Dini Hikayeler - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Dini Hikayeler

  1. sponsorlu bağlantılar
    Zarİf Bİr DİnÎ HİkÂye

    Allah'ın emrettiği şekilde davranıp iyi bir kul olarak yaşayanlar cennetle mükâfatlanacak, kötüler ise cehennemde yaptıklarının cezasını görecek. Bunun tabii sonucu olarak inananlar cenneti özler, cehennemden korkar; cenneti kazanmak için çabalar ve cehenneme düşmemeğe çalışır.
    Bir de iyilik ve ibadetleri, cehennemden korktuğundan, ya sonunda cenneti kazanmayı umduğundan yapmak meselesi var. Bu bir düşünce tarzıdır. Olgun kişiler ve büyük mutasavvıflar ise bu konuda daha başka düşünürler. Meselâ büyük âlim Molla Câmî'ye göre, kemâle ermek için dört şeyi gönülden ve zihinden silip çıkarmak şarttır:
    l. Dünya
    2. Ahiret
    3. Varlık
    4. İlk üçü terk ettiğine dair şuur (yâni: terk-i terk).
    Bu zümre: "İlâhî! Maksudumuz sensin, biz sadece senin rızânı istiyoruz." derler.
    713-803 yılları arasında Basra'da yaşamış olan meşhur kadın velî Râbia-ı Adeviye de şöyle dua edermiş:
    "Rabbim! Eğer sana, cehennemden korktuğumdan tapıyorsam beni oraya at ve yak; eğer cennet umuduyla tapıyorsam bana orayı haram eyle. Fakat seni, sırf zatın için seviyorsam, dîdârını ve ebedî güzelliğini benden asla esirgeme..."
    Edebiyat ve Tasavvuf kitaplarında bu hasbî, ard-düşüncesiz, saf tanrı aşkını anlatan güzel pasajlar bulunmaktadır. 15. yüzyılda yazılmış Türkçe bir eserden alınarak sadeleştirilen aşağıdaki hikâye de aynı konuyu işliyor:
    "Hikâye edilir ki Harun er-Reşid, köle, cariye ve hizmetçilerine her yıl çeşitli hediyeler dağıtırdı. Bir yıl da, yine hepsini bir araya topladı. Çeşitli giysiler, süslemeler, altın ve gümüş eşyayı ortaya getirterek:
    —Herbiriniz, beğendiği şey üzerine elini koysun, ben bunu istiyorum desin, diye emretti. Bunun üzerine herkes gözüne kestirdiği, eşyanın yanına koştu, elini onun üstüne koydu. Bu arada bir cariye de gelmiş elini Harun er-Reşid'in başına koymuştu. Harun er-Reşid şaşırarak:
    — Ne yapıyorsun? dedi.
    Cariye :
    —Siz, herkes sevdiği şey üzerine elini koysun, buyurmuştunuz; ben ise sizin mübarek başınızı sevmekteyim, diye cevap verince Harun er-Reşid çok duygulandı ve:
    — Madem ki sen de beni tercih ettin, o halde ben de, malım, mülküm de senindir, dedi. O cariyeyi derhal azad eyledi; daha birçok ihsan ve ikramlarda bulundu. Bütün diğerlerine ona saygı göstermelerini emretti.
    Ey mü'min! Sen de bu dünyanın fani lezzetlerine kapılmaz, gönlünü samimi olarak Allah-u Teàlâ'ya bağlarsan, her şey senin kulun kölen olur, ahirette de Tanrı'nın cemalini müşahedeye erersin, inşâallah."
    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2007-01-19 #2
    Ağlayan çocuk
    Hazret-i Ömer'in Halifeliği (Devlet Başkanlığı) zamanıydı. Başkent Medine'ye yabancı bir kervan geldi. Develerini yıkıp, konakladılar... Halife her zaman olduğu gibi, gece şehri dolaşmaya çıktı. Yolda, Eshâb'dan (Sevgili Peygamberimizin arkadaşlarından) Hazret-i Abdurrahman'a rastladı. Ona dedi ki: <
    <
    - Ey Avfın oğlu! Gel, seninle bu gece misafirimiz olan kervanı bekleyelim.Onlar rahat uyusunlar. Çünkü yorgundurlar.Canları ve malları herhangi bir zarara uğramasın!... Hazret-i Ömer bu teklifte bulununca, Hazret-i Abdurrahman da seve seve kabul etti. Birlikte kervanın etrafında göz-kulak olmaya başladılar.

    O sırada yakındaki bir evden çocuk ağlaması işitildi.Çocuğun sesi kesilmediği için, Halife evin kapısına gitti. İçeride bulunanlara, ''Küçüğü susturmalarını rica'' etti. Sonra dönüp geldi. Gece boyunca, çocuğun sesi işitildikçe, birkaç kere daha evin kapısına gitti.Çocuğun ağlaması bir türlü dinmiyordu. Seher vakti olunca, Hazret-i Ömer son defa oraya gitti. Çocuğun annesine:

    - Sen ne biçim anasın! Bütün gece evlâdını ağlattın. Belli ki, açtı! diye çıkıştı. Kadıncağız cevap verdi:

    - Halimi anlamadan niçin beni azarlıyorsun? Hazret-i Ömer, kendini tanıtmadan sordu:

    - Haline ne olmuş?

    - Çocuğu sütten kesmiştim..

    - Sütün yoksa başka şeyler yedirseydin.

    - Evde onun yiyeceği birşey yok ki, biz çok fakiriz...

    - Çocuğun kaç yaşında?

    - Daha yaşını doldurmadı. İşte bu cevap üzerine Hazret-i Ömer öfkelendi.

    - Peki niçin bu kadar küçük bir yavruyu sütten kestin? Kadıncağız içini çekti:

    - Halifemiz Hazret-i Ömer'e Cenâb'ı Hak insaflar versin.Çocuklar sütten kesilmeyince, bizim gibi bir fakire nafaka vermez.Fakirlik maaşı bağlamaz. Onun için yavrumu erkenden sütten kestim.Bunun üzerine Halife ağlayarak mescide girdi. Gözyaşları yüzünden namazı zorla kıldırdı. Selâm verdikten sonra cemâate döndü. Gene ağlayarak:

    - Sizin Ömer'inize yazıklar olsun!.. Sizin Ömer'inize yazıklar olsun!.. diyerek kendini suçladı.Sonra bütün Medine halkına, tellallar (haberciler) çıkarttı. Onlar da bildirdiler ki:

    - Hangi Müslümanın oğlu veya kızı dünyaya gelirse, hemen Halifeye bildirsin.Beytülmal'dan (hazineden) nafaka (maaş) verilecektir. Hiç kimse nafaka yüzünden evladını vaktinden önce sütten kesmesin!.. O günden sonra artık Medine'de, açlık sebebiyle ağlayan çocuk sesi işitilmedi. Bu hadiseden epeyce zaman sonra Medine'de kıtlık baş gösterdi. Hazret-i Ömer, hemen bir deve kestirdi ve ''Etini fakirkere dağıtın!'' diye emretti. Görevli, etlerin güzel bir parçasını da Hazret-i Ömer'e ayırdı. Yemek zamanı olunca, iyice pişirip Halifenin önüne getirdi.Hazret-i Ömer hayretle sordu:

    - Bu yemek neredendir?

    - Efendim, kesilmesini emir buyurduğunuz deveden size düşen paydır... Hazret-i Peygamberin sevgilisi''Koca Ömer''in rengi değişti:

    - Devenin iyi yerlerini kendisi yiyip, artanı fakirlere vermek çok kötü bir şeydir,dedi. Hemen bu yemeği kaldır ve çocuk sahibi, fakir bir aileye götür. Az sonra önüne gelen ''Kuru arpa ekmeği ile zeytinyağını''Bismillahirrahmanirrahim'' diyerek afiyetle ve gönül rahatlığıyla yedi. İşte bu yüzden bütün âlimler fikir birliği etmişlerdir ki:

    ''Hazret-i Ömerin adâleti, kendinden önce ve sonrakilerden daha büyüktür''.
    <!-- / message -->

  3. 2007-01-21 #3
    Şeytani İmtahana Çeken MÜmİn

    İlk zamanlarda lanetlik şeytan insanlar arasında öz çehresiyle serbestçe dolaşabiliyordu.

    Bir gün gerçek mü'minlerden biri yanına yaklaşarak şeytanı denemek istedi. Mü'min, "Ey Şeytan, ben seni çok seviyorum. Aynı senin gibi olmak için ne yapmak gerek? Bana söyler misin?" diye söze girişti. Lanetlik şeytan bir av yakaladığından emin söze başladı. Önce, "Hayret!" dedi. "Bugüne kadar benim gibi olmak isteyen bir kişiyle karşılaşmamıştım. Sen nasıl istiyorsun bunu? Ne mutlu sana! Seni candan tebrik ederim."

    Sonra da kendisi gibi olabilmenin yolunu şöyle gösterdi:

    "İlk işin namazı terk etmek olacak. Sonra da eğriye, doğruya boyuna yemin edeceksin."

    Bütün bunları can kulağıyla dinlemiş görünen mü'min ortaya atılarak, "Ey Şeytan!" dedi. "Ben 'a namazımı terk etmeyeceğim, asla dilimi yemine alıştırmayacağım diye erkek sözü verdim. Sözümden beni kimse caydıramaz."

    Birden oltaya düşürülerek kandırma ve avlama usulleri meydana çıkarılmak istendiğini anlayan Şeytan başına kaynamış su dökülmüş gibi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine lanetlik şeytan:

    "Şimdiye kadar senden başka kimse beni tuzağa düşürüp de insanları nasıl kandırıp avladığımın usullerini öğrenememiştir. Fakat bundan böyle öz çehremle insanlar arasında dolaşmıyacağım ve hiç kimseye de kandırma metodlarını (usulllerini) açık etmeyeceğim." diye and içti.

  4. 2007-01-22 #4
    Uhud'da Peygamberimiz'in Ubeyy ibn-i Halef'i Öldürmesi

    Ubeyy ibn-i Halef, Mekke'de Peygamberimize rastladıkça; "Yâ Muhammed! Benim bir atım var, her gün ona 16 ölçek darı yediriyorum, bir gün gelir onun üzerine biner seni öldürürüm!" diyordu.

    Peygamber Efendimiz de; "Belli olmaz, belki İnşaallah ben seni öldürürüm!" buyururmuştu.

    Ubeyy ibn-i Halef Uhud'da, Hz.Peygamberimiz'in hayâtına son vermek için and içmişti. Kardeşi Ummiyet'ibn-i Halef'in intikamını almak istiyordu. "Muhammed nerededir?" diye bağırıyordu. "Gelsin de benimle çarpışsın. Peygamberse beni öldürür." diyordu.

    Peygamberimiz Uhud'da çarpışırken arkasına dönüp bakmıyor, Sahabîlerine; "Ubeyy ibn-i Halef'in arkamdan gelmesinden korkarım. O'nu gördüğünüz zaman bana yaklaştırınız!" diyordu.

    Peygamberimiz Şı'ba geldiği sırada Ubeyy'ibn-i Halef'in atını gördü ve onu tanıdı. Ubey ibn-i Halef; "Yâ Muhammed! Sen kurtulursan ben kurtulmayayım" diyerek gelip kavuştu.

    Peygamberimiz'in yanında bulunan Sahabîleri; "Yâ Rasûlallâh! İçimizden birisi ona karşı koysa, saldırsa olmaz mı?" dediler.

    Peygamber Efendimiz; "Bırakınız, gelsin o!" dedi.

    Ubeyy'ibn-i Halef, Peygamberimiz'in yanına kadar geldi. Eshâbı Kirâm, dayanamayarak onun önünü kesmek istediler.

    Peygamberimiz; "Geri durunuz" dedi. Hemen Hâris ibn-i Sımmen'in mızrağını eline aldı. Sonra Sahabîlerine kükremiş devenin silkinmesi gibi silkindi. Onları devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi etrafından dağıttı. Rasûlüllah'ın o sıradaki celâdeti hiç kimsede yoktu.

    Peygamberimiz davranınca Ubeyy'ibn-i Halef dönüp kaçmağa başladı. Peygamberimiz ona; "Ey yalancı nereye kaçıyorsun?!" dedi ve onu (boynunun miğferle zırh yakası arasındaki kısmından) mızrakla vurup yaraladı. Şah damarını kopardı. Ubeyy, sığır bögürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı, kaburga kemiklerinden bâzısı da kırıldı. Müşrikler onu ordugâhlarına getirdiler. Yarasının kanı çıkmıyordu. Ağrısı sızısı dayanılacak gibi değildi.

    Bunun için Übeyy; "Vallâhi Muhammed beni öldürdü!" dedi.

    Arkadaşları; "And olsunki, sen aklını kaybetmişsin! Sendeki yaranın hiç ehemmiyeti yok!" dediler.

    Ubeyy ibn-i Halef ise; "O bana Mekke'de «Seni ben öldüreceğim» demişti, Vallâhi O benim üzerime tükürse yine beni öldürür!" dedi.

    Ubeyy'ibn-i Halef bir gün veya bir günün bir kısmı geçtikten sonra, Mekke'ye 6 mil uzaklıkta bulunan Selef'e gelince öldü. Yolda giderken; «Susadım, susadım» diye bağırdığı, bir adamın da «Su verme ona, çünkü o Rasûlüllah'ın düşmanıdır» dediği rivâyet edilir.

    Ayrıca Peygamber Efendimiz, kılıncını parlata parlata yürüyen bir müşriki yaya olarak karşılayıp; "En'en-Nebiyyü lâ kizib, En'ebnü Abdülmuttalib lâ kizib. (Ben, Peygamberim! yalan yok! Ben, Abdulmuttalib'in oğluyum! yalan yok!)" diyerek onu vurup öldürdü.

    Sahâbenin büyükleri, Allah Rasûlü'nün etrafında toplandılar ve O'nu düşmandan korumak için beraberce dağa çıktılar

  5. 2007-01-25 #5
    Azrail'in Acıdığı Bebek

    Azrail'in Acıdığı Bebek! Allah (c.c.) Azrail'e sordu:

    -Ey Azrail... benim emrime ve emirlerime rağmen senin canını almakta müsamaha ve iltimas ettiğin hiç kimse oldu mu? Doğru söyle!

    -Ya Rabbi... yalnız bir kere!... diye itiraf ve ikrar etti Azrail...
    -Yalnız bir kere oldu bu iş... Bu da bana verdiğin ölüm emriyle gittiğim yerde oldu. Çünkü batırdığım gemideki her yolcuyu boğmuş ve öldürmüştüm... Fakat yalnız bir gebe kadın hala yaşıyordu. Ona kıyamadım, doğum halindeydi çünkü!.. Az sonra bu da oldu ve ben kendi hallerine bıraktım kendilerini...


    -Hiç de iyi etmedin ya Azrail! dedi büyük idarecinin seslenişi, ve şöyle devam ederek büyük meleğe ihtarda bulundu:
    -İşte o senin acıdığın ve öldürmediğin mini mini yavru, sonra benimle şirk koşan bir "Nemrud" oldu...
    <!-- / message --><!-- sig -->

    sponsorlu bağlantılar
  6. 2007-01-29 #6
    Nasıl yaşarsak, Rabbimize öyle kavuşuruz

    İstikamet, Müslümanın en önemli özelliğidir.
    O, hayatını en iyi şekilde yaşamaya çalışır.
    Başına bir felaket geldiğinde yolundan şaşmaz.
    Kalbi daima ötelere açıktır.
    Mirac Kandili'ydi... Gece boyunca Rabb'ine ibadet etmiş, dua ve niyazlarda bulunmuş ve bu mübarek geceyi en güzel şekilde ihya etmeye çalışmıştı. Fakat bedenindeki ağrılar her geçen dakika şiddetini daha da artırdığı için ibadet ederken güçlük çekiyordu. Ağrılar artık dayanılmaz bir hal alınca yakınları, kendisini hastaneye kaldırdı. Teşhis, son yıllarda giderek yayılan tedavisi çok zor bir hastalıktı. Aslı Hanım bu hastalığa yakalanmıştı hiç farkında bile olmadan. Hastalık tüm vücuduna yayılmıştı. Doktor, hastanın birkaç günlük ömrü kaldığını söylediğinde, gözlerde biriken yaşlar daha fazla saklanamamış ve sicim gibi boşalmıştı. Bizlerse koridorda; kendisinden bir an bile olsun ümit kesilmeyen Rabb'imize, Fatihaları, Yasinleri, Cevşenleri vesile ederek dua dua yalvarıyorduk, "Allah'ım! Sen onu yavrularına bağışla" diye.. Ama her şeyi en iyi planlayan ve terbiye eden Rabb'imizin hükmü karşısında da boynumuz kıldan inceydi.

    Ağrıları çok şiddetliydi. Doktorlar, acısını dindirmek için iğneye başvuruyordu. Ama bu teslimiyet kahramanı, bir defacık olsun "of" bile demedi. Her haline, Rabb'inden geldiği mülahazasıyla sabırla karışık şükrediyordu. Hemşirenin, kontrol için odaya her girişinde "kendini nasıl hissediyorsun?" sorusuna, hep "elhamdülillah" şeklinde karşılık veriyor, "Âh edip âhından ağyarı âgâh etmiyordu."

    Bir kum saatinin son zerreleri hükmündeki, ömrünün son saatlerinde, can emanetini ne vakit teslim edeceğini bilemeden, bir teselli olur ümidiyle "Bana Bediüzzaman Hazretleri'nin 'Hastalar Risalesi'ni okuyun' demişti. Başucunda o eser okunurken kendisi de boş durmuyor, o da Rabb'ini zikrediyordu. Bir ara gözleri kapalıyken "Şu an 2. kattayım, şimdi 3. kata çıktım.." diye sayıklamaya başladı. Belliydi ki, melekler, ebedi yurduna yolculuk yaparken uğrayacağı yolları kendisine gösteriyordu.

    Artık ağrıları iğneler de dindirmeyince anesteziye başvurdu doktorlar. Sürekli uyutuluyordu Aslı Hanım. Biraz olsun kendine gelip gözlerini araladığında hemen "namazlarım" diye sıçradı. O bitmiş, tükenmiş haliyle bile tam bir mümine yakışan vasıfları taşıyordu üstünde. İma ile de olsa bütün namazlarını eda etmişti. Zaten, kendisine rehber olarak seçtiği şanlı Peygamberimiz de son anlarında o şekilde eda etmemiş miydi namazlarını!

    Dakikalar adeta ötelere müştaktı. Perşembe akşamı kolundaki serumun iğnesi nasıl olduysa damardan çıkıp yere düştü. Hemşire hanım ne kadar çaba sarf ettiyse de iğneyi tekrar damara yerleştiremedi. Bu defa da iğneyi, boynundaki damardan vurmayı denedi, ama beyhude… Sebepler buraya kadar işlemişti. Adeta Allah, oradakilere, Aslı kulunu huzuruna alacağını gösteriyordu. O gece, bir ara kendine geldiğinde, ağzına birkaç üzüm tanesi verilmesini istedi.

    Ve ertesi gün, tam Cuma vakti… Kıpırdanan dudaklarına eğildiğimizde Yasin-i Şerif'i okuduğunu duyduk. Allah'ım, bu ne metanetti böyle! Ölüm, soğukluğunu iyice hissettirmişti. Kendini hiç kaybetmemişti, gözleri açıktı; ama bize veya bizim dünyamıza bakmadığını rahatlıkla fark edebiliyorduk. Önce sağ sonra da sol tarafına dönerek "Esselamü aleyküm, bekleyin geliyorum." dedi ve ruhunu Rahman'a teslim etti. Doktorlar, birkaç gün önce ailesine; "Aslı Hanım'ın iç organları tamamen iflas etiği için, son anlarında, hatta vefat ettikten sonra bile ağız ve burnundan çok fazla bir miktarda kan gelirse hazırlıklı olun, metanetinizi kaybetmeyin!" şeklinde uyarıda bulunmuşlardı. Ama o, namazlarını eksiksiz eda etmiş, oruçlu ve de Kur'an okurken vefat eder de Allah onu öyle bir sona maruz bırakır mı? Bırakmadı ve tertemiz bir şekilde aldı Aslı Hanım'ı.

    Şimdi sayısını bilemeyeceğim kadar insan onun ardından hatimler indiriyor, Yasinler okuyor, dualar ediyor. Henüz 29 yaşındaydı ve herkes tarafından çok seviliyordu. Peki, bu genç kadının yaşamındaki sır neydi ki onu bu şekilde sona erdirdi? Cevaplar sıralandı değişik dillerden: "O çok hayâlı bir kadındı. Ailevi sırlarını kimseyle paylaşmazdı." "Sıkıntılarını, Hz. Yakup edasıyla, sadece Rabb'iyle paylaşır, halini sadece ona arz ederdi." "Kur'an-ı Kerim'e aşıktı, hatta hafızlığa bile başlamıştı."

    Bu cevap cümlelerini duyunca, konuştuğu her söz hak ve hakikat olan Sevgili Peygamberimiz'in (sas) şu Hadis-i Şerif'ini hatırlamamak mümkün değil: "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz."
    __________________
    "Mezardakilerin Pişman Olduğu Şeyler için, Dünyadakiler Birbirini Yiyor."

  7. 2007-02-04 #7
    Bir hikmeti vardır
    Adamın biri bir pislik böceği görür
    " Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.

    Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.
    Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
    - Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
    Yolcu getirilen böceği yakar ve külünüyaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
    - Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.

  8. 2007-02-04 #8
    DERVİŞ İLE TİLKİ

    Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. 'Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?' diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu.

    Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.

    Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: 'Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?' diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.

    Düşündüğü gibi de yaptı: 'Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.' diyerek beklemeye başladı.

    Bekledi, bekledi... Ne gelen ne giden... Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:

    'Ey tembel adam!' diyordu ses, 'kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.

    Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.'

    Ey genç insan!

    'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma!

    Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir.

    Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
    Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
    Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.

  9. 2007-02-04 #9
    Kızımı Kime Vereyim?

    Merv şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi;

    "Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten kendini alamadı. Mübârek; "Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi. Bağ sâhibi; "Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." diye çıkıştı. Mübârek onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu. Efendisi; "Niçin onlardan yemedin?" deyince; "Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?" cevâbını verdi.

    Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek'in bu hâline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmişti. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım." diye söze başladı. Sonra; "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?" diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:

    "Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç."

    Bunun üzerine efendisi:

    "Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal, emânet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum." dedi.

    O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. "Kalk eve gidelim." dedi. Eve varınca hanımına; "Bu sâlih, dindâr, takvâ sâhibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?" deyince, hanımı; "Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım." cevabını verdi. Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca dayanamadı; "Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kâdı; "Ey Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?" demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd:

    "Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize nâz etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek yedirdim. Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur." dedi.

    Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.

  10. 2007-02-05 #10
    Edİsonun BÜyÜk Sırrı

    Edison ölüm döşeğinde... Yatağın başındaki en baba profesörler meraktan inim inim inliyomuş. Sonunda biri dayanamayıp ağzındaki baklayı çıkarmış: "Yahu Edison, bak ölüyosun. Tanrı aşkına söyle. Nasıl buldun bu elektriği, ampulu?" Mucit baba zaten son nefesini vermek üzereymiş, "Bu zamana kadar sakladım da n'oldu? Şunlara söyleyim de gider ayak bi hayır olsun" diye düşünmüş.
    Hafifçe doğrulmuş, "Bakın" demiş, heepsi, o koca koca bilimadamları, Aynştayn, Madam Küri, Pastör mastör pür dikkat kulaklarını dikmiş. Edison son bi gayretle kapıya doğru uzatmış parmağını, "Şu içerki odada bi kasa var. Anahtarı da çalışma masamın ikinci çekmecesinde. Ben öldükten sonra açın bakın, sorunuzun cevabı o kasada gizli."

    Neyse abicim, Edison beş dak'ka sonra hakkın rahmetine kavuşmuş. Adamların hepsi bir koşu kasanın başında almışlar soluğu. Kasayı açmışlar ki bir de ne görsünler canım abim; kasada Nur Suresi duruyomuş, Nur Suresiii...
    tabiki doğruluğu hakkında pek bir bilgim yok ama kısa bir araştırma yaptım ve nur suresini dikkatlice okudum..ve orda elektrik ile ilgili bir kaç ayet buldum..
    buyrun arkadaşlar Nur Suresi nden bir kaç ayet ;

    35- Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu Kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir.

    40- Ya da (inkar edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.

    41- Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir.
    42- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır ve dönüş yalnızca O'nadır.

    43- Görmedin mi ki, Allah bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların arasından akıp-çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir.

    44- Allah, gece ile gündüzü evirip çevirir. Gerçekten bunda basiret sahipleri için birer ibret vardır.

    45- Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.

    46- Andolsun Biz, açıklayıcı ayetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola yöneltip-iletir.

    64- Dikkatli olun; göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette bilir. Ve O'na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir.
    <!-- / message --><!-- sig -->

    sponsorlu bağlantılar
  11. 2007-02-05 #11
    Kabil İle Habil Kuran dan Hikayeler

    Vaktiyle, kardeş olan Kabil ve Habil isminde iki Adem oğlu, Allahü Teâlâ için birer kurban, ona manevî yakınlık sağlayacak birer nesne arz etmişlerdi. Kabil katı tabiatlı, Habil ise takva sahibi bir kimse idi. Herhangi bîr delil ile Habil'in kurbanının kabul olunduğu Kabil'in kurbanının ise kabul olunmadığı anlaşıldı. Kurbanı kabul edilmeyen Kabil, Habil'in kurbanının kabul edilmesinden dolayı ona hased ederek: <
    <
    — Ahdim olsun seni öldüreceğim, dedi. Habil de dedi ki: <


    — Allahü Teâlâ ancak takva sahiplerinden kabul buyurur. Binaenaleyh Allah'dan kork, niyyetini düzelt. Eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Çünkü ben, âlemlerin Rabb'ı olan Allah'dan her halde korkarım. Ben bu suretle şunu isterim ki, beni günaha sokmayasın da hem benim günahım, hem de kendi günahınla dönüp gidesin, bu iki günahı yüklenerek can verip Hakk'ın huzuruna Varasin da Cehennem ehlinden olasın. Zira zalimlerin cezası budur.

    Bu takva, bu salim fikir, bu hayır ve nasihat, bu kardeşlik hissi üzerine, kurbanı kabul edilmeyen zalim Kabil'in nefsi, kendisine kardeşi Habil'i öldürmeyi arzu ettirdi. Yani vaz geçirmek şöyle dursun öyle bir cinayet güya bur tâat şevkiyle endişesiz yapılabilecek, mâniden uzak, arzusuna uyulur bir şey gibi gösterdi, kolaylık hatta gayret verdi. Bu suretle nefsi, Kabil'e bu cinayeti bir yem gibi önüne gerilmiş pek hoş bir şey gibi gösterip ve bu isyanı icrası lâzım bir tâat gibi kabul ettirince de Kabil kardeşini öldürdü. Ancak, bu cinayeti ile kendisine bir fayda sağlama ihtimali olmadığından başka, dininde de, dünyasında da hüsrana uğradı, zarar ve ziyan içinde kaldı, öldürdüğü kardeşinin cesedini ne yapacağını şaşırdı, çaresizlikler içerisinde kıvrandı. Sonra Allahü Teâlâ, yerde deşinen bir karga gönderdi. Bu gönderiş ve deşiniş ona kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek içindi. Katil, karganın bu hareketinden ilham alarak:

    — «Eyvahlar olsun, vay bana, ben şu karga kadar olup da kardeşimin iaşesini gömüp gizlemekten aciz oldum ha!..»

    Dedi ve bunun üzerine nadimler güruhundan oldu, pişmanlıklar içerisinde kaldı.

    Bu kıssadaki Kabil ve Habil ismindeki iki kardeşin Adem aleyhisselâmın kendisinin iki oğlu olduğu, ekseri müfessirlerin görüşü olmakla beraber israil oğullarından iki Adem oğlu olduklarını söyleyenler de vardır. Ancak dikkat edilmesi lâzım gelen husus, şahısların tâyini değil, vak'anın hakikatidir. Çünkü Kabil ve Habil kıssası namıyla acaip ve garip bir çok şeyler söylenmiştir. Binaenaleyh hata olmak ihtimalinden kurtulamayacak olan türlü türlü rivayetlerden ve tafsilâttan sakınarak Kur'ân-ı Kerîm'deki beyanın esas alınmasına dikkat çekilmiştir. Nitekim mealen şöyle buyurulmuştur:

    — «Allahü Teâlâ iki Adem oğlu ile bir mesel darb etti, bunun hayrını tutun, şerrini bırakın.»
    (Mâide Sûresi)


  12. 2007-02-05 #12
    Hz.Ümm-i Süleym, gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:


    - Babasına haber vermeyin.

    Hz. Ebu Talha orada bulunmamaktaydı. Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu, hanımı:


    - Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.

    Sonra yemek yediler, oturdular, birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:


    - Ebu Talha, ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez mi?


    - Söylediğin bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri verilmeli.


    - O halde, Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.


    Ebu Talha bu sözü duyunca :


    - Biz Allah için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz, der ve şükreder.

    Sabah olunca gidip Resulullah'a (s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):


    - Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye dua eder.

    Nitekim, dokuz ay dokuz gün sonra Abdullah diye bir çocukları olur. Çocuk, Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli bir şahsiyet olur.

  13. 2007-02-05 #13
    KOMŞUNUN ŞİKAYETİ

    Biri, Resul-i Ekrem (s.a.v)'ın huzuruna geldi ve:
    - Bana eziyet ederek huzurumu bozuyor' diye komşusunu şikayet etti.
    Resul-i Ekrem (s.a.v):
    - Tahammül et ve komşunun gürültü patırtısına aldırma, belki gidişatını değiştirir, buyurdu.
    Bir müddet sonra ikinci defa gelerek şikayet etti. Resul-i Ekrem (s.a.v) bu kez de tahammül et buyurdu.
    Üçüncü defa geldi. ve
    - Ya Resulallah, benim bu komşum gidişatını düzeltmiyor, beni ve ailemi rahatsız etmek için gerekenlerin hepsini yapıyor' dedi.
    Resul-i Ekrem (s.a.v) bu defa ona
    - Cuma günü, ev eşyalarını dışarı çıkar, yoldan gelip geçen halk görsün. Halk, sana 'niçin ev eşyalarını buraya döktün?' diye soracaktır. 'Kötü komşunun elinden' diyerek şikayetini bütün halka söyle.

    Şikayetçi aynısını yaptı, eziyet eden komşu ise peygamber daima tahammül et diyecek diye, hayal ediyordu. Halbuki zülmün def edilmesi hukukun müdafaası hususunda İslamiyetin, mütecavize saygı göstermeyeceğini bilmiyordu. Böylelikle herkesin huzurunda rezil olacağını sezen eziyetçi komşu, konuyu öğrenince yalvarıp yakarmaya başladı ve adamın, eşyasını evine taşımasını rica etti. Aynı zamanda komşusunu incitecek şekilde bir şey yapmamaya söz verdi.

  14. 2007-02-08 #14
    Kadının biri, bir gün Halife Ömer r.a.'a gelerek dedi ki:
    - Ey müminlerin emiri sana insanların en iyisini şikayete geldim. Öyle birisi ki, amelde onu geçen veya onun kadar amel eden kimse pek azdır. Geceleri sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri de hep oruçla geçirir&
    Bu sözlerden sonra utancından asıl demek istediğini diyemedi ve:
    - Ey müminlerin emiri , beni bağışla, diyerek çekildi.
    Hz. Ömer:- İyi iyi , Allah senden razı olsun. Sen adamını çok güzel halleriyle övdün; artık onun hakkında fazla bir şey söylemen de gerekmez, dedi.

    Kadın çıkıp gittikten sonra, orada hazır bulunan sahabi Kaab b. S&#251;r r.a. dedi ki:
    - Ey müminlerin emiri, kadın utanıp asıl şikayetini sana söyleyemedi.
    - Kadının ne şikayeti varmış ki?
    - Kadın kocasından, kocalık vazifelerini yerine getirmiyor diye şikayette bulunuyor, fakat bunu açıkça söyleyemiyor.

    Hz. Ömer kadını geri çağırdı. Kocasına da haber gönderip yanına getirtti. Sonra Kaab b. S&#251;r'a :
    - Bunlar arasında sen hakemlik et, diye teklif etti. Kaab :
    - Sen buradayken ben nasıl hakemlik yapabilirim, dedi. Hz. Ömer r.a .:
    - Benim anlayamadığım inceliği sen anladın. Bunun için onları dinleyip aralarında gereken hükmü vermek de senin hakkındır, dedi.
    Bunun üzerine Kaab o adama dedi ki:
    - Allah Tealâ erkeklere hitaben: Sizin için helal ve hoş olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olarak nikahlayın (Nisâ, 3) diye buyurduğuna göre, en çok üç gün peşpeşe oruç tutabilirsin; dördüncü günü tutmamaman gerekir. En çok da üç sabaha kadar ibadet edebilirsin; dördüncü gece eşinle beraber olmalısın.
    Hz. Ömer r.a. Kaab'ın bu ince anlayışını beğendi ve:
    - Senin bu buluşun öteki buluşundan da güzelmiş, dedi. Bu isabetli hükmü çok beğenen halife onu Basra kadısı yaptı.
    Kadıncağız şikayetinde: Kocam geceleri hep ibadet eder, gündüzleri oruç tutar deyince, maksadı farketmeyen Hz. Ömer: Kocanı bunlardan men mi edeyim? demişti.

  15. 2007-02-09 #15
    …:: Gök Kapılarını İnleten Dua::…

    Asrı Saadette ticaretle uğraşan bir tacir mümin vardı. Bu tacir ticaretinde helal haramı gözetir. Allah ve Resulü için bu ticareti yapar, herkesin hakkına riayet ederdi. Ticaretini Şam ile Medine arasında gerçekleştirir çoğunlukla da ticaret kervanları ile hareket etmez
    tek başına yolculuk yapmayı severdi

    Bir alacağını almış, satacağını da satmış ve Şam'dan Medine ye doğru hareket etmişti. Epeyce yol almıştı ki, baştan aşağı silahlı bir eşkıya ile karşılaştı. Eşkıya bu mümin taciri
    tehtit etti
    "Mallarını şuraya indir, develerini de şu ağaca bağla."
    Mümin tacir:

    "Mallarım senin olsun, beni bırak gideyim.
    Eşkıya;

    "Bugüne kadar soyup da öldürmediğim kimse yok Senin hem mallarını alacağım, hem de
    canını."
    "Madem beni öldürmeye kararlısın, senden son bir talebim var"
    "Söyle talebini"
    "Ben Müslüman'ım abdest alıp, iki rekât namaz kılayım ondan sonra beni öldür."
    Eşkıya izin verir. Tacir önce abdestini alır, sonra da İki rekât namaz kılar ve ellerini
    Rabbine açar:

    'Ya Vedud! Ya Vedud! Ya Ze'l-arşi'l-mec&#238;d! Ya Mübdi, Ya Mu'id! Ya Fe'aalün lima yürid! Eselüke bi-nuri vechike'l-lezi mele'e erkane arşike ve es'elüke bi-kudretike'l-leti kadderte biha halkake ve bi rahmetike-lleti vesiat külle şeyin. La ilahe illa ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni!

    Mümin tacirin duası bitmişti ki, çok garip bir hadise meydana gelir. Birden beyaz bir at üstünde yeşil elbiseli, elinde de harbe olan bir süvari peyda oldu. Eşkıya şaşırmış, ne yapacağını bilemez bir durumda idi. Eşkıya, taciri ve malları unuttu, ortaya çıkan bu süvariye saldırdı. Süvari bir darbe ile eşkıyayı yere düşürdü.

    Süvari tacire dönerek: "Öldür bu eşkıyayı" dedi.
    "Ben hayatımda kimseyi öldürmedim, insan öldürmeyi hoş görmem. Beni bağışla."dedi
    Sonra süvari eşkıyayı bir darbe ile öldürdü
    Tacir sordu: "Sen kimsin?"

    "Ben üçüncü kat gökte duran bir meleğim. Bu adamı öldürmeyi Allah Teala bana nasip etti. Sen namazından sonra ellerini kaldırıp duaya başladığında, gök kapılarının çalındığını duyduk, öyle şiddetle çalınıyordu ki. Mühim bir hadisenin olduğunu anladık. İkinci defa dua ettiğinde gök kapıları açıldı. Üçüncü defa dua ettiğinde, Allah Teala, Cebrail Aleyhisselam'ı görevlendirdi.

    Cebrail Aleyhisselam şöyle dedi:
    'Dua eden falan mümini kim kurtaracak" Ben talep ettim de görevlendirdiler. Ey Allah Teala'nın mümin kulu! İyi bil ki! Senin yaptığın bu duayı kim yaparsa Allah Teala onun sıkıntısını giderir, ona yardım eder."

    Bu hadiseden sonra mümin tacir yola koyulur ve Medine'ye varır. Soluğu Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem'in huzurunda alır ve başından geçen hadiseyi anlatır. Taciri dinleyen Kâinatın Efendisi Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
    "Muhakkak ki, Allah Teala sana esma-i hüsnayı telkin etmiş. 0 isimlerle Allah Teala'ya dua edilirse, istenen verilir."

    sponsorlu bağlantılar
  16. 2007-02-12 #16
    Hz.Musa'yı Isıran Karınca

    Hz. Musa a.s., köy köy, şehir şehir dolaşıp; insanlara Allah'ın dinini öğretirken, bir gün yolu Allah'ın, ceza olarak bütün halkını yaktığı bir köye düştü ve:


    "Ey Rabbim" dedi. "Bu köyde yaşayanlar arasında çocuklar, günahsız, suçsuzz kimseler ve hayvanlar da vardı. Sadece suçluları ve günahkarları cezalandırabilecekken, böyle yapmayıp tüm köyü cezalandırmışsın. senin şefkatin ve acıman sınırsıdır ve sen tüm canlılara bu şefkatinle davranırın. Sen işlerini de bizim aklımıızn eremediği yüksek bilginle yaparsın. Buna olan inancım tamdır. Fakat ben merak ettim; günahkarlarla beraber masum insanları niçin yaktın?" diyerek,fazla oyalanmadan, yoluna devam etti.

    Bir müddet sonra hem bir şeyler yemek, hem de yol yorgunluğunu biraz olsun üzerinden atmakbir ağacın altına oturdu. Ağacın az ötesinde büyük bir karınca yuvası vardı. Karıncalar harıl harıl çalışıyordu. Bu karıncalarda bir tanesi gelip dinlenmekte olan Hz.Musa aleyhisselamı ısırdı. Musa a.s karıncaya öfkelendi Yerdeki kurumuş odunlardan birini ateşle tutuşturdu, geldi, tüm karınca yuvasını ateşe verdi. Tüm karıncalar yanarak öldü. Musa a.s bildiren dini hükümler arasında karınca yakmak günah değildi.


    Bunun üzerin Allah (c.c) şöyle seslendi:


    "Ey Musa! Seni sadece bir tek karınca ısırmışken, sen bütün karınca yuvasını ateşe mi verdin. Bir karınca yüzünden koca karınca ülkesini her ana hamde eden, beni en güzel sözlerle öven bir toplumu yakıp yok ettin, öyle mi?"


    Hz.Musa a.s. gerek kendi gördüğü karşısında söyledikleri, gerek yaptığı karşısında Cenab-ı Hakk'ın seslenişinden öğrenmiş oldu ki;


    Suçlularla beraber olanlar, kendileri suçsuz olsalar dahi aynı cezaya uğrarlar. Ancak Allah c.c. hesap gününde onları birbirinden ayırır, her birine hak ettiği karşılığı fazlasıyla verir.



    Bizler de kötü insanlarla beraber olmamalı, onların yaşadıkları yerlerde bulunmamalıyız. Bulunmak zorunda kalırsak onları uygun bir lisan ile uyarmalı, oradan bir an önce uzaklaşmaya bakmalıyız.

  17. 2007-02-20 #17
    Gece yarısından sonra, Hazreti Mevlana'nın dergahının kapısı çalınır. Talebeleri açar. Sarhoş bir genç, (Ben Üstad Mevlana'yı görüp, elini öpüp duasını alacağım) der. Talebeler kovsalar da, o gitmez, (Duasını almadan asla gitmem) diye diretir. Talebeler ne yaptılarsa oradan uzaklaştıramazlar.

    Gürültüye Hazreti Mevlana uyanır, (Ne var, ne bu gürültü?) diye sorar. Talebeleri, Efendim, sarhoş bir genç, duanızı almadan gitmeyeceğini söylüyor derler.

    Hazreti Mevlana talebelerine, (O, sarhoş kafayla bu saatte bizi bulabilmiş, siz ayık kafayla içeri alamıyorsunuz. Belki samimidir, niye kovuyorsunuz? Talep edeni, ihlasla arayanı kovma yetkimiz yok ki. Ateşten çıkıp gelene, dön tekrar ateşe demeye hakkımız var mı? Bırakın gelsin yanıma) buyurur.

    Mevlana hazretlerinin bu sözlerini duyan genç gelir ve ağlayarak, (Hocam benim gibi sarhoş, edepsiz birisi için, talebelerinize sitem etmenize gönlüm razı olmadı. Beni de talebeliğe kabul buyurmaz mısınız? O talebelerin ve sizin hizmetinizde olmakla şereflenmek istiyorum) der.

    Hazreti Mevlana gencin gözyaşlarını silip der ki:

    Evladım hoş geldin aramıza, kimin ne zaman ne olacağı belli olmaz, hangi vesile ile kavuşacağı belli olmaz. ü teâlâ âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber efendimize, "Beni talep edene hizmetçi ol" diye emrediyor. Bu yüzden talep edenin haline vaktine saatine bakılmaz, talebine bakılır. Sen bizi için sevip bulmuşsun. Gerçekte talebin biz değil, sevgisine kavuşmaktır. Buna engel olmaya kimsenin hakkı olmaz. Talebelere sitem edişim bu yüzden idi.

  18. 2007-02-21 #18
    EY T&#194;LİHSİZ KİŞİ!

    Konya'da Tâcedd&#238;n adında evliyâyı ve hâllerini inkâr eden biri vardı. Mevlânâ hazretlerinin de aleyhinde bulunurdu. Bu kişi bir gece kendisini nasılsa Cehennem kapısında durmuş gördü. Cehennemliklerin durumunu olduğu gibi seyretti. Orada bir adamı eli ayağı bağlı olduğu hâlde bir Cehennem'den çıkarıp, öteki Cehennem'e sokuyorlardı. Dört kişi de orada durmuş; "Ey tâlihsiz kişi! Bu aman vermeyen ağır ve acıklı yükün altından kurtulman için vel&#238;lerin sözlerini oku." diyorlardı. Tâcedd&#238;n bu heybetten orada donup kalmıştı. O zavallı kişi; "Bana Allahü teâlânın rızâsı için birkaç kelime öğretiniz." diye ricâ ediyordu. Bu sırada kendisine Mevlânâ hazretlerinin Mesnev&#238;'sinden birkaç beyit öğrettiler. O da bu beyitleri okudu. Okur okumaz bütün zincirleri ve bağları üzerinden çözüldü. Sonra da Cennet tarafına yönelip gitti. Tâcedd&#238;n uykudan uyanır uyanmaz Mevlânâ'nın medresesine koştu. Yolda Mevlânâ hazretleri ile karşılaştı. Mevlânâ hazretleri ona; "Ey Tâcedd&#238;n! Bir yerde sâdece vel&#238;lerin sözleri insanın böyle imdâdına yetişir ve yardım isteyenlere yardım ederse, artık onların sohbetinin neler yapacağını ve onlara karşı beslenen sevginin bereketinin insanı nerelere ulaştıracağını düşün." buyurdu. Gördüğü rüyâya Mevlânâ hazretlerinin vâkıf olduğunu anlayan Tâcedd&#238;n, ellerini öpüp sâdık talebelerinden biri oldu.

  19. 2007-02-25 #19
    NEFSİNİ ALLAH'A SATAN GENÇ

    Fakih anlatıyor:
    - Babam, Abdulvahid b. Zeyd'in şöyle dediğini anlattı:
    - Bir gün ben alışılmış toplantılarımızdan birinde idim. Gazaya çıkmak için hazırlığımızı yapıyorduk. Arkadaşlarıma pazartesi sabahına hazırlanmaları emrini verdim. Bu sırada biri, şu âyet-i kerimeyi okudu:
    - "Allahu Teâlâ, kendilerine verilecek cennet karşılığı, mü'minlerden mallarını ve nefislerini satın almıştır..." (Tebve süresi, âyet:111)
    Sonunda onbeş yaşında bir genç ayağa kalktı. Babası ölmüştü. Babasından kendisine çok mal kalmıştı. Bana şöyle dedi:
    - Ey Abdulvahid! Allahu Teâlâ , kendilerine cennet verilmek üzere, mü'minlerden mallarını ve nefislerini satın almışmıdır?
    - Evet, dedim. Şöyle devam etti:
    - Ay Abdulvahid! Bana cennet verileceği vaadine inanarak nefsimi Yüce Allah'a satıyorum.
    Şöyle anlattım:
    -Kılıç darbesi, du sözden çok ağır ve zordur. Halbuki sen bir çocuksun. Korkarım ki, sabredemezsin. Bu satıştan aciz kalırsın.
    Şöyle dedi:
    -Ben Allah ile alış veriş edeceğim; sonra da âciz kalacağım öyle mi?.
    Sonrada nefsimiz bize kusur yolu gösterdi, dedik ki:
    - Bu çocuktur; yapar, ama biz yapamayız.
    Bundan sonra, malını Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Yalnız geçimine yetecek miktar ile atı ve silahı kaldı. Gazaya çıkış günü, bize ilk gelen o oldu.
    - Sana selâm ey Abdulvahid, deyince:
    - Sana da selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Satış kazancın bol olsun, dedim.
    Bundan sonra, yola koyulduk. O da bizimle beraber idi. Gündüzleri oruç tutyordu. Geceleri namaz kılıyordu. Hizmetimizide görüyordu. Hayvanlarımızı yayıyor, Uyuduğumuz zamanda bizi bekliyordu. Böylece biz, Rum beldelerine vardık. Biz bu hâl içindeyken, bize çıkageldi. Şöyle diyordu:
    - Ah AYNA-İ MARDİYE'ye bir kavuşsam.
    Arkadaşlarım, onun bu hâline dedilerki:
    - Galiba çocuğa vesvese geldi; yahut aklı bozuldu.
    O yine bize öyle diyerek yaklaştı:
    - Ey Abdulvahid! Artık sabrım kalmadı. AYNA-İ MARDİYE'ye bir kavuşsam.
    Dedim ki:
    - Ey habibim, bu AYNA-İ MARDİYE dediğin nedir?
    Şöyle anlattı:
    - Ben uykuya daldım. Bana biri geldi şöyle dedi:
    -Seni AYNA-İ MARDİYE'ye götüreceğim. Beni bir bahçeye götürdü. Orada suyu gâyet tatlı bir ırmak akıyordu. Birde baktık ki, o ırmağın kenarında bir çok cariyeler var. Üzerlerinde tarifini yapamayacağım süsler ve elbiseler vardı. Beni görünce sevindiler ve şöyle dediler:
    - İşte AYNA-İ MARDİYE'nin zevci.
    Yanlarına vardım. Selam verdim.
    - AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim.
    Şöyle anlattılar:
    - Hayır, biz onunhizmetçileriyiz, cariyeleriyiz. öne doğru ilerle...
    İlerledim; bir nehişr gördüm. Bu bir bahçede idi. İçi süt doluydu: Hemde tadı bozulmayan bir süt...
    Oarada da birtakım cariyeler vardı. Onları görünce güzelliklerine hayran kaldım. Onlar beni görünce sevindiler.
    -İşte bu; Vallahi AYNA-İ MARDİYE'nin zevci, dediler.
    Onlara yaklaştım:
    -Size selam. AYNA-İ MARDİYE içinizdemi? Dedim, şöyle anlattılar:
    -Sana da selâm, ey Allah'ın velisi! içimizde değil; biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. ileri geç.
    İleri geçtim. Şerbetten bir vadi gördüm. Bu şerbet, vadinin kenar kısmında akıyor, Yanında bir takım cariyeler varki, öncekilerini güzellikte bana unutturdular. Yanlarına vardım:
    - Size selâm. AYNA-İ MARDİYE içinizde mi? Diye sordum, şöyle dediler.
    - Hayır biz onun hizmetçileriyiz;cariyeleriyiz. İleri geç.
    İleriye geçince, süzülmüş baldan bir nehir gördüm. Kenarında birtakım cariyelar oturuyor, Hem nurlu, hem de çok güzellerdi. O kadar ki, öncekileri bana unutturdular. Bunlara da:
    - Size selâm. AYNA-İ MARDİYE aranızda mı? Dedim, şöyle söylediler.
    - Hayır, ey Rahman'ın velisié Bizler onun hizmetçileriyiz; cariyeleriyiz. ileri git.
    İleri gittim. Bir çadır gözüme ilişti. Bu çadırın kapısı inci işlemeliydi. Önünde bir cariye duruyordu. Süsler takınmış, güzel elbiseler giymişti. Beni görünce sevindi ve içeriye seslendi:
    -Ey AYNA-İ MARDİYE, işte zevcin geldi.
    Bunun üzerine çadıra yaklaştım, içeri girdim. Baktım ki o, tahtında oturuyor. Tahtı, incilerle yakutlarla süslenmişti. Onu görür görmez çarpıldım; beni şöyle diyerek karşıladı:
    -Merhaba, ey Rahman'ın velisi! Bize gelme zamanın yaklaştı.
    Gidip boynuna sarılmak istedim; bana şöyle dedi:
    - Hele dur; boynuma sarılma zamanın gelmedi. Henüz sende hayat ruhu var. İnşallah bu akşam iftarı yanımızda yaparsın.
    İşte , bundan sonra uyandım. Ey Abdulvahid, artık ayrılığına dayanamayacağım.
    Abdulvahid diyor ki:
    - Sözümüz yani bitmişti; karşıdan bir düşman güruhu çıktı. Onlara karşı çıktık. O genç de çarpıştı. Onlardan dokuzunu bu genç öldürdü. Onuncusu kendisi idi. Yanına vardım, kanlar içindeydi. Gülünce , ağzına kan doldu; dünyadan ayrıldı.


  20. 2007-02-26 #20
    Dirilen Ölü

    Enes bin Mâlik (R.A.) anlatıyor: 'Gözleri görmeyen yaşlı bir hanımın Saib adında bir genç oğlu vardı. Daha hayatının baharında olan bu delikanlı Medine vebasına yakalanmıştı. Uzun zaman hasta yattı. Bir gün delikanlının ziyaretine gittik. Fakat maalesef biz orada iken delikanlı ruhunu teslim etti. Bizde gözlerini kapadık ve üzerine elbisesini örttük. İçimizden biri annesine:
    - Onun için Allah'a dua et. dedi. Annesi:
    - Ama o öldü. dedi. Biz:
    - Olsun sen yine de dua et. dedik. Bunun üzerine kadın çocuğun ayak ucuna oturdu, ayaklarını tuttu ve:
    - Allahım, ben isteyerek sana iman ettim. Senden korktuğum için, putları bıraktım. Arzumla sırf senin için hicret ettim. Allahım, puta tapanları bana güldürme, gücümün yetmeyeceği bu yükü bana yükleme.' diye dua etti.
    Alah'a yemin ederim ki, kadın sözünü bitirir bitirmez, çocuk ayaklarını kımıldatmaya başladı. Sonra da yüzünden örtüyü attı. Rasulullah (A.S.) ve annesi vefat edinceye kadar da yaşadı.'


    sponsorlu bağlantılar
  21. 2007-02-27 #21
    Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal tıraşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı...

    Berber: " Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum."

    Adam: " Peki neden böyle diyorsun?"

    Berber: " Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söylermisin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu sıkıntılı, hasta insan olurmuydu, terk edilmiş çocuklar olurmuydu? Allah olsaydı, kimse acı çektirmez, birbirini üzmezdi. Allah olsaydı bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..."

    Adam bir an durdu ve düşündü, Ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki tıraş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam Berberin dükkanına geri döndü.

    Adam: " Biliyor musun ne var, bence Berber diye bir şey yok"

    Berber: " Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir Berberim."

    Adam: " Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı Adamlar olmazdı."

    Berber: " Himmm... Berber diye bir şey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"

    Adam: " Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi.

    Işte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!"


  22. 2007-03-08 #22
    Ticaret amacı ile deniz aşırı uzak ve tehlikeli bir yolculuğa çıkma zorunluluğunda olan Basralı bir işadamı, ayrılırken eşine, "Ben kendim okuyamadım. Ama yavrumu ehli Kur'an olarak yetiştirmek istiyordum. Eğer bu tehlikeli yolculuktan geri dönemez ve gurbet ellerde ölüp kalırsam, yavrum Yusuf'umu ehli Kur'an olarak yetiştirmeni istiyorum ve sana güveniyorum" demiş.
    Birbirlerini çok seven ve çok mutlu olan bu eşleri ölüm ayırmış ve küçük Yusuf yetim kalmış.
    Aradan yıllar geçmiş ve yetim Yusuf 7 yaşına gelince, annesi onu kucağına almış ve ağlayarak, "Bak yavrum! demiş: Rahmetli babanın vasiyeti var. Seni ehli Kur'an olarak yetiştirmemi istemişti ve ben de ona söz vermiştim. Allah nasip ederse, yarın seni Kur'an kursuna götürmek istiyorum. Ne dersin?"
    Çocuk: "Anneciğim babamın vasiyetini yerine getir ve beni Kur'an kursuna yazdır. İnşâAllah ehli Kur'an olarak yetişirim" demiş.
    Sabah namazından sonra, yavrusunu güzelce tertemiz yıkamış, en güzel çamaşırlarını giydirmiş, kahvaltısını hazırlayıp karnını doyurmuş ve sonra tekbîr getirerek yetim Yusuf'unu kucağına almış, "Allah'ın Kitab'ı olan Kur'an'ı okumaya gidecek olan yavrumu yolda yürütemem" diye Kur'an kursuna kadar kucağında taşımış.
    O gün çok duygulanan kadın, yatsı namazından sonra kocasını hatırlayarak, "Ahh! Bu günleri görmedi" diye çok ağlamış.
    Ağlayarak yatan kadın, gece rüyâsında kocasını neş'eli görmüş. Kocası, "Allah senden razı olsun" diye önce hanımına dua etmiş ve sonra…
    "Ah! Kabrim çok dar, çok sıkıcı ve çok karanlıktı" demiş. "Ama bu sabah birden bire kabrim genişledi ve nurlandı. Meleklere bunun nedenini sordum".
    Dediler ki:
    "Arkandan kalan yavrunu annesi bugün Kur'an kursuna götürdü. Senin yavrun hocanın önünde diz çökerek Bismillahirrahmanirrahim deyince, Allah'ın çok hoşuna gitti. Yavrusu benim adımı anıp, benim Kitabımı okurken, mezarda yatan babasına azap etmekten haya ederim dedi ve hemen kabrin genişleyip nurlandı".
    Ağlayarak uyanan kadın, kocasının ruhuna bir Fatiha okuyup yatmış ve uyumuş. Bu defa da kendisini Sırat Köprüsü'nün başında görmüş.
    Cehennem'den yükselen alevlerin arasından, yana yana, düşe kalka ve korkunç çığlıklar atarak Sırat Köprüsü'nü geçmeye çalışanları görünce çok korkmuş. Ah!.. Ben nasıl geçerim diye düşünürken, yanına iki melek gelivermiş ve ona;
    "Sen Allah'ın Kitabını okumaya giden yavrunu yolda yaya yürütmedin, kucağında taşıdın.
    Biz de bugün seni Sırat Köprüsü'nde yaya yürütmeyeceğiz" demişler ve bir anda kuş gibi uçurup Cennet'e götürmüşler

  23. 2007-03-13 #23
    Akşama Kadar Yaşamak


    Mekke...
    Yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı bir köşede oturup konuşmaktalar. Önlerinde iyi giyimli bir adam belirir. Genç olanın önüne bir kese altın koyar.
    Genç:
    - Sağol, paraya ihtiyacım yok.
    - Olsun, ben sana veriyorum, ister sen harca, ister fakirere ver.
    Genç fazla ısrar etmez. Keseyi alır hemen hepsini ihtiyacı olduğunu bildiklerine dağıtır.
    Yaşlı adam aynı akşam genci bir başkasından yardım isterken görür ve sorar:
    - Niçin o bir kese altından kendine ayırmadın?
    Genç:
    -Akşama kadar yaşayacağımı düşünemezdim

  24. 2007-03-14 #24
    İlk önce sizlerle bir hikaye paylaşmak istiyorum...

    Hayber savasi sirasinda islam ordusu ile Hayber Kalesi&#180;ndeki yahudiler arasinda mücadelenin iyiden iyiye kizistigi bir andir.

    Hayberli yahudilerden birisinin yaninda cobanlik yapan bir zenci,savasin zorlu anlarindan birinde Rasul-i Ekrem (a.s.)ile karsilasir ve "bana islam&#180;i anlatirmisiniz?"der.



    Efendimiz ilk akla gelecegi üzere "Simdi sirasi mi?,git uygun bir zamanda gel!"tarzinda bir cevap vermez,oturur ve o zenci cobana islam&#180;i anlatir.Yüregine sicacik birseyler aktigini hisseden coban,o anda Kelime-i sehadet getirerek müslüman olur.Savas bütün siddetiyle devam etmek tedir,ve coban henüz kavustugu imanin heyecaniyla birseyler yapmak istemektedir."Ey Allah&#180;in Rasulü"der.Ben su koyunlarin Hayberli sahibinin yaninda calisan bir isciyim.Bu koyunlar bana emanet.Simdi bunlari ne yapsam?

    Müslüman askerlerin günlerdir bir sey yemeden carpistigi bir savasta olmalarina ragmen Efendimiz söyle buyurur

    "islam emaneti ihanet etmemeyi emreder .Sürünün basina
    dön,koyunlarin yüzlerine hafifce vurarak onlari kaleye dogru yolla.Yüce ALLAH seni istegine kavusturacaktir".

    Sürüyü kaleye sokan coban,vakit kaybetmeden mücahitlerin arasina kosar ve savasa atilir,cok gecmeden yahudilerin attigi bir tasla sehit olur.Savas bittikten sonra,diger sehitlerle birlikten zenci cobanin cansiz bedenini de getirip sirt üstü yatirirlar.Efendimiz(a.s.)sehid de bakar ve hemen yüzünü cevirir.Yaninda bulunanlar nicin böyle yaptigini sorduklarinda der ki..

    "Su anda o nun yaninda hurilerden iki zevcesi var ve yüzünden topraklari siliyorlar."Birkac saat icinde basina cennet kusu konan bu coban zenci coban, müslüman olduktan sonra bir namaz vakti bile dolmadan sehitlik payesini elde etmis ve cennete ucmustur


    Şimdi bu hikayede cenneti hak eden cobanın Kur'an ışıgında gercekleşen olayına bakalım....



    Sadece niyeti (Allah'a ulaşmayı dilemesi) sayedinde cobanın cenneti hak etmesinin nedeni, ölmeden az önce Peygamber efendimizin tebligsini dinleyip, Allah'ın emri olan Allah'a ulaşmayı dilemesindendir... Ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dilemiştir...


    İlk başta butun insanlar husranda ve dalalette dogarlar...ama daha sonra ruhlarını Allah'a ulaştırmayı dileyerek takva sahibi olurlar ve amenu olurlar....

    103/VEL ASR-1
    Asra yemin olsun.

    103/VEL ASR-2:
    Muhakkak ki; insanlar, hüsrandadırlar.

    103/VEL ASR-3:
    Ama âmen&#251; olanlar (Allah'a ulaşmayı dileyenler, ilk 7 basamağı aşanlar) hariç ve amilüssalihat (nefs tezkiyesi) yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar) hariç ve (Allah'a ruhen ulaşıp) Hakk'ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) hariç ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


    Amenular ruhlarını ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dileyenlerdir yani Allah'a mulaki olacaklarına O'na(Allah'a) ölmeden evvel ulaşacaklarına muhakkak inananlardır..

    11/HUD-29:
    Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmen&#251; olanları tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar. Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum..


    -peki Allahu Teala sadece ruhlarını Allah'a ulaştırmayı dilemeleriyle insanları nasıl cennetine alıyor?

    Cennete girmenin şartı sevapların gunahlardan fazla olmasıdır...kimin gunahları da sevaplarından fazlaysa o kişi ebediyen cehennemliktir...

    23/MU'MİNUN-102:
    O zaman kimin mizanı (sevap tartıları), ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.

    23/MU'MİNUN-103:
    Ve kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


    Allahu Teala, ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmayı dileyen kişinin gunahlarını orter, daha onceden olan sevapları sayesinde de sevapları gunahlarından fazla bir kişi olmuş olur....sevapları gunahlarından fazla olanlarından felaha erdigi yani cennetlik oldugu muminun 102'de yazmanktadır....

    8/ENFAL-29:
    Ey âmen&#251; olanlar, Allah'a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

    Enfal 29'da takva sahibi olundugu takdirde gunahların sevaba cevrileceği belirtilmiştir...takva sahibi nasıl olunacağı da rum 31'de Allah'a yonelme yani ölmeden evvel ruhumuzu Allah'a ulaştırmayı dilemeyle olur...

    30/RUM-31:
    O'na (Allah'a) yönel (Allah'a ulaşmayı dile) ve böylece O'na (Allah'a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

  25. 2007-03-16 #25
    Bir elma ve imam-ı a'zamın babası
    Şemseddin-i Sivasi'nin Menakıh-i İmam-ı a'zam isimli eserinde şöyle yazılıdır:

    İmam-ı a'zamın babası Sabit (rahmetullahi aleyh) küçük yaştan beri ahlakı temiz, takva ve vera sahibi idi. Yüzü gayet nurlu olup zühdü, salahı ve ilmi pek çok idi.

    Bir gün bir dere kenarında abdest alıyordu. Suda bir elma gördü. Abdestten sonra suda çürüyüp gidecek olan bu elmayı alıp yedi. Fakat tükrüğünde kan gördü. Şimdiye kadar böyle bir hâl görmediği için tükrükteki kanın bu elmadan ileri geldiğini tahmin etti. Yediğine pişman oldu. Elmanın sahibini bulup helalleşmek için dere boyunca gitti. Nihayet yediği elmaya benzeyen bir meyve bahçesi gördü. Sahibini sordu. Bu zatın gayet cömert ve ihsan sahibi olduğunu, hatta ağaçta bulunan bütün elmaları toplayıp götürülse yine bir şey demeyeceğini, bir elmanın ne ehemmiyeti olacağını söylediler. Buna rağmen elmanın sahibini buldu, meseleyi anlattı, ya parasını almasını veya helal etmesini istedi.

    Bahçe sahibi gencin bu halini görünce takva ve verasının doğru olup olmadığını öğrenmek için şöyle dedi:
    - Yediğin elmam için ne vereceksin?
    - Altın gümüş neyim olsa veririm.
    - Ben altın gümüş istemem ama, eğer kıyamette senden davacı olmamı istemezsen bir teklifim var, onu kabul etmen gerekir.
    - Teklifin nedir?
    - Yapacaksan söyliyeyim...
    - Şeriata uygunsa yapabilirim.
    - Kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var, bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.

    Sabit hazretleri ahirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul etti. Düğün hazırlığı yapıldı. Sabit hazretlerinin ilk gece odaya girmesiyle çıkması bir oldu. Hemen kayınpederine koşup, (Efendim, bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok, tam tersi!) Kayınpederi tebessüm ederek, (Evladım o benim kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allahü teâlâ mübarek ve mesut etsin.)

    İşte bu evlilikten, yani böyle ana babadan imam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleri dünyaya geldi.

    sponsorlu bağlantılar
  26. 2007-03-16 #26
    İbni Ömer radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, utangaç kardeşine bu huyunu terketmesini söyleyen Medine'li bir müslümanın yanından geçerken ona:
    "Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır" buyurdu.[1]

    * Utanma başın yere eğilmesi yüz kızarması gibi değişik şekillerde ortaya çıkan ahlaki bir vasıf olup imanlı olan kimselerde bulunur. İmanı olmayan veya zayıf olanlarda görülmez.[2]

    683. İmrân İbni Husayn radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
    "Hayâ ancak hayır kazandırır."[3]

    Müslim'in bir rivayetine göre ise:
    "Hayânın hepsi hayırdır", buyurdu.[4]

    684. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
    "İman yetmiş (veya altmış) kadar daldan ibarettir. Bunların en yükseği lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da insana zarar veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Utanmak da imanın dallarından biridir."[5]

    * İman etmiş olmanın gerçeklerinden en aşağı derecede olanları sıralanan bu hadis-i şerif; utanmanın da imandan bir parça olduğunu belirterek İslam da imanla alakası olmayan hiçbir davranışın olmadığını ortaya koymaktadır.
    Beyhaki ve bazı alimlerimizin "imanın şubeleri" ile alakalı kitaplarında sıraladıkları 77 bölümden 30 kadarı inançla alakalı olup 47 kadarı dil ve bedeni amelleri kapsamaktadır. Bunlar içerisinde devlet idaresinden ve ona itaatten cihada kadar hepsi mevcuttur. İmanla alakası olmayan hiçbir şey yoktur kişi iman etti mi hem dini hem de devleti, hem dünyayı hem de ahireti her şeyi kabul etmiş demektir. İman edenin hayatında laiklik veya şirk unsurları gibi din-dünya ikilemi veya dünya-ahiret ikilemi olamaz islam bir bütündür her şeyiyle beraber yaşanır.[6]

    685. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh' şöyle dedi:
    Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha utangaçtı. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bunu yüzüne bakınca anlardık.[7]
    [1] Buhârî, Îmân 16, Edeb 77; Müslim, Îmân 57-59. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 7; Nesâî, Îmân 27; İbni Mâce, Mukaddime 9, Zühd 17.
    [2] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu's-Salihin Tercümesi: 226.
    [3] Buhârî, Edeb 77; Müslim, Îmân 60.
    [4] Müslim, Îmân 61.
    [5] Buhârî, Îmân 3; Müslim, Îmân 58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, Îmân 16; İbni Mâce, Mukaddime 9.
    Önceden 125'de geçmişti. Bir benzeri 1737'de gelecektir.
    [6] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu's-Salihin Tercümesi: 226.
    [7] Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 72, 77; Müslim, Fezâil 67. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 17.

  27. 2007-03-18 #27

    AYNEN SENİN GİBİ OLMAK İSTERİM

    Bir gün Azizan Hazretlerine, hatırı sayılır bir zat misafir geliyor. Fakat evde hazır yemek yok... Azizan Hazretleri üzülüyorlar. Evlerinin kapısına çıkıyorlar. O sırada, paça satan bir genç, elinde bir çömlekle geliyor. Çömlekte donmuş paça var...
    Genç:
    -Bu yemeği sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Kabul buyurursanız beni mesut edersiniz.
    Diyor.
    Azizan Hazretleri bu nazik anda gelen yemekten son derece hoşnut kalıyorlar ve gence iltifat ediyorlar. Gelen yemekle misafir ağırlanıyor. Misafir gidince Şeyh Hazretleri paça satan genci çağırtıp:
    -Senin getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdada yetişti. Sen de şimdi bizden ne muradın varsa iste ki, Allah dileğini verse gerektir.
    Genç:
    -Aynen senin gibi olmak isterim.
    Diyor.
    Bu çok güç bir şey... Üzerimizdeki yük senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin!
    Cevabını veriyor Azizan Hazretleri...
    Fakat genç yana yakıla ısrar ediyor:
    -Benim âlemde tek muradım bu... Tıpkı tıpkısına senin gibi olmak... Başka hiç bir şey beni teselli edemez. Başka emel tanımıyorum!
    -Peki, diyor, Azizan Hazretleri; öyle olsun!
    Ve genci elinden tuttuğu gibi halvet odasına çekiyor. Orada nazarlarını gence mıhlayıp kalpleriyle kalbine yöneliyorlar. Biraz sonra gençte bir değişiklik başlıyor. Genç hem zahirde ve hem batında Azizan Hazretlerinin ayı olarak meydana çıkmaya başlıyor. Bu hal tam 40 gün devam ediyor ve 40'ıncı gün genç girdiği yükün ağırlığında bekâ âlemine göçüyor. Fakat muradına ermiş ve ebedi saadete erişmiştir

  28. 2007-03-20 #28
    Tembelin duası
    Hz. Davut zamanında bir adam vardı. Her yerde ve herkesin yanında durmadan:

    "Yarabbi bana zahmetsiz ve eziyetsiz bol rızık ve servet ver, beni tembel, hor, hakir ve miskin yaratan sensin. Yarabbi madem ki beni böyle yarattın, rızkımı da bana çalışmadan zahmetsizce ver," diye dua ederdi.

    Adam gece gündüz her yerde bu duayı ededursun, herkes bu hâlinden dolayı ona güler, onunla alay ederdi:

    "Rızık çalışarak elde edilir, bu adam deli mi, yoksa sarhoş mu ki böyle dua edip duruyor. Bu devrin Allah elçisi Hz. Davut bile bunca hünerine, sesinin bunca güzelliğine rağmen çalışıp çabalıyor, rızkını elde etmek için, bu adam şaşırmış olmalı," diye düşünürlerdi.

    Halkın alay etmesi, hakkında böyle düşünmesine kınamasına, aldırmadan durmadan duasına devam ediyordu.

    Adam böylelikle halk arasında: "Boş ambarda peynir ekmek arıyor," diye şöhret buldu.

    Günlerden bir gün bir seher vakti yine böyle dua edip dururken bir öküz geldi, adamın kilitli olan kapısını boy-nuzlarıyla zorlayıp kırarak içeriye girdi. Adam kalkıp öküzü kesti, başını gövdesinden ayırdı. Gövdesinin derisini yüzmek için alıp kasaba götürdü.

    Bir müddet sonra öküzün sahibi çıkıp geldi, bağırıp çağırmaya başladı:

    "Bre ahmak, bre tembel, bre kötü insan senin olmayan bir öküzü nasıl kesip yersin!..," dedi.
    Adamı alarak Hz. Davut'un yanına götürdü. Meseleyi Hz. Davut'a anlattı.

    "Bu adamdan davacıyım öküzümü, haksız yere kesip yedi hakkımı ondan al!" dedi.

    Hazreti Davut bu işte-bir başkalık olduğunu anladı:

    "Bu dava hakkındaki hükmü benden hemen istemeyin, kararımı yarın vereceğim," dedi.

    Bunun üzerine davacı ve halk dağılıp gitti. Hz. Davut bir kenara çekilerek, bu işin hakikatini, kendisine bildirmesi için Allah'a (c.c.) yalvardı.


    * * *


    Ertesi gün öküzün sahibi şikâyetçi olduğu adamı da alarak Hz. Davut'un huzuruna geldi, kalabalık bir grup halk da işin sonunu merak ettiği için oraya toplanmıştı.

    Hazreti Davut öküzün sahibine:

    "Gel sen bu öküzü, bu müslüman kardeşine bağışla," dedi.

    Bunu duyan adam feryat etmeye başladı:

    "Ya Davut bu nasıl bir adalettir, benim hakkımı gasp etmek sana yakışır mı? Ey ahali şahit olun Hz. Davut bile bile benim hakkımı kayıp ediyor," dedi.

    Bunun üzerine Hz. Davut:

    "Buna razı olman senin için daha hayırlıdır. Sızlanmayı bırak da gel buna razı ol," dedi.

    Adam sesini daha da yükseltmeye daha çok bağırıp feryat etmeye başlayınca:

    Hz. Davut:

    "Malının yarısını da senin öküzünü kesip yiyene bağışlaman lazım," dedi.

    Bunu duyan adam deliye döndü, halk da söylenmeye başlamıştı:

    Hz. Davut:

    "Eğer razı olsaydın bu senin için çok hayırlı olurdu," dedi.

    Sonra halka döndü öküzün sahibini göstererek: "Bu adamı yakalayın çünkü bu bir katildir. Ve suçlu diye karşıma getirdiği şu adamın babasını falan zamanda felan yerde, filan ağacın altında öldürdü, başını keserek bıçakla birlikte şehir dışında felan yerdeki ağacın altına gömdü yürüyün oraya gidelim," dedi.

    Hz. Davut'un bahsettiği ağacın altına geldiklerinde Hz. Davut:

    "Şurayı kazın," diye işaret etti.

    Gösterilen yeri kazınca adamın başını ve yanında bıçağı buldular, bıçağın üstünde katilin ismi vardı.
    Hz. Davut öküzün sahibinin, öküzü kesen adamın babasının kölesi olduğunu efendisini öldürüp bütün mallarını aldığını söyleyerek katili cezalandırdı. Böylece adalet yerini bulmuş oldu.

  29. 2007-03-25 #29
    • Adil Devlet Başkanı
    • Rabbine ibadet heyecanı
    ve neşesiyle yetişen genç
    • Kalbi mescitlerde asılı olan insan
    • Birbirlerini Allah için sevenler
    • İffet ve haysiyetine düşkün olan kimse
    • Sağ elinin verdiğinden
    sol eli haberdar olmayan hayırsever.
    • Yalnız başına iken Allah'ı anan bir kimse

    Hazreti Peygamber (s.a.) bu dini insanlara öğretmek için çeşitli yöntemler takip etmiş. Emirler ve yasakların yanında, kimi zaman bir yanlışı düzeltmiş, bir doğruyu tasdik etmiş. Bazen sorular sormuş ashabına; cevabını yine kendi söylemiş. Sorulan soruları farklı şekillerde, bazen olduğu gibi bazen istenenden daha teferruatlı cevaplamış.
    Bizzat yaparak veya kaçınarak öğrettikleri olmuş. Kimi zaman veciz sözler beyan etmiş. Bu yönüyle O'na "cevâmiü'l-kelîm" denmiş. Yani az sözle çok şey anlatan.. Bunları üç kere tekrar ederek adeta zihinlere kazımış. Bazen bir meseleyi enine boyuna açıklamış, kıssalar anlatmış, meseller tasvir etmiş. Kimi zaman da bilgileri kategorilere, sınıflara ayırmış…

    Bunların hepsini tek tek örneklendirmek mümkün. Hadis kitapları bu örneklerin binlercesi ile dolu. Ancak biz burada bir hadis-i şerif çerçevesinde Allah Resûlünün bilgiyi sınıflandırarak insanlara dini; yüksek ahlak, üstün fazilet ve değerleri nasıl öğrettiğini işlemek istiyoruz.

    Allah Resulü (s.a.) sık sık ahireti hatırlatıyor bizlere. Orada vuku bulacak olayları, insanların hal ve tavırlarını canlı bir şekilde tasvir ediyor. İşte hadisimiz de ahiret ahvalini anlatarak başlıyor: "Yedi insan vardır ki Allah o gün onları kendi (arşının) gölgesi altında gölgelendirecektir. O gün O'nun (arşının) gölgesinden başka hiçbir gölgelik yoktur." (Buhari, Cemâat ve İmâmet, 8; Müslim, Zekat, 91) Böylece Resûl-i Ekrem (s.a.) hem ahiretteki o fevkalade durumu getiriyor gözlerimizin önüne; hem de bu insanların kimler olduğuna dair merakımızı celbediyor. Kimdir bu yedi güzel insan? Nedir bu insanların böyle bir müjdeye nâil olmasını sağlayan?

    • Öncelikle Adil Devlet Başkanından söz ediyor Allah Resûlü(s.a). Yani maddi-dünyevi sahaya yönelik bir teşvik yapılıyor. Sanki bu dinde dünyevi ile uhrevinin etle tırnak gibi olduğu mesajı veriliyor en başta. Hazreti Peygamber (s.a.) insanların maddi refahının sağlanmasını, toplumun huzur ve emniyet içinde yaşamasını çok önemsiyor. Bunun için de bu sahayı boş bırakmıyor. Evrensel bir değer koyuyor ortaya: Adalet. Bu Kur'an'ın üzerinde sıkça durduğu bir prensip. (Nisa 4/58; Mâide 5/8; Nahl 16/90) Hatta Kur'an'da dini ve dünyevi iktidarın zirvesinde bulunan Hz. Davud (a.s.)'dan bahsediliyor. Allah ona da adalet ve hakkaniyetle hükmetmeyi emrediyor. (Sâd 38/26) Nebiyi Ekrem (s.a.)'den sonra O'nun ikinci halifesi Hz. Ömer de bu prensibi bir bakıma tescilliyor. Ortaya koyduğu icraat, oluşturduğu kurumlar, verdiği kararlarla adeta Hz. Peygamber (s.a.)'in müjdesine ilk nâil olanlardan oluyor. İslam'ın ortaya koyduğu bu evrensel prensibin müşahhas bir örneğini teşkil ediyor. Bunun için ona: "Umeru adlün" denmiştir; yani Ömer(r.a) adaletin taa kendisidir.

    • İkinci olarak Sevgili Peygamberimiz (s.a) Rabbine ibadet heyecanı ve neşesiyle yetişen gençten bahsediyor. Onlardır buyuruyor; Allah'ın arşı altında gölgelenecek ikinci sınıf insan. Çocukluğundan itibaren kulluğunun şuurunda olan, bu bilinçle gelişip büyüyen gençler. Kanı deli deli akarken, etrafını bin bir türlü cazibe merkezi kuşatmışken; istikametini bozmayıp dimdik yürüyen gençler. İlgi ve sevgisini, enerji ve dinamizmini bu uğurda sarf eden gençler..

    Ashâb-ı Kehf örneği var Kur'an-ı Kerim'de. Allah o fedakar gençlerden övgüyle söz ediyor! Allah Resulünün etrafında en baştan beri hep gençler var. Yüce İslam davası onların, o fedakar gençlerin omuzlarında yükseliyor. Mekke'de Kur'an'ı öğrenmek ve öğretmek için çabalayan onlar. Medine'de savaş meydanlarında ve İslam'ın farklı coğrafyalara götürülmesinde en önde yine onlar. Hz. Ali (r.a.) gençliğini Allah uğrunda harcayanların en güzel örneği. İlk iman eden, hicrette ölümü göze alan, Bedir'deki, Uhud'daki Allah'ın Aslanı Hz. Ali!

    • Üçüncü güzel insan, kalbi mescitlerde asılı olan. Yani içinde tarifsiz bir cami sevgisi bulunan mümin. Bir vakti kılmış, öbür vaktin gelmesi için sabırsızlanıyor. Namazlarını camide eda etmeye, sünneti ihya etmeye o kadar düşkün. Camii su, böylesi müminler balık! Hem mümin nasıl camiyi sevmesin ki? Allah Resulü Medine'ye hicret edince ilk iş olarak cami inşa etmiş. Sırtında taş taşımış. Müslümanların kalbi, İslam toplumunun nabzı hep mescitlerde atmış. Birlik, kardeşlik orada. Yardımlaşma, dayanışma orada. Allah'ın kitabı orada okunuyor, ismi orada anılıyor, insanlar kurtuluşa oradan çağrılıyor. Camiler, rahmetin sağanak sağanak indiği Kabe'nin izdüşümleri. Rahmet camilerde çağlıyor, sükunet camilere iniyor. İşte bunun için cami sevgisi, cemaat sevgisi olan; camilere hizmet aşkı taşıyan müminler kıyamet günü arşın gölgesindeler!

    • Sevgili Peygamberimiz dördüncü olarak birbirlerini Allah için sevenleri anlatıyor. Bunların herhangi bir dünya menfaatleri, bir çıkarları yoktur birbirlerinden. İvazsız ve garezsiz bir dostluk vardır aralarında. Bir araya gelirken Allah için gelirler, onun rızası beklentisiyle. Ayrılırlarken onun rızasını ararlar. Ölünceye kadar bu sevgi devam eder aralarında. Hem dünyada samimi bir dosttan daha kıymetli ne vardır ki? Samimi ve vefalı; sevdiğimiz ve sevildiğimiz bir dostumuzun varlığını bilmek huzur verir bize. Hayatın güzelliği bir parça sıcak dostluklarla anlaşılır; menfaat ilişkilerine dayanmayan arkadaşlıklarla..

    Kur'an'da yakın dostların kıyamet günü birbirlerine düşman olduklarından söz edilir; ancak muttaki müminlerdir bunun dışında olanlar. (Zuhruf 43/67) Bir başka yerde, cezayı hak eden bir kimse anlatılır. Bu kimse pişmanlık içinde: "Keşke falancayı dost edinmeseydim!" der. (Furkân 25/28) Çünkü bu -sözüm ona- dost, onu hak ve hakikatten alıkoymuştur.. Allah Resûlünün, Hz. Ebu Bekir(r.a.) Hz. Ömer(r.a.) gibi sahabileri ile dostluğu ne kadar güzeldir! Bir kuyunun başında oturup sohbet eden bu sıcak dostların sergiledikleri samimi tabloyu bir düşününüz!

    • Beşincisi ise, iffet ve haysiyetine düşkün olan kimsedir. Makam sahibi güzel bir kadın kendisine gayri ahlaki bir teklifte bulunuyor. Bu kimse ise ben Allah'tan korkarım diyerek, bu teklifi reddediyor. İffet ve haysiyet ne büyük bir fazilet! Bir toplumda iffet ve namus yitirilmişse artık hangi ahlak ve erdemden söz edebiliriz! İşte bu duyguyu sağlayan takvadır; Allah'a karşı sorumluluk bilincine sahip olmaktır.

    Hz. Yusuf (a.s.)'un yaşadıkları, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in tarifine tıpa tıp uyuyor. Vakıa malum; Yusuf suresinde bütün teferruatıyla anlatılıyor. Ancak böyle bir teklif karşısında O üstün insanın cevabı çok etkileyicidir: "Böyle bir şeyden Allah'a sığ nırım. Rabbim bana güzel bir mertebe bahşetmişken (bunu nasıl yapabilirim?)" (Yusuf 12/23)Hz. Yusuf'un yaşadığı çevre kadınıyla erkeğiyle ayaklarına kadar çirkefe batmış durumdadır. Böyle bir ortamda kalıp haysiyetsiz yaşamaktansa, zindana girmeyi yeğler Hz. Yusuf: "Ya Rabbi bu kadınların benden istediklerini yapmaktansa hapse girmeyi tercih ederim." (Yusuf 12/33)Peygamberimizin şu duasını da okumalıyız: "Allah'ım senden doğru yolda olmayı, takvaya sarılmayı, iffetli yaşamayı istiyorum." Peygamber çağından İki Nur sahibi Hz. Osman, iffet ve hayasıyla yolumuza ışık tutuyor!

    • Altıncı sırada infaka dair bir ölçü koyuyor Peygamber-i Zîşan (s.a.). Hayır yapan bir kimse ki, sağ elinin verdiğinden sol eli haberdar değil. Böylesine bir gizlilik içinde yapar hayrını o insan. Zira sırf Allah rızası vardır niyetinde. Gösteriş, nümayiş peşinde değildir. Ayette de zaten, sadakaları açıktan vermenin de güzel olacağı ancak gizliden vermenin daha güzel olacağı ifade olunur. (Bakara 2/271) Bu ifadesiyle Sevgili Peygamberimiz vermeye teşvik etmiştir. Verirken de alan insanların rencide olmaması için gizlilik konusunu çok enteresan bir ifadeyle anlatmıştır: Sağ elin verdiğinden sol elin haberi olmaması! Elbette alan insanların da bir izzet ve gururu vardır. Verirken incitilmeden verilmelidir. İşte bu hassasiyete sahip olanlar da arşın gölgesindedir.

    • Yedinci ve son olarak Allah Resulü yalnız başına iken Allah'ı anan bir kimseyi zikrediyor. Bu kimse Allah sevgisiyle o kadar dolu ki gözlerinden yaşlar boşanıyor. İlahi aşk yüreğini adeta kavuruyor. Yürek yangınını göz yaşıyla söndürüyor; gönül toprağını göz yaşıyla suluyor. Allah'ı zikrederken, onun kitabını tilavet ederken kalbi ürperiyor, feyz ve rahmetle dolup taşıyor. Yüreği öylesine rikkat kazanmış, öylesine yufkalaşmış! Peygamber Efendimizin de kimi gecelerini böyle gözyaşları içinde geçirdiğini öğreniyoruz. İbadet ediyor, Kur'an okuyor ve göz yaşı döküyor Allah Resûlü (s.a.). O'nun en güzide sahabisi Hz. Ebu Bekir de böyle yufka bir yüreğe sahip. Mekke'de evinin önünde yaptığı mescitte göz yaşları içinde Kur'an okuyor. Kerimesi Hz. Aişe: "O çok yufka yürekli, çok gözü yaşlı biridir!" diye tarif ediyor onu. Hani denir ya bunu kâl ile ifade etmek mümkün değildir; illa hâl olarak yaşanmalıdır.

    Daire dönüp geliyor; maddi-dünyevi bir konu ile başlıyor hadisimiz, ruhi-manevi bir saha ile bitiyor. Müslüman dünya görüşünde iki ucun birleştirilmesidir bu. Dünyevi alanın tanzim edilmesi kadar, insanın gönül dünyasının, deruni-tasavvufi boyutunun zenginleştirilmesi de önemlidir bu dinde. Kanaatimize göre Allah Resûlü bu hadisiyle; İslam'ın evrensel prensiplerinin bir manifestosunu sunmuştur. İslam güneşinin temel renklerini yansıtan yedi renkli bir gök kuşağı gibidir bu hadis. Devletle ilgili evrensel bir prensipten, ibadet konusuna, ikili ve toplumsal ilişkilere, hayır işlerinde dikkat edilecek ölçüye ve insanın Allah ile ilişkisindeki hassasiyete kadar İslam'ın bu değerlere verdiği renk ortaya konuyor. Yedi rakamının kesretten kinaye, yani çokluğun simgesi olduğunu düşünürsek, diğer prensiplere uzanan bir boyutun varlığını da görürüz bu maddelerde.

  30. 2007-04-05 #30
    KÜÇÜK HAFIZ KIZ

    İlkokulu bitirip kursa gelmişti.Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti.Kayıt için adını sorduğumda hiç de çekinmeden
    -Fatma Dedi ve ekledi
    -Eğer hafızlık yaptırmazsanız kayıt olma istemiyorum.
    Böyle tehdit edecesine konuşması onun yaşından daha olgun gösteriyordu.Tebessümle;
    -Korkmayın küçük hanım, siz isteyin hafızda yaparız hocada…
    O küçük gözlerinin içi parıldadı birden.Annesi;
    -Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, illede hafız olacağım der de, başka bir şey demez.Bizim köyün hocasından duymuş.Peygamberimiz(SAV), ''Hafız olanlara Cennette taç giydirilecek'' demiş herhalde siz daha iyi bilirsiniz ya, köylü kafası, bizde bu kadar duyduk anladık buda çocuk işte.
    -Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilensede teslim olsa siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allah'a sonra bize emanet.
    Kadıncağız elime yapıştı öpecekken geri çektim utandım.Tuttum ben onun elini öptüm, gözleri yaşardı.
    -Hoca hanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık.
    -Estağfirullah teyze o ahirette belli olur. Dedim
    Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığım Fatma'nın Erzurumlu olduğunu öğrendim.Biran düşündüm, küçükcük nasıl kalacak buralarda.
    Zaman ilerledikçe Fatma'nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni azimliydi, geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez.Böyle devam ederken, arada bir bana gelip soru soruyordu.Bir gün;
    -Hocam hafız olmak için Kur'an-ı bitirmek mi lazım.Diye sordu.Bende,
    -Tabiki hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın.
    Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi.Bir şey demek istiyordu sanki tereddüt etti döndü arkasını gitti.Derslerin arasında onlara sürekli Kur'an ezberlemekler işin bitmeyeceğini, mutlaka içindekileri uygulamak gerektiğini hatırlatıyordum.Talebelerden biri,
    -Hocam Fatma'nın annesi ona abdestli olmayanların hafızlara dokunamayacağını söylemiş, doğrumu?Diye sordu
    -Çok ilginç doğrusu Maşallah.Osmanlı zamanında atalarımız Kur'an-a ve hafız'a kıymet verdiklerinden öyle yaparmış.Dedim çok hoşlarına gitmişti.Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı.Görsünler dedim içimden, bu yaşta buralara gelmişler.Allah'ın kelamını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.
    Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu.Zaman geçtikçe Fatma2nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu.Bir gün dersini iki kez aksatınca sordum,
    -Ne oldu yoksa anneni mi özledin?
    -Hayır Dedi
    -Neden moralin bozuk?Çok fazla hasta oluyorsun Dedim
    -Yanlış anlamayın inanınki annemi özleyip gitmek istediğim yok.Burayı çok seviyorum.Allah'ımdan çok korkuyorum buraları terk edersem bana ahrette hesap sormaz mı?
    Bir şey diyemedim.Suçlu gibi hissettim kendimi.O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi !...
    Onu hayranlıkla izliyordum.Bir gün çok rahatsızlandı doktora götürmek zorunda kaldık birçok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanım,
    -Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder,Dedi
    Şaşkınlıkla;
    -Neden ,Diye sordum.
    Bana,
    -Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın, fakat bu talebe kanser.Dedi
    Adeta başımdan aşağı kaynar su dökülmüştü.Sanki her tarafımı şefkat sarmıştı.Hastahaneden
    Ayrılırken Fatma'ya hiç bir şey demedim,diyemedim oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu.Kulağıma eğilerek ,
    -Hocam Azrail insanların canını alırken nasıldır?
    Ağlamamak için kendimi zor tuttum,
    -Güzel bir surettir mü'min kullara,Dedim.
    Sevindi, sanki mırıldandı,
    -Belki hafız olamam ama Elmandülillah mü'minim ,Dedi
    Şimdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu.Demek ki hastalığını biliyordu hafız olmak için Kur'an-ı bitirmesi gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Birkaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık.Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk.Evine gitmesi gerekiyordu.Ailesi geldi Fatma yanıma gelerek,
    -Bana kızmadınız değimli?Eğer söyleseydim belki beni kursa almazdınız.
    -Ne demek nasıl kızarım sana.Hem sonra sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye.Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah.
    Öyle sevindi ki sarıldı boynuma,
    -Gerçekten de şimdi hafız sayılırmıyım?Anne bak, duydun değimli ?
    Ya Rabbi bu ne aşktı !...
    Rabbimin hikmeti tecelli etsede iyi olsaydı şu Fatma ne güzel bir kul olurdu.Böylece Fatma'yı gözyaşları ile Erzurum'a uğurladık.Çok geçmedi.Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştı haberini verdi.Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım.Bana hafızlık tacını merak ettiğini rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.
    Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı Fatma'nın annesiydi.Ağlamaklı bir sesle,-
    -Hoca hanım Fatma'yı uğurladık.Rica etsem bir hatim okuturmusunuz?
    Deyince bende dayanamadım ağlamaya başladım.annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan,
    -Size ölmeden önce şunu söylememi istedi, ''anneciğim hocama söyle Azrail söylediğinden de güzelmiş.'' Dedi
    Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakırmısın hiç?


    sponsorlu bağlantılar
  31. 2007-04-05 #31
    Tanıtım:
    Çinliler tarafından işkencelere uğrayan birinin başından geçen olaylara biraz dînî açıdan eklemeler yapılarak yazılmış ibret dolu olayların anlatıldığı sürükleyici bir yazı.





    TIKLAİNDİR

  32. 2007-04-08 #32
    Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü,zayıfladı, toprakta biten otlari yemek isteyen eseğin ağırlığını çekemedi ve güm. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmis. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yukseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı. Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.(Ne bazeni, çoğu zaman.) Toz toprakla örtmeye calışanlar çok olur. Bunlarla basetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile
  33. 2007-04-15 #33
    Bu cennetin kokusudur......

    Eski zamanların birinde saf mı saf temiz mi temiz, her şeye ve herkese kanan bir adam yaşarmış. Tüm muradı insanlara hizmet edip Rabbinin rızasını kazanmakmış. Fakat bazı kendini bilmez insanlar, onun bu saflığından yararlanıp, ona kötü şakalar yaparlar, üzerlermiş. Gel zaman git zaman, bu saf adamın köyünden bir grup insan umre ziyareti yapmaya karar verirler. Giderlerken bu adamcağızı da yanlarında götürmeye karar verirler. "Yolda biraz takılırız, zaman geçiririz." diye.

    Nihayet uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra yüce Allah'ın evi Beytullah tüm heybetiyle görünmüş. Müslümanlar ve bizim iyilik timsali saf adamımız, heyecan ve sevinçle ona koşmuş ve umre vazifelerini yerine getirmişler. Yaklaşık on gün burada ibadet ve taatla meşgul olan kafile artık toparlanıyormuş. Şimdi Res&#251;lullah'a varma zamanı gelmişti. Nur şehir Medine'ye gitmek için yola koyulmuşlardı. Mekke'den bir mil mesafe ayrılmışlardı ki, içlerinden biri çantasından birtakım kâğıtlar çıkarmış, acele ile arkadaşlarına dağıtmaya başlamış. "Bu nedir?" diyenlere:

    "Susun, sessiz olun. Bizim saf adam duymasın, ona müthiş bir oyun hazırladım." demiş.

    Kafilede olan herkese dağıtmış. O kâğıtlardan sadece saf adama vermemiş. Arkadaşları dayanamamış, "Çabuk anlat, oyunun nedir?" demişler. Adam:

    "Bakın, birazdan saf adam gelecek. Bizlere ellerimizdeki kâğıtların ne olduğunu soracak."

    "Eee, biz ne diyeceğiz?" diye atılmış arkadaşları.

    "Diyeceğiz ki, bu kâğıtlar bize cennetten gelmiştir. Umre ziyaretimizi kabul eden Allah, bizlere beraatlarımızı gönderdi." diyeceğiz.

    Arkadaşlarından bazıları:

    "Fakat bu çok ağır bir şaka." dedilerse de bu işi yapmaya karar verdiler.

    Biraz sonra saf adam yanlarına gelmişti. Birde ne görsün, herkesin elinde birtakım kağıtlar, onu öpüp kokluyorlar. Dayanamadı:

    "Ey benim arkadaşlarım! Nedir o elinizdeki öpüp kokladığınız kâğıtlar?" diye sordu.

    Hepsi birbirlerine kaş göz edip gülüşmüşlerdi. Bu oyunu hazırlayan zat ona:

    "Aaa, senin bu kâğıtlardan haberin yok mu?"

    "Hayır, yok."

    "Ama nasıl olur, bak, hepimize gönderildi bundan."

    "Fakat anlamıyorum, nedir onlar? Kim gönderdi?"

    "Kim olacak, umremizi ve ibadetlerimizi beğenip kabul eden Allah gönderdi."

    Saf adam âdeta beyninden vurulmuştu. Son baharda yaprakları dökülüp en ufak bir rüzgârda titreyen bir gül ağacı yaprağı gibiydi. Dudakları: "Rabbim! Rabbim! diye kıpırdıyordu.

    Aniden yönünü Mekke'ye çevirdi. Kâbe karşısındaydı; birden olanca kuvvetiyle koşmaya başladı. Arkadaşlarının "Dur, gitme! Şaka yaptık." sözlerini duymuyordu bile. Onun gönlü yanmıştı, hem de nasıl bir yangın… Belki Nil nehri oraya aksa, söndüremeyecekti. Düşüyor, kalkıyor, ağlıyordu. Sonunda kavuşmuştu Beytullah'a. Ona öyle bir sarıldı ki, gözyaşlarını, Kâbe'nin örtüsü içine çekiyordu. Kalbini âlemlerin Rabbi olan Allah'a bağlamış haykırıyordu:

    "Ey yüceler yücesi Allah'ım! Ey benim Rabbim! Niye benim beraatımı vermedin, ne kusur ettim? Allah'ım! Arkadaşlarım öyle mutlu ve sevinçli, ben böyle boynu bükük yetim kaldım. Rabbim! Sana yalvarıyorum! Benim de beratımı ver. Ne olur Allah'ım, beratımı ver!"

    O, böyle yalvarırken, kafasına bir şeyin değip yere düştüğünü hissetti. Bir de ne görsün, arkadaşlarının ellerindeki kâğıtlardan çok daha güzel bir kâğıt. Hemen aldı, sevinçten ne yapacağını şaşırmıştı. Hemen kalktı kafilesine doğru koşmaya başladı. Bir yandan da bağırıyordu:

    "Aldım! Aldım! Ben de beratımı aldım!…"

    Arkadaşlarının hepsi şaşırmıştı. Adam yanlarına gelince, hemen elindeki kağıdı aldılar. O da neydi? Bu kâğıt nasıl da güzel kokuyordu! Hayatlarında hiç bu kadar güzel bir koku koklamamışlardı. Üstelik çok garip harika desenli bir kâğıttı. Şimdi hepsi telaşlanmışlardı, işin içinde bir iş vardı. Hiç vakit kaybetmeden hemen Mekke'ye döndüler ve o devrin büyük âlimi bir büyük zata gittiler. Kâğıdı ona verdiler. O âlim zat kâğıdı eline alır almaz, ayağa kalktı.

    "Sübhanallah! Bu cennet kokusudur." dedi. Kâğıdı açınca hayret ve dehşeti arttı:

    "Bu," dedi, "bu bir berattır. Falan adama yazılmıştır. Hem de nur mürekkeple yazılmıştır."

    Hepsi donmuşlardı. Kimileri hüngür hüngür ağlıyordu. &#194;lim o saf adamı kucaklamış sakallarından, yüzünden, ellerinden öpüyordu.

    "Ne olur bana dua et!" diye rica ediyordu.

    Allah, bu saf kuluna rahmet etmiş, ona nazar edip mükâfatlandırmış ve arkadaşlarına da bir ders vermişti.

    Allah res&#251;lü'nün diyarından selâm var



  34. 2007-04-19 #34
    ibrahim ethem hz.'nin birgün çölden geçmesi gerekiyormuş;tabii Allah dostları Allah'a tam teslim oldukları için mübarek yanına hiç yiyecek almamış;sadece namaz vakti geldiği zaman bir kuyu bulup su çekebilmek için yanına ip almış... Bir miktar yol yürümüş ve namaz vakti gelmiş,hemen bir kuyu bulup ipi sarkıtmış fakat ip kısa gelmiş;Çaresiz teyemmüm almış ve namazını eda etmiş;Tam selam vermiş kuyunun başına bir geyik gelmiş,geyik kafasını kuyuya uzatınca su yükselmiş ve geyik kana kana suyunu içmiş ve koşarak oradan uzaklaşmış... İbrahim ethem hz.gördüklerinden çok etkilenmiş;tam bu olayın nasıl olduğunu anlamaya çalışırken Cenab-ı Allah'tan bir nida duymuş: Ey İbrahim;Geyik suyu bizden istedi biz geyiğe suyu verdik;Sen suyu ipten istedin,sende suyu bizden isteseydin biz sana da suyu verirdik... Bunun üzerine İbrahim ethem hz.ipi de kaldırıp atmış ve yoluna o şekilde devam etmiş.... Değerli kardeşlerim bunu sizlerle paylaşmak istedim;Sürç-ü lisan ettiysek affola...
  35. 2007-04-19 #35
    Hz. Peygamberle İlgılı Kissalar




    1 - Hz. Peygamber (s.a.a)'in Gülümsemesi
    Bir gün Resulullah (s.a.a) gülümseyerek göğe bakıyordu, bir adam Hazretin gülmesinin sebebini sorunca Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: "Evet göğe bakıyordum, iki melek, kendi yerinde ibadetle meşgul olan mümin bir kulun gece gündüz yaptığı ibadetlerinin mükafatını yazmaları için yeryüzüne indiler, fakat onu, hasta olduğundan dolayı ibadetgahında bulamayınca göğe çıkıp Hak Teala'ya şöyle arz ettiler: "Ey Rabbimiz! Biz o mümin kulun ibadetini yazmak için her zamanki gibi onun ibadetgahına gittik, fakat onu orada bulamadık, hasta yatağına düşmüştü."

    Allah-u Teala, o meleklerin cevabında şöyle buyurdu: "O mümin kul, hasta yatağında olduğu sürece, her gün ibadetgahında olduğu zaman ona yazdığınız her günün sevabı miktarınca ona sevap yazın. Hasta yatağında olduğu müddetçe onun hayır amellerinin mükafatı bana aittir; onun mükafatını ben vereceğim." (1)

    2 - Sıraya Riayet Edin
    Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Bir gün Resulullah (s.a.a) istirahat halinde idi. Oğlu İmam Hasan su istedi. Resulullah (s.a.a) de bir kaba biraz süt sağıp onu Hasan'a (a.s) verdi. Hüseyin (a.s) bu durumu görünce sütü almak için yerinden kalktı. Ama Resulullah (s.a.a) ona mani olup sütü Hasan'a verdi. Bu durumu görünce şöyle dedim: "Ya Resulellah! Güya Hasan'ı daha çok seviyorsun" Resulullah cevaben buyurdular ki: "Hayır, öyle değildir. Benim Hasan'ı savunmamın sebebi, öncelik onun hakkı olduğu içindir. Çünkü O, daha önce su istemişti, sıraya riayet etmek gerekir." (2)

    3 - Resulullah (s.a.a)'in Ağlaması
    Resulullah (s.a.a) bir gece zevcesi Ümmü Seleme'nin evinde idi. Gece yarısı uykudan kalkıp evin karanlık bir köşesinde dua ve ağlamakla (Allah'a yalvarıp yakarmakla) meşgul oldu. Ümmü Seleme, Resulullah (s.a.a)'ı yatağında görmeyince kalkıp onu aramaya koyuldu. Bir de baktı ki Resulullah (s.a.a) evin karanlık bir köşesinde durup ellerini göğe kaldırmış, ağlayarak Allah'a şöyle yalvarıp yakarıyor:

    "Allah'ım! Bağışladığın nimetleri benden esirgeme. Beni, düşmanların bana gülme vesilesi kılma, kıskançları bana musallat etme.

    Allah'ım! Beni kurtardığın kötülük ve çirkinliklere geri çevirme.

    Allah'ım! Beni hiçbir zaman ve hiçbir an kendi başıma bırakma; kendin beni her şeyden ve her afetten (beladan) koru."

    Ümmü Seleme Resulullah (s.a.a)'in bu durumunu görünce ağlayarak kendi yerine döndü. Resulullah (s.a.a) Ümmü Seleme'nin ağlama sesini duyunca, ona doğru gidip ağlamasının sebebini sordu.

    Ümmü Seleme şöyle dedi:

    "Ya Resulellah! Senin ağlaman beni ağlattı. Sen neden ağlıyorsun? Siz Allah katında olan onca büyük makam ve yakınlığınıza rağmen Allah'tan böyle korkuyorsunuz, Allah'tan bir an bile sizi kendi başınıza bırakmamasını istiyorsunuz, o halde vay bizim halimize!"

    Resulullah (s.a.a) onun sözüne karşılık şöyle buyurdular:

    "Nasıl korkmayayım, nasıl ağlamayayım, nasıl kendi akıbetimden korkmayayım, nasıl kendi makam ve mevkime güveneyim! Oysa ki Allah Teala, Hz. Yunus'u bir an kendi haline bıraktı ve onun başına gelmemesi gereken şey geldi!" (3)

    4 - Âmanın Yanında Hicabı Korumak!
    Ümmü Seleme şöyle diyor:

    Peygamber (s.a.a)'in huzurunda idik. Meymune isminde olan hanımlarından birisi de orada idi. Bu esnada âma (kör) olan İbn-i Ümmü Mektum Resulullah'ın huzuruna geldi. Resulullah (s.a.a) bana ve Meymune'ye; "İbn-i Ümmü Mektum'un karşısında hicabınızı (kendinizi) koruyun."

    Ya Resulellah, o âma değil midir, hicaplı olmamızın ne anlamı vardır? dediğimizde de şöyle buyurdular:

    "Siz de mi körsünüz? Siz onu görmüyor musunuz?" (4)

    5 - Kötü Ahlaklılık Kabir Azabına Sebep Olur
    İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

    "Sa'd bin Muaz'ın ölüm haberini Resulullah (s.a.a)'e verdiklerinde, Hazret kalkıp ashabıyla birlikte onun evine gittiler. Resulullah'ın emri ile Sa'd'a gusül verdiler. Gusül ve kefenleme işleminden sonra onu bir tabuta bırakıp defnetmek için kabristana götürdüler.

    Cenazeyi teşyi ederken Resulullah (s.a.a) yalın ayak ve abasız hareket ediyordu, kabrin yakınına ulaşana dek bazen tabutun sağ, bazen de sol tarafını tutuyordu. Resulullah (s.a.a)'in bizzat kendisi kabrin içine girip cenazeyi kabre bıraktı; taş, tuğla ve diğer şeylerin getirilmesini emretti. Daha sonra mübarek elleriyle cenazenin üzerini kapatıp onun üzerine toprak döktüler.

    Bu esnada Sa'd'ın annesi kabrin kenarına gelerek şöyle dedi: "Ey Sa'd ! Cennet sana kutlu olsun."

    Resulullah (s.a.a) bu sözü ondan duyar duymaz şöyle buyurdular: "Ey Sa'd'ın annesi !Sus! Allah adına bu kadar kesin ve yakin ile konuşma. Şimdi Sa'd kabir azabına duçar olmuştur ve bundan dolayı eziyet görür."

    Daha sonra kabristandan geri döndüler. Hz. Peygamber'le birlikte olan halk şöyle dediler: "Ya Resulellah ! Sa'd için yaptığın işleri şimdiye kadar hiç kimse hakkında yapmamışsınız. Ayak yalın, abasız onun cenazesini teşyi ettiniz; tabutun bazen sağ bazen de sol tarafından tutuyordunuz !"

    Resulullah (s.a.a) onların cevabında şöyle buyurdular:

    "Melekler de abasız ve ayakkabısız idiler; ben de onlara uydum, elim Cebrail'in elinde olduğundan dolayı o tabutun neresinden tutuyorduysa ben de o tarafından tutuyordum."

    Halk bu sözleri duyunca şöyle dediler:

    "Ya Resulellah ! Sa'dın cenazesine namaz kıldınız, mübarek ellerinizle onu kabre bıraktınız, kabri kendi elinizle düzelttiniz, yine de kabir Sa'd'ı sıktı mı diyorsunuz?"

    Resulullah (s.a.a) cevaben: "Evet, kabir azabına duçar oldu. Çünkü o, evinde kötü ahlaklı idi, kabir azabı bundan dolayı idi." (5)

    6 - Bereketli On Dirhem
    Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) tarafından O'na bir gömlek almak için çarşıya gitmekle görevlendi. Hz. Ali (a.s) da çarşıya gidip on iki dirheme bir gömlek alarak eve döndü.

    Resulullah (s.a.a): "Bu gömleği kaça aldın?" diye sordu.

    Hz. Ali: "On iki dirheme." dedi.

    Resulullah (s.a.a): "Bu gömleği öyle sevmiyorum, bundan daha ucuzunu istiyorum. Acaba satıcı bunu geri almaya hazır olur mu?" buyurdu.

    Hz. Ali (a.s) şöyle diyor: Gömleği alıp çarşıya döndüm, Peygamber'in isteğini satıcıya ilettim, satıcı da kabul etti. Parayı alıp Peygamber (s.a.a)'in yanına döndüm. Bir gömlek almak için Resulullah (s.a.a) ile birlikte çarşıya doğru hareket ettik. Yolun yarısında Resulullah (s.a.a)'ın gözü, ağlayan bir cariyeye ilişti. Resulullah (s.a.a) onun yanına gidip; "Neden ağlıyorsun?" diye sordu. Cariye cevaben şöyle dedi. "Ev sahibi bana dört dirhem verdi, bir şeyler almak için beni çarşıya gönderdi. Fakat ben parayı nasıl kaybettiğimi bilemiyorum, şimdi eve dönmekten korkuyorum."

    Resulullah (s.a.a) on iki dirhemden dört dirhemi cariyeye verdi ve; "İstediğin şeyleri al ve eve dön" diye buyurdular.

    Resulullah (s.a.a) Allah'a şükredip çarşıya doğru hareket etti, çarşıdan dört dirheme bir gömlek alıp giydi. Eve döndüğünde, yol üzerinde bir çıplağı görünce gömleğini çıkarıp ona verdi. Kendisi tekrar çarşıya geri döndü, yine dört dirheme bir gömlek alıp giydi ve eve doğru hareket etti. Yolun yarısında yine aynı cariyeyi üzüntülü ve şaşkın bir halde gördü. Bunun üzerine; "Neden evinize gitmedin?" diye sordu.

    Cariye: "Ya Resulellah, gecikmişim, beni dövmelerinden korkuyorum." dedi.

    Resulullah: "Gel birlikte gidelim, evinizi bana göster ben affetmeleri için aracı olurum." buyurdu.

    Resulullah (s.a.a) o cariye ile birlikte yola koyuldu. Evlerine yetiştiklerinde cariye; "İşte bu bizim evdir" dedi.

    Resulullah (s.a.a) kapının arkasından yüksek bir sesle; "Ey ev sahibi! Selam'un- aleykum" dedi. Bir cevap gelmedi. Tekrar ikinci kez selam verdi, yine bir cevap duyulmadı. Üçüncü kez bir daha selam verdiğinde; "Aleyke's- selam ya Resulellah ve rahmetullahi ve berekatuh" diye cevap verdiler.

    Resulullah (s.a.a); "Neden ilk defa cevap vermediniz? Acaba benim sesimi duymadınız mı?" diye sordu.

    Ev Sahibi; "İlk defasında duyduk, senin olduğunu bile anladık." dedi.

    Resulullah (s.a.a): " Öyleyse neden geç cevap verdiniz?" diye sordu.

    Ev sahibi: "Senin sesini bir kaç defa duymak istedik." dedi.

    Resulullah (s.a.a): "Sizin bu cariyeniz gecikmiştir, onu muahaza etmemeniz (cezalandırmamanız) için size ricaya geldim." dedi.

    Ev sahibi: "Ya Resulullah! Sizin mübarek ayağınızın hürmetine bu cariye artık şimdiden azattır (hürdür)." dedi.

    Daha sonra Resulullah (s.a.a) kendi kendisine şöyle dedi: "Allah'a şükür, ne de bereketli on iki dirhemdi! İki çıplağı örttü, bir köleyi ise azat etti." (6)

    7- Ya Resulellah! Bana Tavsiye Et!
    Hz. Ali (a.s) şöyle diyor:

    Bir şahıs Resulullah (s.a.a)'in huzuruna gelerek Hazretin ona tavsiye etmesini istedi. Resulullah (s.a.a) ona şöyle tavsiye ettiler:

    "Benim sana tavsiyem şudur ki; parçalansan, ateşe atılıp yakılsan bile Allah'a şirk koşma.

    Annene ve babana eziyet etme; eğer dünyadan göçmeni bile emretseler öyle yap.

    İhtiyacından fazla kalan malını dini kardeşinin ihtiyarına bırak.

    Müslüman kardeşinle karşılaştığında açık yüzlü ol.

    Halka ihanet etme.

    Gördüğün her Müslümana selam ver.

    İnsanları İslam'a doğru davet et.

    Bil ki, her sorunu çözmenin (sıkıntısı olanın sıkıntısını gidermenin), Hz. Yakub'un oğullarından bir köleyi azat etmek kadar sevabı vardır.

    Bil ki, şarap ve her sarhoş edici şey de haramdır." (7)

    8- Yetimler İçin Ağlamak
    Uhud savaşında İslam savaşçılarından çoğu şahadete erişti, Hz. Hamza da o savaşta şehit düştü, hatta Hz. Peygamber (s.a.a)'in şehit olduğu haberi bile yayıldı.

    Savaş sona erdikten sonra, Medine kadınları Uhud'a doğru hareket edip Peygamber (s.a.a)'in istikbaline koştular; herkes kendi şehitlerini bırakıp, Peygamber'i sorup arıyorlardı.

    Bu arada Cehş'in kızı Zeynep Peygamber (s.a.a) ile karşılaştı.

    Hz. Peygamber: "Sabırlı ve tahammüllü ol!"dedi.

    Zeynep: " Niçin?" diye sordu.

    Hz. Peygamber: "Kardeşin Abdullah'ın şahadetinden dolayı." diye buyurdu.

    Zeynep: "Şahadet onun için kutlu ve mübarek olsun!" dedi.

    Hz. Peygamber: "Sabret!" dedi.

    Zeynep: "Ne için?" dedi.

    Hz. Peygamber: "Dayın Hamza'nın şahadetinden dolayı." diye buyurdu.

    Zeynep: "Biz hepimiz Allah'tanız ve hepimiz O'na doğru döneceğiz, şahadet makamı ona mübarek olsun!" dedi.

    Resulullah (s.a.a) biraz durduktan sonra Zeyneb'e dönerek şöyle buyurdu: "Sabırlı ol!"

    Zeynep: "Şimdi niçin?" diye sordu.

    Resulullah:"Eşin Mus'ab bin Umeyr'in şahadetinden dolayı." diye buyurdu.

    Zeynep bu sözü duyunca yüksek bir sesle ağladı ve can yakıcı bir şekilde sızladı. Zeyneb'e; "Neden kocan için böyle ağlıyorsun?" diyenlere şöyle cevap verirdi: "Ağlamam kocam için değildir. Çünkü o Peygamber (s.a.a)'in yanında şahadet makamına erişmiştir. Benim ağlamam onun yetimleri içindir. Zira eğer çocuklar babalarını benden sorarlarsa onlara ne cevap vereyim?" (8)

    9- Dostlarla Müdara
    Ebu Hureyre şöyle diyor:

    Resulullah (s.a.a) bir gün oturdukları halde birden dişleri görülür bir şekilde güldüler. Gülmesinin sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:

    "Ümmetimden iki kişi gelip Allah Teala'nın huzurunda duracaklar; onlardan biri diyecek ki: "Allah'ım! Benim hakkımı ondan al!

    Allah Teala buyuracak ki: "Kardeşinin hakkını ver!"

    Borçlu adam arz edecek ki: Allah'ım! Benim iyi amellerimden bir şey kalmamıştır (ona verecek dünyevi bir malım da yoktur)."

    Hak sahibi de diyecek ki: "Ey Rabbim! Öyleyse benim günahlarımdan yüklensin!"

    Sonra Resulullah (s.a.a)'in gözlerinden yaşlar boşanarak şöyle buyurdular:

    "O gün (kıyamet günü) öyle bir gündür ki insanlar, günahlarının başka bir kimseye yüklenmesine ihtiyaç duyarlar. Allah Teala hakkını isteyen kimseye şöyle buyurur: "Gözlerini çevir, cennete doğru bir bak, ne görüyorsun?"

    O zaman başını kaldırıp güzel nimetleri görünce hayretle; "Allah'ım! Bunlar kimin içindir?" diyecektir.

    Allah Teala: "O hakkın değerini bana veren kimse içindir." buyurur.

    Hak sahibi: "O hakkın değerini kim sana ödeyebilir?" diye sorar.

    Allah Teala: "Sen." diye cevap verir.

    Hak sahibi: "Ben nasıl ödeyebilirim?" diye sorar.

    Allah Teala: "Ondan geçmenle (hakkını bağışlamanla)." diye cevap verir.

    Hak sahibi: "Allah'ım! Ondan geçtim." der.

    Daha sonra Allah Teala buyuracak ki: "Dini kardeşinin elini tut, birlikte cennete gidin !"

    Bu esnada Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: "Takvalı olun, birbirinizin arasını bulun!" (9)

    10- Çaba Veya Zengin Olma Yolu
    Bir adam bir şey istemek için Hz. Peygamber'in yanına gitti. Oraya ulaştığında Resulullah (s.a.a)'in şöyle buyurduğunu duydu:

    "Kim bizden bir şey isterse veririz, kim ihtiyaçsız olmaya çalışırsa Allah onu ihtiyaçsız kılar."

    Adamcağız Resulullah (s.a.a)'in bu sözünü duyunca Hazretten bir şey istemeden huzurlarından ayrıldılar. İkinci kez yine Resulullah'ın yanına gelip bir şey istemeksizin evine geri döndü. Üçüncü kez yine Resulullah'tan aynı sözü duyunca bir şey istemeksizin evine geri döndü.

    Sonra komşusundan bir balta emanet alıp çöle çıktı, bir miktar odun toplayıp pazara götürerek bir buçuk kilo arpaya odunları sattı. Elde ettiği arpayı, ekmek yaparak ailesiyle birlikte yediler. Adam yılmadan bu işine devam etti, ilk önce bir balta satın aldı, daha sonra elde ettiği kazançtan iki genç deve ve bir köle aldı, böylece durumu düzelip zenginleşti. Daha sonra Resulullah'ın yanına giderek macerayı Hazrete anlattı. Resulullah (s.a.a) onun sözünü dinledikten sonra şöyle buyurdular:

    "Demedim mi kim bizden bir şey isterse ona veririz, ihtiyaçsız olmaya çalışırsa Allah onu ihtiyaçsız kılar?!" (10)

    sponsorlu bağlantılar
  36. 2007-05-21 #36
    PEKİ SİZİN HEDİYENİZ HAZIR MI?


    Sokakta düşünceli bir şekilde yürüyordu, az kalsın önündeki duvara çarpacaktı ki son anda duvarı fark edip hızlıca bir dönüş yaptı. En sevdiği arkadaşının doğum günü yaklaşmıştı. Ona ne almalıydı? "bu sefer bir şey olmalı " dedi Yasemin, "çok güzel bir şey!" Aslında bu ilk telaşı değildi, her sene mayıs ayı yaklaştı mı bir düşünce alır giderdi Yasemin'i. Durumları hiç iyi değildi; hafif eskimiş, tek katlı, önünde küçücük bahçesi olan bir evde oturuyorlardı.
    Eve gittiğinde annesi evde yoktu. Anlaşılan henüz işten gelmemişti. Sakat babacığı ise bir kenarda oturmuş, elinde tespihi, bir şeyler mırıldanıyordu. Kızını görünce gülümsedi. Sanki babası için ilaçtı Yasemin, onu görünce gülümserdi hep böyle. Yasemin o kadar dalgındı ki babasının "kızım bir şeyin mi var?" sorusunu ta neden sonra fark etti. "Yook " dedi cılız bir sesle.
    Eve gelince hayalleri de büsbütün suya düşmüştü. "Çaresiz yine elim boş gideceğim, bu sefer ne desem acaba?" dedi acı acı gülümseyerek.
    Ertesi sabah kalktığında annesinin hazırladığı kahvaltı sofrasına oturdu. "buldum" dedi hızlıca, gözlerinin içi parlayarak. Daha elini hiçbir şeye uzatmadan kalktı sofradan, doğru bahçeye yöneldi. Annesi hiçbir şey anlamamıştı, "Ah gençlik" dedi içinden.
    Kapılarının önündeki o minik bahçeyi büsbütün gül fideleriyle doldururdu Yasemin. Onları sular, zamanı gelince budar ve her sabah hepsiyle tek tek vedalaşmadan asla okulun yolunu tutmazdı. Onlar da Yasemin'in sevgisine öyle bir karşılık verirlerdi ki, kapının önünden geçenleri kıskandıracak güzellikte açar, Efendileri (a.s)'ı anımsatabilmek için tüm insanlığa, o güzel kokularını mahallenin öbür ucuna kadar yayarlardı.
    Yasemin bahçede tek bir gül bırakmadan hepsini topladı içi cız ede ede... Tam iki sepet gül vardı elinde. Pazara götürüp sattı bir çiçekçi kadına. Yasemin'in yüreğinden de bir şeyler gitti güllerle birlikte, evet bir şeyler… Ama sevmek buydu, gerçekten sevmek sevdiği için en sevdiklerinden vazgeçebilmek, sevdiğini ispat edebilmekti.
    Arkadaşıyla mahalledeki meydanlıkta buluşacaklardı. Gittiğinde karşısında gördü dostunu. İçi kıpır kıpır olmuştu. "haydi, çarşıyı dolaşalım, hem bir şeylere bakarız ha?" . Arkadaşı biraz şaşırdı. "olur" dedi usulca. Niyeti arkadaşının hoşuna giden bir şeyi öğrenip, ertesi gün ona götürüp sürpriz yapmaktı.
    Beraber gezeli iki saati geçmişti ama arkadaşı hiçbir şeyi beğenmiyordu. "A bak ne güzel bir çanta, ayakkabı" dediği her şeye burun kıvırıyordu. Yasemin ısrarlıydı. Almak istediği hediyeyi bulacaktı. Ancak sonuç tam bir hüsran oldu. Sonunda eve dönmeye karar verdiler. Tam o sırada, "Çok güzel çiçeklerim vardır be kızım almaz mısın?" diyen hafif tiz bir sesle irkildiler. Döndüklerinde arkadaşının yorgun yüzü bir anda değişiverdi: "Aman Allah'ım nasıl da güzel güller!". Ama Yasemin'i daha da şaşırtan başını kaldırdığında gördüğü gözlerin sahibiydi. Gördüğü, bu sabah güllerini sattığı çiçekçi kadındı. Arkadaşı sepetin içindeki, o güzel lalelerin, orkidelerin, papatyaların içinden gülleri seçip aldı. "Yasemin şu güllerin güzelliğine bakar mısın? Nasıl da güzel kokuyor! Sanki kokusunda bir şeyler var…"
    Neler vardı kokusunda? Tahmin etmek zor değil aslında Mevlana'nın deyimiyle, "Yere hangi tohumu attın da bitmediğini gördün?"
    Yere atılan her tohum biter, her sevgi meyvesini verir, her iyiliğin sonucu görülür, karşılıksız muhabbet kalmaz aslında. Yeter ki sen sevdiğine, gerçekten bağlandığına inan, hisset ve hissettir. Kendisi için feda ettiğin güller bile farklı kokar artık o insana.
    Bundan 1400 yıl önce de sevdiklerine sevdiğini ispat için ayaklandı tüm kâinat. O'nun için yaratılmışlardı, O olmasaydı yaratılmayacaklardı. Doğum günü yaklaşmıştı, ne yapmalıydılar? Kuşlar sevinçten ne yapacaklarını şaşırdılar, doğum günü yaklaşmıştı, nehirler ne yapmalıydı, bulutlar ne yapmalı, doğum günü yaklaşmıştı, ateş ne yapmalıydı?
    Önce nehirin biri dedi: "Artık akmayacağım o varken, edeple susmak yaraşır artık bana. Diğeri atıldı hemen: "Ben yıllardır bekledim, çağlamadım dağlardan, sadece onun istifasına sunmak istedim suyumu!". Bu sözleri duyan, bin yıldır sönmeden duran ateş ise sönüverdi aczinden. Gökteki küçücük bir bulut ise "Tamam artık hizmetkârıyım O'nun, bana düşen her zaman başında beklemek, güneşin sıcağından korumaktır O'nu" dedi güneşin O'nu yakmaktan hayâ edeceğini düşünemeyerek… Hepsi süslenmişti O'nun için, hepsi bir şeylerini, kimisi ise her şeyini feda ederek doğum gününe hazırlandılar. Sevgilerinin, muhabbetlerinin karşılığını almaları ise hiç uzun olmadı. Nisanın güzel bir sabahında teşrifleriyle mutlu etti Resulallah hepsini. Gelişiyle dünya nurlandı, gök nurlandı, yer nurlandı...
    Ancak ne yazıktır ki kimi insanlar fark edemedi bunu, anlayamadılar. Eğer anlasalardı, kâinat dile gelseydi de onlar da duysalardı, başından pislik saçmaları şöyle dursun verebilecekleri en son şeyi, canlarını O'nun savunduğu dava uğrunda sıraya koyarlardı. Belki âcizane ama tek hediyeleri bu olurdu. Belki de kimileri sırf O'nun Rabbi istedi diye yıllarca bırakmadıkları törelerini bırakırlar, kimileri sabah akşam yanından ayrılmazdı, kimi çok sevdiği mallarından harcardı O'nun yolunda, kimi de ona ümmet olurdu ha, layıkıyla ümmet. Efendilerini en çok sevindirecek bu olmaz mıydı?
    Sahi, sormayı unuttum siz bir şeyler hazırladınız mı Efendinize (A.s) doğum gününde? 1400 yıl sonra yeniden doğum gününde ne hediye etseniz daha çok sevinirdi Kâinat serverine?




    Karanfilce…

  37. 2007-06-04 #37
    yesil elbise..


    Yolda karşılastığımızda ezan okunuyordu.
    -"Gel seni camiye götureyim" dedim. "Bugün cuma biliyorsun."
    -"Sende benim camiye gitmedigimi biliyorsun."dedi.
    -"Biliyorum ama sebebini gerçekten merak ediyorum."
    -"Ne bileyim,olmuyor işte. Hem pantolonumun ütüsü bozulup,dizleri cıkar diye endişe ediyorum."dedi.

    Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
    -"Herhalde şaka yapıyorsun. Bunun icin cami terk edilir mi?
    -"Ciddi söylüyorum. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin."dedi.
    Gerçekten de öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri; mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
    -"Peki" dedim. "Hayatında hiç camiye gitmedin mi?"
    -"Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim. Hem o yaşlarda dizlerimin aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum."
    Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmisti. Daha sonra tokalaşıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan iki ay sonra; kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen gittim. Bahcedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve yine yeşiller vardı üzerinde . Yavasca yanına yaklaştım ve Kısık bir sesle:
    "Hani camiye gelmiyecektin ?" dedim
    Hiç sesini çıkartmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu..

  38. 2007-06-04 #38
    Beterin de beteri var

    Mehmet işten çıkarılır. Eve gelip durumu bildirince, hanımı içeri almaz. Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar içilmektedir. Mehmet de aralarına katılır. Şeyh, sohbet esnasında; beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi kendine, (!.. postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin hizmet ediyor, keyfin yerinde… Elbette içinde bulunduğun duruma şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.

    Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince, evladım, sen de içinde bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der. Mehmet dayanamaz, şu an besbeter bir durumdayım Efendim… Hem işten kovuldum, hem de evden…

    Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder:
    "Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret."

    Mehmet, cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez. Bu sırada akşam olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Mehmet de, belki hanımı razı edersem diye dergahtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına "beni affet, perişanım" diye yalvarır. Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur, fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip karakola Fiürürler. Eşkaline bakınca bunu nezarete atarlar. Meğer o civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkali de bizimkine uyuyormuş. Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında geçirir.

    Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan bizimki feryat eder:
    - Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de…"

    Şeyh sözünü keser:
    - Beterinde beteri vardır.

    Bizimki dayanamaz:
    - Hocam anlatamadım galiba… Suçsuz yere hırsız damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine baksana…"

    Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Sille tokat birbirlerine girerler. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın sebebi araştırılır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek kişilik bir hücreye atarlar.

    O geceyi hücrede geçiren Mehmet, sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder:
    - Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret.
    Bizimki şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur:
    - Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar.

    Şeyh güler geçer.
    Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez.
    Şeyh gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena şekilde dayak yer. Üstelik de "Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı" diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar. Tek kişilik bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış, saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh tekrar ziyaretine gelir. Der ki:
    - Ooo… Ne kadar güzel… Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık çekmezsin."
    - Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor, üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz.

    Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır. Görevliler durumun vahametini görünce; "Bundan sonra bu hücrenin temizliğinden sen sorumlusun" diyerek bir kova su ile bez verip giderler.

    Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu şişlenir ölür, kalanı da yaralanır.
    Ertesi gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Mehmed'in yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusiyi ve hücreyi temizliyor, bir yandan da dua ediyorlar.
    - Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusiye hizmet ettiğimden dolmayı Mecusi müslüman oldu.

    Şeyhi görünce başını eğer:
    - Haklıymışsınız efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar. Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olur? Beni cinayetle bile suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de müslüman oldu, üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum.

    Şeyhi gülümser:
    - Beterin beteri olduğunu anladın demek… Sana bir müjde vereyim. Zaptiyelerin yanından geçerken duydum, gerçek hırsız yakalanmış.

    Mehmet çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu yaşayarak anlar.
    Yörenin bir zengini ona acır işe alır. Hanımı da iş güç sahibi olduğunu öğrenince onu tekrar eve kabul eder

  39. 2007-06-04 #39
    hapishanede kılınan namaz



    Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı….

    O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur'a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.
    Vâli dedi ki:
    - Hepsini hapsedin!

    Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:
    "Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!" diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek'at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı.
    Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:
    - Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?
    Müdür dedi ki:
    - Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz yaşları döküyor.
    - Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler.
    Vâli hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki:
    - Sizden özür.diliyorum.Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel!
    Demirci de cevabında dedi ki:
    -Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.
    - Neden gelemezsiniz?
    - Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huz&#251;runa edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın!
    Akıl isen nemâzı, çün saâdet tâcıdır.
    Sen namazı şöyle bil ki, mü'minin mi'râcıdır.

  40. 2007-06-12 #40
    Sen Namaz Kılmış Olmadın
    Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, isni Hallad olan, yeni öğrenmiş bir bedevi zat girdi. Rüku ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı.

    Sonra huzura gelerek selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve.
    - Dön namazını tekrar kıl, buyurdu.
    O zat dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.),
    - Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu.
    Bu hal üç defa tekerrür edince Hallad (r.a.) :
    - Ya Resulullah! Seni hak ile gönderen Allah'a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretirmisin? dedi.
    Bunun üzerine Efendimi z (s.a.v.):
    - Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur'an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu

    sponsorlu bağlantılar
  41. 2007-08-20 #41
    ellerinize sağlık
  42. 2007-08-21 #42
    HER İLMİN BİR BİLENİ VARDIR

    Nakşi yolunun büyüklerinden Abdulhâlık Gücdevanî (k.s) (vefat: hicri 617, miladi 1220) gençlik yıllarında hocası Şeyh Sadreddin Efendi'den tefsir dersi alıyordu. Şu ayete geldiler:



    "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. O haddi aşanları sevmez"50 Hocası ayetin tefsirini bitirince, Abdulhâlık Gücdüvanî, hocasına şunu sordu:

    "Efendim! Bu ayette bahsedilen gizli dua ve zikir nasıl yapılır. Eğer insan zikir ve duayı açıkça yapsa insanlar görür ve işitir. Bunda gösteriş tehlikesi var. Eğer bu zikri kendi içinden yapacak olsa onu da şeytan fark eder. Çünkü hadis-i şerifte: "Kan damarları içinde kanın dolaşması gibi, şeytan da insanın içinde dolaşır."51 Buyruluyor. İnsanlara ve şeytana fark ettirmeden Yüce Allah gizlice nasıl zikredilir?" Hocası soruyu hayranlıkla karşıladı ve:

    "Evladım! Bu ledünni, ilahi bir ilimdir. Allahu Teala dilerse seni dostlarından birisi ile buluşturur, o sana bu gizli zikri öğretir." Dedi. Abdulhalik Gücdüvanî (k.s) o dostu beklemeye başladı. Nihayet Allahu Teala kendisini önce Hz Hızır (a.s) ile ve daha sonra büyük arif Yusuf Hemadanî Hz.leri ile buluşturdu. Hz. Hızır (a.s) kendisine gizli yolla nefy u isbat (La ilahe illallah) zikrini öğretti. Hz. Yusuf Hemadânî (k.s) ise onun manevi terbiyesi ile meşgul oldu. Sonuçta onu insanları irşatla mezun etti.

    Meşhur Hoca Ahmed Yesevî (k.s) de Yusuf Hemadanî'nin halifesi ve Abdulhalık Gücdevanî'nin yol arkadaşıdır. Bu iki büyük veli aynı kaynaktan terbiye almışlardır. Tarihte ve günümüzde Türklerin ekseriyeti bu iki koldan gelen manevi feyiz ve terbiye ile tanışmıştır.


    BİR KESE ALTIN

    Süfyân-ı Sevrî hazretleri son anlarını yaşıyordu. Yastığının altından bir kese çıkardı. İçinde altınlar vardı. Yanındaki dostlarına, 'Bunu sadâka olarak dağıtın' buyurdu.

    Dostları bu hâli hayretle karşıladılar ve:'Allah Allah!Süfyân-ı Sevrî dünya malına ehemmiyet vermez, yanında dünyalık bulundurmazdı. Bu kadar parayı saklamanın sebebi ne ola ki?'diye birbirlerine sordular.

    Süfyân-ı Sevrî hazretleri onların şaşkınlığını görünce, durumu şöyle izah etti:

    'Bu para ile, ben, dinimi korudum. Şeytanımı ve nefsimi susturdum. Nefis ve şeytan ne zaman bana,'Giyecek bir şeyin yok. Bunlar için dünyaya çalış, dünyalık kazan diye vesvese vermeye çalışsalar onlara bu altınları gösterir, başımdan kovardım, Bu altınları onlara karşı silah olarak kullanırdım.'

    Altınlar dağıtıldıktan sonra, Süfyân-ı Sevrî hazretleri de vefat etti.

    BİR HİKMETİ VARDIR

    Adamın biri bir pislik böceği görür
    " Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.

    Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.

    Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
    - Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
    Yolcu getirilen böceği yakar ve külünüyaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
    - Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.


    İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:
    "Sa'd bin Muaz'ın ölüm haberini Resulullah (s.a.v)'e verdiklerinde, Hazret kalkıp ashabıyla birlikte onun evine gittiler. Resulullah'ın emri ile Sa'd'a gusül verdiler. Gusül işlemi bitinceye kadar Hazret kapı önünde ayakta bekledi. Gusül, henut ve kefenleme işleminden sonra onu bir tabuta bırakıp defnetmek için kabristana götürdüler.

    Cenazeyi teşyi ederken Hz. Resulullah (s.a.v) ayak yalın ve abasız olarak hareket ediyordu, kabrin yakınına ulaşana dek bazen tabutun sağ bazen de sol tarafını tutuyordu. Hz. Resulullah (s.a.v)'ın bizzat kendisi kabrin içine girip cenazeyi kabre bıraktı; taş, tuğla ve diğer şeylerin getirilmesini emretti. Bizzat kendisi iyice cenazenin üzerini kapatıyor ve: "Ben onun yakında çürüyeceğini biliyorum; ama Allah, kulu bir iş yaptığında onu sağlam yapmasını sever" buyuruyordu. Daha sonra mübarek elleriyle onun üzerine toprak döküp, güzelce mezarını düzlediler.

    Bu esnada Sa'd'ın annesi kabrin kenarına gelerek: "Ey Sa'd ! Cennet sana kutlu olsun" dedi.
    Hz. Resulullah (s.a.v) bu sözü ondan duyar duymaz şöyle buyurdular ki: "Ey Sa'd'ın annesi! Sus! Allah'tan taraf bu kadar kesin ve yakin ile konuşma. Şimdi Sa'd kabir azabına duçar olmuştur ve bundan dolayı eziyet görmektedir."

    Daha sonra Hazret orada bulunanlarla birlikte mezarlığı terkedip, geri döndüler. Bu arada halk Hazret'e: "Ya Resulullah ! Sa'd için yaptığın işleri, şimdiye kadar hiç kimseye yaptığını görmedik. Ayak yalın, abasız onun cenazesini teşyi ettiniz; tabutun bazen sağ bazen de sol tarafından tutuyordunuz !" dediler.

    Hz. Resulullah (s.a.v) onlara:
    "Melekler de abasız ve ayakkabısız idiler; ben de onlara uydum" cevabını verdi. Halk: "Bazen tabutun sağından, bazen de solundan tutuyordunuz" dediler. Hazret: "Elim Cebrail'in elinde olduğundan dolayı o tabutun neresinden tutuyorduysa, ben de o tarafından tutuyordum" buyurdu.

    Halk bu sözleri duyunca:
    "Ya Resulullah ! Sa'd'ın cenazesine gusül verilmesini emrettiniz, bizzat kendiniz ona namaz kıldınız, mübarek ellerinizle onu kabre bıraktınız, kabri kendi elinizle düzelttiniz, bütün bunlara rağmen, yine de: "Kabir Sa'd'ı sıktı" buyurdunuz.

    Hz. Resulullah (s.a.v) cevaben: "Evet, kabir azabına duçar oldu. Çünkü o, evinde kötü ahlaklı idi, kabir azabı bundan dolayı idi" buyurdular

  43. 2007-08-21 #43
    DÖRT KAPI
    1- Şeriat Kapısı
    2- Tarikat Kapısı
    3- Marifet Kapısı
    4- Hakikat Kapısı

    Öğreti olarak bu kapılar birer birer geçilerek Hakikate ulaşılır.

    ************
    Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş;

    "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum.
    Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

    "Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve
    hepsi rahlelerine eğilmiş.
    Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."

    ****

    Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş.
    Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir
    tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama
    hocasına itaat var.

    Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa
    kalkıp elini kaldırmış.
    Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş.

    Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış.
    Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.

    Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına
    devam etmiş.

    Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.

    Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler....

    - Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi.
    Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını
    sana iade etti.

    - İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam
    tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.
    "Sana kötülük yapana bile iyilik yap".
    Onun için döndü, oturdu.

    - Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir.
    İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır.
    Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

    - Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir.
    İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir.
    Onun için dönüp bakmadı bile...

    Mevlana

  44. 2007-08-21 #44
    EZANLA NAMAZ ARASI KADAR ÖMÜR

    Nehir kenarında yaşlı bir adam dalgın dalgın hızla akan suya bakıyordu. Genç adam yaklaşıp: "Amca, çok dalmışsın, neye bakıyorsun öyle?" diye sorunca ihtiyar adam içini çekerek: "Akan ömrüme evladım, akan ömrüme bakıyorum." der.

    Diğer yanda bir dede ile torununun konuşmalarına kulak veriyoruz:Torunu, pamuk gibi bembeyaz sakallı, nur yüzlü dedesine merakla soruyor: "Dedeciğim! Bir insanın ömrü ne kadar olur?" Dede tatlı bir gülücükle: "Ezanla namaz arası kadar yavrucuğum." deyince torun: "Nasıl yani, ömür bu kadar kısa mı?" der. Dede: "Evet yavrum. ömür, namazsız ezanla, ezansız namaz arası kadardır." diye cevap verir. Torun yeniden sorar: "Namazsız ezan ve ezansız namaz sözlerinden ne kastettiğini anlamadım dedeciğim. Bu ne demek açıklar mısın?" Dede şefkatle ellerinden tuttuğu torununa: "Bak yavrum, geçenlerde komşumuzun çocuğu doğdu. O çocuğun kulağına ezan okundu değil mi? işte o ezanın namazı kılındı mı? Kılınmadı. O ezan "Namazsız ezan"dı. insan öldüğü zaman kılınan cenaze namazının da ezanı yoktur. O da "Ezansız namaz"dır. Aslında o namazın ezanı insan doğunca okunmuştu kulağına.
    "Bak ey insan! Doğdun, ama öleceksin, ömür çabuk biter, hayatını iyi değerlendir. Boşa vakit harcama!" ikazını yapıyordu o ezan. işte yavrum öMüR, EZANLA NAMAZ ARASI KADARDIR. Sakın boşa geçirme. ömrünü dolu dolu yaşa, bir nefes bile boşluk bırakma!" derken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.


    EMİR TUTMAK

    Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna "ayağınıza takılan şeyleri toplayın" diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:

    -"Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım" diyerek hiçbir şey toplamıyorlar.


    İkinci grup ise;
    -" Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir." diyerek az bir şey topluyorlar.

    Üçüncü grup ise;
    -"Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete mebnidir" diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.

    Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:

    Hiç almayan birinci grup;
    -Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık" diyerek pişman oluyorlar.

    Az alan ikinci grup ise;
    -"Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık" diye sitem ediyorlar kendilerine.

    Çok alan üçüncü grup ise:
    "Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık" diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.

    İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak.

    Kafir olan;
    - "Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık,"

    Mü'min, fakat az sevabı olan;
    -"Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım."

    Mü'min,çok sevabı olan ise;
    -"Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım..." diyeceklerdir.

    Rabbim bu misallerden ders alıp, Ahirette pişman olmayacağımız ameller işlemeyi nasip eylesin

  45. 2007-08-21 #45
    SENİN GİBİ OLMAK İSTERDİM

    Bir gün Azizan Hazretlerine, hatırı sayılır bir zat misafir geliyor. Fakat evde hazır yemek yok... Azizan Hazretleri üzülüyorlar. Evlerinin kapısına çıkıyorlar. O sırada, paça satan bir genç, elinde bir çömlekle geliyor. Çömlekte donmuş paça var...
    Genç:
    -Bu yemeği sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Kabul buyurursanız beni mesut edersiniz.
    Diyor.
    Azizan Hazretleri bu nazik anda gelen yemekten son derece hoşnut kalıyorlar ve gence iltifat ediyorlar. Gelen yemekle misafir ağırlanıyor. Misafir gidince Şeyh Hazretleri paça satan genci çağırtıp:
    -Senin getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdada yetişti. Sen de şimdi bizden ne muradın varsa iste ki, Allah dileğini verse gerektir.
    Genç:
    -Aynen senin gibi olmak isterim.
    Diyor.
    Bu çok güç bir şey... Üzerimizdeki yük senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin!
    Cevabını veriyor Azizan Hazretleri...
    Fakat genç yana yakıla ısrar ediyor:
    -Benim âlemde tek muradım bu... Tıpkı tıpkısına senin gibi olmak... Başka hiç bir şey beni teselli edemez. Başka emel tanımıyorum!
    -Peki, diyor, Azizan Hazretleri; öyle olsun!
    Ve genci elinden tuttuğu gibi halvet odasına çekiyor. Orada nazarlarını gence mıhlayıp kalpleriyle kalbine yöneliyorlar. Biraz sonra gençte bir değişiklik başlıyor. Genç hem zahirde ve hem batında Azizan Hazretlerinin ayı olarak meydana çıkmaya başlıyor. Bu hal tam 40 gün devam ediyor ve 40'ıncı gün genç girdiği yükün ağırlığında bekâ âlemine göçüyor. Fakat muradına ermiş ve ebedi saadete erişmiştir

    sponsorlu bağlantılar
  46. 2007-08-21 #46
    KAZANDIĞINDAN SORUMLUSUN

    Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim'in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış:
    - Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?

    Sonra da ilave etmiş.

    - Bak, demiş, benim ne yüzümün siyahlığında, ne de dudaklarımın kalınlığında bir tesirim vardır. Onları Yaratan öyle yaratmış, öylesine uygun görmüş. Benim tercihim değil...

    Evet, insanların yüz güzelliği, yahut da çirkinliğiyle kendilerine bir pay çıkarmaları son derece yanlıştır. Ne güzellikte bir etkisi vardır, ne de çirkinlikte. Her ikisini de yaratan ve layık gören Allâh-ü azimüşşandır. İnsan kendi iradesiyle kazandığından sorumludur.


    DERVİŞ KAŞIKLARI

    Bir gün sormuşlar ermişlerden birine. "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"

    "Bakın göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.

    Ermiş

    "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş.

    "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.

    Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

    Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe" Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa.

    "Buyrun" deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

    "İşte" demiş ermiş.

    "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil veren kazançlıdır her zaman


    Hırsız Evliya

    Ortaköy Rumlarının gönüllerini İslama çelip çaldığı için Hırsız Aziz, (Hırsız Evliya) derlermiş Rumlar Yahya Efendi'ye.


    Kosta adında bir Rum Kaptan varmış, şarapçılık yaparmış, çok da içtiği için ayık anı olmazmış. Ama Yahya Efendi'yi nerde görse, eline kapanırmış. Yahya Efendi de sırtını sıvazlıyarak.
    -Kastın ne Kosta? Niye harâb ediyorsun kendini bu kadar? der gönüllermiş.
    Bir böyle, iki böyle derken bir gün Marmara Adalarının birinden Ortaköy'e şarap taşırken deniz kabarmaya, dalgalar teknesini tokatlamaya başlamış. Derken fırtına kasırgaya, kasırga kıyâmete dönüşmeye başlayınca, kabaran, köpüren, taşan rahmet deryasında sırılsıklam olan Kosta, riyâsız bir gönülle, içten içeee, dıştan dışa, resmen de alenen de hep sevip saydığı Yahya Efendi'ye yönelerek:
    - Elimden tut AzizYahya, çek sahile beni, sana bir küp şarabım var, hepsi fedâ olsun sana ... diye içten içe yana göynüye Ortaköy'e ulaşınca,
    Kosta'yı sevenlerden birisi:
    - Geçmiş olsun Kosta. bu berbat fırtınayı nasıl aştın sen?
    Biraz da meczub bir adam olan Kosta, saçını başını eliyle taraklayarak:
    -Ben aşmadım, aşıranlar aşırdılar. Yine bağışlandı bize canımız. Köyde (Ortaköy) ne var, ne yok?
    -Hırsız var.
    -Hırsız.
    -Hırsız Aziz adamlarıyla birlikte seni mahzeninde bekliyor.
    -Ne zaman geldiler?
    -Az evvel. Onlar gönderdiler beni seni bulmaya.
    - Pekala hadi gidelim
    -Ben gelmesem, bir mahzuru var mı?
    - Hayır, hiç bir mahzuru yok ama, sen de gel.
    - Peki, demiş arkadaşı, gitmişler varmışlar ki, Yahya Efendi ve yâranı Kosta'nın mahzeninde onları bekliyorlar.
    Kosta ve arkadaşı, loş mahzenin kapısından içeriye girerken, Yahya Efendi:
    -Gel bakalım Kosta. bir söz attın deryaya, biz de geldik buraya. Tut bakalım sözünü.
    Bu durum karşısında ne diyeceğini, ne edeceğini şaşıran Kosta, Yahya Efendi'nin ellerine kapanarak:
    -Aziz Baba, mahzenim feda size, şeref verdiniz bize, siz emredin yeter.
    Yahya Efendi:
    -En keskini hangi küpte?
    Kosta, kovuklardaki bir küpü göstererek:
    -aha şuracıkta işte.
    Yahya Efendi:
    -Onu için hep birlikte.
    Kosta, elpençe, mahviriyyet içre:
    -Siz?
    Yahya Efendi.
    -Biz de içeriz, merak etme, deyince, Kosta, yıllanmış şarap küplerini açarak, bardak bardak dağıtmaya başlamış. Yahya Efendi de öyle bir sohbet açmış ki orada, ilm-i ledün göklerini oraya boşaltmış. Saatlerce içtikleri halde hiç kimsede en basit bir sarhoşluk alameti görülmeyince, Kosta, arkadaşı ve mahzende çalışan diğer Rumlar birbirlerine bakışmaya başlamışlar.
    Kosta, arkadaşının kulağına usulca:
    -Bu işte bir iş var. Bir de biz bakalım şu şarabın tadına, diyerek birer bardak da kendileri içince, gözleri fal taşı gibi parlamış, zira, bakmışlar görmüşler ki Kosta'nın mahzende yıllanmış şarabı taze nar şerbetinde dönüşmüş.
    İşte Kosta da, arkadaşları da, o günden sonra, mabedlerini de, işlerini de değiştirerek iyi bir Müslüman olmuşlar.


    Evliyaların işi, bizim bilemediğimiz, akıl erdiremediğimiz bir planda cereyan ediyor. Hani ilim için henüz çözülemeyen bazı gerçekler var ya

    NASİPTEN ÖTESİ YOK

    Gencin birisi Kâbe'de hep,
    "Ey dogrularin yardimcisi olan Allahim, Ey haramdan sakinanlarin yardimcisi olan Allahim, sana hamdü sena ederim" Diye dua eder.
    Bu durum herkesin dikkatini çeker.Birisi, (Neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?) der.

    O DA anlatir: 7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altin dolu bir torba buldum.
    Tam 1000 altin vardi. Içimden bir ses (Bu altinlarla, sunlari
    sunlari yaparsin) diyordu. Hayir dedim kendi kendime, bu benim
    degil, baskasinin Mali, kullanmam haram olur dedim.
    Bu sirada birisi, "söyle bir torba bulan var MI?" Diye bagiriyordu.
    Çagirdim onu, nasil bir torbaydi, içinde NE vardi diye sordum.
    Torbayi tarif etti ve içinde 1000 altin vardi dedi.
    Al öyleyse torbani diyerek verdim. Adam torbayi açip içinden bana 30 altin Verdi. Pazara gittim.
    Temiz yüzlü genç bir esiri överek satiyorlardi. Gencin temizligi dikkatimi çekti.
    Yanlarina gittim, bu köle için NE istiyorsunuz dedim. 30
    altin dediler. Adamdan aldigim 30 altini verip genci satin aldim.
    Bir iki yil geçti. Genç çok çaliskan, çok edepli idi. Onu aldigima çok memnun olmustum.
    Bir gün onunla giderken karsidan iki üç kisi geliyordu. Genç bana dedi ki, -Efendim, ben Fas emirinin ogluyum.
    Bu gelenler babamin adamlari. Beni buldular.
    Senden beni satin almak isterler. Sen iyi bir insansin, onlara 30 Bin altindan asagiya satma) dedi.
    O kisiler yanima geldi, bu esiri bize satar misin dediler.
    Satarim dedim. 60 altin verelim dediler.
    Olmaz dedim. Iyi AMA sen bunu 30 altina almadin MI?
    Biz sana iki mislini veriyoruz dediler.
    Öyleyse gidin pazardan alin dedim.
    Artira artira 20 bin altina kadar çiktilar. 30 binden asagi olmaz dedim. Çaresiz Kabul ettiler.
    Altinlari verip, genci alip gittiler.
    Ben o 30 bin altinla isyerleri açtim, ticaret yaptim, daha çok zengin oldum.
    Bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi var.
    Babasi yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. Ben de
    "olur" dedim.
    Nikah kiyildi. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasinda bir torba dikkatimi çekti.
    Kiza, "bu nedir" dedim.
    Içinde 970 altin var, babam Kâbe'de bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu vermis.
    Kalanini DA bana hediye etti, çeyizine koyarsin dedi".
    Demekki buldugum altinlar benim rizkim imis, vermese idim haram yoldan
    gelecekti, Simdi helal yoldan yine bana geldi.
    Bana yardim edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan Eden yüce
    Rabbime hamd ederim.
    Aci DA olsa,dogrulari söyleyiniz. ( hadis I serif )
    Takdirden ötesi yok...
    Nasipten ötesi yok..

  47. 2007-08-21 #47
    GÜL YAPRAĞI

    Dergâhin kapisi hikmeti arayan herkes icin acikti. Dergaha hakikatin pesine düsen herkes kabul ediliyordu. Dergâhta gecerli olan incelik; anlatmak istediklerini konusmadan aciklayabilmekti. Bir gün dergâhin kapisina bir yabanci geldi. Yabanci kapida öylece durdu ve bekledi. Bu kapida sessizce ve sezgiyle bulusmaya inaniliyordu, o yüzden kapida herhangi bir taokmak, veya zil yoktu. Bir süre sonra kapi acildi, icerdeki mürid, kapida duran yabanciya bakti. Bir selamlasmadan sonra sözsüz konusmalari basladi. Gelen yabanci, dergâha girmek, fikir halkasina dahil olmak, burda kalmak istiyordu. Kapiyi acan mürid bir ara kayboldu, sonra elinde agzina kadar suyla dolu olan bir kapla geri döndü ve bu kabi yabanciya uzatti. Mürid elinde ki dolu su kabiyla sunu demek istiyordu:

    „Dergahimiz yeni bir aracayi kabul edemeyecek kadar doludur."

    Bu durum karsisinda yabanci dergâhin bahcesindeki güllerin yanina gitti, güllerden bir gül yapragini alarak kabin icindeki suyun üstüne birakti. Gül yapragi suyun üstünde yüzüyordu ve su bir damla dahi tasmamisti. Bu durumu gören mürid saygiyla egildi ve kapiyi acarak yabanciyi iceriye aldi. Hal dili ile söyle denilmisti:

    „Dergâhta suyu tasirmayan bir gül yapragina her zaman yer vardi.

  48. 2007-08-25 #48

    Kadın ve gözyaşı..




    Küçük bir erkek çocuk,annesine sorar: "Niçin ağlıyorsun?"
    "Çünkü ben kadınım." diye cevaplar annesi.
    "Anlamadım!" der çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp
    "Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" der.
    Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sorar.
    Babanın cevabı: "Bütün kadınlar sebepsiz ağlayabilen yapıdadır" olur.

    Küçük çocuk büyür,yetişkin adam olur,halâ kadınların niçin ağladıklarını keşfedemez. Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sorar.
    "Allahım!" der: "Kadınlar niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"

    Allah:"Ben kadınları özel yarattım. Tüm yaşamın ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen, başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar, doğumun acısına olduğu kadar, doğurdukları evlatlarının
    nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.

    Başkalarının kuvvetinin kalmadığında devam edecek azmi,ailesinin hastalığında,yorgunluğa pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.Her türlü şart altında, hatta kendilerini çok kötü incitseler de,çocuklarını sevmek duygusallığını verdim. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor.

    Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim.Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini, fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.

    Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim...Tamamen kendilerinin sahip oldukları,ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevaplar...


    Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır.Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır

  49. 2007-09-12 #49
    SON DAKİKA NAMAZI

    Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum
    namaz hiç bu vakte bırakılır mı?'' Anneannesinin yaşı
    yetmişe dayanmış, ama ezan
    okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek
    bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.

    Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne
    oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu
    sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu
    düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı
    ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her
    iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim
    namazı." dedi kendi kendine.

    Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini
    yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı.
    Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda
    etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden
    edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine
    bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz
    kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla
    seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki...
    hicabından renkten renge girerdi.

    O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık
    vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin
    arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu
    şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi
    oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti
    öylece....

    Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön
    insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir
    şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor,
    kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında
    bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor,
    adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk
    terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve
    mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına
    bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama
    mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu
    denli dehşet vereceğini düşünmemişti.

    Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de
    okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim
    ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek.....

    Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki
    kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri
    oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın
    bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi.
    Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı
    önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi
    geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun "
    dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya
    açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam
    sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda
    harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor,
    yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi
    kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara
    hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı
    kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine
    getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı
    gözyaşları
    dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi
    zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için
    ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye
    düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.

    Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu.
    Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri
    terazinin ibresindeki neticeyi
    bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli
    melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki
    kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları
    tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı.
    Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak
    kesilmişti.

    Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları
    yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler
    listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten
    dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola
    koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım
    boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla
    beraber koşturdum. Hep rabbimi anlattım." Diyordu.

    Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu.
    Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını
    sürüyerek ve kalabalığı yararak
    alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye
    başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım
    eden çıkmayacak mıydı?

    Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla
    karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım....
    Okuduğum Kur'anlar......Namazım....Hiçbiri beni
    kurtarmayacakmı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu.
    Cehennem melekleri onu hiç sürüklemeye devam ettiler.
    Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi.
    Son çırpınışlarıydı.

    Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde
    beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler,
    günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle
    temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da
    mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu.

    " Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye
    hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye
    devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler.
    Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa
    dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu.
    Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.

    Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem
    meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden
    bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir
    iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.

    Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı
    bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini
    yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek
    ihtiyarın yüzüne baktı.

    "Siz de kimsiniz ?" dedi.
    İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım."

    "Neden bu kadar geç kaldınız ?Son anda yetiştiniz.
    Neredeyse düşüyordum."dedi....

    İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;

    " Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın
    mı?


    Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter
    içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı.
    Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı.
    Abdest almaya gidiyordu.

  50. 2007-09-12 #50
    Misafir Rızkıyla Gelir
    Misafirperver bir sahabi vardı. Hanımı ise her gün kocasının yanında birkaç misafirle gelmesine tahammül edemez ve kocasına:
    -Sen her gün birkaç misafirle geliyorsun, gelen misafirler, çocuklarımızın rızıklarını yiyorlar, der.
    Kocası, aldırış etmez eve gelirken her gün yanında birkaç misafir getirmekte devam eder. Kadın sahabi dayanamayıp, gider durumu Res&#251;lullah'a::
    -Ya res&#251;lallah! Kocam her akşam eve birkaç misafir getiriyor, böylece de kocamın kazandıkları hep misafirlere gidiyor. Bir gün hastalanıverse, açlıktan ölmekten korkarım, der..
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadının kocasını, huzuruna çağırtır, durumu birde ondan dinler. Sahabi:
    -Ben misafirsiz edemem! Soframda misafir olması, bana neş'e ve bereket veriyor, der.
    Bu sefer Peygamberimiz (s.a.v.) kadına, bundan sonra fazla değil, bir misafire razı olup olmadığını sordu. Kadın buna da razı olmayarak:
    -Ben çocuklarımın rızkını başkalarının yemesine rıza gösteremem, der.
    Adam hiç olmazsa bir misafirde ısrar edince; kadın boşanmaktansa, bir misafire razı olur. Fakat o akşam üzeri beyinin, yine eve iki misafirle geldiğini gördü. Kadın sinirlenmişti, içi rahat değildi. Yemek hazırlamak için mutfağa girdi, üç kişilik yemek hazırlayıp tepsiyi kocasına verdi. Biraz sonra da, misafirlerden birinin çıkıp gittiğini gördü. Hazırlanan yemeklerden biri yenmemişti.
    Kadın kocasına:
    -Misafirin biri niçin yemek yemeden çıkıp gitti? diye sorar.
    Adam, ikinci misafirin farkında değildir:
    -Sen hangi misafirden bahsediyorsun. Ben bir misafirle geldim, o da içerde işte, diye cevap verdi.
    Kadın çok iyi görmüştü. Misafirin birisi yemek yemeden çıkmıştı.
    Bu münakaşanın içinden çıkamayacaklarını anlayan karı-koca, hemen Efendimiz Hazretlerine müracaata gittiler ve durumu anlattılar…
    Onları dinleyen Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
    -Evet! Eve iki misafir gelmişti. Fakat bunlardan birisi hakiki insan değil, insan s&#251;retine giren rızıktı. Allah (c.c.) hanımını akıllandırmak için rızkı insan kılığına sokmuştu. Hanımın ise, yine misafirler için bir miktar rızkı gözden çıkarıp hazırladı, ama o rızık, eksilmedi.
    Şunu iyi bilesiniz ki, her misafir kendi rızkı ile gelir. Ve kimse, kimsenin rızkını yiyemez, eksiltemez… Hatta misafir, bir evin bereketini artırır ve o evin rızkında artma olur, buyurdular. Tabi&#238; ki kadın, bu hadiseden sonra itiraz edecek durumda değildi.
    __________________

    sponsorlu bağlantılar
  51. 2007-09-12 #51
    Komşunun Şikayeti


    Biri, Resul-i Ekrem (s.a.v)'ın huzuruna geldi ve
    - Bana eziyet ederek huzurumu bozuyor' diye komşusunu şikayet etti.
    Resul-i Ekrem (s.a.v):
    - Tahammül et ve komşunun gürültü patırtısına aldırma, belki gidişatını değiştirir, buyurdu.
    Bir müddet sonra ikinci defa gelerek şikayet etti. Resul-i Ekrem (s.a.v) bu kez de tahammül et buyurdu.
    Üçüncü defa geldi. ve
    - Ya Resulallah, benim bu komşum gidişatını düzeltmiyor, beni ve ailemi rahatsız etmek için gerekenlerin hepsini yapıyor' dedi.
    Resul-i Ekrem (s.a.v) bu defa ona
    - Cuma günü, ev eşyalarını dışarı çıkar, yoldan gelip geçen halk görsün. Halk, sana 'niçin ev eşyalarını buraya döktün?' diye soracaktır. 'Kötü komşunun elinden' diyerek şikayetini bütün halka söyle.
    Şikayetçi aynısını yaptı, eziyet eden komşu ise peygamber daima tahammül et diyecek diye, hayal ediyordu. Halbuki zülmün def edilmesi hukukun müdafaası hususunda İslamiyetin, mütevazice saygı göstermeyeceğini bilmiyordu. Böylelikle herkesin huzurunda rezil olacağını sezen eziyetçi komşu, konuyu öğrenince yalvarıp yakarmaya başladı ve adamın, eşyasını evine taşımasını rica etti. Aynı zamanda komşusunu incitecek şekilde bir şey yapmamaya söz verdi

  52. 2007-09-12 #52
    Magaradaki Yılan



    yilan 5 - Dini Hikayeler
    magaradaki yılan
    Hazret-i Muhammed Mustafâ 's.a.v' Allahü teâlânın emri ile Mekke-i mükerremeden hicret etmek dilediği zemân,
    - Benim ile bu yolda kim yol arkadaşı olur. Cânına ve başına kim kıyar, dediği zemân, herkesden önce hazret-i Eb&#251; Bekr 'radıyallahü anh' ileri atılıp,
    - Anam ve babam, mal ve cânım, cümlesi yoluna fedâ olsun; yâ Res&#251;lallah. Bu şerefli hizmete ben kulunu kab&#251;l eyle diye ilticâ ve tazarru' edince, hazret-i Fahr-i Enbiyâ 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' kab&#251;l buyurdu. Gece ile berâber, ay ve zuhâl yıldızı gibi yola çıkdılar. Sıdd&#238;k 'radıyallahü teâlâ anh' o Res&#251;l-i Rabbil âlem&#238;n hazretlerini sakınıp, kâh ardına, kâh önüne, kâh sağına ve kâh soluna geçer ve kâh, mubârek ayağı parmakları üzerine basardı. Düşmânlar izlemesin diye.
    Bu esnâda Hab&#238;b-i Hudâ hazret-i Muhammed Mustafâ 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' buyurdular ki,
    - Yâ Ebâ Bekr, ne ızdırâb çekersin. Kendi nefsin için mi korkarsın.
    Cevâb buyurdular ki,
    - Hâşâ, sümme hâşâ ki, Eb&#251; Bekr bu yolda kendi cânını sakınıp, kayırsın.Ve lâkin, yâ Res&#251;lallah! Mubârek cesedinin bir kılına halel gelir diye, korkarım ki, benim gibi binlerce kimsenin başı düşse yeridir. Sen din serâyının mi'mârısın.
    Res&#251;lullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem',
    - Üzülme, Allahü teâlâ bizimledir!' buyurdu.
    Mağaraya geldiler. Eb&#251; Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
    - Yâ Res&#251;lallah! Bir mikdâr sabr edin. O mağaraya ben kulun gireyim. Yılan, akreb cinsinden nesne var ise, zararı Eb&#251; Bekre olsun!
    Res&#251;lullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' izin verdi. Mağara içine girince, ne kadar mahl&#251;kat var ise, târ&#251;mâr olup, herbiri deliğine girdi. Hazret-i Eb&#251; Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' sırtından mübârek gömleğini çıkarıp, parça-parça edip, parçalar ile, o deliklerin temâmını tıkadı. O deliklerden biri açık kaldı. Ona parça yetişmedi. O deliğe de, ayağının tabanını iyice tıkadı. O büyük sultâna, şimdi se'âdet ile, içeri buyurun diye hitâb eyledi. İki cihân serveri de, Besmele söyliyerek, mağara içine girdi. Sabâha kadar orada kaldılar. Sabâh oldu. Hazret-i Eb&#251; Bekrin 'radıyallahü teâlâ anh' gömleğini arkasında göremeyince, sebebini sordular. Hazret-i Eb&#251; Bekr-i Sıdd&#238;k 'radıyallahü teâlâ anh',
    - Yâ Res&#251;lallah! Yolunda, gömleğimi yırtıp, akrep ve yılan deliklerini tıkayıp, şerlerini def' eyledim; dedikde,
    Res&#251;l-i ekrem 'sallallahü aleyhi ve sellem',
    - Allahım! Eb&#251; Bekri, kıyâmet günü, benim derecemde, benimle berâber bulundur!, buyurdu.
    Bu esnâda Fahr-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem', hazret-i Eb&#251; Bekr-i Sıdd&#238;kın 'radıyallahü anh' mubârek yüzlerinde değişiklik görüp, süâl etdikde, meydâna gelen hâdiseyi anlatdı.
    - Mağarada olan delikleri birbir tıkayıp, lâkin, cübbe parçası bir deliğe yetmedi. O delik de açık kalmasın diye tabanımı dayamışdım. Bir yılan, birkaç def'a tabanımı sokdu. Ayağımı delikden çekmeğe korkdum ki, o yılan delikden dışarı çıkıp, zât-ı şer&#238;fine bir elem verip, ızdırâb eder, diye cevâb verdi.
    Res&#251;lullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem'
    - Onunla benim aramı aç, bırak çıksın buyurdu.
    O an Eb&#251; Bekr-i Sıdd&#238;k 'radıyallahü anh' mubârek ayağını delikden çekdi. İçeriden görünüşü hüzn ve gam veren zehirli bir yılan çıkdı. Fahr-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem':
    - Ey utanmaz yılan! Benim mağara arkadaşımı ve esrârıma vâkıf olanı, Allahü teâlâdan korkup, benden hayâ etmedin mi, ayağını sokarak eziyyet etdin, diyerek hitâb edip, azarlayınca,
    Yılan cevâba kâdir olup, dedi ki,
    - Yâ Hab&#238;bi rahmân! Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sâdece insanlar değildir. Belki hayvân zümresinden kuşlar, yılanlar, karıncalar, cemâline âşıkdır. Hattâ ben kulun, birçok yaşlı, gözü nemli, kendi cinsimiz olan büyüklerimizden yüksek vasflarınızı dinleyip, ışık saçan yüzünüzü görmeğe müştak ve hayrân ve kendinden geçmiş, şaşkın şeklde ağlıyarak, mâl ve mülkünü terk edip, âşık divânen olmuşdum. Bu mağarayı şereflendireceğini öğrenmişdim. Onun için nice zemândan ber&#238;, bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz demeyip, yolunuzu bekliyordum. Böylece, sizin buraya teşr&#238;finiz ile, ayrılık acısına ve içimdeki derde merhem edeyim. Çünki, en mes'&#251;d bir zemânda, bu karanlık mağarada, arkadaşın [mağaraya girince], sabâh güneşi gibi zâhir olup, devlet güneşim doğdu. Ammâ ne var ki, arkadaşın yine perde oldu. Bu sebeble, korku ve hayâ ben kulundan kalkıp, zar&#251;r&#238; olarak, bu küstahlık benden vâkı' oldu; diye özr dileyince,
    Seyyid-üs-sekaleyn, dünyâ ve âhıretde bulunanların şefâ'atcisi, yılanın küstâhâne özrünü kab&#251;l etdi. Hazret-i Eb&#251; Bekrin yarasına, mübârek ağızlarının suyundan sürdü. O ânda acısı şifâ buldu

  53. 2007-09-12 #53
    USAK-gece gunduz sahıbıne hızmet erdemış .
    sahıbının atınının altını hergun temızlermıskı ata tozlar batmasın dıye.Bu kadar ısının ehlı sahıbıne saygılı bır usakmıs..
    Bırgun sahıbı hacca gıtmeye nıyetlenmıs.
    USAK--ya efendım bende hacca gıtmeyı çok arzu edıyorum ne olur yalvarırım benıde gotur.
    BEY-Sen usaksın usaklar hacca gıtmez senın ne ısın var sen burda kal hanıma et ata bak yeter.
    USAK--Bu duruma cok uzulur ahıra gıder aglar aglaaar.Beyın soyledıklerı cok zoruna gıder.
    yalvarır rabbım benı nıye usak olarak yarattın usak olmasaydım sımdı bende hacca gıdenlerden olurdum.
    BEY--yola koyulur
    USAK--PEYGAMBERIM HZ MUHAMMEDE (SAV) selamımı soyle barı beyım ne olur.
    BEY**tamam tamam hadı sen ısıne bak.
    ---aksam olur usak uyur ama kendını kabede gorur.bu boyle gulerce devam eder her gece ruyasında kabeyı tafaf eder.
    ---bır gun hanımı kofte pişirir.
    HANIM__USAGA --doner bey burda olsaydıda yeseydı kofteuı çok severdı.
    USAK-- aaaaaaaa sen onu ne dusunuyorsun hanımım uzulme bır kapaklı sahana koy ben beyıme sogumadan ulastırırım.
    HANIM__sasırır (allah allah herhalde kendısı yıyecek verım bakalım )dıye dusunur.
    HANIM--hadı al bakalım kapaklı sahana koydum sogutmadan gotur beyıne.
    USAK*emredersın hanımım bır kosuda goturecem.
    HANIM-saskınlık içindedır ama bellı etmez.usak ortadan katbolur bırden.
    USAK--beyın yanına gıder (beyım sız kofteyı sevıyorsunuz dıye hanımım cok uzuldu bende sızede getırdım alın afıyet olsun yıyın.
    BEY-saskınlık ıcınde kofteyı yer.usagı gordugune gozlerı bıle ınanmaz.arkadaslarına sorar benım gordugumu sız goruyormusunuz ?
    evet der arkadasları.
    usak--hanımım gec kalma dedı bey sahanı verde gerı gotureyım.
    BET--Al sen saganı kapagını ben gelırken getırırım.
    --------tamam der usak gozden kaybolur
    USAK--hanımım goturdum yedı sanada selam soledı ama kapagını vermedı kendı getırıcekmıs.
    HAMIN YINE SASKINLIK ICINDEDIR
    TAMAM TAMAM DER.
    hac kafılesı donmeye baslar.bey de gelır .
    USAK--beyım hos geldınız sefalar getırdınız haccınız mubarek olsun.
    BEY--tobe hasaaaaa bundan sonra sen benım beyımsın ben senın usagın olacam senın haccın mubarek ola .
    hanım hıc bır sey anlamaz beyyyyyyyyy noluyor.
    BEYya hanım ben cok buyuk hata ettım usagın kalbını kırdım rabbım kabede karsıma cıkardı al buda sahanın kapagı.
    HANIM--togbe hasa ne buyuk yaradanımız var .
    BEY --BUNDAN BOYLE YILLARCA USAGA HIZMET EDER ahırı temızler.

    (not) ***bu dunya etme bulma dunyası kımsenın yaptıgı hata yanına kalmaz mutlaka bır gun gelecek gorecektır ***


    ********saygılar sunarım butun okuyan ornek alanlardan**********
    __________________

  54. 2007-09-12 #54
    bır usagın hıkayesı

    SEYH KARISI VE USAK aynı evde yasıyorlar
    seyh her abdest aldıgında *ya bır seneyı bır sanıyeye bır sanıyeyı bır seneye sıgdıran ulu allahım *der.
    USAK* dusunur.Allah Allah hıç bır sene bır sanıyeye bır sanıye bır seneye sıgarmı.Bızım seyh kafayı usuttu galıba.bu sureklı boyle devam eder gıder.
    bır kac yıl sonra.seyh yıne abdest alır yıne*ya bır seneyı bır sanıyeye bır sanıyeyı bır seneye sıgdıran ulu allahım*der.usak yıne dusunur .seyh usagın dusunduklerının farkındadır
    SEYH-esıne (hanım mısafır gelecek su cıgerı kavurda yıyelım )der.
    cıger kavrulur sofraya gelır kapalı bır sagan ıcındedır.
    o anda seyh namaz kılar usagın aclıktan uykusu gelır anıden uyuya kalır.
    kendısını bır colde bulur gıder gıder gıder cok yorulmustur usak.dınlenmek ıster.bıraz oturur.karsısında bır baraka gorur hemen kosar **acım susuzum *der . barakada demırcı ve karısı yasamaktadır.
    ADAM- YOK OLE BEDAVA EKMEK SU *BANA YARDIM EDERSEN YERSIN ICERSIN * der.usak calışır ama yıllar gecer
    .
    bır gun demırcı hastalanır artık son gunlerını yasamaktadır.usagı yanına cagırır.*yıllarca yanımda calıştın esıme hıc yan donup bakmadın ancak sana emanet edebılırım ben olursem karımla evlenırmısın*dıye vasıyet eder adam olur usak karısıyla evlenır bır erkek cocukları olur.yıllar gecer cocuk buyur askere gıder.
    bırden usak uyanır hala sofradalar ve cıger saganı acılmamıstır bıle.
    USAK--OFFFFFFFFFFFFFFFF*OFFFFFFFFFFFFFFFFder.
    SEYH--NOLDU USAK OGLUNMU AKLINA *geldı der.doner denekkı
    ULU RABBIM BIR SENEYI BIR SANIYEYE BIR SANIYEYI BIR SENEYE **sıgdırabılıyormus**
    .

  55. 2007-09-12 #55
    Saf İşçi Uyanık Patron

    İŞÇİ--ya efendım ben bu yakada oturuyorum sense karşı yakada
    ama herzaman bızden once gelıuorsun ?*bu nasıl oluyor anlatsana
    PATRON__denızın ustune bır mendıl atıyorum ustune oturuyorum ıkı dakkada karsıya gecıyorum.
    İŞÇİ__dusunur?dur aksam paydos olsun ben bun bır denıcem mendılı atım bakalım ıkı dakıkada gecebılecekmıyı.
    paydos olur işçi vapur ıskelesının yanına gıder.
    mendılı denızın ustune atar kendıde mendılın ustune oturur
    bu arada patronu gorur bagırır PATROOOOOOOOOOOOOOOON gelsene ben gıdıyorum der.
    PATRON--bakar gercekten denızın ustunde işçisi mendıle bınmıs batmadan duruyor.
    PATRON__ BAGIRIR **SEN GIT GIT BEN MENDILIMI EVDE UNUTMUSUM**bugun vapurla gececem karsıya .
    saf genc karsıya gecer neden yuregınde tasıdıgı ıman gucuyle **rabbım**yalancı patronuna ornek gosterır.
    __________________

  Okunma: 9491 - Yorum: 54 - Amp