı. 17 Şubat 1925 de Şeyh Saitin emrindeki asiler Liceye hareket ettiler. Hani bucağında asilere aşiretlerden ve din adamlarından katılanlar oldu. Görevli devlet memurları tutuklşandı. Hükümetin gönderdiği askerler çevre köylerin saldırısına uğruyordu. Piran ve çevresi 19 Şubatta asilerden tamamen temizlenmesine rağmen din adına davet yapan asilere yeni köyler katılıyordu. Şeyh Sait Lice ve Hani'ye girdikten sonra istikametini Diyarbakır'a çevirdi. Diyarbakır'ı muhasara etmek için komutanlardan yardım istedi. Birçok yöreden yardım geldikten sonra 29 Şubatta Diyarbakır'a hücum başlatıldı. İsyancıların takriben sayısı yaklaşık 10.000 kadardı. Başlatılan hücum kalın surlar ve Türk askerlerinin mukavemeti sonunda siler başarılı olamadı. Diyarbakır'ı müdafaa eden Mürsel Paşa Şeyh Sait ve yandaşlarına böylece ilk darbeyi vurmuş oluyordu.

Bu arada diğer cephelerde asilerin bazı başarılar elde ettiğini görüyoruz. Bunlarda Şeyh Sait'in kardeşi Abdürrahim , 29 Şubatta Maden ve Çermik'i aldı. Daha sonra hareket ederek Ergani'yi ele geçirdi. Diğer bir asi grubu 23 Şubat günü Genç ve Çapakçurdan sonra Palu'ya yönelmiş ve Hafik'e girip oradaki müfrezeyi esir almıştı. Bir gün sonra 24 Şubat günü çetin çatışmalardan sonra asiler Elazığ'a girdiler.
24 Şubatta Elazığ'da asi lideri Şeyh Şerif , ahaliyi toplayarak maksadının dini ve Kur'an-ı kurtarmak olduğunu ahaliye katiyen tecavüz niyetinde olmadığını söylüyordu. Elazığ'dan sonra Malatya'yı da ele geçirmek isteyen asiler 25 Şubat günü şehirde tellallar bağırtarak Malatya'ya gidiyoruz , Müslüman olan arkamızdan gelsin şeklinde duyuruda bulunmuşlardı.[24]

İlk tespitlere göre din propagandası öylesine etkili olmaktaydı ki , halk ayaklanmanın bastırılmasından hükümete yardıma yanaşmıyordu. Asilerin yağmaya başlamaları üzeredir ki , Elazığ halkı aklını başına almış karşılaştıkları felaketin büyüklüğünü görmüş , asilerin karşısında cephe almışlardı. Bir çok yörede de aşiretlerden askerleri destekleyenler olmuştu.

İsyana Karşı Hükümetin Aldığı Tedbirler

İsyan başladığında baş vekil Fethi Beydi. Hükümet ayaklanmanın yayılması üzerinden on beş gün geçtikten sonra 32 ve 24 Şubat günü iki hükümet tezkiresi ile Muş , Hakkari , Diyarbakır , Mardin , Urfa , Siirt , Bitlis , Van , Malatya , Genç , Ergani , Tunceli , Siverek , Kiğı ve Hınıs bölgelerinde bir ay süreyle sıkı yönetim ilan edildi. Ayrıca Hıyanet-i Vataniye kanununa ayaklanmalarla ilgili yeni bir madde eklendi. Böylece ayaklanma bölgesinde sıkı yönetim ilan eden sunduğu tasarıyı kanunlaştıran Fethi Bey hükümeti gerekli tedbirleri uygulamaya başlamıştı. Bu arada İçi işleri Bakanlığı bütün vilayetlere 25 Şubat 1925 tarihinde bir numaralı tebliği göndererek isyanın mahiyeti ve alınacak tedbirlerle ilgili gerekli duyuruyu yapmıştır. Başbakan Fethi Bey olayı örfi idare tedbirleriyle kolayca bastırılacak bir hareket olarak görmekte ve alınacak tedbirlerde aşırılığa kaçılmaması gerektiğini düşünmekteydi. Doğu Anadolu'da bazı vilayetlerimizde başlayan ve günden güne genişleyen bu isyan hareketine karşı Fethi Bey kabinesinin takip ettiği siyaseti beğenmeyerek tenkit edenler daha şiddetli tedbirlerin alınmasını isteyenler çoğalmaktaydı. İnönü taraftarı olan bu grup İstiklal Mahkemesi kurulması , inkılap prensiplerine aykırı mecmuat ve gazetelerin kapatılmasını sahibi ve yazarların cezalandırılmasını istiyordu. Fethi OKYAR , İsmet İnönü başkanlığında verilen bu önergeden sonra sözü edilen konularda gerekli basiret ve azmi gösteremediğinden parti grubunca kabul edilmesi manasında kabul ederek Cumhurbaşkanı Atatürk'e istifasını verdi.
İnönü Hükümetinin Kurulması ve Takrir-i Sükun Kanunu

Yeni kabinenin teşkiline 3 Mart 1925 günü Halk Partisi genel başkan vekili ve Malatya milletvekili İsmet İnönü memur edildi. Yeni kabinede başbakan İsmet İnönü isyanı bastırmak için tasarladığı tedbirleri işleme koyma yoluna gitti ve bunları içişleri programı olarak teklif etti. Buna göre şu tedbirler alınacaktı :

1) Örfi idare ilan olunan bölgedeki suçlar için bir İstiklal Mahkemesi teşkil edilecektir. Örfi idare bölgesinin dışında kalan memleket parçalarında işlenen siyasi ve asayiş suçlarına bakmak üzere de Ankara'da ayrıca ikinci bir İstiklal Mahkemesi kurulacaktır. İsyan bölgesindeki İstiklal Mahkemesinin idam kararları derhal , Ankara İstiklal Mahkemesi ise meclisin tasdikinden sonra yerine getirilecektir.

2) İç politika durumu ile bütün teşkilat , tesisat ve neşriyat , hükümetin isteği ve cumhurbaşkanının tasdiki ile men edilebilecektir. Bu g,b, yayınlarda bulunan gazeteler kapatılabilecek ve bunların sahip ve yazarları Ankara İstiklal Mahkemesinde muhakeme edilecekti. İstiklal Mahkemeleri , Doğuda isyan , Ankara ve İzmir'de ise rejim düşmanlarıyla uğraşacaktır.[25]

4 Mart 1925'te mecliste görüşülen Takrir-i Sükun kanunu süratli bir şekilde kabul olundu. Muhalefet kanunun kabulünü siyasi durumları ile ilgili olarak karşı çıkmışlar ve eleştirmişlerdi.

İsyanın Bastırılması

Bu zamana kadar harekat isyan sahasında mevcut zayıf kuvvetlerle ve yalnız isyanın genişlemesine mani olmak maksadıyla ve adeta müdafaa mahiyetinde yapılırken seferber edilen birliklerimizin bölgeye ulaşmasından itibaren esaslı bir mücadele başlamıştır. Genel Kurmay Başkanı bizzat olayların üzerine giderek 24 Martta genel bir mücadele başlamıştı. Tenkil harekatını komuta etmek üzere ordu müfettişi Kazım paşa , Kolordu komutanı Mürsel Paşa , Tümen komutanı Osman Paşa , Fırka komutanları olarak Kazım Paşa ile Cemil Cahit görevlendirilmişlerdir. 23 Martta Hınıs'a giren Osman Paşa 27 Martta kasabaya saldıran asileri dağıtmış ve isyan liderlerinden Hasenanlı Halit , Şeyh Sait'in oğlu Ali Rıza ve Kerem İran'a kaçmak zorunda kalmışlardır. Devlet güçleri Piran ve Maden'e girmiş 1 Nisanda Hani , 6 Nisanda Palu , 8 Nisanda Çapakçur , 12 Nisanda Darahini asilerden temizlenmiştir. Nisan ortalarında çözülen isyancıların takibi ve temizlik hareketi süratle temizlenmiş ve isyan elebaşılarının çoğu ele geçirilmiştir. 14 Nisanda bozgunu sezen Şeyh Sait kayınbiraderi binbaşı Kazım'ın ihbarı sonucu İran'a kaçmak isterken Varto'da diğer asilerle birlikte ele geçirildi. İsyanın başlangıcında ele geçirilen Cibranlı Albay Halit , Bitlisli Yusuf Ziya , teğmen Ali Rıza , Damadı Faik bey ile Molla Abdurrahman'ın mahkemeleri sonuçlanmış ve haklarında verilen idam cezaları 15 Nisanda Bitlis'te infaz edilmiştir.

Şeyh Sait ve 38 arkadaşı 6 Mayıs 1925 tarihinde yargılanmak üzere dosyaları İstiklal Mahkemesine gönderildi. Diyarbakır Hükümet konağı önüne getirilen kafile , 3. Ordu Müfettişi General Kazım , Kolordu Komutanı General Mürsel , Diyarbakır valisi Mithat , İstiklal Mahkemesi üyeleri , çeşitli görevliler tarafından karşılandılar. İlk duruşma isyancıların birbirleriyle yüzleştirilmesiyle sona erdi. Sonuç kararında her birinin ayaklanma ve ihtilal olayında derece derece etkili oldukları iddia edilerek tutuklu olarak yargılanmaları ve sabit olacak suçlarına göre cezalandırılmaları istenerek mahkemeye verildiler. Şeyh Sait ayaklanmanın çıkışı konusunda " Kitaplarda gördük , imam ve vakit şeriatın hükümlerini uygulamazsa ayaklanma vaciptir. Hükümete şeriat meselesini anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının uygulanmasını teklif edecektik. Allah'ın kaderi beni bu işe düşürdü. İçine bir düştüm bir daha çıkamadım." [26] diyerek olayın kendi iradesinin dışında kaderin etkisiyle şer'an vacip olduğu için çıktığını ayrıca Sebil-ürReşad'ın yazdıklarının kızgınlıklarını çoğalttığını ve özellikle Piran'daki çatışma olayının bu ayaklanmaya esas olduğu ileri sürdü ve ekleyerekte dünyanın peygamberin yaşadığı devir kadar mutlu olmasını amaçladıkları için ayaklandıklarını belirtti. Yapılan mahkemelerden sonra karar açıklandı. Kararda ayaklanmanın çıkış ve yayılma sebepleri ayrıntılı olarak belirtiliyor ; din ve şeriat araç yapılarak gerçekte bağımsız bir Kürdistan kurmak amacına yönelik olan Şeyh Sait ayaklanmasının devam ettiği süre boyunca bir çok şehir , kasaba ve köyleri , devletin polis ve asker kuvvetleri ile kanlı bir çarpışma ve çatışma yapmak suretiyle işgal ve hatta Diyarbakır'ı da kuşatarak , bir çok suçsuz asker , subay ve vatandaşları öldüren ve yaralayan , yağma , hırsızlık yapan ve yaptıran 81 sanıktan suçları sabit görülenler ayaklanmanın asıl suçluları olarak idama mahkum edildiler.[27]

Şeyh Sait İsyanının Sonuçları

Şeyh Sait isyanının çıkış ve sonuçları konusunda tarihçiler arasında genel bir fikir birliği yoktur. Dahası ardında İngiltere'nin bulunup bulunmadığı da henüz aydınlığa kavuşmuş değildir. Bazı Türk tarihçileri bu konuda İngilizlerin parmaklarının bulunduğunu söylerken bir kısmı da bunu kabul etmemiştir. Diğer yandan İngilizler isyanın çıkış nedenine çok değişik bi açıdan yaklaşmaktadırlar. Onlara göre Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya Türkiye çıkartmıştır.İngilizler 4 Mart 1925 tarihli bir Dış İşleri raporunda Şeyh Sait isyanını , Ankara'nın şu gayeyle düzenlemiş olabileceğini ileri sürmektedirler :

a) Asilerin ele başlarının , sınırı aşıp kardeşlerini kurtarmak üzere Musul'a girmelerini ve sonra da bütün bölgeyi Türkiye'ye teslim etmelerini sağlamak.

b) Irak Kürtlerinin Türkiye'de başarılı bir ayaklanmayı gerekçe yapıp Türkiye Kürtleriyle birleştiklerini ilan etmeleri ve sonunda bir bütün halinde Ankara'ya bağlanmalarını sağlamak.

c) Hiç olmazsa Türk hükümetinin ayaklanmayı bahane edip Irak sınırına yığınak sağlamak için Türk Hükümeti tarafından çıkarıldığını ileri sürmüşlerdir.[28]

Sonuçta isyan T.C. Bütçesinin ilk iki yıl açık vermesine sebep olmakla kalmamış Musul ve Kerkük petrollerinin elden çıkmasıyla İngiliz emperyalizmini kapımızdan eksik etmemiş ve daha sonraları Bağas ırkçılığını sürekli tehdit olarak karşımıza dikmiştir. Sadece Irak sınırı itibariyle değil , Suriye ve İran sınırı itibariyle de toprak kaybımıza yol açmıştır. Diğer yandan isyan , Türk Parlamento hayatında çok partili geçiş dönemini uzatmıştır . Beyin gücüne fevkalade ihtiyaç duyulan genç Türkiye Cumhuriyetinde beyin israfına yol açmıştır. Büyük devletlerin uzun hayatlarında derin acıların olması doğaldır. Bu bakımdan da Şeyh Sait olayı milli hayatımızdaki gerçek acılardan bir olarak kalacaktır.

Musul Meselesinin Sonucu

Musul sorununun çözümü için Milletler Cemiyeti tarafından sunulan öneriler arasında 1928 sonunda bitecek Irak üzerindeki İngiliz mandasının 25 yıl daha uzatılması durumunda Musul'un manda yönetimine bırakılması da vardı. Türkiye bu raporu kabul etmediğini belirterek Lahey Adalet Divanı'na baş vurdu. Divan Estonyalı General Laider'i bölgede soruşturma yapmakla görevlendirdi. Generalin bölgedeki Hıristiyanlara Türklerin kötü davrandıkları yorumundaki raporu üzerine , Milletler Cem,yeti 16 Aralık 1925 günlü kararıyla o güne kadar ki fiili sınırı Türkiye - Irak sınırı saydı. Böylece Musul Irak sınırları içinde kalmış oldu.[29]

Bu süreçten sonra Türkiye Hükümeti İngilizlerle ikili görüşmelere tekrar girdiler. Nihayet , 3 Haziranda gece yarısına kadar süren bir toplantıdan sonra Tevfik Rüştü beyle Linstay anlaştılar. 5 Mayıs sabahı imzalanan anlaşma ile Türkiye'ye Irak 500.000 sterlin ödemek üzere Musul Irak'ta bırakıldı.





[2] T . S . K. Tarihi , Ankara , 1985 , Cilt 10 sf. 28

[3] KOCABAŞ , Süleyman ., Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar , Vatan Yayınları , sf. 218

[4] ÖKE ., a . g . e . , sf. 14

[5] ÖKE , a. g. e. sf. 15

[6] KOÇSOY , Şevket ; Türk-Irak İlişkileri , Boğaziçi Yayınları , İst. 1991 , sf. 2

[7] T . S . K . ., a . g . e . , sf. 109

[8] SABiS , Ali İhsan ., İstiklal Harbi ve Gizli Cihetleri , Nehir Yayınları , İstanbul , 1993 , sf. 23

[9] TANSEL , Selahattin ., Mondros'tan Mudanya'ya Kadar , M.E.B. Yayınları , İstanbul 1991 , sf. 33

[10] ÖKE ., a . g . e . , sf. 25

[11] TANSEL ., a . g . e . , sf. 35

[12] ÖKE , Mim Kemal ., İngiliz Ajanı Binbaşı Noel'in Kürdistan Misyonu . Boğaziçi Yay., İstanbul 1992 , sf. 22

[13] YAKUBOĞLU , Enver ., Irak Türkleri , Boğaziçi Yayınları , İstanbul , 1976, sf. 43

[14] AYDIN ., H. Ayşe ., Osmanlı İmparatorluğunda Ayrılıkçı Arap Örgütleri , Arba Yay., İstanbul , 1993 , sf. 30

[15] ÖKE ., a . g . e . , sf. 68

[16] ÖZTOPRAK , İzzet ., Irak'ta Kemalizm Hareketi , Türk Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1999 ,sf. 87

[17] ÖKE ., a . g . e . . sf. 58

[18] ÖKE , a . g . e . , sf. 90

[19] KARACANLI , Ali Naci ., Lozan Konferansı , Milliyet yayınları , Ankara 1971 , sf. 246

[20] KOÇSOY , a. g. e. sf . 6

[21] ÖKE , a . g . e . , sf. 157

[22] KALAFAT , Yaşar ; Şeyh Said İsyanı , Boğaziçi yay ., Ankara , 1992 , sf. 150

[23] ÇAY , M . Abdulhaluk ; Kürt Dosyası , Turan Kültür Vakfı yay ., Ankara , 1996 , sf . 328

[24] KALAFAT , Yaşar ., a . g . e . , sf . 154

[25] KALAFAT , a . g . e . , sf.171

[26] AYBARS , Ergün ., İstiklal Mahkemeleri , İleri Kitabevi Yay., İzmir 1995, sf . 313

[27] KALAFATOĞLU ., a . g . e ., sf. 323

[28] ÖKE ., a . g . e ., sf. 168

[29] KARACALI , Alpay ., Kürt Ayaklanmaları , Cem Yayınevi , İstanbul 1991