C - Ç Harfi İle Başlayan Deyimler ve Açıklamaları (Deyimler Sözlüğü) - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

C - Ç Harfi İle Başlayan Deyimler ve Açıklamaları (Deyimler Sözlüğü)

  1. sponsorlu bağlantılar
    Cadı kazanı : Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer."Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı."


    Caka satmak : Çalım satmak, gösteriş yapmak."Caka satmayı bırak da işine bak."


    Cambul cumbul : Pek sulu, suyu bol (yemek için)."Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuştu."


    Cana can katmak : insanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek."Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem."


    Can alacak yer (nokta) : Bir şeyin en önemli yeri, en temelli noktası."Meselenin can alıcı noktasına bir türlü ulaşamadık."


    Cana minnet (bilmek) : ihtiyacı olduğu halde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak."Yalnızca su mu ? Canıma minnet, çabuk ver."


    Can atmak : Herhangi bir şeye sahip olmayı, ya da herhangi bir şeye erişmeyi çok istemek."Top oynamaya can atıyordu."


    Can borcunu ödemek : Ölmek."Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum."


    Cana yakın : Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan."Ne cana yakın bir insanmış meğer."


    Can baş üstüne : istenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır."Can baş üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceğim."


    Can çekişmek : Ölmek üzere bulunmak."Yanına vardığımızda hayvan can çekişiyordu."


    Can damarı : Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç."Babam evin can damarıdır."


    Can damarına basmak : Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak."Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler."


    Can dayanmamak : Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek."Yıllarca uğraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı ? "


    Can düşmanı : Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan."Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı."


    Can evi : 1. Yürek. 2. En duyarlı bölge."Onları can evlerinden vurmaya yemin etti."


    Can evinden vurmak : En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkanı kalmayacak şekilde vurmak."Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doğrultamasınlar."


    Can havli ile : Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak)."Silah sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı."


    Canı burnuna gelmek : Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak."Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi."


    Canı (gönlü) çekmek : Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak."Şimdi o yeşil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki."


    Canı çıkmak : 1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak."Onu razı edinceye kadar canım çıktı."


    Canı gitmek : Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak."Araba çizilecek diye canı gidiyor."


    Canına değmek : 1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak."Büyükannenin canına değsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi"


    Canına kıymak : 1. intihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek."Komşunun kızı canına kıymış."


    Canına okumak : 1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. iyi bir şeyi kötü hale getirmek, heder etmek, harcamak."Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde."


    Canına tak demek : Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek."Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terkedersin!"


    Canına yandığım (yandığımın) : Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır."Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soğukta."


    Canına yetmek : Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek."Canıma yetti artık bu işi yapmayacağım."


    Canından bezmek : Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek."Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!"


    Canını almak : Öldürmek."Allah canını alsın da kurtulalım senden!"


    Canını bağışlamak : Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek."Ona kıyamadı ve canını bağışladı."


    Canını dişine takmak : Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak."Canını dişine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti."


    Canını sokakta bulmak : Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır."Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım."


    Canının içine sokacağı gelmek : Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak."Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!"


    Canını vermek : 1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak."Vatan uğruna kim can vermez ki ? "


    Canını yakmak : 1. Fiziki acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak."Lütfen canını yakma çocuğun."


    Canı tatlı : Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan."Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir şey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor."


    Canı tez : Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen."Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!"


    Canı yanmak : 1. Fiziki bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevi bir üzüntü duymak."Canını yakmadan ver o elindekini bana!"


    Can kalmamak : Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek."Daha fazla yürüyemeyeceğim, can kalmadı bende, siz gidedurun."


    Can kaygısına düşmek : Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak."Ortalık birbirine girip silahlar patlamaya başlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın."


    Can kulağıyla dinlemek : Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek."Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye başladı."


    Canla başla : Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak."Hepsi canla başla çalıştı."


    Canlı cenaze : Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse."Adam canlı cenaze gibiydi."


    Canlı yayın : Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını."Parti temsilcileri bu akşam televizyonda canlı yayında tartışacaklar."


    Can pazarı : Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer."Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar."


    Can sağlığı : Esenlik, kişinin sağlıklı olması."Ne demeli canım kardeşim, inan bundan ötesi can sağlığı."


    Can sıkıntısı : Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkanı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım."Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum."


    Can vermek : 1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak."Adam bir kurşunda can verdi."


    Can yakmak : 1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak."Şu hareketlerinle canımı yakıyorsun."


    Can yoldaşı : Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse."Her insanın bir can yoldaşına ihtiyacı vardır."


    Cart curt etmek : Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak."Karşımda cart curt edip durma."


    Cart kaba kağıt : Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.


    Cebi delik : Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen."Daha ne kadar cebi delik dolaşacaksın."


    Cebini doldurmak : Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak."Cebini doldurmaktan başka bir düşüncesi yok adamın."


    Cehennem azabı : 1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. iman etmeyenlerin, kafirlerin, günahkarların cehennemde çekecekleri ceza."Allah bizi cehennem azabından korusun."


    Cehennem olmak : Defolup gitmek."Çabuk cehennem ol yanımdan."


    Cemaziyülevvelini bilmek : Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek."Sakın güvenme ona, ben onun cemaziyülevvelini bilirim."


    Cendereye sokmak : Çok sıkıştırmak, manevi baskı altına almak."Adamı cendereye almayı iyi beceriyorsun."


    Cevabı yapıştırmak : Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek."Öyle bir cevap yapıştırdı ki hasmı donakaldı."


    Ciğeri beş para etmemek : Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak)."Bırak, ondan söz etme bana, ciğeri beş para etmez adamlarla işim yok."


    Ciğerimin köşesi : 1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evladım."O, hala benim ciğerimin köşesidir."


    Ciğerini okumak : Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak."Bizimi düşünüyormuş ? Ben onun ciğerini okurum; o kendinden başkasını düşünmez."


    Ciğerini sökmek : Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak."Söyle ona, beni oraya getirtmesin, gelirsem ciğerini sökerim onun."


    Cin çarpmışa dönmek : Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek."Bir tokatta cin çarpmışa döndürdü adamı."


    Cin fikirli : Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı."Endişelenmeyin; o cin fikirli, o işin de üstesinden gelecektir."


    Cinler cirit (top) oynamak : Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.


    Cinleri başına toplamak : Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek."Zorla cinleri başıma topladınız."

    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2015-05-12 #2
    Çaba göstermek: Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak. "Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın."

    Çağ açmak: Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak. "İstanbul'un fethiyle yeni bir çağ açıldı."

    Çakar almaz: İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan. "Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı."

    Çakı gibi: Canlı ve atik, çevik. "Çakı gibi delikanlı olmuş."

    Çalımından geçilmemek: Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak. "Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor."

    Çalım satmak (caka satmak): Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.

    Çalıp çırpmak: Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak. "Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı."

    Çam devirmek: Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak. "Onun da çam devirmede üstüne yok hani."

    Çam yarması: İri gövdeli insan.

    Çanak tutmak (açmak): 1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek. "Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim."

    Çanak yalayıcı: Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden. "Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor."

    Çan çan etmek: Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek. "Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini."

    Çanına ot tıkamak: Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak. "Elbet sizin de çanınıza ot tıkayacağım gün gelecek."

    Çantada (torbada) keklik: "Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır" anlamında kullanılır. "Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor."

    Çaptan düşmek: Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak. "Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar."

    Çar çur etmek: Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek. "Paranı sakın çarçur edeyim deme."

    Çarıklı erkânıharp: Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.

    Çark etmek: Dönmek, geri dönmek. "Birkaç adım sonra çark ediniz."

    Çarkına okumak: Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak. "Eline alır almaz saatin çarkına okudu."

    Çarşamba pazarı: Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer. "Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar."

    Çarşaf gibi: Dalgasız, dümdüz ve durgun. "Deniz çarşaf gibiydi."

    Çat kapı: Aniden, beklenmedik bir anda. "Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler."

    Çat pat: 1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda. "Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar."

    Çayı görmeden paçaları sıvamak: Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek. "Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce."

    Çehre züğürdü: Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız. "Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar."

    Çekeceği olmak: Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak. "Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var."

    Çekidüzen vermek: Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek. "Kendine bir çeki düzen vermelisin artık."

    Çekip çevirmek: Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak. "Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!"

    Çekip gitmek: Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak. "Aradığını bulamayınca çekip gitti."

    Çekirdekten yetişme: Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma. "Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu."

    Çekişe çekişe pazarlık (etmek): Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık. "Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı."

    Çelme takmak: 1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak. "Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü."

    Çene çalmak: Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek. "Komşu kadınları çene çalmaya bayılırlar."

    Çenesi düşük: Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen. "Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim."

    Çenesi kuvvetli: Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen. "İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?"

    Çene yarıştırmak: Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak. "Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu."

    Çetele tutmak: Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek. "Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı."

    Çetin ceviz: 1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş. "Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu."

    Çevir kaz (kazı) yanmasın: Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.

    Çıban başı: 1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi. "Bu işte çıban başı mı olmak istersin?"

    Çıfıt çarşısı: Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer. "Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır."

    Çığır açmak: Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak. "Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar."

    Çığırından çıkmak: Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek. "İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız."

    Çıkar yol: Çare, en tutarlı çözüm yolu. "Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır."

    Çıkış yapmak: Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek. "Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı."

    Çıkmaza girmek: Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek. "İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi."

    Çıngar çıkarmak: Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak. "Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını."

    Çıt çıkarmamak: Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak. "Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı."

    Çiçeği burnunda: Çok taze, yeni koparılmış. "Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler."

    Çifte kumrular: Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler. "İşte çifte kumrular geliyorlar."

    Çiğlik etmek: İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak. "Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor."

    Çiğ süt etmiş olmak: Soysuz ve namussuz olmak. "Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek."

    Çiğ yemedim ki karnım ağrısın: "Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım" anlamında kullanılır.

    Çile çekmek: Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak. "Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?"

    Çile çıkarmak: 1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi. "Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz."

    Çileden çıkmak: 1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek. "Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı."

    Çil yavrusu gibi dağılmak: Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak. "Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar."

    Çirkefe taş atmak: Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak. "Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!"

    Çivi kesmek: Çok üşümek, donmak. "Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi."

    Çizmeden yukarı çıkmak: Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek. "Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın."

    Çocuk oyuncağı: Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş. "Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için."

    Çocuk oyuncağı hâline getirmek: Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek. "Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!"

    Çoğu gitti azı kaldı: İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir. "Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı."

    Çok görmek: 1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak. "Gel, çok görme bana bu işi."

    Çoluk çocuk elinde kalmak: Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak. "Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!"

    Çoluk çocuğa karışmak: Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak. "Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor."

    Çorap söküğü gibi gitmek: Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi. "Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş."

    Çorbada tuzu bulunmak: Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak. "Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!"

    Çömlek hesabı: Güvenilmez, yanlış hesap. "Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi."
    Çuval gibi: Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz. "Pantolonun çuval gibi olmuş."

    Çürüğe çıkmak: 1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak. "Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün."

    Çürük tahtaya basmak: Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek."Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın."

  Okunma: 13715 - Yorum: 1 - Amp