sponsorlu bağlantılar
Yüksek Öğretim Kurulu’nun yıllardır koruduğu gergin pozisyonun son dönemde kasıtlı bir rekabete dönüştüğü herkesin malumu. YÖK, bir anayasal kuruluş olmanın ötesine geçti, farklı bir anayasaya sahip gibi davranmaya başladı. Özellikle, son dönemdeki işlemlerinde bazen bir siyasi parti, bazen devlet içinde devlet rahatlığı, bazen de ben yaparım olur serbestliği gözleniyor. Nedenini de biliyoruz çünkü YÖK, devlet içinde bir başka kurumun kolaylıkla elde edemeyeceği imtiyazlara sahip bulunuyor. Özellikle son dönemdeki icraatlarıyla YÖK diğer anayasal kurumlardan, hatta silahlı kuvvetlerden bile geniş bir hareket serbestisi içindedir.

Başörtüsü ve meslek liseleri konusundaki militanca tutumun; bu iki konuyu adeta rejim adına işlenen fiiller kapsamında değerlendirmesinin YÖK’ün imtiyazlarına güçlü bir referans teşkil ettiği de besbellidir.

Şimdi yaşananlar, YÖK’ün daha ilk baştan tasfiye edilmesinin, yerine modern, demokrat, bilimsel bir yönetim modeli ikame edilmesinin ne denli zaruri bir işlem olduğunu gösterilyor.

Hiç vakit kaybedilmemeliydi. Ki, diğer bütün kurumlar demokratik yönetimin kararlı bir devlet tutumu olduğunu hissedebilsinler. YÖK’ün anti-demokratik bir düzen tutturduğu ülkede benzeri kurumlardan demokrasiye tabi olmaları, demokratça tutum takınmalarını istemek zor olacaktır.

Türkiye, anayasal sistemi içinde başgösteren böyle bir kötü örnekle daha ne kadar gidebilir?

Bu örneğin neden kötü olduğuna dair “son iki örneğe” bakalım.

15 yeni üniversite kurulmasına dair kanunun bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince YÖK, durumu fırsat bilerek hükümetin atama yapmasına fırsat vermemek için tedviren rektör ataması yaptı. Hatırlanacağı gibi, başörtüsü yasağı da yine bir kanun iptalinin zıddını kanun sayarak başlatılmıştı. YÖK hukuku böyle.

Şimdi de fırsattan istifade bir rektöre birden fazla üniversite bağlanmış oldu. Yani, o yeni üniversitelerle ilgiliz kişiler “kurucu rektör” sıfatıyla işbaşı yaptırıldılar. Yani, YÖK bir kez daha “ben yaptım oldu” dedi. Çünkü, böyle davranmanın, yapmış olmanın müeyyidesiyle hiç karşılaşmadılar. Yolsuzluktan yargılanan bir rektörün duruşmasını rejim sorununa dönüştürdüklerinde bile...

İkinci örnek dün yaşandı. YÖK kaçıncı defadır bilinmez yurt dışındaki üniversitelerin denkliği konusunda bir düzenleme daha yaptı. Ne beklenir? Ortaya objektif, herkes tarafından anlaşılabilir; en önemlisi de yurt dışında okul tercih edecek öğrencinin, okulunun baştan denk kabul edilip edilmeyeceğini bileceği bir düzenleme olması.

Düzenleme şöyle:

“Yurt dışında daha önce tanınan üniversitelerden Tıp Doktorluğu, Diş Hekimliği ve Eczacılık alanlarından alınan diplomaların Türkiye’de tanınması için Seviye Tespit Sınavı’na girme zorunluluğu kaldırıldı. Ancak eğitim düzeyi ve içeriği konusunda tereddüte düşülen adaylara yönelik Seviye Tespit Sınavı düzenlenecek.”

YÖK mecburen, artık uygulanamaz olan seviye tespit sınavlarını istemeye istemeye kaldırıyor. Ama, “eğitim düzeyi ve içeriği konusunda tereddüte düşülen aday” kriteri gibi bulunmaz bir yöntemle canının istemediğini yine budayabiliyor. 6-8 yıl denk zannettiği bir okulu okuyan öğrenci Türkiye’ye döndüğünde YÖK’ün şüphesi yüzünden mesleğini yapamayabilir. Bu kadar basit!

Peki, YÖK’ten kurtulmak bu kadar mı zor!

sponsorlu bağlantılar