Şah-ı Nakşibend Hakkında Bilgi - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Şah-ı Nakşibend Hakkında Bilgi

  1. BEHÂEDDÎN BUHÂRÎ (Şâh-ı Nakşibend)

    Evliyânın büyüklerinden ve müslümanların gözbebeği olan yüksek âlimlerden. Seyyid olup insanları Hakka dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin on beşincisidir. Muhammed Bâbâ Semmâsî ile Emîr Külâl'in talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed'dir. Behâeddîn ve Şâh-ı Nakşibend gibi lakabları vardır. Allahü teâlânın sevgisini kalplere nakşettiği için, "Nakşibend" denilmiştir. 1318 (H.718) senesinde Buhârâ'ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Ârifân'da doğdu. 1389 (H.791)'da Kasr-ı Ârifân'da Rebî'ul-evvel ayının üçünde Pazartesi günü vefât etti. Kabri oradadır. İslâm âlimlerinin en meşhûrlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamânında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pekçok insan, hidâyete, doğru yola kavuşmuştur.

    Zamânının büyük velîlerinden Muhammed Bâbâ Semmâsî, henüz o doğmadan Kasr-ı Ârifân'a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zâtın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir velî yetişecek diyerek işâret etmiş, tarîkatın imâmı olacak emsâlsiz bir zâtın buradan zuhûr edip ortaya çıkacağını talebelerine ve sevenlerine müjdelemişti. Daha sonra babası Seyyid Muhammed Buhârî şöyle anlattı: "Oğlum Behâeddîn'in doğmasından üç gün sonra, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretleri, bütün talebeleri ile Kasr-ı Ârifân'a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-ı Ârifân'ı teşrif edince, yeni doğan oğlum Behâeddîn'i alıp huzûruna götüreyim ve himmet, mânevî yardım isteyeyim, böylece feyze kavuşur dedim. Bu niyetle Behâeddîn'i kucağıma alıp, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin huzûruna götürdüm. Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, Behâeddîn'i elimden alıp, bağrına bastı ve; "Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, mânevî evlâtlığa kabûl ettim." buyurdu. Sonra yüzünü talebelerine çevirip, aralarında en meşhûru olan Seyyid Emîr Külâl'e şöyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zâtın kokusu geliyor derdim. Şimdi bu tarafa gelirken de, buraya yaklaştığımızda size önce duyduğum koku iyice arttı demiştim. Hakîkat şudur ki, size bahsettiğim mübârek zât doğmuştur. İşte o mübârek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zât olsa gerektir." buyurdu. Böylece henüz daha üç günlük çocuk iken, zamânının en büyük evliyâ ve mürşid-i kâmili olan Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerinin müjdesine, himmetine ve feyzine kavuştu. Henüz daha küçük yaşta iken, evliyâlığa âit yüksek nûrlar ve eserler temiz alnında açıkça görünür, hidâyet ve irşâd, hakkı bulma ve yol gösterme nişanları yüksek simâsından belli olurdu.

    Annesi şöyle anlatmıştır: "Oğlum Behâeddîn dört yaşında iken, evimizde yavruluyacak bir inek vardı. Behâeddîn, doğumuna bir müddet daha olan bu ineği göstererek, öyle anlıyorum ki, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracaktır dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu."

    Behâeddîn Buhârî hazretlerinin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini mânevî evlâtlığa kabûl eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî'dir. Önce ondan istifâde etti. Sonra bu hocası, onun yetiştirilmesini en meşhûr talebesi Seyyid Emîr Külâl'e havâle etti. Yedi sene Seyyid Emîr Külâl'in sohbetine devâm etti. Sonra da onun izni ile Mevlânâ Ârif Dikgerânî'nin sohbetine devâm etti. Yedi sene de onun yanında kaldı. Bundan sonra Kusam Şeyh ve Halîl Atâ'nın sohbetlerinde bulundu. Bir müddet de Halîl Atâ'nın yanında kaldı. Ayrıca Mevlânâ Behâeddîn Kışlâkî'den hadîs ilmini öğrendi. Sonra, Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı. Üveysî olarak yetiştirildi. Böylece tasavvufda ve diğer ilimlerde çok iyi yetişti. Bu tahsil devresini ve tasavvufta yetişmesini bizzât kendisi şöyle nakletmiştir:

    "Çocukluktan bülûğ çağına kadar, büyük hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin sohbetinde bulundum. On sekiz yaşına girdiğim sırada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî'yi düğünüme dâvet etmek için beni Semmâs'a gönderdi. Semmâs'a varıp hocamı görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, devamlı hocamın sohbetine can atıyordum. O gece kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarısından sonra kalkıp abdest aldım ve hocamın mescidine gidip, iki rekat namaz kıldım. Başımı secdeye koyup çok duâ ettim. Dilimden şu duâ çıktı: "Allah'ım, bana belâ yükünü çekmeye kuvvet ver. Mihnet ve muhabbetini çekmeye tâkat, güç ver." Sabah olunca hocamın huzûruna vardım. Bana bakıp, gece olup bitenleri söyledikten sonra; "Evlâdım, duâda; "Yâ Rabbî, râzı olduğun şeyi bu zayıf ve güçsüz kuluna, fazlın ve kereminle ihsân et." demelidir. Çünkü Allahü teâlânın rızâsını kazanan kimseye belâ gelmez. Eğer Allahü teâlâ, hikmet-i ezelîsiyle sevdiği bir kuluna belâ gönderirse, kendi inâyetiyle o kuluna kuvvet ve tahammül ihsân eder ve o belâya tutulmasının hikmetini bildirir. Belâ istemekte güçlük vardır." buyurdu.

    Daha sonra sofra kurulup, yemek yendi. Hocam, sofrada bir somun ekmeği alıp verdi. Ekmeği çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp; "Ekmeği almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lâzım olacaktır." buyurdu. Nihâyet dâvetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-ı Ârifân'a gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın bindiği hayvanın üzengileri yanında yürüyordum. Rûhum zevkle dolmuş olduğundan kalbimde hiçbir dünyâ düşüncesi yoktu. Aşk ve şevkle dolu olan kalbim heyecanla çarpıyordu. Allah sevgisinden başka her şey kalbimden çıkmıştı. Bu sırada kalbim dünyâya meyledecek olsa, hocam hemen; "Kalbini ayrılıktan koru." buyururdu. Hocamın bu kerâmetini ve keşfini gördükçe, muhabbetim kat kat artıyordu. Yolumuz bir köye uğradı. O köyde hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp evine dâvet etti. Hocam da bu dâveti kabûl edip, o zâtın evine indi. Ev sâhibinin, mahcûbiyetinden ızdırap içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o kişiye; "Senin ızdırabının sebebi nedir?" dedi. O da; "Efendim, size yemek ikrâm etmek istiyorum, fakat sütten başka bir şeyim yoktur." dedi. Bunun üzerine hocam bana; "Behâeddîn, sana verdiğim ekmeğe ihtiyaç hâsıl oldu. O ekmeği ver." dedi. Ekmeği çıkarıp verdim. Ev sâhibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerâmeti karşısında hocamıza hayranlığımız arttı. Sonra kalkıp yolumuza devâm ettik."

    "Hocam Muhammed Bâbâ Semmâsî vefât edince, dedem beni Semerkand'a götürdü. Orada bulunan büyük âlim ve velîleri ziyâret edip, benim için duâ ve himmet istedi. Sonra Kasr-ı Ârifân'a döndük. O günlerde Ali Râmîtenî hazretlerinden gelip, emâneten saklanmakta olan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emîr Külâl, Kasr-ı Ârifân'a geldi. Bana çok iltifâtta bulunup; "Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî, bana; "Oğlum Behâeddîn'in yetişmesi ile ilgilen. Ondan şefâatini esirgeme! Eğer onun yetişmesinde kusûr edersen, sana hakkımı helâl etmem." buyurdu. Ben de bu vasiyeti üzerine senin yetişmen ile ilgileneceğime söz verdim." dedi. Seyyid Emîr Külâl hazretleri Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yetişmesi için titizlikle meşgûl olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdı. Hattâ bir gün ona şöyle buyurdu: "Yüce mürşidim Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî'nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Hem hâl bakımından, hem de ilim bakımından yüksek bir himmete sâhip bulunuyorsun. Şimdi nereye gitmeyi arzu edersen gidebilirsin. Her kimden olursa olsun, sohbetinde bulunmak ve istifâde etmek husûsunda serbestsin. Tarafımızdan size izin ve ruhsat verilmiştir. Bizde olan hâl ve makamları size fazlasıyla verdim. Bostânı senin için kuru ettim. Yâni göğsümde, kalbimde olanların hepsini sana verdim. Rûhâniyet kuşunu, insanlık yumurtasından (dar nefis çerçevesinden) çıkardım. Ama senin himmet kuşun, yükseklerde uçuyor. Şimdiden sonra icâzetlisin, müsâdelisin, izinlisin."

    Behâeddîn Buhârî hazretleri, hocası Emir Külâl hazretlerinin bu sözleri üzerine Mevlânâ Ârif'in sohbetine gidip, yedi sene de onun yanında kaldı. Sonra Halîl Atâ hazretlerinin yanına gidip, on iki sene sohbetinde bulundu. İki defâ hacca gitti. İkinci haccında Herat'a gidip, Mevlânâ Zeynüddîn hazretleriyle üç gün sohbet etti. İkinci hacca gidişinde Hicâz'dan dönüp, bir müddet Merv şehrinde ikâmet etti. Daha sonra Buhârâ'ya dönüp orada yerleşti. Emîr Külâl hazretlerinin vefâtından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazîfesini yaptı.
    Rivâyet edilir ki, bir zaman Şâh-ı Nakşibend hazretleri Gazyut denilen bir yere gitti. Orada talebelerinden birisi onlara yemek getirdi. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurdu ki: "Bu hamuru yoğuran ve yemekleri pişiren kimse, başlamasından bitirmesine kadar gadab hâlinde idi, kızmış hâlde idi. Biz ondan hiçbir şey yiyemeyiz. Zîrâ böyle yapılan yemeklerde hiçbir hayır ve hiçbir bereket yoktur. Belki de şeytan yemek yaparken hep onunla bulunmuştur. Bizler böyle bir yemeği nasıl yiyebiliriz?"

    Buyurdu ki: "Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaflet içinde, gadabla veya kerâhatle hazırlansa, tedârik edilse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve şeytan karışmışdır. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka bir çirkin netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allahü teâlâyı düşünerek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyatsızlıktandır. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû' ve hudû' hâlinde bulunmak, zevkle ve göz yaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye, Allahü teâlâyı hâtırlıyarak yemeği pişirmek ve yemeği Allahü teâlânın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Vücûduna haram lokma karışmış bir kimse, namazdan tad duymaz."

    Tasavvufdaki hâllerinin kaybolduğunu söyleyen bir talebesine; "Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını araştır." buyurmuştur. Talebesi araştırdığında, yemeğini pişirirken ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yakmış olduğunu tesbit ederek tövbe etmiştir.

    Namazda hûdû' ve huşû' nasıl elde edilir? diye sorulunca, buyurdu ki: "Huzurlu bir hâlde helâl lokma yiyeceksiniz. Huzûr ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken iftitâh tekbirini, kimin huzûruna durduğunuzu bilerek, düşünerek söyleyeceksiniz."

    Buyurdu ki: "Nefsinizi dâimâ töhmet altında tutunuz ve ona uymayınız. Her kim bunda muvaffak olursa, Allahü teâlâ ona bu işinin mükâfâtını, karşılığını verir, sâlih amel işlemeye muvaffak olur, buna tahammül ve güç bulur. Yaptığı her işi Allahü teâlânın rızâsı için yapmaya başlar. Bütün işlerde niyeti düzeltmek çok mühimdir.

    Buyurdu ki: "Namaz müminin mîrâcıdır." buyurulan hadîs-i şerîfte, hakîkî namazın derecelerine işâret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitâh tekbîrini söylerken, Allahü teâlânın azametini, yüceliğini düşünerek, hudû' ve huşû' hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istigrâk, kendinden geçme hâline eriştirmelidir. Bu sıfatın kemâl derecesi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemde vardı. Rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah efendimiz namazda iken, mübârek göğsünden öyle bir ses gelirdi ki, bu ses, Medîne-i münevverenin dışından işitilirdi. Namazda kalp huzûru nasıl elde edilir? diye sorulunca da; "Helâl lokma yemek ve yerken gaflet içinde olmamak, abdest alırken, iftitâh tekbirini söylerken, tam bir âgâhlık, gafletten uzak olma, uyanıklık içinde bulunmakla." buyurdu.

    Buyurdu ki: "Oruç bana mahsustur. Onun karşılığını ben veririm." buyrulan kudsî hadîste, hakîkî oruca işâret vardır. Bu ise, mâsivâyı, Allahü teâlâdan başka her şeyi terketmektir." Yine buyurdu ki: "Allahü teâlânın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa, Cennet'e girer." buyurulan bu hadîs-i şerîfteki "Ahsa" kelimesinin bir mânâsı, saymaktır. Diğer bir mânâsı ise, bu ism-i şerîfleri öğrenip, bilmektir. Bir mânâsı da, bu esmâ-i şerîfenin mûcibince amel etmektir. Meselâ "Rezzâk" ismini söylediği zaman, rızkı için aslâ endişe etmemeli. "Mütekebbîr" ismini söyleyince, Allahü teâlânın azametini ve kibriyâsını düşünmelidir."

    Behâeddîn Buhârî hazretlerine bu dereceye nasıl ulaştınız? diye suâl olununca; "Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme tâbi olmakla." buyurdu. Yine buyurdu ki: "Bizim yolumuz sohbettir. Halvette, yalnızlıkta şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket cemiyyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet, bir kimsenin arkadaşında fânî olmasıyla, arkadaşını kendine tercih etmesiyle hâsıl olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, bâzılarının kalblerindeki muhabbet tohumu başka şeylere bağlılığı sebebiyle gelişmez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan bâzılarının da kalblerinde muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanların kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz."

    "İnsanlara rehber olan, onları irşâd eden doğru yolu gösteren âlimler, usta avcıya benzerler. Usta avcılar, ince mahâretlerle vahşî bir canavarı tuzağa düşürüp yakalarlar, sonra avladıkları o vahşî hayvanı terbiye edip, ehlileştirirler. Bunun gibi, Allahü teâlânın velîleri de hikmet ehli olup, güzel tedbirler ile, huylarına göre tâliblere gereği gibi muâmele ederek, teslimiyyet makâmına ulaştırırlar. Sonra sünnet-i seniyyeye tâbi olmalarını sağlayarak, maksada ulaştırırlar." Yine buyurdu ki: "İnsanlara rehber olan zâtlar, herkesin kâbiliyetine ve istidâdına göre muâmele ederler. Eğer tâlib yeni ise, onun yükünü çekip, ona hizmet ederler. Dâvûd aleyhisselâma; "Ey Dâvûd! Beni taleb eden birini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol!" buyrulduğu gibi, çok hizmet ve himmet göstermek gerekir ki, tâlibde bu yola girme kâbiliyeti peydâ olsun. Bizim yolumuzda olan kimse, bu yola tam uyup, bunun aksine bir iş yapmamalıdır ki, işin netîcesi meydana çıksın. Sünnet-i seniyyeye uymaktan ibâret olan yolumuza uyarak, işlerde ve amellerde dikkatli davranmalıdır ki, yolumuzda olanlarda ehlullahın tam bir mârifetine kavuşma saâdeti hâsıl olsun."

    Yine buyurdu ki: "Resûlullah efendimizin, benim ümmetim buyurduğu ümmet, İbrâhim aleyhisselâmın Nemrud'un ateşinden kurtulduğu gibi Cehennem ateşinden kurtulurlar. Çünkü Resûlullah efendimiz; "Benim ümmetim, dalâlet (sapıklık) üzerinde birleşmez." buyurdu. Buradaki ümmetten maksad, hakîkî ümmettir. Yâni Resûlullah'a tâbi olan ümmettir. Bunun için Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Benim ümmetim üç kısımdır. Birincisi dâvet ümmeti (müslüman olmayanlar), ikincisi icâbet ümmeti (müslüman olanlar), üçüncüsü de müteâbât (tam uyanlar) ümmetidir."

    Buyurdu ki: "Bir kimse nefsine muhâlefet etmeye muvaffak olursa, ameli az da olsa, nefsinin isteklerine boyun eğmemeye muvaffak olduğu için şükretmesi lâzımdır. Ebdâllerin makâmını isteyen kimsenin, hâlini değiştirmesi, yâni nefsine muhâlefet etmesi lâzımdır."

    Buyurdu ki: "Bizim yolumuz, Allahü teâlânın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve Eshâb-ı kirâma tâbi olmaktır. İşte bu sebeple, bizim yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek, sabır ve tahammül ister. Biz, bizim yolumuza girenleri, istersek kolayca çekme ile, dilersek bir başka usûlle terbiye ederiz. Çünkü rehber olan âlim, bir tabîbe benzer. Hastanın hastalığını, derdini tesbit eder ve ona göre ilâç verir. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Sohbetin de şartları vardır. İki kişi sohbet etmek isterse, birbirinden emin olmaları gerekir. Böyle olmazsa, sohbetten fayda hâsıl olmaz. Bizim sohbetimize girenlerin kalblerinde, muhabbet tohumu vardır. Kısaca bu yola, Ehl-i sünnet ve cemâat yolu denir. Bizim sohbetimize dâhil olanların kalbine muhabbet tohumu atılmıştır. Fakat Allahü teâlâdan başka her şeyden alâkasını kesmemiş olabilir. Bu durumda sohbetimize katılan kimsenin kalbinde, Allahü teâlânın sevgisinden başka neye bağlılık varsa, onu kalbinden temizleriz. Kalbinde bize karşı meyli ve muhabbeti olanlara muhabbet tohumu ekip, gece gündüz onu terbiye etmemiz bizim vazîfemizdir. Muhabbet için uzakta olmak farketmez."

    Behâeddîn Buhârî hazretlerine siz nasıl bir yolda bulunuyorsunuz? diye suâl sorulunca, buyurdu ki:

    "Ancak ârif olanların istifâde edebileceği bir yolda bulunuyoruz. Bu yol da üç şeyden ibârettir. Bunlar; murâkabe, müşâhede ve muhâsebedir. Murâkabe: Bu yola giren kimsenin, her şeyi bırakıp Allahü teâlâya dönmesidir. Murâkabe ehli pek azdır. Olanlar da gizlidir. Biz şu netîceye vardık ki, murâkabeyi elde etmenin yolu, nefse muhâlefet etmektir. Müşâhede: Gayb âleminden gelir ve kalb üzerine işlenen bir tecellîdir. Celâlî veya cemâlî olmak üzere ikiye ayrılmışdır. Muhâsebe: Bizim yolumuzda olan kimse, düşünüp araştırır. Kendini hesâba çekip bakar. Geçmiş zamânı gaflet ile mi, huzûr ile mi geçti? Eğer huzûr ile geçmişse, o kimsenin vakti değerlendirilmiştir. Allahü teâlâya hamd etsin. Eğer geçen zaman gaflet ile geçmişse, o kimse vaktini zâyi etmiştir. Yapacağı iş, geleceği için tedbirli olup, tövbe etmektir. Ârif olanlar, bu üç husûsa riâyet ettikleri için pekçok fayda elde ederler. Ârif olmadan istifâde edemezler. Bizler, maksada ulaşmakta vâsıtayız. Allahü teâlânın inâyeti olmadan ve rehber olmadan maksada erişmek mümkün olmaz. Şu hâlde bu yolda ilerleyen kimse, kıyâmete kadar yaşasa, kendisine rehber olan zâtın terbiye nîmetinin, lütuf ve himmetinin şükrünü yerine getiremez."

    Behâeddîn Buhârî, Allahü teâlânın kullarına şefkat ve acımalarının çokluğundan, on iki gün başını secdeye koyup, Allahü teâlâdan, tasavvufta kolay ilerlenen, kolay ele geçen ve elbette kavuşturucu olan bir yol istedi. Duâsı kabûl edildi. Bu yol; yeme, içme, giyimde, oturmada ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi çeşitli düşüncelerden korumaktır. Her ân güzel ahlâkla ahlâklanmaktır.

    Kendisinden kerâmet isteyenlere buyurdu ki: "Bizim kerâmetimiz açıktır. Bu kadar çok günâh ile yeryüzünde yürümemizden büyük kerâmet olur mu?" Bir defâsında ise; "Biz Allahü teâlânın fadlına, ihsânına kavuştuk. Bizi murâdlardan, çekip götürülenlerden eyledi." buyurdular.

    Behâeddîn Buhârî hazretlerinin yolunun esaslarından olan; "Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik." buyurması, Resûlullah efendimizin daha ilk sohbetinde bulunan bir kimsenin kalbine hikmet ve feyz akmasına ve bir sohbetle nihâyete kavuşmasına benzetilmiştir.

    Buyurdu ki:

    "Yolun esâsı, kalbe teveccühdür. Kalp ile de, Allahü teâlâya teveccühtür. Kalp ile çok zikretmektir. Farz ve sünnetleri edâ etmektir. Yeme, içme, giyme ve oturmada, işlerde ve âdetlerde orta derecede olmaktır. Kalbi kötü düşüncelerden, vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan âlimin sohbetini ganîmet bilmektir. Hocasının huzûrunda iken ve yanında yok iken edebe uymaktır. Bu yoldan maksad ve ele geçen şey; Allahü teâlânın devamlı huzûrunda olmaktır. Eshâb-ı kirâm zamânında buna "ihsân" denilmişti. Bu yolda ilerleme esnâsında; nefsin arzularını yok etmek, nûrlara ve hâllere gömülmek, fenâ ve bekâ makamlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makam ele geçer."

    Buyurdu ki: "Lâ ilâhe illallah kelimesini söylemenin hakîkati, Allahü teâlâdan başka ne varsa hepsini yok bilmektir."

    Yine buyurdu ki: "İslâm dîninin hükümlerini yapmak, yâni emirleri yapıp yasaklardan sakınmak, haramları, şüpheli şeyleri, hattâ mübahların fazlasını terketmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zarûret mikdârınca kullanmak, tamâmen nûr ve safâdır. Aynı zamanda evliyâlık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Vilâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa cenâb-ı Hakk'ın feyzi her ân gelmektedir."

    Alaüddin Attar (K.S) anlatır: "Şah-ı Nakşibend hazretleri beni kabul edince, kendilerini o kadar sevdim ki, kararım kalmadı. Sohbetlerinden ayrılamıyacak hale geldim. Bu halde iken bir gün bana dönüp: "Sen mi beni sevdin ben mi seni sevdim?" buyurdu.- "îkram sahibi zatınız, aciz hizmetçisine iltifat etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir" diye cevap verdim. Bunun üzerine: "Bir müddet bekle işi anlarsın" buyurdu. Bir müddet sonra kalbimde kendilerine karşı muhabbetten eser kalmadı. 0 zaman: "Gördün mü, sevgi benden midir, senden midir?" buyurdu.
    H.791 yılmda vefat ettiler.
    Mübarek; uzun boylu, buğday benizli, gür sakallı, güler yüzlü idi.




    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2007-03-19 #2
    Mazharı Canı Canan'ın baş halifesi... 0 da seyyid...

    H. 1158'de Hindistan'ın Pencab şehrinde doğdu.

    Babası Seyyid Abdüllatif... yemek yerine bazı hafif nebatlardan başka bir şey yemez ve sahralarda açık zikir ile meşgul olurdu. Oğlunun doğumundan bir gece evvel rüyasında Ceddi Hz. Ali'yi (R.A) gördü: "Allah (CC) sana mübarek bir oğul ihsan edecek, ona ismimizi ver."

    Ve öyle oldu... Ali Abdullah (Dehlevi)...

    On üç yaşında iken, babası kendi şeyhi olan Şeyh Nasıruddini Kadiri hazretlerinin sohbetinde bulunup, ondan talim almak emeliyle, bu oğlunu Dehlîye götürdü. 0 sırada Şeyh Nasıruddin vefat etmiş olduğu için mümkün olmadı. Bunun üzerine babası: "Ey oğlum! Ben seni Şeyh Nasıruddin Kadiri hazretlerinden inabe alasın diye buraya getirmiştim. Ne yapalım nasip değilmiş. Şimdi kalbine cananın marifet kokusu nereden gelirse, oradan tarikat al" buyurdu.

    Bunun üzerine meşayih-i izamdan hace Zübeyr hazretlerinin yüksek sohbetlerinde bulunduktan sonra Hace Nasıruddin hazretlerinin oğlu Hace Mir Dürerle Mevlana Fahreddin, Fahr-ı Cihanı Çeşti Dehlevi ve Şeyh Nanu ve Şeyh Gulam-ı Çeşti gibi Dehlide bulunan diğer azizler ve meşayıhdan feyz almıştır. Yirmi iki yaşında iken 1180 tarihinde Mevlana Can-ı Canan'ın nur saçılan huzuruna kavuştu.

    Şemsuddun Habibullah Mazhar Can-ı Canan (K.S) kendisi kabul edip: "Oğlum, bu yer -yani bizim yolumuz- tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için, şevk ve zevk ile dolu başka yere -yola- baş vurunuz" buyurunca, Abdullah Dehlevi, ben de tuzsuz taş yalamayı hepsinden çok severim, cevabını verir. Bunun üzerine Mevlana Habibullah Mazhar-ı Canı Canan, ona Nakşibendiyye yolunun edeplerini öğretir. On beş sene Can-ı Canan'ın değerli sohbetinde bulunur. Huzurunda nihayete kavuşunca, yani evliyalık mertebelerinin sonuna ulaşınca kendisine nakşibendiyye, kadiriyye, çeştiyye ve sühreverdiyye ve kübreviyyede irşat için icazet verildi. Yüksek üstadının vefatından sonra, onun yerine geçip, Allah yolunda olan binlerce talebeyi Hakka kavuşdurmuşdur. Kerametleri çok fazla...

    Müridelerden Saliha isimli yaşlı bir kadının yetişmiş kızı vefat ediyor. Şeyh, kadıncağızı teselli eder: "Hakk, sana, ölen kızına karşılık, iyi bir erkek evlat nasip eder..."

    -"Aman şeyh hazretleri, ben de, kocamda yaşlı insanlarız. Bu halimizle nasıl çocuk sahibi olabiliriz?
    -"Allah (CC) kadirdir..." Ve erkek evladı...

    Talebesinden Mevlevi Kerametullah zatülcenab hastalığına yakalanmışlardı. Hazret-i Şeyh elini hastaınn üzerine temas ettirmesiyle, hastalık Allahü Tealanın izniyle geçti.

    Dehli camiinin imamının çocuğu uzun zaman hasta yatar. Bir gece rüyada görür ki, Gulam Ali hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna bir şey içirir. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini görür. Çok sevinir. Sıdk ve hulus İle birkaç akça alıp, huzuruna gider ve bunları kabul ediniz diye arz eder. Hazret-i Şeyh tebessüm eder ve: "Bu bizim geceki hizmetimizin ücretimidir " diyerek keşf-i keramet buyurur. Mevlevi Fadl Ahmed (caminin imamı), hayır efendim, bu ancak bu geceki lütf ve inayetinize şükür bile olamaz, der.

    Müritlerden birkaçı uzaklardan gelirken aralarında tasarlıyorlar: "Efendi hazretlerinin hediye dağıtmak adetleridir. Acaba ne istesek?" Biri seccadesini, biri gömleğini, biri takkesini mimliyor.

    Nihayet huzura çıkıp oturuyorlar. Hiç birşey isteyen yok. Kim neyi içinden geçirmişse ona o veriliyor...

    Hakim Rükneddin Han baş vezir olunca, hazreti Şeyh, sevdiklerinden birini işi için ona gönderdi. Rükneddin Han onunla ilgilenmedi. Hatırı rencide oldu. Hemen Rükneddin han azl olundu ve bir daha o yüksek makama gelemedi.

    Eshabının seçkinlerinden Mevlevî Kerametullah anlatır:

    "Hazreti Şeyhe bir müddet devam ettim. Çok garib ve acib şeyler gördüm. Bunlardan biri şudur:

    Bir gün sabah namazından sonraki murakabe ve zikir zamaınnda, cemaatın içinden kalktım, kitabımı aldım ve dersimi okumak için gitmek istedim. Bakırı altın yapan kimya nazarlarını bana çevirip: "Otur meşgul ol buyurdu." îçimden sizi istemekten maksadım bu büyükler nisbetine, sıkıntısız kavuşmak içindi, yoksa her yerde elde edilebilir demek istiyordum. "Otur Behaeddin'in hakkı için, bu büyük nisbeti sana sıkıntısız veririm" buyurdu ve o anda bana teveccüh buyurdu. Kendimden geçtim, düştüm. Sanki kalbim göğsümden çıkacakmış gibi olmuştu. Bir müddet sonra kendime geldim. Bir de ne göreyim zikir bitmiş. Üzerime güneş geliyordu. Ebu Said gibi büyük eshabı da oradaydılar. Onlardan utandım. Sana ne oldu dediler. Uyku bastırdı dedim. Tebessüm ettiler.

    Dehlide kıtlık, kuraklık vaki oldu. Hazreti Şah Abdullah Dehlevi mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve: "Ya Rabbi, sen yağmur yağdırmayınca, buradan kalkıp gitmem" dedi. Bir saat geçmeden yağmur yağdı.

    H. 1240 yılında Delhi'de vefat ederler...

    Vefatı zamanında Şahı Nakşibend hazretlerinin aşağıdaki Farisi ve Arabi şiirlerinin, cenazesi giderken okunmasını vasiyyet etmişti.

    Huzuruna müflis olarak geldim.

    Yüzünün güzelliğinden bir şey isterim.

    Şu boş zembilime elini uzat,

    0 mübarek eline güvenirim.

    Arabi Rubai:

    Kerimin özüne azıksız geldim.

    Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim

    Bundan daha çirkin bir şey olur mu

    Azık götürürsün o ise kerim.

    Mübarek, orta boylu, esmer, seyrek sakallı, güleç yüzlü ve nurlu idi. Zamanın allamesi idi...

  3. 2007-03-26 #3
    Mevlana Halid Bağdadi (K.S.)

    H. 1192 yılında Musul'un Şehrizor kasabasında dünyaya geldiler.

    Nesepleri Hz. Osman'a ulaşır. (R.A)

    Bu yolda Şahı Nakşibend, İmamı Rabbani gibi köşe başlanndan...

    Musul'un Süleymaniye kasabasında bütün ilimleri tahsil ettiler, oradan Bağdat'a gidip tahsillerini ilerlettiler ve nihayet il il, belde belde dolaşıp zahir ilimlerini ve batın ilimleri meczetme...

    Hocaları, büyük alim Muhammed bin Adem-i Kürdi'dir (K S). Biri faziletler sahibi Salih-i Kürdi'dir, Biri üstünlükler sahibi Abdürrahman-ı Kürdi'dir. Biri de, faziletli, ilim deryası Abdürrahim Berzenci'dir. Biri de, bunun kardeşi Abdülkerim Berzenci'dir. Bunlardan başka Abdullah-ı Harpani'den ve daha bir çok alimlerden ders almış, ilim öğrenmiş, feyz ve nur iktibas etmiştir.

    Ve dolaşmada bir uğrak yeri... Şam... Burada bir aralık Kadiri tarikatı ile ilgilenme... Ve sonunda mürşit bulma ümidi ile de, Hacc niyeti ile de Hacca gidiş...

    Mekke... Bir taşa oturmuş Kabe'ye bakmakta. Bir adamda sırtını Kabe'ye vermiş kendilerine bakmakta.. Bu münasebetsiz duruma bir müddet sabredip nihayet, dayanamadılar:

    - "Ben Allah'ın evine bakarken siz niçin sırtmızı dönmüş bana bakıyorsunuz?"

    Cevap: "Bunu bana sormanızı istiyordum da ondan."

    Mevlana Halid şaşırdılar. Acaba aradıkları mürşit bu muydu? Ve adamın ellerine yönelme... Adam gülümseyerek cevap verir: Hayır! Ben sizin aradığınız mürşit değilim. Ama sizi layık olana göndermeye memur basit bir insanım... Sizin mürşidiniz Hindistan'da Dehlev şehrinden Abdullah Dehlevi... Oraya gidin ve adam dönüp gittiler. Kimdi bu adam belli değil.

    Bu düşünceler içerisinde yüzerken, aniden veliler ordusunun kumandanı Şah Abdullahi Dehlevi bir talebesini Mevlanaya gönderdi ve: "Selamımızı söyle, bu tarafa gelsin" buyurdu. Mevlana gelen talebe ile bir müddet inzivaya çekildi. însanlarla görüşmez oldu. Kitapları bırakıp, medreseye gelmez oldu.

    Hindistan'dan gelen zatla Hindistan'a gitmek üzere yola koyuldu. Talebesi gelen zata kızmaya başladılar. Fakat Mevlana, gülün kokusunu almış bülbül gibi kimseyi dinlemez olmuştu. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakıp bu acıklı ayrılışına valiler, kumandanlar, alimler, fadıllar, büyükler, salihler, eminler, garibler, fakirler, talebeler, erkekler, kadınlar, herkes ve herkes üzüntülerini beyan, bağlılıklarım izhar ve muhabbetlerini ilan ederek teşyi eylediler, uğurladılar. Ağlayarak :

    Bizleri hüzün ve eleme gark ettiniz. İnşaallah yine huzurunuz ile şerefleniriz dediler.

    Arkadaşı ile yaya giderek Tahran'a ulaştılar. Burada Şii mezhebini kuvvetlendiren meşhur Şii alimlerinden çok talebesi bulunan İsmail Kaşî, Mevlana Halid efendimiz ile uzun ve çetin münakaşa ve mubaheseye girişti. Sonunda bütün talebesinin önünde mahcub oldu. Yenildiğini bildirmemeye çalışıyor, talebesinin gözü önünde o duruma düşmek istemiyordu. Ama ne yapsın ki, evliya aslanlarının kahredici, ezici pençesine düşmüştü. Sonuçta mahcup oluyor, siliniyordu. Ehli sünnetin hak olduğu güneş gibi meydana çıkıyor, bozuk itikat zulmetleri dağılıyordu. Sonunda söyleyecek tek söz bulamayıp, sustu.

    Mevlana birçok Şii tefsir kitapları okumuş, Kur'an-ı Kerim'in birçok ayet-i kerimelerinin Şiiler tarafından değiştirilmiş olduğunu, tahrif edilmiş bulunduğunu görmüştü. Mesela:

    "Bedir gazasındaki esirleri salıverdiğin için Allahü Teala seni afveyledi." ayeti kerimesini, Hz. Ebu Bekr'i Sıddık (R.A) hakkındadır, şeklinde tefsir eylemişlerdir.

    Mevlana, İsmail Kaşiye hitaben, peygamberlerin masum olması hakkında ne dersiniz? diye sordu.

    Kaşi bütün peygamberler masumdur, günah işlemezler, dedi. Mevlana buyurdu ki, peki Allahü Teala'nın: "Bedir gazasındaki esirleri salıverdiğin Allahü Teala seni affeyledi" ayeti kerimesinde af söylendiğine göre, günah işlenmiş demektir, manasına geliyor. Halbuki peygamberlerdeki günah olan bir iş meydana gelmemiştir" deyince Kaşi, bu ayeti kerime Ebu Bekr'i (R.A) azarlamaktadır, onun hakkındadır. Peygamberimiz (SAV) hakkında değildir, deyince Hazreti Mevlana, "Ey Şia taifesi: Eğer sizin dediğiniz gibi ise, Allahü Teala Sıddık'ı Azam'ı (R.A) affeyledim, buyuruyor da, siz niçin affetmiyorsunuz?" deyince, Kaşi hiç bir cevap bulamayıp sükut etmiştir.


    Artık duruş yok, aylarca kat edilen yol, ardından Dehlev, tekkenin kapısından girdiler... Şeyh sanki onu bekliyor:

    -"Buyurun safa geldiniz."

    Ve hemen Halid'e dergahın helalarını temizleme görevi verildi. Mevlana'da en ufak bir teessür, işaret yok, yalnız dudaklarında küçük bir tebessüm...

    Bu yeni vazifeyi aşk ve şevkle benimsediler... Bir ara hela temizliği için su taşırken, Şeytan kulağına fısıldadı: "Sen, bunca ilmin ve faziletinle, bir takım miskin dervişlerin girip çıktığı helaları temizlemeye memur edilecek insan mısın? düşünsene... Ve Mevlana Halid cevaplıyor:

    "Düşünüyorum, gerekirse oraları sakalımla temizlerim... Ve hazmm..."

    Aradan tam on ay geçer... Bir gün mürşitleri Abdullah Dehlevi, odasında oturmuş, pencereden bahçeye bakıyor. Mevlana Halid de iki elinde iki su kabı çeşmeden su taşıyor... 0 anda mürşidin gördüğü dehşet... Su kaplarını taşıyan Mevlana Halid değil... Mevlana Halid'in ellerinde tüyden hafif iki kap var... ve ağzına kadar su dolu kovaları taşıyan meleklerdir...

    Hemen Abdullah Dehlevi hazretleri, Mevlana Halid'i ata bindiriyor, üzengisini de eliyle tutuyor.

    "Aman efendim ne yapıyorsunuz?"

    "Başlangıçta sana helalar temizletmeye memur iken, şimdi de atının üzengisini tutmaya memuruz... Şimdi git ve iklimleri irşat et, ruhları aç, susuz insanlar seni bekliyor. Artık hepimizden üstünsün..."

    Şah Abdullah Dehlevi' nin Mevlana Halid'e yazdıkları hilafetnamedir:

    "Rahman ve Rahim olan Allahü Tealanın ismi ile başlıyorum. Allahü Tealaya hamd, Resulüne salattan sonra;

    fakir Abdullah nakşibendi müceddidi (R.A.Anh) der ki, din alimlerinin başta geleni ve Hak ve yakin yolu taliplerinin seçilmişi hazreti Mevlana Halid nakşibendi tarikatı için Kürdistandan bu fakirin yanına gelip, on ay kadar, halvette, me'lufatı terk ile zikir ve verilen vazifeleri edaya, son derece gayret ile çalıştılar. Allahü Tealaya hamdolsun ki, onun yardımı ve piran-ı kibarın tavassutu ile, tarikatın derecelerine yükselip, huzur, yad, daşt alem-i emr latifelerinin tenzibi, fena,beka ve bihudiye kavuştular. Alem-i halk latifelerindeki seyrin nurları ve hazreti müceddidin tarikatinde, salikin heyet-i vahdaniyyesine varid olan keyfiyyet ve haller, batınını nurlandırdı, hallendirdi. Tarikatte kemale ulaşıp, insanları da kemale ulaştırma mertebesine ulaşınca, kendilerine icazet, ve hilafet verip, talipleri terbiye etme, yetiştirme salahiyetini ve vazifesini verdim. Ayrıca Kadiri, Çeşti, Sühreverdi ve Kübrevi yollarından da icazet verdim. Nitekim bizim yolumuzda böyle yapılmaktadır. Onun eli, benim elimdir. Kendileri benim pirlerimin naib ve halef-i sıdkıdırlar. Onun rızası benim rızamdır. Onun hilafı benim hilafımdır. Devamlı zikir, teveccüh, murakabeler, sünnet-i seniyyeye ittiba, bid'atten ictinab, sabr tevekkül, teslim, rıza, ilim, hadis ve tasavvufla iştigal ve talipleri hidayetle uğraşma hilafetnamenin şarüdır. Ya Rabbi Onu, muttakilere İmam eyle! Ve Sallallahü ala Seyyidina Muhammedin ve ala Alihi ve sellem. Allah yolunda olanlara selam olsun!"

    Bundan sonra büyük irşat dönemi...

    Bağdat'tan sonra Şam'a geçtiler ve orada Salihiye dergahında yirmi yıla yakın irşat postuna oturdular.

    Hazreti Şah Abdullahi Dehlevi: "Ey Halid, şimdi memleketine ve Bağdat'a git. Oradaki Hakk aşıklarını, sevdiklerine yani Allahü Tealaya kavuştur" buyurunca, Mevlana hazretleri:

    "Ey benim Sebeb-i devletim, yüksek sığınağım, efendim, mürşidim, orada Hayderve Berzenci sadatı çoktur. İrşadla nasıl meşgul olurum. Çünkü onlar şöhret ve itibarda ve alimlerin sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile beni men ederler" diye arz etti. Sen memleketine git. İrşat ile meşgul ol. Bütün seyyidler, senin hak-i payine yüz sürerler ve şerefli zatına hizmetçi olurlar. Oranın valileri, eminleri, alimleri, fadılları, mübarek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vereyim. îste ya Halid!" buyurdu. Din için dünyalık isterim dedi. Git, her İstediğini verdim." deyip yolda giderken filan yerde evliyanın büyüklerinden iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakka müteveccih, ölü gibi bir zat var, ona selamımı söyle; hayırlı duasını al ve şerefli elini öp! Kudsi nisbetinin celal ateşi ile etrafı harap olmuş, kendilerinden başka, civarında hiçbir insan kalmamıştır." buyurup bütün halife mürit ve eshabı ile dört millik mesafeye kadar, hazret-i Mevlana efendimizi teşyi edip, sonra; "Halid bürd" yani Halid her şeyi aldı götürdü, buyurdu..

    0 velinin olduğu beldeye gelince, yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu yere doğru yürüyünce, velinin celalinden, hazreti Mevlanayı bir korku ve dehşet kaplayıp, gidemedi. Olduğu yerde kaldı. Hemen Şahı Dehlevi hazretlerine rabıta eyledi. Korkusu gitti. 0 zatın yanına gidip Farsça olarak, şeyhinin selamını söyledi. Başını murakabeden kaldırıp: "Aleyke ve aleyhisselam" buyurdu. Sonra: "Ey Halid, senin fütuhatın ve irşadının yayılma yeri Bağdat'tır." deyip, tekrar murakabeye daldı. Mevlana efendimiz, o zatın, nisbeti Muhammedi denizine gömülmesine, feyz nurları içinde müşahede sahibi, bir an Cemal-i Hak'dan ve onun murakabeden ayrılmamasına hayran olarak, Bender denilen yere gelinceye kadar elli altmış gün ne bir şey yedi, ne de bir şey içti.

    Süleymaniyye' de iken, Berzencilerden iki yüz kişi silahlanıp Mevlana Halid hazretlerini öldürmek isterler. Silahlı olarak Cuma günü mescidin kapısının dışında durup beklerler. Cumadan sonra herkes camiden çıkar. Salihlerin adeti olduğu üzere camiden en geç çıkarlar. Şeyh Abdullah Hayderi der ki, namazdan sonra herkes, halifeleri ve ben, camiden çıktık. Hazreti Şeyhimize sü-i kasd eden silahlı kişilerin beklediklerini gördük. 0 güneşlerin güneşi caminin kapısından çıkıp, silahlanmış kişilere celal ile göz ucuyla nazar etti. 0 anda, o kişiler, feryat ederek, bazısı yüz üstüne düşerek, heybetli nazarlanndan perişan oldular. Kendileri, bütün halife ve müritleri ile hanekahı cennet misallerine geldiler.

    Süleymaniye'nin büyük alimlerinden bazısı, Mevlana hazretlerini, akli ve nakli ilimlerin en mühim ve zor, ince meselelerinde mağlup etmek istedilerse de, kendileri yenildiler. Yanlarında cahil gibi kaldılar. Çaresiz kalıp, Irak'ın her bakımdan en büyük alimi olan hüccet-ül İslam denen Şeyh Yahya Merveri İmadi hazretlerine mektup yazıp:

    "Süleymaniye alimleri tarafından, din ve dünya ilimlerinin allamesi, Müslümanların hücceti, efendimiz, üstadımız Yahya Mezveri İmadi hazretlerinedir. Hak Teala müslümanları uzun hayatınızla bereketlendirsin. Şehrimizde Şeyh Halid isminde bir zat zuhur eyledi. Hindistan'a gidip geldikten sonra vilayet-i kübra ve irşad-ı uzma davasında bulunuyor. Bu zat, din ilimlerini mükemmel bir surette tahsil ettikten sonra, terk eyledi. Sapıklık yolunu tuttu. Bizler onu ilimde yenemedik. Büyüğümüz sizsiniz. Üzerinize vaciptir ki, bu tarafa gelip, sapıklığını ve maksatlarını def edip, onu yenesiniz. Gelmeyecek olursanız, sapıklığı bütün insanlara ve diğer şehirlere yayılacaktır.

    Bu mektup, Şeyh Yahya hazretlerinin eline geçince bazı talebesi ile birlikte, Süleymaniyye yolunu tuttu. Şehre yaklaşınca, bütün alimler, karşılamağa çıkıp eline, ayağına yüz sürüp, her biri kendi evine davet ettiyse de, kabul etmeyip; "Şu saatte o zatla görüşmem lazımdır" deyip, Mevlana Halid efendimizin zaviyesine doğru gittiler. 0 devlethaneye girince, Mevlana hazretleri, kalkıp, karşılayıp, müsafaha ettikten sonra, yanlarına oturttular. Şeyh Yahya hazretlerinin kalbinde bir takım ince ve zor meseleler vardı. Bunları sorup imtihan edecekti. Daha ağzını açmadan, Hazreti Mevlana, Şeyhe hitaben: "Din ilimlerinde çok müşkül meseleler vardır. İşte biri şudur ve cevabı şudur" buyurup Şeyhin kalbindeki bütün soruların cevaplarını izhar ettiler. Şeyh Yahya hazretleri anladı ki, bu mübarek zat, evliyanın büyüklerindendir. Hemen ayaklarına kapanıp özür ve af diledi, tövbe ve inabe ile Mevlana hazretlerinin yoluna girdi. Sonra büyük halifelerinden oldu. Münkirler bunu duyunca perişan oldular. Mevlana hazretleri, Şeyh Yahya'yı çok severdi. Yüz yaşında Bağdat'ta vefat etti.

    Alim, fadıl, şeyh AIi Süveydi Bağdadi, büyük muhaddislerden idi. Hadis-i Şerif senetlerinde bilgisi vardı. Bu hususda imtihan maksadıyla Mevlana hazretlerine gelip, musafaha esnasında bir hadis okudu. Mevlana hazretleri de bir hadis-i Şerif okuyup oturdular. Aynı zat, Kütüb-i Sitte hadislerinden üç hadisi senetleriyle, imtihan yollu okudu. Mevlana hazretleri de bu hadislerin asıl senetlerini sahih olarak okuyunca, o muhaddis, hemen Mevlana'nın ellerine kapanıp, kalbine gelen imtihan düşüncesinden istiğfar edip af diledi. îlim meclislerinde, Mevlana'nın en büyük velilerden olup, zahir ve batın ilimlerinde sonsuz bir deniz, biz ise bir damlayız derdi.

    Mevlana hazretlerinin 4 oğlu vardı:

    1. Şehabüddin Sabi: Urfa'da vefat eylemiş idi.

    2. Behaüddin Sabi: Daha sonra vefat eyledi.

    3. Abdurrahman Sabi: Behaüddin Sabi'nin ardından vefat ettiler.

    4. Necmüddin: Babasının vefatından sonra dünyaya geldi. Onunda iki oğlu dünyaya gelmiş ve temiz soyu devam etmektedir.


    Oğulları Muhammed Behaüddin Sabi, daha beş yaşına girmeden, Kur'an-ı Kerimi çok güzel okurdu. Çok akıllı ve yüksek yaratılışlı idi. Arapça, Farsça ve Kürdçe bilirdi. Hocası Şeyh Muhammed Nasih idi. Her haliyle ve şekli ile yüksek babasına benzerdi. 0 yaşta iken, şefkatinin çokluğundan, bir kimseye bir bela ve afet gelse, def'ine himmet ve gayret ederdi.

    Üç hanımı vardı. Vefatından hemen sonra ikisi vefat etmiş. Hatice ismindeki hanımları yaşamış, hep ibadet ve taatle ömrünü geçirmiştir.

    Hanefi alimlerinden İbni Abidin denmekle meşhur Muhammed Emin (K.S) Mevlana hazretlerine gelmiş, bazı sualler sormuş doyurucu cevaplar aldıktan sonra: "Efendim, dün gece rüyada hazret-i Osman (R.A) gördüm. Güya vefat etmiş, cenaze namazını ben kıldırmıştım." deyince: "Ey İbni Abidin, yakında ben vefat ederim. Sen kalabalık halk ile namazımı kılarsın. Çünkü ben Hz. Osman (R.A)'m evladındanım" buyurdu. İbni Abidin bunu bilmiyordu. Rüyayı anlattığına çok üzüldü.


    Nihayet 63 yaşlarında sonsuzluk alemine yolculuk.

    Mübarek; Uzun boylu, siyah ve iri gözlü, dişleri seyrek ve güleçti. Sakalı siyah ve gürceydi. Göğsü geniş, kolları uzun idi.

  4. 2007-03-27 #4
    Seyyid Taha (K.S.)

    O' nun neslinden... 0 da Seyyid...

    Gavsı Geylani'nin torunlarından...Kur'an-ı Kerimi hatim ve hıfz ettikten sonra ilim tahsiline başladı. Süleymaniyye, Kerkük, Revandız, Erbil, Bağdad ve daha birçok medreselerde büyük alimlerden ders almış, ilim ve fenleri ikmal edip, icazetle Süra (Berdesur) gelerek, bir medrese tesis edip tedrisata devam buyurmuştur. Bir çok ulema ve ezkiya yetiştirmiştir. Kendileri o havalide "Alleme" olarak iştihar etmiş, tanınmıştır.

    Bir gün rüyada görürler. Dağdan bol bir su akıyor ve herkes ondan içmeye koşuyor. Seyyid Taha ise suyu kaynağından içmek için dağın tepesine tırmanıyorlar. Bir de ne görsün; Suyun kaynağında Allah'ın (C.C) Resulü (S.A.V).. Tüm sular onun mukaddes parmaklarından akmakta... ve tüm coşku ile suyu asli kaynaktan içiş...

    Nihayet babası ve annesi gibi en yakınlarına danışıyorlar:

    -"Ne yapayım?"

    Ardından cedleri Abdülkadiri Geylani'nin (K.S) türbelerinde derin murakabe... Gelen hitap:

    -"Oğlum Taha: Benim tarikatım çok büyüktür, ama şimdi ehli kalmadı. Sen hemen Mevlana Halid'e teslim ol ve onun yoluna gir."

    Mevlana Halid, Seyyid Taha'yı, Abdullah Dehlevi'nin kendisini beklediği gibi beklemekte... Büyük ikram ve itibar. Seyyid Taha hazretlerine özel bir ev tutuyorlar ve onu, tam seksen gün hususi bir murakabe altına alıyorlar. Sekseninci gün her şey tamam Mevlana Halid buyuruyorlar:

    "Artık yerine dönebilir ve irşat makamına geçebilirsin! Yürü bu yol senin..."

    Süluk ve terbiye esnasında Hazreti Mevlana, Seyyid Taha hazretlerine dağdan istinca taşları getirtti. Hülefa ve etba'ı arasında, bu hal, taaccüble karşılanır, Hazreti Mevlana Resulü Ekrem'in (S.A.V) Ehl-i Beytine çok fazla bağlı olduğu halde Seyyid hazretlerini dağa göndermesindeki hikmet nedir? diye tereddüt hasıl olur, Mevlana hazretleri ise bu hususta konuşmaz, sükut ederdi.

    Seyyid Taha hazretleri hilafetle müşerref olup Berdesüra hareket edeceği zaman, Hazreti Mevlana büyük bir cemaat ile teşyi ederler. Arz-ı veda eder. Mevlana'nın ayrılmış olduğunu hissedip, atına binmek istediğinde üzenginin bir kimse tarafından tutulduğunu anlamış, bakmış ve görmüş ki, üzengiye yapışan ve onu tutan bizzat Mevlana'nın kendisidir. Estağfirullah deyip, geri çekilmiştir. Hazreti Mevlana, Seyyid Taha hazretlerine hitaben: "Bir zaman nefsin terbiyesi için size dağdan taş getirtiyordum. Şimdi Resul-i Ekremin Ehl-i Beytine olan bağlılığım hasebiyle, üzengini benden başka kimse tutamaz. Siz de imtina edemezsiniz" 0 da sıkılarak, emir edepten üstündür sözü gereğince ata biner ve şehrin dışına kadar, binlerce alim, salih, mürit ve halkın katıldığı uğurlama merasimi ile gîder. Mevlana durup elindeki dizginleri de, Seyyid Taha' ya verip, bundan sonra dizginlerin senin elindedir. Terbiye ve yetişmede kusur etmedin. Cenab-ı Hak yardımcın, büyüklerin ruhları sığınağın olsun, buyurur.

    Rabıta etmenin çokluğundan boynundaki kemik dışa doğru eğilmiş görünürdü.

    Nehri kasabası 1750 hane iken, hiçbir evde yemek söz konusu değildi. Hepsi tekkeden yer, içerdi. Mürşidinin tavsiyelerine binaen devlet ricali ile temas buyurmazlar, ancak bazı Müslümanların zararını önlemek üzere mektup yazarlardı. Halbuki başta Sultan Abdülmecid Han olmak üzere bütün devlet ricali her emirlerine amade idi.

    Seyyid Taha hazretleri zamanında, İran Şahı, Şemdinan'a yakın 145 pare köyü, her şeyi ile beraber Seyyid Taha'ya bağışlar. Bu haberi kendisine getirdiklerinde, bir an başını eğer ve sonra kaldırıp: "Elhamdulillah" der. İran Şahı ölünce oğlu bu köyleri geri alır. Haberi Seyyid Taha'ya getirdiklerinde yine başını eğer, bir an sonra kaldırır ve "Elhamdulillah" buyurur. Halife Köse: "Efendim, köyleri size hediye ettikleri zaman da hamd ettiniz, geri aldıklarında da hamd ettiniz. Hikmeti nedir? diye arz edince: "Hediye ettikleri zaman kalbimi yokladım. Dünya malına sevinmediğini gördüm, bunun için hamdettim. Şimdi geri aldıklarında, yine kalbime baktım. Hiç üzüntü bulunmadığını gördüm. Yine hamd ettim" buyurdu.

    İlimde öyle şöhret sahibi idi ki, rahle-i tedrisatlarında zamanın büyükleri devamlı bulunmaktaydı...

    Hırsızın biri, Seyyid Taha hazretlerinin ambarına girip, bir çuval un çalmak ister. Çuvalı doldurur, fakat kaldıramaz. Yarıya kadar boşaltır, yine kaldıramaz. Kaldırmak değil, çuvalı yerinden bile oynatamaz. Biraz daha boşaltır, yine kaldırıp götüremez. 0 sırada Seyyid Taha hazretleri ambara gelir: "Ne o çuvalı kaldıramıyor musun? Yardım edeyim buyurur." Hırsız, Seyyid Taha hazretlerini görünce donakalır. Bir şey diyemez. Seyyid hazretleri çuvalı kaldırıp hırsızın sırtına verir ve: "Bunu al git bizim adamlarımız görmesin, belki canını yakarlar. Bir daha ihtiyacın olursa ambara değil bize gel." buyurup onu gönderir. Hırsız tövbe edip, sadık müritlerinden olur.

    Seyyid Taha hazretlerinin kayınpederi Nehri kadısı İdi. Bu mübarek damadını o kadar çok severdi ki, kabrinin, onun kabrinin girişine yapılmasını ve: "Seyyid Taha hazretlerinin kabrini ziyaret etmek isteyen Hak aşıkları benim mezarımın üstüne bassın da geçsinler. Belki mübarek Taha'yı ziyaret edenlerin toprağına deyen ayaklarımın yüzü suyu hürmetine Allahü Teala beni affeder, yahut Onu ziyarete gelenlerin ayaklarına mezarımın toprağı değmekle teberrük ederim.." buyurdu. Ve gerçekten o mezar Seyyid Taha hazretlerinin mezarının tam girişindedir.

    Berzenci seyyidlerinden Seyyid Musa (K.S.) kervan başı olarak İran'a giderken, gayet sarp bir yerde, katırı yoldan düşüp, uçuruma yuvarlanırken, "İmdat ya Seyyid Taha!" diye yalvarır. Hayvan olduğu yerde kalır. Çekip yola çıkarırlar. Bir müddet sonra ziyaret için Nehri' ye gelir. Seyyid Taha hazretleri: "Ya Seyyid Musa, bir katır için bizi İran'a çekiyorsunuz buyurur. Seyyid Musa cevaben: "Efendim hazretleri, dünyada katırımıza bakmazsanız, ahiretde bize nasıl bakarsınız" diye latife eder.

    Sultan Abdülmecid Han zamanında İstanbul'da Remil ilmi yaygın idi. Padişahın emri ile zamanın kutbul ferdi nerede ve kim olduğu araştırılmış, neticede kutb-ül ferdin hazreti Seyyid Taha olduğu tespit edilmişti. Bunun üzerine padişah tarafından Seyyid Taha hazretlerine yazılmış ve İstanbul'a davet buyurulmuştur. Seyyid hazretleri ise "Remle itimat tahminidir. Bu hususta İstanbul'a gelmem mümkün değildir. Padişah ısrar ederlerse, başka bir tarafa hicret edeceğim." diye kesin cevap vermiştir. Zira Mevlana Halid hazretleri bütün halifelerini devlet ricali ile görüşmekten men buyurmuşlardır.

    Seyyid Taha hazretlerinin iki oğlu vardı. Biri genç yaşta vefat etti. Bu oğlunun ismi Habibullah'tı. Bu oğlunu çok severdi. Diğer oğlu Seyyid Ubeydullah hazretleri olup,babasından istifade ettikten sonra, amcası Seyyid Muhammed Salih hazretlerinden hilafet alarak, amcasından sonra büyük bir salabetle Nehri makamını irşat ve hükümdarlıkla idare etmişti.

    H.1269 yılında ebediyete göç var...

    Mübareğin alnı geniş, kaşları kesif (sık), iki kaşlarının arası açık, mübarek gözleri siyah, yüzleri müdevver, lihyeleri top, kametleri mu'tedil bir nur parçası idi.

  5. 2007-03-29 #5
    Seyyid Sıbgatullahi Arvasi (K.S.)








    O da nurlu dairenin içinden...

    Asılları Bağdat'tan gelme.Babası Seyyid Lütfullah, Onun babası Seyyid Abdurrahmani Kutub, Onun babası Seyyid Abdullah Veli, Onun babası Seyyid Muhammed, Onun babası Seyyid Muhammed, Onun babası Seyyid Muhammed, Onun babası Seyyid İbrahim, Onun babası Seyyid Muhammed Kutub, Onun babası Seyyid Kasım-i Bağdadi el Hüseyni ... ve taa O...

    Kendileri bu yolda gavsiyet makamına ulaştı. Buraya geldiklerinde Bitlis'in Hizan ilçesine yerleşipyaşadılar. Lakapları Gavsı Hizani.



    Gavs Hazretleri H.1245 tarihine kadar İslami ilimlerle meşgul oldu. Bu tarihte Van'da bulunan Şeyh Muhyiddin ile tanışıp ondan tarikat aldı. Şeyhi vefat edince Gavs Hazretleri Cizreli Şeyh Halid'in yanına gidip ona hizmet etti. Nihayet o da vefat edince halifesi olan Şeyh Salih-i Sipiki' nin yanına gitti ve hilafet aldı. Bunlardan başka Bitlis' li şeyh Musa ile şeyh Abdulkadir' den de istifade etmiştir.



    Bu arada Gavsın oğlu Şeyh Bahauddin ve Halifesi Seyda-i Taği'nin rivayetine göre Gavs Hızır (A.S.) ile tanışıp ondan da istifade etti.



    Böylece koca bir on yıl büyük zatlarla geçti. Ardından Seyyid Taha, Gavs'a "Evine dön" diye haber gönderir. İşte nihai dönüş ve asli hedef...



    1268 de Seyyid Taha vefat edince bir müddet oğlu Seyyid Salih' in hizmetine devam etti. Onun da vefatından sonra Gavs bu yolda kendine bırakılan nurlu halkaya oturdu ve hizmet etti.



    Seydai Taği'nin oğlu Hazret (Muhammed Diyauddin), Gavsın katibinden naklen şöyle anlatıyor: "Gavs'ı Hizani'nin dedelerinin bulunduğu köylerde hiçbir oyun aleti olmadığı gibi, kendinde bir çalgı bulunan kimsede oralardan geçemiyordu. Onlarınn çoğu ata binmiyor, sakal ,tıraş etmiyor, nihayet güzel elbise giymemek, sigara içmemek adetlerinden idi. Hatta meclislerinde sigara içilmesine müsaade etmezlerdi. Oturdukları yerler ya camii, ya medrese ya da tekke idi...



    Gavs'ın ;

    1. Şeyh Celalüddin

    2. Şeyh Bahaüddin

    3. Sultan Veled

    4. Seyyid Bahri

    5. Seyyid Burhaneddin

    (Bu üçü çocukken vefat eylemişlerdir)

    6. Şeyh Hamza

    7. Seyyid Nur Muhammed

    8. Şeyh Hasan adında sekiz oğulları vardı.



    Gavs, Şeriata çok bağlı idi. Öyle ki, ta'viz vermek onun için söz konusu olamazdı.



    Bir gün Seydayı Taği sorar:
    "Efendim tarikattan maksat nedir?" Cevap: "Tarikattan maksat, şeriatın istikametidir."



    Seydai Taği: "Öyle ise filankesten şeriata daha bağlı kimse yoktur." Gavs sinirlenerek: "0 abdest alırken yüzünü dört defa yıkıyor." dedi.



    Bir gün de oğlu Şeyh Bahaüddin sorar: "Siz olmasanız biz ne yapalım?"



    Gavs: "Şeriata müracaat edin, şeriata uygun olanını yapın." buyurdular...



    Sordular: "Sofi kime derler?"



    Cevap: "Sofi, tavus kuşu gibi olana derler. Nasıl ki, tavus kuşu, ayaklarının siyahlığını görünce vücudunun güzelliğini görmez. Sofi de, bu düşünce ve bu hal üzere olmalı. Bunun aksi olarak iyi haline bakmak, kibir ve gurura sebep olur."



    Sordular: "Mürit tarikattan nasıl çıkar?"



    Cevap:
    "Mürit tarikattan iki şekilde çıkar, biri, büyük günahlarda ısrar, ikincisi; ben tarikattan çıktım" demekle...



    Buyurdular ki: "Mesh-i Sari Peygamberimiz (S.A.V)'in hürmetine, ümmeti Muhammed'ten (S.A.V) kaldırılmıştır... Bütün ümmeti davet de (Bu tabir, Peygamberimizin (S.A.V) peygamberliğinden, kıyamete kadar dünyaya gelecek olan cin ve insanlara şamildir.) bu nimete dahildir.



    Mesh-i Ma'nevî ise:
    devam etmektedir. Mesh-i Ma'nevî de, kişinin hangi kötü sıfatı galip ise kalben o sıfatla meşhur olan hayvana döndürülür...



    Buyurdular: "Rabıta olmadan, fena fişşeyh olmaz, fena fişşeyh olmadan, fena firresul olmaz. Fenafirresul olmadan da Fenafillah olmaz, fenafillah olmadan da vusül olmaz..."



    Buyurdular: "Mürit şeyhini iyi taklit etmeli, ancak, şeyhin hallerinden bir hal, şeriata muhalif olduğunda, Mürit; Şeriata uyar. Mürşidi taklit etmez, lakin şeyhi inkar da etmez." Ve ardından müridin mürşidi bütün halleri ile taklit etmenin zararından bahsederek, Sadatın şu sözlerini naklettiler: "Temkin sahibini taklit eden zındık olur."



    Buyurdular: "Tayy-ı Mekan, akşamla yatsı arasında olur."



    Yukarıda Gavs hazretlerinin şeriata bağlılığından bahsetmiştik, yine ona ait bir olay; Zamanın şeyh taslaklarından biri, Hakk sahibi birini hakkını almaktan men edip, delil olarak da, insanların koyduğu bir kanunu (veya ananeyi) gösterdi." diye bildirildi. Gavs hazretleri büyük bir kızgınlıkla "Bakın bakın... bu iki olay arasındaki çelişkiye bakın! Hem şeyhlik iddia ediyor, hem de Allah'ın (C.C) kanununa muhalefet edip, insanların koyduğu kaidelere uyuyor."



    Gavs'ın kerametleri saymakla bitmiyor. Yalnız biz, vefakarlığın nihai noktaya vardığı bir olayı zikredelim: "Bir kadının Gavs'ın bir müddet hizmetinde kalmış olduğu oğlu hastalanmıştı. Hastalık çok şiddetlenince, anne, Gavs'a gelerek evladının Allah'ın (C.C) izni ile şifa bulması için dua talep etti. Gavs: "Şifa olmaz" buyurdu. Kadın tekrar yalvarınca: Gavs: "fayda yok ölüm meleği gelmiş. 0, ruh almadan gitmez" dedi. Kadına bu söz de tesir etmeyip ısrarla yalvardı. Nihayet Gavs hazretlerini oğlunun yanına kadar götürdü. Ve gavs, çocuğun yerine ruhunu teslim etmeye karar verdi. Orada bulunanlar bir anda Gavs'ın renginin sarardığını hissettiler. Tam o anda Gavs'ın Hal sahibi bir müridi odundan geliyordu. Durumu görünce anladı, hemen yükünü sırtından indirip, ruhunu Gavs' ın ruhuna feda ederek orada vefat etti. "Ardından Gavs da çocuk da iyileştiler...



    Gavs, nihayet Kur'ani deyimle "herkesin tadacağı ölüm" ve "Te'hir ile akdim olunmayan ecel" gelip, H.1287 yılında ebediyet yolcusu olarak ebediyete uğurlandı. Ardında dört halife bıraktı.



    Gavs'ın bıraktığı dört halife:



    *Bu yolun Gavs'tan sonra gelen köşe başı; Büyük Kutup, Şeyh Abdurrahmani Taği...

    *Gavs'ın oğlu; Şeyh Bahaüddin...

    *Meşhur müdekkik ve Muhakkik alim, kendisine ilminden dolayı zamanın şafiisi diye lakap takılan, hatta Gavs'ın zaman zaman, Seyda diye çağırdığı büyük zat Şeyh Halid-i Öleki...

    *Zamanında emsali çok az bulunan Şeyh Abdurrahmani Meczup...

    sponsorlu bağlantılar
  6. 2007-03-30 #6
    Abdurrahmani Taği (Seyda-i Taği ) (K.S.)









    Adı Abdurrahman, lakabı; Seyda-i Taği'dir.



    Aslen Siirt'in kazası Şirvan' lıdırlar. Babaları Molla Mahmud namında Gavs'ı Hizani'nin (Seyyid Sıbgatullahi Arvasi) müridi idi.



    Hicri 1249'da dünyaya gelirler. Ömürlerinin büyük bölümü Hizan'ın bir köyü olan Tağ'da geçtiğinden köyün ismine atfen Seyda-i Taği namıyla şöhret bulmuş, sonradan Norşin'e yerleşiyorlar ve orada vefat ediyorlar.



    Önceleri meşhur Sipikan aşiretinden olan Molla Resuli Sipiki'nin yanında okurlar, sonra da Molla Abdurrahmanı Melekendi'nin (Melekend, Bulanık'ın bir köyüdür) yanında okurlar.



    Seyda-i Taği evvela Kadiri tarikatına girmiş ve Kadiri Şeyhlerinden olan Şeyh Abdulbariyi Çilçaki'nin (Çilçak, Hizan'ın bir köyüdür) yanında amel ederler. Ayrıca o zamanlar Gavs-ı Hizaninin münkiri idi...



    Seydanın Gavs-ı Hizaniye teslim oluşu ilginçtir. Olay şöyle olur; Seydanın bulunduğu köy olan Tağ'da halk, tümüyle kadiri tarikatına mensup, bir kişi hariç; bu zat Süleyman Efendi adında Gavsi Hizani'nin sofusudur. Seyda zaman zaman bu sofu ile latife eder; "Süleyman efendi, Gavsın nasıl? Neler yapıyor?" gibisinden laflar ederdi. Süleyman efendi de bu sözlere içerlendiği halde Seydaya olan saygısından, "Aman efendim elini öpeyim bana ne dersen de, mürşidime deme!" diye geçiştirirdi. Yine bir gün Süleyman Efendi Gavsın ziyaretine gider gelir. Seyda bunu duyar ve bir müddet sonra Süleyman Efendiyi görünce yine takılarak "Süleyman Efendi Gavsın nasıldı, neler yapıyor?" diye konuşunca Süleyman Efendi de;



    "Ah Seyda keşke sen, bizimle Gavsın köyü arasında bir köprü mahiyetinde olan şu Karasuyu geçsen de Gavsımın neler yaptığını bir görsen!" diye karşılık verir. Bu cevap seydanın beyninde müthiş bir etki yapar ve aklından çıkmaz. Akşam olur uyku yok, nihayet dayanamaz ve yarı gece yatağından kalkarak doğruca Süleyman efendinin evine... Kapıyı çalar "Süleyman efendi, Süleyman efendi!" ev sahibi şaşkınlık içinde yataktan kalkar. "Hayırdır Seyda, gecenin bu saatinde?" Seyda "Efendi senin gözlerin aklımdan çıkmıyor mürşidini mutlaka görmem lazım kalk gidelim." "Aman Seyda gecenin bu saatinde?" Hiç olmazsa yarını beklesen de gündüz gözü ile gitsek?" imkansız yarını bekleyemeyeceğim" der. Ve nihayet giderler, varış ve Gavs'ın huzuru... Seyda oturur seyre başlar. Gavs'tan çıt yok bu sessizlik tam kırk gün devam eder. Seyda'da bu zaman zarfında en ufak bir sıkıntı yok. Nihayet kırkıncı gün "Molla Abdurrahman hoş geldin! Hayırdır İnşaallah?" diye Gavs sohbete başlar, Seyda da "Kurban Gavs'a geldik" diye karşılık verir ve oluş...



    Seydanın asıl seydalığı Gavsın vefatından sonra başlar. Şeriata o kadar bağlanırlar ki, en ufak bir ayrılığa bile tahammülleri olmaz. Sünnet ittibaları dillere destan. Bu dini mubinin Bid'at ve hurafelerle donanmaması için ehli ilme yönelir ve talebe yetiştirirdi. Nihayet öyle öğrenciler yetiştirir ki, bilgi seviyeleri dillerde... 0 günkü durumu üstat Bediüzzaman'dan okuyalım :



    "Hem o nahiyemiz olan Hizan kazasına tabi İsparitte birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahmani Taği'nin himmeti ile o kadar çok talebe ve hocalar ve alimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder, bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazari ilmiyye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat için de öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya yeryüzünü fethedecek bu hocalardır..." (Emirdağ Lahikası c.l, sh: 53)



    Resulu Zişan'a ittiba'dan bahsetmiştik. Bu ittibaın nerelere kadar olduğuna bir Örnek:



    "Seyda yaşadığı müddetle kendi evlat ve akrabaları arasında dikkat ettiği bir şey vardı. 0 da şu: Kim bir elbise veya entari alırsa o elbiseyi aldığı gibi giymez. Eski elbiseleri altına giyerdi ta ki ilk yeniliğini geçirinceye kadar. Bir gün tüm ev halkı gece teheccühe kalkarlar yalnız en çok sevilen küçük kızı hariç. Bir müddet sonra o da kalkar bakar ki herkes namazı bitirmiş başka ibadetlerle meşgul, çok üzülür o güne kadar kalktığı halde bu gece nasıl kalkmamıştı? Muhasebe-i nefse girer bakar ki yaptığı bir hata aklına gelmiyor o anda üzerindeki yeni fistanı göze çarpar hemen üzerinden çıkararak Seydanın huzuruna varır; Seyda'nın kaşları çatıktır. "Babacığım yemin ederim ki bu yeni elbisenin üzerimde olduğunu unutmuşum. İnşaallah bir daha giymeyeceğim." der. Seyda: "Sevgili kızım, Peygamberimiz (S.A.V) bir seferinden dönünce adeti üzere önce çok sevdiği kızı Hz. Fatıma' yı ziyaret eder. Odasına girer girmez kaşları çatık dışarı çıkar gider. Hz. Fatıma duruma çok üzülür. Nihayet bakar ki, boynunda altından bir gerdanlık var. "Herhalde babam bundan kızdı" diye düşünerek hemen gerdanlığı çıkarıp biri vasıtası ile sattırmaya ve parasını da fakirlere sadaka etmeye gönderir. Emir yerine getirilir. Ardından Peygamberimiz (S.A.V) durumdan haberdar edilir. 0 da hemen sevgili kızını ziyarete gelir. Sorarlar: "Sevgili kızım senin bir altın kolyen vardı ne oldu?" Sevgili babacığım evimden kızgınlıkla çıktığını görünce ondan olduğunu zannettim. Hemen çıkarıp sattırdım. Parasını da fakirlere sadaka ettim." "Evet kızım ondan kızmıştım. Benim Evladü iyalimin bu dünyada güzel şeylerle avunmasını istemiyorum. Tüm güzelliğin öbür alemde olmasını isterim." buyurur. Seyda: "İşte kızım, buna ittiba'en kendi ailemden kimsenin yeni olan bir şeyi dıştan görünecek. bir şekilde giyilmesini istemiyorum." diye cevaplar.



    Seyda yaşadığı hayat süresince hiç bir mü'mini rahatsız etmemeye çok dikkat ederdi. Bulunduğu yere ziyarete gelenlerin sayısı gün geçtikçe fazlalaştığından, bir gün seyda misafirlerinin ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak için kendi arazisinde bir değirmenin yapılmasını emretti, o zamanlar Seyda' nın köyüne yakın bir köyde bir değirmen daha vardı. Seyda dahil herkesin buğdayı oraya giderdi. Nihayet değirmen bitti ve işlemeye başlayınca, Seyda ikinci bir haber gönderir. "Değirmeni yıkın!" Nedeni sorulduğunda Seyda, "Yakın komşumuzun bir değirmeni vardı değil mi?" "Evet." "Peki bizim değirmen işe başlasa hangisi daha iyi işler?" "Elbetteki seyda tercih edilir." "0 halde bizim yüzümüzden bir mü'min zarar etmemeli onun için değirmen yıkılmalıdır!" buyurur ve değirmen bir anda yıkılır.



    Seydanın kerametlerine gelince onları sayabilmek mümkün değil, biz burada bir tanesini anlatmakla iktifa edeceğiz. Mürit olmayan bir zat anlatıyor. (bu zat Molla Ömeri Siîrti diye tanınırdı) : "Seyda Halenzi' ye (Siirt' in bir köyüne) geldi. Bunu duyan Siirt'in mollaları yanına gitti babamda beraberdi. Yolda iki meşhur alim birbirini methetmeye başlar . Biri; "Bu civarda Farsça edebiyatta benden üstünü var mı?" Diğeri:"Arapça'da da benden üstünü var mı?" dedi ve Seydanın huzuruna girildiğinde çıt yok. Daha kimse konuşmadan Seyda biri Farsça, diğeri Arapça iki kitap getirtti ve her birini kendilerini öven alimlere uzatarak kitabın herhangi bir yerini açıp "Burayı okur musun?" diye ikisine de emretti. İkisi de sanki dilleri tutulmuşçasına bir tek kelime okuyamadılar . Ziyaretten sonra geri dönerlerken daha yolda ikisi de kendilerine gösterilen şeylerin aslında çok kolay olduğunu söyleyip ezber okudukları halde huzurundaki duruma hayret edip, seydanın kerameti olduğunu anladılar ve kendilerini methettikleri için çok utandılar.



    Seyda zaman zaman vefat eden müritleri için yaptıkları murakabe de kimin azap içinde olduğunu anlarsa onun için hemen hatmei tehlil yaptırırdı.



    Seydaya sordular: "Kalp, ruh, sır, hafa ve ahfa letaifinde ne gibi haller meydana gelir?"



    "Kalbin kemal makamında, huzur ve çeşitli tecelliler, ruhun kemal makamında, cezbe ve muhabbet, sırın kemalinde tevhidin bir çeşidi, hafanın kemalinde istiğrakın bir çeşidi, ahfanın kemalinde de, bir çeşit izmihlal ve vahdetin muradı vardır."



    Seydaya sordular: "Bütün tarikatlarda müridan çeşitli mürşitlere makam veriyorlar ne diyorsunuz?"



    Seyda kızarak: "Eğer o kimseler bir velinin makamını levhi mahfuzda görmüşse, o velinin hakkında filan makamdadır desin, yok eğer görmemişse, o velinin hakkında boşuna yalan atmasın."



    Seyda 57 yıl yaşadı, vefatının bile Resulü Ekrem'e (S.A.V) uyması için dua ettiğinden asıl köyü olan Tağ'da değil de yazları gelip dinlendiği Norşin'de vefat etti. Ve orada gömüldü. Hicri 1301.



    Seyda ardından 5'i kız, 6'sı erkek 11 evlat bıraktı. Erkek evladı şunlardır:



    ŞeyhMuhammed Diyauddin (Hazreti Sani)

    Şeyh Abdurrahim

    Şeyh Muhammed Raşid (Bu üç evlat aynı annedendir.)

    Muhammed Eşref

    Muhammed Derviş

    Muhammed Said (Bu zat birinci dünya savaşında şehit düşmüştür.)


    Seyda kendisinden sonra bu tarikatı aliyeyi devam ettirecek 19 tane halife bıraktı. Bunlar:


    Bizim silsilemizin Seydai Taği'den sonra en büyüğü ve ilimde zamanın bir tanesi Şeyh Fethullahi Verkanisi. (K.S)

    Molla Reşidi Norşini (K.S)

    Molla Abdullahi Norşİni (K.S)

    Şeyh Abdulkahhari Zokaydi. (K.S)

    Şeyh Abdulkadiri Hezani (K.S) (Lice'nin nahiyesi)

    Seyyid İbrahimi Siirti (K.S)

    Şeyh Abdülhakimi Fersati (K.S)

    Molla İbrahimi Neyniki (K.S) (Bulanık'ın köyü)

    Şeyh Tahiri Abiri (K.S)

    Molla Abdulhadiyi Çerçaği (K.S)

    Molla Abdullahi Horosi (K.S) (Hizan'ın Köyü)

    Molla Mustafa-i Katib (K.S) (Seyda'nın katibidir)

    Hacı Süleymani Bitlisi (K.S)

    Hacı Yusufi Bitlisi (K.S)

    Molla İbrahimi Çokreşi (K.S)

    Şeyh Halidi Çokreşi (K.S) (15 ve 16 nolu zatlar kardeştir)

    Molla Ahmedi Taşkesen (K.S)

    Muhammed Sami (K.S) (Hocai Erzincani)

    Molla Yusufi Şaşani (K.S)



    Mübarek hilyeleri: Seyda kısa boylu, esmer ve gür sakallı idi

  7. 2007-04-05 #7
    Şeyh Fethullahi Verkanisi (K.S.)









    Babası; Abdurrahim.



    Kendileri Sultan Şeyhmus'un nesebinden, ondanda Hz. Ömer'e (R.A) varırlar. Onun için aşiretlerine Ömeri derler.



    Daha evvel Baykanda iken sonradan Verkanis'e gelip yerleşirler.



    Önceleri Şeyh Muhammedi Fersafi'nin (K.S) Şeyhi Hazin yanında amel ederler. Sonradan da Seydaya gitmek istediklerinden gitmeden mürşitlerine danışırlar. Mürşitleri memnuniyetle kendisini Seyda'ya gönderir ve amelin Seydanın yanında tamamlanışı...



    Şeyh Fethullah ilmi sahada o kadar güçlü idi ki, kendisini, zamanın en büyük alimi diye tanırlardı. Hatta Üstat Bediüzzaman Saidi Nürsi bile çok az da olsa kendilerinin yanında okurlar.



    Kendilerinin üçüncü yerleşme yerleri Bitlis'tir. Orada bir medresesi vardı. İşi gücü talebe yetiştirmekti. Oğlu Alauddin'e devamlı tavsiyesi şu idi: "Sakın benden sonra talebe yetiştirmekten vazgeçmeyesin ve vefatımdan sonra da benim için sadaka veresin!".



    Şer'i hükümlere bağlılığı fevkalade, hatta bir işin yerine getirilmesi için dinleyeceği hiç kimse olmamıştır.



    Bir gün şeyh hazretleri namaz kılarken, mürşitleri Seydayi Taği önlerinden geçerler ki, o anda müthiş bir darbe ve Seyda yerde... Yere düşen Seydayi Taği kendisini kimin yere düşürdüğünü görmek İçin başlarını kaldırır bakarlar ki, namaz kılan Şeyh Fethullah'tır. 0 zaman gülerek derler ki; "Elhamdulillah, öyle bir imana sahip ki, kendisi İle Allah'ı (C.C) arasına mürşidi bile olsa kimsenin girmesini istemiyor."



    Sünnete bağlılığında tüm Sadat misali... vefatlarına yakın hasta yatağında yerlerinden doğrulup misvaklarını getirmelerini isterler. Misvak getirilir. Ancak onu tutup ağızlarına götürecek halleri yok. Bunu da orada bulunanlar yaparlar. Misvak yalnız dişlerine sürülüp çıkanlınca Şeyh hazretleri hemen dillerini çıkarıp, "Dilime de sürün ki, sünnet tamamlansın." der. Ve ona da sürülür. Nihayet Şeyh tekrar uzanır...



    Şeyh hazretleri Seydanın sağlığında irşat işiyle hiç uğraşmadı. Mürşidinin vefatından sonra da tam on üç yıl irşat etti. Vefatlarına yakın halifesi olan (aynı zamanda Seydayı Taği'nin oğlu) Hazrete bir mektup yazarken o zamana kadar başlamadığı bir başlıkla başlarlar o da şu:



    "Yalnız kendisi Baki kalacak olan ve yine yalnız kendisinin mülkü devam edecek olan Allah'a (C.C) hamdolsun!" Bu ifadeyi gören hazret, mürşidinin vefatının yakın olduğunu anlar ve ağlarlar...



    Şeyh Hazretleri vefatlarına yakın hamama gitmek isteyip derler ki: "Kendimi iyi bir temizleyeyim ki, huzuru ilahiye temiz çıkayım."



    Kendilerinin bir çok telifatı vardı:



    1- Adab

    2- Küfr-u Ke-bair (Küfür ve büyük günahlar) isimli eserler bunlardandır.



    îki defa evlenmişlerdi. Biri Seydayi Taği'nin kızıyla diğeri de Kadiri Şeyhlerinden... Bu iki aileden beş oğlu üç kızı oluyor.

    Oğulları:

    Şeyh Alauddin (K.S)

    Şeyh Cüneyd (K.S) (Bu zatlar bir annedendir.)

    Şeyh Ma'ruf (K.S)

    Şeyh Kutbeddin (K.S)

    Şeyh Bahauddin (K.S)

    Şeyh Fethullah hazretleri nihayet her ölümlü misali ebedi mekanına yönelir. Yıl hicri 1345, 21 cemaziyülevvel akşamla yatsı arası bir zaman... Hem kendileri hem iki ailesi de Bitlis'te aynı yerde gömülü.



    Şeyh Fethullah da her büyük gibi gittikten sonra bu yolun yükünü sırtlayacak halifelerini bırakmıştır. Bunlar dört tanedir:

    Hz. Muhammed Diyauddin (Seydayi Tagi'nin oğlu)

    Şeyh Ahmed (Şeyh Mahmudi Karaköyi'nin babası)

    Vanlı bir zat (îsmi bulunamadı.)

    Hakkarili bir zat (ismi bulanamadı).

  8. 2007-04-06 #8
    Muhammed Diyauddin (Hazret-i Sani) (K.S.)









    Asıl adı Muhammed Diyauddin.Seydayi Taği'nin oğludur.



    Hazreti Sani lakapları olur (Hazreti evvel de Mevlana Halid'dir) Bu lakabı kendilerine mürşitleri Şeyh Fethullah verir. Hicri 1275 yılının ocak ayında bir pazartesi günü öğleden sonra dünyaya gelirler. Doğum yerleri İsparit bucağına bağlı Usp köyüdür.



    İlme önce, babalarının yanında başlarlar. Sonra da Şeyh Ahmedi Taşkese'nin yanında devam ederler. Nihayet amellerini de babalarının yanında devam ettikleri halde hem ilimde hem amelde son mürşitleri olan Şeyh Fethullah'ın yanında icazet alırlar.



    İlk mürşitleri Seydayi Taği. Fakat Seyda yolun yarısında dar-ı Bekaya göç ederler. Son anlarda yatakta uzanmış bulunan babalarının başında hazret hüngür hüngür ağlıyor, Seyda sorar:

    "Oğlum neden ağlıyorsun?" Cevap: "Niye ağlamayayım ki, büyük bir tüccar vefat ederken oğluna hiç miras bırakmazsa, oğlu ağlamasın da kim ağlasın?" Seyda: "Merak etme evladım. Seni Şeyh Fethullah'a ısmarladık. Onun yanında kendini tamamlarsın." der ve orada bulunan Şeyh Fethullah'ı çağırarak oğlunu bizzat ona teslim ederler. Hazret'de tarifsiz bir sevinç...



    Hazret yedi yıl kadar Şeyh Fethullah'ın yanında amel eder. Sonunda da daha mürşitleri sağlıklarında kendisine irşat izni verilir ve gelsin ilk on yıl... Mürşitlerinin vefatlarından sonra da tam yirmi dört yıl dini tedrisat ve irşatla meşgul olmuş...



    Şeriata tavizsiz bağlılığı dillere destan ve yaşadığı devrede çıkan 1. dünya savaşı... Bu savaşa katılışı bile ilginçtir. Şöyle ki; Ruslar doğu sınırından yavaş yavaş yurda sokulurlar herkes cihat hazırlığında... Hazrete de hazırlanması için haber gelir. 0 devrelerde askerlik yapmayanlar için belirli bir miktar para ödendiğinden Hazret hemen evinin ve medresesinin ekonomik işlerini kendisine verdiği, yeğeni olan Şeyh Ma'sum'u (Bu zat Şeyh Ma'şuk Efendi'nin babasıdır.) çağırır ve sorar: "Burada kaç öğrencimiz var?" ".......... kadar." "Her birinin ücretini hazırla ve gönder. Şimdilik cihada gidilmeyecek!" Bir anda para hazırlanır ve gönderilir. Ardından soğuk ve kıtlık baş gösterince, Hazret, tüm öğrencileri memleketlerine gönderir. Bir müddet sonra da Ruslar daha fazla yaklaşırlar. Artık Bitlis bile kaygı altında bu esnada Hazret, Şeyh Ma'sum'u tekrar çağırır ve der: "Tüm öğrencilere haber sal hepsi toplanıp gelsin. Cihada çıkacağız." Şeyh Ma'sum: "Ama efendim onların paralarını göndermiştik. Onlar mecbur değil." İşte burada Hazret Kur'an'a olan harikulade bağlılığını gösteren cevabını verir: "Evladım, ilk emri Kur'an'ın cihat ayetlerine ittiba olsun diye vermiştim. Bilmez misin ki tüm cihat ayetleri önce mal ile sonra canla cihadı emreder. Şimdi sıra canımıza geldi." der. Ve bir anda bütün öğrenciler toplanırlar. Artık Hayye Alel Cihad...



    0 sıralarda tüm büyükler yetiştirdikleri ile birlikte cephede... Bir yerde Üstad Bediüzzaman, bir yerde Hazret ve Şeyh Said (Palulu) aynı cephede emperyalizmin bir başı olan Rus ayısı ile göğüs göğüse... Bu cihatta bir olayı Şeyh Said savaştan çok sonra Varto'ya gelince anlatır. Şeyh Said Vartoya gelince orada Hazretin vefat haberini alır. Çok üzülür ve şöyle der: "İşte hakiki Şeyhlerden biri bu idi vefat etti, biz onunla aynı cephede Ruslara karşı cihat ederken yemin ederim ki her namaz vakti geldiğinde Haydi arkadaşlar namazımızı cemaatle kılalım ve her ikindiden sonra yine haydi arkadaşlar cemaatle hatmemizi yapalım der ve hep beraber hem namazımızı kılar hem de hatmemizi yapardık. Hazrete: "Efendim cihattayız. Namaz cemaatle olmasa, hatta hatme bile olmasa olur." denilince kendisi;



    "Hayır Cihat ayrıdır, bu vazife ayrıdır. Biz hem cihat ederiz, hem vazifemizi yaparız." derdi.



    0 sıralarda bir yerde arkadaşları ile beraber bir top mermisi bulurlar. Onunla uğraşırken mermi patlar ve hazretin bir kolu kopar. Ondan sonra artık tek kolla hayatının sonuna kadar İrşat ve tedrisata devam ederler...



    Bu savaşta Hazretin kardeşlerinden Muhammed Said şehit olmuştur. Bu olayda da Hazret'in takındığı tavır çok ilginç olduğundan yazmayı uygun gördük. Hazretin yeğeni Şeyh Ma'sum anlatıyor: "Savaşın şiddetli günlerinden birinde bir akşam vakti bulunduğum cepheye amcam Said ve bir takım süvariler geldiler. Nereye gideceksiniz? diye sorduğumda amcam: "Müslümanların filan köyüne düşmanın baskın haberini aldık. Oraya varıp. halkı dışarıya çıkaracak ve orayı müdafaa edeceğiz demişti. Bense amcamın düşmandan asla kaçmayacağım bildiğimden ona: "Amca, sen burada kal, orayı müdafaaya ben gideyim." dedimse de dinlemedi. 0 soğuk gecede gittiler, yatsı vakti düşman köyü basmış, savaş göğüs göğüse... Nihayet amcam düşmanın kurşun yağmuru altında şehit olur. Arkadaşları cesedini oradan kaçırırlar. Sabah erkenden Şehadet haberini aldım. Ben ve birkaç arkadaş hızla oraya giderken bir yandan da amcam Hazret'e haber yolladım. Artık güneş iyice yükselmişti. Amcam ve birkaç adamı uzaktan göründü. Onları karşıladım. Amcam; "Ma'sum, Muhammed Said şehit mi oldu? Evet dedim, "Önden mi arkadan mı vuruldu?" önden, cevabını verince sevindiler ve cesedin üzerine giderek baktılar ki, tüm kurşunlar önden, o anda Allah'a (CC) hamdolsun demek ki, kardeşim düşmandan kaçmayıp hakiki şehittir ve seydazadeler bir şehit verdikleri için Allah'a (CC) şükürler olsun." diyerek bizi teselli ettiler.



    Norşin'de o kadar mükemmel bir islami hayat tesis ettirmişlerdi ki, herkes onlara hayran... Üstad Bediüzzaman Risalei Nur' da İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini ve medeni Mü'min ile medeni Kafir'in Suret ve siret, Zahir ve batın farklarını adeta körlere bile gösterecek bir şekilde gayet mükemmel olarak anlatarak, İslam medeni anlayışına örnek, Norşin'i gösterir. Ve der ki, "Eğer istersen hayalinle Norşin Karyesindeki (köyündeki) Seydanın meclisine git, bak. Orada fukara kıyafetinde melekler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbeti kudsiyyede göreceksin. Sonra Parise git. Göreceksin ki akrepler insan suretinde ifritler adem suretim almış."



    (Arapça mesnevii Nuriye, Hubab risalesi. Türkçe Mesnevii Nuriyeden bu ifade çıkarılmıştır.)



    Hazret yedi yıl kadar Garzan'da kalır, bu zaman sonunda oradan çıkmak ister. Bütün Garzan ayakta... "Bizi bırakıp nereye gideceksiniz?" Hazret: "Herhalde vefatımız yaklaştı. İsterim ki, babamın yanında vefat edeyim ve orada gömüleyim." der ve giderler. Çok kısa bir müddet sonra da bir cuma günü sabah namazından sonra altmış yedi yıllık dünya hayatına veda ederler. Tarih hicri 1342'yi gösterir...



    Hazret bir defa. evlenmiş ve bu evlilikten

    1- Fethullah (bu oğlu babasından bir hafta evvel vefat etmiş.), 2- Cemaleddin (Bu oğlu da babasından çok kısa bir süre sonra vefat etmiş), 3- Takiyuddun, 4-Nasiruddin, ve Ayşe isminde dört oğlu bir kızı olmuştur.



    Hazret ardından 15 tane halife bırakır, bunlar:

    Molla Muhammed Emin (Melle mezin)

    Hacı Abdulkerim (Hizanlı)

    Bizim silsilemizin köşe başlarından Şeyh Ahmedi Haznevi

    Şeyh Mahmudi Karaköyi

    Şeyh Muhammed Selim (Hezanlı)

    Şeyh Mahmudi Zokaydi

    Şeyh Alauddini Verkanisi (Şeyh Fethullah'ın oğludur)

    Şeyh Şahabuddini Tih (Muş'un nahiyesi)

    (Şeyh Şahabuddinin oğlu) Molla Ubeydullah

    Molla Halili Koğaki (Bulanığın Köyü)

    Molla Yusufi Hort

    Şeyh Abdurrahmani Çoğreşi

    Şeyh İbrahimi Abiri (Bulanığın Köyü)

    Molla Abbas (Bulanıklı)

    Molla Halidi Poğaşi (Reşadiye Köyü)

    Hazret çok halim, orta boylu gür sakallı idİ.

  9. 2007-04-07 #9
    Şeyh Ahmed-El Haznevi (K.S.)









    Adı Ahmed, lakabı Şah-ı Haznevi.



    Babaları Murad, Mardin'in İdil kazasına bağlı Banihe köyündendir.



    Sonraları Suriye'nin Kamışlı kazasına bağlı Hazne köyüne yerleşti. Şeyh Ahmed, bu köyde dünyaya geldiler. Yıl 1306 H.



    İlme olan aşklarından dolayı daha küçük yaştan evini terkedip yola çıkarlar.



    Önceleri Molla Ahmedi Tizyani, sonra Molla Halili Gırkeizeri'nin (Bismil ve tepe arası bir köyde) yanında okurlar. Nihayet yörenin tanınmış üstadlarından Silvanlı Molla Hüseyin Küçük'ün yanına diz çöker ve icazelerini alırlar. (Diploma)



    İlimde şöhret sahibi olurlar.

    Bir talebesinin ağzından Molla Hüseyin Küçük anlatıyor:



    "Molla Ahmed yanımızdan ayrılalı hayli zaman olmuştu. Kendilerinden bir haber alamadık. Ben bir yıl hac farizasını yerine getirmek için yola çıktım. Hicazda bir iki alim arkadaş bana dedi ki: "Buraya bir zat gelmiş. Kendinden çok sitayişle bahsediliyor. İsterseniz gidip ziyaret edelim." Ve gittik... Bir de ne göreyim? Molla Ahmed oturmuş, etrafını da kalabalık sarmış. Soran sorana... Ona tereddütsüz cevap vermekte. Beni görünce ayağa kalkıp beni karşıladı ve:



    -"Seyda, Allah (CC) için bu istidrac mıdır yoksa?"



    -"Hayır evladım. Bu bir lutf-i ilahidir. Ama sen yine de istidrac bilerek hareket et." dedim ve ayrıldım.



    Şeyh Ahmed ilimde olduğu gibi tasavvufta da tek üstatla kalmamış. Evvela Şeyh Abdulkadiri Hezani'nin yanında amel etmiş. Sonra da Hazretle işi tamamlamış...



    Bir ara kendisine, Nakşibendi olmayanların neden hatmelere sokulmadığının beyan edilmesi için bir mektup yazılır. 0 da şu cevabı verir:



    " (...) Şüphesiz Nakşibendi tarikatının sadatı, tarikatlarından olmayanları hatmeden çıkarmalarına nakli ve akli delilleri var. Nakli delil, Peygamber (S.A.V)'in:



    -"İçinizde garib kimse var mıdır?" diye buyurduğu hadisi şeriftir. İtiraz edip, bu konuya bu hadisin getirilmesi acayiptir denilmesi daha acayip bir şeydir. Peygamberin (S.A.V): "Sahabelerim, yıldızlar gibidirler" buyurduğu - hadisi şerifi ile garib'den murad, meclisinde hazır bulunan kafir kimsedir, denmesi de muteber manadan uzaktır. Zira hadisi şerifteki garib kelimesinden murad, ya zikir adabından veya imandan garib olan demektir.Bu iki manadan başka üçüncü bir mana yoktur. "Ashabım yıldızlar gibidir" diye buyurulan hadis, "garib" kelimesinin mezkur birinci manasına muhalif değildir. Zira Resulullah'ın (S.A.V) maksadı iman edip de yapılan zikrin adab ve şartlarından bilgisi olmayan bir sahabi olduğu da muhtemeldir. Nitekim fıkıh kitaplarında ittifakla yazıldığına göre, Mi'rac gecesinde beş vakit namaz peygamberimize farz olduğu halde, nasıl kılınacağını bilmediği için, hazreti Cebrail gelip, ona ' öğretinceye kadar,'o gecenin sabah namazını kılmamıştır.



    Eğer hadis-i şerifte geçen "garib" kelimesinden murad "Küfür ehli manasına olduğu mümkündür" denilirse, biz de deriz ki, ondan murad, henüz iman edip de zikir adabını kelimenin manasını tahsis edecek bir şey yoksa umum durumda kalır diye kitaplarında yazdıkları kaide İle de amel ederek garib kelimesinin her iki manasını da kabul etmişlerdir.



    (...) Şunu da ilave edelim ki, Nakşibendi tarikatının sadatı (K.S), evliya ve ulema olduklarına inanıyoruz. Gerçekte, Peygamber (S.A.V) tarafından:



    "Alimler peygamberlerin varisleridir" buyrulmuştur. Varis, kendisine miras olarak bıraktığı ölü kimsenin malında istediği gibi, itirazsız, tasarruf eder. öyleyse Nakşibendi alimleri hem fıkıh usulü alimlerinin, yukarıda geçen kaideleri ile amel etmek, hem hadisin manası tahakkuk etmek için "garib" kelimesinden genel anlamıyla temessük ettiklerinde hiçbir beis yoktur.



    Nitekim fıkıh alimleri sabah namazından önce kılınan iki rekat sünnette, fatihadan sonra okunan zammı sure hakkında çeşitli rivayetlerin hepsi ile amel edilmesi için, Kafirun, İhlas, Elemneşrahleke, Elemtere Keyfe surelerinin hepsinin okunmasının sünnet olduğunu ittifak etmişlerdir. Nevevi dahi bu gaye ile teşehhütten sonra okunması sünnet olan "Allah'ım şüphe yok ki, nefsime zulmettim." diğer bir rivayette de "Büyük zulüm ettim" manasına olan duaların hepsinin okunmaları sünnet olduğunu tasvip etmiştir. Hatta konumuz olan hadiste geçen "Garib"in yukarıda geçen ikinci manası olan "imandan garib" diye irade etsek, Resulullahın (S.A.V): "Sana şüphe veren şeyi şüphelendirmeyene terk et" yani, şüpheliyi bırakıp, şüphe edilmeyenle amel et, hadisine muhalefet etmiş oluyoruz. Çünkü ikinci mananın irade edilmesi şüphelidir.



    Mektupta; "Hadisteki garib'in manası, kafir kimse olmazsa, bu hadis, ikinci manaya sarahaten delalet etmez" diye dediğin sözün de reddedilir. Çünkü bu hadis, iman edip lakin zikrin adabını öğrenmeyen kimse olduğuna sarahaten delalet eder. Bundan maksat, küfür, şekavet, nifak ehli olan kimse de değildir. Bu manalar kastedilirse, Kur'ani Kerimin: "Müşriklerden biri sana (ey habibim) sığınacak olursa, kabul et ki, Allah'ın (C.C) sözünü işitsin." ayetinin manasıyla nakz olur. (Manada çelişki olur.)



    Mektubunuzda "Hacegan hatmesine girmek isteyen kimse, fazıl ise, hatmeye girsin. Fasık kimse dahi fıskından vazgeçip hidayetlenmesi için dahil olmalıdır." diye kullandığınız ifadeden biz şunu anlıyoruz; Bizler, fazıl ve salih kimsenin salahatı için hatmede bulunmasına, fasık kişinin de fıskı için bulunmamasına razıyız. Halbuki gayemiz bu değil, bizde gaye sırf aldığımız emre imtisal etmektir.



    Allah (C.C) yukarıda geçen "Eğer müşriklerden biri sana sığındığında kabul et" diye buyurduğu ayeti ile, Habibine (S.A.V), müşriklerden Allah'ın (CC) kelamını dinlemek isteyeni kabul etmesine emir buyurur." diye dediğin sözün, hadisteki "garib" kelimesi kafir manasına hamlettiğinden dolayı davanızın aleyhine dair bir delil olur. Zira Peygamber (S.A.V) emir olunduğu şeyin hilafına emretmez. Öyleyse Allah (C.C) ayeti celile ile kendisine eğer ehli şirkten Allah'ın (C.C) kelamını işitmek isterlerse, onları kabul etmekle emreder de, kendisi hadisinde "garib" kimseyi, (senin deyiminle ehli küfrü meclisinden çıkarmasını nasıl emreder?



    Diyorsun ki» "Hatmeye dahil olmak isteyen kimse, Ret'a yı kasdetti" Bu iddianız da yersizdir. Çünkü mezkur kimse, Ret'ayı bilmediği halde onu nasıl talep edecek ki? 0 zaman hakikatini bilmediği bir şeye talip olur. Bu da muhaldir, olamaz.



    Hadisteki "Garib"den muradın, şirk ehli olmadığına dair aklî delil ise; bir cemaatin halkından olmayıp da onların adabını tamamen anlamayan kimse, yaptıklarını anlayınca onlarla alay etmesi muhtemeldir. Dolayısıyla Allah (C.C) ona gadab eder.



    1- Bu hadisi Ahmed, taberani ve diğer hadis alimleri rivayet ettiler. Aynı zamanda Cami El-Usul, s.93'te.

    2- Ahmed, Hz. Enes'ten (R.A) rivayet etti.

    3- Tövbe, a.5

    4- Ret'a ise; Arap lügatinde masdar olup, yemek eğlenmek manasındadır



    Yukarıdaki cevapla Nakşi tarikine bu yolda gelen tüm suçlamaların yersiz olduğu İspatlanmıştır. Bundan sonra da, Şeyh Ahmed'in bu yolda sünnete karşı yüce sadat mîsali bütün gücü ile sarılmıştır.



    Şeyh Ahmed'in halifelerinden Molla İbrahim anlatıyor:



    "Birgün Şah-ı Haznevi abdest almak için odadan çıktı. Bana da Molla İbrahim ibriği getir dedi. Ben de hemen su doldurup ardı sıra gittim. Evden biraz uzaklaşmıştık ki, Şeyh aniden döndü, beni kucakladı. Ve sıkmaya başladı. Nerdeyse kemiklerim kırılacak zannettim. Bana, Allah (C.C) rızası için yeminle söyle. Sen bir alimsin. Benden hiç sünnete aykırı bir şey gördün mü? Ben de üç kere Vallahi evla'dan öte bir şey görmedim, dedim. O zaman bıraktı?



    Şeyh Ahmed, daha mürşitleri Hazret sağ iken irşada başlamışlardı. 0 zamanlar, her mürşide olduğu gibi o zata da karşı çıkanlar çok olmuştu. Kendisine karşı olup, gıybetini yapanlara devamlı iyilik yaparak onların gönlünü alır onlara , hürmet ederdi.



    Şeyhin kerametleri de çok olmuştur, Biz burada ancak bir iki tanesini anlatarak geçelim. Yine Hazretin Halifelerinden olan Şeyh Mahmudi Karaköyî, Şahı Haznevinin vefatında taziyesine gelince orada anlatıyor: "Bugün Şahı Haznevi'nin bir kerametini anlatacağım. 0, benden ölmeyinceye kadar kimseye bahsetmememi yeminle istemişti. 0 şimdi vefat ettiğine göre tam zamanıdır. Biz ikimiz, daha yeni Hazretin yanında amele başlamıştık. İyi arkadaştık. Bir gün Hazret dedi ki:



    "Molla Ahmed bugün davarları otlamaya sen götür." Ben de içimden keşke bana da söyleseydi de ben de gitseydim dedim ki bana da; "Git dedi." Beraberce gittik. Hayvanlar epey otlandıktan sonra hepsi bir araya oturup geviş getirmeye başladılar. İşte o sırada Şeyh Ahmed, bir anda hayvanların etrafında bir döndü ve bir şeyler okuyup, hayvanlara doğru üfledi. Sonra karşıma gelip çömeldi ve ellerini yere uzattı. Bana "Molla Mahmud, gel ellerime bas" dedi. Ben de, benimle alay mı ediyorsun bu nedir? dedim. 0 tekrar "Gel elime bas" diye ısrar etti. Ben de gittim ve bastım. Sonra gözlerini kapa ve bismillah de dedi. Ben de gözlerimi kapayıp dedim.. Bana gözlerini aç! deyince, açtım baktım ki, ne göreyim! bir dağın başındayız. Ama bize çok yabancı bir yer. Biraz yürüdük. Bir su kenarına geldik, Bana abdest alalım, dedi. Ve abdest aldık. Sonra da beklemeye başladık. Baktım ki, karşıdan güzel bir insan elinde bir cenaze geliyor. Ben hayretler içinde seyrediyorum. Adam, selam verdi ve cenazeyi oraya bırakıp gitti. Molla Ahmed imam oldu. Ben de arkasında cemaat. Cenaze namazını kıldık. Bir müddet sonra adam, bu defa yanında saçı başı dağınık biriyle tekrar geldiler. Cenazeyi alıp gittiler. Biz de tekrar eski şekilde, tekrar geldik, eski yerimize. Şaşkınlıktan kurtulamayan ben, ısrarla sordum:



    "Allah (CC) rızası için, söyle bu nedir." Bana, ölünceye kadar kimseye söylemeyeceğime dair

    yemin ettirdi ve dedi ki:



    "Üzerinde bulunduğumuz dağ, Horasan da bir dağdı. Oraya cenaze getiren adam, Hz. Hızır di. Cenaze ise zamanın Kutub'larından biriydi. Vefat etmişti. Kimse olmadığı için namazı bizler kıldık. Sonradan gelen, saçı başı dağınık zat ise, evvelden Konstantin'li (İstanbul) bir zat idi. Evvelce Hristiyan iken Müslüman olmuştu. 0 kadar İslam'a sarılıp amel etmişi ki, ölen Kutub'un yerine o seçilmişti...



    İşte Şeyh Ahmed'den daha amel ederken gördüğüm bu kerameti hiç unutamıyorum...


    Şahı Haznevî başlarda da anlatıldığı gibi sünnete tam bir ittiba içinde hem de şuurla... Kendisinin yanına zaman zaman haram yollardan para kazanıp zengin olmuş ağalarla zulüm makamındaki umera gelirdi ziyaret için. Şahı Haznevi böyle tiplerin geldiğini haber alır almaz hemen kalkar odasına giderdi. Misafirlerde gelir, misafirhanede oturup beklerlerdi. Ondan sonra şeyh efendi çıkar gelir ve onlar da ayağa kalkıp onu karşılarlardı.



    Bir gün soruldu: "Kurban siz aramızda olduğunuz halde, misafirler geldiğinde hiçbir ihtiyacınız yokken, neden kalkıp gidiyorsunuz da sonradan geliyorsunuz?"



    Cevap müthiş: "Efendim, o tip misafirler saltanatlarını zulüm ve haram üzere bina etmişler. Eğer biz onları burada karşılarsak edeben ayağa kalkmamız icap edecek, o zaman da hadisi Resulullaha (S.A.V) bütün bütün sırt çevirmiş olacağımızdan en büyük zulmü biz işlemiş olacağız. Ayağa kalkmamak ve onlarında dikkatini çekmemek için eve gidiyorum. Onlar gelip oturunca ben de geliyorum. 0 zaman kalkmak mecburiyeti onlara düşüyor. Haliyle İslam'dan böylece taviz verilmiş olunmuyor..."



    Şahı Haznevî, iki defa evlenmiş, bu evliliklerden ilk aileden üç erkek, ikinci aileden de bir erkek, bir kız çocuğu olmak üzere beş evladı olmuştur.



    Çocukları, 1- Şeyh Ma'sum, 2- Şeyh Alauddin, 3- Şeyh İzzeddin, (Bu üçü bir annedendir.) 4- Abdülgani, 5- Zeyneb. (Bu ikisi de bir annedendir.)



    Şahı Haznevi, nihayet hicri 1369 yılında Suriye'nin Kamışlı kazasına bağlı Tılma'ruf köyünde vefat edip, aynı köyde defnedilirler.



    Arkalarından tam on üç halife bırakarak...



    Şeyh Ma'sum (k.s), oğludur.

    Molla İbrahimi Gıresuver (k.s), Suriye'nin bir köyü.

    Şeyh Abdurrezzak (k.s) Mazı dağının Halilan köyü.

    Seyyid Abdülhakim (k.s) Bizim silsilemizde Şahı Hazneviden sonraki kolbaşı, Bilvanis köyünden.

    Molla Abdullatif (k.s) Mardinin Ayvan köyünden.

    Şeyh Ma'şuk (k.s) Hazretin kardeşinin torunudur.

    Molla Sıddîk (k.s) Ahlatlıdır.

    Molla Muhammed (k.s) Baykana bağlı Arınç köyünden.

    Molla Ahmedî Müfti (k.s) Mardinlidir. Şu anda Suriyede bulunmaktadır.

    Molla Cüneyd (k.s)

    Şeyh Hüseyin (k.s) Hacı Hüseyin de denir, Nusaybinin Kertuvan köyünden.

    Şeyh Abdülcelil (k.s) Mardin'in Kuriki köyündendir.

    Molla Salih (k.s) Mardinlidir.

  10. 2007-04-08 #10
    Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni (K.S.)









    Gavs hazretleri... Büyük Mürşit... Seyyid Muhammed'in oğludur.



    Seyyid Muhammed, Hazret'in halifelerindendi. Ancak üstatlarına: "Efendim, siz hayatta iken ben halifelik yapmam, bu yüzden beni ma'zur görün. Saadetli ömrünüz boyunca, bu fakiri dizinizin dibinden ayırmayın, gizleyin. Şayet benim ömrüm sizden sonra devam edecekse bu durumu birine bildirip, halifeliğimi vasiyet edersiniz." diyecek kadar mahviyet sahibi... Ne garip ki, bu zat mürşidinden evvel vefat edecek ve mürşidi de onun hakkında şu yücelik ifadesini kullanacaktır :


    "Allah (CC)'a yemin ederim ki, şu memlekette Seyyid Muhammed gibisini görmedim. Sizler sakın onu zamanındaki diğer alimlerle karıştırmayın. Siz hiç kendisine halifelik verilipte bunun saklanmasını isteyen birini gördünüz mü? kendisi halifemiz olduğu halde yaşadığımız sürece bunun gizlenmesini istedi."



    Seyyid Muhammed'in (K.S) H. 1322 tarihinin 10'una rastlayan perşembe günü öğle ile ikindi arasında Baykan ilçesinin Kermet köyünde bir oğlu dünyaya gelir.Seyyid Muhammed, bu durumu şöyle ifadelendirir: "Allah (CC)'ın lütfu ile bugün bir erkek çocuğum dünyaya geldi. Adını Abdülhakim koyup, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudum. Fıkıh alimi olması arzusuyla göbeğini "Basuri" adlı fıkıh kitabı üzerinde kestim."



    Seyyid Muhammed'in Celaleddin adında bir oğlu daha olup bu çocuk beş yaşında vefat etmiştir. Hafize ve Esma adında iki de kızı vardır.



    Şeyh Abdurrahmani Tahi'nin halifesi Şeyh Abdulkahhar (K.S) bir gün Arınç köyüne gelir. Çok küçük yaşta olan Şeyh Abdulhakim'i görünce, şöyle der: "Allah (CC) bağışlasın bu çocuk kimindir, bu ilerde büyük bir zat olacak. Ancak bir kusurunu görüyorum, çok halimdir."



    Ayrıca Hazret de (K.S) Norşin'den Siyanüs'e gelince Seyyid Abdülhakim onu iki defa ziyaret edip, üçüncü kez ziyaretine gittiği zaman, "Bu kimin oğludur" dedi. Cemaat, "Seyyid Ma'rufun torunudur" Hazret (K.S) dua edip şöyle der: "Bu çocuk gelecekte büyük bir zat olacaktır.



    Gavs'ın diğer sadat gibi tahsil hayatı çeşitli yerlerde geçmiştir.



    Babasından Kur'anı öğrendikten sonra, Siyanüs köyündeki Hazretin medresesinde üç yıl, ardından Norşin'e giderek orada yedi yıl, Norşin'den Şeyh Fethullahi Verkanisi'nin köyüne gidip iki yıl, oradan da Arbo köyüne giderek üç yıl ve nîhayet Suriye'ye yönelip Hazne köyünde hem zahiri, hem batıni ilmine devam edip orada tamamlarlar.



    Bilfiil yirmi altı yıl ilm tahsili ile uğraşırlar. İlim tahsil ettiği üstatları şunlardır:



    1-Molla Muhammed Emin (Melle Mezin) Büyük Molla

    2- Şeyh Muhammed Arbovi

    3- Molla Zahir

    4- Muhammed Selimi Hezani

    5- Ahmed El Haznevi.



    İki defa evlendiler. Birincisi kendilerinden on beş yaş büyük bir akrabasından dul bir hanımefendi Seyyide Fatıma. Bu evlilikten, Seyyid Muhammed, Seyyid Muhammed Raşid, Seyyid Zeynel Abidin (Bu zat küçük yaşta vefat etmiştir.) isminde üç oğulları, Halime ve Hatice isminde iki de kız çocukları olmuştur.



    İlk zevcesinin teşvikiyle ikinci defa yine akrabasından olan Seyyide Sıdıka ile evlenmişlerdir. Bu izdivaçtan da, Seyyid Abdulbaki, Seyyid Ahmed, Seyyid Abdulalim, Seyyid Muhyiddin, Seyyid Enver adlı oğulları ve dört kızı olmuştur.



    Zahiri ilimlerde büyük bir alim olan Gavs hazretleri ahlaken çok halim idi.



    Onu görenler halinden etkilenip hidayete ererdi. Gavs, çoğu zaman şöyle derdi: "Üstat Abdulkahhari Zoheydi, hakkımda şöyle demiş: "Bu zat iyidir, ancak bir kusuru vardır. 0 da çok halim olmasıdır. Elhamdülillah bu kusur ne büyük bir kusurdur."



    Doğru ve faydalı sözleri tamamen dinler gerekirse cevap verirdi. Yoksul kişilerle oturup sohbet eder, onların arzu ve isteklerini karşılayıp gönüllerini hoş tutardı.



    Küçük çocukları çok sever ve derdi: "Çocuklara yedi yaşından itibaren namaz kılmayı öğretiniz, on, on beş yaşları arası kılmazlarsa icap ederse dövünüz. Siz bu çabayı gösterin, onlar sonunda bırakırsa ebeveynleri mesul olmaz. Gençlikte yapılan ibadet çok makbuldür. Bir insan gençliğinde Allah'a kulluk etmezse, ihtiyarladığı zaman ne dünyaya ne ahrete yarar.



    Bir gün mübareğe dediler: "Efendim bazı kişiler sizin münkirliğinizi yapıyorlar, siz ne dersiniz." Cevaben buyurdular : "İmamı Şafii (R.A) buyuruyor: Huzuru İlahide Rabbi Teala bana şefaat hakkı tanırsa önce münkirlerime şefaat edeceğim. Çünkü onlar bizim terakki etmemize sebep oluyor. Elbet bizim iyiliğe iyilikle cevap vermemiz gerekir." Yine Hasanı Basri (R.A) de kendi gıybetini yapanlara, iyiliğe iyilikle muamele edilir deyip, bir tabak şeker hediye göndermiş " Allahü Teala' nın İzniyle biz de öyle yaparız, onları severiz."



    Ahlaken olduğu gibi takvada da tek...



    Bir gün bazı sofilere Fatiha suresini talim ettiriyordum lisanları değişik olduğundan bu kişiler "sıratellezîne" derken doğru telaffuz edemiyordu. Bu yanlışlıkları düzeltmek için onlara ders vermeye başladım. Bizim bu dersimize Bilvanis seyyidlerinden bir tanesi itiraz edip dedi:



    - Bunu bırakın, sadatlardan söz edin. Çünkü bir laf eksiğe veya fazlalığa bakmazlar. Ben de:


    - Eğer yapılan ibadetler şeriata aykırı olursa, Allah (C.C) katında makbul değildir, dedim. Seyyid bana kızarak dedi:



    - Şah ı Hazne'nin huzurunda bir alim, Şahı Hazne'nin haline kalben itiraz etti. Bu durumun farkına varan Şahı Hazne o alime bir nazar etti. Alim yere düştü, sonra sarığı boğazına dolaştı. Seyyidin bu sohbetinden ben çok korktum. Çünkü mübarek Seyyiddir, kalbi incinmiştir. Ben de bu işte zarar etmiyeyim diye durumu Gavs'a anlatmak için mübareğin yanına vardım. Gavs hazretleri akşam rabıtası yapıyordu. Rabıtayı bitirdikten sonra, dönüp bana dedi ki:



    - Allah (C.C)'ın yolu nasılsa insan öyle anlatmalıdır. İtiraz edip buna darılan, darılsın, hangi büyük kayayı isterse kafasını o taşa vursun.



    Gavs hazretleri en çok Akaid ve ilmihal bilgilerini öğrenmeye teşvik edip, derdi: "Akidesi zayıf olanın imanı da zayıftır. Zayıf olan iman her zaman tehlikededir. Dinin ayakta kalması ilimledir." Şahı Hazne diyor: "Dünyayı isteyen ilim okusun, Ahireti isteyen de ilim okusun."



    Bunun için ilim çok önemlidir. Bakınız Rabbi Teala buyuruyor: "Allah'tan gereği gibi ancak alimler korkar." însan hayatı dünyeviyesinin her anını sünneti seniyyeye göre ayarlamalıdır.



    Hazret dünyayı değiştirdikten sonra, Gavs yarım kalan ilmi şeriatını tamamlayıp, seyri sulukunu yapmak için Şeyh Muhammed Selim-el Hizaniye intisap etmek ister.



    Bu işe karar vermeden önce istihare yapan Gavs, gördüğü rüyayı şöyle anlattı:



    - Rüyamda; Hazret, Şahı Hazne ve ben beraber bulunuyorduk. Hazret Şahı Hazne'ye şöyle dedi:



    - Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim'in babasının bizde çok emeği vardır. Onun için sen ona gözün gibi bak. Bu rüyayı şahı Hazneye intisap için işaret sayan Gavs, doğru Hazne yolunu tutar. Şahı Hazne'yi ziyaret edip tarikat almak istediği zaman, Şahı Hazne der:



    - Abdülhakim sen tarikat almadın mı?



    - Gavs, evet kurban önceden almıştım. Şah-ı Hazne:



    -Kimin tarikatını almıştın ? Gavs:



    - Hazret (K.S)'ın tarikatını.



    Bu cevabı tebessümle karşılayan Şah-ı Hazne der:



    - Hepimiz Hazret'in tarikatındayız. Senin tarikat almana lüzum yoktur. Tövbe verip, tarikat vermez. Bu hale şahit olan Şahı Hazne'nin halifesi Molla İbrahim şöyle der: Seyyid Abdülhakim, niçin böyle yaptın, bir menfaat görmezsin, bak bir kişi bir mülk alsa, onu istediği gibi tasarruf edip kullanabilir ve fayda görür.



    Kişi sahip olmadığı mülkün üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Elbette ki bulunamaz. İşte mürşidi kamil de böyledir. Kendi tasarrufuna alabilmesi İçin, kendi eliyle müride tarikat vermesi gerekir. Kendi müridi olmayan bir kişi üzerinde hiç bir mürşit tasarrufta bulunamaz.



    Bu sözlere çok üzülen Seyyid Abdülhakîm der: Biz bu işin böyle olduğunu bilmiyorduk.




    Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:



    - Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:



    - Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :



    - Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.



    Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:



    - Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?



    Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.



    Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:



    "İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."



    Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.







    Bir gün tekrar Şahı Hazne'yi ziyaret eden Gavs, der:



    - Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne:



    - Hepimiz Hazretin (K.S) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs :



    - Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.



    Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs'tan "îstihare" yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs der:



    - Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?



    Emir gereği istihare yapan Gavs, o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim'e anlatır. Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. 0 cemaatta Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne'nin halifesi Molla Mehmed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı.Bu rüyadan Şahı Hazne'ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Mehmed der : Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.



    Rüyasını Şahı Hazne'ye anlattığı zaman, mübarek der:



    "İnşaallah Hazret'in izni vardır. Gel sana tarikat vereyim."



    Bu hale çok sevinen Gavs böylece Şahı Hazne'ye intisap eder.



    Haznedeki günlerini mübarek şöyle anlattı:



    Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şahı Hazne bize hiç İltifat etmezdi. Bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Bu hale çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir haldeydim. 0 sırada şahı Hazne, bize şöyle sohbet yaptı: "Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyz ve himmet alabilme liyakatine sahip olduğu zaman mürşit; o müride zahiren iltifat etmez."



    Hilafet aldıkları sırada Taruni köyünde ikamet ediyorlardı. Oradan Bilvanis'e, sonra Kasrik'e en sonunda bugün medfun bulundukları yöreye hicret ettiler. Tarikat vermeye ilk defa Taruni köyünden başladılar. Burada Pazartesi ve Perşembe günleri teveccüh yapıp İnsanların hidayetine vesile olurlardı.



    Gavs, hilafet alıp irşada başladıktan on bir yıl sonra Şeyhi Ahmed-ül Haznevi vefat etmiştir. Bu vefat hadisesinden sonra Gavs hazretlerine intisap edenlerin sayısı daha da çoğalmıştır. Bunlar İslam'ın emir ve hükümlerini en iyi şekilde öğrenip yaşamaya çalışıyorlardı. İntisap edenler arasında bazı şeyhler, halifeler ve başka tarikat müntesipleri de vardı. Soruldu: Muhabbet nedir? Nasıl olur?



    Dediler ki: "Muhabbet Allah'tan (C.C) gelen bir lütuftur, 0 kimi isterse ona verir."



    Soruldu: "Peki efendim, Allah (C.C) her şeye bir sebep kılmış. Muhabbeti tahsil etmek için sebep kılmamış mıdır?"



    Dediler : "Efendim bizler hatme yapıyoruz. Sadatlar da bu işin üzerinde çok duruyorlar. Acaba bu hatmelerden bize ne fayda geliyor?"



    Dediler: "Menfaatleri çoktur. Bir örnek verelim: Şimdi Resuli Ekrem (S.A.V) bize dese sen ümmetime en iyi bir amel tavsiye et, öğret. Bilir misiniz ben ne tavsiye ederim. Hatme-i Haceganı tavsiye ederim. Çünkü hatmenin reisi Resuli Ekrem (S.A.V)'dir.



    Silsile-i şerif okunmaya başladıktan sonra, Resulü Ekrem (S.A.V) ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer bütün sadatlar o halkaya iner. Ve orada bulunan bütün cemaatın arzularını kayıt ederler. Silsile okunması tamam olduktan sonra Resulü Ekrem (SAV)'in ruhaniyeti ve sadatlar o halkada bulunanların arzu ve isteklerini doğrudan Rabb'ül Alemin'e götürürler. Resulü Ekremin götürdüğü istekler hiç reddedilmez.



    Soruldu: Efendimiz bize Öyle bir nasihat ediniz ki, onun sayesinde dünya ve ahirette kurtulalım.

    Dediler: Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz. Hürriyet demek; Bütün işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah'a (C.C) bağlanıp teslim olmaktır. Bu saydıklarımız, kurtuluşun ilk kapısıdır. İffet ise, kişinin kendi nefsi veya başkalarının hesabına değil, bütün fiillerinde Allah'ın (C.C) emir ve hükmüne göre olmaktır.



    Sordular: Efendim, ihlas ne demektir?



    Dediler: İhlas, hiçbir sebep ve gaye olmaksızın Allah (C.C)'ın emir ve hükümlerini yalnız Allah(C.C) rızası için yapmaktır. Yani bütün gücünü Allah (C.C) yoluna sarf etmektir. Bu hal üzerine sebatın zahirine Takva, özüne de ihlas denir. Bir örnek verelim; kimin gayret ve düşüncesi midesine olursa kıymeti de ondan çıkan kadar olur. Malumdur ki, hayatını şöhret ve şehvete harcayanın sonu hüsrandır.



    Sordular: Zahiri ve batıni darbelere nasıl dikkat edelim?



    Buyurdular: Açık ve gizli edeplere dikkat ediniz. Abdestli olunuz. Günah işlediğiniz an tövbeyi terk etmeyiniz. Selefi salihin eserlerini okuyunuz. Öğrendiğiniz şeriatı tatbik ediniz. Bilgili kişilerin sohbet ve nasihatlarını kabul ediniz. Böylece Allah'ın (C.C) emirlerini yerine getirmeye gayret etmiş olursunuz. Bu saydıklarımız zahiri edeptir.



    Batıni edep ise, kalbi masivadan temizlemektir. Bu zamanda kalbi masivadan kurtarmak çok zordur. Hafız-ı Şirazi şöyle diyor: "Ey kişi seni dostundan geri bırakan neyse kalbinden onu terk et.



    Bakınız insan kalbi için şer hicap olduğu gibi hayırda hicap olur. 0 halde salikin ne hayra güvenmesi ne de şerden koruması gerekir. Allah'a güvenip yasaklardan sakınmalıdır. Şerlerin hepsi kendi nefsindendir. Hatta nefsin kendisi de şerdir. Şahı Hazne, bir gün bize şöyle sohbet etti:



    Allah, bize, bizden daha yakındır. İnsan ise ne kadar hayasızdır. Çünkü Allah'ın huzurunda O'na isyan ediyor. Allah (C.C) ise ne kadar halimdir ki, asi günahkarı tövbeye çağırıyor. İlim insanı gaflete sevk ediyorsa büyük bir felakettir.



    Bir zamanlar bir şeyh müritlerden birine bir tavuk verir. Der, oğul bu tavuğu hiç kimsenin görmediği bir yerde kes, getir. Mürit uzun zaman dolaşır, sonra tavuğu kesemeyip, şeyhinin yanına döner. Şeyhi ise suretini değiştirip niye emri dinlemedin diye müridi azarlar. Mürit der: Efendim, nereye gittimse Rabbim beni görüyordu. Sizin emriniz ise hiç kimsenin göremeyeceği bir yerde kesmem idi. Bu işi yapamadım, beni affedin.



    Bakınız kalp tecelligahı ilahiyedir. 0 işe çok gayretlidir. Kulunun kalbinde Allah kendisinden gayrısını kabul etmez.



    Sordular: Bir alim Kur'an, Hadis, Fıkıh ilmini bilir, selefin kitaplarını da okursa bir şeyhe bağlanmaya ne lüzum var?



    Dediler: Bakınız, bir eczacıyı düşünelim. Bu kişi envayı çeşit otları bilir, bunlardan nasıl ilaçlar yapılacağını, bu ilaçların hangi hastalıklara yararlı olacağını da bilir. Doktorlar da bazı zamanlar bu bilgilerden esinlenerek teşhis ettikleri hastalıklara bu ilaçları verirler, eczacılardan aldıkları bilgiye dayanarak. Ama eczacı çoğu kez bir hastalığı teşhis edemez, reçete olmaksızın bir hastaya bazı ilaçları veremez. Verdiği takdirde, ilacı parasız dahi verse eğer ki, hasta zarar gördüyse eczacı cezalandırılır. Ayrıca bakınız, bir doktor çoğu kez kendi filmini çekemez. İki omuzu arasında bir yara olsa onu tedavi edemez. Alimleri de böyle kıyas etmek lazımdır. İnsan ahiret yolunda evvela avamdır. Kendisini masivadan kurtarması çok zordur. Oğlun dahi olsa, ehil değilse bir hastalığından mütevellid ameliyat lazım gelse ona yaptırmazsın. İşin mütehassısını ararsın. Mürşitler ehil kişilerdir. İzn-i İlahi İle insanları gafletten kurtarıp, yönünü Hak'ka döndürürler. Bakınız, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi vardır. Ama şeyhler daha çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda mutasavvıflar az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmüştür. İrşad ehli zatlar, devrimizde azdır.



    Soruldu: Nefs nedir? Ne gibi hileleri vardır? Buyurdular: Nefs, hayvani bir kuvvettir. Bu hayvani kuvveti idare eden, his ve hareket ise hamil bir latifedir. Bazı kişiler nefs buhurdan bir cevherdir, dedi Felsefeciler ise rüh-u hayvani derler. Nefs ilk defa şöhret ve şehveti emreder. İnsanın kalbine hayvani huylar verir. Makamı Suflidir. Onun için insanın kalbini aşağı çeker. Bütün fenalıklar nefse nisbet edilir. Kalb melekleşmeye, nefs ise hayvanlaşmaya meyleder. İnsanın esas vazifesi şer-i şerifi tahlil etmektir. Nefsin vazifesi, hayvani ve fena ahlakı terk ederek mücahede ile terbiye olup, güzel ahlakla ahlaklanmaktır.



    Ruh daima marifet-i İlahiye ye meyyaldir. Görevi ise, kemaliyettir. Sır latifesinin görevi masivayı terk etmektir. Sır latifesi Hakk'ın kahrından rahmetine sığınır.



    Hafi ise Cenab-ı Hak'tan feyzi celb ve kabul eder. Celb ettiği feyzi ruha ifaze eder. Ehfa, sırrın da sırrıdır. Onda kulun hiçbir müdahalesi yoktur.



    Nefsin zatı ve maddesi değişmez, lakin sıfatı terbiye olup değişir. Mesela, Hz. Ömer (R.A), İslam'dan önce cehalet devrinde kızlarını diri diri toprağa gömerdi. İslami kabul ettikten sonra aynı Ömer (R.A), halife olmasına rağmen sırtına çuval yükleyerek, fakirlerin evlerine kadar ihtiyaç maddelerini taşımıştır. Her iki Ömer de (R.A) aynıdır. Sıfatları değişmiştir. Zatı ise aynıdır.



    Nefs zikir ve riyazetle terbiye olur, Radiye ve Merdiye makamına çıkar. Sonra her hayrın membaı ve menşei olur. Şeriata teslim olan kendisi hakkında delil bile arayamaz.



    Soruldu: Bunca ulema delili terk etmemişler, sizden ise delili terk etmenin mecbur olduğunu anlıyoruz, ne dersiniz?



    Buyurdular: Çoğu ulema malum olanı müşahede etmek makamından, hırs ve aklın seviyesine inerler.İnişlerinden avamı hırs ve hayalin şüphesinden delille onları seviyelerine celp ederler. İbrahim (A.S), miraçlarında yıldız, ay ve güneşin mahluk olduğunu müşahede etmişlerdi. Peygamberlerin hepsi kamil doğar, inançları hakkında delile ihtiyaç görmezler. Lakin İbrahim (A.S) kavmine yol göstermek için onların makamına inip, his ve akıl seviyelerine göre onlara delil göstermiştir. Kur'an-ı Kerim'de işaret olunan mana bundan ibarettir. Kavmine şöyle delil gösterdi, farz-ı muhal, güneş, ay ve bu yıldızlar yaratıcıdır desek, hallerine bakıyoruz, değişiyorlar. Bunların her birisi birer kervan kafilesidir. Yürüyorlar ama onları yürüten başkadır. Yürütücü Allah'tır (C.C) Allahü Teala değişmez. Ezelidir, Ebedidir. Halik-i Mutlaktır.



    İbrahim (A.S) böyle bir yolla kavmini inanmaya davet etmiştir. Ezeliyet meselesini onlara izah etmiştir. Aksi halde kendisi de kevkebin halik olmadığını bilirdi. Bunun içindir ki, ulema şöyle demiş: Din ilimlerini dindardan öğren. Çünkü dinsizin dinden bahsetmesi, gıyabî ve hayali bir vesveseden ibarettir. Dindar ise öyle değil, keşf-i Şuhudi olarak anlayıp ve zevkini tadıp ona göre tarif eder.



    Soruldu: Peki efendim, kalbimizi bütün bu nefs ve vesveselere karşı nasıl galip getireceğiz?



    Dediler: Kalbinizi dışta ehl-i fısktan gelen, içte ise nefs ve şeytandan gelen umum telkinlere sarfı nazar etmek ve kalpten zikretmekle kalp kuvvet bulur. Kalbin gıdası Allah'ı zikirdir. Nefsin gıdası ise yemek, içmek, giymek... vs.dir.



    Sordular: Kalbimiz Allah'ı zikretmiyor, ne yapmalıyız?



    Buyurdular: Dilinizi ona yardımcı kılınız. Her ne kadar İmam Gazali, gaflette zikir merduttur, demişse de bazı ulema da gaflette zikir etmek, zikirsiz gafletten daha iyidir, demiştir. Biz bu sözü tercih ediyoruz. Kalbi zikir, gafleti yok eder. Molla Cami de şöyle diyor: Zikri lisani kıyamette tartılır, faydasız değildir. Şah-ı Nakşibend (K.S)'den evvel Nakşibendiler yalnız iken gizli, toplu iken cehren zikrederlerdi. Halbuki yalnız iken dil ile zikir, hafi zikre dahildir. Hülasa, riyadan ari başkalarına göstermeksizin zikir mutlak evladır, demiştir. Bakınız Hiİkemi Ataiye'de şöyle denilmiştir:

    "Gel ey Hak'ka isyan eden. muhabbet lafını terk et

    Ki naşa yeste afalin bu davayı kılur batıl

    0 dur bil aşıkı sadık, ne kim emretse maşuki

    Tutar canı gibi, olur mu bir nefes atıl."

    sponsorlu bağlantılar
  11. 2007-04-09 #11

    A- AİLESİ VE YAŞADIGI
    YERLER




    Bağlıları arasında Seyda hazretleri namıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid
    Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde
    Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs
    köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir. Babası
    Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri
    olup Nakşibendi büyüklerindendir. Dedeleri Seyyid
    Muhammed Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s.) hazretlerinin
    halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Şeyda
    hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz.
    Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de
    "El-Hüseyni" denilmektedir. Seyyidlik şeceresi şu şekildedir:







    1 -Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni
    2 -Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni
    3 -Seyyid Muhammed
    4 - Seyyid Ma ruf
    5 -Seyyid Tahir
    6 -Şeyh Seyyid Kal
    7 -Seyyid Hace Ebu Tâhir
    8 -Seyyid Said Ebu l-Hayr
    9 -Seyyid Ali
    10-Seyyid Halil
    11-Seyyid Hasan
    12-Seyyid Mahmud
    13-Seyyid Ali
    14-Seyyid Taceddin
    15-Seyyid Kasım
    16-Seyyid İdris
    17-Seyyid Ca'fer
    18-Seyyid Kasım
    19-Seyyid Kemaleddin
    20-Seyyid Ebu Firas
    21-Seyyid Fellâh
    22-Seyyid Muhammed
    23-Seyyid Taceddin
    24-Seyyid Ebu Firas
    25-Seyyid Maceddin
    26-Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas
    27-Seyyid Şerafeddin
    28-Seyyid imam Ali
    29-Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)

    Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi. Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti. Fakat kendisi şeyhine "Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliyamam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz. Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz" diye rica etmişti. Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir.

    Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muhammed'in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Seyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür. Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Taruni köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Şeyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Abdülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur.

    Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar. Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi'nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Şeyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür. Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah'a şükrederek "Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir" derler. Şeyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğulları ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir. Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis'in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt'in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler. 9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa'da, sonra Diyarbakır'da tamamladı) kaldıkları Gadir'den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler. Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başhyan irşad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Şeyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: "Allah (cc) Resulüne "Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü. Benim babam da Allah Rasûlünün varislerindendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a... herşey fanidir."

    1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Şeyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışmdan aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradanda Gökçeada'ya götürülen Şeyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetinedevam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.

    Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Seyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayagi kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir.

    Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.

    Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir.

  Okunma: 9404 - Yorum: 10 - Amp