sponsorlu bağlantılar
SAİDE

1.
İlk, ikinci, derece tahsilini Konya'da, yüksek tahsilini İstanbul'da Hukuk Mektebi'nde bitirmiş, ufak bir memur olup adliyeye girmiş, biraz da ilerlemişken, eline geçen bir fırsatta yaşının geçkince olmasına bakmayarak hükümet hesabına Avrupa'da tahsilini tamamlamaya giden, eski mutasarrıflardan Kozanlı Halil Bey'in oğlu Şinasi Halil Bey, lisansiye olup memlekete döndükten ve kendine İstanbul'da büyükçe bir hizmet de bulup yerleştikten sonra, bütün ağırbaşlı insanlar gibi düşünerek evlenmeye, ev bark kurup çoluk çocuk yetiştirmeye karar verdi. Bu kararı da verince, kafasında aile hukukuna, kadınların terbiye ve idaresine, çocukların yetiştirilmelerine dair, neredense toplanmış kalmış bir yığın malumat, bir yığın hikmet bulunduğunu anladı ve daha adı belli olmayan karısına karşı derin bir sevgi duymaya ve ona ölünceye kadar sadık kalmaya yeminler etmeye hazırlandı.
Fırsat düştükçe arkadaşlarına diyordu ki:
-Azizim, bir insan ya hiç evlenmemeli, yahut evlenirse, ölünceye kadar, karısına sadık kalmalıdır. Başka türlüsüne benim aklım ermez. Aile hukuku demek, bu demektir.

Bugüne kadar bir kadın ile yirmi dört saat olsun bir yerde kalmamış, hayatı burada ve yabancı memleketlerde pek uslu geçmiş olduğunu bilen arkadaşları, onun bu sözlerinin samimi olduğuna hiç şüphe etmediler ve bir çocuk ruhu kadar temiz ruhundan gelen nutuklarını sessizce dinlediler.
Şinasi Halil Bey, birkaç ay düşündü, söyledi ve böylece kendini hazırlamış olduktan sonra, eşini aramaya başladı. Dostları yardım ettiler, çok zaman geçmeden Saide Hanım adında bir kız bulundu. İstinye'de oturan Kavaklı Hakkı Bey adında ihtiyar bir doktorun kızı. Anası tarafından Şumnulu Hafız Paşa'nın torunu. İnce boylu, kara gözlü, kaşlı, ağırbaşlı, iyi terbiye, tahsil görmüş, yirmi beş yaşlarında bir hanım.

Şinasi Bey kızla görüştü, beğendi. Kız da onu beğenmiş olacak ki varmaya razı oldu. Kuruçeşme'de düğün dernek evlendiler.

2.
Anasını hiç görmemiş, üvey anasının yanında da pek az bulunmuş, sonra da bütün ömrünü mekteplerde, bekar odalarında geçirmiş olan Şinasi Bey, evlilikte ummadığı rahatı görmüş olmalıdır ki, arkadaşlarına:

-Dünya cennetindeyim, azizim, beni tebrik etmez misiniz diyor, sevinci de gözlerinden okunuyordu.

Bir yaradılışta olmasalar bile, geçinmeye gönülleri olunca, bir anlaşma yolu bulup birlikte kocayan karı kocalar çoktur. Şinasi Halil Bey, her işe karışır, fikrini söyler, uzun uzun nasihatlar eder, kendi hukuki kanaatlerine göre neticeler çıkarır, yanıldığını hiç aklına getirmez; evinde her iyiliğin, her güzel şeyin kendinden geldiğine inanır. Karısı ise, sorulmadıkça düşündüklerini söylemez, kimse ile teklifsiz olmak istemez, bağırarak konuşmaktan hoşlanmaz, dağınık kıyafetle, kocasına bile görünmez bir kadın. Eğer kocası fikrini sorarsa, söyler. Bu fikir kocasına hoş gelmez de münakaşa açılırsa, Saide Hanım kendi kanaatlerini çok soğukkanlılıkla sonuna kadar müdafaa eder. Kocası ondan fikirlerini sormazsa, uzun nutukları, nasihatleri sonuna kadar dinler ve bitince hiç sesini çıkarmaz, bir evet bile demeye lüzum görmez, elindeki işine yahut kitabına bakar.

Şinasi Halil Bey, karısının bu huyunu öğrendikten sonra ondan fikirlerini sormaz oldu. Ev temiz, dayalı döşeli, yemeklerin tadı yerinde, kadın güzel, sinirli değil, istediğin kadar söyle dinler... Ve dinliyorsa demek ki doğru buluyor... Şinasi Bey de ilerisine gitmez, evinde kendini hakim, biraz da müstebit bulur ve dünyanın en rahat, en mesut adamı olduğuna ve bu rahatı kendi kafası, kendi aklı ile kurduğuna inanır, arkadaşlarına övünür, der ki:
-Azizim, mesut olmak için, akıllı olmak kifayet eder; baht, talih... bunlar boş şeylerdir! Ben lakırdı dinlemem.

3.
Bu saadet içinde beş altı yıl, çabuk geçmiş bulundu. Kuruçeşme'nin bu sessiz, bu temiz evi, bu her gün biri birine benzeyen ölçülü, kavgasız yaşayış bilmeyerek ikisini de usandırdı. Geçen beş altı yıl içinde iki erkek çocukları olmuştu. Beklenirdi ki bu çocuklar, evi şenlendirsinler. Ancak yazık ki böyle olmadı.

Çocuklar, analarına çektiler ve evin sessizliği içine gömüldüler. Babaları bile onların yüzlerini seyrek görür oldu.
Hayatta şikayet edecek daha esaslı dertleri bulunmadığından, evlerinden şikayete başladılar. Yalnız alıştıkları evi değiştirip rahatlarını bozmaktan da korktuklarından bir zaman şikayetle vakit geçirdiler. Sonra, artık şikayet yetmez olunca, Şinasi Bey kat'i kararını verdi ve ev aramaya başladı. İki üç hafta sonra Şişli'de, cadde üstünde, büyük bir apartmanın ikinci katını kiralayıp taşındılar.

Yeni evleri, ilkin onları avuttu. Sonra bu mahallenin yaşayışı, komşuları, işitilen sözler, görülen tavırlar, beğenilen düşünceler Şinasi Bey'e yeni fikirler vermeye başladı. Şişli'ye taşındıklarından altı ay sonra arkadaşlarına diyordu ki:

-Azizim, ömrünü bir erkekle geçirmiş, hatta hiç erkek yüzü görmemiş kadın çoktur. Ama, ömrünü bir kadınla geçirmiş bir erkek bulamazsın. Bu azizim, bir yaradılış meselesidir. Ben tetkik ettim: insanlar eş tutan hayvanlardan ziyade tavuklara benziyorlar. Erkeklerde görülen bütün taşkınlıkların sebebini bu yaradılış meselesinde aramalıdır. Boşuna mı insanlar takım takım odalıklar, gözdeler, kadınlar beslemişler! Ben bu meselenin gelecek nesiller için, tabii ihtiyaçlara göre düşünülmesine muhalif olamam!

Bu meselenin tabii ihtiyaçlara göre nasıl düşünüleceğini söylemiyordu. Ancak nasıl düşünülürse düşünülsün, bu nazariyeler bu kadar canlı söylenmeye başlandıktan sonra sanır mısınız ki iş yalnız gelecek nesillere bırakılsın, tatbikat çok geride kalmasın ve Şinasi Halil Bey eskisi gibi uslu otursun?
Mektepten tanıdığı bir eski arkadaşının yangın yerlerinden birinde, yıkık duvarlar, çukurlar, hendekler arasında yaptırdığı, içinde de tek başına oturduğu bekar evinde, gündüzleri gelici, geçici birtakım kadınlarla görüşmeye başladı. Ev öyle bir yerde ki, biri, kim gelip gittiğini gözetlemek istese gelip kapının önünde nöbet beklemeli. Bu emniyet, Şinasi Bey'e hoş geldi... Kadınlardan adını saklayarak, bir kadınla iki kereden fazla görüşmemeye dikkat ederek yeni nazariyesinin tatbikatını ilerletmeye başladı. Bu sırada, aklını da her zamankinden çok beğeniyor ve arkadaşlarına diyordu ki:
-Akıl, azizim... İnsanın kafası da yerinde olmalı. Dünyada neler olur da kimsenin ruhu duymaz!

Arkadaşları bu sözlerinden ne demek istediğini anlamadılar. Neler yaptığını da bilmiyorlardı. Ama onun eski Şinasi Halil olmadığının farkındaydılar ve yaptıklarından çok fazlasını da ondan umuyorlardı.

4.
Bu günler, büyük muharebenin bittiği, kurtuluş savaşlarının daha başlamadığı kara günlere rastgelir. Köşede bucakta ne kadar esir ruhlu, çürük adamlar varsa, meydana çıkmış bulunuyorlardı. Silahlarını bırakanların ne güne düşeceklerini, düşman milletler ve onların yardakçıları, her zamandan ziyade bu günlerde ve her yerden ziyade İstanbul'da, bütün dünyaya gösterdiler. Birçok babalar, kadınlarının, çocuklarının yüzlerine bakamaz oldular. Çokları, şaşkınlıklarından ve ne yapacaklarını bilmemezliklerinden sarhoşluğa ve serseriliğe vurdular. Bunlar arasında ve tam bu sırada Şinasi Halil Bey de, piyasanın belli başlı yıldızlarından Güzide adında bir kadınla tanıştı.

Bu kadın, Şinasi Halil Bey'in o güne kadar tanıştığı, görüştüğü kadınların hiçbirine benzemiyordu. Güzide, akıllı kadın, hamiyyetli, fedakar kadın. Şinasi Bey'in değerini, büyüklüğünü, onun yanında kendi hiçliğini anlayan kadın!...

Şinasi Bey ilkin bu eve misafir gibi gelip giderken, sonraları Güzide'ye gelip giden misafirleri çekemez oldu. Güzide onu seviyor, onun için yokluğa katlanıyor. Okumuş bir kadın değil ama, anlayışlı; çok genç değil ama, güzel. Güzide'nin yanında saatler boşa geçiyor. O, Şinasi bey için herkese kapısını kapadı. Şinasi Bey de onları beslemeye başladı. Güzide'nin Handan adında on sekiz yaşlarında bir kız kardeşi, bir de onun cılız, hastalıklı bir nişanlısı var ki hiçbir iş görmez, evden dışarı çıkmaz, kızın dizi dibinde günleri geçirir. Bunlar, Güzide ile beraber oturuyorlar. Onları Güzide besliyor. Evde geçen üstü kapalı lakırdılardan anlaşılıyor ki Handan'a aygınlar, baygınlar çokmuşsa da, kızı daha kimseye çıkarmıyorlarmış...
Güzide'nin bir de Suzan adında bir arkadaşı var. Hakkı Hayran bey adında birinin kapatması. Güzide'ye gelip gidiyorlar. Güzide hiçbir işini bunlardan gizlemiyor. Onlar Şinasi Bey'i de tanıyorlar, konuşuyorlar.

Bunlardan başka kimse, Şinasi Bey'in oraya gelip gittiğini bilmiyor.
Şinasi Bey, geceleri de Güzide'nin evinde geçirebilmek için bir yol, bir yalan aramaya başladı, birkaç gün düşündükten sonra "Anadolu Yardım Cemiyeti"ne girdiğini söyledi.
-Böyle bir cemiyet mi var? Yeni mi? Hiç adı duyulmadı.
Şinasi Halil Bey, Saide'nin bu soruşuna karşılık:
-Bu gizli cemiyet... dedi.
-Gizli olsun, gene adı duyulurdu! Ne ise sizden duymuş olduk.
Saide Hanım, başka bir söz söylemedi. Şinasi Bey de Güzide'nin evinde geç vakitlere kadar kalmaya başladı. Orada onu, rakıya, kumara alıştırdılar. Suzan dostu ile geliyor, Güzide, handan, nişanlısı Besim oturup ufak poker çeviriyorlar. Ne var, bu zamanda pokerin oynanmadığı bir cemiyet var mı? Doğrusunu söylemek lazımsa, bu Handan hoş bir şeydir! Pek ahlaklı bir iş olmasa da, Şinasi Bey bunu umuyor, arasıra Suzan'ı da düşünüyordu.
Şinasi Halil Bey, geceleri eve geç gelmeye başladı. Bir zaman da evi böyle alıştırdıktan sonra geceyi dışarda geçirmek tecrübeleri yaptı. Her şey yolunda. Güzide'nin evinde geçen bir geceden sonra karısına yüz sandık cephaneyi Anadolu'ya gönderebilmek için müzakere edip, tertibat aldıklarını yahut depolardan silah kaçırdıklarını söylüyordu. Bir gün de, işe daha fazla renk vermiş olmak için, eve büyükçe bir kutu getirdi ve bu kutuda dinamit olduğunu gizlice karısına söyledi. Kutuyu sakladılar. Bununla bir köprü atılacakmış.
Kim der ki, ömründe eline bir çakı bıçağı almamış olan bu büyük hukuk adamı, bir sandık dinamiti koltuğu altında taşısın?...
-Haaa? değil mi Saide? Şu zamanın ettiği işleri görüyor musun?
Saide Hanım, bir kitap okuyordu. Başını kaldırdı, kocasını süzdükten sonra:
-Siz kendiniz de inanmıyorsunuz ya! dedi.
-Ama, inanılır şeyler mi?
Saide hanım gülümsedi,
-İnanılır gibi değil, dedi.
Evde her şey yolunda, Güzide'nin evinde de her ihtiyat tertibi alınmış. Hizmetçiler tembihli. Dostlar arasında bile kimse onu adı ile çağırmıyor. Handan, ona "Enişte Bey" dediği için hepsi, Güzide bile enişte bey diyorlar. Apartmanın ara kapıya açılan hizmet kapısından gelip gidiyor. Arkasında kimse olmamasına dikkat ediyor. Güzide herkese yalnız yaşadığını söylüyor. Evde misafir olursa "Enişte Bey"i bir odaya kapatıp oturtuyor, kimseye göstermiyorlar. Her iş yerinde, her tertip yolundaydı.

5.
Bir gün, ılık yaz günü, öğle üstü. Güzide'nin Bulgar çarşısındaki evinin yatak odasında, geniş, yumuşak divan üstünde yarı çıplak uzanmış konuşuyor, dondurma bekliyorlardı. Kapı çalındı, Eleni geldi, dondurma getirdi sandılar. Gelen bir hizmetçi kızmış, bir mektup getirmiş. Aşçı kadın odaya gitirdi. Güzide'ye verdi. Güzide açtı okudu. Şinasi Halil Bey'e baktı ve:

-Bu mektup sana, dedi.
-Bana mı, kimden?
-Evden olacak!
-Evden? Ne münasebet?
Şinasi Bey mektubu aldı. Saide'nin yazısı ile şu satırları okudu:

"Şimdi İstinye'den Rüstem'i göndermişler, babam rahatsızlanmış, beni istemiş, oraya gidiyorum. Ne kadar kalacağımı da bilmiyorum. Nimet Hanım da bu sabah arkadaşını yollamaya gitti, geç kalırsa Kadıköy'de kalacağını Sara'ya söylemiş. Sizi rahatsız etmek doğru olmadığını biliyorsam da belki mühim bir işiniz çıkar, bu gece de eve gelemezsiniz, çocuklar evde yalnız kalırlar, diye düşünerek bu mektubu yazıyorum. Acısını başka bir akşama çıkarmak üzere bu gece evde bulunsanız iyi olur efendim. Saide"
Şinasi Bey sarardı, sonra kızardı, Güzide'nin yüzüne baktı. Güzide:
-Buraya geldiğini evde söyledin mi? diye sordu.
-Yoook! Hiç söyler miyim.
-E, nereden biliyor?
-Bilmem?
-Demek öğrenmiş!
Şinasi Bey cevap vermedi. Mektuba bakıp düşündü.
-O, beni bugün Maltepe'de bilir, dedi.
-Maltepe'de bilse, buraya mektup yazar mı?
-Ben evden çıkarken, Maltepe'ye gidiyorum, demiştim.
-Demekten ne çıkar? O senin nerde olduğunu biliyormuş.
-Kim? Saide mi? Nereden bilecek?
-Aaaa, mektup ondan değil mi?
Şinasi Bey elindeki mektuba baktı,
-Mektup ondan, dedi.
-E?
-Saide'nin burayı bilmesi bana pek tabii görünmüyor.
-Ne gibi?
-Beni Maltepe'de bilmesi daha doğru gibi geliyor!
-Neden? Doğrusu sizin burada olduğunuzdur, o da doğrusunu biliyor.
-Nereden biliyor?
-Ben bilir miyim? Onu kendisinden sormalı!
Güzide, Saide hanımı tanımaz. Şinasi Bey'in evdeki ihtiyat tedbirlerini bilmez. Karı koca arasındaki emniyetin farkında değildir. Bu mektubu Saide'nin yazamayacağını Güzide anlayamaz. Bu mektup Saide'nin bile olsa... Yok Saide'nin olamaz. Bir tesadüf mü? Yazı Saide'nin olmasa kim yazabilir ve niçin?
Şinasi Halil Bey, düşündükçe dalgınlaşıyor ve dalgınlaştıkça ne düşüneceğini şaşırıyordu. Onun böyle derin düşüncelere daldığını görünce Güzide sıkıldı, kızdı:
-Ben anlamıyorum ki, dedi. Bu zamanda metresi olmayan var mı? Niçin erkekler böyle oluyorlar?
-Nasıl oluyorlar, diye Şinasi Bey sordu.
-Öyle ya, bir mektupla kadınlarınız sizi şaşkına çeviriyorlar.
-Hiç değil, neye şaşkına döneyim? Ben başka şey düşünüyorum. Bu oyunu elbette birisi bana oynadı.
-Hangi oyunu?
-Bu oyunu, Saide bu mektubu yazamaz.
-Neden yazamıyormuş?
-Yazamaz...
-Bu da tuhaf, o yazamaz da kim yazar?
-Bilmem?
-Hadi canım, çocuk olma. Boş yere de aklını yorma. Onu karın yazmıştır.
Şinasi Bey cevap vermedi. Eğer bu mektubu Saide yazmış göndermiş ise, onun evi yıkılmış demektir. Bir daha Saide'nin yüzüne nasıl bakmalı. Saide ona sorduğu zaman ne cevap vermeli? Evinin idaresi ne olacak? Bakalım Saide onunla oturmak isteyecek mi? Karısını, çocuklarını nasıl bırakmalı? Saide'ye yalvarsa... Acaba Saide vazgeçer mi? Şinasi Bey, yeniden evinde eski mevkiini tutabilir mi? Saide bunları öğrendi bir günde öğrenmedi ya! Neden kocasına hiçbir şey açmadı? Sakın Handan, yahut Suzan bunu bir alay olsun diye, yapmış olmasınlar? Ama, onlar İstinye'deki evi, Rüstem'i nereden bilecekler? Keşke bu iş böyle bir alay olsa! Bir daha tövbeler olsun. "Ne Güzide'nin evine, ne de başka birinin evine ayak basmayacağım. Nereden de kendimi çirkefe attım?" diye düşünüyordu. Buradan bir ayak önce çıkmalı. Onun düşüncesini Güzide yüzünden okudu. Şinasi Bey'in korkaklığına kızdı:
-Canım, dedi, söylemeyeyim diyorum ama, dayanamıyorum. Ne oluyorsunuz? Sizin buraya geldiğinizi biliyorlar: İyi ya, varsın bilsinler. Ne olur, kıyamet mi kopar? Metresi olan bu dünyada yalnız bir Şinasi Bey değil ya! Evden bunu biliyorlarmış, bugüne kadar da ses çıkarmıyorlar. Pekala, siz de alınmazsınız olur gider. Bunun düşünecek nesi var?
-Karım biliyordu da neden bugüne kadar bana hiçbir şey söylemedi?
-Onu, gidince evde kendisine sorarsın. Ben olsam, hiç bozman. Mademki biliyor, varsın bilsin.
Şinasi Bey, hiç sesini çıkarmadı.
-Hiç sesini çıkarmıyor. Evden korkuyor musun?
-Çocuk gibi söyleme, neden korkayım. O senin dediğini ben yapamam.
-Neden?
-Yapamam.
-Böyle kırk yıl korku çekeceğine, bir kere söyler kurtulursun. Bak, bir mektupla ne kılığa girdin. Aynaya baksana!
-Aynaya ne bakayım. Ben suratımı bilirim.
Bunu söylemekle beraber, Şinasi Bey gene aynaya baktı. Yüzünü bozuk, kendini çirkin buldu. Eleni'nin getirdiği dondurmalar masanın üstünde su olmuştu. İkisi de yemek istemediler. Güzide, Şinasi Bey'in gittikçe dalgınlaştığını, mektubun tesiri ile şaşırdığını görerek kızdı. Şinasi Bey'i de kızdırmak isteyerek:
-Ama, beğendim, dedi. Usta bir hanımınız varmış. Keşke benim de bir kocam olsaydı da, ben de bu oyunu oynasaydım. Doğrusu kadına imrendim! Erkeklere böylesi yarar.
Şinasi Bey istemeyerek:
-Nasılı yarar, diye sordu.
-İşte böylesi!... Kadın kim bilir ne kadar yalan dinlemiştir. Ama, hepsinin acısını birden çıkardı.
Şinasi Bey cevap vermedi. Bu erkekler hem karılarını bırakır, gelirler; hem de sonra ufak bir şeyden korkar, kaçarlar. İster evlen, ister serbest yaşa!
Güzide de somurttu. Şinasi Bey'e, kalkıp bu evden çıkmaktan başka yapacak kalmadı. Allah vere de kimse görmeden buradan çıkıp gidebilse. Çünkü kapıdan çıkarken, onu yakasından tutup yüzüne tükürebilirler.

6.
Şinasi Bey, Güzide'nin evinden çıkarken hırsızlık etmiş gibi korka korka çıktı ve biraz uzaklaşınca kimsenin kendisini görmediğine, arkasından gelmediğine emin olmak için bakınarak, uzaklaştı. Akşama kadar da başıboş, sokakları dolaştı. Görünüyor ki, bu mektubu ona Saide yazmıştı. Başka türlü olamaz. Ama, Saide bunu nasıl öğrendi? Biri mi ona söyledi? Kim söyleyebilir? Evi nasıl buldu? Saide onun söylediği yalanlara inanmamışsa neden inanmadığını söylememişti. Bir kadın, kocasının başka kadınlara gittiğini bilir de, susar mı?

Nereye gittiğini, ne yaptığını bilmeyerek sokakları dolaştı, gezdi, verebileceği son karar Saide'ye her şeyi inkar etmek oldu... Mektubu almamış olacak. Evdekilere bir şey sezdirmeyecek: Saide Hanım açarsa ona da inkar edecek. Saide gözü ile görmüş olsa: gene inkar!... Eğer inkar etmezse, artık, evinin babası, Saide'nin kocası değil, demektir. Haklı olmasa bile, evinin idaresinin selameti için biraz zalim olmaktan başka yapacak yok... Saide'yi görünce kaşlarını çatacak, eğer Saide bir şey sorarsa, kısa cevaplar verecek, o suretle davranacak ki Saide ona çok sual sormaya cesaret edemesin. Bu iş geçiştirilebilirse, ancak böyle geçiştirilebilir. Yumuşak durmak, yalvarmak, sakalı ele vermek demektir. Sonra artık evin idaresi ne olacak? Saide ile yerlerini değiştirmiş olacaklar.

Saide becerebilir mi? Beceremez! Olmaz, inkar etmek doğrudur. Bu kararla eve geldi. Sara ile çocuklar yalnızdılar. Aşçıyı da bugün karakola çağırmışlar, daha dönmemiş. Niçin çağırdıklarını Sara bilmiyor. Şinasi Bey şüphelendi. Polis, tahkikat mı yapıyor? Sakın Saide bir gevezelik etmiş olmasın? Yoksa evdekiler bilir bilmez bir halt karıştırdılar da, hükümet onu mu haber aldı? Herkes onun karısını aldatmak için yalan söylediğine inanmaz. Anadolu'ya yardım ediyor dediler mi, Arapyan hanını boyladığı gündü... Hay kör şeytan! Bunu nasıl anlamalı? Karakoldan sormak olmaz, şüphelenirler. Bir aralık evden savuşmak da aklına geldi; ama, faydasız buldu. Bir kere onu aramaya görsünler, nerede olsa, ne zaman olsa bulurlar. Daha da fena olur. Sonra Saide hanımı düşündü. "İmkanı var mı, Saide bir gevezelik etsin?" Gevezeliği Saide Hanıma yakıştıramadı. Söylenecek sözü söyleyen kadın, hiç gider de gevezelik eder mi? Ben hapse girsem, bütün yalanlar doğru olur, diye aklından geçti.

Sara, Saide Hanım'ın İstinye'ye gittiğini, Nimet Hanım'ın da gece evde olmayacağını söylüyordu. Mektupta yazılanların hepsi doğru çıkıyor. Zaten yanlış olmasında imkan var mı? Mektubu başkasının yazmış olmasını düşünmek, Şinasi Bey'in kendi kendine icat etmek istediği bir tesellidir. Ona göre, oturup bir daha düşünmeli. Şimdi bu işde yalan söylemek o kadar kolay değil... Ne ayıp...

Bir gün gelip de karısının karşısına böyle bir suçla çıkacağını hiç aklına getirmezdi. Hovardalık ona yaraşır mı? "Bunları ben mi yaptım? Nasıl oldu da düşünmedim? Saide acaba beni nasıl karşılayacak? Acaba neler biliyor? Bu Yahudi kızı da birtakım şeyler bilir ya! Benim için sormak olmaz."
Şinasi Bey, salonun ortasında durdu, başına gelen bu büyük felaket nasıl atacağını bir daha düşündü. Bir hamlede bu işi bitirmeye bir çare yok mu? Diş ağrısı çekmiş de, canından bezmiş adamlara benziyordu. Kalkıp İstinye'ye gitmek olmaz mı? Ne olacaksa olsun, bitsin. Eğer Saide bir kavgaya karar vermişse, bu fırtına İstinye'de belki daha kolay geçer. Sonra kaynatası aklına geldi. Ondan utandı. Eğer Doktor ağır hasta ise, büsbütün ayıp olur... Eğer Saide, yarın da gelmezse, o zaman Doktor'u yoklamaya gitmenin doğru olacağını düşündü. Doktor ağır hasta ise, Saide hiçbir şey söylemez. Saide Hanım'la münakaşanın kolay olmadığını biliyordu. Hiç akla gelmedik bir yerden tutturabilirdi... İlk işi, onun neler bildiğini öğrenmekti. Gene Sara aklına geldi. Eğer Sara ile konuşulsa, Saide Hanım'la konuşmak çok kolay olurdu.

Şinasi Bey geziniyor, düşünüyor, kendini avutamıyordu. Bir aralık çocuklarını görmek istedi. Yemek odasına indi. Sara, onlara yemeklerini yediriyordu. Şinasi Bey'i görünce:
-Sizin için de hazırladım, dedi. Şimdi vereceğim.
Çocuklar, babalarını görünce gülümsediler. Küçük Orhan, elindeki ekmek parçasını uzattı. Saide bunları nasıl da kendine benzetmiş! Bu gülümsemeleri tıpkı analarının gülümsemesi. Bu çocukları, kedi, yavrusunu saklar gibi saklayıp büyütüyor. Hafta geçiyor da Şinasi Bey, onların yüzlerini göremiyor. Çocuklar, Nimet Hanım isminde bir kızın elindedirler. Bu Nimet Hanım kimdir? Saide bu kızı nereden buldu? Şinasi Bey bilmiyordu. Şinasi Bey büyük oğlu İrfan'a sordu:
-Bugün gezmeye çıktınız mı?
-Gittik. Nimet Hanım yok.
-Kim götürdü?
İrfan, Sara'ya bakarak:
-Sara götürdü.
-Nereye gittiniz?
-Bahçeye gittik, Harbiye'ye gittik, Maçka'ya gittik. Biraz sonra İrfan babasına:
-Orhan'ın tramvayı bozuldu, dedi.
-Kim bozdu?
Çocuklar cevap vermediler. Kim bozdu? Kimse bozmadı. Kendi kendine bozuldu. İrfan:
-İçi bozuldu, diye cevap verdi.
-Oyuncaklarını bozan çocuklara bir daha oyuncak alınmaz.
İrfan, çatal ağzında, biraz düşündü, cevap vermedi. Babasının sesinde, bir dargınlık, bir azar sezdi. Doğru mu? Biraz durduktan sonra:
-Annem söyler, Nimet Hanım alır, dedi.
Orhan da,
-Nimet Hanım alır, diye, tekrarlardı.
-Oyuncaklarını kıran çocuklara Nimet Hanım da almaz, diye Şinasi Bey ısrar etti.
İrfan, babasına baktı, hiç cevap vermedi. Onun sözlerinden ne anladığı da belli olmadı.
Bu çocukları kendisine benzettiği için Şinasi Bey karısına kızıyordu. Oyuncaklarını kırarsa ceza göreceğini çocuğa öğretmelidir. Çocuklar ceza nedir bilmiyorlar. İlkin analarını adam etmek isterdi. Şinasi Bey, ona ne güzel ne esaslı fikirler söylemiştir, ama, Saide dinlemez ki! Dinlemiyormuş ki, bak, şimdi hepsi meydana çıkıyor. Kocasına bile inanmıyormuş! "İnanmayabilir ama söylemeli ve neye inanmıyorsa onu benden gizlememeliydi ki yanlış fikirlerini düzeltebileyim." Şinasi Bey, Saide'ye yeni kusurlar buldukça kendisini avutmuş gibi oluyordu. Yemek odasında gezinmeye başladı. Çocuklar, Sara ile konuşuyorlardı. Şinasi Bey onların ne dediklerini bile anlamıyor. Bu çocukların analarına çok benzemiş olmalarına sıkılıyordu.
Sara, çocukları doyurduktan sonra, odalarına da çıkardıktan sonra Şinasi Bey'e de yemek verdi. Şinasi, ayakta olursa kendini rahat bulduğu için yemeği tez bitirmeye çalıştı ve hemen hiçbir şey yemedi. O yemekte iken Sara aşçının geldiğini haber verdi. Şinasi Bey, aşçıyı yanına istedi, neden karakoldan çağırdıklarını sordu. Aşçının bir hemşerisi varmış, onun yerini soruyorlarmış.

Keşke, Şinasi Bey'i sorsalardı da, aşçı gelip onu evde söyleseydi. Saide şaşardı. Şu dakikada onu hapse kaldırsalar, sevineceğini sanıyordu. Yemekten sonra yukarı çıktı, saatlerce gezindi. Bir aralık o zamana kadar yapmadığı şeyleri yaptı. Karısının kitaplarını, notlarını, kağıtlarını karıştırdı. Bu kitapların aksi gibi hepsi İngilizce, çoğu da roman! Saide, kocasının çok uzun nasihatlerine aldırmayarak gene bu romanları okuyor! Şinasi Bey'e göre, yalan söylemekle yazmak ve dinlemekle okumak arasında hiç fark yoktur. Biri yalan söylerse ona kızıyorlar, dinlemiyorlar da, yazarsa okuyorlar ve kızmıyorlar. Romancılar, müsavi yalancılar... Romanın yalan olduğunu ispat etmek ister mi? Demek, yazarlar, yalancıdırlar. Okuyanlar nedirler? İnsan yalanı bilmeyerek okur; ama, yalan olduğunu bildikten sonra gene okumak ister mi? Biz niçin Avrupa'nın iyiliklerini alamıyoruz da, hep böyle sakat yerlerini, edebiyattır, sanattır diye taklide uğraşıyoruz? Avrupa'da da ağır başlı, kendini bilir takımı roman okumazlar...

Şinasi Bey, bu hakikatleri, belki kırk kere uzun uzun nasihatlerle anlatmış ve kendisinin hiç roman okumadığını söylemiş. Saide Hanım da sanki anlamış gibi görünmüş olmasına rağmen işte gene bir sürü roman! Yalnız bu romanlar için de değil, şimdi Şinasi Halil Bey, çok iyi anlıyordu ki Saide her işte kocasını dinlemiş, anlamış gibi görünmüş, sonra gene kendi bildiğini yapmış. Bu ev güzel, temiz, her şeyi yerinde bir ev; ama Şinasi Bey'in istediği ev değil. Bu çocuklar, Şinasi Bey'in bilmediği adamlar tarafından terbiye olunmuşlar. Bunların hepsi Saide'nin... Bu kadın, ne kadar inatçı, sinsi bir kadınmış. Şinasi Bey, Saide'nin fotoğrafını aldı, baktı. Arkasında koyu renkli bir elbise ile bir sandalyede oturuyor ve Şinasi Halil Bey'in gözlerinin içine bakıyor. İnatçılık gözlerinden, kaşlarından, bakışlarından, bu güzel kafanın her yerinden belli oluyor. Sonra karısının güzelliği gözüne çarptı. Karısı olmasa, adam, bunu elde etmek için ne çapkınlıklar etmez! Bu gözle bakınca karısını kıskandı. İnsan inanabilir mi ki bu kadının göynünde Şinasi Halil Bey'den başka bir erkeğin gölgesi gezinmiyor? Gezinmemesi de tahmin olunabilir mi? Böyle bir hak olsa bile, kadın onu dinler mi? Nasıl oluyor da bizim erkeklerin birçokları kadınlarının başka erkekleri görmediğine, beğenmediğine inanıyorlar?

Şinasi Bey, Saide'nin de, pek nazari de olsa, bir gözdesi olabileceğini düşünmeye bile dayanamıyordu. Bu fikirleri kafasından atabilmek için başka odaya geçti. Saide'nin başka birini sevmesi düşüncesi ile kendi derdini unutur gibi oluyordu. "Ya Saide birini seviyorsa..." Bu şüphe beynini yakmaya başladı ve Saide'nin çekmecesini, dolaplarını, dikiş kutusuna kadar her şeyi deli gibi araştırdı. Onun yazı yazdığı masanın gizli gözü var mı diye baktı. Piyanonun içini bile karıştırdı, yorgun düştü. Saide, benden başka erkeği sever mi diye kendi kendine soruyor ve bu sualin karşılığını veremiyordu. Saide'nin düşüncesi, ruhu, ona kapalı. Karı koca bugüne kadar, sanki resmi yaşamışlar. Bunun kabahati kimde?
Bir aralık kapı çalınır gibi geldi, gündüz aşçı meselesinden kalan bir korku ile titredi. Bu vakit kim gelir? Polisler gelmiş olmasınlar? Dinledi. Ses yok. Yavaşça içeri odaya geçti, balkon kapısını açtı, uzandı sokak kapısına baktı. Kimseler yok. Balkonun parmaklığına dayanıp sokağa bakmaya başladı. Tramvaylar durmuş, geçenler seyrekleşmiş, uzaktan bir gramofon sesi var. İki kedi yaya kaldırımının kenarında oturmuşlar, birbirlerine bakışıyorlar, sanki konuşuyorlardı. Biraz sonra biri kalktı kaçtı, öteki de hemen arkasından fırladı. Kaçan durup, kovalayanı tırmalamak istedi.
Karşı apartmanın köşesine sıkışmış, baraka kahveden bir adam bir kürek ateş çıkardı. Yaya kaldırımın kenarına döktü. Kıvılcımlar aşağı meydana doğru uzandılar. Sokakta, evlerde, her şeyde bir uyku kokusu vardı. Gecenin serin havası, Şinasi Halil Bey'e biraz rahatlık vermiş gibiydi. "Yatsam, acaba uyuyabilir miyim?" diye düşündü, yatıp da uyuyamamaktan korktu; ama korktuğu başına gelmedi. Sabaha kadar yattı, hem de uyudu.

7.
Şinasi Halil Bey, ertesi gün dairesinden döndüğü zaman karısını evde buldu. Karı koca, Şinasi Bey'in yatak odasıyla Saide'nin çocuklarıyla yattığı oda arasındaki küçük salonda karşı karşıya geldiler. Şinasi bey, rengi sarı, kaşlar çatık, ağır bir tavırla:
-Neymiş Doktor'un hastalığı, diye kaynatasını sordu.

-Rahatsızlığı hiç, üşümüş biraz... Rüstem anlamamış, beni telaşa düşürdü. Beni annemin arsa senedini aramak için çağırtmışlar. Senet bendeydi. Bu sabah yolladım.

Şinasi Bey karısının yüzüne baktı. Onun ne sesinde bir dargınlık var ne tavrında bir değişiklik. Sanki, ne Güzide'den haber almış, ne de Şinasi Bey'e mektup yazmış! Sakın o mektubu başka birisi yazmış olmasın?

Saide Hanım, kocasına cevap verdikten sonra kapıya doğru gitti, Sara'yı çağırdı ve elindeki çocuk çamaşırını vererek:
-Bak düğmelerini diktim, dedi, Nimet Hanım'a söyle, olursa bunu giydirsin.
Sonra döndü, pencere yanında bir sandalyeye oturdu. Başını çevirip sokağa baktı. Eğer kocası ona bir şey sormasaydı, "Havada yağmur sıkıntısı var" diyecek sanılırdı.
Şinasi Bey eleri pantolonunun ceplerinde kapıdan kapıya gidip geliyor, sinirinden de bacakları titriyor, dizleri kesiliyordu. Her şeyi inkar etmeye karar vermişken karısının bu kayıtsızlığı onun bütün kararlarını altüst ettiğinden hemen düşünmeyerek:
-O mektubu sen mi bana yolladın, diye sordu.
Saide, kocasına baktı. Sanki bu soruşun altından ne çıkacağını anlamak ister gibi:
-Ben yolladım, dedi. Rüstem beni şaşırttı. Çocuklar yalnız kalacak, haber vermek istedim...
-Hım...
Biraz sonra gene Şinasi Bey,
-E, sen benim orada olduğumu nereden biliyordun?
-Tahmin ettim.
-Ben sana Maltepe'ye gittiğimi söylemiştim.
-Hatırlamıyorum.
-Benim hatırımda!
-Olabilir.
Şinasi bey biraz gezindikten sonra:
-E, sen o evi nereden biliyordun, diye sordu.
-Ben o evi bilmiyorum. Mektubu Sara götürdü, dedi.
-Sara nereden biliyormuş?
-Bilmem, sormadım.
-E, Sara'nın bildiğini sen nasıl bildin.
-Tahmin ettim. Hizmetçiler bilirler!
-Benim o eve gittiğimi de hizmetçiler mi söyledi?
-Hayır, onu Ali Bey'in kızları söylemişlerdi.
-Ali Bey'in kızları mı? Ne münasebet. Onlar nereden biliyorlarmış?
Saide Hanım tavrını bozmadı:
-Bilmem, sormadım, dedi. Onlar da birinden işitmişlerdir.
-Birinden, kimden?
-Bilir miyim! dedi.
-Sormalıydın, elbette bu lakırdıyı bir çıkaran var.
Saide Hanım gülümsedi,
-Hangi lakırdıyı? diye sordu.
-İşte benim oraya gittiğimi.
-Sizin oraya gittiğiniz yalan mı?
-Yalan olmasa da, gene bir çıkaran var elbette...
-Çıkaran demeyin de, kimden duyuldu deyin, daha doğru olur.
-Olsun, benimle kim uğraşıyor.
-Kimsenin uğraştığı yok canım, bu bakkalın, çakkalın herkesin bildiği bir şey, gizli değil ki!
Biraz durduktan sonra gene Saide Hanım,
-Bakkal, dedi, öteki evin hesabını da sizin adınıza yazıyor. Onlar da bizim bakkaldan alışveriş ediyorlarmış. Geçende bir yanlışlık bile oldu. Sara'yı yolladım da düzeltti. İnsan, Güzide gibi cihanın tanıdığı bir kadınla yaşar da, hiç gizli kalır mı? Herkes arkanızdan size "Enişte Bey" diyor. Ad bile takmışlar!
"Enişte Bey" sözünü işitince, Şinasi Bey fena halde bozuldu. Kızardı. Dudaklarının arasından:
-Rezalet, dedi.
Utanıyordu. O kendini çok vakarlı görür, herkesin ona hürmet borçlu olduğunu sanırken, hizmetçilerin, bakkalların eğlencesi olmuş! "Enişte Bey" diye ona gülüyorlarmış. Saide mektubu yazmasa, Şinasi Bey de ona sormasa MEMDUH ŞEVKET ESENDAL

sponsorlu bağlantılar