İslam İlmihali - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

İslam İlmihali

  1. sponsorlu bağlantılar
    MÜBAREK GÜN VE GECELER
    * Cuma Günü
    * Ramazan ve Kurban Bayramları
    * Mevlid Kandili
    * Regaib Gecesi
    * Mirac Gecesi
    * Berat Gecesi
    * Kadir Gecesi


    Cuma Günü Cuma günü müslümanlar için bir bayram günü demektir. Cuma namazı cemaatle kılınır. Bu sebeple müslümanlar bir araya gelerek birbirleri ile yakından tanışmak ve görüşmek imkânı bulurlar. Her hafta müslümanların böyle bir araya gelmesi aralarındaki dostluğu artırır, birlik ve beraberliği güçlendirir.
    Cuma, önemli olayların meydana geldiği çok hayırlı ve faziletli bir gündür. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
    «Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür. Adem (a.s.) o gün yaratılmış, o gün cennete konulmuş ve o gün cennetten çıkarılmıştır.» (5
    «Cuma gününde bir saat vardır ki, hangi mü'min o saatte Allah'tan bir dilekte bulunursa Allah onun dileğini kabul eder.» (59)

    Ramazan ve Kurban Bayramları
    Yılda iki dini bayramımız vardır:
    1- Ramazan bayramı.
    2- Kurban bayramı.
    Bayram sevinç günü demektir. Ramazan ayında oruç tutarak Allah'ın emrini yerine getiren, Kurban Bayramında kurban keserek Allah yolunda fedâkârlık gösteren, bayram namazlarını topluca kılan müslümanlar görevlerini yapmış olmanın sevinç ve mutluluğunu yaşarlar.
    Bayramlarda anne, baba ve büyükler ziyaret edilir, dargınlar barışır, hısım ve akrabalar arasında karşılıklı hediyeleşmeler dostlukları pekiştirir.
    Bayramlarda mü'minler birbirleri ile bayramlaşır, uzakta olanlara tebrikler gönderilerek gönülleri alınır. Kabirler ziyaret edilerek ölüler için dua edilir. Kur'an okunarak ve sadaka verilerek ruhları şad edilir.
    Bayramlar, Allah'ın mü'min kullarına birer ziyafet günleridir. Bu günler, Allah'ın rızasına uygun davranışlarla değerlendirilmelidir.

    Mevlid Kandili
    İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
    O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
    Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.
    Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
    Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.
    Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

    Regaib Gecesi
    Üç aylar diye bilinen Recep, Şaban ve Ramazan ayları manevi bakımdan diğer aylardan daha üstün ve daha bereketlidir. Recep ayı gelince Peygamberimiz şöyle dua ederdi:
    «Allah'ım bize Receb ve Şabanı mübarek eyle ve bizi Ramazana ulaştır.» (60)
    Recep ayının ilk cuma gecesi "Regaib Gecesi" dir. Bu gece, Allah'ın rahmet ve bağışlamasının bol olduğu, duaların kabul edildiği mübarek bir gecedir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    «Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez (yâni kabul edilir). Bunlar:
    - Recebin ilk cuma gecesi,
    - Şabanın onbeşinci gecesi,
    - Cuma geceleri,
    - Ramazan bayramı gecesi,
    - Kurban bayramı gecesi'dir.» (61)

    Mi'rac Gecesi
    Allah,'ın dâveti üzerine Sevgili Peygamberimiz bir gece Mekke'deki Mescid-i Haramdan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya götürülmüş, oradan Cebrâil ile birlikte bütün gökleri aşarak "Sidretül'münteha" denilen makama yükselmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) buradan daha ileriye gitmiş ve vasıtasız olarak Yüce Allah ile görüşmüştür.
    Bu mukaddes yolculuğun Mekke'den Kudüs'e kadar olan bölümüne İsra, Kudüs'ten itibaren devam eden bölümüne de Mi'rac denir. Peygamberimiz, beş vakit namazı ümmetine Mirac hediyesi olarak getirmiştir.
    Mirac olayı Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biridir. Hicretten bir buçuk yıl önce Receb ayının 27. gecesinde meydana gelmiştir.

    Berat Gecesi Şaban ayının onbeşinci gecesi "Berat Gecesi"dir. Borçtan, suç ve cezadan kurtulmak anlamını taşıyan Berat, günahlardan kurtuluş gecesi demektir.
    Bu gece yüce Allah'ın, kendisine yönelip af dileyen mü'minleri bağışlayarak kurtuluş beratı verdiği bir gecedir. Bu geceyi şuurlu bir halde geçirerek dileklerimizi Allah'a sunmamızı isteyen Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
    «Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, o geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü de oruç tutunuz. Çünkü, Allah Teâlâ, o gece güneş doğuncaya kadar, dünyaya rahmetle tecelli ederek şöyle buyurur:
    - Yok mudur bağışlanmak isteyen, bağışlayayım?
    - Yok mudur rızık isteyen,rızıklandırayım?
    - Yok mudur dert ve musibete yakalanan, şifa vereyim?
    - Daha ne gibi dilekleri olan varsa istesinler vereyim.» (62)
    Öyle ise Rabbimizin müjdesine kulak vererek bizlere tanınan bu fırsatlardan yararlanmalıyız.

    Kadir Gecesi
    Ramazan ayının 27. gecesi "Kadir Gecesi"dir. İnsanlara dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösteren dinimizin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim Peygamberimize Ramazan ayı içinde Kadir Gecesinde inmeye başlamış, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e peygamberlik görevi bu gecede verilmiş ve İslâm güneşi bu gecede doğmuştur. İşte bu önemli olaylar Kadir Gecesine büyük bir şeref vermiş, üstün bir değer kazandırmıştır.
    Kadir gecesinin bin aydan daha haylırlı olduğu Kur'an-ı Kerim'de açıkça bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimiz de bu gecenin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
    «Kim ki, faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.» (63)
    Kadir Gecesi biz mü'minlere Allah Teâlanın büyük bir lütfu ve sonsuz rahmetinin eseridir. Bu geceyi Allah rızası için namaz kılarak, Kur'an okuyarak ve dûa ederek en iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz.

    Hz. Aişe bir gün Peygamberimize:
    -«Ya Rasûlellah: Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?» diye sordu.
    Peygamberimiz şöyle buyurdu:
    -«De ki: Ya Rab; sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni afffet.» (64)
    Sevgili Peygamberimizin öğrettiği bu duayı, biz de Kadir Gecesinde tekrar edelim.
    Kandil gecelerini; Allah rızası için namaz kılmak, Kur'an okumak, Peygamberimize salât ve selâm okumak, günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dilemek, dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua etmek ve yapacağımız yardımlarla yoksulları sevindirmek suretiyle değerlendirmeliyiz.

    sponsorlu bağlantılar

     Konuyu Beğendin mi?
  2. 2006-11-22 #2
    Duâ-i Nebevî: Cevşenü'l-Kebir?

    Cevşen Nedir?

    Cevşen, Farsça kökenli bir kelime olup, "bir tür zırh, savaş elbisesi" manasına gelmektedir. Terim manası Şii kaynaklarında Ehl-i Beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilip, Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sagir olarak bilinen, metinleri birbirinden farklı iki duâyı ifade eder. Ancak Cevşen-i Kebir daha meşhurdur ve "Cevşen" denilince ilk akla gelen Cevşen-i Kebir'dir. Cevşen-i Kebir Musa el-Kazım-Cafer es-Sadık-Muhammed el-Bakır-Zeynelabidin-Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikiyle Hz. Peygamber'e isnat edilir.

    Cevşenü'l-Kebir ismindeki duâ Peygamber Efendimize, Uhud Harbi esnasında Cebrail (a.s) tarafından getirilmiştir. Cebrail Hz. Muhammed'e (s.a.v.): "Üzerindeki zırhı çıkar ve bu duâyı oku. Bu duâyı üzerinde taşır ve okursan zırhtan daha büyük tesiri vardır." demiştir. Peygamber Efendimiz duânın tesirinin sadece kendine mi mahsus, yoksa ümmete de şamil mi olduğunu sorunca, Cebrail (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Ya Resulullah, bu duâ Cenab-ı Allah'ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını Allah'tan başka kimse takdir edemez." (Ahmed Ziyaeddin Efendi, Mecmuatü'l Ahzab, İstanbul 1298 R, s. 231-261.)

    Cevşen-i Kebir duâsı 100 bölümden oluşur. Her bölümde Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tavsif edildiği 10 parça bulunur. Her bölümün sonunda Allah'ın aczden ve şerikten münezzeh olduğunu ifade eden ve cehennem ateşinden Allah'a sığınılan duâ yer alır (Sen bütün kusurlardan, aczden ve şerikten mukaddessin. Senden başka ilah yok ki, bize meded etsin. Aman diliyoruz. Bizi azap ateşinden ve cehennemden halas et!). duânın geneline bakıldığında Allah'ın isim ve sıfatlarının sıkça tekrarlandığı ve Rabb'e onun isimleriyle yönelindiği görülür. İstiaze, yani ateşten ve azaptan Allah'a sığınma da Cevşen'de önemli yer tutar.

    Cevşen Duâdır

    Kelime manası zırh olan Cevşen, her şeyden önce bir duâdır. Bu duâ Hz. Peygamberden günümüze kadar ulaşmıştır. Bu özelliği ona, özel bir anlam katar: duâ-i Nebevi. Cevşen'in hangi amaç ve maksatla okunması gerektiği hakkında bazı tespitler yapabilmek için, öncelikle duânın ne manaya geldiği, insanın niçin duâya ihtiyacı olduğu ve insana, "duânız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı" (Furkan Suresi; 77.) denilmesindeki sırrı belirlemek gerekmektedir. Ayrıca bu duânın sahibi olan Resul-i Ekrem'in (asm.) ubudiyet yönü hakkında bazı noktaların aydınlatılması gerekmektedir. Zira Cevşen, münacaat olması dolayısıyla Resulullah'ın ubudiyet yönüyle daha ziyade alakadardır.

    Duâyı nedense hep arzu ve isteklerimizin yerine gelmesi için bir "araç" olarak görürüz. Bu kısır bakış açısı Said Nursi'nin "ubudiyetin ruhu" olarak adlandırdığı ve gizli hazine olan bir çok duâdan yeterince istifade edemememizi netice vermektedir. Cevşenü'l-Kebir duâsı da böyle gizli hazinelerden birisidir. Risâle-i Nur müellifi Risâle-i Nur'u, "Kur'ân'dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen'den feyiz alan ve tevellüd eden" şeklinde tarif ederken, hiç şüphesiz Cevşen'in manevi önemine de dikkat çekmek istemiştir. Genellikle tevhid konusunun işlendiği Risâlelerde Cevşen'den aldığı dersin onun marifetine genişlik kattığını, yani itikadının kuvvetlenmesini sağladığını ifade eder. Kastamonu Lahikası'nda Cevşen'in kâinatı baştan başa nurlandırdığı, zulümat karanlıklarını dağıttığı, gafletleri, tabiatları parça parça ettiği ifade edilir. "Ehl-i dalaletin boğulduğu en son ve en geniş kâinat perdelerinin arkasında envar-ı tevhidi gösteriyor" diye tanımlar Cevşen'i. Risâle-i Nur'un önemli parçalarından birisi olan "Münacaat Risâlesi" şu sözlerle bitirilir: "Kur'ân'dan ve Cevşenü'l-Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak Rabb-i Rahimimin dergahına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur'ân'ı ve Cevşenü'l-Kebir'i şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum." Said Nursi'nin Cevşen'e neden bu kadar ehemmiyet verdiğini doğrudan işlediği bir Risâlesi yoktur. Ancak kesin olan bir vakıa vardır ki; Said Nursi Cevşen'den azami derecede faydalanmış ve Cevşen, Risâlelerin yazılmasında da faydalanılan bir eser olmuştur. Münacaat adlı eserin son kısmındaki sözler Bediüzzaman'ın tefekküründe Cevşen'in fevkalade önemli bir yere sahip olduğunu ispatlar. Zira münacaat tefekküri bir eserdir ve Bediüzzaman bu eserini Kur'ân'dan ve münacaat-ı nebeviye olan Cevşen'den aldığını söyler. On Beşinci Şua adlı eserinde Cevşen'i, "bin bir esma-i İlâhîyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihette Kur'ân'dan çıkan bir harika münacaat..." şeklinde tarif eder. Risâle-i Nur'u okuyanlar Cevşen meali ile Risâle-i Nur'u karşılaştırırlarsa bazı benzerlikleri fark edeceklerdir. Risâle-i Nur'da ve Cevşenü'l-Kebir'de kullanılan esma-i İlâhîye, acz ve fakr konusundaki yaklaşımlar hep benzer özellik taşır. Bu öyle bir benzerliktir ki, sanki aynı kaynaktan çıkmış gibi bir izlenim verir okuyucuya. Daha doğru bir ifade ile Cevşen'in ve Risâle-i Nur'un Kur'ân'dan faydalanılarak ortaya çıktığı aşikare görülür. Risâle-i Nur'da işlenen konular ile Cevşen'de işlenen konular arasında benzerlik olduğu gibi Risâle-i Nur'un konuyu işleyiş tarzı ile Cevşen'deki Allah'a yöneliş tarzı arasında da benzerlikler vardır. Bu benzerlikler şüphesiz en fazla esma-i İlâhîyenin sıklıkla işlenmesinde görülür. Hem Risâleler'de, hem de Cevşen'de esma-i İlâhîye sanki bir can simidi gibidir. Cevşen de esma-i İlâhîye olmadan düşünülemez, Risâle-i Nur'da.

    Said Nursi, Cevşen'de Allah'ın çok isimlerle tavsif edilmesini ve çok isimleriyle duâ edilmesini 24. Söz'de şöyle açıklar: "Çok esmaya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptela olan insan, münacaatında, istiazesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medar-ı fahri ve elhak en hakiki insan-ı kamil olan Muhammed-i Arabi (a.s.m) Cevşenü'l-Kebir namındaki münacaatında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiaze ediyor." Cevşenü'l-Kebir duâsı Hz. Peygamberin marifetullahta erişilmez olduğunun adeta tek başına ispatıdır. duâya bakan birisi eşsiz bir esma-i İlâhîye iklimini farkeder ve ihlas, samimiyet, marifet-i İlâhîye ve tevazuun duâya baştan sona sindiğini hisseder. Said Nursi, bunu şöyle anlatır: "...hem binler duâ ve münacaatlarından Cevşenü'l-Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabb'ini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkarla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duâda dahi onun misli yoktur. Risâle-i Münacaat'ın başında Cevşenü'l-Kebir'in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, 'Cevşen'in dahi misli yoktur' diyecektir." İslâm inancında Hz. Peygamberin itikadının en zirvede olması ne kadar kesin bir gerçek ise Hz. Peygamberin duâsının da zirvede olması o kadar gerçektir. Cevşen'le muhatap olunurken bu azim münacaatın ancak marifette, itikadda, cesarette, sabırda, ihlasta, tevazuda eşsiz bir şahsiyete ait olabileceği hemen hisseder. Adeta duânın sınırlarının çizildiği bu duâda baştan sona Esma-i Hüsna ile Allah'a yalvarılarak, insanın fakrı, aczi, iktidarsızlığı göz önüne serilir ve insanın her an inayete muhtaç olduğu kabullenilir. İnsanın teneffüs etmesinin ancak vahdette mümkün olduğu, esbaba takılmanın insanı sürekli rahatsız edeceği itiraf olunur.

    Duâ Nedir?

    İslâm inancında duâ ubudiyetin, yani kulluğun ruhudur. Kâinatta sınırlar Allah tarafından çizilmiştir ve insan bu sınırlar içerisinde çevresini, kendisini ve muhatap olduğu yenilikleri anlamlandırmaya uğraşmaktadır. Bu muazzam seyahatinde zaman zaman bunalım geçirebilmekte, kâinattaki her şeyi kendine düşman telakki edebilmektedir. Bazen de tüm kâinat ona dost olur ve kâinatta bulunmaktan dolayı müthiş bir rahatlık hisseder. Bu yolculuğunda tüm kâinata hükmeden ve insanın her türlü ihtiyacını yerine getirebilen bir varlığa ihtiyaç duyar. Bu öyle bir varlıktır ki, büyük küçük diye bir ayrım onun için geçerli olmaz. Böyle bir varlığın mevcudiyeti ve tüm kâinata hükmünün geçtiği, en azından insanın vicdanında hissedebileceği kadar gerçektir. Said Nursi "duâ"yı kâinatın yaratılış sebeplerinden birisi olarak sayar. Buna göre başta nev-i beşer ve onun başında alem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabi'nin (a.s.m) muazzam duâsı bir sebeb-i hilkat-i alemdir. Yani Hz. Peygamberin saadet-i ebediyeyi talep etmesi, esmaya mazhar olmayı şiddetle talep etmesi kâinatın yaratılış sebebi olmuştur. duâ, başlı başına bir ibadettir. İnsan duâ ettiği zaman aczini, fakrını derk eder ve bunu Allah'a ilan eder. Bu, bir bakıma istiğfardır. Zira insan hiçbir şeye tek başına malik olamayacağını, her şart altında Allah'ın tevfikine ihtiyacı olduğunu duâ ile haykırır.

    İslâm inancında duâ ile ifade edilen yalnızca ellerin açılıp Allah'a meramın anlatılması da değildir. Varlıkların sahip olduğu potansiyel, onların bir nevi duâsıdır. Sözgelimi bir tohumun özellikleri onun neşv ü nema bulması için bir duâdır. Yine mevcudatın yaşamak için gerekli şartları-gayr-i şuuri de olsa-talep etmeleri yine duâdır. Şuursuz bir ağacın suya şiddetli ihtiyaç duyması, onun duâsıdır. Bir de zişuurlara mahsus duâ vardır. Bu duâ fiili ve kavli duâ olmak üzere ikiye ayrılır.

    Fiili duâ kâinattaki şartlara müraat ederek neticeyi Allah'tan beklemeyi ifade eder. Mesela, "çift sürmek fiili bir duâdır. Rızkı topraktan değil, belki toprak hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar." Sebepleri ihmal etmeden, kişinin üzerine düşen tüm görevleri yerine getirip, neticeyi Allah'tan talep etmesi fiili duâyı ifade eder.

    Kavli duâ ise insana mahsustur. Kavli duâ insanın aczini, fakrını derk ettiği ve arzu ve isteklerine kendi başına gücünün yetmediğini anlamasını ve Rabb'ine yönelmesini ifade eder. Kavli duâ, bu yönüyle kulluğun itirafıdır ve Allah'ın kudretini kabullenmedir. Bu yönü onu başlı başına ibadet yapmaktadır. Cevşenü'l-Kebir duâsı da bu haykırmaların zirvesidir. Bu duâda baştan sona Esma-i Hüsna ile Allah'a duâ edilmekte, insanın aczi karşısında Allah'ın kudreti ön plana çıkarılmakta, günahlar karşısında Allah'ın rahmet ve şefkati hatırlatılmakta, insanın cehaleti ve olayları anlamlandıramaması vakası karşısında Allah'ın engin ve mutlak ilmi ifade edilmektedir. Aslında Cevşenü'l-Kebir bu yönüyle alışıldık duâ kalıplarını fazlasıyla aşmış ve insan için bir hayat rehberi olmuştur. Daha doğru bir ifadeyle Kur'ân'ın öngördüğü kâinat modelini ve insan gerçeğini Cevşen şerh etmiştir.

    Cevşen hakkındaki rivayetlerde Cevşen'i okuyan veya üzerinde taşıyan kimseye yangın, sel, deprem gibi afetlerin zarar veremeyeceği ve bu insanların tüm isteklerinin yerine getirileceğini ifade eden inançlara rastlanılır. Ayrıca sevap noktasında Cevşen okuyan kimseye "Bedir şehitleri" kadar sevap verileceği, Cevşen'i kefeninin üzerine yazan kimseye kabir azabının verilmeyeceği ve Cevşen'i okuyan kimsenin 4 semavi kitabı okumuş kadar sevap alacağı ifade edilir. Bu rivayetlerin sahihliğinden şüphe etmemekle beraber buradaki ölçülerin iyi şekilde belirlenmesi ve duânın karşılığında vaad edilen mükafatların ne manaya geldiğinin belirlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası adlı eserinde bir talebesi ile bu ve benzeri rivayetlerde bahsedilen vaad ve mükafatların sıhhati hakkında yazılan bir mektubuna yer vermiştir. Söz konusu mektupta, Said Nursi'nin talebesi, pek dindar olmayan insanlarla karşılaşmış ve onlardan bu rivayetlerin akla ve mantığa uymadığına dair bazı sözler duymuştur. Bu rivayetlerde Cevşen okuyana Kur'ân okumak kadar sevap verileceği, göklerdeki büyük melaikelerin duâ sahibini gördükçe kürsülerinden inip, ona pek büyük bir tevazu ile hürmet edeceği ifade edilir. Talebesi bu rivayetler hakkında yapmış olduğu münakaşadan sonra bunların sıhhatinden şüpheye düşmüş ve meseleyi Said Nursi'ye sormuştur. Said Nursi verdiği cevapta, öncelikle Hz. Peygamberin ism-i Azama mazhar olduğunu ve kâinatın en mükemmel meyvesi olduğunu, yani kâinattan beklenilen tüm neticenin Hz. Peygamberde mevcut olduğunu ifade eder.

    Hz Peygamberin kulluk yönünü anlatmasının nedeni Cevşenü'l-Kebir duâsının Hz. Peygamberin kulluk yönüyle (ubudiyet-i Muhammediye) alakadar olduğu ve Hz. Peygamberin ubudiyetinin mertebesiyle beraber Cevşen'in değerlendirilmesi gerektiğini belirtmek içindir. Cevşenü'l-Kebir, Hz. Peygamberin duâsı olduğu için ve bu duânın Hz. Peygamberin marifetinin, itikadının ve imanının bir görünümü olduğu için söz konusu faziletlerin Hz. Peygamberin kendi okuduğu Cevşen için geçerli olduğunu belirtir. Yani söz konusu faziletler Cevşen'de mevcut olmakla beraber, bu faziletlerin ancak Hz. Peygamberin sahip olduğu marifetle birleşmesi halinde mümkün olduğunu anlatır. Bir başka deyişle söz konusu mükafatlar, Hz. Peygamberin marifetiyle okumuş olduğu Cevşen'e verilir ve bu mükafatlar azami hatlardır. Bu mükafatlardan ümmet mahrum edilmemiştir. Marifet yolu kapalı olmadığı için her Müslüman'ın da o mükafatları alması mümkündür. Said Nursi, söz konusu mükafatların belli şartlar halinde verileceğini belirtir ve yalnız okumanın kafi gelmeyeceğini belirtir. Sadece okuma kafi gelseydi muvazene-i ahkamın bozulacağını söyler ve bunun farzlara ilişeceğini belirtir.

    Mesela, ibadetlerin sıhhati için mutlaka bulunması gereken "ihlas"a sahip olmayan veya farz ibadetleri yerine getirmeyen bir şahsın, Cevşen okuyarak Kur'ân kadar sevap alması pek mümkün olmasa gerektir. Zira bu, İslâm'da her insanın ifa etmesi gereken farzların karşısında nafile ibadet olarak adlandırılabilecek Cevşen'in farz ibadetin üzerine çıkmasını ifade eder. Bu da İslâmi hükümlerin, yani ahkam-ı şeriatın dengesini bozar. Cevabının ikinci bölümünde Said Nursi, Cevşen hakkındaki rivayetlerin Hz. Peygambere baktığı zaman mübalağadan münezzeh olduğunu belirtir. Ayrıca rivayette bahsedilen faziletlerin Cevşen içerisindeki Esma-i Hüsna'nın hakikatlerine baktığı zaman kesinlikle mübalağa olmadığını, tam tersine o Esma-i Hüsna'nın sözkonusu mükafatlara sebep olabilecek kadar geniş ve esrarlı olduğunu belirtir. Hz. Peygamberin sözkonusu duânın feyzinin ve faziletinin nihayetsizliğini göstermek için ve duâya olan teşviki arttırmak için müphem ve mutlak (sınır altına alınmamış) bıraktığını ifade eder. Sözkonusu rivayetlerin zamanın geçmesiyle kaziye-i mümkine ve mutlakanın (gerçekleşmesi imkan dahilinde olan fakat bazı şartlara ihtiyaç duyan) bilfiil vaki ve külliye telakki edilmesinin yanlış olduğunu anlatır. Yani rivayetlerdeki mükafatların gerçekleşebilmesi için belli başlı şartlara ihtiyaç vardır. Bu asgari şartlar yerine gelmeden söz konusu mükafatların elde edilebilmesi de pek mümkün gözükmemektedir.

    20. yüzyıl insanının önemli problemlerinden birisi duâya ve ibadetlere yanlış mana yüklemektir. Maalesef duâ ve ibadetler, dünyevi netice ve manfaat umularak yapılabilmekte, bu da ibadette mutlaka bulunması gereken "ihlas"ı ortadan kaldırabilmektedir. Said Nursi 17. Lem'a'da (13. Nota), duâ ve ibadetlerde önemli noktalara işaret etmektedir: "Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar." diyerek başlar konuya. Ubudiyetin asıl sebebinin emr-i İlâhî olduğunu ve bunun neticesinin rıza-yı İlâhîyi kazanmak olacağını söyler. Ayrıca ubudiyetin meyvesinin uhrevi olduğunu belirterek, ibadetlerden dünyevi fayda ummanın yanlışlığını belirtir. Dünyaya ait netice ve faydaların ubudiyetin yapılmasına neden olmaması gerektiğini anlatır. Böyle bir tavrın ibadeti akim bırakacağını belirtir. Bu ince ayrımı fark etmeyenlerin Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendi, Cevşenü'l-Kebir gibi duâları dünyevi maksat gözeterek okuduklarını, bu yüzden bu muazzam duâlardan beklenebilecek olan faydaları göremeyeceklerini belirtir. duâlardan dünyevi fayda ummanın ihlasa ve ubudiyete aykırı olduğunu belirtir. Bunu şöyle ifade eder: "...o faydalar, o evradların illeti (asıl sebebi) olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazli bir surette, o halis virde talepsiz terettüp eder. Onları talep etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer." Zayıf itikadlı insanların bir müşevvik ve müreccihe muhtaç olmasından dolayı bu tür duâları faziletlerini düşünerek okumalarının ise zarar vermeyeceğini söyler. Ancak okuma sırf rıza-yı İlâhî için yapılmalıdır. Bu muazzam hazineden dünyevi menfaat beklemenin hem duânın mana ve ehemmiyetine hem de duânın sahibi olan şeref-i beni Adem'e saygısızlık olacağı unutulmamalıdır. Cevşen'in layık olduğu tarzda okunması da ancak ve ancak çok sağlam bir tahkikle mümkündür. Bir başka deyişle Cevşen'in okunma tarzı ve okunurken hissedilen anlam ve beklenen netice, kişinin tahkik derecesiyle doğru orantılıdır. Bu yüzden tahkik arttığı ölçüde Cevşen'den alınacak feyz ve çıkarılacak anlam da artacaktır. Tersten düşünülürse tahkikin artması için Cevşen'i doğru okumak gerektiği sonucuna ulaşılabilir.

    Küçük, büyük, yaşlı, genç, dindar ve hatta dinde hassas olmayan birçok insanın bile boynunda gördüğümüz Cevşen'i Türkiye Müslümanlarına Said Nursi tanıtmış ve muazzam duâ-i nebeviyi talebelerine de tavsiye etmiştir. Risâlelerde Cevşen okuyana şu kadar mükafat, şu kadar sevap... verilir tarzında bir metod takip etmemiş Cevşen'in niçin ve nasıl okunması gerektiği hakkında bazı ipuçları vermiştir. Bir bakıma Cevşen sahip olduğu muazzam değerini Risâle-i Nur'un kazandırdığı bakış açısıyla ispatlamıştır. Cevşen'in maddi isteklerin çok çok üstünde manevi değer taşıdığını anlayabilmek için de marifetullahta terakki şarttır. Yoksa hazine gizlenmeye devam edecektir.

  3. 2006-11-22 #3
    32 farz


    IMANIN SARTLARI
    1- Allah'in varligina ve birligine inanmak.
    2- Allah'in meleklerine inanmak.
    3- Allah'in kitablarina inanmak.
    4- Allah'in peygamberlerine inanmak.
    5- Ahiret gününe inanmak.
    6- Kadere, hayir ve serrin yaraticisinin Allah (Celle Celâlühû) olduguna inanmak.


    ISLAMIN SARTLARI
    1- Kelime-i sehadet getirmek.
    2- Namaz kilmak.
    3- Oruç tutmak.
    4- Zekat vermek.
    5- Haccetmek.




    ABDESTIN FARZLARI
    1- Yüzünü yikamak.
    2- Kollarini (dirsekleriyle beraber) yikamak.
    3- Basinin dörtte birini meshetmek.
    4- Ayaklarini (topuklariyla beraber) yikamak.




    GUSLÜN FARZLARI
    1- Agzina su vermek.
    2- Burnuna su vermek.
    3- Bütün bedenini yikamak.




    TEYEMMÜMÜN FARZLARI
    1- Niyet.
    2- Iki darb ve mesih.




    NAMAZIN FARZLARI
    Disinda olanlar:
    1- Hadesten taharet
    2- Necasetten taharet
    3- Setr-i avret
    4- Istikbal-i Kible
    5- Vakit
    6- Niyet


    Içinde olanlar:
    1- Iftitah tekbiri
    2- Kiyam
    3- Kirâet
    4- Rükû
    5- Secde
    6- Kaide-i ahiret

  4. 2006-11-22 #4
    54 Farz

    1- Allah'i daima zikretmek.
    2- Helal kazanilmis elbise giymek
    3- Abdest almak.
    4- Bes vakit namaz kilmak.
    5- Cünüplükten gusletmek.
    6- Rizk için Allah'a tevekkül (itimad) etmek.
    7- Helalden yeyip içmek.
    8- Allah'in taksimine kanaat etmek.
    9- Tevekkül etmek.
    10- Kazaya (yani Allah'in hükmüne) razi olmak.
    11- Nimete karsilik sükretmek.
    12- Belaya sabretmek.
    13- Günahlara tevbe etmek.
    14- Ibadetleri ihlas ile yapmak.
    15- Seytani düsman bilmek.
    16- Kur'an-i delil tanimak.
    17- Ölüme hazirlikli olmak.
    18- Iyiligi emredip kötülükten alikoymak.
    19- Giybet etmemek, kötü seyleri dinlememek.
    20- Anaya-babaya iyilik ve itaat etmek.
    21- Akrabayi ziyaret etmek.
    22- Emanete hiyaret etmemek.
    23- Dinin kabul etmiyecegi latifeyi (sakayi) terk etmek.
    24- Allah ve Rasulüne itaat etmek.
    25- Günahtan kaçinip Allah'a siginmak.
    26- Allah için sevmek, Allah için bugz etmek.
    27- Her seye ibretle bakmak.
    28- Tefekkür etmek. (Cenab-i Hakk'in kudretini, azametini ve insanin yaratilisdaki gayeyi düsünmek)
    29- Ilim ögrenmeye çalismak
    30- Kötü zandan sakinmak
    31- Istihza (alay) etmemek
    32- Harama bakmamak
    33- Daima dogru olmak
    34- Esef ve ferahi, yani simariklik ve azginligi terketmek
    35- Sihir yapmamak
    36- Ölçü ve terazisini dogru tartmak
    37- Allah'in azabindan korkmak
    38- Bir günlük nafakasi (yiyecegi-içecegi) olmayana sadaka vermek
    39- Allah'in rahmetinden ümid kesmemek
    40- Nefsinin kötü arzularina tabi olmamak
    41- Içki kullanmamak
    42- Allah'a ve mü'minlere su-i zan etmekten sakinmak
    43- Zekat vermek ve mali cihatta bulunmak
    44- Hayiz (adet) zamanlarinda ve nifas halinde hanimi ile cinsi mukarenette bulunmamak
    45- Bütün günahlardan; kötülüklerden kalbini temiz tutmak
    46- Yetimin malini haksiz olarak yememek, onlara iyilik etmek
    47- Kibirlilik etmemek
    48- Livata (erkekle cinsi münasebet) ve zina yapmamak
    49- Bes vakit namazi muhafaza etmek
    50- Zulm ile halkin malini yememek
    51- Allah'a sirk (ortak) kosmamak
    52- Riyadan (gösteristen) sakinmak
    53- Yalan yere yemin etmemek
    54- Verdigi sadakayi basa kakmamak

  5. 2006-11-22 #5
    Güsül Abdesti Nasil Alinir?

    GUSÜL

    Kuru hiç bir yer birakmamak üzere bedenin her tarafini yikamaya gusül denir.

    GUSÜL YAPMAYI GEREKTIREN HALLER

    1) Cünüplük hali:

    a) Erginlik çaginda olan kadin ve erkegin cinsi iliskide bulunmasi,

    b) Uykuda veya uyanikken kadin ve erkegin üreme organlarindan sehvetle bilinen sivinin gelmesi.

    2) Her ay belirli zamanlarda kadinlarda görülen âdet halinin bitmesi,

    3) Dogum yapan kadinlarda lohusalik halinin sona ermesi.

    Bu durumda olanlarin gusül yapmalari farzdir. Bunlar gusül yapmadikça:

    a) Namaz kilamaz,

    b) Kur'an okuyamaz,

    c) Kur'an'a el süremez,

    d) Kâbe'yi tavaf edemez,

    e) Bir zorunluluk olmadikça camiye giremez.

    Ayrica kadinlar, âdet gördükleri günlerde ve lohusalik hallerinde oruç tutamazlar .

    Gusül yapmayi gerektiren haller olmasa bile cuma ve bayram günlerinde

    gusletmek, (yani yikanmak) sünnettir.



    GUSLÜN FARZLARI

    Guslün farzlari üçtür:

    1) Agiza su alip bogaza kadar çalkalamak,

    2) Buruna su çekip yikamak,

    3) Bütün vücudu (igne ucu kadar kuru yer birakmayarak) yikamak.

    Farzlarindan baska guslün sünnetleri de vardir. Simdi farzlarini ve sünnetlerini yerine getirerek nasil gusül yapilacagini tarif edelim:

    GUSÜL NASIL YAPILIR

    Gusül yapacak olan bir kimse önce besmele okur ve yikanmaya niyet eder. Ellerini bileklere kadar yikadiktan sonra edep yerlerini yikayip temizler.

    Bundan sonra sag avucu ile agzina üç kere su alir ve her defasinda bogazina kadar agzinin içini iyice çallkalar. Oruçlu ise bogazina su kaçmamasina dikkat eder , sonra sag avucu ile burnuna üç kere su çekip her defasinda sol eli ile sümkürür ve burnunu temizler .

    Bundan sonra yulkarida anlattigimiz gibi abbest alir. Abdest bitince evvela üç defa basina, daha sonra üç defa sag omuzuna, üç defa da sol omuzuna su dökerek yikanir. Suyu her döküste ellerinin erebildigi yere kadar vücudunu ogusturur. Igne ucu kadar kuru yer birakmamak üzere vücudunun her tarafini üç defa iyice yikar.

    Yikanirken;

    Göbek boslugu, kulaklarin iç kivrimlari, küpe delikleri, dis aralari, biyik, saç ve sakal ile bunlarin diplerinin islanmasina özellilkle dilkkat edilir. Gusülde dua okunmaz, üzerinde bir örtü yoksa kibleye dönülmez ve gereksiz yere konusulmaz. Iste farzlarina ve sünnetlerine riayet edilerek yapilan gusül budur .

    Gusül yapmasi gereken bir kimse, agzina ve burnuna su alip iyice çalkaladiktan sonra akar bir suya, denize veya büyük bir havuza girerek vücudunun her tarafini islatirsa gusül yapmis olur.

    ÖZÜR SAHIBI OLANLARIN DURUMU

    Abdesti bozan seyin bir namaz vakti kesilmeden devam etmesine ''Özür'',

    böyle bir durumda olan kimseye de ''Ozür Sahibi'' denir.

    Bir hastalik sebebi ile burnundan kan akan veya vücudunun herhangi bir yerinden kan veya baska bir akinti (damla damla idrar gelmesi, cerahat akmasi gibi) gelen kimse, namaz vakti içinde akinti kesilince abdest alir, namazini kilar .

    Eger akinti namaz vaktinin tamaminda devam eder , abdest alip namaz kilacak kadar bir kesinti olmazsa ''Özür Sahibi'' sayiiir.

    Bu durumda olan kimse, namaz vakti girdikten sonra akinti devam ederken abdestini alir ve namazini kilar. Devam eden akintinin disinda abdesti bozacak baska bir sey meydana gelmezse bu abdestle vakit içinde istedigi kadar namaz kilabilir .(kaza ve nafile namazlari gibi).

    Özür sahibinin abdesti namaz vaktinin çikmasi ile bozulur , özür hali devam ettigi sürece her namaz için vakit girdikten sonra tekrar abdest alir.

    Bu, özür sahiplerine dinimizin gösterdigi bir kolayliktir.

  6. 2006-11-22 #6
    1 ' Temettüe niyet etmemiş âfâkî olanların, hemen Mescid-i harâma girerek (Tavâf-ı kudûm) yapmalarıdır. Kâ'beyi görünce tekbîr, tehlîl ve duâ edilir. Erkekler, Hacer-i esvede el ve yüz sürer. Süremezse, uzaktan istilâm eder. Yani ellerini kaldırıp, 'Bismillâhi, Allahü ekber' deyip yüzüne sürer. Tavâf-ı kudûmdan ve iki rek'at namâzdan sonra, Safâ ile Merve arasında sa'y yapılır. Bundan sonra, ihrâmı çıkarmadan, Mekke şehrinde oturup, Terviye gününe kadar, istenildiği mikdâr, nâfile tavâf yapılır. Müfrid olan ve kârin olan hâcılar, taş atıp traş oluncaya kadar ihrâmı çıkarmayacağı için, ihrâmın men' ettiği şeylerden, hergün, sakınmaları lâzım olur. Bu şeylerden sakınamayacak kimselerin, mütemetti' hâcı olması uygundur. Mescid-i harâm içinde namâz kılanların önünden geçmek günâh değildir.
    2 ' Tavâfa (Hacerül-esved)den başlamak ve burada bitirmektir.
    3 ' İmâmın üç yerde hutbe okumasıdır. Birisi, Zil-hicce ayının yedinci günü Mekkede; ikincisi, dokuzuncu günü, öğle namâzı olunca, öğle ve ikindi namâzlarından önce, Arafâtta; üçüncüsü, onbirinci günü, Minâda okunur. Arafâtta, hutbe bitince öğle ve hemen sonra ikindi namâzı, cemâ'at ile kılınır. İmâma yetişemeyen, ikindi namâzını, ikindi vaktinde kılar. Namâzdan sonra, imâm ve cemâ'at, mescid-i Nemreden, Mevkıfe gelip, imâm hayvanda, hâcılar ise yerde, kıbleye karşı, ayakta veya oturarak vakfeye dururlar. Cemâ'atin de hayvanda olması efdaldir. (Cebel-i rahme) kayaları üstüne çıkmak ve vakfe için niyet etmek lâzım değildir.
    4 ' Arafâta gitmek için, Mekkeden, (Terviye günü), yani Zil-hiccenin sekizinci günü, sabâh namâzından sonra çıkmaktır. Mekkeden Minâya gidilir.
    5 ' Arefe gününden önceki ve bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinin geceleri, Minâda yatmaktır. Üçüncü gece ve günü Minâda kalmak mecbûrî değildir. Seksenbeşinci maddenin birinci paragrafına bakınız!
    6 ' Arafâta gitmek için, Minâdan, güneş doğdukdan sonra yola çıkmaktır.
    7 ' Arefe gecesi Müzdelifede yatmaktır. Arafâttan Müzdelifeye gelip, burada, yatsı vakti olunca, akşam ve yatsının farzları birbiri ardınca, cemâ'at ile kılınır. Akşam namâzını Arafâtta veya yolda kılanların Müzdelifede tekrâr cemâ'at ile veya yalnız olarak, yatsı ile birlikte kılması lâzımdır.
    8 ' Müzdelifede, vakfeye, fecr ağardıkdan sonra durmaktır. Gece Müzdelifede yatıp, fecr açılırken, sabâh namâzını hemen kılıp, sonra, (Meş'arilharâm) denilen yerde, ortalık aydınlanıncaya kadar, vakfeye durulur. Güneş doğmadan önce, Minâya hareket edilir. Yolda (Muhasser) denilen vâdîde durmamalıdır. Burası (Eshâb-ı fîl) durak yeridir. Minâya gelince (Mescid-i Hîf)e en uzak olan ve (Cemre-i Akabe) denilen yerde, sağ elin baş ve şehâdet parmakları ile, iki buçuk metreden veya dahâ uzakdan, Cemre yerini gösteren duvarın dibine nohud kadar yedi taş atılır. Duvarın üstüne veya insana, hayvana çarptıkdan sonra dibine düşerse câiz olur. Ertesi fecre kadar câiz ise de, o gün öğleden önce atmak sünnettir. Sonra, hiç durmadan buradan gidilip, isterse kurban keser. Çünki, seferî olana kurban kesmek vâcib değildir. Seferî olan hâcıların, müfrid oldukları zaman kurban kesmeleri vâcib değildir. Kurbandan sonra traş olur ve ihrâmdan çıkar. Bayramın birinci günü Minâda olanlar ve bütün hâcılar, bayram namâzı kılmaz. Sonra, o gün veya ertesi gün veya dahâ ertesi gün Mekkeye gidip, Mescid içinde ve niyet ederek (Tavâf-ı ziyâret) yapar. Buna (Tavâf-ül ifâda) da denir. Tavâf-ı ziyâreti ve traşı bayramın üçüncü günü güneş battıkdan sonraya bırakmak mekrûhdur ve kurban kesmek lâzım olur. Yalnız baygın olanın yerine başkası tavâf yapabilir. Tavâf-ı ziyâretde, önceden bu tavâf için sa'y yaptıysa, artık bir dahâ (Remel) ve (Sa'y) yapmaz. Yapmadıysa, sa'y yapması vâcibdir. Bu tavâfda (Iztıba'), yani ihrâmın üst kısmını sağ koltuk altından geçirip, sol omuz üzerine koymak yoktur. Tavâf namâzından sonra Minâya gelir. Öğle namâzını Mekkede veya Minâda kılar. Bayramın ikinci günü, öğle namâzından sonra Minâda hutbe okunur. Hutbeden sonra, üç ayrı yerde, yedişer taş atılır. (Mescid-i Hîf)e yakın olandan başlanır. Üçüncü günü de böyle yedişer taş atılır ki, hepsi kırkdokuz taş olur. Bunları öğleden önce atmak câiz değildir veya mekrûhdur. Üçüncü günü güneş batmadan önce, Minâdan ayrılır. Dördüncü gün de Minâda kalıp, fecrden güneşin gurûbuna kadar dilediği zaman yirmibir taş dahâ atmak müstehabdır. Dördüncü günü fecre kadar Minâda kalıp da taş atmadan ayrılırsa, koyun kesmek lâzım olur. Birinci ve ikinci yerlerinde taş attıktan sonra, kollar omuz hizâsına kaldırılarak ve el ayaları semâya veya kıbleye çevrilerek duâ edilir. Atılacak yetmiş taş, Müzdelifede veya yolda toplanır. Hayvan üstünde taş atmak câizdir. (Tavâf-ı sadr)dan sonra, zemzem suyu içilir. Kâ'benin kapı eşiği öpülür. Göğüs ve sağ yanak (Mültezem) denilen yere sürülür. Sonra, Kâ'be perdesine yapışıp, bildiklerini okur ve duâ eder. Ağlayarak Mescid kapısından dışarı çıkar.
    Minâ, Mekkenin; Müzdelife, Minânın; Arafât da, Müzdelifenin şark cihetindedir. Son yapılan asfalt caddelere göre, Minâ ile Mekke arası dörtbuçuk, Minâ ile Müzdelife arası 3,3 ve Müzdelife ile Arafât arası 5,4 kilometre, Safâ ile Merve arası üçyüzotuz metre, Safâ tepesindeki kemer ile Kâ'be arası yetmiş metre oldu.
    9 ' Arafâtta, vakfeden önce gusl etmektir.
    10 ' Minâdan Mekkeye son dönüşte, önce Ebtah denilen vâdiye gelip, burada bir mikdâr durmaktır. Buradan Mekkeye gelip dilediği kadar kalır.
    11 ' Hacca giderken, muhtâc olmayan ana, babadan, alacaklılardan, kefîlinden izin almak sünnettir. Ana baba muhtâc ise, izinsiz gitmek harâmdır. Nafaka bırakmadı ise, zevcesinden izinsiz gitmesi de harâm olur. Mekke şehrine (Mu'allâ) kapısından, Mescide (Bâbüsselâm)dan ve gündüz girmek müstehabdır.

    Haccın sünnetini yapmayana cezâ lâzım gelmez. Mekrûh olur. Sevâbı, azalır. Arefe günü Cum'aya rastlarsa, yetmiş hac sevâbı hâsıl olur. Halk arasında buna hacc-ı ekber deniliyor. Bu söz doğru değildir.

  7. 2006-11-22 #7
    1 ' Tavâf-ı kudûmdan sonra ve hac ayları içinde olmak şartı ile, Safâ ile Merve tepeleri arasında, sa'y etmek, yani, yedi kere usûlü ile yürümek. Tavâfsız sa'y sahîh olmaz.
    2 ' Arafâttan dönüşte, Müzdelifede, vakfeye durmaktır. Âdem 'aleyhisselâm', hazret-i Havvâ ile ilk olarak Müzdelifede buluştu.
    3 ' Şeytân taşlamak, yani Minâda, üç gün, üç ayrı yerde temiz taş veya teyemmüm câiz olan şey atmakdır.
    4 ' İhrâmdan çıkmadan önce, başın en az dörtde birini ustura ile traş ettirmek veya en az üç santimetre, kendisi veya başkası kırkmakdır. Berber veya ustura bulamamak özr sayılmaz. Başında saç olmayan veya başı yara olan da, usturayı, değmeden başdan geçirmelidir. Kadınlar, saçını traş etmez. Makas ile biraz keser.
    5 ' (Âfâkî) olan, yani Mîkât denilen yerlerden dahâ uzak memleketlerin hâcıları, Mekkeden son ayrılacağı gün (Tavâf-ı sadr), yani (Tavâf-ı vedâ) yapmaktır. Hayzlı kadına bu tavâf vâcib değildir. Bu tavâfda Remel ve ardında sa'y yoktur.
    6 ' Arafâtta, güneş battıkdan sonra da, biraz kalmakdır. (Cevhere) ve (Mecmû'a-i Zühdiyye) kitâblarında diyor ki, (Güneş batmadan önce Arafât meydânından dışarı çıkanın kurban kesmesi lâzım olur. Cünüb iken Arafâtta durulabilir).
    7 ' Tavâf-i ziyâretde, Kâ'be-i mu'azzama etrâfında dörtten sonra üç kere dahâ dönmektir. Tavâf-ı ziyâretden sonra Minâda gecelemek hanefîde sünnettir.
    8 ' Tavâfda abdestsiz ve cünüb olmamaktır.
    9 ' Elbise temiz olmakdır.
    10 ' Tavâf yaparken, Hatîm denilen yerin dışından dolaşmakdır.
    11 ' Tavâfda, Kâ'be-i mu'azzama, sol tarafda kalmakdır.
    12 ' Tavâf-ı ziyâreti, bayramın üçüncü gününün güneşi batıncıya kadar yapmaktır.
    13 ' Tavâf ederken, avret yeri kapalı olmakdır. Kadınlar için çok mühimdir.
    14 ' Safâ tepesi ile Merve tepesi arasında sa'y ederken, Safâdan başlamaktır.
    Safâ tepesine çıkınca, Kâ'beye döner. Tekbîr, tehlîl ve salevât getirir. Sonra, iki kolunu omuz hizâsında ileri uzatıp ve avuçlarını semâya doğru açıp duâ eder. Sonra Merveye doğru yürür. Safâdan Merveye dört, Merveden Safâya üç kere gidilir.
    15 ' Her tavâfdan sonra, (Mescid-i harâm) içinde iki rek'at namâz kılmaktır.
    16 ' Şeytân taşlamasını bayram günlerinde yapmaktır.
    17 ' Traşı, bayramın birinci günü ve Harem hudûdu içinde yapmaktır.
    18 ' Sa'yı yürüyerek yapmaktır. İki yeşil direk arasında erkek hızlı gider.
    19 ' Kırân ve temettü' hac yapan, şükür kurbanı kesmektir.
    20 ' Kurbanı, bayramın birinci günü kesmektir.
    21 ' Cimâ' gibi yasak olan şeyler, Arafâtta durmadan önce yapılırsa, haccı bozar. Bunları Arafâttan önce yapmamak farzdır. Cimâ'dan başkalarını, ihrâmı çıkarıncaya, cimâ'ı, tavâf-ı ziyâreti yapıncaya kadar terk etmek vâcibdir.
    Bilerek veya bilmeyerek, bir vâcibi vaktinde ve yerinde yapmayana cezâ lâzım olur. Cezâ, Kurban kesmek veya bir fıtra sadaka vermektir. Hastalık, ihtiyârlık veya galabalık gibi bir özr ile terk edince, birşey lâzım gelmez. [Bir vekîle yaptırması lâzım olmaz.] Hayzlı veya nifâslı kadın Mescid-i harâma giremez. Tavâfdan başka nüsükleri yapar. Tavâf-ı ziyâreti temizlenince yapar. Her günün nüsükü, sonraki gecesinde de yapılabilir.
    Kâ'benin içinde farz veya nâfile kılmak ve cemâ'at ile kılmak câizdir. Sırtını imâmın sırtına dönerek de kılınır. Sırtını imâmın yüzüne dönmek ve Kâ'benin üstünde kılmak mekrûhdur. Kâ'be etrâfında halka olup kılarken, imâmın iki yanındakilerden başkaları, Kâ'beye imâmdan dahâ yakın olabilirler.


  8. 2006-11-22 #8
    Peygamber Efendimiz buyuruyor:

    * Kim hac eder de şehevatı terk edip günah işlemezse, geçmiş günahları bağışlanır. (Tirmizi - Kitabü'l -Hac))
    * Hac ile ömreyi arka arkaya yapınız. Çünkü bunlar, ateş körünün demir, altın ve gümüşün pas ve lekelerini giderdiği gibi, hem fakirliği, hem de günahları giderir. (Tirmizi - Kitabü'l -Hac))

    Bütün ibadetler Allah'ın mri olduğu için yerine getirilir ve haram olan şeyler de Allah'ın yasakları olduğu için terkedilir. Bunlardaki hikmetlerin bir kısmını Cenab-ı Hak bildirmiş ve bazılarına dair hikmetleri açıklamamıştır. Akıl ve düşünce ile bazı hikmetlerin mevcudiyeti tesbit edilebilir. Hac ile ilgili olanlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

    * İslam dinine bağlı müminlerayni gaye ve ayni inançla hac ibadeti dolayısıyla bir araya gelirler. Kazanılan manevi hazla, eskiden mevcut kötü huy ve alışkanlıklar terk edilir ve Allah'ın emirlerine daha sıkı sarılma şevki gelir.
    * Dünyanın dört bucağında bulunan müslümanlar tanışı, sevişir, birbirine yardım imkanı arar, İslamın yayılmasına, noksanlıkların giderilmesine çalışılır.
    * Karşılaşılan zorluk ve mahrumiyetler, nimetlerin kiymetini ve bunalra şükretmeti öğretir. Mal ve mülkten uzak kalmak, akraba ve dosttan uzak kalmak, istirahat imkanı bulamamak, insana muhtaçları, fakirleri hatırlatır, böylece onlaraşefkat elinin uzanmasına vesile olur.
    * Hac'da cihad sevabı vardır. Çünkü orada hem sefer hali var, hem nefisle mücadele var, hem eziyet ve yorgunluklara tahammül var.
    * Bütün hacıların aynı günde kefene bürünmüşcesine Arafat da toplanmaları, mahşer gününde insanların Allah'ın huzurunda bulunacakları hali andırır ve o dehşet günü için bir ibret vesilesi olur.

  9. 2006-11-22 #9
    DÖRT BÜYÜK MEZHEP IMAEBU HANIFE

    (80/150 - 700/767)



    Imam Âzam (büyük Imam) lâkabiyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meshur Numân b. Sâbit b. Zevta (Zûta) mutlak müctehid ve fikihta Hanefi mezhebinin imami.

    Ebû Hanife, Kûfe'de hicrî 80 yilinda dogdu. Numân ve ailesinin Arap olmadigi kesindir; onun Farisi veya Türk oldugu seklinde degisik görüsler vardir. Dedesi Zûta, Teym b. Sa'lebeogullari kabilesinin âzatlisi olup, Hz. Ali zamaninda Kâbil'den Kûfe'ye gelerek; orada yerlesti. Zûta'nin oglu Sâbit de Kûfe'de ipek ve yün kumas ticaretiyle ugrasti. Islâm'in hâkim oldugu bir ortamda yetisen Numân b. Sâbit küçük yasta Kur'ân-i Kerîm'i hifzetti. Kirâati, yedi kurrâdan biri olarak taninan Imam Âsim'dan aldigi rivâyet edilir (Ibn Hacer Heytemî, Hayratu'l Hisan, 265) Numân gençligini ticaretle geçirdikten sonra Imam Sa'bî (20/104)'nin tavsiye ve destegiyle ögrenimine devam etti. Arapça, edebiyat, sarf ve nahiv, siir ögrendi. Yetistigi Kûfe sehri ve bütün Irak bölgesi müslim-gayrimüslim birçok düsüncenin, itikâdi firkalarin bulundugu, itikadla ilgili atesli tartismalarin yapildigi rey ehlinin yerlestigi bir sehirdi. Dindar bir ailede yetisen Ebû Hanife'nin de bu itikâdi tartismalara zaman zaman katildigi kuvvetle muhtemeldir. Ebû Hanife, Sa'bî'nin kendisini ilme tesvikini söyle anlatmaktadir: "Günün birinde Sa'bî'nin yanindan geçiyordum. Beni çagirdi ve bana, 'Nereye devam ediyorsun?' dedi. Ben de, 'Çarsi pazara' dedim. O, 'Maksadim o degil, ulemâdan kimin dersine devam ediyorsun?' dedi. Ben, 'Hiçbirinin' diye cevap verince Sa'bî, 'Ilmi ve ulemâ ile görüsmeyi sakin ihmal etme. Ben senin uyanik ve aktif bir genç oldugunu görüyorum' dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir etki yapti. Ticareti biraktim, ilim yolunu tuttum. Allah'in inâyetiyle Sa'bî'nin sözünün bana çok faydasi oldu." Kendisinin de belirttigi gibi Sa'bî'nin bu tavsiyesi onun için bir dönüm noktasi olmustur. Bundan böyle ticaret isini ortagi Hafs b. Abdurrahman'a devredecek, ara-sira dükkânina ugrayacak, asil isi ilim meclislerine devam etmek olacaktir. O zaman Numan henüz yirmiiki yasindadir (Muhammed Ebû Zehra, Ebû Hanife, Çev.: Osman Keskioglu. Istanbul 1970. 43).

    Ebû Hanife'nin yasadigi yer ve çagda itikâdi firkalar çogalmis, bir sürü sapik firkalar ortaya çikmis, Emevi hükümdarlarinin Ehl-i Beyt'e zulmü devam etmistir. Mantigi çok kuvvetli olan Numân b. Sâbit hiçbir firkaya baglanmadan ilim tahsilini ilerletti ve kelâm ilmine yöneldi. Tartismak (cedel) için sik sik Basra'ya gitti, ancak kelâm ve cedel'in din disi oldugunu görerek fikh'a yöneldi. "Arkadasini tekfir etmek isteyen ondan önce küfre düser" diyordu (Hatib el-Bagdâdî, Târihu Bagdâd, XIII, 333). Kendisi bunu söyle anlatir: "Sahâbi ve tâbiin, bize gelen konulari bizden iyi anladilar. Aralarinda sert münâkasa ve mücâdele olmadi ve onlar fikih meclisleri ile halki fikha tesvik ettiler; fetvâ verdiler, birbirinden fetvâ sordular. Bunu anlayinca ben de münakâsa, cedel ve kelâmi biraktim; selefin yoluna döndüm. Kelâmcilarin selefin yolunda olmadigini; cedelcilerin kalpleri kati, ruhlari kaba, nasslara muhâlefetten çekinmeyen, verâ ve takvâdan uzak kimseler olduklarini gördüm" (Ibnü'l Bezzâzi, Menâkîbu Ebî Hanife, I, 111).

    Numân, babasiyla onalti yasinda hacca gittiginde ortada tâbiînden Atâ b. Ebî Rebâh, Abdullah Ibn Ömer ile tanisarak onlardan hadis dinledigi, rivâyet edilir (Abnü'l Esir, Üsdü'l-Gâbe, III, 133). Kendisi, tâbiînden sayilir ve etbau 't-tâbiînin büyüklerindendir. Onun, gençliginde çaginin bütün düsünce akimlarini izledigi, ihtilâflari çok iyi tesbit ettigi zikredilmektedir (Sa'râni, Tabakatü'l-Kübrâ, I, 52-53). Fikihta karar kilip selefin yolunu izlemeye basladiktan sonra gelenege uyarak kendisine bir üstad âlim seçti. Onsekiz yil Irak'in büyük fakihi Hammâd b. Ebî Süleyman (ö.120/737)'in derslerine devam etti. Onun vekîli oldu ve on yillik ögrencilikten sonra kendi kürsüsünü açmak istediyse de, altmis kadar fetvasinin kirkinin Hammâd tarafindan tasvib edildigi ve yirmisinin düzeltildigini görünce bundan vazgeçerek onun ölümüne kadar vekâletinde bulundu. Özellikle o sirada varolan su dört fikhi ögrendi: Istinbat, Hz. Ömer fikhi, Abdullah b. Mes'ud fikhi, Abdullah b. Abbâs fikhi. Birincisi ser'i hakikatleri arastirip ortaya koymaya, ikincisi maslahata, üçüncüsü tahrice, dördüncüsü Kur'ân ilmine dayanan okuldu (Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhi Mezhepler Târihi, Çev: Abdulkadir Sener, II, i32).


    Hocasi Hammâd b. Ebî Süleyman, Ibrahim en-Nehaî ve Sa'bî gibi iki büyük âlimden fikih okudu. Abdullah b. Mes'ud ve Hz. Ali'nin fikhina sahip Kadi Sureyh, Alkame b. Kays, Mesruk b. el-Ecda'in fikhindan faydalandi. Ebû Hanife'nin fikhinda daha ziyâde Ibrahim en-Nehaî okulunun tesiri görülür. Dehlevî, "Hanefi fikhinin kaynagi, Ibrahim Nehaî'nin kavilleridir" der (Sah Veliyullah Dehlevî, Huccetullah'il Bâliga, i, 146). Ayrica Ebû Hanife, "istihsan" kullanmada tartisilmaz bir ilim elde etmistir. Onun tâcir olarak halkin günlük hayatiyla iç içe olusu ve sik sik ilim merkezlerine seyahat edip birçok âlim ile düsünce alisverisinde bulunmasi, bu alanda sayginligina sebep olmustur. Hac seyahatlerinde tâbiîn âlimlerinin ileri gelenleriyle görüsmüs, ilmî sohbetlerde bulunmus, onlardan hadis dinlemistir. Atâ b. Ebî Rebâh, Atiyye el-Avfi, Abdurrahman b. Hürmüz el-A'rec, Ikrime, Nâfi', Katâde bunlardan bazilaridir (Zehebî, Menâkibu'l-Imâm Ebi Hanife ve Sahiheyni Ebi Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen, Misir). Kendisi söyle der: "Hz. Ömer'in fikhini, Hz. Ali'nin fikhini, Abdullah b. Mes'ud'un ve Abdullah Ibn Abbâs'in fikhini onlarin ashâbindan aldim" (M. Ebû Zehra, Ebû Hanife, 44).

    Ebû Hanife ilimle ugrasirken ticareti de bütünüyle birakmadi. Bu, onun helâl rizik kazanmasini sagladigi gibi, ticarî kazancini ve talebelerinin ihtiyaçlarinin karsilanmasini, bagimsiz bir ilim meclisi kurmasini da sagladi. Ebû Yûsuf'un parasinin bittigini söylemesine ihtiyaç birakmadan o Ebû Yusuf'u murâkabe eder, yardimda bulunurdu. Gücü yetmeyen talebelerinin de evlenmesini saglardi (Zehebî, a.g.e, 39). Birçoklari ticarette Ebû Hanife'yi Ebû Bekir'e benzetirdi; çünkü o bir mali satin alirken, sattigi zamanki gibi emânet kâidesine uyar, kötü mali üste, iyisini alta koyardi, muhtaç saticiyi sömürmezdi. Bir defasinda bir kadin, satmak üzere ona bir ipek elbise getirdi. O, fiyatini sordu. Kadin yüz dirhem istedi. Ebû Hanife, degerinin yüz dirhemden fazla ettigini söyledi. Kadin yüzer yüzer artirarak dört yüze çiktiginda Ebû Hanife, daha fazla edecegini söyleyince kadin, "Benimle egleniyor musun?" demisti. Ebû Hanife de, "Ne münasebet, bir adam getirin de fiyat takdir ettirelim" dedi. Adam çagrildi ve fiyati takdir etti: Ebu Hanife o mali bes yüz dirheme satin aldi. Bu olay o zamandan beri halk arasinda günümüze kadar anlatilarak, ticarette dürüstlüge dâir bir darb-i mesel haline gelmistir.

    Ebû Hanife vakar sahibi bir insandi. Tefekkürü çok, konusmasi az, Allah'in hudûdunu olabildigince gözeten, dünya ehlinden uzak duran, faydasiz ve bos sözlerden hoslanmayan, sorulara az ve öz cevap veren çok zeki bir müctehiddi. Fikhi sistematik hale getirip bütün dünyevî meselelerin leh ve aleyhteki biçimlerini ortaya koyarak ve saglam bir akîde esasi çikararak doktrinini meydana getirmistir. Ebû Hanife'nin binlerce talebesi olmus, bunlarin kirk kadari müctehid mertebesine ulasmistir (el-Kerderî, Menâkibu'l-Imâm Ebû Hanife, II, 2i8). Müctehid ögrencilerinden en meshurlari Ebû Yusuf (i58), Muhammed b. Hasan es-Seybânî (i89) Dâvûd et-Tâ; (i65), Esed b. Amr (i90), Hasan b. Ziyâd (204), Kasim b. Maan (i75), Ali b. Mushir (i68), Hibban b. Ali (i7i)'dir. Ebû Hanife'nin fikih okulu, talebelerine verdigi dersler ile ondan fetvâ istemeye gelen halk için verdigi fetvâlardan meydana gelmistir. Ders verme usûlü eski filozoflarin diyalektik akademi derslerini andirmaktadir. Bir mesele ortaya atilir; bu, talebeleri tarafindan tartisilir ve herkes görüsünü söyler; en son olarak Imam, delil ve istinbat ile bir karara ulasilmasini saglar ve karari delillerden ayirarak veciz cümleler halinde yazdirirdi. Bu sözleri en yakin müctehid talebeleri tarafindan sonradan mezhebin fikih kaideleri haline getirilirdi. Onun ilim meclisi bir istisâre, bir diyalog merkezi, bir hür düsünce okulu idi. Ebû Hanife'nin halkin sevgi ve saygisini kazanmasinda; fetvâlarinin her yerde hakli olarak tutulmasinda; ilmi, ihtilaflardan arindirip halka selefin yaptigi gibi bilgi aktarmasi, fitnelere bulasmamasi ve takvasi etkili olmustur. Onun talebelerine verdigi ögütlerde, ilimde hür düsünce ve arastirmanin yollarinin tutulmasi, câhil ve mutaassiplardan uzak durulmasi gibi önemli kayitlar vardir: "Halka yaklas, fâsiklardan uzaklas. Insanliginda kusur etme, kimseyi küçük görme. Bir meselede görüsünü sorana bilinen görüsü tekrarla ve sonra o meselede su veya bu sekilde baska görüsler de bulundugunu zikret. Halka yumusak davran, bikkinlik gösterme, onlardan biriymissin gibi davran." Ebû Hanife kimseye "benim görüsüm en dogrudur" demedi; hattâ, kendisinin de bir görüsü oldugunu ama daha iyi bir görüs getirene uyacagini söylerdi. Yine o, talebelerine kendisinden her isittigini yazmamalarini, çünkü yarin görüsünü degistirebilecegini ifade ederdi. Demek ki, hiç bir zaman kendisi mezhebî taassub içinde olmamistir. Aktif bir sekilde olmasa da döneminin siyasî hareketlerine katildi. Hayatinin bir bölümü Emevilerin, bir bölümü Abbâsilerin hâkimiyetinde geçti. Her iki dönemde de siyâsal iktidara karsiydi. Onun siyâsetini ehl-i beyt taraftarligi belirliyordu. Ehl-i beyt'e büyük muhabbeti vardi. Abbâsîler iktidara geldiklerinde ehl-i beyt'i gözeteceklerini söylemislerdi. Ancak onlarin iktidara geldikten bir süre sonra ehl-i beyt'e zulmetmeye devam ettiklerini görünce, onlara da karsi çikti. Derslerinde firsat buldukça iktidari tenkid etti. Her iki siyasal iktidar devrinde de kendisinden süphelenilmis, onu kendi taraflarina çekmek, halk nezdindeki itibarindan yararlanmak için kendisine kadilik görevini teklif etmislerse de o, her iki dönemde de teklifleri reddetmis ve bu sebepten dolayi iskenceye ugramis, hapsedilmistir (Ibnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Târih, V, 559). Imam, takvâsi, firâseti, ilmî dürüstlügü ve görüslerini iktidara karsi kullanmasi ile halkin büyük sevgisini kazandi. Abbâsi yönetimi ile hiçbir zaman uyusmadi, uzlasmadi. Ticaretten kazandigi helâl rizikla ilmini destekledi. Hattâ o, Zeyd b. Ali'nin imamligina zimnen bey'at etmisti. Hz. Ali'nin torunlari, kendisi gibi birer birer isyan edip sehid edilirken Imam Zeyd için Ebû Hanife söyle diyordu: "Zeyd'in bu çikisi -Hisâm b. Abdülmelik'e isyani- Rasûlullah'in Bedir günündeki çikisina benziyor. " Ebû Hanîfe'nin ehl-i beyt imamlari ile olan birlikteligi, Emevi ve Abbâsi yönetimlerine karsi tavri dikkat çekici bir tavirdir. i45 yilinda Hz. Ali (r.a.)'in torunlarindan Muhammed en-Nefsü'z Zekiye ile kardesi Ibrahim'in Abbâsilere isyan etmeleri ve sehîd olmalari karsisinda Ebû Hanife Irak'ta, Imam Mâlik Medine'de açikça iktidari telkin etmisler, bu yüzden ikisi de kirbaçlatilmis, iskence görmüs ve hapsedilmislerdir. Ebû Hanife alenen halki ehl-i beyt'e yardima çagirdigi için hapsedildi ve her gün kirbaçlatildi. Bunun sonucunda yetmis yasinda sehidler gibi öldü. Zehirletildigi de rivâyet edilir (en-Nemeri, el-Intika, 170). Bagdat'ta, Hayruzan mezarligina defnedildi, cenazesinde binlerce insan hazir bulundu.


    Ölümünden sonra ders halkasini Ebû Yusuf sürdürdü. Vefâtindan sonra fetvâlari yazilip, doktrini sistemlestirildi. Hanefilik kanun ve asillariyla Islâm dünyasinin dört bucagina yayilmistir. Mezhebi sistematik hale getiren, Imam Muhammed es-Seybânî'dir. el-Asl, el-Câmi'ü's Sagir, el-Câmi'ü'l-Kebîr, ez-Ziyâdât, es-Siyerü'l-Kebû'i yazan odur. Bu kitaplar güvenilir rivâyetler olarak zikredilerek "Zâhirü'r Rivâye" veya "Mesâilü'l-Usûl" adiyla mezhebin ana kaynaklari sayilmistir (Bk. Hanefi mezhebi). Talebelerinin toparladigi "el-Fikhu'l Ekber", kesin olarak Imam Âzam'a aittir ve ehli sünnet akidesinin temel kitabidir (Imam Fahrü'l Islâm Pezdevî, Usûlü'l-Fikh, I, 8; Ibnü'n-Nedîm, Kitâbü'l-Fihrist, I, 204). Ayrica el-Fikhü'l Ebsât, Kitâbü'l Alim ve'l Müteallim, Kitâbü'r Risâle, el- Vasiyye, el-Kasîdetü'n Numâniye, Marifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-Imam Ebî Hanife adli eserler de imamdan rivâyet edilmistir. Bunlarin yanisira kaynak ve arastirmalarda nüshalari bulunamayan baska eserlerden de söz edilmistir.


    Ebû Hanîfe önceleri Kelâm ilmiyle ugrasmis ve birtakim tartismalara katilmis olmasina ragmen cedelcilerin iddiali üslûbundan uzak kalmistir. Ictihadlarini degerlendirirken kendisi söyle demistir: "Bu bizim reyimizle vardigimiz bir sonuçtur. Kimseyi reyimize zorlamaz, kimseye 'bunu kabul etmeniz gerekir' demeyiz. Bizim gücümüz buna yetiyor, bize göre en iyisi budur. Bundan daha iyisini bulan olursa buyursun getirsin onu kabul ederiz" (Zehebî, a.g.e., 2i). Kendisine tâbi olacak kimselere de su tavsiye ve ikazda bulunmustur: "Nereden söyledigimizi (verdigimiz hükmün delil ve kaynagini) tetkik edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl olmaz." O, bir tek kisi ya da mezhebin Islâm'i kusatmasinin mümkün olmadigini biliyordu. Ne Ebû Hanife ne baska bir Imam, kendi ictihadi hakkinda böyle bir iddiada bulunmustur. Onlar hep sahih sünnetin asil oldugunu, sahih sünnet ile sözleri çatistigi takdirde sahih sünnet ile amel edilmesi gerektigini ögrenci ve izleyicilerine özenle tavsiye ve ikaz etmislerdir.

    Mezhepleri günümüze kâdar varligini sürdüren Ehl-i Sünnet mezheplerinden dördü arasinda ilk tedvin edilen mezhep Hanefi mezhebi olmustur. Irak'ta dogan bu mezhep hemen hemen bütün Islâm dünyasinda yayildi. Abbâsiler döneminde kadilarin çogu Hanefi idi. Selçuklularin, Harzemsahlarin mezhebi de Hanefilik idi. Osmanli döneminde de resmi mezhep Hanefilik olmustur (Izmirli Ismail Hakki, Yeni Ilm-i Kelâm, Ankara 1981, 127).

    Ebû Hanife yetmis yillik ömrünü fetvâ vermek, ders halkasinda talebe yetistirmek, ilmî seyahatlerde bulunmak ve ibadet etmekle geçiren, Islâm âleminin yetistirdigi büyük müctehidlerden biridir. Elli bes defa hacca gittigi nakledilir (Izmirli, I. Hakki, a.g.e. 127). Bu duruma göre o her sene hac yapmistir.

    Imâm-i Âzam usûlünü söyle açiklamistir: "Rasûlullah (s.a.s.)'den gelen bas üstüne; sahâbeden gelenleri seçer, birini tercih ederiz; fakat toptan terketmeyiz. Bunlardan baskalarina ait olan hüküm ve ictihadlara gelince, biz de onlar gibi ilim adamlariyiz."

    "Allah'in kitabindakini alir kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'in güvenilir, âlimlerce mâlum ve meshur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâbindan diledigim kimsenin re'yini alirim... Fakat is Ibrâhim, Sâ'bi, el-Hasen, Atâ... gibi zevâta gelince ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkib, I, 74-78; Zehebî, Menâkib, 20-21; M. Ebû-Zehra, Târihü'l-fikh, II, i6i; A. Emin, Duha'l Islâm, II, i85 vd).

    Imam Muhammed de "Ilim dört türdür: Allah'in kitabinda olan ile ona benzeyen, Rasûlullah (s.a.s.)'in saglam bir senetle nakledilen sünnetinde sâbit olanlar ile ona benzeyenler, Rasûlullah'in ashâbinin icmâ'i ile sâbit hükümler ile onlara benzeyenler ve nihâyet Islâm fukahâsinin çogu tarafindan sahih ve güzel oldugu kabul edilenlerle bunlara benzeyenlerdir" (Ibn Abdilber, el-Câmi', II, 26) demistir.

    Ebû Hanife'ye hadis konusunda bir kisim tenkidler yapilagelmistir. Bunlar: Ebû Hanife hadiste zayiftir (Ibn Sa'd, Tabakatü'l-Kübra, VI, 368); Re'yi ile sahih hadisleri reddeder (M. Zâhidü'l-Kevserî, Te'nib, 82 vd.); Onun nezdinde sahih olan hadis sayisi onyedi veya elli civarindadir (Ibn Haldûn, Mukaddime, 388,) seklinde özetlenebilir.


    Gerçekte, Ebû Hanife, hadis ilminde meshur muhaddisler kadar mütehassis degilse de, "ictihad sûrâsi"nda bu konuda kendisine yardimci olan hadis hâfizlari vardir (M. Zâhidü'l Kevserî, a.g.e., 152). Ictihadinda, bizzat üstadlarindan ögrendigi dörtbin kadar hadis kullanmistir (Mekkî, Menâkib, II, 96). Bazi hadisleri Hz. Peygamber'e ait olusunda süphe bulundugu, baska bir deyisle hadisin sihhatini tesbit için ileri sürdügü sartlara uymadigi için reddetmistir (Ibn Teymiyye, Raf'u'l-Melâm, 87 vd.). Yoksa Ebû-Hanife, degil sahih hadisleri reddetmek, mürsel ve zayif hadisleri dahi kiyasa tercih ederek tatbik eylemistir. (Ibn Hazm. el-Ihkâm. 929).

    Diger taraftan, Kiyas yüzünden Ebû-Hanife'ye tenkit yöneltenler haksizlik etmistir. Çünkü sahâbeden beri kiyas tatbik edilmis ve diger imamlar da az veya çok miktarda bu metodu kullanmislardir. Ebû Hanife: i-Kiyasi kâidelestirmis, 2- Sik kullanmis, 3- Henüz vuku bulmamis hâdiselere de tatbik etmistir. (ibn Abdilber, a.g.e., II, 148; Ibnu'l-Kayyim, Ilâmü'l-Muvakkim, 1, 77-277, M. Ebû-Zehra, Ebû-Hanife, 324; A. Emin, a.g.e., II, i87).

    Yine, "Istihsan" metodu basta Sâfii olmak üzere birçok âlim tarafindan agir bir sekilde mahkum edilmis ve bazi kimseler tarafindan da yalniz Ebû Hanife'ye nisbet edilmistir. Halbuki mesele mukayeseli bir sekilde incelendiginde istihsani reddedenlerle kabul edenlerin buna verdikleri mânânin çok farkli oldugu görülecektir.


    Imam Sâfii'ye göre Istihsan; "Bir kimsenin keyfine göre bir seyi begenmesi, güzel bulmasidir." Bir kölenin bedelini bile tayin edecek olan kimse onun benzerini gözönüne alarak bu isi yapar. Eger benzerine aldirmadan bir deger biçerse, tutarsiz ve haksiz bir is yapmis olur. Allah'in helâl ve harami ise bundan çok daha önemlidir. Bir kimse haber veya kiyasa istinad etmeden hüküm verirse günahkâr olur (er-Risâle, 507-508). Istihsan ile hükmeden, Allah'in emir ve nehiyleriyle bunlarin benzerlerini terketmis, kafasina estigi gibi davranmis olur (el-Umm, VII, 267-272).


    Ibn Hazm'da Istihsan, nefsin arzuladigi, begendigi sekilde hükmetmektir (el-Ihkâm, 42). "Bu bâtildir, çünkü delili yoktur, arzuya tâbi olmaktan ibarettir; arzu ve zevkler ise insandan insana degisir" (Ibtâlu'l-Kiyas, 5-6) demistir.


    Bu imamlara göre istihsan; Kitab, sünnet, icmâ ve kiyas gibi mûteber delillerden birine degil de nefsin arzusuna dayanan bir istidlal ve hüküm verme yoludur. Halbuki her ne kadar Ebû Hanife'nin istihsani nasil anladigina dâir sarih bir ifade nakledilmemisse de, onun benimsedigi hüküm ve ictihad usûlünün, yukarida zikredilen mânâlarda bir istihsana uymadigi sâbittir. Kaldi ki onun istihsana göre verdigi hükümlere dayanarak mensuplarinin ortaya koydugu istihsan tarifleri yukaridakilerden tamamen ayridir (Hayreddin Karaman, Islâm Hukukunda Ictihad, s.137).


    Istihsanin iki anlami vardir:

    i- Ictihad ve re'yimize birakilmis miktarlarin tayin ve takdirinde re'yimizi kullanmak; nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karsilik kesilecek hayvanin takdirlerinde oldugu gibi.

    2- Kiyasi bundan daha kuvvetli bir delil ve delâlete terketmek, Râzî bu ikincisini de ikiye ayirarak genis izah ve misaller veriyor ki bunlardan çikan neticeye göre istihsanin ikinci türü: Nass, icmâ, zaruret veya daha kuvvetli baska bir kiyas sebebiyle kiyasi terketmekten ibaret oluyor.

    Bu anlamiyla istihsan hem gayr-i mûteber bir ictihad metodu olmaktan hem de yalniz Ebû Hanife'ye mahsus bulunmaktan çikmis oluyor. Imam Sâfii, istihsan lâfzini birinci mânâda kullanmistir (el-Mekkî, Menâkib, I, 95). Imam Mâlik, "Istihsan ilmin onda dokuzudur" demis ve ictihadinda buna genis bir yer vermistir (Amidî, el-Ihkâm, 242; el-Mekkî, Menâkib, I, 95 vd.).

    Imam Ebû Hanife'nin ictihâdindan bazi örnekler:

    1- Ebû Hanife'ye, Evzâi soruyor:

    -Namazda rükûa giderken ve dogrulurken niçin ellerinizi kaldirmiyorsunuz?


    -Çünkü Rasûlullah (s.a.s.)'den bunu yaptigina dâir sahih bir rivâyet gelmemistir.

    -Haber nasil sahih olmaz? Bana Zühfi, Sâlim'den, o babasindan, "Rasûlullah (s.a.s.)'in namaza baslarken, rükûa varirken ve dogrulurken ellerini kaldirdigini" haber verdi.


    -Bana da Hammâd, Ibrâhim'den, o Alkame ve el-Esved'den, bunlar da Abdullah b. Mes'ud'dan, "Rasûlullah'in yalniz namaza baslarken ellerini kaldirdigini, bir daha da kaldirmadigini" haber verdi.

    -Ben sana Zührî, Sâlim, babasi yoluyla Hz. Peygamber'den haber veriyorum, sen ise bana, Hammâd ve Ibrâhim haber verdi diyorsun?


    -Hammâd b. Ebî Süleyman, Zührî'den, Ibrâhim de Sâlim'den daha fakihtir. Ibn Ömer'in sahâbî olusu ayri bir fazîlettir, ancak fikihta Alkame ondan geri degildir. el-Esved'in birçok meziyetleri vardir. Abdullah'a gelince; o Abdullah'tir!

    Bu cevap üzerine Evzâî, susmayi tercih etmistir (Karaman, a.g.e., 138-139).

    Bu istinbâtinda Ebû-Hanife, hadise dayanmis, fakat üstadlari oldugu için râvilerini daha yakindan tanidigi bir hadisi digerlerine tercih etmistir.


    2- Bir kimse digerine kâri ortak olmak üzere satmasi için bir elbise veya ayni sartla yapip kiraya vermesi için bir ev teslim etmek suretiyle bir "mudârebe akdi" yapsa bu akid Ebû Hanife'ye göre fâsittir. Çünkü sözkonusu akidde meçhul bir bedel karsiliginda bir adam kiralanmis oluyor. Imam-i Âzam'a göre bu bir ortaklik akdi degil isticâr (kira) akdidir ve sartlarina uygun olmadigi için fâsidtir (Ebû Yusuf, Ihtilâfu Ebî Hanîfe ve Ibn Ebî Leylâ, 30; es-Serahsi, el-Mebsût, XXII, 35 vd.).

    Ayni akid, "müzâraa" akdine benzetilerek, Ibn Ebî Leylâ tarafindan câiz görülmüstür.

    Bu kiyas ictihâdinda iki müctehid, makisûn aleyhleri farkli oldugu için iki ayri hükme varmislardir.

    3- Keza bir kimse, digerine mahsulün yarisi, üçte yahut dörtte biri kendisinin olmak üzere arazisini veya hurmaligini teslim etse yani müzâraa veya muamele akdi yapsa, Ebû Hanife'ye göre bu akidler bâtildir. Çünkü arazinin sahibi adami meçhul bir ücret karsiliginda kiralamistir. Ebû Yusuf'un rivâyetine göre Imam söyle derdi: "Tarla veya bahçeden hiçbir sey çikmazsa bu adam bosa çalismis olmayacak mi?" Ebû Yusuf ve Ibn Ebî Leylâ ise sahâbe görüslerine dayanarak ve mudârabe akdine kiyas ederek bu islemi câiz görmüslerdir (Ebû Yusuf, a.g.e., 4i-42).

    4- Yahudi ve hristiyanlar gibi farkli din sâliki gayr-i müslimlerin birinin digerine sâhid veya vâris olmasi, Ebû Hanife'ye göre câizdir; "çünkü bütün kâfirler tek bir millet gibidir". Halbuki Ibn Ebî Leylâ, onlarin iki ayri din sâliki iki ayri millet olduklarini kabul ederek birinin digerine sâhit ve vâris olmasini câiz görmemistir (Ebû Yusuf, a.g.e., 73).

    Imam-i Azam'in fikih tedvinindeki öncülügü

    Islâm ilimlerinde fikhin konularinin düzenli olarak belirlenmesiyle bunlarin kitap, bâb, fasillara ayrilarak yazilmasi Islâm hukukunda çok önemli bir dönüm noktasidir. Imam Muhammed es-Seybânî'nin telifiyle ortaya çikan bu düzenli metinler (asl), vahyî hükümlerle dinî-dünyevî hayati ince ayrintilariyla içine alan besyüzbin meseleyi hükme baglamistir. Bunlar yazili küllî fikih kâideleri olarak Islâm kültür ve hukukunun vazgeçilmez kaynaklari olmus, yüzyillarca serhleri yapilmistir. Çagdaslarinin Ebû Hanife'yi asiri rey taraftarligi ile suçlamalari bile daha sonralari onun görüslerinin baska kavramlar adi altinda kabulünü engellememistir. Ebû Hanife'nin bir diger özelligi, kendisinden öncekilerin nakillerinin yarisini bütün meseleleri yeni bastan edille-i ser'iyye kaynaklarindan çikarmasidir. Islâm'in esaslarina uymayan "haber-i vâhid"leri reddeder. Ashabin görüsünü birçok müsnedden tercih eder. Tâbiinin görüsünü almak yerine kendi reyini koydu, çünkü o da tâbiîndendi. Ebû Hanife, hilâfet i32 yilinda Abbâsilere geçinceye kadar Irak'tan Hicâz'a gitti; orada Mâlik b. Enes (i79) ve Sufyân b. Uyeyne gibi ileri gelen imamlarla görüstü; hacca gelen çesitli merkezlerin âlimleriyle irtibat kurdu, i36 yilinda Abbâsi yöneticisi Ebû Câfer el-Mansur'un basa geçmesiyle Kûfe'ye döndü. Ama onu da tasvip etmedi; ehl-i beyt lehine fetvâ verdi (M. Zemahserî, el-Kessâf, ii, 232). Çagdasi Imam Câfer el-Sâdik ile mütâbakati vardir. Iki yil onun meclisinde bulunmus ve, "bu ikiyil olmasa Numân helâk olurdu" demistir. Hicrî i50 yilinda vefât ettiginde yakinlarina, "Halifenin gasbettigi hiçbir yere gömülmemesini" vasiyet etmistir.

    Imâm-i Azam bazi rivâyetlere göre iskence edilirken, zehirlenerek öldürülmüstür. Dâvûd b. el-Vâsitî'nin nakline göre her gün hapiste ona baskadi olmasi teklifi yapilir, o her defasinda reddeder, böylece sonunda yemegine zehir katilarak sehid edilir. Ibn el-Bezzâzi de Ebû Hanife'nin hapisten çikip evine döndügünü, ancak devletin onu halkla temastan engelledigini ve evinde gözetim altinda tutuldugunu zikreder (el-Bezzâzi, Menâkibu'l-Imâmi'l-A'zam, II, i5). Ebû Hanife'nin cenaze namazinda ellibin kisi bulunmus, hattâ halife Ebû Mansur'un da namaza katildigi söylenmistir.


    Çagdaslari içinde degisik okullara mensup Mâlik, Evzâî, Abdullah b. Mübârek, Ibn Cüreyh, Câ'fer-i Sadik, Vâsil b. Atâ vs. büyük imamlar bulunan Imâm-i Âzam ile büyük Imam Muhammed Bâkir arasinda geçen söyle bir olay anlatilir: Muhammed Bâkir, Ebû Hanife'ye, "Dedemin yolunu ve hadislerini kiyasla degistiren sen misin?" diye sormus; Ebû Hanife, "Sen, sana lâyik olan bir sekilde yerine otur. Ben de bana lâyik olan sekilde yerime oturayim. Dedeniz Muhammed (s.a.s.)'e hayatinda sahâbîleri nasil saygi duyuyorlarsa ayni sekilde ben de size saygi besliyorum. Simdi sen bana kadinin mi erkegin mi zayif oldugunu; kadinin mirasta erkege nisbetle hissesini; namazin mi orucun mu efdal oldugunu, idrarin mi meninin mi pis oldugunu söyler misin? " diye sormus. Imam Bâkir da kadinin mirasta iki hissesi oldugunu; erkekten zayif oldugunu; namazin oruçtan efdal ve idrarin meniden pis oldugunu söyledi. Ebû Hanife ona, "Kiyas yapsaydim kadin erkekten zayiftir diye ona mirastan iki hisse verir; idrar yapildiktan sonra gusledilmesini, meni çiktiktan sonra sadece abdest alinmasini söylerdim. Kiyasla dedenizin dinini degistirmekten Allah'a siginirim" (Muhammed Ebû Zehra, Islâm'da Fikhi Mezhepler Târihi, II, 66-67).

    Ebû Hanife, meseleleri olmus gibi farzederek takdîrî fikih hükümleri ortaya koymus, örfü ve istihsani sik sik kullanmis, ticârî akidlerdeki ictihadlarinda ilk defa ortaya hükümler çikarmistir. Onun en önemli özelliklerinden birisi, sahsi hak ve hürriyetleri savunmasidir. Âkil bir insanin sahsi tasarruflarina hiç kimsenin müdâhale edemeyecegini savunarak fikihta büyük bir reform yapmistir. Âkile ve bâlige bir kizin/kadinin evlenme hususunda velâyetinin kendisine ait oldugunu savunurken babasi dahi olsa, hiç kimsenin sahsi velâyet hakkina müdâhalede bulunamayacagini söylemistir. Kezâ, bunak, sefih ve borçlunun hacredilmesini reddeder. Çogu görüslerinde ve bu hürriyet bahsinde o görüsünü yalniz basina cumhura karsi -hatta Ebû Yusuf da ona muhâlefet eder-durmaktadir. Ona göre velâyet, hürriyeti kisitlar ve zedeler. Genç erkegin nasil hür velâyeti varsa, genç kizin da olmasi gerekir. Maslahat disinda bu mutlâka sarttir. Yine Ebû Hanîfe, mülkiyet ile hürriyeti birbirine baglamis, insanin mülkündeki tasarruf hürriyetini sonuna kadar savunmus ve mahkemenin bu hürriyete müdâhalesinin onu kayit altina almasinin karsisinda yer almistir. Insanin kendi mülkî tasarrufu eger baskasina zarar verici olursa, o zaman bu meselede suurlu bir dinî vicdana basvurur. Çünkü bu gibi meselelerde mahkeme müdâhalesi daha fazla düsmanlik ve çekisme, dinî duygularin zayiflamasina, hattâ fitne ve zulme yol açar. Insanin dinî duygusu zayifladiktan sonra bunu hiçbir sey telâfi edemez, kalp katilasir, dinden uzaklasilir, bugzetme ve düsmanlik yayginlasir, tecâvüz ve çekismeler artar, iyilikler kaybolur, kötülükler ortaya çikar. Iste kisaca, Ebû Hanîfe yöneticilerin zorbaligina karsi kisisel özgürlükleri savunurken, ayni zamanda dinin sivil gelisim tarzini da ilk defa böyle sistemli bir fikihla ortaya koymustur.


    Ebû Hanife'nin bir baska önemli görüsü, Dârü'l-Harb'e izinli giren bir müslümanin fâiz almasini câiz görmesidir. Çünkü ona göre orada Islâmî hükümler tatbik edilmediginden, müslümanin düsman rizasiyla onlarin mallarini almasi câizdir. Evzâî bu konuda karsi çikarak, fâizin her yerde her zaman haram oldugunu söylemis, kâfirlerin mal ve canlarinin müslümanlar için haram oldugunu istihrac etmistir. Ebû Yusuf ile Imam Sâfii ve Cumhur da Ebû Hanife'nin bu görüsüne katilmazlar. Ebû Hanife'nin temel ilkesi, zarûretin yasak seyleri mübah kilmasi ilkesidir. Zarûret bulununca özel ve istisnâî hallere gerek vardir. Bu bakimdan o bir çok meselede kolaylik getirmistir. Onun Dârü'l-Islâm'in Darü'l-Harb'e dönüsmesi için getirdigi sartlar da Cumhurun görüsünden farklidir. O, düsman istilasi ile birlikte ayrica Dârü'l-Harb'in sirk ahkâmini uygulamasi, baska bir Dârü'l-Harb'e bitisik olmasi, o devlette emniyet içinde olan bir müslüman veya zimmî kalmis olmasi halinde oranin Dârü'l-Harb olmadigini söylemektedir. Cumhur ve Ebû Yusuf ile Imam Muhammed ise, sadece orada küfür ahkâminin uygulanmasini yeterli görmüslerdir (Bk. Dârü'l-islâm, Darü'l-Harb.).

    Vakif konusunda da Ebû Hanife, mâlikin mülkünde hiçbir kayitla mukayyed olmadigini savunurken, mâlikin kendisinin yaptigi vakifta ne kendisi ne mirasçilari hakkinda lâzim bir vâkif olmamakta, vakif âriyet hükmünde olmaktadir. Yani vâkif, âriyetin câiz oldugu kadar câizdir. Rakabesi vâkfin mülkü hükmünde kalmakla beraber geliri ve hasilati vâkif cihetine sarfolunur. Vâkif, sagliginda vâkiftan dönerse kerahatle beraber bu câizdir. Ebû Hanife bu konuda, Ibn Abbâs'tan rivâyet edilen hadislere göre hüküm vermistir. O söyle demistir: "Nisâ sûresi nâzil olup da orada miras hükümleri bildirildikten sonra Rasûlullah'i söyle derken isittim: "Allah'in ferâizinden hapis etmek yoktur. " Yani mirasçilar mirastan mahrum edilemezler, buyurmustur. Yine Hz. Ömer demistir ki: "Eger bu vâkfimi Hz. Peygamber'e anmamis olsaydim, ondan dönerdim." Üçüncü delili, mali vâkif ile hapsedip tasarruftan alikoymanin fikih kâidelerine karsi gelmek seklindeki akli delilidir. Mülkiyet tasarruf ve hürriyete baglidir, hürriyeti men eden her türlü tasarruf sarih bir ser'î nass bulunmadikça bâtil olmaktadir. Birsey bir kimsenin mülküne girdikten sonra onun mülkiyetinden mâliksiz olarak çikmaz.

    MLARIMIZ

  10. 2006-11-29 #10
    Sual: Kurban nedir ve kimler keser?


    CEVAP
    Maddeler halinde bildirelim:

    1- Kurban, davar [koyun, keçi], sığır [manda, inek, dana, öküz, boğa] veya deveyi, Kurban Bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Kurban, vacip vazifesini yerine getirerek sevaba kavuşmak için kesilir. Mukim olan, akıllı, büluğa ermiş, hür ve Müslüman erkeğin, kadının ve kızın, ihtiyaç eşyasından fazla nisap miktarı malı veya parası varsa, Kurban Bayramı için niyet ederek, belli günlerde, kurban kesmeleri vacip olur.

    2- Kurban kesmenin vacip olmasında, bayramın üçüncü gününe itibar olunur. Bayramın birinci ve ikinci günü, zengin-fakir, mukim-misafir, akıllı-deli olmaya bakılmaz. Bayramın üçüncü günü nisaba malikse, diğer şartlar da varsa kurban kesmek vacip olur.

    3- Bir çocuk, bayramın üçüncü günü büluğa erse, diğer şartlar da varsa, ona kurban kesmek vacip olur.

    4- Baygın iken, bayramın üçüncü günü ayılanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Bayramın ikinci günü bayılıp, üçüncü günü güneş battıktan sonra ayılan zenginin kurban kesmesi vacip olmaz. Yahut bayramın birinci ve ikinci günü ölen zengin, kurban borcu ile ölmüş olmaz.
    5- Fakir iken, bayramın üçüncü günü zengin olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Fakir bir kimse, bayramın birinci veya ikinci günü, bir kurban kesse, bayramın üçüncü günü zengin olsa, bir kurban daha kesmesi lazımdır. Çünkü üstüne vacip olmadan kesmiştir. Ancak, Bezzaziyye gibi muteber eserlerde, sonradan gelen âlimler, "Fakir, bayramın birinci günü kurban kesse, üçüncü günü zengin olsa, tekrar kurban kesmesi gerekmez" demişlerdir.

    6- Seferi iken, bayramın üçüncü günü mukim olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Mukim iken, bayramın birinci ve ikinci günü sefere çıkanın, kurban kesmesi vacip olmaz. Daha önce kesmişse, vacip sevabı alır. Kesmemişse, sefere çıktığı için borç üzerinden düşer.

    7- Mukim bir zengin, seferdeki bir vekile kurban kestirse, vacip sevabı alır.

    8- Esir iken, üçüncü günü hür olanın, diğer şartlar da varsa, kurban kesmesi vacip olur. Hür iken, bayramın üçüncü günü esir olup, güneş batana kadar esir kalanın kurban kesmesi vacip olmaz.

    9- Tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkanın [atölyenin, kamyonun] bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş ve ücret, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamayan kimse, imam-ı Muhammed'e göre fakirdir. Fetva da böyledir. Şeyhayn'e göre zengin sayılır. Mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisabı da bulursa, bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi ve kurban keserek büyük sevaba kavuşması gerekir. Böyle bir kimse, fıtra vermez ve kurban kesmezse, imam-ı Muhammed'e göre, günahtan kurtulur. Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan kimse, imam-ı Muhammed'e uyarak, fıtra vermez ve kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihada göre, fıtra ve kurban sevabına kavuşur.

    Aldığı kira ile güç geçinen kişi, nisaba malik ise, para biriktirip, fıtra vermeli ve kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma yapıp, birkaç ay et parasından biriktirip gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak saklamalıdır. Böylece, fıtra ve kurban sevabından mahrum kalmamalıdır. Aile efradı çok olup güç geçinenin, kurbanın etini evinde bırakması müstehaptır.

    SeLaMETLe

    Güncelleme : 2007-02-23
  11. 2006-12-02 #11
    Fatiha Suresi
    135 - İslam İlmihali
    -OKUNUŞU-
    Elhamdü lillâhi rabbil'âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. Iyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în. Ihdinas-sirâtal müstakîm. Sirâtallezîne en'amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn.
    (Amin)
    MÂNÂSI
    Hamd (övmek, övülmek); O, âlemlerin Rabbi, O Rahmân, Rahîm, O, âhiret gününün mâliki Allâh'in (hakki) dir. O'na mahsustur. Ilâhi! Yalniz Sana ibâdet ve kulluk ederiz, sade Sen'den yardim dileriz. Bizi dogru yola hidâyet eyle. Kendilerine bol bol nîmet verdigin bahtiyarlarin yoluna, ki onlar ne azip sapmis, ne de gazabina ugramislardir. (Duâmizi kabul eyle Allâh'im!)

    AÇIKLAMA
    Fatiha Suresi,Mekke'de inmistir. 7 ayettir. Kur'an'in ilk suresi oldugu için açis yapan, açan manasinda "Fatiha" denilmistir.
    Fil Suresi
    OKUNUŞU
    Elem tera keyfe fe'ale rabbüke bieshâbilfîl. Elem yec'al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece'alehüm ke'asfin me'kûl.
    MÂNÂSI
    Görmedin mi, nasil etti Rabbin Fil sahiplerine? Fendlerini, tedbirlerini (kötü düsüncelerini) bozup büsbütün perisan kilmadi mi? Üzerlerine sert taslarla atis eden, sürü sürü ebâbil kuslari saldi da, hemen onlari bir yenik hasil (güve yiyip tanesiz kalmis ekin yapragi, saman) gibi kiliverdi.

    AÇIKLAMA
    Fil Sûresi,Mekke'de nazil olmustur. 5 ayettir. Kâbe'yi yikmak isteyen Ebrehe'nin fillerle hücumunu konu edindigi için bu adi almistir.~
    Kureyş Suresi
    OKUNSU
    Liîlâfi Kureyşin. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya'büdû rabbe hâzelbeyt. Ellezî et'amehüm min cû'in ve âmenehüm min havf.
    MÂNÂSI
    Kureyş'in birbirleriyle veya başkalariyle andlasmasi, anlaşmasi için; hele yaz ve kiş seferlerine (faydalandiklari) andlasmasi için, onlar (Kureys) bundan böyle bu evin (Kâbe'nin) sahibine (Allâh'a) ibâdet etsinler; - O (sahip) ki, onlari büyük bir açliktan kurtardi ve müthis bir korkudan emin kildi.
    Maûn Suresi
    OKUNUŞU
    Era eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu'ulyetîm ve lâ yehuddu alâ ta'âmilmiskîn. Feveylün lilmusallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. El-lezîne hüm yürâûne. Ve yemne'ûnelmâûn.
    MÂNÂSI
    Gördün mü o, dîne (ceza gününe ve âhirete) inanmayani? Iste hak dîne ve ceza gününe inanmayan, o kimsedir ki: Öksüzü itip kakar, çâresizin ve yoksulun yiyecegine dair tesvikte bulunmaz; ne kendisi doyurur, ne de baskalarinin doyurmasi için kayirir. Vay o namaz kilanlarin haline ki, onlar namazlarini geregi gibi ciddî bir vazife olarak yapmazlar. Onlar ki gösteris için yaparlar ve yardimligi sakinirlar (kimseye bir damla sey vermek istemezler.)
    Kevser Suresi
    OKUNUŞU
    Innâ e'taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. Inne şânieke hüvel'ebter.
    MÂNÂSI
    Biz verdik sana (Yâ Muhammed) hakikatte Kevser. Sen de Rabbin için namaz kil ve kurban da kesiver. Dogrusu, asil ebter sana bugz eden (hinç besleyen, diş bileyen) in kendisidir.
    Kâfirun Suresi
    OKUNUŞU
    Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ a'büdü mâ ta'büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a'büd. Leküm dînüküm veliye dîn.
    MÂNÂSI
    De ki: Ey kâfirler! Tapmam o taptiklariniza. Siz de tapanlardan degilsiniz benim Mabudum (Allah)'a. Hem ben tapici degilim sizin taptiklariniza. Hem de siz tapici degilsiniz benim ibâdet ettigim (Allah)'a. Size dîniniz, bana da dînim.
    AÇIKLAMA
    Kafirun Suresi, Mekke'de nazil olmustur. 6 ayettir. Kafirlerden söz ettigi için bu adi almistir.
    Nasr Suresi
    OKUNUŞU
    Izâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestagfirh, Innehü kâne tevvâbâ.
    MÂNÂSI
    Allâh'in (vaad eyledigi) yardimi geldigi ve zafer kazanildigi (Mekke'nin fethi ile Islâm'a fütûhat kapilarinin açildigi); ve insanlarin fevç fevç, küme küme Allâh'in dînine girdiklerini gördügün zaman artik Rabbini överek sanini yücelt ve Allâh'tan magfiret iste. Çünkü O, tövbe ile kendisine dönenleri kabul eder.
    AÇIKLAMA
    Nasr Suresi, Mekke'nin fethi sirasinda inmis olmakla beraber hicretten sonra indigi için Medeni sûrelerdendir. 3 ayettir. Nasr yardim demektir. Sure de Allah'in Hz. Peygamber'e yardim ederek fetihlere kavusturdugu ifade edildigi için bu adi almistir. Islam zaferini haber verir. Ibni Ömer'e göre bu sûre indikten sonra peygamberimiz seksen gün yasamistir.

    Tebbet Suresi
    OKUNUŞU
    Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebbe. Mâ agnâ anhü mâlühû ve mâ keseb. Seyaslâ nâren zâte leheb. Vemraetühû hammâletelhatab. Fî cîdihâ hablün min mesed.
    MÂNÂSI
    Ebû Leheb'in iki eli kurudu, kendisi de (helâk oldu!). Ne mali fayda verdi ona, ne de kazandigi. O, (dünyada benzeri görülmemis) bir alevli atese yaslanacak. Gerdaninda hurma liflerinden bükülmüs bir iple odun tasiyan karisi da!
    İhlas Suresi
    OKUNUŞU
    Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
    MÂNÂSI
    De ki: O, Allah, birdir. Allah, her yönden eksiksizdir ve her dilegin merciidir, her sey kendisine muhtâc olan Sanli, Uludur. O, dogurmadi ve dogurulmadi. O'na hiçbir sey denk de olmadi.

    Felak Suresi
    OKUNUŞU
    Kul e'ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri ğâsikin izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil'ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.
    MÂNÂSI
    De ki: Yaratilmislarin serrinden, karanlik çöktügü zaman gecenin serrinden, dügümlere üfleyenlerin serrinden ve haset edenin, içindeki hasedini disariya vurdugu vakit, serrinden; safak aydinliginin Rabbine (Allâh'a) siginirim.
    AÇIKLAMA
    Felak Suresi, Mekke'de nazil olmustur. 5 ayettir. Felak, sabah manasina geldigi gibi yarmak manasina da gelir. Bundan sonra gelen Nâs suresiyle birlikte ikisine "iki koruyucu" anlamina "muavvizeteyn" denir. Bu surelerin sifa maksadiyla okunduguna dair hadisler vardir.
    Nas Suresi
    OKUNUŞU
    Kul e'uzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min serrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs.
    MÂNÂSI
    1. De ki: Siginirim ben insanlarin Rabbine,
    2. Insanlarin Melikine (mutlak sahip ve hakimine),
    3. Insanlarin Ilâhina.
    4. O sinsi vesvesenin serrinden,
    5. O ki insanlarin gögüslerine (kötü düsünceler)fisildar.
    6. Gerek cinlerden,gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin serrinden Allah'a siginirim!
    AÇIKLAMA
    Nas Suresi, Mekke'de nazil olmustur. 6 ayettir. Nas insan demektir.

    Namazda Okunan Dualar ve Âyet'ül Kürsî

    Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te'huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil erd. Menzellezî yesfeu indehû illâ biiznihi. ya'lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bisey'in min ilmihî illâ bimâ sâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel erd. Velâ yeûdühü hifzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm.
    KISACA MÂNÂSI
    Allâh, O Allâh'dir. O yegâne hak mâbuddur ki O'ndan baska Ilâh yok, yalniz O; daima yasayan, duran, tutan, her an bütün hilkat üzerinde hâkim, Hayy ü Kayyum ancak O'dur.
    Ne gaflet basar O'nu, ne uyku. Göklerde, yerde ne varsa hepsi O'nundur.
    Kimin haddine ki izni olmaksizin O'nun yaninda sefaat edebilsin? Allah yarattiklarinin islediklerini, isleyenlerini, geçmislerini, geleceklerini bilir.
    Onlar ise O'nun bildiklerinden yalniz diledigi kadarini kavrayabilir; baska bir sey bilemezler.
    O'nun kürsüsü, ilmi bütün gökleri ve yeri kucaklamistir ve bunlarin koruyuculugu, bunlari görüp gözetmek kendisine bir agirlik da vermez.
    O, öyle Ulu, öyle büyük ve yücedir...
    Sübhâneke
    Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük (ve celle senâük) ve lâ ilâhe gayrük.
    NOT: Parantez icinde yazili olan kisim sadece cenaze namazi kilarken okunacak.
    MÂNÂSI
    "Allâh'im! Sen eksik sifatlardan pâk ve uzaksin. Sen'i dâima böyle takdîs eder ve överim; Sen'in adin mübarektir, azamet ve celâlin yüksektir. Sen'i ögmek yücedir ve Sen'den gayri Ilâh yoktur."
    Ettehiyyâtü
    Ettehiyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh.
    KISACA MANASI
    Dil ile, beden ve mal ile olan ibâdetlerin hepsi yalniz Allâhu Teâlâ'yadir. Ondan baskasina ibâdet olmaz.
    Ey mertebesi yüce olan Nebî "Muhammed"! Allah'in rahmeti ve bereketleri ile selâm ve selâmetlik Sana olsun!
    Selâm ve selâmetlik bizim üzerimize ve Allâh'in iyi kullarina olsun!
    Sahadet ederim ki: Allâh'tan baska Ilâh yoktur; yine sahadet ederim ki; Muhammed O'nun kulu ve rasûlü "elçisi" dir.
    Allahümme Salli
    Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ Ibrâhime ve alâ âli Ibrâhim. Inneke hamîdün mecîd.
    KISACA MÂNÂSI
    Allâh'im: Muhammed'e ve O'nun evlât ve etbaina (yakinlarina), Ibrahim'e ve âline rahmet ettigin gibi, rahmet et. Muhakkak ki Sen ögülmüs, ögülmeye lâyik ve sanlisin.
    Allahümme Bârik
    Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ Ibrâhime ve alâ âli Ibrâhim. Inneke hamîdün mecîd.
    KISACA MÂNÂSI
    Allâh'im: Muhammed'i ve âlini, Ibrahim'i ve etbaini mübarek kildigin gibi mübarek kil. Süphe yok ki, ögülmüs yalniz Sen'sin, gerçekten san ve seref sahibi de Sen'sin!
    KUNUT DUALARI
    (Allahümme innâ nesteînüke)
    Allahümme innâ nesteînüke ve nestagfirüke ve nestehdîke ve nü'minü bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayra küllehü nesküruke ve lâ nekfüruke ve nahleu ve netrukü men yefcüruk.
    KISACA MÂNÂSI
    Allâh'im: Biz Sen'den yardim isteriz, günahlarimizi örterek bizi rüsvay etmemeni isteriz; râzi oldugun seylere bizi hidâyet etmeni isteriz.
    Allâh'im, Sana îman ederiz, tövbe edip Sana döneriz islerimizde Sana dayanir ve Sana güveniriz; Seni överiz, bütün hayirlarin Sen'de oldugunu ikrar ederiz; verdigin bunca nîmetlerden dolayi Sana sükrederiz ve nankörlük yapmayiz.
    Sana karsi nankörlük eden fâcirleri birakir ve ondan ayriliriz, onunla olan rabitamizi keseriz.
    (Allahümme iyyâke na'budu)
    Allahümme iyyâke na'büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhik.
    KISACA MÂNÂSI
    Allâh'im! Biz ancak Sana ibâdet ve kulluk ederiz, ancak Senin için namaz kilariz ve Sana yalvaririz, yalniz Sana secde eder, yalniz Sana kosar ve Sana yaklastiracak seyleri kazanmaya çalisiriz.
    Ibâdetini sevinçle yapariz, rahmetini ve ihsaninin devamini ve çok olmasini dileriz.
    Yasak ettiklerini yapamaz ve azabindan korkariz. Süphe yok ki, azabin kâfirlere ulasir.

    RABBENA
    Rabbenâ âtinâ fid'dünyâ haseneten ve fil'âhireti haseneten ve kinâ azâbennâr.
    KISACA MÂNÂSI
    Ey bizim Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ve güzellik, âhirette de iyilik, güzellik ver ve bizi, ey merhameti çok bol olan Allâh'im, rahmetinle ates azabindan koru.

    Rabbenagfirli velivalideyye velil müminine yevme yegumul hisab.
    KISACA MÂNÂSI
    Ey bizim Rabbimiz! Herkesin hesabina bakildigi gün beni, anami ve babami ve mü'minleri yarliga; günahlarimizi affet

  12. 2006-12-17 #12
    İslamda Hacc



    Hac ve Önemi Islâm sartlarinin besincisi hac'dir. Hac,belli zamanda, belirli yerleri özel bir sekilde ziyaret etmektir. Hicretin dokuzuncu yilinda farz olmustur. Hac hem mal, hem de beden ile yapilan bir ibadettir. Belirli sartlari tasiyan müslümanlarin
    ömründe bir defa hacca gitmesi farzdir. Allah'in her emrinde oldugu gibi haccin farz kilinmasinda da bir çok hikmetler ve faydalar vardir. Çesitli ülkelerden mukaddes topraklara gelen, dilleri ve renkleri ayri olan müslümanlarin tek gaye etrafinda bir araya gelmesi ve hep birlikte Allah'a yönelmesi Islâm kardesligini güçlendirir. Müslümanlarin birbiri ile tanismalarini, birbirlerinin dert ve sikintilarina çare bulmalarini saglar. Zengin-fakir her seviyede müslümanin ihrama girerek ayni kiyafet içinde bulunmasi insanlara esitlik fikrini asilar, mahser gününü hatirlatir. Sevgili peygamberimizin dogup büyüdügü, Islâm dini'nin cihana yayilmaya basladigi kutsal yerleri görmek ruhlara manevi bir heyecan verir,dini duygulari kuvvetlendirir. Kutsal yerlerde insan kendisini Allah'a daha yakinhisseder, yaptigi ibadetlere kat kat fazla sevab verilir. Allah rizasi için hac vazifesini yapan ve insanlara kötülük etmekten sakinanlarin (kul haklari hariç) birçok günahi bagislanir. Bu konuda peygamber Efendimiz söylebuyurmustur: Kim Allah için hacceder de kötü söz ve davranislardan sakinirsa, annesinin onu dogurdugu günkü gibi günahlarindan
    arinmis olarak döner. (Riyazü's-Salihin, c.2, s. 521)

    Hac Kimlere ve Ne Zaman Farzdir
    Asagidaki sartlari tasiyanlara hacca gitmek farz olur:


    1) Akilli olmak,
    2) Erginlik çagina gelmis olmak,
    3) Müslüman olmak,
    4) Hür olmak,
    5) Haccin farz oldugunu bilmek. (Bu sart müslüman olmayan ülkelerde müslümanligi kabul edenler içindir. Islâm ülkelerinde yasayan müslümanlar için haccin farz oldugunu bilmemek özür degildir.)
    6) Zorunlu ihtiyaçlardan baska hacca gidip dönünceye kadar kendisinin ve bakmakla yükümlü oldugu aile fertlerinin geçinebilecegi maddi güce sahip olmak.
    7) Durumuna uygun bir vasita ile hac yolculugunu yapabilmesi için vasita ve yol masraflarini karsilayacak parasi olmak.
    8) Hac vazifesini yapabilecek zamana yetismis olmak.
    Saydigimiz bu sartlardan baska hac vazifesini bizzat yapmak için su sartlarin da bulunmasi gerekir. Bunlara haccin edasinin sartlari denir.

    Haccin Edasinin Sartlari


    1) Vücutça saglikli olmak, (Kör, kötürüm ve hac yolculuguna dayanamayacak derecede hasta ve yasli olmamak.)
    2) Hacca gitmesine bir engel bulunmamak, (Hapiste olmak gibi)
    3) Yol güvenligi olmak,
    4) Kadinin yaninda kocasi veya evlenmesi caiz olmayan bir mahremi bulunmak.
    5) Kocasi ölmüs veya bosanmis olan kadinlarin iddet süreleri bitmis olmak.
    Bu saydigimiz sartlara sahip olan bir kimsenin önündeki ilk hac mevsiminde hacca gitmesi farz olur.

    Haccin Vacibleri


    1) Müzdelife'de vakfe.
    2) Safa ile Merve tepeleri arasinda sa'y etmek
    3) Cemreleri taslamak (Seytan taslamak)
    4) Saçlari tras etmek veya kisaltmak
    5) Sader (veda) tavafini edâ etmek

    Haccin Sünnetleri
    Kudûm tavafi yapmak, erkeklerin kudûm ve ziyâret tavafinda remel yapmalari (Reml: Adimlari kisaltip, omuzlari silkerek çalimli bir sekilde yürümektir. Tavafin ilk üç savt'inda yapilir), Safa ile Merve arasinda sa'y ederken, orada bulunan iki direk arasinda erkeklerin süratlice geçmeleri, Bayram gecelerinde Mina'da yatmak, arefe günü, günes dogduktan sonra Mina'dan Arafat'a gitmek, Müzdelife'den Mina'ya bayram günü sabahi, henüz günes dogmadan hareket etmek, Müzdelife'de gecelemek ve cemreler arasinda (Seytan taslama esnasinda) tertibe riayet etmektir.

    Umre
    Umre, belirli bir zamana bagli olmadan usulüne göre ihrama girdikten sonra tavaf etmek, sa'y yapmak ve tras olmaktan ibarettir. Umre sünnettir. Umre için belirli bir zaman yoktur. Arefe ve onu izleyen kurban bayrami günleri olmak üzere yilda bes günün disinda her zaman umre yapilabilir.





    Alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.)'a hamd olsun. Salatü selam alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve tüm inananlarin üzerine olsun.

    Güncelleme : 2007-02-23
  13. 2006-12-29 #13
    Bazı kimselere selâm verilmez.Onlar da şunlardır:

    1-Hutbe okuyan imama,

    2-Hutbe dinleyene.

    3-Kur'ab okuyana.

    4-Ezan okuyan ve kamet getirene.

    5-Oyun oynayana.

    6-Tuvalette olana yahut küçük su döken kimselere.

    7-Hadis rivayet etmekte olana.

    8-İlim öğrenmekte olana.

    9-Şarkı söyleyene.

    10-Hamamda olsun hariçte olsun çıplak bir halde olanlara.

    11-Abdest alana.

    12-Ağzında sigara olana.

    13-Yemek yiyene.

    14-Namaz veya zikirle meşgul olana.

    15-Va'z edene selâm verilmez.

    Ayrıca burada zikrettiğimiz,ancak Allah'ın kesinlikle haram kıldığı,bir fiili(içki Kumar v.s.)işleyen kimselere de selâm verilmez.

    Selâmla ilgili olarak söyleyeceklerimiz kısaca bundan ibarettir.

    Güncelleme : 2006-12-29
  14. 2007-03-16 #14
    Dövme yaptırmak ve kulak deildirmek dinen caiz mi?



    Allah (cc) insana özel bir önem vererek onu en güzel biçimde, azalarını son derece dengeli ve bir o kadar da âhenkli bir şekilde yaratmıştır. Güzel yaratılan insanın güzelliklerine güzellik katması için süslenmesine de izin verilmiştir. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki; onlar dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde mü'minlerindir" (el-A'râf 7/32). Bir sahâbe güzel giyinme hakkında Hz. Muhammed' (sas) sorduğunda şu cevabı aldı: "Allah güzeldir, güzelliği sever" (Müslim, "Îmân", 147).
    Bu bilgilerden anlaşıldığı gibi insana güzel giyinmesi, takı-ziynet takınması, bedenini ve elbisesini süslemesi, güzelliklerini koruması, kendisini güzelleştirerek görünmesi helâl kılınmıştır. Ancak insanın yaratılışından gelen özellik ve şeklini değiştirmeyi, yani fıtratı değiştirmeyi hedef alan müdahaleleri ve tasarrufları yasaklanmıştır. "Dövme" buna örnektir. Arapçada; "veşm" denilen dövme yaptırma, yaratılışta vücutta olmayan bir şekli, motifi, resmi vücut derisine iğneyle bir tür kazıyarak, hayat boyu kalacak şekilde işlenmesi demektir. Bu izahtan da anlaşıldığı gibi dövme ile insan, vücuduna kalıcı olacak değişim müdahalesi yaparak hakkı olmayan bir tasarrufa kalkışmaktadır.
    Hilkatin (yaratış, yaratılış) değiştirilmesinin yasak oluşu Kur'an'da şu âyetle açıklanmıştır: "Allah onu (şeytanı) lânetlemiş; o da: 'Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim' demiştir. 'Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler' (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür" (en- Nisâ 4/118,119).
    Dövme yaptırma, Hz. Muhammed (sas)'in hadislerinde de yer alarak yapılması şiddetle yasaklanıp lânetlenmiştir (Buhârî, "Libâs, 85-87; Müslim, "Libâs", 119). İslâm bilginleri de vücuda bir estetik görünüm kazandırmak için yapılan dövme ve dağlamayı Allah'ın yarattığı şekil ve surette kalıcı değişiklikler meydana getirdiği için câiz görmemişlerdir. Şâfiîlerden bir grup âlim de, dövme yapılan yerde biriken kanın necis, pis olduğunu, dövmenin ortadan kaldırılmasının vâcip olduğunu ifade eder. Dövme yapılmış bir vücuda gusül abdesti aldırılması anında gusül suyunun cildin, yani vücudun üzerinden geçmesiyle ıslanma şartı yerine gelir. Çünkü dövme, derinin üzerini kaplayan, örtücü bir madde gibi örtmeyip deri altına yerleştiğinden gusül suyu için bir engel teşkil etmez. Fakat, gusle engel değil diye yapılmış bir dövmenin kalabileceğini söylemek yukarıdaki bilgilere rağmen mümkün değildir. Bir hata sonucu yaptırılmış dövmenin mümkün olan en yakın zamanda silinmesi "vücut" adlı eserin tek sahibi olan Yüce Allah'ın hilkatine (yaratışına) duyulan saygının ve kulluğun gereğidir.
    Burada konuyla yakından ilgili olan "kulak deldirmek"ten de bahsetmek gerekir. Kız çocuklarının süslenmek için takındıkları küpelerini kulaklarına asabilmek için kulak memesinin delinmesini, âlimler "süslenme hakkı" içinde değerlendirdiğinden câiz görülmüştür

  15. 2007-04-01 #15
    ALLAH ile Tanrı kelimesi arasındaki fark buyrun...!
    arkadaşlar artık bu konuyu okuduktan sonra ALLAH ile tanrı kelimes arasındaki farkı çok daha iyi anlıycanızdan eminim.....



    Allah kelimesi ile tanrı kelimesi arasında ne fark vardır :


    bizim eski atalarımız müsliman olmadan önce yaratıcı bir zata inanıyorlardı.belki kendilerine göre değişik tanrılarıda vardı.ama onlar daha çok kendi lehçeleri ile ''tengri'' dedikleri zaman zat-ı uluhiyeti kasdediyorlardı.bu kelime sonra biraz daha incelik kazandı tanrı şeklini aldıki aslında mabud demektir ve arapcadaki 'ilah'ın fransızcadaki 'diyo'nun farscadaki 'huda'nın karşılığı olan bir kelimedir.


    Ama hiç bir zaman Cenab-ı Hakkın bütün Esma-i Hüsnasını cami,ism-i zat olan Allah kelimesinin karşılığı değildir.


    Allah dendiği an,bütün kainatta tecelli eden isimleriylebir zat-ı ecell-i A-la akla gelir Allah kelimesiyle anlaşılan budur.yani o Mabudu mutlak,Halıkı mutlak,Maksud-u mutlak,Rezzak-ı mutlak,Bari-i mutlak,Cemil-i mutlak'tır.


    İlhesma-i Hüsnayı cami Allah kelimesinde böyle umumi bir mana anlaşılır,ve bu itibarladaAllah'ın(c.c)ism-i hass dır Allah dendiği anbu ma-budu mutlak anlaşılır,ve vacib-ül vücud akla gelir.ama tanrı dendiği zamanyunanlıların aklına zeus,mısırlının apis boğası,ve hintlinin aklınada kendi inakleri gelir.tanrı kelimesiyle yerli yersiz ma-bud kelimesinin akla gelmesine karşılık,Lafz-i celale olan Allah kelimesi vacib-ül vucut un ism-i hassı olarak sadece o Esma i Hüsna sahibi Za tı Zülcelali akla getirir .onun için bir insan tanrı demekle Allah yerinde kullanırsa maksatını anlatamaz ve hata etmiş olur.


    tanrı ilah kelimesi yerinde,huda,diyo ve god yerinde kullanılabilir.fakat Allah yerinde değil....
    Allah cenab-ı Hakk ın Zatının has ismidir.Onun için LÂ İLAHE İLLALLAH diyoruz.fakat la Allaha illallah demiyoruz.Evvela ilahlar tanrılar ne varsa hepsi nefyediliyor,sonrada isbatta mabudu mutlak getiriliyor ve sadece ALLAH vardır deniliyor.


    Mevlid yazarı Süleyman çelebi,bu hususu çok güzel tefrik ederek ''Birdir ALLAH ondan artık tanrı yok'' deyip,her iki kelimenin yerinide tayin ve tesbit etmiştir.


    Buna bina en bir insanın ağzından tanrı kelimesi çıktığında hemen reaksiyon göstermemeli o adamın maksadına bakmalı ALLAH yerine o manayı kullanmışsa tatlıca ikaz etmeli aksine tevehhür gösterilmemeli.hele günümüzde asla.

  16. 2007-04-02 #16
    MEVLİT KANDİLİ
    Hz. Peygamber Efendimizin, doğum yıldönümü dolayısıyla kutladığımız gün..


    REGAİP KANDİLİ
    Kutsal üç aylarımızın (Recep, Şaban, Ramazan) başladığı ilk cuma gecesi..


    MİRAÇ KANDİLİ
    Hz. Peygamber Efendimizin, gökyüzüne Allah'ın (c.c.) huzuruna kabul edildiği gece..


    İslâm dininin kıymet verdiği mübarek gecelerden birisi de Mirac gecesidir. Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm'ın beden ve ruh ile beraber, uyanık iken göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü, Allah-u Tealâ'nın emri ile Cennet ve Cehennem'in kendisine gösterildiği gecedir. Mirac, lügatta "merdiven" demektir. Yüksek bir yere çıkılan alet, vasıta veya yükseğe çıkmak mânâlarına gelir. Mirac hadisesi, Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), Peygamber oluşunun dokuzuncu yılına rastlayan Receb ayının 27. gecesinde vuku bulmuştur.
    Mirac gecesinde Resûlullah'ın Mekke'den Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü Kur'an-ı Kerim'de açıkça bildirilmektedir. Allah-u Tealâ, İsra Sûresi'nin başında meâlen; "Kulumu (Muhammed'i) gece Mescid-i Haram'dan (Mekke'den) Mescid-i Aksa'ya (Kudüs'e) âyetlerimizi göstermek için götürdüm" buyuruyor. Peygamberimiz de, "Beden ile gittim" buyurmuştur..



    BERAAT KANDİLİ

    Bir yıllık rızkın, kaderin ve geleceğin, Allah (c.c.) katında emrolunduğu gece..


    KADİR GECESİ
    Mübarek Ramazan Ayının 27. gecesi ve kitabımız Kuran-ı Kerim'in Hz. Peygamber Efendimiz'e Hz. Cebrail tarafından tebliğ edilmeye başladığı gece..

  17. 2007-04-02 #17
    MÜBAREK GÜN VE GECELER

    • Cuma Günü
    • Ramazan ve Kurban Bayramları
    • Mevlid Kandili
    • Regaib Gecesi
    • Mirac Gecesi
    • Berat Gecesi
    • Kadir Gecesi



    Cuma Günü
    Cuma günü müslümanlar için bir bayram günü demektir. Cuma namazı cemaatle kılınır. Bu sebeple müslümanlar bir araya gelerek birbirleri ile yakından tanışmak ve görüşmek imkânı bulurlar. Her hafta müslümanların böyle bir araya gelmesi aralarındaki dostluğu artırır, birlik ve beraberliği güçlendirir.
    Cuma, önemli olayların meydana geldiği çok hayırlı ve faziletli bir gündür. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
    «Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür. Adem (a.s.) o gün yaratılmış, o gün cennete konulmuş ve o gün cennetten çıkarılmıştır.» (58)
    «Cuma gününde bir saat vardır ki, hangi mü'min o saatte Allah'tan bir dilekte bulunursa Allah onun dileğini kabul eder.» (59)

    Ramazan ve Kurban Bayramları
    Yılda iki dini bayramımız vardır:
    1- Ramazan bayramı.
    2- Kurban bayramı.
    Bayram sevinç günü demektir. Ramazan ayında oruç tutarak Allah'ın emrini yerine getiren, Kurban Bayramında kurban keserek Allah yolunda fedâkârlık gösteren, bayram namazlarını topluca kılan müslümanlar görevlerini yapmış olmanın sevinç ve mutluluğunu yaşarlar.
    Bayramlarda anne, baba ve büyükler ziyaret edilir, dargınlar barışır, hısım ve akrabalar arasında karşılıklı hediyeleşmeler dostlukları pekiştirir.
    Bayramlarda mü'minler birbirleri ile bayramlaşır, uzakta olanlara tebrikler gönderilerek gönülleri alınır. Kabirler ziyaret edilerek ölüler için dua edilir. Kur'an okunarak ve sadaka verilerek ruhları şad edilir.
    Bayramlar, Allah'ın mü'min kullarına birer ziyafet günleridir. Bu günler, Allah'ın rızasına uygun davranışlarla değerlendirilmelidir.

    Mevlid Kandili
    İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
    O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
    Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.
    Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
    Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.
    Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

    Regaib Gecesi
    Üç aylar diye bilinen Recep, Şaban ve Ramazan ayları manevi bakımdan diğer aylardan daha üstün ve daha bereketlidir. Recep ayı gelince Peygamberimiz şöyle dua ederdi:
    «Allah'ım bize Receb ve Şabanı mübarek eyle ve bizi Ramazana ulaştır.» (60)
    Recep ayının ilk cuma gecesi "Regaib Gecesi" dir. Bu gece, Allah'ın rahmet ve bağışlamasının bol olduğu, duaların kabul edildiği mübarek bir gecedir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
    «Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez (yâni kabul edilir). Bunlar:
    - Recebin ilk cuma gecesi,
    - Şabanın onbeşinci gecesi,
    - Cuma geceleri,
    - Ramazan bayramı gecesi,
    - Kurban bayramı gecesi'dir.» (61)

    Mi'rac Gecesi
    Allah,'ın dâveti üzerine Sevgili Peygamberimiz bir gece Mekke'deki Mescid-i Haramdan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya götürülmüş, oradan Cebrâil ile birlikte bütün gökleri aşarak "Sidretül'münteha" denilen makama yükselmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) buradan daha ileriye gitmiş ve vasıtasız olarak Yüce Allah ile görüşmüştür.
    Bu mukaddes yolculuğun Mekke'den Kudüs'e kadar olan bölümüne İsra, Kudüs'ten itibaren devam eden bölümüne de Mi'rac denir. Peygamberimiz, beş vakit namazı ümmetine Mirac hediyesi olarak getirmiştir.
    Mirac olayı Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biridir. Hicretten bir buçuk yıl önce Receb ayının 27. gecesinde meydana gelmiştir.

    Berat Gecesi
    Şaban ayının onbeşinci gecesi "Berat Gecesi"dir. Borçtan, suç ve cezadan kurtulmak anlamını taşıyan Berat, günahlardan kurtuluş gecesi demektir.
    Bu gece yüce Allah'ın, kendisine yönelip af dileyen mü'minleri bağışlayarak kurtuluş beratı verdiği bir gecedir. Bu geceyi şuurlu bir halde geçirerek dileklerimizi Allah'a sunmamızı isteyen Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
    «Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, o geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü de oruç tutunuz. Çünkü, Allah Teâlâ, o gece güneş doğuncaya kadar, dünyaya rahmetle tecelli ederek şöyle buyurur:
    - Yok mudur bağışlanmak isteyen, bağışlayayım?
    - Yok mudur rızık isteyen,rızıklandırayım?
    - Yok mudur dert ve musibete yakalanan, şifa vereyim?
    - Daha ne gibi dilekleri olan varsa istesinler vereyim.» (62)
    Öyle ise Rabbimizin müjdesine kulak vererek bizlere tanınan bu fırsatlardan yararlanmalıyız.

    Kadir Gecesi
    Ramazan ayının 27. gecesi "Kadir Gecesi"dir. İnsanlara dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösteren dinimizin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim Peygamberimize Ramazan ayı içinde Kadir Gecesinde inmeye başlamış, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e peygamberlik görevi bu gecede verilmiş ve İslâm güneşi bu gecede doğmuştur. İşte bu önemli olaylar Kadir Gecesine büyük bir şeref vermiş, üstün bir değer kazandırmıştır.
    Kadir gecesinin bin aydan daha haylırlı olduğu Kur'an-ı Kerim'de açıkça bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimiz de bu gecenin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
    «Kim ki, faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.» (63)
    Kadir Gecesi biz mü'minlere Allah Teâlanın büyük bir lütfu ve sonsuz rahmetinin eseridir. Bu geceyi Allah rızası için namaz kılarak, Kur'an okuyarak ve dûa ederek en iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz.

    Hz. Aişe bir gün Peygamberimize:
    -«Ya Rasûlellah: Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?» diye sordu.
    Peygamberimiz şöyle buyurdu:
    -«De ki: Ya Rab; sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni afffet.» (64)
    Sevgili Peygamberimizin öğrettiği bu duayı, biz de Kadir Gecesinde tekrar edelim.
    Kandil gecelerini; Allah rızası için namaz kılmak, Kur'an okumak, Peygamberimize salât ve selâm okumak, günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dilemek, dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua etmek ve yapacağımız yardımlarla yoksulları sevindirmek suretiyle değerlendirmeliyiz.

  18. 2007-04-05 #18
    Zemzem Hakkinda Bilinmeyenler


    1-)Avrupa`da labaratuarlarda yapilan arastirmaya gore Zemzem suyu diger sulara gore cok daha az kukurt tasimaktadir.
    2-) Yine ayni arastirmaya
    gore diger sulara gore cok daha besleyicidir ve cok daha fazla mineral
    barindirmaktadir.
    3-) Kaynagi henuz bulunamamistir. Nereden geldigi su
    anki teknolojiye gore bile bilinemiyor. Yakinlarinda hicbir kuyu yok ve
    denize de 80 km uzaklikta.Bu sartlarda suyunu denizden veya baska bir
    uyudan almasi imkansiz. Nasil oluyor da yillardir suyu bitmiyor,bunu kimse
    bilmiyor.
    4-) Acligini gidermek icin icen kisinin acligini, susuzlugunu
    gidermek icin icenin susuzlugunu giderir.
    5-) Sadece 1,5 metre derinligindeki ufacik bir kuyudan cikan su,hac mevsimi boyunca milyonlarca
    hacinin tum su ihtiyacini gostermemektedir.
    6-) Dunya Saglik Orgutu (WHO)`nun raporlarina gore Dunya`daki en icilebilir ve saglikli sulardan biri.
    7-) Amerika`da yapilan test sonuclarina gore Dunya`da icinde
    mikroorganizma ve bakteri bulundurmayan TEK su zemzem suyu.
    8-) Ayrica zemzem hicbir zaman belden asagi inmez ve anladigini uzere idrar yoluyla atilmaz yani sadece ter ile vucuttan atilir bunlarin hepsi bilimsel deneylerle kanitlanmistir

  19. 2007-04-05 #19
    Azrail başına geldiği zaman

    Azrail, başına geldiği zaman
    kırılır ayakla kol, yavaş yavaş.
    Mevlam nasip etsin din ile iman
    akar gözlerinden sel, yavaş yavaş.



    Yüksek uçan gönül, yorulur bir gün
    ölçü terazisi, kurulur bir gün.
    Herkesin yaptığı, sorulur bir gün,
    döner mi, yâ Rabbi, dil yavaş yavaş.



    Hep nefsine uydun, tevbe etmedin
    her bulduğun yedin, şükür etmedin.
    Nihayet, bu kara toprağa geldin
    çekilir dünyadan el, yavaş yavaş.



    Kabrin üzerine dikerler taşı
    bir avuç toprağa koyarsın başı.
    Baba, oğlun görmez, kardaş kardaşı

    gider, geri dönmez yol, yavaş yavaş.



    Kâfurlu, ılık suyu koyarlar
    o nazlı bedeni, tekmil soyarlar.
    Öldüğünü konu komşu duyarlar
    gelir geri ahbaplar, yavaş yavaş.

  20. 2007-04-05 #20
    Melekler Hakkinda Guzel Bilgiler

    MELEKLER :

    Iman'in sartlarindan biriside meleklere inanmaktir.Genellikle onlari gormememize ragmen, onlar vardir ve varliklarina inanmak sarttir.Allah, onlari isiktan yaratmistir.Melekler, erkek ve disi degillerdir.Meleklerin hepsi, Allah'a ibadet edip,Allah'in emirlerine itaat ederler ve asla gunah islemezler.Imam Muslim tarafindan anlatilmis oldugu gibi,Jibril Hadith'i olarak bilinen unlu hadith te ,Peygamberimiz Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam) Efedimiz (Onurlu melek Jibril,Peygamberin Iman hakkinda bilgi vermesini istediginde)iman hakkinda soylediginin anlami sudur: <<<Allah 'a, Yuce Zati'nin Meleklerine, Yuce Zati'nin Kitaplarina,Yuce Zati'nin Mesajcilarina,Yargilama Gunune,Kadere ;iyiye ve kotuye (Yani iyi ve kotunun her ikisininde ,Allah tarafindan yaratildigina) inanmaktir.>>>
    Peygamberimizin ,Onurlu melek Jibril'e vermis oldugu cevaptan,imanin sartlarindan once ,Allah'a inanmak oldugu gorulur.Bu imanin temelidir.Allah'a iman; Allah'in Var olduguna,Yuce Zati'nin Varliginin yaratilmis zamandan bagimsiz olduguna ve Yuce Zati'nin bir mekansiz Var olduguna inanmayi kapsar.Allah'a iman ;Yuce Zati'nin Ezeli (Varligina bir baslangici olmama)olduguna ve Ebedi (Varligina bir son olmama)olduguna vede Yuce Zati'in disindaki herseyin, Yuce Zati tarafindan yaratildigina inanmayi da kapsar.Yuce Zati'nin herseyi,Gucu,Bilgisi ve Iradesiyle yarattigina,yarattiklarinin hicbirine,hicbirsekilde benzemediginide kapsar.Allah, Gorme ve Isitme vasiflarina sahiptir ve herseyi , kulagi veya gozu olmaksizin duyar ve gorur.Allah, vucuda sahip degildir ve bolumlere sahip degildir.Allah ,tekdir ve esi,benzeri ve ortagi yoktur.
    Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam); Allah'a iman ettikten sonra, sirasiyla Meleklere,Kutsal Kitaplara ve Mesajcilara iman edilmesini bildirmistir.Allah'in emirlerini nakledenler, meleklerdir.Onlarin getirdikleri seyler, Vahyedilmis kitaplardir.Bu Kutsal Kitaplar,Allah'in Mesajcilarina Vahiy yoluyla gelmislerdir ve Mesajcilarada bu Kitaplari nakletmeleri icin emir verilmistir.
    Melekler, Allah'in yaratmis oldugu harikulade varliklardir ve yaratilanlar arasinda cok yuksek dereceye sahiptirler.Allah, butun melekleri ayni anda isiktan yaratmistir.Imam Muslim,tarafindan nakledilen hadith te, Allah 'in Peygamberinin ifade ettiginin anlami sudur:<<<Allah,melekleri isiktan,cini atesin saf alevinden ve Adam'ide size tanimlanmis seyden (yani balciktan)yaratti.>>>Bu bir sahih hadith tir.Bazi insanlarin iddia ettigi ve baslangicta Iblis 'in bir melek olup,kufrettikten sonra Iblis(seytan) oldugu yalnistir ve bunun kaniti yukaridaki acik hadith tir.Iblis ,bir cindir ve butun cinlerin babasidir.(Adam (^alayhis-salaam)'in butun insanlarin babasi olmasi gibi.)
    Yaratilmis melekler , su anda da olduklari gibidirler.Melekler buyuyup gelismezler ve bir yasada sahip degillerdir.Kendi orijinal bicimlerinde, nazik vucutlarlardir.Nazik vucutlar anlamiyla kastedilen sey,onlarin elle tutulup kavranamamasidir.Onlar , insanlar ve cinler gibi iclerinde bosluklara sahip degillerdir.Yemezler ve icmezler Bunun icin Ibrahim (^alayhis-salaam)kendisini ziyarete gelen(erkek insanlar gorunumundeki meleklere)yiyecek ikram ettiginde onlar yemediler.Melekler,degisik vucut kisimlarina sahiptirler ,ki bunlar :Ayaklar,omuzlar kulaklar,eller ve kanatlar.Bazi melekler iki, bazisi uc ,bazisi dort kanada sahiptirler.Onurlu melek Jibril 'e bahsedilmis kanat sayisi alti yuz(600) dur.Bu kanatlardan birisi acilacak olursa ,dogu ve bati arasindaki seyleri ortecektir.Allah,meleklerine kendi bicimlerini degistirebilme yetenegi ve gucunu verdi.Erkek tenasul(cinsel) organi olmaksizin, erkek seklinde gorunulebilmelerine ,meleklere izin verilmistir.Cok sevgili Peygamberimize Vahiy'i ogretmeye, onurlu melek Jibril erkek insan biciminde sik sik gorunmustur.Melekler,kadin bicimini almazlar ve meleklerin disi olduguna inananlar kufur icindedirler. An-Najm Suresi,27. ayetinde, Allah'in ifade ettiginin anlami sudur:[Ahiret (ikinci hayat) gunune inanmiyanlar,kadinsil isimler ile melekleri isimlendiriyorlar.(Yani, onlar meleklerin disi olduguna inaniyorlar.)]
    Bazi melekler cok buyuktur.Peygamberimizin bildirdigi ve ^Arsh 'i tasiyan meleklerin biri hakkinda nakledilmis hadith in anlami sudur:<<<Bu melegin kulak memesiyle omuzunun arasindaki mesafe, hizla ucan bir kusun 700 (yedi yuz) yillik ucmasi mesafesine esittir.>>>Ayaklari, 7. Dunya'nin icinde ve vucutlarinin ust kisimlari 7. Gokyuzu'nun ustunde olan,meleklerde vardir.Melekler asla Allah'a itaatsizlik etmezler.Allah'in bu itaatkar kullari, at-Tahrim Suresi 6.ayetinde tanimlanmalarinin anlami sudur:[Onlar, Allah'in emirlerine itaatsizlik etmezler ve emredilmis seyleri aynen yaparlar.]
    Melekler ,insanlar gibi iradeye sahiptirler.Ama melekler sadece Allah'a itaatli olmayi secerler.Melekler,asla gunah islemezler ve emirlerin tamamini yerine getirirler.Harut ve Marut isimli iki melegin gunah isledigi hakkindaki yalnis iddialar gercek disidir.Bazilari iddia etmistir, ki az-Zuhrah isimli bir kadin tarafindan bu iki melek bastan cikarilmis ve sonuc olarak onlar icki icmisler ve zina etmisler.Ayni zamanda iddia edilmistir, ki bu iki melek haksizca birini oldurmusler ve puta secde etmislerdir.Bu iddialarin tamami uydurmadir ve gercek disidir.Boyle bir durum, Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam) tarafindan da dogrulanmamistir.Bu iddialar ; Kur'an ve Hadith 'lere aykiridir.Harut ve Marut isimli melekler hakkinda Islam Dini'nde bahsedilmis olan sudur:Bu melekler, buyu konusunu insanlara ogretmek icin Irak 'in icindeki Babylon 'a inerek gelmislerdir.Bu ogretim,insanlara buyu yapma olanagi saglamak icin olmayip, buyu ile gercek mucize arasindaki farkliligi anlamayi saglamak amaciyladir.
    Melekler,Allah'in yaratmis olduklari icinde, en cok sayiya sahip olan turdur.Melekler,diger yaratilmislardan(ki bunlarin arasinda insanlari,cinleri ve hatta agaclarida sayabiliriz)daha fazla sayiya sahiptirler. At-Tirmidhiyy tarafindan nakledilmis hadith te ifade edilenin anlami sudur:<<<Gokyuzunde, dort parmagin(genisligine)esitliginin disinda bir bosluk yoktur,ki orada bir melegin andigini (ibadet ettigini)bulursunuz.Ya ayakta,yada egilerek veyahutta secde halinde.>>>Kiyamet Gunu'ne kadar , melekler Allah 'a ibadet edeceklerdir.
    Allah, meleklerine ; yiyecek,icecek,uyku ve dinlenme ihtiyaci olmaksizin ve yorulmaksizin Yuce Zati'na itaat edebilmeleri icin bu kuvveti verdi.Allah'in emirlerini aynen yerine getirirler.Her melegin bir gorevi vardir.Onurlu melek Jibril,Allah'in Mesajcilarina, mesaji ileten melektir.Melek Israfil'e , Kiyamet Gunu'nde Sura uflemek gorevi verilmistir.^Asra'il,olum melegidir.Onun gorevi, olum aninda ruh kisinin bedeninden ayrildiginda ele gecirmektir.Ridwan , Cennet'in sorumlusu melektir.Malik, Cehennem'in sorumlusu melektir.Bitkilerin,ruzgarlarin ve bulutlarin sorumlusu meleklerde vardir.Her bir insan ile,kendisini cinin zararindan korumasi icin gorev verilmis sekiz (8) melek vardir.Nakledilen sudur, ki eger bu koruma melekleri olmasaydi ;cin kisiyle, kisinin topla oynamasi gibi oynayacakti.Zabaniyyah, Cehennem'in icinde, kafirlerin iskencesi icin sorumlu meleklerdir.Agaclardan dusen yapraklari yazan ve etrafta dolasan meleklerde vardir.Peygamberimizine selamlar soyleyenlerin mesajini kendisine ulastirmada, meleklerin bir kismida sorumludur.Kadinin rahimiyle sorumlu melekde vardir.Bu melek , cenin 120 gunluk yasa geldiginde ve onun ruhu vucuduna katildigi zaman, ceninin alnina meseleleri yazar.^Arsh ' i tasiyan meleklerde vardir.Rata'il,inanlarin gonlundeki uzuntuyu ferahlatmada gorevli melektir.Melek Isma^il,Onun dogrudan yardimcisi olan ,gokyuzunun biri icindeki 12000 melegin sorumlusudur.Biri mubahlar ile gunahlari ve digeri sevaplari yazan ,her bir kisinin sahip oldugu iki melek vardir.Kabir icinde kisiyi sorgulayan Munkar ve Nakir isimli iki melek vardir ve daha sayamadigimiz bir coklarida....
    Allah, meleklere buyuk bir kuvvet bahsetti.Allah'in onurlu melek Jibril hakkindaki ifade ettiginin anlami sudur:[Jibril, cok gucludur.] Jibril'in kuvvetinin ornekleri arasinda ,Peygamber Lut (^alayhis-salaam)in halkinin sehirlerini nasil yiktigini gosterebiliriz.Onurlu melek Jibril, Alti yuz(600) kanadinin birisinin sadece kenariyla, Peygamber Lut halkinin (4 veya 5) sehirlerini ,zeminden cekip alarak ,onlari birinci gokyuzunun yakinina kadar yukseltmis( Bu gokyuzunde ikamet eden meleklerin kopeklerin havlamasini ,horozlarin otusunu isitecek kadar) ve sonra bu sehirleri ters yuz edip,onlari asagiya Dunya'ya gondermistir.Allah,onurlu melek Jibril'e,Peygamber Lut'un halkinin sehirlerini yok edip,cezalandirmak uzere emir vermistir.Cunku,onlar Peygamberi yalanladilar ve zarar verdiler.
    Butun melekler arasinda cok onurlu melek Jibril, en yuksek dereceli ve degerdedir.Allah'in Mesajcilarina, Mesajci olan melek Jibril'dir.Yani Peygamberlere Vahiy'i getirendir.Cok onurlu melek Jibril,Muhammad(Sallallahu ta^ala ^alayhi wa sallam)Efendimize gelip,kendisine Vahiy'i iletirdi ve Allah'in Peygamberi ,Jibril'in sozlerini isitir isitmez derhal ezberlerdi.Jibril,genellikle bir erkek insan biciminde cok sevgili Peygamberimize gorunurdu.Bununla birlikte, onurlu melek jibril Hira' magarasinin icinde, Peygamberimize Peygamberlik Vahiy'ini getirdiginde kendi asil biciminde gozuktu.Peygamberimiz Jibril'i ilk kez gordugunde bayildi.Cok sevgili Peygamberimiz bayginligi, gordugu seyin korkusundan degil veya Jibril'in kendisine zarar verebilecegi korkusundan degildir.Aslinda gordugunun cok tuhaf ve cok harikulade olmasi hissinden dolayidir.Mi^raj gecesi esnasinda , Sevgili Peygamberimiz Jibril'i birkez daha kendi biciminde gordugunde bayilmamistir.Yukariya yukselirken Peygamberimizin gorecegi harikulade seyleri , Peygamberimizin gormesini hazirlamak icin ve melekler Peygamberimizin kalbini daha guclu yapmak icin yikadilar.Allah Ta^ala, Peygamberimiz Muhammad(Sallallahu ^alayhi wa sallam)Efendimize buyuk bir kuvvet verip,kendisine bu gecedeki alisila gelmis disindaki gorunuslere ve durumlara hazir olmasini sagladi.Melekler, Allah'in yaratmis oldugu gercekten harikulade varliklardir.Eger Mu'min kisi bu yaratilmis melekler hakkinda dusunurlerse, bu onun herseyi yaratan Yaratici'sina olan imanini kuvvetlendirir.

  21. 2007-04-07 #21
    Bir kızı evlendirmek ya da nikâhdan sonra teslim etmek için, onun anne-Babasından, ya da akrabasından birinin: "ağırlık", "başlık", "kaftanlık", "abilik", "dayılık" gibi adlarla para, ya da başka birşey alması, rüşvet türünden olduğu için haramdır: Bu aynı zamanda şerefli yaratılan bir insanı, meta' gibi parayla satmak anlamına da geldiğinden, çok çirkin bir şeydir. Bir babanın kızına, onu parayla satmasından daha büyük hakareti düşünülebilir mi?

    Işin garibi, Anadolumuzun birçok yöresinde bu uygulama vardır ve adına da açıktan açıga "satmak" tâbir olunur. Imam-Hatip Okulu'nun iki yılını okuduğum Yozgat'ta, sınıf arkadaşımın; "ablamı bu sene sattık" sözünü çok ilginç bulmuştum ve hâlâ unutamıyorum.

    Işin bir diğer kötü yönü daha vardır: Islâm'ı her fırsatta lekelemek isteyen egemen güçler, Anadolu'daki bu uygulamayı, ustaca ifadelerle Islâm'danmış gibi gösterir ve İslâm'dan çok kendilerine yakın olan bu cahillerin suçunu İslâm'a malederler. Bu uyguIamayı yapanlar, bir de buna sebep oldukları için sorumludurlar.

    Ancak dügün hazırlıkları ve işlerinin yürümesi için, anlaşma ile, hizmet bedeli olarak verilen şey başlık değildir, damat onu geri alamaz. Halbuki başlıkparası olarak verdiği eşya ve parayı geri almak hakkıdır. Peşin değil de, sonradan vereceğini söylemişse, hiç vermemek de hakkıdır. Vermezse hiçbir şey gerekmez.

    Başlıkparasını, yerinde anlatacağımız mihirle de karıştırmamak gerekir.

  22. 2007-04-07 #22
    Günümüzün ekonomik koşullarında insanları istismar ederek onların üzerinden para kazanmak isteyenlerin kendilerine takındıkları ad…

    Medyum, normal bir insanın beş duyusuyla algılayabildiğinden daha fazlasını algıladığı, bazı özel yeteneklere sahip olduğunu söyleyen kimselere medyum denmektedir. Bunların en belirgin özellikleri gaybdan haber vermeleri, hali hazırda olmayan kişilerle meditasyon (derin düşünme) denilen bir çeşit haberleşme kurmalarıdır.

    Medyum, cinci hoca, kâhin, falcı vs. adı ne olursa olsun, bu kişilerden sâdır ola her harikulâde olay kendilerinden olmayıp cinlerle ya da cinlerin kendilerini sahiplenmesiyle ortaya çıkan şeylerdir

  23. 2007-04-07 #23
    Allah'ın yarattığı canlılara karşı insanda varolan acıma, merhamet etme duygusudur. İnsandaki şefkat duygusunun kaynağı, Allah'ın Rahmân, Rahîm, Erhamurrâhimîn isimlerinde ifadesini bulan ilâhî rahmettir.
    Yeryüzündeki bütün canlılar Allah'ın rahmet ve şefkatiyle varlıklarını devam ettirirler. "Allah rahmeti yüz parçaya ayırdı; doksandokuzunu kendi katında tuttu, birini dünyaya indirdi. Bütün canlılar bu bir parçadan istifade ederek hemcinslerine şefkat gösterirler. At, yavrusu memesini emerken başına değmesin diye ayağını kaldırır" (Buhâri) hadisi, bu duygunun sadece insanlara has olmayıp, hayvanlarda da bulunduğunu açıklamaktadır. Bütün canlıların hissettiği bu duyguyu, onların en üstünü, eşref-i mahlûkat olan insanın daha güzel bir şekilde hissetmesi gerekir. Zaten İslâm, yaratana hürmet-mahlûka, yaratılmışlara şefkat temellerine dayanan bir dindir. Çünkü mahlûkatın hepsi Allah'a aittir. İyi bir müslümanın müşfik, şefkatli olması gerekir

  24. 2007-04-07 #24
    Mümin bir kimse her şeyden önce helâl ve temiz olan şeyleri tüketmek zorundadır. Yediği veya kullandığı şeylerde maddî ve manevî bir kir bulunduğu takdirde yaptığı ibadetlerin kabul edilmeyeceğini Hz. Peygamber haber veriyor. Esasen Kur'an'ın ifadesine göre, ta Hz. Âdem'den beri bütün peygamberler helal ve temiz şeylerin yenmesi emredilmiştir. Allah Teâlâ,

    "Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, faydalı iş işleyin. Doğrusu ben, yaptığınızı bilirim."

    "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yeyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır" buyuruyor.

  25. 2007-04-07 #25
    Hiçbir baba evlâdına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz." (Tirmizi)

    İnsanın âilesine karşı sorumlu olduğu maddî ihtiyaçlarının yanında bir de mânevî ihtiyaçları vardır. Onlara inanmaları gereken iman esaslarını ve uymaları gereken ahlâk esaslarını öğretmek, ebeveylerin sorumluluğu altındadır. Esasen bu mânevî ihtiyaçların temin edilmesi daha mühimdir.

    Allah Teâlâ'nın bizlere büyük ihsanı ve lütfü olan çocuklarımızı, gözümüzün nuru, kalbimizin neşesi ve hayatımızın bir süsü olarak biliriz. Ne var ki bu, son derece değerli olan yavrularımız için yeterli değildir. Onları iyi eğitip güzel terbiye etmek, iyi ahlâk sahibi bir kişiliğe kavuşturmak gibi yerine getirmemiz gereken önemli pek çok sorumluluklarımız vardır. Zira Allah (c.c), bizi bunlardan sorguya çekecektir. Bu sorumlulukları yerine getirmek, bizim için ebedî mükâfat sebebidir.

  26. 2007-04-07 #26
    AMEL-İ SÂLİH



    İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah'ın rızasına sebep olacak, haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış olduğu davranışlar .

    "Amel", iş manasına gelir. "salih" ise, elverişli, yararlı, yarayışlı demektir. Dolayısıyla amel-i salih; kişiye ahiret saadetini sağlamaya, Allah'ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah katında bir değer ifade eden davranışlardır .

    İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan salih amellerdir. Amel-i sâlih Kur'an-ı Kerîm'de doksan küsür yerde doğrudan doğruya veya dolayı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden sözeden ayetler genellikle, önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep "İman edip salih amel isleyenler..." şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar. iman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, salih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur

    Bir müslümanın imanını salih amellerle bütünleştirmesi, dünya ve ahiret hayatına bağlı olarak bütün davranışlarını güzelleştirmesi gerekir. İslam'ın müminlerden istediği iman ve salih amel budur. Nitekim Cenâb-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de kurtuluşa erebilecek kimseleri şöyle tanıtıyor: "Asr'a yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna." (el-Asr, 103/1-3). "Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenler, yaratıkların en hayırlısıdırlar." (el-Beyyine, 98/7). Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi imanın yanında mutlaka salih amel gerekir. Bu da İslâm'ın bütün emir ve yasaklarının yeryüzünde uygulanması, insanların hayatına hakim kılınması için gereken amelî ve sözlü tebliğdir. Allah'ın emirlerini uygulayıp, bunları kendi nefislerinde yaşayarak toplumda yerleşmesi için çalışmak amel-i salihtir. En hayırlı yaratık olmanın şartı budur. Kur'an-ı Kerîm'de salih amel'den söz eden bütün ayetlerde hemen hemen önce imandan söz edilmektedir.

    "Kadın, erkek iman etmiş olarak kim salih amel islerse ona güzel bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz. " (en-Nahl, 16/97).

    "İşte o gün hükümranlık Allah'ındır, O. aralarında hükmeder. İnanıp salih amel isleyenler, en güzel Cennetlerdedir." (el-Hacc, 22/56).

    "İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini örteriz. Onları yaptıklarından daha güzeli ile mükâfatlandırırız." (el-Ankebût, 29/7).

    "İman edip salih amel isleyenleri iyilerin arasına koyarız. " (el-Ankebût, 29/9).

    Amel-i salih ister istemez ihlâsı çağrıştırır, işin salih olması ancak Allah rızasının mutlaka gözetilmesi ile gerçekleşir. Amel, Allah rızası için olacak ve insan bu amelinin karşılığını yalnız Allah'tan isteyip yalnız ondan bekleyecektir. İnsanların hoşnutluğunu ve beğenisini kazanmak için yapılan ameller asla amel-i salih değildir. Zira buradaki niyet bozukluğu insanı ihlâssızlığa ve riyaya götürür. Riya ile yapılan amellere ise Cenâb-ı Hak iltifat etmez ve karşılığını da vermez.

    Amel-i salih, Allah'ın rızası gözetilerek yapılmış bir amel olursa kişinin duasının kabul olunmasına sebep ve vesile olabilir. İnsan sıkıntı anlarında daha önceden yapmış olduğu salih bir amelden dolayı Allah'ın izniyle sıkıntıdan kurtulabilir.

    Bu hususta müttefekun aleyh olarak nakledilen hadis meşhurdur. Pek uzun olan bu hadiste kısaca şu olay anlatılır: "Üç kişi yağmurdan korunmak için bir mağaraya girerler ve mağaranın ağzına bir taş yuvarlanıp mağaranın kapısı kapanır. Duadan başka çareleri yoktur. Onlardan birisi anne-babasına hürmette en ufak bir kusurda bulunmadığını, diğeri çalıştırdığı işçinin hakkına son derece riayet ettiğini ve kendi uhdesinde kalmış olan işçinin hakkını yine onun namına çalıştırıp büyük bir meblağ:olarak yıllar sonra ona verdiğini, öbürü ise her türlü imkân ve uygun bir ortam mevcut olduğu hâlde zina etmediğini, bütün bunları da sadece Allah rızası için yaptıklarını söyleyerek o sıkıntının giderilmesini dilerler. Sonunda Allah'ın izniyle tas yuvarlanır gider ve onlar da kurtulur" (Buhârî, Edeb, 5; Müslim, Zikir, 100). Burada bizler için ibretler mevcuttur: Kişi sıkıntıya düşebilir. O anlarda Allah'a dua ederken zikretmesi gereken amel-i salihi bulunmalı, o güne kadar kişi, amel defterine bu türden ameller kaydettirmelidir. ihlâsla yapılan amel, inciye benzer. Ne kadar küçük olursa olsun o yine de çok kıymetlidir.

    Allah, kendisine ulaşmamız için vesileler aramamızı emreder (el-Mâide, 5/35). "Vesile" kelimesinin akla getirdiği mana ise Allah'ı razı edecek amel vb. dir. (İbn Kesîr, Tefsir, II, 563).

    Bu arada hayırlı evlâd da amel-i salih cümlesinden sayılmıştır. Hayırlı evlâd yetiştirmek zamanımızda müslümanlar için hayli önem arzeden bir meseledir. Resulullah (s.a.s.): "İnsan ölünce ameli kesilir (amel defteri kapanır). Ancak üç şey müstesna (onlar yazılmaya devam eder): Sadakayı cariye (insanların uzun zaman istifade ettiği çeşme, yol, köprü, hastahane, cami...), kendisinden istifade olunan ilim (kitap vb.), kendisine duacı olan salih evlâd" buyurmuştur (Ebû Dâvud, Vesâyâ; 14; İbn Mâce, Mukaddime; 20). Evlâtların, amel-i salih olacak şekilde yetiştirilip ardımızdan bizlere hayır dua eder bırakılması önemli görevlerimizdendir .

    Bunun aksine, makbûl olmayan çocuklara "amel-i gayr-i salih" denilmiştir. Hz. Nûh (a.s.), kendisine isyan edip gemiye binmediği için sularda boğulan oğlunu tufandan sonra yeniden Allah'tan isteyince Allah'u Teâlâ cevaben "Ey Nûh, o, senin ailenden değildir. Çünkü o, amel-i gayri salih (salih olmayan bir amel-sahibidir..." (Hûd, 11/46) buyurdu.

    Ameli salih, imanın tabii bir semeresidir. Eğer bir kalpte iman yerleşmiş ise, bu imanın gerektirdiği hareketler, yavaş yavaş ve kendiliğinden tezahür etmeye başlar. Bu kaçınılmazdır. Çünkü iman sadece dil ile ikrar edip monoton bir hayat tarzını benimsemek demek değil; bilâkis dil ile ikrarın yanında, müspet ve hareketli bir gerçekten ibarettir. Salih amelde, vicdanda yer eden imanın, vakit kaybetmeden kendini dış dünyaya açıklaması demektir. İslâm'da sözü edilen iman, işte bu şekilde salih amellerle tamamlanan bir imandır. Bu imanın pasif kalmaya asla tahammülü yoktur. Müminin içinden çıkıp dışına aksetmesi gerekir. Eğer bir iman, bu tabii hareketi sağlayamıyorsa, o ya sahtedir veya ölüdür. İman, güneşten uzak kapalı bir kutuda yetiştirilmeye çalışılan çiçek misali, sadece kişinin iç dünyasında gizlenip kalamaz. Böyle bir iman yok olmaya mahkûm veya ölüme terkedilmiş demektir. O. ancak salih ameller ile beslendikçe kuvvet kazanır ve hayat bulur.

    İmanın kıymeti buradan gelmektedir. iman; amel, hareket, bina ve imar işidir. Kişiyi Allah (c.c.)'a yöneltir.

    "İnanıp salih ameller işleyenlere gelince. Onların yaptıklarına karşılık, varacakları Cennet konakları vardır. " (es-Secde, 34/19).

    "İnanıp salih amel işleyenler, Cennet bahçelerindedirler. Rablerinin katında onlara diledikleri verilir. İşte büyük lütuf budur." (eş-Şûrâ, 42/22).

    "Kim salih amel işlerse lehine, kim kötü amel işlerse aleyhinedir. " (Fussilet, 41/46). "Allah'a iman edip salih amel işleyenlerin günahları affedilir. " (et- Teğabun, 64/9).

    "Allah, yeryüzüne salih kullarım vâris ve hakim olacaktır, diye hükmetmiştir. " (el-Enbiyâ, 21/105).

  27. 2007-04-07 #27
    ASHÂB



    Peygamber Efendimize iman ederek O'nu gören ve müslüman olarak ölen kimseler.

    Lügat itibariyle ashab, arkadaş manasına gelen "sâhib" kelimesinin çoğuludur. İslâm ıstılâhında "Hz. Peygamber'in arkadaşları" için, daha geniş kapsamıyla Resulullah'ı gören müminler için kullanılmıştır. Sahabî ve çoğulu olan sahabe terimleri de aynı manayı ifade eder.

    Sahabî sayılabilmek için az da olsa Resulullah ile görüşmek şarttır. Bu sebeple Hz. Peygamber döneminde yaşamış, O'na iman etmiş, hatta O'nunla haberleşip yazışmış, O'na destek sağlamış kişiler ashâbtan sayılmaz. Meselâ o dönemin meşhur Habeşistan Kralı Necâşî Ashame böyledir. İyiyi kötüden ayırdedebilecek temyîz yaşında Peygamber Efendimiz'i gören çocuklar ise ashabtandır. Meselâ Hz. Peygamber'in iki torunu Hasan ile Hüseyin'in durumu böyledir. Hz. Peygamber'e iman eden ilk kişi olarak ilk sahabî, Resulullah'ın mübarek eşi Hz. Hatice'dir. Son sahabî ise, genellikle kabul edildiğine göre 100/719 senesinde vefat eden Ebü't-Tufeyl Âmir b. Vâsile el-Leysî el-Kinânî'dir. Bu tarihten sonra yaşayan bir sahabînin varlığı bilinmemekle beraber İslâm âlimleri, Hz. Peygamber'in hayatının sonlarında söylediği: "Yüz sene sonra bugün yaşayanlardan hiç kimse hayatta kalmayacaktır. " (İbn Hacer, el-İsâbe, Mısır 1328, I, 8) hadîsine dayanarak ashabın bulunabileceği son zaman sınırı olarak 110/729 senesini belirlemişlerdir. İslâm aleminde çok sonraki dönemlerde bile zaman zaman görüldüğü gibi artık bu tarihten sonra sahabî olduğunu iddia edenler çıksa da onlara itibar edilmez. Sahabenin mutlaka Hz. Peygamber (s.a.s.)'i bir an da olsa görmüş veya sohbetinde bulunmuş olması gerekir. Amâlık, sağırlık veya dilsizlik gibi sebeplerle, görme ve sohbetten biri gerçekleşemezse, bu durum sahabî olmaya engel değildir. Nitekim Ashabın ileri gelenlerinden ve Peygamberimiz'in müezzinlerinden olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm, âmâ olduğu için Hz. Peygamber'i görememiş fakat, sohbetlerinde bulunmuştur.

    Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmek şarttır. O'nu (s.a.s.) rüyasında görenler sahabi sayılmaz.

    Hz. Peygamber (s.a.s.)'i kendisine peygamberlik gelmeden önce gören veya O'nunla sohbet eden, fakat peygamberlikten sonra göremeyen kişi de sahabî sayılmaz.

    Peygamberlikten sonra Resulullah (s.a.s.)'i gören kimsenin müslüman olması ve daha sonra dinden çıkmış olmaması gerekir. Binaenaleyh; henüz müslüman değilken Peygamberimizi gören bir kimse daha sonra müslüman olsa ve Hz. Peygamber (s.a.s.)'i göremese, sahabi sayılmaz. Yine, müslümanken Hz. Peygamber (s.a.s.)'i gören ve sahabî olan bir kişi, daha sonra irtidat edip dinden çıksa, sahabîlikten de çıkar. Ancak, tekrar müslüman olur ve Hz. Peygamber'i görürse yine sahabî olur.

    İslâm'ın en güzel ve doğru bir şekilde öğrenilebilmesi için Hz. Peygamberin, dolayısıyla Ashab-ı Kirâm'ın hayatını iyi bilmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O'nunla içiçe yaşamış olan Ashab-ı Kirâmın hayatında müslümanlar için çok güzel örnekler vardır. Alimler, Hz. Peygamberin hayatını tafsilatlı bir şekilde tesbit ettikleri gibi, ashabın hayatıyla ilgili bilgileri de tesbite gayret etmişlerdir. İslâm'ın ilk asırlarından itibaren sahabe biyografilerini tesbit için pek çok eser yazılmıştır. Bu kitaplarda sahabe, ya Hz. Peygambere yakınlık ve fazilet derecelerine göre veya isimlerine göre alfabetik bir şekilde ele alınmıştır. Bu tür kaynaklarda toplam olarak ancak, 10.000 kadar sahabenin hayatı hakkında bilgi verilmektedir. Aslında ashabın sayısı kesin olarak tesbit edilebilmiş değildir. Ancak genellikle Hz. Peygamber vefat ettiği zaman 114.000 sahabînin bulunduğu kabul edilir. Hayatları kitaplara geçen sahabîler; tanınan, bilinen, çeşitli özellikleriyle meşhur olan kimselerdir. Hayatlarıyla ilgili bilgiler sonraki asırlara intikal etmeyen veya Mekke-Medine gibi önemli merkezlerden uzakta yaşıyan sahabîlerin isim ve hayatları bu kaynaklarda yer almamıştır .

    Hz. Peygamber'in arkadaşları ve yakın dostları olan Sahabe-i Kirâm, O yüce Peygamber (s.a.s.)'in şahsiyet ve dostluğundan çok istifade etmiş, kendilerine örnek alarak O'nun istediği gibi müslüman olmaya çok gayret göstermişlerdir. İslâm'ın güçlenip yayılması için canlarıyla başlarıyla çalışmışlar, bu yolda, ölüm de dahil olmak üzere hiç bir şeyden çekinmemişler, Allah ve Resulunu, çoluk-çocuklarından, mallarından, hatta canlarından daha çok sevmişlerdir; Allah yolunda hiç çekinmeden yurtlarından hicret etmiş ve kanlarını akıtarak canlarını vermişlerdir. Böylece Ashab-ı Kirâm'ın, Hz. Peygamber'le beraber olmaktan kazandıkları üstünlükleri ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu ve benzeri özelliklerinden dolayı sahabe, Kur'an-ı Kerîm'in müteaddit yerlerinde bizzat Allah'u Teâlâ tarafından, hadîsi şeriflerde de Peygamberimiz tarafından methedilmektedir.

    "Böylece sizi (Ashab-ı Kirâm) vasat bir ümmet yapmışızdır; insanlara karşı hakikatin şahitleri olasınız, bu Peygamber de sizin üzerinize tam bir şahit olsun diye" (el-Bakara, 2/143).

    "Siz (sahabe) insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız... " (Âli İmrân, 3/ 110) .

    "İslam'da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar yok mu? Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'dan razı olmuşlardır. Allah bunlar için, kendileri içinde ebedî kalıcılar olmak üzere, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. İşte bu, en büyük bahtiyarlıktır" (et-Tevbe, 9/100).

    "O ağacın altında müminler sana bey'at ederlerken, andolsun ki Allah onlardan razı olmuştur da kalplerindekini bilerek üzerlerine manevî bir kuvvet (moral) indirmiş ve onları yakın birfetih ile mükâfatlandırmıştır" (el-Feth, 48/28)

    "Muhammed Allah'ın Resulu'dur. O'nunla beraber olanlar (ashab) da kâfirlere karşı çetin ve metin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû' edici, secde edici olarak görürsün. Onlar Allah'dan daima fazl-u kerem ve rıza isterler. Secde izinden meydana gelen nişanları yüzlerindedir..." (el-Feth, 48/29)

    Ehl-i Sünnet nazarında ashabın büyük bir değeri vardır. Bu ve bunlara benzer bir çok Kur'an ayetinde açıkça veya îmâ ile ashabın faziletinden bahsedilmiştir. Peygamber Efendimiz'in pek çok hadîslerinde toplu olarak, ya da fert fert ashabın faziletine yer verilmiştir ki, hemen hemen bütün ilk ve mûteber hadîs kaynaklarında bu hadîsler, "Fedâilü's-Sahabe= Sahabenin Faziletleri': veya benzeri başlıklar altında toplanmıştır. Meselâ bu hadîslerinden birisinde Peygamber Efendimiz: "Nesillerin en hayırlısı, benim neslimdir. " buyurmuştur. (Buhârî, Fedâilü Ashabi'n-Nebî, 1; Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 210-215)

    Bir başka hadîslerinde de şöyle demiştir: "Ashabım hakkında Allah'tan korkun, ashabım hakkında Allah'tan korkun! Benden sonra onları kendinize hedef haline getirip düşmanlık etmeyin! Kim onları severse bana olan sevgisinden dolayı sever. Kim de onlara kin beslerse bana olan kini dolayısıyla böyle yapar. Kim onlara eziyet ederse bana eziyet etmiş olur. Kim bana eziyet ederse Allah'a eziyet etmiş demektir. Her kim de Allah'a eziyet ederse çok geçmeden Allah onun belâsını verir" (Ahmed b. Hanbel V, 57).

    Peygamber Efendimiz'in Allah'tan alarak tebliğ ve yaşayışında tatbik ettiği veya bizzat kendisinin koyduğu dînî esasların, daha sonraki müslüman nesillere ancak ashaba dayanan sıhhatli nakillerle ulaşabildiği düşünülecek olursa, İslâm açısından ashab-ı kirâmın gerçekten bu övgülere ve kendilerine saygı gösterilmesi konusundaki ikazlara lâyık oldukları açıkça anlaşılır. Bu sebeple ashabtan birinden bahsederken isminin arkasından "Radıyallâhü anh = Allah ondan razı olsun!" demek, bize düşen saygı görevinin gereğidir. İslâm dîninin sıhhatli bir şekilde sonrakilere aktarılmasında temel unsur ashab olduğu içindir ki Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Kur'an ve Sünnet'in de övgüsüne nail olan ashab-ı kirâm, tamamıyla adalet ve itimat sahibidirler.

    Sahabe-i Kirâm bir pervane gibi Peygamberimiz'in etrafında dolaşır ve O'ndan (s.a.s.) bir şeyler öğrenmeye gayret ederdi. Çeşitli dünya meşgalelerinden dolayı Hz. Peygamber'in yanına gelemeyenler, ertesi günü başkalarına sorarak eksiklerini giderirlerdi. Bazıları İslâm'ı öğrenmek için, boğaz tokluğuna Peygamberimizi (s.a.s.) takip eder bazıları da Efendimiz'in sözlerini yazarak tespit etmeye çalışırdı. Ashab, Hz. Peygamber'i dinlerken sanki başlarında birer kuş var da, hareket etseler uçup gidecekmiş gibi pür dikkat kesilir, ayrıldıktan sonra da duyduklarını daha iyi öğrenebilmek için aralarında müzakere ederlerdi.

    İslâm'dan önceki ümmetler, peygamberlerinin hayatı, sözleri ve davranışları ile ilgili bilgileri daha sonraki nesillere sıhhatli bir şekilde ulaştıramamışlardır. Diğer hususlarda olduğu gibi, müslümanların bu hususta da üstünlüğü vardır. Ve bu üstünlük Ashab sayesinde olmuştur. O da, Hz. Peygamber'in hayatı ile ilgili -en ince ayrıntısına kadar- bilgileri, O'nun sözlerini, davranışlarını, takrirlerini, ahlâkî ve cismanî özelliklerini... sonraki nesillere sağlıklı bir şekilde aktarmadır. Bugün, Hristiyanlar Hz. İsâ'nın, Yahudiler Hz. Mûsâ'nın sözlerini -İncil ve Tevrat dışındakileri- ancak kulaktan dolma, esâtîr (uydurulmuş hikâyeler) halinde, mesnetsiz bilgiler olarak elde edebilmektedirler. Halbuki müslümanlar, Peygamberimiz'in binlerce, onbinlerce hadis ve sünnetine, senedli bir şekilde ve tâ o zamana kadar uzanan yazılı belgeler halinde sahip durumdadırlar. Müslümanlar bunu Ashab'a borçludur. Onlar, Peygamberimiz'den duydukları, yazdıkları hadisleri hiçbir değişikliğe uğratmadan, kendilerinden sonrakilere ulaştırmışlar ve bunu bir ibadet vecdi ile yapmışlardır. Daha sonra gelen nesiller de hadisleri aynı şekilde bir sonrakilere naklederek günümüze kadar sağlam bir şekilde gelmesine hizmet etmişlerdir .

    Peygamberimiz'in vefatından ve Hz. Ömer zamanındaki fetihlerden sonra İslâm devletinin muhtelif bölgelerine dağılan bazı sahabîler, oralarda bereketli birer ilim merkezi oluşturmuşlar ve yeni müslüman olanlara İslâm'ı ve Hz. Peygamber'in sünnetini öğretmişlerdir. Böylece, İslâm dininin sağlam bir şekilde Arap yarımadası dışına yayılması da, Ashab'ın yaptığı hayırlı hizmetlerdendir.

    Ancak Ashab'ın İslâm'a girişleri ve hizmetleri, İslâm uğruna çektikleri çileler ve gösterdikleri çabalar, hicretler ve gazvelerdeki durumlarının üstünlüğü yanısıra; her şeye rağmen birer insan oldukları da gözönünde bulundurulduğunda, Ashab'ın hepsinin birbiri ile aynı değerde olmayacağı âşikardır. Bu bakımdan, farklı görüşler de bulunmakla beraber derece itibâriyle ashab-ı kirâm genellikle oniki tabakaya ayrılmıştır:

    1. Aşere-i mübeşşere (Cennet'le müjdelenen on sahabî ki bunların başında ilk dört halife gelir) ve Hz. Hatice, Hz. Bilâl gibi ilk müslüman olanlar,

    2. Hz. Ömer'in müslüman oluşu sırasında müşriklerin Dâru'n-Nedve'de durum müzakeresi yaptıkları zamana kadar müslüman olanlar,

    3. I. ve II. Habeşistan hicretine katılan ashab,

    4. I. Akabe Bey'atı'nda bulunan sahabîler,

    5. II. Akabe Bey'atı'na katılanlar,

    6. Peygamber Efendimiz, hicreti sonunda Kubâ'ya geldiği zaman orada

    Resulullah'a kavuşup Medine'ye yerleşen muhacirler,

    7. Bedr Gazvesi'ne katılan Ashabı Kirâm,

    8. Bedr Savaşı ile Hudeybiye Musâlahası arasında hicret edenler,

    9. Hudeybiye'de yapılan Bey'atü'r-Rıdvân'a* katılanlar,

    10. Hudeybiye Musâlahası ile Mekke fethi arasında hicret edenler,

    11. Mekke'nin fethedilmesi üzerine müslüman olan Kureyşliler,

    12. Hz. Peygamber'i Mekke Fethi sırasında, Vedâ Haccı'nda veya bir başka yerde gören çocuklar (Hâkim en-Neysâbûrî, Ma'rifetü Ulûmi'l-Hadîs, Beyrut 1977 s. 22-24)

    Diğer taraftan Ashab arasında büyük değeri haiz olanlar, Muhacirun (Mekke Fethi'ne kadar Medine'ye hicret edenler) ve Ensar (Hz. Peygamber'e ve müslümanlara kucak açıp destek olan Medineli müslümanlar) diye adlandırılan iki temel zümre olmuştur .

    İslâm âleminde, Ashab'ın faziletine, menkıbelerine ve hayatlarına dair bir çok eser yazılmıştır. Bunlar içerisinde en hacimli ve muhtevalısı, İbn Hacer el-Askalânî'nin (ö. 852) el-İsâbe fi Temyîzi 's-Sahabe adlı kitabıdır. Bunun dışında şu iki kaynak da büyük önem taşımaktadır:

    İbn Abdilberr (ö. 463), el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashab;

    İbnu'l-Esîr (ö. 630), Üsdu'l-Gâbe fî Ma'rifeti's-Sahabe

  28. 2007-04-07 #28
    Mehdi meselesi, Deccal meselesi gibi halkın dilinde çok dolaşan ve münakaşa götüren bir meseledir. Kimi Mehdi gelmiştir, kimi gelmememiştir, fakat gelecektir, kimi Mehdi diye bir şey yoktur, kimiyse Mehdiyi inkar eden kafirdir demektedir. Bunun için meseleyi ele alıp, Peygamber (s.a.v.)'in hadislerine ve Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'ın cumhurunun görüşlerine dayanarak gerçeği açıklamaya gayret edelim istedim. Şöyle ki:

    Tarih boyunca müslümanlar arasında Mehdi inancı pek yaygın bir şekilde süregelmiştir. Bu inanca göre ahir zamanda ehli beytten bir zat ortaya çıkacak, müslümanlar kendisine biat edip, etrafında toplanacak ve bütün İslam memleketlerini birleştirip hakimiyetini sağlayacaktır.

    Bu inanç gerçekten doğrudur. Çünkü; her ne kadar Buhari ile Müslim Mehdi hakındaki hadislere yer vermemiş iseler de, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, al-Bezzar, Hakim ve Taberani gibi büyük muhaddisler onları tesbit etmişlerdir. Bu hadislerin bir kısmı zayıf ise de, bir kısmı sahih ve diğer bir kısmı da hasendir. Şevkani gibi bazı alimlerin dediklerine göre Mehdi hakkındaki Peygamber (s.a.v.)'in sözü kesindir ve sabittir. İbn Haldun gibi bazı kimseler Mehdi hakkında varit olan hadislerin tümünü zayıf olarak görmüşlerse de bu doğru değildir.

    Mehdi hakkında varit olan hadislerin bir kısmı şunlardır:

    1) Abdullah, Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Dünyada yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya ehli beytimden birisini göndermek için Allah (c.c.) o günü uzatacaktır" (Ebu Davud).

    2) Ali (ra) , Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    "Zamandan sadece bir gün kalsa bile Allah (c.c.) mutlaka ehli beytimden bir adamı gönderecek ve o zulmün yeryüzünü kapladığı gibi adaletle dolduracaktır" (Ebu Davud).

    3) Ümmü Seleme Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mehdi ehli beytimden Fatıma'nın evladındandır" (Ebu Davud).

    4) Ebu Said'i Hudri'den: "Mehdi bendendir. Açık alınlı, kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracaktır.O yedi sene hükmedecektir."

    5) Ebu İshak, Ali (kv)'nin oğlu Hasan'a bakarak şöyle dediğini rivayet ediyor: "Oğlum Peygamber (s.a.v.)'in dediği gibi bir büyüktür. Onun sulbünden Peygamberin ismiyle isimlendirilen, ahlak bakımından O'na benzeyen fakat her yönden yaratılışta benzemeyen bir adam çıkacaktır."

    6) Abdullah (ra), Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ehl-i beytimden ismi benim ismime benzer bir adam araplara hakim olmadıkça dünya gitmez (Kıyamet kopmaz)" (Tirmizi).

    7) Ebu Said el-Hudri'den rivayet edilmiştir: "Peygamber (s.a.v.)'in vefatından sonra büyük bir olayın olacağından endişe ettik. Bu sebeple Peygamber (s.a.v)'e durumu sorduk. Cevaben buyurdu ki:

    -"Benim ümmetimde Mehdi vardır. Çıkıp beş, yedi veya dokuz yaşayacaktır." Ravi:

    -"Bu nedir?" (Yani beş, yedi veya dokuz nedir? Gün mü, aynı sene mi?) diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.):

    -"Senedir", dedikten sonra, "Adamın biri gelip ey Mehdi bana ver, bana ver diyecek o da kaldırabileceği kadar eteğini dolduracaktır" (Tirmizi).

    8) Ali (kv) Resulüllah (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

    "Mehdi ehli beyttendir, Allah onu bir gecede ıslah eder" (İbn Mace).

    9) Said b. Müseyyeb diyor ki: Biz Ümmü Seleme'nin yanında Mehdi konusunu ele aldık, bunun üzerine Ümmü Seleme:

    -"Peygamber (s.a.v.)'in Mehdi Fatıma'nın evladındandır, dediğini işittim" dedi. (İbn Mace)

    10) Enes b. Malik'ten: Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediğini işittim:

    "Biz Abdülmuttalip oğulları ehli cennetin büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi" (İbn Mace).

    11) Sevban: Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

    "Siyah sancakların Horasan tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah'ın halifesi Mehdi vardır"(Ahmed ve Beyhaki).

    Mehdi hakkında varit olan hadislerin bir kısmını numune olarak zikrettik. Umum müslümanların inancı, fakihlerin görüşü ve ahad da olsalar bu kadar hadis Mehdi'nin sübutu için kafidir. Ancak Mehdi hakkında varit olan hadislerin bazıları zahiren birbiriyle çatışmaktadır. Çoğu Mehdi'nin Fatıma'nın zürriyetinden olacağını belirtiyor. Bazısı Mekke ve Medine'den söz ederken, bazılarıysa Horasan'dan bahsediyor. Bunun için Mehdi ile ilgili hadisleri okuyan tereddüde düşüyor.

    Deccal hakkında varit olan hadisler arasındaki zahiri çelişki, Deccal'ın bir değil bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak hadislerin yol açtığı tereddütler ifade edilmiştir. Mehdi hakkındaki hadisler arasındaki çelişkinin de, Mehdi'nin bir değil, bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak ortadan kaldırılmasına bir mani yoktur. Yani Mehdi bir değil, bir kaç kişidir. Bütün hadislerin bir tek Mehdi'ye hamledilmemesi gerekir.

    Hülasa: İbn Hacer gibi zevatın ifade ettiklerine göre bir çok Mehdi vardır. Her zamanda bir iki Mehdi bulunabilir. Yalnız ahir zamanda gelecek olan büyük Mehdi birdir. Henüz gelmemiştir. Ne zaman geleceğini Allah (c.c.)'dan başka kimse bilemez. Hatta Ahmed b. Zeyn-i Dehlan bu hususta Mehdi'nin bile kendisinin Mehdi olduğunu bilemeyeceğinden bahisle şöyle diyor:

    "Mehdi'nin gelişini belli bir seneyle sınırlamak doğru değildir. Çünkü bu gaybi bir husustur, gaybi da Allah^dan başka kimse bilemez. Ne zaman geleceği hususunda Şari'den bir nas varit olmamıştır. Geçmiş alimlerden bir çoğunun tahminlere istinaden Mehdi'nin çıkışı için vakit tayin etmeleri hatadan beri değildir. Bu görüşler Peygamber (s.a.v.)'in Mehdi hakkındaki onun bir gecede çıkıp alemi ıslah edeceği hadisine dayanır. Mehdi'nin bizzat kendisi bile Allah (c.c.) beyan etmedikçe beklenen Mehdi'nin kendisi olduğunu bilemez"

  29. 2007-04-07 #29
    MELEKLERE İMAN



    Melek; erkeklik ve dişilik özelliği olmayan, yemeyen, içmeyen, evlenmeyen, doğmayan, doğurmayan, normal gözle görülmeyen, Allah'ın emirlerine itaat eden yaratıklardır.

    Arap dili uzmanlarına ve bazı İslâm âlimlerine göre "Melek", arapça bir kelime olup, "Elûk" veya "Elûke" kökünden gelir. Elûk, "götüren", elûke ise "haber götüren" manâsınadır. Çoğulu "melâike" gelir. Ancak "melek" kelimesinin, Arapça'da bazan, hem tekil, hem çoğul manasında cins ismi olarak kullanıldığı da görülür. Bu kelimenin kökü sayılan "elk", aslında, "risalet" yani "elçilik"; melekde, "elçi" demektir. Kelime önce, mef'al vezninde "melek" idi. Sonra hemze "lâm" harfinden sonraya alınarak "melek" olmuş; daha sonra hemze de kaldırılarak "melek" haline getirilmiştir. Bu gibi değişikliklere Arapçada çokça rastlanır.

    Müfessir İbn Hayyâm ve dilcilerden Rağib el-İsfahânî, melek kelimesinin, "kuvvet ve iktidar sahibi" anlamına gelen "melk" veya "mülk" kökünden türetildiği görüşündedirler. Dolayısıyla melek kelimesi lügat bakımından; haberci, elçi, kuvvet ve iktidar sahibi, tedbir ve tasarruf manalarına gelmektedir. İslâm dininde ise; melek denince, akla önce, peygamberlere gönderilen ilâhî elçiler; sonra, insanlar ve kâinat üzerinde Allah (c.c.) namına tasarrufta bulunan ve O'nun emirlerini ve verdiği vazifeleri aynen yerine getiren kudret sahibi manevî varlıklar gelmektedir.

    İngiliz müsteşriklerinden D. B. Macdonald, melek kelimesinin İbranîceden Arapçaya geçmiş olabileceği düşüncesine kapılmış ise de, daha sonraki araştırmalarında İbranicenin çok eski kitabelerinde böyle "bir fiilin hiç bir izine rastlanmadığını itiraf etmiştir (Macdonald Melek mad. İA., Fazla bilgi için bk. "İbni-Manzur Lisânül-Arap, XII, 386-387; Râğib el-Müfredât s. 49; M. Hamdi Yazır Hak Dini Kur'an Dili, I, 301-303).

    Meleklerin hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında bazı farklı görüşler varsa da; Ehl-i Sünnet âlimlerinin Kitap ve Sünnete dayanan ortak görüşleri icmalî olarak şöyledir: Melekler; Allah Teâlâ'ya ibadet ve taatle meşgul olan ruhanî, nuranî, lâtif varlıklardır. Allah'ın kendilerine verdiği her emri derhal ve aynen yerine getirirler ve asla itaatsizlik etmezler (et-Tahrîm, 66/6) Melekler, "emanet" sıfatıyla muttasıfdırlar. Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayetlerinde meleklerin, kâinattaki bütün varlıklar gibi bağımsız olarak yaratılan, fakat insanlara ve diğer canlı ve maddî yaratıklara mahsus olan yeme, içme, uyuma ve evlenme gibi sıfatlardan; erkeklik ve dişilik gibi cinsiyetten ve her çeşit günah işlemekten uzak, daima Allah'ı tenzih ve tesbih eden nuranî lâtif varlıklar olduğu bildirilmiştir. Bu özellikleri sebebiyle, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine verilen her türlü işleri yapmaya, en kısa zamanda en uzak yerlere süratle gitmeye, diledikleri şekil ve surette görülmeye muktedir olan, Hak Teâla'nın mükerrem kulları, şerefli ve kutsal yaratıklarıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

    "Belki onlar, Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve O'nun emrettiklerini (hemen) yaparlar" (el-Enbiya, 21/26-27); "Onlar, Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar" (et-Tahrim 66/6); "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler O'na ibadet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz durmadan (yorulmadan) O'nu tesbih (ve takdis) ederler" (el-Enbiyâ, 21/19-20).

    Şu ayet-i kerîmelerde ise Allah (c.c.); "Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediğine (dilediğini) artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir." (el-Fâtır 35/1); "Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu (Cebrail a.s) ona gönderdik. (O) ona düzgün bir insan şeklinde göründü " (Meryem, 19/17) buyurmaktadır. Ayrıca Peygamber (s.a.s), Cibril (a.s)'i insanlardan biri (Ashab'dan Dihyetü'l-Kelbî) suretinde gördüğünü meşhur Cibril hadisinde beyan etmiştir (Buhârî, İman, 1; Müslim, İman, 1).

    Bu ayetlerden ve onları açıklayıp manaca destekleyen pek çok sahih hadislerden, her müslümanın melekler hakkında, aşağıda sıralanan özelliklerine inanması gerekmektedir:

    1. Melekler, Allahu Teâlâ'nın yarattığı kullarıdır. Öyle ise onlar, Hak Teâlâ'nın haşa kızları, çocukları olmadıkları gibi, asla düşmanları da değildir (Putperest Arap müşriklerin ve eski din mensuplarının melekler hakkındaki sapık inançları hayalî olup batıldır).

    2. Melekler, Allah'ın emirlerine harfiyen bağlıdırlar. O'na asla karşı gelmez ve isyan etmezler, herhangi bir yasağını çiğnemezler, günah işlemezler. Çünkü "İsmet" ve "Emanet" sıfatlarıyla muttasıfdırlar. Bütün meleklerin ortak özelliği; daima Allah'a hamd ve senada bulunmak, O'nu itaat ve ibadetle, tesbih etmektir (el-Enbiyâ, 21/26-27; el-Mümin, 40/7).

    3. Meleklerin, nuranî mahiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Bu husus, Allah kelâmı Kur'an ayetleriyle sabittir. Ancak; gâib (görülmeyen) âlemden olan, maddî kesafetten soyutlanmış, mahiyeti bilinmeyen melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlılar olarak tasavvur etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allahu Teâlâ'nın irade ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış, Kuran'ı Kerimde bir konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nuranî mahiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden manevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî ve mecazî bir ifade tarzıdır. Nitekim, din ve dünya ilimlerine sahip olan bir kimseye, mecazen "zül-cenaheyn" iki kanat sahibi dendiği gibi; anaların çocukları için "şefkat ve merhamet kanatları"ndan bahsedilir. Hristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da budur.

    4. Kur'ân'a ve Sünnete göre melekler, gözle görülmeyen, nurdan (ışıktan) yaratılmış olmalarına rağmen, Cenab-ı Hak onlara, gerektiğinde diledikleri kesif cisimler ve insan şekline girerek görünme gücünü bağışlamıştır (M. Said Ramazan el-Butî, Kübrâl-Yakîniyyât el-Kevniyye, s. 271-278; A. A. Aydın İslâm İnançları, I, 402-403).

    Melekler Neden Görünmezler?

    Melekler, nurdan yaratılan, ruhanî ve lâtif varlıklar oldukları için, kendilerine mahsus olan bu mahiyet ve hakikatları onların insan gözüne görünmesine engel teşkil eder. Çünkü, maddî olan insan gözü, melekler gibi nuranî, lâtif ve soyut varlıkları görebilecek şekil ve vasıfda yaratılmamıştır. Ancak Cenabı Hak, hidayet rehberi olarak gönderdiği üstün vasıflı insanlar olan peygamberlerine bu kuvveti verdiğinden, yalnız onlar melekleri hakikî hüviyetleri veya Allah'ın dilediği surette görebilirler.

    Kur'an-ı Kerim'de insanların topraktan; cinlerin ve şeytanın yalın ateşten yaratıldıkları, "Cin'i de, yalın ateşten yarattık" (er-Rahman, 55/15) âyetiyle beyan olunmakta ise de; (iblis) Ben ondan (Âdem'den) daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın' dedi" (es-Sâd 38/76) ayetinde görüleceği gibi; meleklerin hangi maddeden yaratıldığı bildirilmemiştir. Ancak Sahih-i Müslim'de Hz. Aişe (R.anha) dan nakledilen sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.s), "Melekler nurdan, cinler yalın bir ateşten yaratıldı" (Sahih-i Müslim 7/226 (1333 H.)) buyurmuştur. Bu hadis, meleklerin maddî olmayan nuranî, lâtif varlıklar olduğuna, meleklerle cinlerin iki aynı asıldan gelen iki ayrı varlıklar olduğuna delâlet etmektedir.

    Meleklere İman, Her Müslümana Farzdır:

    Meleklerin mana ve hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında Ehli Sünnet alimlerinin Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.s)'in sahih hadislerine dayanan (ve yukarda açıklanan) ortak görüşleri, her müslümanın inanması gereken melek anlayışını ortaya koymaktadır. Vasıfları ve görevleri Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde tafsilî olarak anlatılan meleklere iman etmek, İslâm'da iman esaslarından biridir. Bu inanç, İslâm dininin inanç sistemi arasında çok önemli bir yer işgal eder. Çünkü melekler; Rab Teâla'nın insanlara bir lütfu ve keremi sayılan "peygamberlik müessesesi"nin temeli olan Allah'ın "ilâhî vahyini", görülmeyen gayb âleminden, insanlara, onlar arasından seçilen peygamberlere indiren "Allah'ın ilâhî elçileri"dir. Melekler, yaratılan bu âlemin, göklerde ve yeryüzünde nizam ve intizamını sağlayan Allah'ın ruhanî yaratıkları, insanları koruyan, onlara hayrı ve iyiliği ilham eden, yaptıkları işleri yazan şerefli kâtipler, nuranî yüce varlıklardır.

    Bu esasa göre, vahye ve peygamberliğe, hatta ahirete ve gaybiyyât denilen "ahiret ahvali"ne, Cennet ve Cehenneme inanmak ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semavî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren "meleklerin varlığına" kesin olarak inanmak lâzımdır. Bu bakımdan, "meleklere iman", "peygamberlere iman" demektir. Melekleri inkâr ise, peygamberliği de inkâr sayılır. İşte bu sebepledir ki, meleklere iman; "iman esasları" arasında "Allah (c.c)'a iman"dan sonra yer almıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de; Allah'a imandan sonra meleklerine, daha sonra kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek emredilmiştir: Bakara sûresinde, Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene (Kur'an'a) inandı, mü'minler de inandılar. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı..." (2/285) buyurulur. Esasen diğer iman esaslarına (ahirete, kaza ve kadere) iman etmek de, herşeyden önce Allah Teâlâ'ya, sonra O'nun meleklerine inanmakla mümkün olur. Bu bakımdan meleklere iman, Kur'an da, Allah'a imandan hemen sonra zikrolunmuştur. Bu konuda Resulullah (s.a.s)'den Hz, Ömer (r.a)'ın rivayet ettiği meşhur hadiste, peygamberimiz (s.a.s), vahiy meleği Cibril (a.s) ile konuşmuş, kendisine "iman nedir" diye sorduğunda Resulullah (s.a.s), şöyle cevap vermiştir: "İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayriyle şerriyle kadere inanmaktır" (Müslim, İman 1; ayrıca Buharî, Ebu Davud, Tirmizî ve Nesaî de benzerlerini rivayet etmişlerdir). Bu ve benzeri kesin nasslarla sabit olan meleklerin varlığını inkâr eden; Kur'an, Sünnet ve İcma-ı Ümmet ile, kâfir olur. Çünkü Hak Teâlâ, Kim Allahı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse; o uzak bir sapıklığa düşmüştür" (en-Nahl 16/2) buyurmuştur. Dolayısıyla, melekleri inkâr etmek, hem Kur'an'ı, hem de peygamberliği inkâr sayılır.

    O halde gerçek şudur ki; meleklerin varlığı naklen sabit, aklen caizdir. Çünkü, bütün peygamberler meleklerin var olduklarını bildirmişler. Hz. Peygamber (s.a.s)'de onları bizzat görmüş ve var olduklarını haber vermiştir. Kur'ân-ı Kerim de meleklerden, onların vasıflarından yaptıkları çeşitli vazifelerden, Allah katındaki yüksek derecelerinden söz eden pekçok âyet vardır. Allah kelâmı olan Kur'an'ın her verdiği haber haktır ve gerçeğin kesin ifadesidir. Peygamberler ise, masumdurlar. İsmet, sıdk, tebliğ ve emanet sıfatları ile muttasıf olduklarından, asla yalan söylemezler. O halde müslümanlar, Kur'ân ayetleri ve sahih hadislerle kesin olarak sâbit olan, bütün geçmiş peygamberlerin ve semavî dinlerin varlıklarında ittifak ettikleri meleklere iman etmekle mükelleftirler. Bu sebeble, şer'an (Kitap ve Sünnet ile) sabit olan melekleri inkâr etmek, küfrü gerektirir. İnkâr edeni iman ve İslâm dairesinden çıkarır. Bu konuda varid olan muhkem ayetleri ve şer'î delilleri te'vile kalkışmak asla caiz değildir. , Melekler, "gaybiyyât" denilen görülmeyen âlemde mevcut nuranî lâtif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları, dinî naklî delillerle sabit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, melâikenin ne varlığını, ne de yokluğunu kesin delillerle isbat edemez. Fakat, aklı selîm, gözle görülmeyen bu gibi lâtif varlıkların varlığının imkansız olmadığına, aksine onların da, "vücudu caiz" olan şeylerden olduğuna delâlet eder. Çünkü; meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiç bir delil ortaya konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bu gün ilmin ve felsefenin mahiyet ve hakikatini tesbit edemediği "hayat cevheri"nin, "insan ruhu"nun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mahiyetini bilemiyoruz diye; ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O halde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve "mücerredât" denilen maddeden soyutlanmış manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz. Bu gibi soyut varlıklar, müşahede (gözlem) ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, gaybî, manevî yaratıklardır. Nitekim, özellikle Sokrat ve Eflatun gibi İlâhîyat Felsefesiyle uğraşan ve bir çok eski filozoflar, fizik ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmışlar ve onlara "misaller âlemi", "ervâhı ulviyye" ve "nüfûz-ı mücerrede" gibi felsefî isimler vermişlerdir. Bu günkü müsbet ilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi bir takım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebeb olduğunu kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler, meleklerin varlığının aklen caiz ve mümkün görüldüğüne kesin olarak delâlet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de, aklımız ve ruhumuz gibi vardır.

    Gerçi biz onları göremiyoruz ama, peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrail (a.s) elçiliği ile Allahu Teâlâ'nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy meleği aracılığı ile Allah'ın emir ve yasaklarını alıp, öğrenmişler ve insanlığı hidayete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerimde, Peygamberimiz (s.a.s)'e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'in ve Peygamber (s.a.s) Efendimizin haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr etmediği meleklere inanırlar. Çünkü melekleri inkâr, mukaddes kitapları ve peygamberleri de inkâr etmeyi gerektirir.

    Kur'ân-ı Kerim'de geçen pek çok ayetlerde meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş, yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî'de ve Arş etrafında, Beytu'l Ma'mur ve Sidre-i Münteha'da, Cennet ve Cehennem'de sayısız melekler vardır. Bütün meleklerin çok çeşitli olan görevlerine ve yaptıkları işlerin mahiyetine göre tanzim edip bunları yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve amirleridir. Bu görevlerin en başta geleni ve en önemlisi; peygamberlere Allah (c.c.)'ın ilâhî vahyini ulaştırmak, yani Allah'ın emirlerini tebliğ etmektir. Bu bakımdan, melek denilince akla her şeyden önce, "Cebrail" adıyla tanınan vahiy meleği gelir. Sonra diğer görev gruplarının başları olan Azrâil, Mikâil ve İsrâfil gelir. Bu dört melek meleklerin "Resulleri"dir.

    Kur'ân-ı Kerim'in beyanına göre melekleri, şu üç büyük grupda toplamak mümkündür:

    A) "İlliyyûn, Mukarrebûn" diye anılan melekler. Bunlar, daima Allahu Teâlâ'yı tenzih ve tehlil ile, O'na ibadet ve taatla meşguldürler. Muhabbetullah (Allah sevgisi) ile istiğrak halindedirler.

    B) "Müdebbirât" diye bilinen melekler olup, bu kâinatın nizam ve intizamını temin etmekle görevlidirler. Allah'u Teâlâ'nın yerlerde ve göklerde irade ve kudretinin tecellisine aracılık ederler.

    C) Her şeyden önce, Peygamberlere vahyi ilâhîyi ulaştırmakla görevli olan ilahî elçilerdir. Bunlar genellikle bütün insanların ruhî halleri ve tekâmülleri ile meşguldürler. İnsanlarla ilgili çeşitli görevleri vardır.

    Gerçek şudur ki; bütün meleklerin ne gibi görevleri olduğunu tafsilâtıyla bilmemize imkân yoktur. Ancak Kur'ân-ı Kerim, meleklerin bazı görevlerini ve her göreve göre onlara verilen melek ismini haber vermiştir. Onlara, bildirildiği isim ve vasıflarıyla inanmak gereklidir. Çünkü bu görev ve ve isimler kesinlik ifade eden dinî nasslarla sabit olmuştur. Genellikle insanların ruhî tekâmülleri, dünya ve ahiret hayatları ile ilgili olan meleklerin, Kur'an ayetleri ve Peygamberimizin sahih hadisleri ile beyan olunan görevleri ve her birinin isimleri ana hatlarıyla şöylece özetlenebilir:

    1- Melekler, Allah'tan vahiy getiren ilâhî, elçilerdir. Meleklerin insanlarla ilgili en büyük ve en önemli görevleri; onları hidayete sevkeden, iki cihanda saadet ve selâmete ulaştıran ilâhî vahyi peygamberlere tebliğ etmek, Allah'ın kelâmını, emir ve hükümlerini, mümtaz kulları olan peygamberlerine ulaştırmaktır. Meleklerin başta gelen bu görevleri, bir çok Kur'an ayetleri ile sabittir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı "elçiler" yapan Allah'a hamdolsun. Allah dilediğine dilediğini (peygamberlikle) arttırır. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir" (el-Fatır, 35/1). Bu ayette Allah (c.c), yüce zatı ile peygamberleri arasında risaletini ve ilâhî vahyi onlara tebliğ eden "melekler" yarattığını bildiriyor. Kanat tabiri; ruhlar âleminde, meleklerin kudretini ve Allah'ın ilâhî emirlerini süratle yerine getirdiklerini beyan eden mecazî bir ifadedir. Başka bir ayette de şöyle buyurur.

    "Allah, kullarından dilediğine kendi emrinden bir ruh (vahiy) ile "melekleri" indirerek şöyle der: (insanları) uyarın ki; benden başka (tapılacak) ilâh yoktur. Benden korkun" (en-Nahl, 16/2). Ayetten anlaşıldığına göre Allahu Teâlâ, ilâhî vahyini vahiy melekleri vasıtasıyla, dilediği seçkin kulları olan peygamberlerine indirir. Onlar insanlara, Allah'ın birliğini, ibadete ve korkulmaya lâyık tek mabud olduğunu bildirirler. Ayette vahiy, ruha benzetilmiştir. Çünkü ruh, nasıl cesedin dirilmesine sebeb olursa; vahiy de insanları ve milletleri dirilten bir ruh gibidir. Bu iki ayette vahiy meleklerinden bahsedilmekte ise de, Kur'ân-ı Kerime göre Hz. Muhammed (s.a.s)'e vahyi getiren meleğin ismi Cebrail'dir. Bu kelime bazı âlimlerin görüşlerine göre, "Allah'a hizmet eden", manasına olup, Arapçası "Cibril"dir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "Deki: Kim Cibrile düşmansa, bilsin ki, o, Kuranı Allah'ın izniyle-kendinden öncekileri tasdik edici ve müminlere yol gösterici ve müjdeci olarak-senin kalbine indirmiştir" (el-Bakara, 2/97). Cibril Kur'an'da "Ruhu'l-Emin" ve "Ruhul-Kudüs" olarak da geçer: "Şüphesiz ki Kur'an, âlemlerin Rabbinin indirdiği (bir kitap) tır. Onu "Ruhu'l-Emin" (Cebrail) senin kalbine, uyaranlardan olman için indirmiştir" (eş-Şuarâ, 26/192-193), "De ki onu "Ruhu'l Kudüs" (mukaddes, temiz ruh) Rabbinden hak olarak indirdi" (en-Nahl 16/102). Hz. Muhammed (s.a.s)'den önceki peygamberlere de vahyin aynı yolla indirildiği bildirilmiştir (en-Nisâ, 4/163). Cebrail (a.s)'a "Vahiy meleği" ve "Namusu Ekber" de denir. Dört büyük melekten biri olarak, "Rasul" diye de anılır. O, Vahiy meleklerinin başı ve resuludur. En büyük ve en şerefli melektir (ayrıca bk. Cebrail, maddesi),

    2- Meleklerin önemli vazifelerinden biri de; Allah'ın sevgili kulları olan peygamberlerini destekleyerek onlara kuvvet vermek, karşılaştıkları güçlükleri kolaylaştırmak ve üzüntülü anlarında onları teselli etmektir. Bu yardım ve manevî destek, hemen her peygamber için daima görülmüştür. Bunun örnekleri çok olup, pekçok Kur'an ayetleriyle sabittir. Bu konuda, diğer peygamberler arasında Hz. İsâ (a.s)'nın ismi çok geçer. Çünkü İsâ peygamber ve annesi Hz. Meryem, Yahudilerin ciddi hücumlarına ve çirkin iftiralarına maruz kalmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de üç yerde (el-Bakara, 2/87, 253 ve en-Nisâ 4/110), Hz. İsa'ya; Ruhu'l-Kudüs, yani Cebrail (a.s) tarafından kuvvet verildiği bildirilmiştir. Bir ayette şöyle buyurulur: "..Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik, onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik" (el-Bakara 2/87 ve 253). Melekler, Peygamber (s.a.s) Efendimiz için, daima salâvat getirirler (el-Ahzab, 33/56).

    3- Melekler, peygamberlerle beraber olan, onların yolunda yürüyen imanları kuvvetli gerçek müminlere ve salih kullara da kuvvet vererek destek olurlar. Müminlere darlık zamanlarında (özellikle, Allah yolunda savaşırken saf tutarak) yardım ederler ve müjdeler verirler. Kur'ân-ı Kerim'de: "Rabbimiz Allah'tır deyip dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerlerine (müjdeci) melekler iner. Onlara: Korkmayın, mahzun da olmayın, size vadedilen Cennetle sevinin. Sizin dünya hayatında da, ahirette de dostlarınız Biziz" (el-Fussilet, 24/30-31) buyrulur. Meleklerin, müminlere inişi, onların dünyada hayrı ve doğru olanı kalplerine ilham etmeleri şeklinde olabileceği gibi; onları huzurlu kılmak, Allah'ın kendilerine vadettiği Cennetle müjdelemek şeklinde de olabilir. Bu gruptaki yardımcı melekler, müminlere dünya ve ahirette dost ve arkadaş olduklarını söyleyerek, sıkıntılı hallerinde onları teselli ederler. Nitekim Hak Teâlâ, Peygamber (s.a.s)'e ve beraberindeki Ashâb-ı Kirama, kâfirlerle Allah yolunda savaşırken onlara yardım eden ve müminleri düşmanlarına muzaffer kılan melekler gönderdiğini bildirir. Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Hani siz Rabbinizden imdat (yardım) istemiştiniz. O da; "Ben size birbiri ardından gelen bin melekle imdat ediyorum" diye duanızı kabul etmişti" (el-Enfâl, 8/9-10). Diğer bir ayette; "Rabbinizin, indirdiği üçbin melekle yardım etmesi yetmez mi?" (Âl-i İmran, 3/123); Başka bir ayette beşbin melek indirildiği (3/124); bir diğerinde, "kuvvetli rüzgâr ve göremediğiniz askerler gönderdik" (el-Ahzâb 33/9) buyurulur. Nitekim müslümanların, kâfirlerle yaptıkları üç savaşı da Allah'ın izni ve meleklerin yardımı ile kazandıkları tarihen sabittir.

    4- Meleklerin bir vazifesi de; insanların ruhen yükselmelerine yardım etmek ve onları, iyi, güzel ve hayırlı işlere yöneltmektir. İnsanlar ancak meleklerin indirdiği ilâhî vahiy ve telkin ettikleri ilâhî ilham ile ruhî hayatın ne olduğunu arılayabilir ve ruhî melekelerini geliştirerek ruhen yükselebilirler. Melekler, müminlere manevî kuvvet vererek ruhen yükselme düşüncesinin dünyada yerleşmesini sağlarlar. Meleklerin müminler, hatta kâfirler için dua etmeleri, bütün insanları ruhen yükselme yoluna sokmak içindir. Müminleri Allah'ın izniyle hidayete sevkederek onları aydınlığa çıkarmaları, hep bu ruhî yükselmeyi sağlamak içindir. Meleklerin insanlarla ilgili olan bu görevleri; onların ruhen yükselmelerine yardım etmek, böylece onları ruhî olgunluğa eriştirmek gayesi taşır. Genel olarak her türlü iyi, güzel ve hayırlı işler, bu ilham meleklerinin iyi telkinleri ve bizi o işlere yönlendirmelerinin sonucudur.

    5- Bu gruptaki meleklerin diğer bir görevi de; bütün insanların hidayetleri ve doğru yolu bulmaları için duada ve şefaatta bulunmalarıdır. Şefaat, hüküm gününde günahkârlar hesabına Allah'a yalvarmaktır. Bu dua ve şefat; "Rahmeti her şeyi kuşatan Allahu Teâlâ'nın iradesiyle bütün insanlar için ise de; meleklerin yalnız müminlere mahsus olan duaları daha kuvvetlidir. Nitekim Hak Teâlâ; "Arşı yüklenen ve çevresinde bulunanlar, Rablerini överek O'nu tesbih ederler, O'na inanmışlar. Müminler için: "Rabbimiz, rahmetin ve ilmin herşeyi (kavramış ve) kuşatmıştır. Tevbe edip Senin yoluna uyanları bağışla, onları Cehennem azabından koru"diye (dua eder ve) bağışlanma dilerler... " (el-Mümin, 40/7-9) buyurmuştur. Peygamberler ve Peygamberimiz (s.a.s) için meleklerin duası ise, onları övmek ve salâtü selâm getirmekti (el-Ahzâb, 33/56). Meleklerin şefaatından şöyle söz edilir: "Göklerde nice melekler vardır ki, şefaatları hiç bir fayda vermez. Ancak, Allah'ın dilediği ve razı (hoşnut) olduğu kimseler hakkında O'nun izniyle (meleklerin şefaati) fayda verir" (en-Necm, 53/26

  30. 2007-04-07 #30
    Hz. MERYEM (a.s)



    Ulul-Azm Peygamberlerden biri olan Hz. İsa (a.s)'nın annesi. İsrailoğullarının ileri gelenlerinden ve alimlerinden biri olan ve Davut (a.s)'nın soyundan gelen İmran'ın kızıdır: Âllah iman edenlere namusunu koruyan, İmranın kızı Meryem'i de misal gösterir"(et-Tahrim, 66/12). Meryem "dindar kadın" demektir. erkeklerden sakınan, iffetli anlamında "Betül" adıyla da adlandırılır. İmran'ın hanımı Hanna, kısır bir kadın olup, hiç çocuğu olmamış idi. Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmaya çalışan bir kuş gördüğünde bu olay içindeki çocuk sahibi olma duygusunu alevlendirdi (İbnül-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 298). Kendisine bir çocuk ihsan etmesi için Allah'a dua etti ve duası kabul edilirse çocuğunu Beytül-Makdis'e hizmetçi olarak adadığını söyledi: "Bir zamanlar İmran'ın karısı şöyle demişti: Rabbim: Karnımda taşıdığım çocuğu sadece sana hizmet etmek üzere adadım. Bunu benden kabul et" (Alu İmran, 3/35). Hanna bu adamayı yaparken çocuğunun bir kız olma ihtimali aklına gelmemişti. Eğer çocuk kız olursa Beytül-Makdis'te hizmette bulunması nasıl mümkün olabilirdi. Kadınların özel durumları buna müsaade etmediği gibi, kurallara göre de bu imkansız bir şeydi. Bunun içindir ki, Meryem, dünyaya geldiği zaman annesi, Allah Teâlâ'ya şöyle seslenmişti:... Rabbim! Ben onu kız doğurdum; halbuki Allah onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem" koydum. Onu ve neslini kovulmuş Şeytanın şerrinden sana emânet ediyorum"(Alu İmran, 3/30). Babası İmran, Meryem'in doğumundan önce vefat etmişti.

    Hanna, çocuğu kundaklayıp, Beytül-Makdis'e götürerek, orada görevli bulunanlara teslim etti. Çocuğun gözetilmesi görevini Yahya (a.s)'nın babası Zekeriyya (a.s) üstüne aldı. Zira onun hanımı, Meryem'in teyzesi veya kardeşi idi (İbnül-Esir, a.g.e., I, 299; Ali Sabûnî, en-Nûbûvve vel-Enbiya, Dımaşk 1985, 201).

    Böylece Hz. Meryem, bir peygamber'in koruması altında yetişti. Zekeriyya (a.s) onun için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmişti. O burada sürekli ibadet ve dua ile meşgul olurdu. Yanına Zekeriyya (a.s)'dan başkası giremiyordu. Zekeriyya (a.s) yiyecek bir şeyler vermek için yanına girdiğinde, her defasında yiyeceklerle karşılaşıyordu. Bu yiyecekler, yazın kış meyveleri ve kışın da bulunmayan yaz meyveleri idi. Allah Teâlâ, peygamber annesi yapacağı şerefli bir kadını bu şekilde rızıklandırıyordu. Olay Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

    "Rabbı onu, güzel bir şekilde kabul etti. Ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyyayı onun bakımına memur etti. Zekeriyya, Meryem'in bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. Bu, sana nereden geldi ey Meryem!" dedi. Meryem; "O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır" dedi" (Alu İmran, 3/37).

    Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beytül-Makdis civasında hayatını sürdüren Hz. Meryem'e melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeliyorlardı.

    "Bir zaman melekler şöyle demişti: Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir emirle meydana gelecek olan bir çocukla müjdeler ki, onun odı Meryemoğlu İsa Mesih'tir. Dünya ve ahirette şeref sahibi ve Allah'a yaklaştırılanlardan olacaktır. İnsanlara, beşikte iken de konuşacaktır. O, salih kimselerden olacaktır" (Alu İmran, 3/45, 46).

    Hz. Meryem, kendisine verilen bu haber karşısında hayretler içerisinde kalmıştı. Onun bu durumu Kur'an'da şöyle ifade edilir: Meryem; "Rabbim! Bana hiç bir insan dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur" dedi. Allah da şöyle dedi: Bu böyledir. Allah dilediğini yaratır. O, bu şeyin olmasına hükmedince ona sadece "ol" der ve o da hemen oluverir"(Alu İmran, 3/47).

    Bir gün, Allah Teâlâ, Cebrâil (a.s)'ı parlak yüzü ve güzel görünümlü bir genç suretinde ona gönderdi: "Ailesi ile kendisi arasına bir perde koymuştu biz ona meleğimiz Cebrâil'i gönderdik de ona tam bir insan suretinde göründü"(Meryem, 19/16). Hz. Meryem, onu bir insan zannettiği ve kendisine bir zarar verebileceğinden korktuğu için ne yapacağını şaşırmıştı. Etrafta o an yardıma çağırabileceği kimse de yoktu. Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Hz. Meryem, ona; "Ben senden, Rahman olan Allah'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana dokunma dedi" (Meryem, 19/18).

    Cebrail (a.s) bir insan şeklinde değil de, melek suretinde gelmiş olsaydı, onu görünce dehşete düşüp ondan kaçacak ve söylediklerini dinlemeye tahammül edemeyecekti. Onun bu korkusunu gidermek ve geliş sebebini anlatmak için Cebrail (a.s) ona; "Ben, sana nezih ve kabiliyetli bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbinin gönderdiği bir elçiden başkası değilim" (Meryem, 19/19).

    Hz. Meryem onun Cebrail (a.s) olduğunu anlayınca, sakinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde (Alu İmran, 3/45, 46) yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı ve kendisine hiç bir erkek eli değmemiş; iffetli bir kimse olduğu halde bunun nasıl mümkün olabileceğine bir cevap almak istedi. Meryem: "Benim nasıl çocuğum olabilir. Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben iffetsiz de değilim" dedi" (Meryem, 19/20).

    Cebrail (a.s) şöyle cevap vermişti:

    "Bu iş dediğim gibi olacaktır. Çünkü Rabbin buyurdu ki, Babasız çocuk vermek bana pek kolaydır. Hem biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Ezelde böyle taktir etmişizdir" (Meryem, 19/21).

    Allah Teâlâ, İsa (a.s)'nın babasız doğmasını takdir ettiğinden, onu mucizevi bir şekilde dünyaya getirmek için ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Meryem'in gebe kalmasını Allah Teâlâ şöyle açıklamaktadır: Nihayet Allah'ın emri gerçekleşti. Meryem İsa ya gebe kaldı " (Meryem,19/22); Irzını koruyan Meryem'i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu da oğlunu da alemlere bir mucize kıldık" (el-Enbiya, 21/91); "Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı" (et-Tahrim, 66/12).

    Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip, tek başına beklemeye başladı: "Hamileyken, insanlardan ayrılıp uzak bir yere çekildi" İnsanların gözünden uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten o, başına gelen bu büyük hadiseyi insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden, sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı.

    Hamilelik müddeti hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bir kısmı, bu müddetin bir veya dokuz saat kadar olduğunu söylerken; diğer bir kısmı da, sekiz ay olduğunu söylemişlerdir (Sabunî, a.g.e., 202). Sahih olan Cumhurun görüşüne göre ise, bir kadının tabiî hamilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğunu doğurmuştur (İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 216).

    Doğum sancıları gelince, insanlardan uzaklaşmış olduğu yerdeki bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O, bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir bunaltı yaşadığını şu âyet-i kerîme açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı. Haline üzülerek: Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim" dedi" (Meryem, 19/23).

    Hz. Meryem'in o anda zihnen içinde bulunduğu sarsıntıyı gidermek ve Allah Teâlâ'nın koruması altında olduğunu hatırlatıp teskin etmek için ona şöyle seslenildi: "Sakın üzülme! Rabbin alt tarafından bir ırmak akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün" (Meryem, 19/24, 25).

    Hz. Meryem'e seslenenin kim olduğu hususunda, müfessirler ayrı görüşler belirtmişlerdir. Bir kısmı bunun Cebrail olduğunu ifade emektedir. Cebrail vadinin aşağısından ona seslenmişti. Bu görüşe göre Hz. İsa (a.s), annesi onu kavmine getirinceye kadar konuşmamıştır. Diğer bazı müfessirler, ona seslenenin İsa (a.s) olduğu görüşündedirler (bk. İbn Kesir, a.g.e., V, 218).

    Hz. Meryem, çocuğunu dünyaya getirmişti. Ancak, kavminin yanına, onların bu konuda içinde bulundukları fitne halini bildiği halde nasıl dönebilirdi. Onu, hak etmediği halde, iffetsizlikle itham edeceklerdi. O, içinde bulunduğu durumun iç yüzünü onlara nasıl inandırabilirdi. Bu karmakarışık düşünce ve sıkıntı halinde ne yapacağım şaşırmışken, ona seslenen; sıkılmadan yeyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöylece bildirmişti: Ye, iç; gönlünü hoş tut. Eğer birini görürsen, Rahman olan Allaha konuşma orucunu adadım, bu gün, kimseyle konuşmayacağım de (Meryem, 19/26)

    İbn Zeyd şöyle demektedir: İsa (a.s), annesine, "mahzun olma" dediğinde o; "Benim bir kocam olmadığı ve kimsenin cariyesi de olmadığım halde sen benimle birlikte iken nasıl üzülmeyeyim. Ben insanlara nasıl bir özür beyan edebilirim. Keşke başıma böyle birşey gelmeden önce ölseydim de unutup gitseydim" dedi. Hz. İsa ona; "konuşmak için sana ben yeterim. Sana bir soru yöneltilirse; "ben rahman'a oruç adadım, onun için bugün hiç bir kimseyle konuşmayacağım de" dedi. İbn Zeyd, bunların, annesine Hz. İsa tarafından söylendiğini belirtmektedir (İbn Kesir, a.g.e., V, 220).

    Hz. Meryem, Rabbinin mucizelerini görünce, yaratanının kendisini koruduğunu ve kavmine karşı da mahçup etmeyeceğini idrak etmenin verdiği bir huzura kavuştu. Çünkü yanında mutlak anlamda bir delil vardı ve ortadaki mucizevi olayın ispat edilmesi de Allah için kolay bir şeydi.

    Bu inanç içerisinde Hz. İsa'yı alıp kavminin yanına gitti. Bu, kavmi için de çözülmesi kolay olmayan bir durumdu. Zira onlar daha dogmadan mabede adanmış ve orada ibadete dalmış tertemiz, iffetli bakireyi kucağında bir çocukla karşılarında görünce dehşete düşüp sarsıntı geçirdiler.

    Hz. Meryem'in çocuğunu kucaklayıp kavmine gelmesi ve kavminin tepkisi Kur'an-ı Kerimde şöyle dile getirilir: Meryem, İsayı yüklenerek kavmine getirdi. Kavmi, hayretler içinde ,şöyle dediler: Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir iş yaptın. Ey Harun'un kızkardeşi Meryem! Senin ne baban ahlâksız, ne de annen iffetsizdi" (Meryem, 19/27-28).

    Zikredilen Harun, Hz. Meryem'in soyundan geldiği, Musa (a.s)'nın kardeşi Harun (a.s)'dır. Kavmi ona bu şekilde hitap etmekle;onun işlediğini zannettikleri fiil ile Harun (a.s)'un yolu arasındaki büyük tezadı vurgulayarak, yaptığı şeyin ne kadar acayip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. İbn Cerir'in söylediğine göre ise, Harun aralarında bulunan fâcir bir kimsedir ve onlar Meryem'i itham ederken kötü bir kimsenin kardeşi yaparak, onu aşağılamak istemişlerdi (İbn Kesîr, a.g.e., V, 221).

    Onların bu ithamları karşısında Hz. Meryem, kendisini kınayanlarla alay edercesine çocuğu gösterdi ve bu olayların sırrını ona sormalarını işaret etti. Ancak onlar öfkeye kapılarak, hayretler içerisinde beşikteki bir çocuğun konuşmasının nasıl mümkün olabileceğini sordular: Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi: "Biz beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz" dediler" (Meryem, 19/29). Bunu üzerine Hz. Meryem'i aklayan ilâhi mucize gerçekleşti ve İsâ (a.s) konuşmaya başladı: "Çocuk "Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verildi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe de namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti. Bir de anneme hürmetkâr kıldı. Beni asla zalim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selam ve emniyet vermiştir" dedi" (Meryem, 19/30-33).

    Ancak kavminin, diğer peygamberlerin kavimlerinin de yaptığı gibi, mucizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğullarına lânet edilişin sebebleri dile getirilirken, Hz. Meryem'e yaptıkları iftira da zikredilmektedir "İnkâr edip Meryem'e büyük bir iftira attıkları ve; Meryemoğlu Allah'ın Rasûlü Mesih İsayı biz öldürdük"dedikleri için Allah onlara lânet etmiştir..." (en-Nisa, 4/156-157).

    İncillerde verilen bilgilere göre Hz. Meryem, İsa (a.s)'ı alarak Yusuf Neccar'la birlikte Mısır'a gitti. Matta ve Barnaba incillerindeki kayıtlara göre Mısır'a gidişin sebebi; Kâhînleri kendisine Beyt-i Lahm'de doğan bir çocuğun bütün Yahudileri hakimiyeti altına alacağını haber vermeleri üzerine Kudüs'te zalim bir hükümdar olan Herodos'un Beyt-i lahm'de doğan bütün çocukların öldürülmesini emretmesidir. Bunun üzerine Yusuf Meccar'a rüyasında Hz. Meryem'le çocuğu alıp Mısır'a gitmesi emredilmiştir (Sabunî, a.g.e., 206).

    Ancak, İncillerde nakledilen bu ve buna benzer Kudüs'e tekrar dönüşü ile alâkalı rivayetlerin doğru olma ihtimalleri bulunmamaktadır. Çünkü Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)'nın koruması altında bulunmakta idi. Hem sonra o Cebrail (a.s)'in yönlendirmesine göre hareket ettiğine göre, Hristiyan kaynakların zikrettiği Yusuf en-Neccar adındaki zatın rüyada aldığı talimatlara nasıl gerek duyabilir ki.

    Hz. Meryem'in doğuşundan, İsa (a.s)'yı mucizevî bir şekilde dünyaya getirişine kadar ki olaylar, Kur'an-ı Kerim'de mufassal olarak yer almaktadır. Bunun bu kadar geniş ele alınmasının sebebi, Yahudi ve Hristiyanların sapıttıkları temel meselenin, gerçek yüzüyle vuzuha kavuşturulmasıdır. Allah Teâlâ, İsâ (a.s)'ın dünyaya gelişi ve kendini daha beşikte iken kavmine takdim edişini zikrettikten sonra; "İşte Meryemoğlu İsa budur. Hakkı söylemiştir. Ne var ki, Yahudi ve Hristiyanlar bunda ihtilaf etmişlerdir" (Meryem,19/34) buyurmaktadır (bk. Hristiyanlık mad).

    sa (a.s)'ın durumunu Allah Teâlâ, Adem (a.s)'ın durumuna benzetmektedir: Allah katında İsa'nın durumu da Adem'in durumu gibidir. Allah Adem'i topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi ve o oluverdi"(Alu İmran, 3/59). Adem (a.s)'ın topraktan halkedilişine inanmak nasıl imanla alâkalı bir şey ise, Hz. Meryem'in, İsa (a.s)'yı babasız olarak dünyaya getirişi de imanla alâkalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar Yahudi ve Hristiyanlar gibi onun durumu hakkında şüpheye düşerler, Allah'a teslim olan kalpler ise, olayı âyetlerin haber verdiği şekilde kabul edip, tasdik ederler. Allah Teâlâ rasulüne hitap ederek, onun şahsın da bütün mü'minleri uyarmaktadır: "Bu, Rabbin tarafından bir gerçektir. Sakın şüphe edenlerden olma" (Alu İmran, 3/60).

    Hz. Meryem'in ne kadar yaşadığı ve nerede öldüğü hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. O, Âsiye, Hatice ve Fatıma ile birlikte mevcud olan ve olacak dört kadından birisidir (Ahmet b. Hanbel, Müsned, III, 135).

  31. 2007-04-07 #31
    MÎRÂS



    Ölenin geride bıraktığı mal ve haklar. Çoğulu "mevârîs"tir. Kelimenin "VRS" kökünden "irs" mastarı, bir kimsenin malının ölümünden sonra şer'î mirasçılarına intikal etmesi demektir. Aynı kökten, "tevârüs"; karşılıklı mirasçı olmak veya bir kimsenin diğerine mirasçı olması; "vâris" mirasçı; "mûris", miras bırakan; "terike", ölenin bıraktığı miras anlamlarında kullanılır. Miras ilmi anlamında kullanılan başka bir terimde "Ferâiz"dir. Bunun tekili olan "farîza"; farz, belirli pay, hisse demektir. Ferâiz, İslâm miras hukuku terimi olarak kullanıldığında, belirli miras hisseleri anlamını ifade eder. Bu ilme "ferâiz" denmesi, miras âyetindeki; "Bu hisseler Allah'tan birer farîzadır" (en-Nisâ, 4/11) ifadesi ile, Ferâiz ilmini öğreniniz" (Tirmizi, Ferâiz, 2; İbn Mâce, Ferâiz, 1) hadisindeki "ferâiz" terimi sebebiyledir.

    Miras veya ferâiz ilmi fıkıh terimi olarak; ölenin geride bıraktığı mal ve hakların belli ölçülerle, şer'î mirasçılara bölünmesinden söz eden bir ilimdir. Ferâiz ilminin amacı, hak sahiplerine haklarını ulaştırmaktır. Buna mirasın bölüştürülmesi denir.

    Mirasın dayandığı deliller:

    Miras; Kitap, sünnet ve icma delillerine dayanır. Miras hukukunda, icmâ bulunmadıkça kıyas veya içtihad yoluna gidilmez.

    1. Kur'ân-ı Kerîm'den deliller:

    Miras hükümleri en-Nisâ Sûresinin 7, 11, 12 ve 176. âyetleri ile el-Enfal Sûresi'nin 75. âyetinde şu şekilde belirlenmiştir:

    a) Çocuklar ve ana-babanın mirası: "Allah size evlâtlarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının kızların iki katı olmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız olup ve sayıları ikiden fazla ise, bunların payı ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı bir tek kız ise mirasın yarısı onundur. Eğer ölen ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa ana ve babanın herbirini terekeden payı altıda birdir. Şayet ölenin çocuğu bulunmayıp da, mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, ananın payı üçte birdir. Eğer ölenin kardeşleri varsa terekenin altıda biri ananındır. Bu paylar, ölenin borçları ödenip, vasiyeti de yerine getirildikten soma hak sahiplerine verilir. Baba ve çocuklardan, hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz bilemezsiniz. Bu, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilen, hüküm ve hikmet sahibidir" (en-Nisâ, 4/11).

    b) Karı-kocanın mirası: "Eğer hanımlarınızın çocukları yoksa, bıraktıkları mirasın yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa bıraktıkları mirasın dörtte biri sizindir. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirildikten ve varsa borcu ödendikten sonradır. Eğer siz çocuk bırakmadan ölürseniz, geriye bıraktığınız mirasın dörtte biri hanımlarınızındır. Şayet çocuklarınız varsa, bıraktığınız mirasın sekizde biri hanımlarınızındır. Bu paylar, yaptığınız vasiyetler yerine getirilip ve varsa borcunuz ödendikten sonra verilir" (en-Nisâ, 4/12).

    c) Kardeşlerin mirası: Kelâle adı verilen kardeşlerin mirası, ana bir kardeş veya ana-baba bir yahut baba bir kız kardeş olmak üzere iki statüde toplanmıştır. Kelâlenin mirasçı olmasında ön şart, miras bırakanın baba veya erkek çocuklarının bulunmamasıdır.

    Ana bir kardeşlerin mirası şöyle belirlenmiştir: "Eğer ölen bir erkek veya kadın, erkek usül veya fürûu bulunmaksızın mirasçı olunuyorsa, kendisinin (ona bir) erkek veya (ana bir) kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan herbirinin miras payı terekenin altıda biridir. Eğer bu kardeşler bundan daha çok iseler, bu takdirde kardeşler mirasın üçte birini zarara uğratılmaksızın aralarında eşit olarak paylaşırlar. Bu paylar, ölenin vasiyeti yerine getirilip ve varsa borcu ödendikten sonra verilir. Bunlar, Allah tarafından bir emirdir. Allah her şeyi bilen ve yarattıklarına çok yumuşak davranandır"(en-Nisâ, 4/12).

    Yukarıdaki miras düzenlemesinin arkasından, aynı âyetlerin devamında, müeyyide niteliğinde şu iki âyet yer alır:

    "İşte bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Kim, Allah'a ve Rasûlûne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur" (en-Nisâ, 4/13). "Kim, Allah'a ve Rasûlüne isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu, ebedi kalacağı cehennem ateşine koyar. Ve onun için azaltıcı bir azap vardır" (en-Nisâ; 4/14).

    Öz veya baba bir kız kardeşin mirası ise şöyle düzenlenmiştir. "Ey Peygamber! Senden fetva isterler". De ki: "Size usül ve füruu bırakmadan ölen kimse hakkında Allah fetva verir. Eğer bir kimse ölür ve onun çocuğu bulunmaz da, sadece bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığı mirasın yarısı onundur. Ölen kız kardeş ise ve çocuğu da yoksa erkek kardeşi terekenin hepsini alır. Eğer mirasçılar iki kız kardeş ise, terekenin üçte ikisini alırlar. Eğer kardeşler erkek ve kadın olmak üzere ikiden çok iseler, bir erkeğin payı, iki kadının payı kadardır. Allah size sapıklığa düşmemeniz için bunları açıklar. Allah her şeyi çok iyi bilendir" (en-Nisâ, 4/176).

    d) Zevi'l-Erhâmın mirası: Âyet veya hadislerde miras payları veya mirasçılık esasları belirlenmiş bulunanların dışında kalan diğer hısımlar için şu şekilde bir genel düzenleme yapılmıştır: Akraba olanlar, Allah'ın kitabına göre birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilir" (el-Enfâl, 8/75).

    Şu âyet de miras haklarından genel olarak söz eder: "Ana-baba ve hısımların miras olarak bıraktıklarında erkeklerin hissesi vardır. Kadınların da ana-baba ve hısımların bıraktıklarında hisseleri vardır. Bunlar az olsun çok olsun farz kılınmış bir hissedir" (en-Nisâ, 4/7).

    Mirastan çevredeki bazı muhtaç kimselerin de yararlandırılması konusunda şöyle buyurulur: "Miras taksim olunurken, varis olmayan akrabalar, yelimler ve yoksullar da bulunursa, mirastan onlara da verin ve onlara güzel söz söyleyin" (en-Nisâ, 4/8).

    2. Sünnet delili:

    Hz. Peygamber'den mirasla ilgili çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:

    "Miras paylarını, hak sahiplerine veriniz. Kalan miktar, en yakın erkek hısımındır" (Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9, 10; Müslim, Ferâiz, 2, 3; Tirmizî,Ferâiz, 8).

    Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz" (Buhârî, Hacc, 44, Meğâzî, 48, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, I ; Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizî, Ferâiz, 15).

    "İki farklı dine mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz" (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tîrmizî, Ferâiz, 16; İbn Mace, Ferâiz, 6; Dârîmî, Ferâiz, 29; Ahmed b. Hanbel, II, 187, 195).

    Ubâde b. es-Sâmit (r.a)'in (ö. 45/665) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s), mirastan iki nineye, bunu aralarında paylaşmak üzere hükmetti" (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, Mısır, t.y, VI, 59). Abdullah b. Mes'ud (ö.32/652), Hz. Peygamber'in, murisin kızı, oğul kızı ve kız kardeşiyle ilgili bir uygulamasından şu şekilde söz eder: "Rasulullah (s.a.s), ölenin kızı için yarım, oğul kızı için üçte ikiye tamamlamak için altıda bir ve geri kalanın kız kardeşe verilmesine hükmetti" (eş-Şevkâni, a.g.e., VI, 58).

    Mikdâm b. Ma'dikerîb (ö.87/705) zevi'l-erham'la ilgili şu hadisi nakletmiştir: "Kim bir mal bırakırsa, bu mirasçılarınındır. Ben, mirasçısı olmayanın mirasçısıyım. Gerekliği durumda diyetini öderim ve mirasçısı olurum. Dayı, mirasçısı olmayanın mirasçısıdır. Onun diyetini öder ve ona mirasçı olur" (Ebû Dâvud, Ferâiz, 8; Tirmizi, Ferâiz, 12; İbn Mâce, Diyât, 7, Ferâiz,9; Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 28, 36, IV, 131).

    3. İcmâ delili:

    Bir tane ninenin tek başına altıda bir pay alacağı, ikiden fazla ninelerin altıda bir hisseyi aralarında eşit olarak paylaşacakları prensibi Sahabe ve Tâbiîlerin icmâı ile sabittir. Hz. Ebû Bekir (ö.13/634)'in halifeliği sırasında konu tartışılmış, Hz. Peygamber'den, altıda bir uygulaması nakledilince, bu yönde görüş birliği oluşmuştur (el-Mevsilî, el-İhtiyâr, Kahire, t.y., V, 90; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 483).

    Ferâiz ilminin önemi büyüktür. Çünkü hayatta iken yaptığı muamelelerin, ölümünden sonra devamı niteliğindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Ferâiz ilmini öğreniniz ve onu insanlara öğretiniz. Çünkü o, ilmin yarısıdır, unutulur ve o, ümmetinden kaldırılan ilimlerin ilki olacaktır" (Tirmizi, Ferâiz, 2; İbn Mâce, Ferâiz, 1; Dârimi, Ferâiz, Buhârî, Ferâiz, 2; Ebû Dâvud, Ferâiz, 1). "Sizin ferâiz ilmini en çok bileniniz, Zeyd b. Sâbit'tir (ö. 45/665)" (Tirmizi, Menâkıb, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 11).

    Mirasın rükünleri üçtür:

    I. Mûris: Vefat edip, geride miras bırakan kimsedir. Buna müteveffâ da denir.

    2. Vâris: Kendisine miras intikal eden, yani terikede hissesi olan kimsedir.

    3. Terike: Ölenin mal veya hak olarak geride bıraktığı şeyler olup, buna

    "mîras", "mevrûs" ve "irs" adı da verilir. Haktan maksat; kısas, satış bedelini alabilmek için satılan malı ve borcu alabilmek için rehnedileni hapsetme hakkı gibi haklardır.

    Bu üç rükünden birisinin bulunmaması halinde miras söz konusu olmaz.

    Mirasçı olmanın sebepleri:

    Mirasın söz konusu olabilmesi için üç şeyin bulunması gerekir. Mirasın sebep ve şartlarının bulunması, miras engellerinin ise bulunmaması gereklidir.

    Mirasçı olmanın sebepleri üçtür. Nesep hısımlığı, evlilik ve velâ.

    1. Hısımlık: Varisin, miras bırakana mirasçı olabilmesi için aralarında hısımlık bağının bulunması gerekir. Usûl, fûrû, yani ana, baba, dede ve nine gibi kendi neslinden gelinenlerle; çocuk, torun gibi kendi neslinden gelenler; yine ölenin kardeşleri ile amcalar bu hısımlardandır. Bunlar mûrise yakınlık derecesine göre mirasçı olurlar. Daha uzak olanın mirasçı olmasını önlerler, buna "hacbetme" denir.

    Bu hısımlardan erkek vasıtasıyla mûrise bağlanan erkek hısımlara "asabe" denir. Ölenin babası, babasının babası veya oğlu, ya da oğlunun oğlu gibi. Bir de payları muayyen mirasçılar vardır ki, bunlara "ashâbülferâiz" * (farz sahipleri) denir. Bunlardan kalan mirası asabe* alır. Sadece asabe varsa, mirasın tamamı bunlara kalır. Farz sahipleri ve asabe yoksa, bunların dışında kalan ve ölenin uzaktan kan hısımı olan "zevilerhâm" mirasçı otur. Hala, dayı, kızın kızı gibi.

    2. Evlilik: Geçerli bir nikâh akdi eşler arasında miras hakkı doğurur. Cinsel temasın olup olmaması sonucu etkilemez. Bu yüzden, zifaftan önce eşlerden birisinin ölümü halinde, diğeri ona mirasçı olur. Eşlerin miras haklarını belirleyen âyetin genel anlamı (bk. en-Nisâ, 4/12) ile Hz. Peygamber'in, cinsel temastan önce kocası ölen Berva' binti Vâşık'ı ölen kocasına mirasçı yapması bunun delilidir (ez-Zühayli, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VIII, 250).

    Ric'î (cayılabilir) talaktan dolayı iddet bekleyen kadın, iddetli iken, ölen kocasına mirasçı olur. Çünkü ric'î boşamada evlilik iddet süresince devam eder. Sağlam kocası tarafından bâin talâkla (kesin ayırıcı boşama) boşanan kadın, iddet beklerken kocası ölse, ona mirasçı olamaz. Çünkü bu durumda o, karısını mirastan mahrum etmek boşamakla itham edilemez. Eğer kansını, ölüm hastası olan bir erkek bâin talakla boşamışsa ve kadın iddet beklerken de ölürse, bu kadın ona mirasçı olur. Burada mirastan mahrum etmek amacıyla boşama ithamı söz konusudur.

    3. Velâ: Bu, şârün belirlediği hükmî bir yakınlık olup, köleyi azat eden efendinin azad ettiği köleye mirasçı olmasını ifade eder. Hadiste; "Velâ, neseb bağı gibi bağ meydana getirir, satılmaz ve hibe edilmez" buyurulur. İbn Hibbân ve Hâkim bu hadisi sahihlemiştir. Hanefiler buna "velâul-müvâlât" veya "mevlâl-muvâlât"ı da eklediler. Bu, iki kişinin birbirine koruyucu ve diyet ödemede yardımcı olmak ve buna karşılık birbirine mirasçı olmak üzere anlaşmasıdır.

    Mirasın Şartları

    Mirasta hakkın sabit olması üç şartın gerçekleşmesi gerekir. Mûrisin ölümü, mirasçının hayatta olması ve bir miras engeli bulunmaması.

    1. Mûrisin Ölmesi:

    Mirasın söz konusu olması için, mûrisin gerçek, hükmî veya takdiri olarak ölmüş bulunması gerekir. Gerçek ölüm, ruhun bedenden ayrılması ile gerçekleşir. Görme, işitme veya başka bir delille sabit olur. Hükmî ölüm; hayatta olduğu bilinen veya muhtemel bulunan kimsenin ölümüne hâkimin hükmetmesiyle ortaya çıkar. Hayatta olduğu bilinen mürteddin (dininden dönen) dâru"l-harbe kaçması halinde hakim ölü sayılmasına hüküm verir. Bunun mirası, hüküm tarihine kadar mirasçı olan hısımlarına taksim edilir. Hayatta olması ihtimali bulunan kayıp kişinin (mefkûd) durumu mahkemeye intikal edince, gerekli süreler geçmişse, hakim vefatına hükmeder. Eşi iddet bekler ve serbest kalır. Mirası da hüküm sırasında hak sahibi olan varislere paylaştırılır. Takdiri ölüm; kişinin takdiren ölü kabul edilmesidir. Bu annesinden suç işleme yoluyla ölü olarak doğan cenîndir. Gebe kadına başkasının vurmasıyla cenînin ölü doğması gibi. Bu durumda suçluya, elli dinar (yaklaşık iki yüz gram altın para) gurre cezası tazminat olarak ödettirilir. Bu, tam diyetin yirmide biri kadar bir tazminattır. Ebû Hanife'ye göre, cenîn mirasçı olur ve kendisine mirasçı olunur. Çünkü onun suç işleme sırasında diri olduğu kabul edilir (İbnü'l-Hilmâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır, 1315/1317 H., IV, 440-445; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VI, 320; ez-Zühayli, a.g.e., VIII, 253; Hamdi Döndüren, a.g.e., s.119-121; bk. "Gurre, Mefkûd ve Cenîn" maddeleri).

    2. Mirasçının Hayatta Olması: Murisin ölümü sırasında varisin hayatta olması gerekir. Bu yüzden, muristen önce ölen bir hısım, daha sonra ölen murisine mirasçı olamaz. Muris vefat ettiği zaman, ana karnında bulunan çocuğu da (cenîn) sağ doğmak şartıyla mirasçı olur.

    3. Miras Engeli Bulunmaması:

    Miras engelleri şunlardır:

    a) Öldürme:

    Mûrisini öldüren bir kimsenin, bir an önce onun servetini elde etmek için öldürme ithamı vardır. Hısımını öldüren kimsenin onun mirasından mahrum olacağı konusunda mezheplerin görüş birliği vardır. Ancak hangi çeşit öldürmelerin miras engeli olacağı hususu mezhepler arasında ihtilâflıdır. Hadiste; "Katil için miras yoktur" (Ebû Dâvud, Diyât, 18; Tirmizî, Ferâiz,17; Ahmed b. Hanbel, I, 49) buyurulur. Hanefilere göre, kısas veya keffâret cezasını gerektiren öldürme çeşitleri mirasa engel olur. Bunlar da şu çeşit öldürmelerdir:

    Kasden öldürme: Mûrisi silâh veya kesici bir aletle kasden öldürmek gibi. Buna günah ve kısas gerekir, keffaret gerekmez. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, insan öldürebilecek büyük taş vb. her şeyle, kasden öldürme suçu meydana gelir.

    Kasda benzer şekilde öldürme. İnsan öldürmede kullanılmayan, sopa, değnek gibi bir şeyle vurup öldürmek gibi... Cezâsı: Keffâret, âkile* üzerinde diyet ve günahtır. Birisini yanlışlıkla öldürme: Ava atıp, insanı öldürmek gibi... Cezası; keffâret, âkıle üzerine diyettir. Ahiretteki günahı kaldırılmıştır.

    Hata sayılan öldürme: Uykuda veya uyanık iken birisinin üzerine düşüp ölümüne sebep olmak gibi. Cezası; hataen öldürmenin aynidir (es-Serahsi, el-Mebsût, Mısır 1324-1331/1906-1912; XXV, 59-68; el-Kâsâni, Bedayiu's-Sanâyi, Mısır 1327-28; M. Cevat Akşit, İslâm Ceza Hukuku ve İnsanî Esasları, s. 55-56).

    Dolaylı yoldan ölüme sebebiyet verme (tesebbüb) mükellef olmayanın öldürmesi, meşrû savunma halinde öldürme ve mükrehin öldürmesi miras engeli değildir.

    İmam Şâfii'ye göre, öldürme fiilini işleyen herkes öldürülene mirasçı olamaz. Kastın bulunup bulunmaması, öldürenin mükellef olup olmaması sonucu etkilemez. Mâlikîler ise, katilde kasıt ve tecâvüzü esas alırlar. Buradaki görüş ayrılığı, miras engeli bildiren hadisteki "kâtil" sözcüğünün kapsamındaki belirsizlikten doğmuştur (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Kahire, t.y., s.126, 127).

    b) Din Farkı:

    Mûrisle vârisin ayrı dinlerden oluşu bir miras engelidir. Bu konuda İslâm hukukçularının görüş birliği vardır. Müslüman kâfire, kâfir de müslümana nesep hısımlığı veya evlilik akdi bulunsa bile mirasçı olamaz. "Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz" (Buhâri, Hacc, 44; Meğâzî, 48, Ferâiz, 26; Müslim, Ferâiz, l; Ebu Dâvud, Ferâiz, 10). "İki ayrı dine mensup olanlar, birbirine mirasçı olamaz" (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Tirmizi, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6) hadisleri buna delildir. Bunun sebebi, müslümanla gayri müslim arasında velâyet bağının kesik olmasıdır.

    Bu duruma göre, meselâ; müslüman bir erkekle gayri müslim olan karısı arasında mirasçılık cereyan etmeyeceği gibi, bunlardan doğan çocuklar da babaya tabi olarak müslüman sayılacaklarından onlarla gayri müslim olan anneleri arasında da mirasçılık cereyan etmez.

    Ancak Muaz b. Cebel ve Muâviye ile Tâbiîlerden Mesrûk b. el-Ecdâ', Saîd b. el-Müseyyeb, İbrâhim enNahâî ve diğer bazı bilginler aksi görüştedir. Bunlara göre; Müslüman kâfire mirasçı olur. Fakat kâfir müslümana mirasçı olamaz." Dayandıkları delil şu hadislerdeki genel anlamdır: "İslâm yücedir, onun üzerine yücelinmez" (Buhârî, Cenâiz, 79) "İslâm arttırır, eksiltmez" (Ebû Dâvud, Ferâiz, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236). Bu konuda sahabe uygulaması da vardır. Bir yahudi vefat edince, biri yahudi diğeri müslüman olan iki oğlu kalmıştı. Yahudi olan oğlu bütün mirası almak isteyince, müslüman olan oğlu mahkemeye başvurdu ve hak istedi. Davaya bakan Muaz b. Cebel (ö.18/639) müslümanı yahudiye mirasçı yapmıştır (el-Askalânî, Bülûgul-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu, İstanbul 1967; III, 206).

    Çoğıınluk İslâm hukukçuları, müslümanla kâfir arasında mirasın olamıyacağını ifade eden hadisleri bu konuda ana delil kabul etmiş, azınlığın dayandığı hadisleri doğrudan mirasla ilgili görmemiştir.

    Diğer yandan gayri mûslimler birbirine mirasçı olabilirler. Çünkü küfür ehli tek millet sayılır. "Ehl-i, küfür birbirinin velisidir" (el-Enfâl, 8l73) âyetinin genel anlamı bütün gayri müslimlerin hepsini kapsamına alır. "Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır" (Yûnus,10/32) âyeti de bunu ifade eder. Yalnız Mâlikîler, "İki ayrı dine mensup olanlar birbirine varis olamaz" hadisinin, hristiyan ve yahudilerin kendi aralarındaki mirasçılığını da kapsadığını söylerler.

    Mürtedin mirası:

    İslâm'ı terkeden kimseye "mürted" * denir. Mürted mânen ölmüş sayıldığı için, o ne müslüman ve ne de kâfire mirasçı olamaz. Mürtedin mirasının başkalarına intikali konusunda ise görüş ayrılıkları vardır.

    Ebû Hanife'ye göre, irtidattan önce kazandığı mal varlığı müslüman varislerine gider..Sonra kazandıkları ise beytü'l-mâle "fey" geliri kaydedilir. (bk. "Fey" ve "Ganîmet" maddeleri). Mürted kadınsa, bütün mirası müslüman mirasçılarına intikal eder.

    İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, irtidattan önce ve sonra kazandığı malları müslüman varislerine intikal eder. Bu iki müçtehid, erkek ve kadın mürted arasında miras bakımından bir ayırım yapmaz.

    Şâfiî, Mâliki ve Hanbelilere göre, aslî inkârcıda olduğu gibi mürted mirasçı olamaz ve ona da başkası mirasçı olamaz. Bütün malı, beytü'l-mal için fey' geliri kaydedilir. Çünkü o, irtidat etmekle, İslâm toplumuna karşı harp ilân etmiş sayılır ve servetine de harbînin malına uygulanan hükümlerin uygulanması gerekir. Ancak bu hükümler, mürted irtidadı üzere ölürse uygulanır. Hayatta olduğu sürece malı bekletilir. İslâm'a dönerse, malı kendisine verilir (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Mısır 1315-/1317, IV, 390 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müçtehid, Mısır, t.y., II, 322-329; ez-Zühaylî, a.g.e, VIII, 263-266).

    c. Tebealık Farkı (İhtilâfu'd-dâreyn):

    Müslümanlar hangi devletin tebeası olurlarsa olsunlar birbirlerine mirasçı olurlar. Müslüman için başka başka devletin tebeası olmak miras engeli değildir. Meselâ; Türkiye'deki bir müslüman, Mısır'daki müslüman bir hısımına mirasçı olabilir. Çünkü Dârul-İslâm müslümanlar için tek vatan sayılır. Daha sonra kâfirlerin Darul-İslam'a egemen olması ve buralarda ayrı sistemlerin ve rejimlerin olması veya bağlantının kopuk olması da sonucu değiştirmez. Bu yüzden, bir müslüman Dâru'l-Harpte ölse, ona Dârul-İslâm'da yaşayan varisleri mirasçı olur.

    Ülke ayrılığı gayri Müslimler için bir miras engeli teşkil eder. Meselâ; İslâm tebeasındaki bir gayri müslim, yabancı tebealı gayri müslim bir hısımına mirasçı olamaz. Burada, mirasçılık "velâyet bağı" esasına dayanır. Bu bağ kopunca mirasçılık hakkı da ortadan kalkmaktadır. Ancak ülkeler sulh anlaşmaları yaparak, karşılıklı miras ilişkilerini düzenleyebilirler.

    Malikî, Hanbelî ve Zâhirîlere göre tebealık farkı hiç bir şekilde miras engeli doğurmaz (ez-Zühayli, a.g.e., VIII, 266 vd.; es-Sibâî, Şerhu Kanuni'l Ahvâliş-Şahsiyye, Dımaşk 1959, II, 46-47).

    d) Kölelik:

    Kölelik hali de miras engelidir. Bu statüde olan kimse hısımlarına mirasçı olamaz. Çünkü köle, bir mala; mülk edinme sebepleriyle matik olamadığı gibi miras yoluyla da malik olamaz. Onun elindeki şeyler efendisine ait bulunur. Eğer o, mirasçı yapılırsa, mülk kendiliğinden efendisine geçeceği için sebepsiz yere, bir yabancı mirasa sokulmuş olur ki, bu icmâa göre bâtıldır:

    Bu engellerden mûrisini öldürme ve kölelik tek yanlıdır. Bunlar yalnız kendileri başkasından miras alamaz. Fakat başkası kendilerine mirasçı olabilir. Bunlara, murisin ölüm tarihinin belirlenememesi ve mirasçının kim olduğunun bilinememesi gibi başka engeller de eklenmiştir (bk. el-Meydânî, el-Lübâb, Kahire, ts., IV, 188, 197; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Motbaatü'l-Emiriyye tab'ı, VI, 239 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y., V, 541-543).

  32. 2007-04-07 #32
    SEYYİD



    Efendi, bey, mevla, ileri gelen baş, reis. Nesebi Hz. Hüseyin (r.a) yoluyla Rasûlüllah (s.a.s)'e ulaşan kimseleri ifade eden arapça bir sıfat.

    Rasûlüllah (s.a.s), Seyyidu's-Sakaleyn (iki âlemin efendisi), Seyyidul-En'am (yaratılmışların en büyüğü), Seyyidul-Enbiya (bütün peygamberlerin efendisi) gibi sıfatlarla vasıflandırılmıştır. Rasûlüllah (s.a.s)'den nakledilen hadis-i şeriflerde şöyle buyurulmaktadır: "Ben Ademoğlunun seyyidiyim" (Ebu Davud, Sünne, 13; İbn Mâce, Zühd, 37).

    "Ben kıyamet gününde insanların seyyidiyim" (Buharî, Enbiyâ, 3; Müslim, İman, 367, 369).

    Hadis-i Şeriflerde seyyid kelimesi, kabile başkanı, topluluğun ileri gelen seçkin kimseleri, kölenin efendisi gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Ayrıca, cuma günü günlerin seyyidi olarak vasıflandırılmakta (İbn Mâce, İkame, 79). İstiğfarın seyyidi olarak da: "Allahümme ente....." duası zikredilmektedir (Buharî, Daavat, 2). Ayrıca ashab seyyid kelimesini aralarındaki faziletli kimseleri övmek için kullanmışlardır. Hz. Ömer (r.a); "Ebu Bekir seyyidinizdir. "Seyyidiniz (Bilâl (r.a)'i azad etmiştir" demekteydi (Buhari, Fedailul-Ashab, 23).

    Rasûlüllah (s.a.s), minberde bulunduğu bir sırada yanındaki Hasan (r.a)'ı işaret ederek, "Bu oğlum Seyyiddir. Umulur ki Allah onun vasıtasıyla iki müslüman fırkanın barışmasını sağlar" (Buhari, Sulh, 9; Fedailul-Ashab, 22; Tirmizi, Menakıp, 31). Bir defasında da; "Hasan ve Hüseyin cennet ehlinin gençlerinin iki seyyididirler" (Tirmizi, Menâsık, 31) buyurmuştur. Enes b. Malik (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'ı "Biz, Abdulmuttalib'in çocukları cennet ehlinin seyyidleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdî" derken dinlediğini söylemektedir (İbn Mace, Fiten, 34). Fatıma (r.a) ise, cennetteki kadınların seyyidesidir (Buhârî, Fedâilul-Ashâb, 29; Menâkıb, 25). Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)'de cennet ehlinin nebi ve resuller hariç iki yaşlı seyyididirler (İbn Mâce, Mukaddime, 11).

    Rasûlüllah (s.a.s)'in Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i seyyidler olarak vasıflandırması, müslümanlarca, onların ve onların soyundan gelenlerin seyyid olarak isimlendirilmelerine sebep olmuştur. Müslümanların kalplerinde yaşattıkları, coşkun ehl-i Beyt sevgisi, onların tarih boyunca, Rasûlüllah (s.a.s)'ın torunlarının soyundan gelenlere aşırı bir sevgi beslemelerine ve onları diğer insanlardan ayırd ederek dünyevî muamelelerde farklı bir yere oturtmalarına sebep olmuştur. Başlangıçta, Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a)'ın her ikisi ve onların çocukları için seyyid ifadesi kullanılmaktaydı. Ancak sonraları Hasan (r.a)'ın soyundan gelenlere şerif, Hüseyin (r.a)'in soyundan gelenlere de seyyid denilmeye başlanmıştır. Seyyid ve şerifler, Emevîler döneminin sert ve acımasız muameleleri hariç tutulursa, şekli ne olursa olsun sonraki bütün yönetimlerce, layık oldukları şekilde saygı görmüşlerdir. Tarihteki bütün İslâm devletlerinde bu zümrenin işleriyle ilgilenen bir müessesenin bulunması ve bunun başında bulunan kimsenin (Nakîbul-Eşrâf) en yüksek makamlarından sayılması bunun en açık delilidir.

    Samanî'ler, seyyidlere tahsis ettikleri mülkî arazileri vergiden muaf tutmuşlardır (İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet Teşkilatına Medhal, Ankara 1984, 237 n. I, 413). Fatımîler zamanında Mısır'da, Nikabetu't-Talibiyyin adlı bir müessese kurulmuştur. Bu müessesenin görevi, seyyid ve şeriflerin, neseplerini incelemek, teftiş etmek, aralarında çıkan ihtilafları çözümlemek ve onları neseplerine yakışmayacak, ahlâk dışı hareketlerden sakındırmaktı (Uzunçarşılı, a.g.e., 388-389). İlhanlılar, müslüman olduktan sonra Gazan Han zamanında "Nakıb-ı Nukabayı Sadât" adında bir müessese teşkil etmişlerdir. Bu kurumun görevi yine, Hz. Hasan (r.a) ve Hz. Hüseyin (r.a)'in soyundan gelen kimselerin şecerelerini tutmak, onlara ait işleri görmek, onları eğitmek, haklarını korumaktı (Uzunçarşılı, a.g.e., 246-247).

    Osmanlılar zamanında da seyyid ve şerifler, saygı görmüş ve onların toplum içindeki üstün ve saygın yerlerini korumaları için Nakıbul-Eşraflık adı altında bir memuriyet ihdas edilmiştir. Nakıbul-Eşraf, Müftil-Enam ve Şeyhül-İslam'dan sonra en yüksek makam olarak telakki edilmiştir.

    Osmanlılarda Nakıbul-Eşraflık makamı Yıldırım Bayezid (1389-1402) zamanında ortaya çıkmıştır. Seyyid Ali Netta' b. Muhammed, Nakıbul-Eşraf tayin olunarak, Osmanlı hudutları içerisinde bulunan Hz. Ali (r.a) evladının riyaseti ona tevdi edilmiştir. Seyyid ve şerifler halk arasında "emir" olarak isimlendirilmiş, onları diğer insanlardan ayıran yeşil sarıklarına da "emir sarık" denilmiştir. Ey zümreden olan kimseler bir suç işledikleri zaman, Nakıbul-Eşraf tarafından cezalandırılırlardı. Seyyid ve şeriflerin kayıtlı olduğu "şecere-i mutayyibe" adındaki defterler bulunmaktaydı. Nakıbu'l-Eşraf'ın devlet protokolü içinde önemli bir yeri vardı. Sonraları devlet düzeninin bozulmaya başlamasıyla birlikte onların, sahip oldukları imtiyazlar ve muafiyetlerden yararlanmak isteyen bir çok kimse uydurma şecereler ve yalan şahitlerle kendilerini seyyid veya şerif olarak Nakıbul-Eşraf defterlerine kaydettirmişlerdir.

    Mekke, M. 960 yılından sonra, şerif olarak adlandırılan Hz. Hasan'ın neslinden gelen kimseler tarafından idare edilmiştir. Mekke şerifleri Abbasîlerin güçlerini yitirmelerinden sonra, sürekli olarak Mısır'daki Fatımîlere bağımlı kalmak zorunda kalmışlardır. Osmanlılar zamanında da Mekke'nin idaresi şeriflerin eline bırakılmış ve Hicaz'ı yarı muhtar bir şekilde idare etmişlerdir. İstanbul'dan Mekke'ye gönderilen sürre alayları ile şeriflere büyük ikramlarda bulunulmuştur. Fatih, İstanbul'u fethettiği zaman Mekke şerifine fethi bildiren bir nâme ile hediyeler göndermiş, şerif'e iki bin, ayarı tam halis altın, Mekke ve Medine'deki seyyid ve şeriflere ve muhtaç kimselere sarfedilmek üzere yedi bin altın göndermiş ve onun duasını talep etmiştir. Bu sırada Mekke şerifleri Memluklulara tabi bulunmaktaydı (Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri, Ankara 1984, s. 4 vd.). Mekke'nin 1924 yılında Vahhabiler tarafından işgaline kadar şerifler Mekke'nin yönetimini ellerinde tutmuşlardır. Öte taraftan cumhuriyetin kurulmasından sonra, halifeliğin kaldırılmasıyla diğer bir çok dinî müessese ile birlikte Nakıbul-Eşraflık kurumu da kaldırılmıştır.

  33. 2007-04-07 #33
    SIRAT-I MÜSTAKİM



    İslâm, Peygamberlerin yolu, vasat ümmetin yolu, kulluk, hak yol, din, Sebil-i Rüşd, Sebilü'r-Reşad, hidayet, hakikat, Sünnet yolu, en doğru yol.

    Kur'an-ı Kerim'de Sırat-ı Müstakim çok çeşitli biçimlerde bir çok âyetlerde vurgulanmaktadır.

    el-Fatiha'da "Bizi doğru yola, (Sırat-ı Müstakim'e) kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet..." buyrulur (el-Fatiha,1/5-7). Allahu Teâlâ insanlık tarihi boyunca insanları doğru yola çağıran peygamberler gönderdi. Son olarak alemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.s)'i gönderdi ve ona bir hidayet olan Kur'an'ı vahyetti. Kur'an'da Allah, doğru yolu açıkladı ve Hz. Peygamber de o yola davet etti, vahyi tebliğ etti. Kur'an-ı Kerim'de tekrar tekrar vurgulanan Sırat-ı Müstakim Allah'ın nimet verdiklerinin yoludur.

    Maide süresinde "Seva es-Sebil" (ana yol, hak yol, dosdoğru yol, Allah'ın yolu) şeklindeki ifade şöyle açıklanmaktadır: "Seva es-Sebil, kişiye tüm güçlerini, yeteneklerini ve melekelerini geliştirme imkanı veren, özlemlerini, arzularını, duygularını, bedeninin ve ruhunun isteklerini uygun şekilde gideren ve doyuran, başka insanlarla çok yönlü karmaşık ilişkilerini dengede ve insanlığın iyiliği için kullanma ve değerlendirmede bireysel ve toplumsal hayatında onu yönlendiren hayat tarzıdır. Kısaca, bireyin ve toplumun manevî, ahlakî, sosyal, fizikî, ekonomik, siyasal ve uluslararası sorunlarını doğru, düzgün, sağlam ve adaletli biçimde çöımesini sağlayan hayat tarzıdır... Kuranda Seva es-Sebil ve Sırat-ı Müstakim, doğru yol olarak nitelenmiştir. İnsan kendisini sayısız, yanlış ve eğri yolların çukurlarından kurtarıp götürecek doğru yolu çizemez. Bu bakımdan Allah büyük lütfuyla insanlığa doğru yolu göstermek için düzenlemelerde bulunmuştur.

  34. 2007-04-07 #34
    SÜSLENME



    Başkalarının gözüne hoş gelir düşüncesiyle insanın kendince güzel elbiseler giymesi, elbisesine veya vücuduna takılar takması, vücudunun bazı yerlerini boyaması veya saçını, sakalını, bıyığını daha güzel görünüme sokmak için şekil vermesi, kısaca "güzel" görünmek için her türlü nesneden yararlanması.

    Kur'ân-ı Kerim'de, " De ki; Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti? De ki; O, dünya hayatında inananlarındır; kıyamet günü de yalnız onlarındır." İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz" (el-A'raf; 7/32) ayeti müslümanların süslenmesini helal kılmakta; bunu yapmanın karşısında olanları ise helali haram yapmaya teşebbüs ederek haddi aşmakla suçlamaktadır. Bir diğer ayette, denizden çıkarılan süsler, Allah'ın bir nimeti olarak zikrediliyor; "... inci ve mercan çıkar" (er-Rahmân, 55/23). Kadınların süslenmeye yatkınlığına değinilen bir başka ayette ise, onların bu özelliği tabiî karşılanıyor; "Süs içinde yetiştirilip mücadelede açık olmayan..." (ez-Zuhruf, 43/18). "Ahirette müslümanlara vadedilen Cennet ise göz kamaştırıcı güzelliktedir; gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır "(ez-Zuhruf, 43/71); "Orada yaslanılacak koltuklar, ipekli elbiseler, gümüş kaplar billur kâseler, zencefil karışımı kâseler, atlastan elbiseler, bilezikler vardır, ne yana bakarsan bak ulu bir saltanat" (el-İnsan, 76/11-22):

    Müslümanlara helal kılınan süslenmenin sınırları vardır; süslenen, güzelleşerek alımlı hale gelen insan, gurura kapılmamalı; kendisine verilen bu nimetin Allah'tan olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. "Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen yeri yırtamazsın; boyca da dağlara erişemezsin" (el-İsra, 17/37) buyuran Allah, müslümanlardan alçak gönüllü olmalarını istemekte; gurur ve kibrin şeytanın bir özelliği olduğunu hatırlatmaktadır.

    Müslüman, yeni ve güzel bir elbise giydiği zaman insanların arasında gururlu bir şekilde yürümek yerine, Hz. Peygamber'in talim buyurduğu gibi, "Benim hiç bir güç ve kuvvetim olmaksızın bunu bana giydiren Allah'a hamd olsun! bunun hayrından ve bunun kullanıldığı iyi işin hayrından senden isterim; bunun şerrinden ve kullanılacağı kötü işin şerrinden de sana sığınırım" (Sünen-i Ebu Davud, IV, 717) demelidir. Bir başka hadiste, insanlar karşısında üstünlük sağlamak düşüncesiyle giyinenlerin kıyamet günü rezillik elbisesi giyeceği (a.g.e., 720) haber verilmektedir.

    Giyimde asıl olan, tesettüre riayet etmek ve elbisenin temiz olmasıdır. Sade, fazla gösterişli olmayan, insanların arasında göze batmayacak doğal bir görünüm, giyinmenin normal olanıdır.

    Erkeklerin süslenmesi: Müslüman erkekler ipekli elbise giyemezler, bu onlara haramdır. Hz. Peygamber ipek giyinen erkekler için "Ümmetimden gelecekte bir takım milletler çıkacak; ipek ve atlası helal sayacaklar. (Bazı sözler söyledi ve) onlardan sonra geleceklerden bir kısmının suretleri maymun, domuz olarak kıyamete kadar değiştirilecek" (a.g.e., 726) buyurmakta ve ipeği "ahirette nasibi olmayanların giyineceğini" (a.g.e., 727) bildirmektedir.

    İslam, erkeklerin saç, sakal ve bıyıklarını başıboş bırakmamasını ister. Rasûlüllah'ın saçlarını taradığı, yağladığı bazan uzatıp bazan kısalttığı bildirilmekte; saçı başı dağınık olan bir adam için "Şu şahıs saçını yatıştıracak birşey bulamaz mıydı?" (a.g.e., 740) diye sitem ettiği rivayet edilmektedir. Temiz ve bakımlı tutmak ve toplumla ters düşecek kadar aşırıya kaçmamak şartıyla saçlar uzatılabilir. Sakal avuçlandığı zaman dışarıya taşmayacak kadar uzatılıp, bıyıklar ise dudakların kırmızılığını kapatmayacak şekilde kısaltılmalıdır. Bu ölçüler Rasûlüllahın sünnetidir. Ayrıca Rasûlüllah'ın sakalını boyadığı da bize gelen rivayetler arasındadır. Abdullah İbn Ömer, "Ben Rasûlullahın sakalını sarıya boyadığını gördüm. Rasûlüllah'a sarı renkten daha sevimli bir renk yoktu..." demiştir (a.g.e., 741).

    Güzel koku erkekler için sünnettir. Rasûlüllah sürekli olarak güzel koku kullanır ve bunu Ashabına da tavsiye ederdi: "Dikkat! Erkeklerin kullanacağı koku, renksiz ve kokusu fazla olandır..." (a.g.e., 731).

    Erkeklerin kullanmasına izin verilen ve Rasûlüllah'ın da kullandığı diğer bir süs de göze sürme çekmedir. O'nun bir diğer sünneti ise gümüş yüzüktür.

    Kadınların Süslenmesi: Kadınlara, yabancıların yanında ve sokağa çıktıkları zaman örtünmeyi emreden İslâm, onlara erkeklerin dikkatini çekecek şekilde kıyafet giymeyi yasaklamış; konuşmalarına ve yürüyüşlerine dikkat ederek kötü bakışlara hedef olacak tavırları sergilemelerine izin vermemiştir. Kadınlar, ince, dar, fazla süslü elbiseler giyemez; erkekler gibi giyinemez ve kokulanamazlar. Kadınlar ancak kocalarının yanında süslenebilirler. Bu ölçüler ışığında;

    Kadınlar ipek elbise giyebilir, altın kullanabilirler. Hz. Peygamber bir hadisi şeriflerinde el ve ayaklarına kına sürünmelerini tavsiye etmiştir. Kadın, kocasının yanında güzel kokular sürünüp güzelleşebilir, güzelleşmelidir.

    Müslüman erkeklerin ve kadınların evlerinde ve elbiselerinin üzerinde putperestlik eseri taşıyan canlı resimlerin bulunmaması gerekir. Bir hadis-i şerifte, "Gerçekten melekler, içinde suret bulunan eve girmez" (a.g.e., 796) buyuruluyor. Müslüman erkekler kadınlara özenmekten ve kadın elbisesi giymekten, kadınlar da erkeklere özenmekten ve erkek elbisesi giymekten alıkonulmuşlardır; "Rasûlüllah kadın elbisesi giyinen erkeğe, erkek elbisesi giyinen kadına lanet etti" (a.g.e., 764). Müslümanlar gayri müslimlerin giyimlerini kendilerine örnek alamaz, onlar gibi giyinemezler. Müslümanların günümüzde moda adı altında kâfirlerin âdetlerine göre hazırlanmış elbiseleri giymekten sakınması gerekir. Ayrıca müslümanlar "dişlerini inceltmekten, vücuda dövme yaptırmaktan beyaz kılları yolmaktan... nehyedildiler" (a.g.e., 732).

  35. 2007-04-07 #35
    DECCÂL



    Kıyamete yakın bir dönemde çıkıp İslâm dinini ve ümmetini ifsad edip kötülüklere sürükleyecek olan ve aynı zamanda kıyametin alametlerinden sayılan biri.

    Deccâl, "decl"in mübâlağa siğası olup "çok yalancı, aldatıcı, hilekâr" manasına gelmektedir. O "Bu ümmetin âhir zamanında çıkacak Yahûdîlerden biri olup ilâhlık iddia edecektir." Yalancı olduğundan kendisine bu isim verilmiştir. (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1389, I, 948).

    Deccal, aldatıcı ve yalancı özelliği ile, çok eski batıl dinlerde de varlığı kabul edilmiş olup ilk olarak Zerdüşt dininde görülmüştür.

    Kur'ân-ı Kerim'de Deccâl'den bahsedilmez. Ancak sahih hadis. kitaplarında Deccâl'le ilgili pek çok rivayet vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadislerinde: "Şüphesiz on alâmet zuhur etmedikçe kıyamet kopmayacaktır." Doğuda, Batıda ve Arap yarımadasında birer yerin batması: Duman*; Deccâl; Dâbbetü'l-arz ; Ye'cûc ve Me'cuc*; güneşin battığı yerden doğması ve Aden toprağının sonundan (Yemen'den) bir ateş çıkarak insanları haşrolacakları yere sürmesi" buyurmuştur. (Müslim, Fiten, 39, 40, 128, 129; Ebû Dâvûd, Melâhim, 12; Tirmizî, Fiten, 21; İbn Mâce, Fiten, 25, 28).

    Deccâl'in çıkması haktır. Deccâl, belli bir şahıs olup, Cenâb-ı Allah onunla, kullarını imtihan edecektir. Deccâl olsun, diğer kıyamet alâmetleri olsun bizim için gaybdır. Bunlar hakkında bilgi edinmemiz ancak nakil (Kur'ân ve hadis)le mümkün olur. Akılla verilebilecek bilgilerin isabet etmeme ihtimali büyüktür. Öteden beri kıyâmet alâmetleriyle ilgili olarak çok te'vîller yapılagelmiştir. Herhangi bir dayanağı olmayan bu te'villerin geçerliliği de yoktur. Ayrıca bunlar, akılla ulaşılamayacak bilgiler olduğundan, yapılacak te'viller, halkı yanlış bilgilendirme vebâline sevk edecektir. Aynı yanılgı ve vebâl bunun için de söz konusudur. Bazıları Deccal'in komünizm olduğunu ileri sürerler. Ancak komünizm bir şahıs değil, bir sistemdir. Halbuki hadis-i şeriflerde Deccâl'in vasıfları sıralanırken, onun, her haliyle bir insan olduğu belirtiliyor. Ancak gözlerinin birinin kör olduğu bildiriliyor. Nitekim bir hadislerinde Hz. Peygamber (s.a.s.); "Hiç bir peygamber yoktur ki ümmetini tek gözlü yalancı (Deccâl)'den uyarmış olmasın. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Körün (Deccâl'in) iki gözünün arasında KFR (kâfir) yazılmış olacaktır" buyurdular. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101; Tirmizî, Fiten, 56)

    Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hadisleriyle Deccâl'in bazı vasıflarını haber veriyor. Buna göre Deccâl, bir gözü kör olan bir insandır. Hz. Peygamber de ümmetini Deccâl'e karşı uyarmıştır. Zira Deccâl, bazı harikalar gösterecek ve tanrı olduğunu iddia edecektir. İmansızlarla, bazı zayıf imanlılar, ona kanacaktır. İmanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır.

    Dünya, imtihan yeridir. İnsanlar bu dünyada imtihana tabi tutulmaktadırlar. Deccâl da bir imtihan vesilesidir. Allah'ın kendisine verdiği güçle birtakım hârikalar gösterecektir. Deccâl'in göstereceği hârikalara "istidrâc" denir. İstidrâc, "inançsız ve şerîr kimselerin arzularına uygun olarak gösterdikleri hârikalara" denir.

    İlâhlık iddia eden Deccâl, istidrâc türünden hârikalar gösterecek ve neticede bazı zayıf inançlılar buna aldanacak, imanı kuvvetli olanlar ise kanmayacaklardır. Zira insanlar çok iyi bilirler ki, ilah doğmaz, yemez, içmez, acıkmaz, susamaz, dünyada insanlar tarafından görülmez. Halbuki Deccâl ise bir insandır, üstelik eksik yani kör bir insan ve hatta kendi gözünü iyileştirmekten aciz bir yaratıktır. İşte insanlar, akıllarıyla bunları bilebilecekleri için Deccâl ve benzerlerinin istidrâc göstermeleri mümkinattandır. Müseylemetü'l-kezzâb gibi peygamberlik iddia edenler ise "ihânet" türünden hârikalar gösterebilirler. Yani isteklerinin zıddı gerçekleşerek rezil olurlar. İstedikleri yönde harika gösterseler; yalancı peygamberle gerçeğini halk ayırt edemez. Ve bu, halkın sapmasına sebep olacağından caiz değildir. İnsandan peygamber olur ama ilah olamaz. Hz. Peygamber (s.a.s.), "Dikkat edin Deccâl'in sağ gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir" diye ümmetini bu konuda uyararak Deccâl'in harikalarına aldanmalarını önlemiştir. Hadislerde Deccâl'in iki gözü arasında KFR (kâfir) yazılacağı ve bunun herkes tarafından okunacağının bildirilmiş olduğunu ifade ettik. (Müslim, Fiten,102, 103,105). Deccâl, müminler için çok büyük bir fitne olduğundan, bütün peygamberler ümmetlerini Deccâl'e karşı uyarmışlardır. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 101).

    Yine hadislerde bildirildiğine göre Deccâl, Medine'ye giremeyecektir. Zira, Deccâl çıktığı zaman Medine'nin yedi kapısı olacaktır ve her kapıda iki melek bekçilik yaparak Deccâl'i Medine'ye sokmayacaktır. (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 112).

    Deccâl, Medine'nin dışındaki bazı işlenmedik tarlalara kadar gelecek, o günün en hayırlı insanı çıkıp Deccâl'e, "Şehadet ederim ki sen, bize Rasûlullah'ın sözünü ettiği Deccâl'sin" diyecektir. Deccâl de yanındakilere, "Ne dersiniz, bu adamı öldürsem, sonra diriltsem şüphe eder misiniz?" diye soracak, oradakiler de "hayır" diyecekler. Bunun üzerine Deccâl onu öldürecek, sonra diriltecek. Dirilttiği adam o anda: "Vallâhi senin hakkında hiçbir zaman şimdikinden daha basiretli etli olmamışımdır" şeklinde cevap verecektir. Deccâl onu tekrar öldürmek isteyecek ama buna gücü yetmeyecektir. Bu şahsın Hızır (a.s.) olduğu söylenir. (Buhârî, Fiten, 27; Müslim, Fiten, 112) Yine Hz. Peygamber, Deccâl'in aldatmacasına karşı da ümmetini şöyle uyarmıştır: "Ben, Deccâl'in beraberinde olan şeyleri pekala biliyorum: Onun beraberinde sudan bir nehir ve ateşten bir nehir olacaktır. Ama ateş gördüğünüz şey sudur. Su gördüğünüz şey ise ateştir. İmdi sizden kim buna erişir de su içmek isterse, ateş gördüğünden içsin. Çünkü onu su bulacaktır." (Buhârî, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 105-109). Demek ki Deccâl, Allah'ın, insanları imtihan için kıyâmetten önce göndereceği bir sihirbazdır. Cennet'i Cehennem gibi; Cehennem'i Cennet gibi göstermeye çalışarak fitne ve fesada sebep olacaktır. Kehf sûresinin ilk ve son âyetlerini (Deccâl'e karşı) okuyan mümin onun fitnesinden korunmuş olur. (Müslim, Fiten, 110)

    Deccâl, yeryüzünde kırk gün kalacaktır. Sıkıntıdan dolayı kırk günün birinci günü bir yıl gibi, ikinci günü bir ay gibi, üçüncü günü bir hafta gibi, diğer günleri normal günler gibi gelecektir. (Müslim, Fiten, 110). Deccal'in göstereceği harikalar; rüzgâr estirmek, yağmur yağdırmak, bitki bitirmek vb. birtakım harikalardır.

    Sonra Cenâb-ı Allah, İsâ (a.s.)'ı Şam'ın doğusundaki Akminareye, iki meleğin kanatlarına elini koymuş olduğu halde indirecek ve İsâ (a.s.) Deccâl'i öldürecektir. (Müslim, Fiten, 110; Tirmizî, Fiten, 62).

    Deccâl'le ilgili hadis kitaplarında pek çok rivayetler vardır. Bunların sahih, zayıf ve merdûdlarını ayırt eden bir araştırmanın yapılması faydalı olacaktır.

    Allah, Deccâl'in fitne ve fesadından Ümmet-i Muhammedi korusun.

  36. 2007-04-07 #36
    Bizleri yoktan vareden ve islamla muserref kilan Allah`a hamd ve onun Rasulu ve bizim biricik sevgilimiz sevgili peygamberimiz Al ve ashabina salat ve selam olsun.
    Rabita hakkinda bircok sorular sorulmakta ve bazilarinca sirke kadar varmakla itham edilen tasavvufun ruknu azamidir...>

    Ilk devir sufilerinde lafiz olarak rastlanmayan bu kavram,yanlis algilamalar sonucu ne yazikki (sozum ona) gunumuz aydinlarinca mahkum edilmek istenmektedir.Rabita,bag,alaka,vuslat anlamlarina gelmektedir.Kur`an da ayni kokten gelmekte olan ribat,murabata gibi kavramlar vardir.
    Rabita her ne kadar Naksibendiyye Tarikatina has bir ozellik olarak dikkati cekse bile aslinda butun tarikatlerede mahsusdur.Tasavvufda rabitanin amaci,rabita-i huzurdur.Yani salikin yani bu yola girmis sofinin daima Huzuru Ilah-i de bulundugu duygusunu saglamaktir.Her an Allah`i karsimizda goruyormuscasina yasamaktir.Bunu saglamak cok zordur,cunku yuce yaratan musahhas bir varlik degildir,oyleyse kulun yogunlasmasini saglayacak musahhas bir objeye ihtiyaci vardir.Tasavvufta bu obje,Allahin en mukemmel tecellilerinin mazhari olarak bilinen insan-i kamil olarak bilinen seyhtir.Salik oncelikle bu insan-i kamile ardindan Hz. Rasule ve O`nun ardindan da Rabbimiz olan Allahimiza Kalbini rabt etmeli ve bu suretle istenilen huzur-i kalbe ermeli,fenafillah derecesine ulasmalidir.
    Rabita birbakima baskalarina benzeme ve taklid arzusunun tezahuru olarak,tasavvufi egitimde bir arac olarak gorulmustur.Cocuklarda anne ve babayi taklidle baslayan,ogretmen ve ideal sahislarla devam eden ve gelisen benzeme duygusu fitriidir.Burada taklidden kastettigimiz gelip gecici hevesler turunden degil,bilakis aynilesmedir.Cunku basit taklidler modaya uymak gibi gelip gecici heveslerdir.Aynilesme taklidin ileri derecesidir,once benimseme ve zamanla yasanti bicimi haline getirmedir.
    Rabita sevenle sevilenin bir olmasidir.Insan karakteri baskalarinin yaptigini aynen yapmakla farkina varmadan bir bicim kazanir.
    Genel anlamiyla rabita incelenmis ve uc kisima ayrilmistir.
    1-Tabii rabita:Evlat ve yakinlara duyulan sevgi bagi.
    2-Bayagi rabita:Mubah olup bazen de asiriya gidildigi zaman kerih gorulen dunyevi degerlere duyulan sevgi.
    3-Mukaddes degerler ve ulvi seylere karsi gonul bagi:Allah ve Rasul sevgisi veya o`nun salih kullarindan birine duyulan sevgi.
    Iste bu ucuncu derece tasavvuftaki rabitanin seklidir.Mursid-i Kamil derecesine ulasmis bir seyhe gonul baglamak,huzur ve giyabinda onu hayal etmek,yanindayken takindigi tavri giyabinda da surdurmeye calismak.Peki bu bizi nereye ulastiracak,simdi onlara bir goz atalim.
    Rabitanin uc basamagi vardir.
    Mubtedilerin rabitasi:"kisi sevdigi ile beraberdir" ve "Herhangi bir kavme benzemeye calisan onlardandir" hadisi seriflerin geregi,seyhin boyasina boyanmak,ona benzemek (fenafisseyh).
    Mutasavviflarin rabitasi:Hayatin her aninda Rasulullahin huzurundaymis gibi hareket etmek.Peygamberin ahlaki ile ahlaklanmak (fenafi`r-Rasul).
    Muntehilerin Rabitasi:"Nerede olursaniz olun O sizinle beraberdir" "Biz insanogluna sahdamarindan daha yakiniz." ayetlerinin sirrini idrak seklindeki (Maiyyet ve Akrabiyyet) fena fillah derecesidir.
    Rabitanin Allah`in Kelamindan delillerine gelince:
    1-"Ey iman edenler,Allah`tan korkun ve sadiklarla beraber olun" 9/119.Bu ayetteki beraberlik konusunu Ubeydullah Ahrar K.s soyle aciklar:Buradaki 'sadiklarla beraber olun' emri mutlak ve daimi bir beraberligi ifade eder.Beraberlik iki turlu olur;Hakiki ve Hukmi beraberlik.Hakiki beraberlik,sadiklarla ayni meclisde,buyuk bir kalb huzuru ile,fiziki olarak beraberligi paylasmaktir.Hukmi beraberlik ise,onlarla ayni mekanda beraber olmanin imkansiz oldugu zamanlarda,onlari tahayyul etmek,hatirlamak suretiyle fikri,zihni,ve kalbi olarak beraber olmaktir.
    2-"Ey iman edenler,Allah`tan korkun,O`na yaklasmaya vesile arayin.O`nun yolunda cihad edin"5/35. Bu ayetteki vesile mutlak ve dolayisi ile umumi bir mana teskil etmektedir.Rabita da Allah`a yakinligina vesile oldugundan,rabtanin delillerinden sayilmaktadir.Bilindigi gibi vesile,Allah`a yaklasmak icin yakinligindan istifade edilebilecek hersey icin gecerlidir.Yuce Rabbimize yakinliklariyla bilinen ve "goruldugunde yuzleri Allah`i hatirlatan"(ibn-i Mace) Allah adamlarini Allah`a vesile saymak,hem tevessul hem rabitadir.Nitekim Hz.Omer`in (r.a) Peygamberimizin amcasi ile Allah`a tevessul etmesi buna bir delildir.
    Bu ayet-i celileler gibi bir cok ayetler vardirki Tasavvuf ehli bunlari cikarmislardir.Daha fazla bilgi icin biraz tefsir karistirmak yeterlidir sanirim.
    Goruldugu gibi,bir seyhe baglanarak,onu Allah`a vesile kilmak ve ona rabita etmek sirk degil,bilakis muridin onune sunulmus,model sahsiyete benzemesi,ona kalip ile olan beraberligini kalb ile devam ettirmesidir.

  37. 2007-04-07 #37
    Hz. RUKAYYE (r.a)



    Hz. Muhammed (s.a.s)'in ikinci kızı.

    Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s) ilk evliliğini Hz. Hatice ile yapmıştı. İbrahim dışında diğer çocukların annesi Hz. Hatice idi. Kızların ilki Hz. Zeyneb, ikincisi de Hz. Rukayye'dir. Doğduğu zaman Rasûlüllah (s.a.s) otuz üç yaşında bulunuyordu. Hz. Rukayye, Peygamber Efendimizin risâletinden önce Ebu Leheb'in oğlu Utbe ile nişanlanmıştı. Ancak Hz. Peygamber, İslâm dinini tebliğe başlayınca ve Ebu Leheb hakkında "Ebu Leheb'in elleri kurusun" meâliyle başlayan Tebbet süresi nâzil olunca, Utbe'nin annesi Ümmü Cemil "Muhammed bizi hicvetti" diyerek, oğlunu Rukâyye'yi boşaması için kışkırtmaya başladı. Babası Ebu Leheb de oğlunu yanına çağırarak "Oğlum! Muhammed'in kızından ayrılmayacak olursan, ben senden ayrılırım" dedi. Utbe, annesi ve babasının teşvikiyle Rukayye'yi zifaf vuku bulmadan önce boşadı. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun akabinde kızını Hz. Osman (r.a) ile evlendirdi. Bu evlilik Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğinden sonra gerçekleşmiştir.

    Hz. Rukayye, Hz. Osman (r.a) ile evlendikten sonra birlikte Habeşistan'a hicret eden ilk kafile içinde yer almıştı. Hz. Muhammed (s.a.s), uzun süre kızı Rukayye'den bir haber alamamış, nihayet bir kadın gelerek, onu kocası ile birlikte gördüğünü söylemişti. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s) "Osman, Hz. İbrahim ile Hz. Lût'tan sonra karısı ile birlikte hicret eden ilk adamdır" buyurmuştu. Hz. Rukayye, Habeşistan'da bulunduğu sırada Abdullah adında bir çocuk doğurmuştu. Hz. Rukayye'nin bu ilk ve tek çocuğu, rivâyete göre altı yaşında vefat etmiştir.

    Hz. Rukayye, yine eşiyle birlikte Habeşistan'dan Mekke'ye dönmüş ve oradan da Medine'ye hicret etmişti. Bedir savaşından kısa bir süre önce Hz. Rukayye rahatsızlanmış, bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Osman (r.a)'a savaşa gitmemesi konusunda izin vererek hanımının yanında kalmasını istemişti. Bedir savaşının zafer haberini Zeyd b. Hârise'nin Medine'ye ulaştırdığı gün, Hz. Rukayye ruhunu Allah'a teslim etmişti. Rasûlüllah (s.a.s) da Bedir savaşı yüzünden, çok sevdiği kızının cenazesinde bulunamamıştı. Hz. Osman (r.a)'a iki nur sahibi anlamına gelen "Zünnüreyn" lakabının verilmesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in kızları Hz. Rukayye'nin vefatından sonra Ümmü Gülsüm ile evlenmesi sebebiyledir.

    H. 2/M. 624 yılında vefat eden Hz. Rukayye'nin cenazesini Ümmü Eymen yıkadı. Kocası Hz. Osman (r.a) da eşinin cenaze namazını kıldırdı. Sonra da Medine'de Mescid-i Nebî'nin yanındaki el-Baki' * mezarlığında toprağa verildi

  38. 2007-04-07 #38
    RÜŞVET



    Haksız bir menfaat elde etmek için kişilere çıkar sağlama; lehe hüküm vermesi için hâkime verilen mal veya para; başkasının malını haksızlıkla yeme yollarından biri. Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir.

    Rüşvet yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de harâmdır. Allah Teâlâ; "İnsanların mallarından bir kısmını bile bile, günâh işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin" (el-Bakara, 2/188) buyurmuştur.

    Rüşvetin devlet dairelerine, özellikle mahkemelere girmesi çok büyük bir suçtur. Rasul-i Ekrem Efendimiz "Hüküm vermede rüşvet verene ve alana Allah lânet etsin " (Tirmizi, Ahkâm, 9) diye beddua etmiştir. Bir memurun rüşvetle haksızlık yapması çok kötü bir iştir. Rüşvet, bir hakkı araştırmak, bir işi yapmak için de alınamaz. Bu zaten memurun görevidir. Devlet memurlarının hediye almaları da dinimizce rüşvet sayılmıştır. Peygamberimizin, zekat toplamak için gönderdiği bir memurun, dönüşünde:

    "Bu sizindir, şu da bana verilen hediyedir" demesine Rasûlüllah (s.a.s) kızmış ve "Eğer doğru söylüyorsan, git, anne-babanın evinde otur ve bu hediyeler sana gelsin, görelim " (Müslim, İmare, 26-30) buyurmuş, böylece memura ancak rüşvet düşüncesi ile hediye verilebileceğini anlatmıştır.

    Rüşvet dört kısım da ele alınabilir.

    1- Hakim veya idareci olabilmek için verilen rüşvet.

    2- Hakimin lehinde hüküm vermesini sağlamak için verilen rüşvet.

    3- Bir kimse ile idarecinin arasını düzeltmek karşılığında üçüncü kişiye verilen rüşvet. Burada rüşvet veren ya idareciden gelecek bir zararı önlemek veya meşru bir menfaat elde etmek istemektedir.

    4- Bir kimsenin malına ve canına bir zarar vereceğinden korktuğu kişiye verdiği rüşvet.

    Birinci ve ikinci maddede tarafların her ikisi için de vermek veya almak haramdır. Üçüncü madde yalnız alana haram, verene haram değildir. Dördüncü maddede de hüküm aynıdır. Çünkü bir müslümanın müslüman kardeşinin malına canına zarar vermemesi gerekir.

    Ayrıca rüşvet kabul eden hâkimin vermiş olduğu hüküm geçerli değildir. Aynı zamanda böyle bir hâkim adalet sıfatını kaybeder ve fasık olur, görevine de son verilir. Devlet görevinde çalışan memurların ve hâkimin almış olduğu hediyeler de rüşvet sayılır. Çünkü onlar bu görevde olmasalardı kendilerine hediye verilmeyecekti. Hediye vermekten maksatları işlerini gördürmektir. Hatta rüşvet alan hâkim doğru karar vermiş olsa bile yine aldığı haramdır. Çünkü hüküm vermek onun görevidir. Ayrıca başka bir şey alması gerekmez.

    Rüşvet alan bir kimse almış olduğu mala dinen sahip olamaz; onu geri vermesi gerekir. Bir kimsenin dinine gelecek bir zararı önlemek için rüşvet vermesi bir çare ise verebilir. Bu, verene haram olmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) dine dil uzatan şairlere ve aleyhte bulunmalarını istemediği kimselere bir şeyler verirdi. Bu konuda müellefe-i kulub'a zekattan pay verilmiş olması yeterli bir delildir (İbn Abidin, IV, 303, vd., V, 272).

    Rüşvet toplumsal bir hastalıktır. Rüşvetin yaygınlaştığı yerlerde halkın birbirine ve devlete karşı besledikleri güven duygusu yok olur. Herkes yapılan işlerden, özellikle mahkemelerde verilen kararlardan şüphe eder; her işin, her kararın arkasında rüşvet var zanneder, rüşvetsiz iş yapılmayacağına inanır. Bu inanca namuslu insanların da kapılması, rüşveti toplumsal bir felaket haline getirir. Artık doğru dürüst hiç bir şey yapılamaz olur. Giderek devlet çarkı işlemez, işler zamanında yapılamaz hale gelir; haksızlık her yanı sarar, diğer ahlâksızlıklar çoğalır. Bütün bunların alışkanlık haline gelmesi, toplum hayatını temelinden sarsar hatta büsbütün çökertir. Rüşvet liberal ekonomilerde ve demokratik rejimlerde çok sık rastlanan toplumsal bir hastalıktır.

    Rüşvetin sadece topluma değil, onu alana da zararı vardır. Az çok dini inancı olan insanlar, er geç yaptıkları işin kötülüğünü anlayacak ve vicdanları rahatsız olacaktır. Asıl önemlisi de dünyada üç-beş kuruşluk menfaat sağlamak için rüşvet alanların Allah'ın lanetine müstehak olmaları ve dünyaları için ahiretlerini kaybetmeleridir. İslâm'ın hâkim olduğu toplumlarda rüşvet olayı asgari sınıra çekilir. Zira Hz. Peygamber'in rüşvet alana da verene de lanet ettiği ve ikisinin de cehennemlik olduğunu ifade ettiğini bilen müslümanlar mutlaka bundan uzak dururlar.

  39. 2007-04-07 #39
    KADİR GECESİ



    Kur'ân-ı Kerim'in inmeye başladığı Ramazan ayı'nın yirmi yedinci gecesi. İslâm'da en kutsal ve faziletli gece Kadir gecesidir. Kadir gecesi, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır. Kur'ân-ı Kerim de bu gecenin faziletini belirten müstakil bir sûre vardır. Bu sûrede yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    "Doğrusu biz Kur'ân'ı Kadir gecesinde indirmişizdir. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir. " (Kadir sûresi, 97/ 1-5)

    Bu sûrenin inişi hakkında değişik rivâyetler vardır. Bunlardan biri şöyledir:

    Bir kere Rasûlüllah (s.a.s) Ashab-ı Kirâma İsrailoğullarından birinin, silahını kuşanarak Allah yolunda bin sene cihad ettiğini bildirmişti. Ashabın buna hayret etmeleri üzerine Cenabı Hak bu Kadir sûresini indirmiştir (Tecrîd-Sarîh Tercemesi, VI, 313).

    Bu geceye Kadir gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır. Çünkü:

    a) Kur'ân-ı Kerim bu gecede inmeye başlamıştır.

    b) Bu gecedeki ibadet, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir.

    c) Gelecek bir seneye kadar cereyan edecek olan her türlü hadiseler Allah Teâlâ'nın ezelî kaza ve takdiri ile ilgili meleklere bu gece bildirilir (Tecrîdi Sarih Tercemesi, VI, 312).

    d) Bu gecede yeryüzüne Cebrail ve çok sayıda melek iner.

    e) Bu gece tanyerinin ağarmasına kadar esenliktir, her türlü kötülükten uzaktır. Yeryüzüne inen melekler uğradıkları her mü'mine selam verirler.

    Kadir gecesinin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan'ın yirmi yedinci gecesinde olduğu tercih edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş, ancak; "Siz Kadir gecesini Ramazan'ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız" (Buhârî, Leyletü'l-Kadir, 3; Müslim, Sıyam, 216) buyurmuştur.

    Zir b. Hubeyş diyor ki, Übey b. Ka'b'a sordum: Kardeşin Abdullah b. Mes'ud: "Yıl boyunca ibadet eden Kadir gecesine isabet eder" diyor, dedim.

    Übey b. Ka'b dedi ki: "Allah İbn Mes'ud'a rahmet eylesin. O, insanların Kadir gecesine güvenmemelerini istemiştir. Yoksa Kadir gecesinin, Ramazanda, Ramazanın da son on günü içerisinde yirmi yedinci gecesinde olduğunu biliyordu" dedi.

    "- Bunu neye dayanarak söylüyorsun, Ey Ebü'l-Münzir (Übey b. Ka'b'ın lakabı)" dedim. Übey;

    "- Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)'in bize haber vermiş olduğu alametle söylüyorum ki, o da, "o gün güneş şuasız olarak doğar" dedi (Müslim, Sıyam, 220).

    İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre Allah Teâlâ bir takım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar:

    Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saat; beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli tutulmasından maksat mü'minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah'a ibadet ve taat içerisinde olmalar]. sağlamaktır. Mü'minler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir. Ebû Hüreyre (r.a)'ın rivâyet etmiş olduğu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

    "Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah'tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhârî, Kadir, 1).

    Kadir gecesinde neler yapılabilir:

    Kadir gecesini, namaz kılarak, Kur'ân-ı Kerim okuyarak, tevbe, istiğfâr ederek ve dua yaparak değerlendirmeli.

    Üzerinde namaz borcu olanların nafile namazı kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı kılmaları daha faziletlidir. Kazası yoksa nafile kılar.

    Süfyan-ı Sevrî: "Kadir gecesi dua ve istiğfar etmek namazdan sevimlidir. Kur'ân okuyup sonra dua etmek daha güzeldir." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 313) demiştir.

    Hz. Aişe validemiz demiştir ki; Rasûlüllah (s.a.s)'e:

    "- Ey Allah'ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum. Rasûlüllah (s.a.s):

    "- Allahümme inneke afüvvün tühıbbü'l-afve fa'fu annî: Allah'ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet." diye dua et, buyurdu (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, VI, 314).

    Bu gecenin öyle bir anı vardır ki o anda yapılan ibadet ve dualar mutlaka makbul olur. Bu önemli anı yakalamak için gecenin bütününü tevbe ve istiğfar ile geçirmek gerekir. Bu da kişinin imanını tazeler. Gecenin bütününü ibadetle geçiremeyenler en azından teravihten sonra bir miktar oturup dua etmelidirler.

  40. 2007-04-07 #40
    KALU BELÂ



    "Evet, dediler" anlamında bir akaid ve Kur'anî terim. Bu terkiple Yüce Allah'ın insanları rubûbiyet ve ulûhiyetini tanık kılarak onlardan buna dair söz almasıyla ilgili olay kastedilir.

    Bu olayla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak; 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (demişti). 'Evet (buna) şahidiz,' dediler. Kıyamet günü: 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz." (el-A'râf, 7/172).

    Allah'ın insanlardan bu şekilde söz alması, Arapça telaffuzuyla "Kalu belâ" şeklinde halk arasında yaygınlaşmıştır.

    Kur'ân-ı Kerim'de olay, Yahudilerden "Allah'a karşı sadece gerçeği söyleyeceklerine dair Tevrat üzerine söz alındığı" ifadesinden sonra sözkonusu edilmektedir. Böylece Allah'ın ulûhiyyet ve rubûbiyetine dair bütün insanlardan söz alınmış olduğu da hatırlatılmış olmaktadır.

    Allah Teâlâ'nın insanlardan söz almış olması ne anlama gelir? Başka bir ifadeyle olay temsîlî midir, yoksa vakit midir? Gerçekten Allah insanları toplayıp onlarla âyette zikredildiği gibi karşılıklı konuşmuş mudur?

    Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir. Halef dediğimiz hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Söyle ki:

    Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbı olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yaratıklarına sanki: 'Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin' demiş, onlar da hal lisanıyla: "Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur, " demişlerdir. İnsanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah'ı rab olarak bilmeleri, şehâdet ve itiraf anlamındadır. Kur'ân ve Sünnette, Arapların dil üslûbunda bu şekilde sembolik anlatımlar çoktur. Meselâ Allah'ın yere hitabı, bir de onların cevap vermelerini anlatan şu âyet de böyledir: "İsteyerek veya istemeyerek (varlığa) gelin, dedi. 'İsteyerek geldik' dediler"(Fussilet, 41/11).

    Bu görüşte olanlar, "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar, sonra ebeveyni onu yahudileştirir veya hristiyanlaştırır veya mecûsileştirir" (Buhârî, Cenâiz, 92; Ebû Dâvud, Sünnet, 17) hadisinin de görüşlerini desteklediğini söylerler (Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1965, VII, 314; Mahmut Hicâzî, Furkan Tefsiri, çev. M. Keskin, İstanbul 1988, II, 365).

    Selefin görüşü ise, olayın sembolik değil, hakikat üzere olduğu şeklindedir. Allah, insanların hepsini babalarının sulhlerinden çıkarıp onları amellerine göre kümelere ayırdı. Onlara insan suretini, konuşma ve düşünme kabiliyetini verdi. Sonra onlardan söz aldı ve kendilerini buna şahit tutarak bazı görüşlere göre şahit tutulanlar meleklerdir: "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Onlar da: "Evet (sen bizim rabbimizsin)" dediler. Sonra Allah; "Hesap gününde bizim bilgimiz yoktu" diyerek mazeret ileri sürmeyesiniz diye yerleri, gökleri ve babanız Adem'i bu konuda şahitlik etmeğe çağırıyorum. Benden başka ibadete layık birinin bulunmadığını iyice belleyin. Bana herhangi bir şeyi ortak koşmayın. Verdiğiniz bu sözü size hatırlatacak peygamber ve kitap göndereceğim dedi. Buna bütün insanlar: "Şehadet ederiz ki, rabbimiz ve ilâhımız sadece sensin, senden başka rab ve ilah yoktur" diye cevap verdiler.

    Allah, insanlardan bu ahdi aldıktan sonra onları yok etti.

    Bazıları, -ki halk arasında da yaygın olan budur- insanların Allah'a bu şekilde söz vermelerinin ruhlar âleminde gerçekleştiğini söylerler. Bu görüşün hiç bir mesnedi yoktur.

    Konuşmanın nasıl meydana geldiği ve meselenin incelikleri bizim için gaybtır. Gaybın nasıllığı üzerinde durulmaz. Nassların bildirdiği kadarıyla yetinmek gerekir. Aslında bu gibi meseleler üzerinde aklî değerlendirmeler yapsak bile kesin bir sonuca varmamız mümkün değildir. Ayrıca belli bir karine bulunmadıkça nassları te'vil etmemiz, ya da temsili olduklarını söylememiz de tutarlı bir tavır değildir.

    İlimler, olayın ne zaman meydana geldiği konusunda da ihtilaf etmişlerdir. Ancak temsilî olduğunu söylemeyenlerin tamamı, bu olayın Hz. Âdem hayattayken meydana geldiği konusunda ittifak etmişlerdir.

    Müşriklerin çocuklarının, büluğ çağına ulaşmadan ölmeleri durumunda Cennete gireceklerini söyleyenler, "Kalu belâ" âyetini delil göstermişlerdir. Çünkü çocuklar, büluğ çağına erinceye kadar, geçmişte Allah'a verdikleri ahid üzerinedirler Ancak büluğ çağından sonra, bu ahdin artık bir etkisi kalmamaktadır (Kurtubî, a.g.e., VII, 317).

  41. 2007-04-07 #41
    KAHİN



    Falcılara, bakıcılara, gaibten haber veren kimselere verilen isim Falcılık, bakıcılık sanatına da "kehânet" denilir. Kâhin kelimesi arapça bir kelime olup çoğulu "kehene" veya "kühhân" dır.

    İslâm'ın tebliğinden önce kâhinler geleceğe yönelik bazı bilgileri haber verirler, kâinattaki gizli sırları bildiklerini iddia ederlerdi.

    Kâhinlerin cahiliyye toplumu içinde önemli yerleri vardı. Onlara bazı hususlar sorulur, düşünceleri alınırdı. Her kabilenin bir şâiri bir hatibi olduğu gibi, bir kâhini de olurdu. Kâhinler, insanlar arasından anlaşmazlıkları çözümler, rüyaların yorumunu yapar, işlenen suçların fâillerini belirlerler, hırsızlık olaylarını açığa çıkarırlardı.

    Kâhinler, genellikle kabilenin ileri gelenleri arasından olurdu. Kâhinllik babadan oğula da geçebilirdi. Kabilenin efendisi aynı zamanda kâhini de olabiliyordu.

    Gâibi yalnız Allah bilir. Yaratıkların gâibi bilme iddiası kehânetten başka bir şey değildir. Sihir yapmak, yıldızlardan hüküm çıkarmak, fal oklarına inanmak (el-Mâide. 3/90) İslâm tarafından yasaklanmıştır.

    Kâhinlerin yardımcıları şeytanlardır. Şeytanlar, gökyüzündeki meleklerin konuşmalarına kulak misafiri olur, aldıkları bilgileri kahinlere ulaştırırlardı. Kâhinler de bu bilgileri değişik kılık ve kalıplara sokarak insanlara aktarırlardı.

    Gökyüzü meleklerin koruması altına alınmış; şeytanların meleklere yaklaşması engellenmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bu durum şöyle açıklanmaktadır: "Biz yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik. Ve (göğü), itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak için (yıldızlarla donattık). Onlar, (şeytanlar), Mele-i A'lâyı (melekler topluluğunu) dinleyemezler; her taraftan atılırlar, kovulurlar. Onlar için sürekli bir azab vardır. Yalnız (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev takib eder" (es-Sâffat, 37/6-10)

    Bu konuyla ilgili olarak ibn Abbas (r.a) şöyle buyurmaktadır: "Melekler buluttan inerler, işlerini kendi aralarında görüşürler. Bu arada şeytanlar kulak hırsızlığı yaparlar. İşittiklerini kâhinlere gizlice ulaştırırlar. Bu haberlerle beraber kendileri de yüzlerce yalan uydururlar" (Ahmed b. Hanbel, I, 274).

    Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen ayetler, hadisi şeriflerle daha bir açıklık kazanıyor. Olay daha iyi bir biçimde aydınlanıyor.

    Kâhinler, anlatımlarında genellikle şairâneliği, kısa ve özlü konuşmaları, secili kelimeleri tercih ederler. Peygamberimizin bir hadisinde bu konuya işaret edilmiş ve şöyle bir olay anlatılmıştır. Hüzeyl kabilesinden iki kadın birbirleriyle kavga ederler. Birisi diğerine taş atar. Kendisine taş atılan kadın hâmile olup, karnındaki çocuğunu kaybeder Olay peygamberimize anlatılır. Peygamberimiz de kadının ölen çocuğunun diyetinin ödenmesine karar verir. Suçlu kadının velisi duruma itiraz eder: "Ya Rasûlallah! Henüz yemeyen, içmeyen, söz söylemeyen, sayha etmeyen çocuğun diyetiyle nasıl mahkum olurum. Bunun benzeri hüküm batıl olur" der. Peygamberimiz, adamın seçili konuşmasına dikkat çekerek onun hakkında "bu adam kâhinler zümresindendir" buyurur (Buhârî, Tıbb, 46; Müslim, Kasâme, 36; Ebû Dâvud, Diyât, 19).

    Sihirbazlık, remilcilik, müneccimlik, kahinliği birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Bunlar, her ne kadar birbirlerine yakın şeylerse de aralarında farklılıklar vardır. İslâm dini bunların hepsini reddetmiş ve yasaklamıştır.

    Kâhin bir meseleye hükmederken, vereceği karara razı olmaları için her iki taraftan teminat (ücret) alırdı. Kâhinin kararı kesin olmasına rağmen, yerine getirilmesi zorunlu değildi. Haliyle bu karar örfî hukukun (töre hukukunun) belirlediği bir karardır. Örfi hukukun belirlemesinde mal ve oğulların etkisini düşünürsek, kâhinin vereceği hükümlerin kimin yararına olduğu ortaya çıkar. Çünkü, Kâhin yaptığına karşılık ücret alırdı. Mal ve oğulları daha çok olanın vereceği ücretin fazla olacağı bellidir. Böylece ezilen insanlar yine malum, yine mahkumdur. Zâlimler zulümlerini meşrulaştıran kurumları çağlar boyu sistemli bir şekilde geliştirmişlerdir. Bu kurumlar asırlar önce nasıl bir işlev görüyorsa, simdi de aynı işlevi görmektedirler.

  42. 2007-04-07 #42
    KAN DAVASI



    Akrabalık ilişkilerinin sıkı olduğu toplumlarda öç alma duygusundan kaynaklanan, misilleme biçimindeki karşılıklı cinayetlerle süren aile ve kabileler arası çatışma. Hak arama sürecinin bulunmadığı, anlaşmazlıkların tarafları hoşnut edecek biçimde çözümlenmediği, hak ve adalet duygularının tatmin edilmediği hukuk sistemlerinde, bireyin hak ve adaleti kendi başına gerçekleştirme girişiminin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

    Kan davası genellikle haksızlığa uğrayan taraftan bir kişinin, suçlunun işlediği suça uygun biçimde cezalandırılmaması durumunda, intikamını alma, onurunu kurtarma, hak ve adaleti gerçekleştirme girişimiyle başlar, karşı tarafın aynı gerekçelerle işlediği cinayetle sürer. Kan davasının başlamasından sonra davaya taraf aile üyeleri güçlü bir dayanışma içine girerler. işlenilen cinayetten aile üyelerinin her biri teker teker sorumlu tutulur. Bu davalarda genellikle ailelerin erkek üyeleri hedef alınır, kadın ve çocuklara yönelik cinayetlere az rastlanır. Fakat kan davasının aile sınırlarını aşarak aşiretler arası bir düşmanlığa dönüştüğü çevrelerde kadın ve çocukları da içine alan toplu cinayetler de görülebilir.

    Kan davası, İslam öncesi Arap toplumunda en yaygın adetlerden birisiydi. Hak ve adaleti gerçekleştirecek bir hukuk ve toplum düzeninden yoksun olan cahiliye toplumunda kan davaları kabileler arası düşmanlık ve savaşların başlıca nedenleri arasında yer alıyordu. İslâm câhiliye dönemine ait bir çok adetle birlikte kan davasını ortadan kaldırdı; getirdiği insan ve toplum anlayışı ile adalet düzeni ile toplumsal bir afet olan kan davasını ortaya çıkaran nedenleri yok etti.

    İslâm'a göre insan canı, malı, namusu, haysiyeti, tüm hak ve özgürlükleri ile dokunulmaz bir varlıktır. Hiç kimse hukuk dışı bir gerekçe ile insanın maddi ve manevi varlığına tecavüz edemez, hak ve özgürlüklerini kısıtlayamaz. Kaldı ki mü'minler bu tür davranışlar içine giremezler. Çünkü mü'minler, inançları gereği kardeştirler, birbirlerine karşı İslâm'ın öngördüğü kurallar dışında davranamazlar. Mü'minler bireysel ve toplumsal hayatlarında tam bir dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunmak; İslâm'ın egemenliğini sağlamak yolunda ortaklaşa çaba harcamakla yükümlüdürler.

    İslâm, getirdiği emir ve yasaklar, ahlaki ve toplumsal kurallar, hukuk ve adalet sistemi ile toplum hayatını inanç ve adalet temeli üzerine oturtu. Bu temeli zedeleyici davranışları yalnız bir hukuk ve ceza sorunu olarak değil, aynı zamanda bir inanç sorunu biçiminde tanımlayarak önlemler aldı, müeyyideler koydu. Sözgelimi mü'minlerin temel niteliklerden birisi haksız yere bir insanı öldürmektir (el-isra, 17/33). Çünkü böyle bir davranış tüm insanları öldürmek gibi ağır bir suçtur (el-Maide, 5/32). Buna rağmen böyle bir suça yönelen kişi karşısında çeşitli müeyyideler bulur. Bunların en önemlisi Ahiret hayatına ilişkin olandır. Kim bir mü'mini haksız yere ve kasıtlı olarak öldürürse, sürekli olarak kalmak kalmak üzere Cehenneme atılacaktır. Bu davranış Allah'ın gazabını, lanetini ve büyük bir azabı gerektirmektedir (en-Nisa, 4/92-93). Cinayetin dünyadaki karşılığı da, suçun misliyle cezalandırılması (kısas), eş deyişle öldürülmesidir. (el-bakara, 2/178)

    Suç ve ceza arasındaki bu denklik, adaletin tam ifadesidir. Bu nedenle taraflardan birisine haksızlığa uğradığını düşünme imkanı vermez. Bu yüzden de intikam alma, onur kurtarma, adaleti yerine getirme gibi herhangi bir dürtü devreye girerek insanları etkileyemez. Burada taraflardan birisine, öldürülenin ailesine tanınan ikinci bir seçenek toplumsal barışın güçlendirilmesine yöneliktir. Bu da katilin bağışlanmasıdır. İkinci seçeneğin devreye girmesi durumunda katilin ailesi, öldürülenin ailesine belli bir kan bedeli vermekle yükümlüdür. Bu yükümlülük yerine getirildikten sonra aileler arasındaki düşmanlık başlamadan bitmiş, kardeşlik ve dostluk ilişkileri başlamış demektir. İslâm'ın kısas hükmü, adaleti yerine getirerek kan davasının ortaya çıkmasına, dolayısıyla daha birçok insanın haksız yere öldürülmesine engel olduğu için "Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır; böylece korunursunuz" (el-Bakara, 2/179) buyurulmuştur. İkinci seçeneğin seçilerek suçlunun bağışlanması ise adaletten daha üstün bir erdemin ifadesidir ve düşmanlık duygularını sevgi ve dostluğa dönüştürür.

    Kan davası, Türkiye gibi İslam'ın adalet ve hukuk düzeninden ayrılan toplumlarda yeniden ortaya çıkmış ve büyük toplumsal zararlara yol açacak boyutlara ulaşmıştır. Bunun başlıca nedeni suç ile ceza arasındaki niteliksel eşitsizlik ve cezanın adalet duygusunu tatmin etmekten uzak oluşudur. Bir insanı haksız yere ve kasıtla öldüren bir kişinin bir-kaç yıl sonra ortalıkla dolaşması, ister istemez intikam duygularını harekete geçirmekte, insanları adaleti bireysel olarak gerçekleştirmeye itmektedir. Katilin öldürülmesi ile başlayan kan davası, bütün önlemlere rağmen sona erdirilememektedir. Sözgelimi Türk Ceza Kanunu'nun 450. maddesinin 10. bendi kan gütme yoluyla cinayeti adam öldürme suçunun ağırlaştırıcı nedeni saymakta ve ölüm cezası getirmektedir. Kan gütme âdetinin önlenmesi amacıyla çıkarılan 3236 sayılı kanunda kan davasına taraf olan ailelerin Bakanlar Kurulunca belirlenen yerlere zorunlu naklini öngören hükümler içermektedir. Ne nar ki, olaya sonradan müdahale anlamı taşıyan bu önlemler kan davasının sürdürülmesine engel olamamaktadır. Çünkü bütün bu önlemler adaletin yerine getirilmesini sağlamaya değil, adaletsiz bir uygulamanın sürdürülmesi amacına yönelik müeyyideler niteliği taşımaktadır.

  43. 2007-04-07 #43
    KARUN



    Kur'ân-ı Kerim'in üç âyetinde adı geçen, zenginlik ve zenginliğe dayalı büyüklenmenin simgesi olan kişi. Hakkında çoğu İsrailiyyat kökenli olmak üzere birçok rivâyetler bulunduğu gibi; Tevrat'ın 'Sayılar' kitabının on altıncı babında bir kıssası bulunan 'Korah'ın da Karun ile aynı kimse olduğu görüşü yaygın bulunmaktadır.

    Karun'un adının geçtiği ve kıssasının anlatıldığı Kur'ân-ı Kerim âyetlerinin mealleri şöyledir:

    "Andolsun ki, Musa'yı, mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun'a, Haman'a ve Karun'a gönderdik de, onlar, 'bu çok yalancı bir büyücüdür' dediler" (Mü'min, 23/24);

    "Karun'u, Firavun'u, Haman'ı da yok ettik. Andolsun ki, Musa, kendilerine apaçık belgeler getirmisti de, onlar Yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa azabımızdan kurtulamazlardı" (el-Ankebut, 29/39);

    "Gerçekten Karun, Mûsâ'nın kavmindendi. Ama, onlara karşı azdı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır geliyordu. Hani, kavmi ona 'Şımarma; çünkü, Allah şımaranları sevmez. Allah'ın sana verdiği şeyde âhiret yurdunu gözet, dünyadan da payını unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk isteme; çünkü, Allah, bozguncuları sevmez' demişti de, O, 'Bu servet bana, ancak, bende olan bilimle verilmiştir' diye cevap vermişti. Bilmez mi ki, Allah, önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir. Suçlulardan suçları sorulmaz. Derken debdebe içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler, 'Nolurdu, Karun'a verilen gibi bizim de olsaydı; doğrusu, bu, büyük bir hazdır' demişlerdi. Bilgilendirilmiş olanlar da, ' Yazıklar olsun size; İnanan ve yararlı iş isleyen kimseye Allah'ın sevabı daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir' demişlerdi. Derken, kendisini de, konağını da yerin dibine geçirdik. Şimdi, Allah'tan başka kendisine yardım edebilecek kimseler de yoktur. Kendini savunabilenlerden de olamamıştır. Daha dün onun durumuna imrenenler, "Vay, demek ki, Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletiyor da, daraltıyor da. Eğer bize lûtfetmemiş olsaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki, kâfirler gerçekten kurtuluşa erişmiyor' demeğe başladılar" (el-Kasas, 28/76-82).

    Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerine bakıldığında Karun'a ilişkin olarak ilk belirlenecek bilgi, onun Hazreti Musa'nın kavminde oluşudur. İkinci nokta ise, Firavun ve Haman ile bir ilişkisinin bulunuşu... Ayrıca, büyük zenginliği, kavminin karşısında böbürlenişi, öğütlere kulak vermeyişi, sonunda da Yüce Allah'ın cezalandırması ile-konağıyla birlikte- yerin altına geçirilişi de göze çarpan diğer hususlar olmaktadır. Kıssanın bunlara ek olarak gözönünde bulundurulması gereken başkaca önemli noktaları da vardır ve zaten bu önemli noktalar çerçevesinde yapılacak bir irdeleme iledir ki, kıssanın Yüce Allah'ın kitabında zikrediliş hikmetlerinden bir bölümünden yararlanmak mümkün olacaktır. Bunları şöylece sıralamak mümkündür:

    Hazreti Musa'nın kavminden olan Karun, onlara karşı azmış, başına buyruk kimi davranışlar içine girmiştir. Onu bu noktaya getiren elinde tuttuğu zenginliğidir. Buna dayanarak böbürlenmekte, gösterişler yapmaktadır. Ama, bu kadarla da kalmasa gerek ki, kavminden bazı kimselerin uyarısına yol açmaktadır. Anlaşılıyor ki, Karun, elinde bulundurduğu maddî güce dayanarak kimi taleplerde bulunmaktadır. Bu talepler ne olabilir? Sorunun yanıtı bellidir: Kavminden diğer kimseleri de kendisi gibi azmağa, kendisine uymağa çağırmak.

    Üstelik bu çağrının kendisiyle sınırlı bir kişisel çağrı olmadığını da düşünmek gerekecektir. Âyetlerde Karun ile birlikte Firavun ve Haman'ın da anıldığını gözönünde tutmak, başkaca yorumlara da elvermektedir.

    Şöyle düşünülebilir. Firavun'a gönderilen, Haman'a gönderilen Hazreti Musa, onlarla birlikte Karun'a da gönderilmiş olduğuna göre, demek ki, bu üçünün azgınlıkta ve bozgun çıkarıcılıkta ortak bir yanı vardır, bir işbirliği içindedirler. Zaten hor ve hakir görülen, arada bir kıyıma uğratılan, tam bir denetim altında tutulan Firavun dönemi Mısır'daki İsrailoğullarından herhangi birinin Firavun ve çevresiyle onların işine gelen bir işbirliği kurmamış olması durumunda böylesine bir zenginliğe kavuşması da mümkün olmayacağına göre, açıktır ki, Karun, kavminin karşısına debdebe ile çıkarak, onları da işbirliğine çekmek için akıllarını çelmeğe uğraşmaktadır.

    Kavminden kimilerinin Karun'a verilen gibisini kendileri için de isteyip, onu büyük bir haz saymaları karşısında, bilgi verilmiş olan kimselerin inanç ve yararlı işe Yüce Allah'ın sevap vereceğini hatırlatarak uyarıda bulunmaları, işte, bu çekişmenin, bu propaganda ve karşı propagandanın ipuçları olarak değerlendirilebilir. Kavim, sabra çağrılmaktadır.

    Bu işbirlikçilik ve kavmin diğer kimselerini de aynı işbirliğine çağrı, Karun'un içine düştüğü azgınlığın yalnızca bir yüzüdür. Diğer yüzü ise, daha çarpıcı ve ilgi çekicidir. Özellikle de çağdaş düşünceler ve inanışlar bakımından ilginç olan bu olgu, bilgi ve servet ilişkisi bazında gözlemlenmektedir.

    Zenginliği ile böbürlenen Karun'a, kavmi, "Allah'ın sana verdiği şeyde ahiret yurdunu ara" uyarısında bulunur. Karun ise, "Bu servet, ancak, bende olan bir bilimle verilmiştir " der ve kıssanın son âyetinde ise, Yüce Allah'ın dilediğinin rızkını genişleteceği, dilediğinin rızkını ise daraltacağı ölçüsü vurgulanır. Bu üç noktayı bir arada irdelediğimizde yapılabilecek belirlemeler şunlardır:

    Kavmi, Karun'un servetinin Allah vergisi olduğunu hatırlatınca, Karun, bu sözlere karşılık, servetinin kendisinde bulunan bir bilgiden ötürü olduğunu öne sürerek hem Allah vergisini dışlamağa kalkışmış, hem de "servet ve bilgi" arasında bir bağlantı kurmuştur. Bu ifade, bugünkü ekonomizm hastalığına yakalanmış olanların, 'ekonomi dini inananlarının büyük bir hazla tekrarlayıp durdukları cümlelerin aynısıdır. Ve, Yüce Allah, serveti ve imkânı kendisinden bilmeyip de, bilgisinin verimi sayan Karun'u, ondan önce de daha güçlü ve daha çok toplamış olan kimseleri yok ettiğini belirterek, muaheze etmektedir.

    Burada, belirtildiği gibi, çağın, bu çağın hastalığının tanısı gözlenebileceği gibi, 'servet'i kendi bilgi ve becerilerinin verimi sayanlar için bir de azab ve felâket uyarısı bulunmaktadır.

    Anlaşılıyor ki, Karun'un yerin dibine geçirilmek suretiyle helâkine yol açan azaba uğratılmasının sebeblerinden biri, onun bir işbirlikçi olarak Firavunla dayanışması ve bu doğrultuda azmış olması olduğu gibi, diğeri de Yüce Allah vergisi olan zenginliğini kendindeki bilgiye bağlayarak bir bakıma bilgiyi tanrılaştırmış olmasıdır.

    Tevrat'ta anılan Korah adlı kimsenin Karun'la aynı kişi olduğu görüşü yaygın olmakla birlikte, Kur'ân-ı Kerim ile Tevrat bir arada mütalaa edildiğinde bu kanı geçerliliğini yitirmektedir.

    Kur'ân-ı Kerim'in verdiği bilgilerin ışığında olaya bakıldığında, Karun'un İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışından önce yaşayıp helâk olduğuna kail olmak gerekiyor. Bunun sebebi ikidir:

    Birincisi, Samiri kıssasında açıkça görüleceği gibi, İsrailoğulları, Mısır'dan çıkışlarından sonraki zamanlarda zenginlik, debdebe ve altına karşı pek ilgi duymamışlar, hatta, Samiri'nin çağrısı üzerine ellerinde bulunan ziynet eşyalarını onun yaktığı ateşe atmışlardır. Bu psikolojiyi yaşayan insanların bir başkasının zenginliği karşısında "bu büyük bir hazdır" imrenmesi içine girdiğini düşünmek mümkün değildir. Ayrıca, çıkış halinde habire konup göçen ve gerçekten de alabildiğine perişanlık içinde günler geçiren bir topluluk içinde ve toplulukla birlikte herhangi bir kimsenin anahtarlarını güçlü bir topluluğun taşıdığı hazinelerini götürmesini varsâymak için de yeterli tutanak yoktur. Yere geçirilen konağa ilişkin ifadelerin bir çadırı anlatmada kullanılamayacağını da gözönünde tutarsak, bu durum daha belirginleşir.

    İkincisi, maddenin başında ilk sıraya alıntıladığımız âyette, "Firavun, Haman ve Karun" sıralaması varken, ikinci sıradaki âyette sıralama "Karun, Firavun ve Haman" şeklindedir. İlkinde peygamberin gönderildiği kimseler sıralanmakta; ikincisinde ise, helâk olanlar. İlkinde küçükten büyüğe bir sıralama varken, ikincisinde bu yoktur. Bu farklılık, Karun'un Firavun'dan önce helâk edildiğini belirleyebileceğimiz bir açıklık getirmektedir. Firavun, İsrailoğulları'nın Mısır çıkışı sırasında helâk olduğuna göre, Karun, demek ki, Mısır'daki dönemde helâk edilmiştir.

    Kur'ân-ı Kerim'in yorumlarının bu doğrultuya elverici olmasına karşın, Tevrat, Karun diye kabul edilen Korah'ın helâkinin Mısır'dan çıktıktan sonra olduğunu anlatır. Sayılar kitabının 16. babında hikâye edilen Korah olayında, üstelik, Korah'ın zenginliğinden filan da söz edilmemektedir. Olay, Korah ve avanesinin Hazreti Musa'ya kâhinlik için başkaldırısı biçiminde gelişir. Kavmin yanında daha iyi bir konum ve daha geniş yetkiler istenmesi için Korah ve kendisi ile birlikte bulunanlar Hazreti Musa'ya karşı çıkmışlar ve bunun sonucunda da o, onun adamları, evinin halkı ve çadırı yerin altına geçirilmiştir. İki olay arasında örtüşen yan, yalnızca, yerin altına geçirilme olmaktadır. Bu ise, diğer farklılıklar gözönünde tutulduğunda Karun ile Korah'ın aynı kişi olduğunu söylemek için yeterli olmayacaktır. Mümkündür ki, yere geçirme suretiyle helâk hem Karun için, hem de Korah için gerçekleşmiş olsun. Zenginliğiyle azan ve çevresini de azdırmak isteyen, bununla da kalmayıp, servet i kendi bilgisine bağlayarak Allah'ın vermiş olduğu gerçeğini dışlayan işbirlikçi Karun ile Hazreti Musa karşısında riyaset davasına kalkışan Korah, biri Mısır'dan çıkış öncesi, diğeri Mısır'dan çıkış sonrası, ayrı ayrı, aynı azaba uğratılmış olabilirler.

    Rivâyetlere gelince: Biraz Kur'ân-ı Kerim'den, biraz Tevrat'tan alman bilgilere epeyce eklemeler ve yakıştırmalar yapılarak, Karun hakkında çok detaylı bilgiler aktarılmıştır. Bir bölümünün akıl ve mantık kabûl eder yanı bile yoktur. Çoğu da, Tevrat'tan çok Yahudi sözlü anlatımlarına dayanan İsrailiyyat ürünüdür ve bunlarla Tevrat arasında bile büyük çelişkiler bulunmaktadır. Kendi içinde çelişik olan bölümler de cabası.

    Rızkın Allah'tan olduğunu hatırlatan. Zenginliği kendi bilgisinin verimi sayan. Firavunla işbirliği yaparak kendi kavmini sömüren, ezen... Hazreti Musa'nın çağrısı karşısında da düzenlediği gösterilerle kavmi kendi yanına çekip işbirlikçisi bulunduğu kimselerin safına katılmağa çağıran. Bütün bunları yapan ekonomi bilgini ve de kavmine karşı Firavun işbirlikçisi bir insanın helâkinin anlatılması yoluyla insanoğlunun helâkini gerektiren durumlardan haber veren Kur'ân-ı Kerim'in Karun hakkında anlattığı bilgi bundan ibarettir. Ötesi İsrailiyattır

  44. 2007-04-07 #44
    KERÂMET



    Değerli, üstün, güzel ve ikrâm. İstilahda; "mü'min ve salih kimsenin eli üzere cereyan eden harikulâde hal" anlamındadır.

    Bazı âlimler, harikulâdelik şartını koşmaksızın Allah'ın evliyaya her türlü ikramına kerâmet ismini vermişlerdir (Seyyid Sabık, el-Akidetü'l İslamiyye, Beyrut (ty), s. 24). Burada "harikulâde hal"den maksat, vuku buları olayın, genel-geçer tabiat kanunlarının dışında cereyan etmesidir.

    Haddizatında kâinata hâkim olan düzen ve intizam, harikuladelikten çok daha mükemmel bir olaydır. Bu sebepledir ki yüce Allah: "Eğer her ikisinde-yerde ve gökte- Allah'tan başka ilahlar bulunsaydı, onların her ikisi de harap olurdu" (el-Enbiyâ, 21/22) buyurarak kâinata hâkim olan düzen ve intizâmı kendi birliğine delil getirmiştir. Harikulâdeliğin insanlar tarafından önemsenmesi, her gün onları müşâhede etmeleri sebebiyle kâinata hâkim olan bu mükemmel kanunlara karşı alışkanlık kazanmalarından kaynaklanmaktadır.

    Tabiat kanunlarının yaratısı Allah olduğuna göre onları değiştirmek de O'nun kudretindedir "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah, her şeye kadirdir" (Âlu İmrân, 3/189). O halde harikulâdeliğin mümkün olup olmadığını tesbit etmek için O'nun bize gönderdiği kitaba müracaat etmemiz gerekir.

    İlimler, özellikle Meryem sûresinin 24-26. âyetlerini, Kehf sûresinin 16-17. âyetlerini ve Âlu İmrân sûresinin 37. âyetini kerâmete delil olarak zikrederler (bk. Râzî, et- Tefsiru'l Kebîr, Tahran (t.y), VIII, 30; EbusSuûd, İrşâdü'l-Akli's-Selîm, Kahire (t.y), II, 31; Tabatabâî, el-Mizân fi Tefsîri'l-Kur'an, Kum (t.y), III, 174-175)

    Hz. Süleyman'ın vezirlerinden birinin Belkıs'ın tahtını Yemen'den Filistin'e göz açıp kapamadan getirmesi (en-Neml, 27/40), Kehf sûresinde anlatıları ashâb-ı kehf kıssası salih insanların kerâmetine örnektir (el-Kehf, 18/9-25). Meryem sûresinde Hz. Meryem'in kuru hurma ağacını sallaması sonucu yaş hurmaların düşmesi hadisesi de Hz. Meryem'in kerametlerindendir. (Meryem, 19/19).

    Hadis-i şeriflerde bu konudaki rivayetler ise şöyledir: Abd b. Cüveyîn henüz beşikte olan bir çocukla konuşması (Buhârî, Enbiyâ, 48). Sahibiyle konuşan inek kıssası (Buhârı, Enbiya, 54). Hz. Ömer'in Medine'den Nihavend'deki İslam ordusunun kumandanı Sariye "dağa çık diye seslenmesi" ve Sariye'nin bunu duyması (Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, II, 380-381).

    Allahu Teâlâ Âlu İmrân sûresindeki âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: "Bunun üzerine Rabb'ı onu Meryem'i- güzel bir şekilde kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da ona bakmağa memur etti. Zekeriyyâ ne zaman (Meryem'in bulunduğu) mikraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu: 'Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?' dedi. O da: 'Bu Allah tarafından. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir' dedi.' (Âlu İmrân, 3/37).

    Âyette Hz. Meryem'e verilen bir rızıktan bahsediliyor. Üzerinde duracağımız husus, bu rızkın nereden gelmiş olabileceğidir. Tabiî yollardan mıydı, yani tabiat kanunlarına uygun bir şekilde mi, yoksa harikulâde bir yoldan mı geliyordu? Âyetin ifade uslûbu ve onu takip eden âyette Hz. Zekeriyya'nın duası, rızkın harikulâde gelmiş olduğunu destekler mahiyettedir. Şöyle ki: Eğer harikulâde bir yoldan gelmemiş olsaydı, bunun Hz. Meryem'i övme makamında zikredilmesinin bir anlamı olmazdı (Râzî, a.g.e, VIII, 30; Âlûsî, Rûhu'l-Meânî, Beyrut (t.y.), III. 144).

    Hz. Zekeriyyâ'nın duası meselesine gelince, Hz. Zekeriyyâ yaşlanmış ve hanımı da çocuk getirmekten kesilmişti (Âlû İmrân, 3/40). Ancak Hz. Meryem'e gönderilen bu rızka şahit olunca: "Rabbim bana katından temiz bir nesil ver. Sen duayı işitensin" (Âlu İmrân, 3/38). Şeklinde dua etmiştir. Onun oracıkta bu dua ile Allah'tan kendisine temiz bir nesil vermeyi istendiğinde bulunması anlamlıdır. Birçok müfessirin de belirttiği gibi, Hz. Meryem için vukubulan bu olağanüstü hadiseyi görünce, hanımı çok yaslanmış ve çocuktan kesilmiş olmasına rağmen bir çocuklarının olması arzusu içine düşmüş ve Allah'a bu niyazda bulunmuştur (Fahrüddin er-Razî, a.g.e, VIII, 30; Ebu's-Suûd, II, 31).

    Ayrıca rızık kelimesi âyette nekre (belirsiz) olarak zikredilmektedir ki bu, o rızkı tazime delalet eder. Yani alışılmışın ve beklenenin dışında bir rızık olduğuna işaret vardır (Râzı; a.g.e., VIII, 30; Ebu's-Suûd, a.g.e., II, 30).

    Netice olarak bir harikulâdelikten bahsedilmektedir. Salih bir kimsenin eli üzere bir harikulâdeliğin yani kerâmetin vuku bulması mümkündür. Ancak kerâmetin hak olması, her velinin bu türden kerâmetlerinin mevcut olmasını gerektirmez. Velâyet, bu tür bir olağanüstülüğe muhtaç değildir (İbn Ebi'l-İzz el-Hanefî, Şerhu Akide fi't-Tahâviyye, Beyrut 1392 s. 561). Nitekim sahabeden birçoğunun bu tür bir kerâmeti yoktur (Muhammed Fahr Şakfe, et-Tasavvuf Beyne'l Hakk ve'l-Halk, Suriye 1971, s. 103).

    Kerâmet hak olmakla birlikte, halkın bu tür olaylara aşırı merak duymaları ve kimi çevrelerin şeyhlerinin propagandası için kerâmet konusunu basamak olarak kullanmaları, kerâmeti olduğundan farklı sınırlara taşımıştır. Gerek Kur'an'dan ve gerek Sünnet'ten keramete delil olarak zikredilen nasslar incelendiğinde bu tür olağanüstülüklerin, ancak salih kişinin bir sıkıntıyla karşı karşıya kalması durumunda sözkonusu olabildiği, her zaman böyle bir şeyin vuku bulmadığı görülecektir. Ayrıca böyle bir kerâmetin vuku bulması, salih kişinin ne iradesi ve ne de bilgisi dahilinde olan bir husustur. Vuku bulduğunda da, salih kişinin o sıkıntısını hafifletmek veya yok etmek; o sıkıntıyı atlatmak için bir çıkış yolu şeklindedir.

    Kerâmetin çekildiği en tehlikeli alanlardan biri, hiç şüphesiz, salih kişinin gaybı bildiği, kalbleri okuduğu şeklindeki kanaattır.

    Keramet ve gaybı bilme meselesi:

    Gaybı bilmekle ilgili iddianın asıl adı "keşf" olmakla birlikte bunun mümkün olduğu savunulurken hareket noktası kerâmet olarak gösterilmektedir.

    Her insanın vukuundan önce hissettiği birtakım olaylar olmuştur. Ancak olay vuku bulmazdan önce kişideki o his, bilgi derecesine ulaşır mı? Ya da salih kişilerde bu his, bilgi derecesinde kesinlik kazanır mı? Bu soruya İslâm dini açısından cevap arıyorsak elbette müracaat edeceğimiz kaynak, Kur'an-ı Kerim olacaktır. Yüce Allah gayb bilgisiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

    "Gaybın anahtarı O'nun yanındadır. Onları O'ndan başkası bilemez" (el-En'am, 6/59)."De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilemez" (en-Neml, 27/63). Bu âyetler, Allah'tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceğini açık açık ifade etmektedir. O halde mesele, Allah'ın gaybı insanlara bildirip bildirmeyeceğinde düğümlenmektedir. Yüce Allah gayb bilgisiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "(O bütün) gaybı balendir, gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır" (Cin, 72/26-27).

    Âyet, bu konuda peygamberleri istisnâ etmekte ve onların bilmesini de, Allah'ın irâde ve dilemesine bağlamaktadır. Allah, gayb konusunda peygamberlerine neyi bildirirse, sadece onu bilirler, onun dışında kalanı onlar da bilemezler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de peygamberimizin dili üzere şöyle buyurulmaktadır.

    "De ki: 'Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. 'De ki: 'Körle gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?" (el-En'âm, 6/50).

    Kalb okuma meselesine gelince, bunun da mümkün olmadığı nasslarda açıkça belirtilmiştir. Savaşta yere düştükten sonra kelime-i şehadeti getiren kişiyi öldüren Halid b. Velid'i hesaba çeken Peygamber (s.a.s) Hz. Halid'in: "Korktu da bundan dolayı kelime-i şehadeti getirdi" demesi üzerine Peygamber (s.a.s): "Kalbini yarıp baktın mı?" diyerek kalbdekine muttali olmanın mümkün olmadığını bildirmiştir (Ebû Dâvud, Cihad, 95; İbn Mâce, Fiten, 1).

    Hz. Ömer, Medine'de bir cenaze olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s)'den münafıklar hakkında bilgi sahibi olan Huzeyfe b. Yemân'ı gözetler ve onu cemaat arasında görmezse ölünün münafık olmasından şüphelenerek cenaze namazına katılmazdı (Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1972, II, 468). Demek ki Hz. Ömer (r.a) da kimsenin kalbini okumuş değildir.

    Netice itibariyle kerâmetin sınırlarını gaybı bilmek ya da kalb okumak gibi sınırlara kadar genişletmek, nasslarla bağdaşmayan bir durumdur.

    Bu konudaki bir diğer mütalaa Hz. Peygamber bir hadis-i serifinde "mü'minin ferasetinden sakının Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" (Tirmizî, Tefsîru sûre, 15/6). Âyet-i kerimesinde işaret edildiği gibi, salih bir mü'min ferasetiyle karşısındakinin bazı durumlarını sezebilir. Nitekim yolda yürürken bir kadına bakan bir adam Hz. Osman'ın yanına girince, Hz. Osman (r.a) "biriniz içeri giriyor ve iki gözünde zina eseri gözüküyor" der. Bunun üzerine adam "Rasûlullah'dan sonra bir vahiy mi geliyor yoksa" diye sorar. Hz. Osman "hayır, ancak mü'minin feraseti vardır" der (Nebhânî, Huccetu'l-lahi 'ale'l-Alemîn, s. 862).

    Durum bu noktadan değerlendirilince gaybı bilmenin sınırlarının iyi belirlenmesi gerekir. Yukarıda verilen ölçüler çerçevesinde diyebiliriz ki. her hangi bir kimseyi harikulade olaylar göstermesi nedeniyle, onun veli olduğuna hüküm veremeyiz. Gösterdiği olağanüstü halin de kerâmet olduğunu kabul edemeyiz. Önce bu kimsenin İslâm'a bağlılık derecesine ve Allah'ın şerîatına bağlılık noktasına bakarız. Hakkında hükmümüzü öyle veririz. Nitekim herhangi meşru bir sebebe dayanmaksızın keramet izharına kalkışan kimsenin bu haline iyi gözle bakılmamış kötü görülmüştür. Halbuki en büyük kerâmet, Allah'ın şerîatı üzerinde istikamete olmaktır.

    Abdullah et Tüsterî (r.a)'nin yanında kerametten söz edildiğinde şöyle der: "Ne kerâmeti, ne âyeti? Bir takım şeyler ki, zamanı geliyor, Allah (c.c) vakti geldiği için onları ortaya çıkarıyor. Fakat kerâmetin en büyüğü bilesiniz ki, budur: Kendisinde bulunan kötü huylarını, övgüye layık olan iyi huylarla değiştirmendir." Ebu'l Hasan Eş-Şâzelî de bu hususta şunları söylüyor: "Gerçek anlamda Kerâmet: Dosdoğru bir istikametten ibarettir. Bu istikameti de tam olgunluğa eriştirmektir. Bu ise iki temele dayanır. Allah'a gerçek manada iman etmekle ve Allah'ın Rasulünün getirdiklerine zâhirî ve bâtîni manada tabi olmakla sağlanır Kişiye düşen görev, bunları elde etmek için gayretini sarfetmesidir. Tek gayesi olmalı, oda bu iki amacı elde etmek. Fakat, olağanüstü olay anlamında Kerâmete gelince, muhakkik âlimler nezdinde buna itibar olunmaz. Çünkü bu, kimi zaman istikamette bir mertebe kazanmış olanın elinde meydana geldiği gibi, bazan istidrac kabilinden olur."

    Ayrıca Allah'ın veli kulları, salih bir kimsenin elinde meydana gelen keramete veya kerametlere itibar etmezler ve gösterilen bu kerâmetlerin o kimsenin üstünlüğüne bir delildir, diye de kabul etmezler. Bu hususta İmam Yafiî şöyle der: "Elinde kerâmetler zuhûr eden her bir kimsenin velilerden olması gerekmez. Bu kimselerin, kerâmet göstermeyenlerden daha üstün olduklarının bir delilidir denilemez, Böyle bir iddia ileri sürülemez. Kerâmet göstermeyen öyle kimseler var ki, kerâmet gösterenlerden çok faziletlidirler ve üstündürler. Zira gerçekte kerâmet, bazen sâhibinin yakînini takviye için ortaya çıkmış olabilir. O kimsenin doğruluğuna ve faziletine bir kanıt olabilir. Ancak bu kerâmet o kimsenin efdâl yani en üstünlüğüne bir kanıt değildir. Zira efdaliyyet yani en üstünlük yakınî anlamda bir iman ve tam anlamıyla Allah'ı tanımakla mümkündür" (bk. Abdullah el- Yâfiî Kitabu Neşri'l-Mehâsini'l-Galiyye, s. 119)

    Kerâmet: Mucize arasındaki farklar

    Keramete karşı çıkan âlimler, kerâmet mümkün olduğu takdirde mucizeyle karışacağı ve harikulâdelikler gösteren kimsenin peygamberlik iddiasında bulunabileceği noktasından hareketle kerâmete karşı çıkmışlardır. Peygamberler döneminde, peygamber olmayan kimselerin gösterdikleri harikuladelikleri anlatan nassları yorumlarken de, bu harikulâdeliklerin haddizatında o dönemde yaşayan peygamberlerin birer mucizesi olduklarını ve peygamberlerin ölümünden sonra artık bu tür harikulâdeliklerin cereyan etmediğini ileri sürerler (Bu konuda daha geniş bilgi için bk. İbn Hazm, el-Fisal fi'l-Milel ve'n-Nihal, Beyrut 1975, V, 9-11)

    Kerâmeti kabul edenler ise, kerâmet ile mucize arasında birtakım farkların bulunduğunu, bunları biribirine karıştırmanın mümkün olmadığını söylerler. Aralarındaki farklar ise, özet olarak şöyledir:

    a- Mucize, peygamberin peygamberliğini ispat ettiğinden yapılması gerekli olduğu halde kerâmette aslolan gizlenmesi ve açığa vurulmamasıdır (Kuşeyri, er-Risâletü'l-Kuşeyri) ye, Mısır (t.y.), II, 660).

    b- Peygamber, mu'cizesini mu'cize olarak takdim eder ve ona kesin olarak inanmak gerekir. Veli ise, gösterdiği harikulâdeliğin kerâmet olduğunu iddia edemeyeceği gibi başkası da kesin olarak 'bu kerâmettir' diyemez. Zira bu meydana gelen harikulâdelik bir aldatmaca olabilir (Kuşeyri, a.g.e., II, 661)

    c- Mu'cize kerâmet için asıl, kerâmet ise mu'cizenin bir fer'idir. Kişinin eli üzere kerâmetin zuhur etmesi, o kişinin peygambere ittibâının bereketiyledir. Böylece kerâmetler, aslında peygamberlerin mucizelerine dahildirler (İbn Teymiyye, el-Furkan beyne Evliyai'r-Rahmân ve Evliyâi'ş-Şeytan, Beyrut 1390 h. s. 124).

    Bu sebepledir ki kerâmet, ancak şerîata bağlı kimselerden sadır olur. Şerîata bağlı olmayan kimselerin gösterdiği harikulâdelikler kerâmet değildir. Ayrıca kerâmetin kendisi, mubah olan şeyler cinsinden olmalıdır. Kerâmette şerîatın emirlerine muhalif unsurlar bulunamaz.

    Kerâmet, ilmin yollarından sayılmaz ve başkalarına delil olamaz. Hele onu, kişinin masumiyetine ve söylediği herşeyin doğruluğuna yormak, İslâm'ın prensipleriyle taban tabana zıttır (İbn Teymiyyle, a.g.e., s. 48-49)

  45. 2007-04-07 #45
    KEVSER



    Çokluk, pek çok şey, her şeyin çoğu Cennetteki bir ırmak veya havuz. Kevser, peygamberlik, Kur'an, İslâm, hayır, saâdet, şefaât, namaz ve Peygamber (s.a.s)'in mûcizeleri olarak tefsir edilmiştir.

    Araplar sayısı çok, miktarı yüksek, kıymeti yüce olan her şeye Kevser derler. Bu bakımdan Kevser kelimesi yukarıda sayıları manâları ihtiva ettiği gibi genel anlamda hayırlı olan her şeyi de içine alır Kur'an-ı Kerim'de Allah: "Ey Muhammed! Doğrusu sana Kevseri verdik" (el-Kevser, 108/1) buyurmuştur. Âyette, hu kelime geçtiği için de sûreye Kevser sûresi adı verilmiştir. Sahîh olan rivâyete göre kevser, Hz. Peygamber'in ümmetinin kıyamet günü başında toplanacağı havuz veya ırmaktır.

    Yine sahih olan rivâyete göre Kevser havuzu cennettedir. Havuz ile kevserin aynı olduğu rivâyet edilmişse de, kevser cennetteki ırmağın ismidir. Bir rivâyete göre, havuzdan çıktığı için bu havuza da kevser denilmiştir.

    Havz-ı kevser cennet kapılarının yanındadır. Sahih görüşe göre, iki tane havuz vardır. Biri sırattan önce mahşer yerinde; diğeri ise cennettedir. Bunların ikisine de kevser havuzu denilir. Hz. Peygamberin ifadesiyle, kevser havuzu; son derece büyük olup, suyu kar'dan daha soğuk, baldan daha tatlı ve miskten daha güzel kokuludur (Ahmed b. Hanbel, II, 132). Bardakları gökteki yıldızla birdir (Tirmizî Kıyâme, 14; Ahmed b. Hanbel, III, 225). Bu havuzun başına önce Hz. Peygamber (s.a.s) geçecek ve takım takım, cemaatler halinde gelen ümmetine ondan şerbetler sunacaktır. İçmek saadetine eren bahtiyarlar ebediyyen susamak nedir bilmeyeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Benim havzım Eyle ile Aden arasındaki mesafeden daha uzundur. O kardan daha beyaz, sütle karışık baldan daha tatlıdır. Kabları yıldızların adedinden çoktur" (Müslim, Tahâre, 36). Ancak bir takım insanlar havuza yaklaşmışken araya bir engel konularak ondan içemeyeceklerdir. Hz. Peygamber bu durumu şöyle anlatmıştır: 'Ümmetim havza, benim yanıma gelecek. Ben de tıpkı bir adamın kendi develerinden başkasının develerini kovduğu gibi birtakım insanları havuzumdan kovacağım" Sahâbîler "Ey Allahım peygamberi, Sen bizi tanıyabilecek misin?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevaplandırdı: "Evet sizin başka hiç kimsede bulunmayan bir simanız olacak, benim yanıma abdest eserinden yüzleriniz ve ayaklarınız nurlu olarak geleceksiniz. Ama sizden bu grub yanıma gelmekten mutlaka alıkonulacak ve gelemeyecekler. Ben "Ya Rabbi! Bunlar benim ashabımdandır" diyeceğim. Bana bu Melek şöyle cevap verecek: "Onların senden sonra ne bid'atler çıkardığını biliyor musun?" (Müslim Tahâre, 38).

    Havz-ı kevseri ispat eden hadisler manevi mütevatir derecesini bulmuştur. Elliden fazla sahâbe tarafından bu hadisler rivâyet edilmiştir. Dalâlet fırkalarından Haricîler ve Mutezile'den bir kısım âlimleri havuzu inkâr etmişlerdir. Hz. Peygamber'in havuzdan kovacağı fırkalar, münafıklar ve mürtedlerdir. Çünkü onlar mü'minler gibi önce abdest aldıklarından, elleri ayakları nurlu gibi haşredilirler, fakat Hz. Peygamber onları simalarından tanır ve havuzun başından kovar bazı alimler bu kovulanları büyük günah sahibi mü'minler ve bid'atları küfre varmayan bid'at fırkalarıdır şeklinde yorumlamıştır. Hariciler, Rafıziler ve diğer bid'at grupları buna dahildir.

    Bir rivâyete göre her peygamberin bir havzı vardır. Havzının başında elinde asası olduğu halde duracak ve ümmetinden tanıdıklarını davet edecektir. Hz. Peygamber (s.a.s) havuzunun büyüklüğü ve havuzu başında toplanacak ümmetinin çokluğu ile diğer peygamberlere temayüz edecektir.

    Kevserin başka bir manası da şöyle açıklanabilir. "Biz sana Kevser verdik." Buradan ayrıca şu anlamda çıkmaktadır: "İslâm düşmanları, senin mahvolduğunu, sana daha önce verilen nimetlerden de mahrum olduğunu sanıyorlar. Ama gerçek şu ki, biz sana sınırsız iyilik ve sayısız nimetler bağışladık." Bunun içine nübüvvet, Kur'an, ilim ve hikmet gibi büyük nimetler de girer. Bu, tevhid ve hayat nizamının nimetini de kapsamaktadır. Bu nimet, herkesin anlayacağı akıl ve fıtrata uygun, bütün dünyaya yayılabilecek özellikteki evrensel usûlleri içerir ve sürekli yayılma gösterir. Bu, Rasûlüllah'ın davetinin daha sonra evrensel bir ümmet meydana getirmesine ve bu ümmetin hak din İslâm'ın bayraktarı olması nimetine de şâmildir... (Mevdudi, Tefhimü'l Kur'ân VII, s. 265).

  46. 2007-04-07 #46
    KİBİR



    Büyüklenmek, büyüklük taslamak, ululuk iddia etmek. Kendini başkalarından yüksek görerek onları aşağılamak.

    Şeytan'a ait bir özellik olan kibir, onun Hz. Adem'e secde etmesini engellemişti. Cenab-ı Allah bunu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatmaktadır:

    "(Hz. Adem'e) secde etmekten yalnızca İblis kaçındı. Kibirlendi ve kâfirlerden oldu" (el-Bakara, 2/34).

    Küfür ve inkârın en önemli sebebi kibirdir. Bunu Hz. Adem (a.s)'ın kıssasında görmek mümkündür. Nitekim şeytan'ın kibrinden dolayı isyanından sonra, inkâr ve isyan edenlerin çoğu kibir nedeniyle isyan etmişlerdir. Hz. Musa'nın apaçık delilleri karşısında Firavun inkâr etmişti. "Sonra da Musa'yı ve Harun'u, firavun ve topluluğuna mucizelerimizle gönderdik. fakat onlar, kibirlendiler ve suçlu bir kavim oldular" (Yûnus 10/75). Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde inkâr eden zengin ve ileri gelen insanlar kibir neticesinde inkar etmişlerdir. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır: "En sonunda da sırt çevirdi. Büyüklük tasladı ve şöyle dedi: "Bu eskilerden kalan bir sihirden başka bir şey değildir" (el-Müddesir, 74/23-24), Zenginlik, ululuk ve makam sahibi olmakla kibrin yakın alakası, Allah Teâlâ'nın beytan'a şu hitabında görülmektedir: "Kibirlendin mi, yoksa kendini yüce mi zannettin?" (Sâd, 38/75),

    Kibir inkârda önemli bir rol oynadığından Allah Teâlâ Kur'ân'da kibirden ve bu kelimenin türevleri olan istikbâr, müstekbir ve kibriya'dan sık sık bahsetmektedir,

    Hz, Nuh (a.s) oğluna vasiyet ederken "iki şeyden seni menederim, biri şirk diğeri kibirdir" buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, I, 170). Ebu Reyhâne (r,a) Hz. Peygamber (s.a.s)'den şöyle rivayet etmiştir: "Cennete kibirden hiçbir şey giremez". Orada bulunanlardan biri şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasülü! Ben, kamçımın şaklaması ve ayakkabımın sağlamlığı ile güzel görünmekten hoşlanırım, bu kibir midir?" Hz, Peygamber (s.a.s) "Hayır bu kibir değildir. Allah güzeldir güzeli sever Kibir hakkı küçük görmek ve başı gözü ile insanlarla alay etmektir" (Müslim, İman, 47; Ahmed b Hanbel, lV, 133-134) buyurdu. Bu hadis-i şerif hakk karşısındaki alaycılık ve inkârın kibir olduğunu anlatmakla birlikte insanlarla alay etmenin kibirden kaynaklandığına işaret etmektedir. Hz. Peygamber yanında sol eli ile yemek yiyen bir adama "sağınla ye" demiştir. Adam "sağımla yiyemiyorum" deyince Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yiyemez ol; Bu adamın sağıyla yemek yiyemiyorum demesi yalnızca kibrindendir" (Müslim, Eşribe, 107).

    Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç bir kimse cehenneme girmez; kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür bulunan hiç bir kimse de cennete giremez" (Müslim, İman, 147, 148, 149; Ebû Dâvud, Libâs, 26; Tirmizi, Birr, 610; İbn Mâce Mukaddime, 9; Zühd, 16), Bu hadis-i şerifin Müslim'in es-Sahih'indeki bab başlığı, "kibrin haram olması ve bunun açıklanması" şeklindedir. Buradan da anlaşılacağı gibi kibir haram olan kötü huylardan birisidir. Hadisteki ifade kibirli insanın cennete giremeyeceğini anlatmaktadır. Ancak buradaki kibir, Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e karşı olan kibirdir. Ahlâkî bir özellik olarak kibir, başkalarını küçük görmek ve onlarla alay etmek anlamıyla düşünülürse bu özellik insanı dinden çıkaran bir özellik değildir. Ancak haramdır, insanı dinden çıkarabilecek fiiller işlenmesine sebep olabilir. Böyle bir özellik sahibi de cehennemde kibrinin cezasını çektikten sonra Allah'ın afv ve mağfiretiyle cennete girecektir, Nitekim bir âyet-i kerime'de Allah Teâlâ: "Biz onların kalblerindeki kin ve hasedi çıkaracağız" (el-Hicr, 15/47) buyurarak, cennete giren insanların kalbinden dünyadaki ahlâkî kusurlarının temizleneceğini anlatmaktadır.

    Bu konudaki bir başka hadis-i şerif şöyledir: "Kendini büyük gören yahut kibirli kibirli yürüyen kimse Allah'ın huzuruna, Allah kendisine gazablanmış olarak çıkar" (Ahmed b. Hanbel, II, 118). Bu hadis kibirlinin âhiretteki durumunu gözler önüne sermektedir. Bu tür bir gazab-ı ilâhiye sebep olarak Hz. Peygamber insanın elbisesini sürüyerek çalım satmasını ve kibirlenmesini de göstermiş ve: "Elbisesini kibirle yerde sürüyen kimseye Allah merhamet nazarı ile bakmaz" (Müslim, Libâs, 42) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifler ahlâkı bir kusur olan kibrin Allah nezdinde ne derece kötü kabul edildiğini anlatmaktadır. Bir başka kibir şekli olan hakka karşı büyüklenmek ise kâfirlikle bir kabul edilmiş ve lanetlenmiştir. Hz, Peygamber şöyle buyurur: "Mütekebbirler kıyamet gününde, insan yeklinde küçük karıncalar gibi hasredilir. Bütün her taraflarından zillet onları kuşatır..." (Tirmizî, Kıyâme, 47; Ahmed b Hanbel, II, 179).

    Hz, Peygamber, kibirlilerin cehenneme gireceğini şöyle anlatmıştır: "Cennet ile cehennem münakaşa ettiler. Cehennem şöyle dedi: "Bana zâlimlerle kibirliler girecek" Cennet onu şöyle cevapladı. "Bana zayıflarla yoksullar girecek" Bunun üzerine Allah (c.c) berikine "Sen benim azabımsın seninle dilediğime azab ederim" buyurdu. Ötekine de "Sen benim rahmetimsin, Seninle dilediğime rahmet ederim Sizin her biriniz için dolu dolu insanlar var" (Müslim, Cenne, 34, 35, 36) buyurdu. Bu konudaki kudsi bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Kibriyâ ridam, azâmet izârımdır. Kim bu ikisinden herhangi birinde benimle çekişirse onu cehenneme atarım" (Ebû Dâvud, Libâs, 25; İbn Mâce, Zühd, 16). Hz. Peygamber (s.aş) kibri zemmettiği gibi, kibrin müspet karşıtı olan tevâzuyu da övmüştür. Bir hutbelerinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah azze ve celle bana şöyle vahyetti: Mütevâzî olun, öyle mütevâzî olun ki, biriniz diğerine karşı övünmede bile bulunmasın" (ibn Mâce, Zühd, 16)

    İslâm bir ahlâkî kusur olan kibri yasaklamıştır. Böyle bir kibir haramdır, Allah'ın rahmetinden kovulma sebebidir. Ancak bir kibir daha vardır ki Kur'an bunu "Müstekbir" ifadesiyle ifade etmiştir. Müstekbirler Allah'ın arzında bizzat kendi güzelliklerini tesis etmek için gayret gösteren azgınlar ve zorbalardır. Bunlar Allah'ın kullarını kendi köleleri yapmak için Allah'ın dinine karşı büyüklenirler. Allah Teâlâ bu çeşit insanlar için şöyle buyurmaktadır: "İşte âhiret yurdu; Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) sonuç muttakilerindir" (el-Kasas, 28/83). (Ayrıca bk. İstikbar, Müstekbir maddeleri).

  47. 2007-05-02 #47
    seher vaktinin fazileti...

    --------------------------------------------------------------------------------

    Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-den rivâyete göre Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

    "Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ her gece, gecenin son üçde biri kaldığı sırada dünyâ semâsına nüzul eder ve şöyle buyurur: '' Bana duâ eden var mı, duâsına icabet edeyim? İstediğini vereyim. Bana istiğfar eden var mı, onu mağfiret edeyim? (1)

    Bu hadîs-i şerîf, gecenin son üçde birinin vakti icabet olduğuna büyük müjdelerle beraber delâlet etmektedir.

    "Gece yarısında semânın kapıları açılır ve bir münâdî şöyle seslenir: "Hiç duâ eden var mı, icâbet olunsun, bir şey isteyen var mı verilsin, bir sıkıntıda olan var mı kurtarılsın. Her hangi bir duâ ile duâ eden hiç bir müslüman yoktur ki Allah Teâlâ ona icabet etmiş olmasın. Ancak şehveti için koşan zinâkâr kadınla ayyaş ve işret ehli müstesna. " (2)

    "Gecede bir saat vardır. Müslüman bir kulun dünyâ ve âhiret işinden istediği her hangi bir hayır varsa ve duâsı o saate gelirse muhakkak Allah ona dileğini verir. Bu her geçe vardır. " (3)

    "Saatlerin efdali gecenin son kısmıdır." (4)


    Üç kişi vardır ki onlar İblis'den ve askerlerinin şerrinden masûndurlar:
    1- Gece ve gündüz Allah'ı çok zikredenler,
    2- Seher vakitlerinde istiğfar edenler,
    3- Allah'ın haşyetinden ağlayanlar." (5)
    (1) Buhârî, Teheccûd, 14;
    (2) İbn Hanbel, Müsned, 4/217, 3/34, 43, 94.
    (3) Tirmizî, Vitr, 16; Nescî, Mevâkit, 35.
    (4) Ibn Hanbel, Müsned, 4/385.
    (5) el-Camiû's-Sağir.

  48. 2007-05-17 #48
    838 - İslam İlmihali
  49. 2007-05-23 #49
    Bir gün Rasulallah (s.a.v) efendimiz kızı Hz.
    Fatıma' ya şöyle der ;
    - Cennete giren ilk kadın kimdir biliyormusun ?
    Hazreti Fatıma cevap verir ;
    - Ey Fahr-i Kainat ben değilmiyim ?
    Rasulallah efendimiz der ki ;
    - Hayır, filan yerde filan evde bir kadın var o dur.
    Hazreti Fatıma şöyle der ;
    - Ne amel işlemektedir de cennete giren ilk kadın olacaktır
    Rasuallah efendimiz cevaben git onu ziyaret et görürsün der. Hazreti Fatıma hazırlanıp o kadının evine gider. Kapıyı çalar çok çirkin bir ses ona cevap verir.
    - Kimsiniz ?
    Hazreti fatıma şöyle der ;
    - Ben Fatıma.
    - Hangi fatıma? Der kadın,
    Hazreti Fatıma şu cevabı verir ;
    - Rasualllah (s.a.v) in kızı Fatıma.
    Kadın şöyle seslenir.
    - Kusura bakma iki cihan serverinin kızı, Kocam şu an evde yok, kendisi benden başka kimseye Kapıyı açma dedi, Bende söz verdim açamam ey rasulllahın kızı. İstersen yarın gel başımın üstünde Yerin var sana canım kurban, O zamana kadar kocamdan izin alırım.
    - Peki, Tamam.. der Hazreti Fatıma
    Ertesi gün olur, Hazreti Fatıma yine o kadına giderken yanına Hazreti
    Hüseyin gelir, Beni de götür Der, Hazreti Fatıma oğlunu kıramaz ve tamam gel beraber gidelim der. O kadının evine gelirler Kapıyı çalar.
    - Kimsiniz ? der kadın
    Hazreti Fatıma cevap verir;
    - Benim, Fatıma.
    Kadın şöyle der,
    - Ey cihan serverinin mübarek kızı yanında bir erkek çocuğunun sesi duyulur. Kimdir O ? der.
    - Benim oğlum Hüseyindir. O da peşime takıldı gelmek istedi bende kıramadım. diye cevap verir Hazreti Fatıma.
    Kadın Üzülerek şöyle der.
    - Kusura bakma Ey Rasul kızı Hazreti Fatıma, Ben kocamdan sadece senin için izin istedim Oğlun Hüseyin için istemedim. Sen bugün git yarın gel o zaman Hüseyin içinde izin isterim.
    - Peki, Tamam... Der Hazreti Fatıma. Evine döner.
    Ertesi gün olur. Hazreti Fatıma ile Hazreti Hüseyin tam yola çıkacakken
    kardeşi Hazreti Hüseyini gören Hazreti Hasan ağlamaya başlar beni de götürün der, Hazreti Fatıma oğlunun bu isteğini kıramaz ve Onu da yanına alır ve yola çıkarlar. Kadının evine gelirler. Kapıyı çalar ve yine o çirkin kadın sesi cevap verir.
    - Kimsiniz ?
    - Ben Fatıma. der
    - Yanında kim var Ya Rasulallahın Kızı Fatıma
    - Oğlum Hüseyin var birde Hasan var, Hüseyini gelirken gördü ağladı, gelmek istedi bende kıramadım.
    Kadın Üzülerek cevap verir ;
    - Kusura bakma Ya Rasul kızı Fatıma ben kocamdan sadece sen ve oğlun Hüseyin için izin aldım Hasan için Almadım yarın gel kocamdan Hasan içinde izin alayım. der
    Hazreti Fatıma ;
    - Peki, Tamam der..
    Ertesi gün olur. Hazreti Fatıma, Hazreti Hasan ile Hüseyini yanına alarak o kadının evine giderler. Kapıyı Çalarlar
    - Kimsiniz ? der kadın.
    - Ben Fatıma.
    - Yanında Hazreti Hüseyin Ve Hazreti Hasan' dan başka biri var mı Ya Rasul Kızı Fatıma.
    - Hayır yok. der Hazreti Fatıma
    Ve kapıyı açılır, Kapıyı açan o kadar güzel bir kadındır ki yüzünden nurlar akıyor. Çok güzel örtünmüş Çok güzel bir kadın. Ağzını açar ve bir misket büyüklüğünde taşa benzeyen bir cisim çıkarır ve ;
    - Hoşgeldin Sefa getirdin Ey Rasulallahın kızı Fatıma. der
    Hazreti Fatıma ilk olarak kocasına olan itikatını beğenir. Ve Şöyle der.
    - Üç gündür Kimsiniz diyen yaşlı kadın senmisin ? der
    - Hayır. Der kadın.
    - Peki o yaşlı kadın kimdi ?
    - Yaşlı kadın yoktu Ya Rasuallahın Kızı Fatıma, ağzımda taş vardı o yüzden sesimi değiştirdim
    - Peki neden değiştirdin, der Hazreti Fatıma
    Kadın Şu Cevabı verir.
    - Belki sesimi duyupta yoldan geçen bir erkek şehvetlenir, Kötü amel işler diye değiştirdim Ya Hazreti Fatıma

  50. 2007-06-02 #50
    Müslümanın iki önemli görevi vardır.
    Birisi, yalnız Allah'a ibadet etmek, diğeri de Allah'ın yaratıklarına şefkat ve merhamet göstermektir.
    Allah'ın yaratıklarından insana en yakın olan anne ve babadır. Çünkü onlar, insanın dünyaya gelmesine sebeptir. Sadece dünyaya gelmesine sebep değil, aynı zamanda onu büyüten, yetiştiren, terbiye eden ve eğiten insanlardır. Bu hizmetleri için bir karşılık beklemedikleri gibi bir ağırlık da duymamışlar, bu hizmetleri seve seve yapmışlardır. Kendileri yememiş çocuklarına yedirmişler, giymemiş çocuklarına giydirmişlerdir. Çocuklarının rahatı için hiç bir fedakârlığı esirgememişlerdir.
    İşte bunun içindir ki dinimiz anne ve babaya karşı saygısızlığı yasaklamış ve bunu büyük günahlardan saymıştır.
    Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
    "Büyük günahlar; Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya karşı gelmek, adam öldürmek ve yalan yere yemin etmektir." (Buhari, Eyman, 16)
    "Üç şey vardır ki, bunlar ile yapılan amelin faydası olmaz: Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya asi olmak ve savaştan kaçmaktır." (et-Terğib ve't-Terhib, c.3, s.328, Beyrut, 1938 (Hadisi, Taberani, rivayet etmiştir.)
    "Allah'ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah'ın gazabı, anne ve babanın gazabındadır." (Tirmizi, Birr, 3)
    Anne ve babaya özellikle yaşlandıklarında, yapılacak hizmet, kişinin Cennet'e girmeyi haketmesine, aksi ise cenneti kaybetmesine ve cehenneme gitmesine sebeptir. Nitekim Peygamberimiz:
    "Burnu sürtülsün (yani zillete uğrasın), yine burnu sürtülsün, yine burnu sürtülsün," buyurdu. Kendisine soruldu:
    -Kimin ey Allah'ın Resulü? Peygamberimiz:
    "Anne, babasından birinin veya ikisinin ihtiyarlıklarına yetişip de sonra cennete giremeyenin (yani onların rızasını alamayanın)," buyurdu.(Müslim, Birr, 3)
    Anne ve babaya lâyık oldukları hizmet ve saygı gösterilmeli, onları üzecek her türlü davranıştan uzak durulmalıdır. Çünkü onlar bizim velînimetimizdir.
    Hiç bir mazeret, onlara karşı saygıda kusur etmemizi haklı çıkarmaz.

  51. 2007-06-03 #51
    ...Anne-baba hakkı ödenmez...
    Ama bu hakkın içini dolduran şeyin sadece çocuğu dünyaya getirmek olduğunu düşünen ebeveynleri gördkçe bazı insnların çocuk sahibi olmamları gerektiğini maalesef düşünüyorum.
    Tabii ki her insanın aile kurma ve istediği kadr çocuk yapma hakkı vardır.
    Anne baba hakkının esas kaynağının çocuğu dünyaya getirmekten çok doumundan itibaren ona erdemli olmayı öğretmeleri, kapasiteleri ölçüsünde eğitmeleri, hayatın ve insan olmanın anlamını iyi vermeleri gerektiğidir diye düşünüyorum.
    Anne-baba hakkı bir anlamda bizim onlardan aldığımız, bizi biz yapan bütün iyi özelliklerimizden dolayı onlara olan borcumuzdur....

    Offfffffffff.....bak yine özledim....bi telefon ediim...

  52. 2007-06-04 #52
    Allah cc ıkınızden de razı olsun
    annelerımıze bır of bıle demeyelım kardeslerım ınsallah

  53. 2007-06-08 #53
    Doğruluk, insanın en güzel sıfatlarındandır. Çünkü sözü ve üzü doğru olan kimseyi Allah Teâlâ sever.
    Doğruluk, Peygamberlerde bulunması gerekli sıfatlardan birisidir.
    Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de Peygamberlerini, bu sıfata sahip olmaları ile övmüştür.
    Doğruluk, ahlâkın temeli ve bütün faziletlerin başıdır.
    Doğruluk ne kadar övülmeye değer bir fazilet ise, bunun karşıtı olan yalancılık da o kadar yerilen kötü bir huydur.
    Bu sebeblerdir ki, dinimiz yalan konuşmayı yasaklamış, onu büyük günahlardan saymıştır.
    Yalan, insan için en kötü sıfat olan münafıklık alametidir. Yalan konuşan kimse ibadetlerini yapsa da yine münafıklık belirtisinden kurtulmuş olmaz.
    Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
    "Münafıkın belirtisi üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder (onu korumaz)." (Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 25)
    Yalanın her çeşidi günahtır. Ancak öyle yalanlar vardır ki, onlarla haklı olan haksız çıkarılır ve gerçekler örtbas edilir. İşte yalan şahitliği bu tür yalanlardan biridir.
    Hatır için, yahut -Allah korusun- çıkar için mahkemede yalan şahitliği yapmak büyük bir günahtır. Çünkü yalancı şahit adaleti gölgeler, hakkın kaybolmasına ve günahsız insanların eziyet görmelerine, mağdur olmalarına sebep olur. Böylece yalancı şahit, başkasının dünyasını yapacağım, gönlünü hoş edeceğim diye kendi gönlünü karartır ve ahiretini yıkar. Allah'ın gazabını ve azabını hakeder. Aleyhlerine şahitlik ettiği kimselerin de nefretini kazanır.
    Şahitlik ettiğimiz davalı ve davacılar arasında yakınlarımız ve sevdiklerimiz de olsa yine şahitliği Allah için yapmak ve doğruyu söylemeliyiz.
    Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de söyle buyuruyor:
    "Ey mü'minler, adaleti titizlikle ayakta tutan; kendiniz, anne-babanız ve akrabalarınız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adeletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker, yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Nisa, 135)
    Peygamberimiz arkadaşlarına:
    -Büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?
    buyurdu. Onlar:
    -Evet, bildir, ey Allah'ın Peygamberi, dediler. Peygamberimiz:
    -Allah'a ortak koşmak, anne ve babaya âsî olmak, buyurdu, sonra dayanmakta olduğu yerden doğrulup oturdu ve:
    -İyi dinleyin, bir de yalan şahitliği, dedi ve bu sözü durmadan tekrar etmeye başladı. Arkadaşları, "Keşke sükut buyursalar" dediler. (Buhari, Şehadet, 10; Müslim, İman, 38)
    Yalan şahitliği yapan kimse üç çeşit günah işlemiş oluyor. Birincisi, yalan konuşuyor, ikincisi, haksız olan kimseye yardım ediyor. Üçüncüsü de haklının mağdur olmasına sebep oluyor.

  54. 2007-06-11 #54
    Âhiret âlemi başlamadan önce, bütün insanların ve bütün âlemlerin başına kıyamet kopacaktır. Bu kıyametin kopmasını "Sûr'a birinci üfürüş" olayı meydana getirecektir.

    Şöyle ki: Melek İsrafil (Aleyhisselâm) "Sûr" denilen ve niteliği Yüce Allah tarafından bilinen bir ses verme cihazına üfürecektir. Bundan çıkan korkunç bir ses ile bütün canlılar ölecek, her şey altüst olacaktır.

    Bildiğimiz yer sarsıntıları, su basmaları, yanardağların patlamaları, yıldırımların düşmesi ve yerlerin çökmesi gibi birtakım olaylar yüzünden yeryüzünde ne korkunç ve ne büyük felâketler meydana gelmektedir. Bunlardan her biri, Yüce Allah'ın büyük kudretini gösteren nişanlardır. İşte yeryüzünde ve göklerde büyük kıyametin kopması da, bizce bilinmeyen çok korkunc bir ses ve gürültü ile (Sûr'a üfürülmenin dehşetiyle) olacaktır. Kimbilir, hatır ve hayalimize gelmeyen daha nice büyük olaylar ve görüntüler buna eşlik edecektir. Bütün âlemlerdeki düzen ve ölçü, ancak Yüce Allah'ın eseridir, O'nun kudretinin delilidir. Yüce Allah bu düzen ve ölçüyü herhangi bir sebeble bir an içinde kaldırınca, bütün varlıklar hemen altüst olur, maddeler arasındaki bağlantılardan hiç bir eser kalmaz, hiç bir canlının yaşamasına imkân kalmaz.

    İşte bu umumî (genel) kıyamettir. Bunun kopacağı zamanı ancak Yüce Allah bilir.

    Kıyametin alâmetlerine gelince: Bunlar, Eşrat-ı Saat (Kıyamet Alâmetleri) denen bazı tuhaf ve çirkin olağanüstü olaylardır. Bunların meydana geleceğini Peygamber efendimiz bildirmiştir. Başlıcaları şunlardır;

    1) Din konusunda bilgisizliğin her tarafa yayılması, sarhoşluk veren şeylerin içilmesi, zina ve benzeri kötülüklerin çoğalması, öldürme olaylarının artması... Bunlara küçük alâmetler denir.

    2) Müminleri nezleye tutulmuş ve kâfirleri sarhoş olmuş gibi yapacak bir dumanın çıkması.

    3) Deccal adında bir şahsın türeyip tanrılık davasında bulunması ve sonra kaybolup gitmesi...

    4) "Ye'cüc ve Me'cüc" adında iki milletin yeryüzüne yayılarak bir müddet bozgunculuğa çalışması...

    5) Hazret-i İsa'nın gökten inerek bir müddet Peygamberimizin şeriatı ile amel etmesi...

    6) "Dabbetü-l Arz" adında canlı bir yaratığın yerden çıkarak insanlara karşı sözler söylemesi...

    7) Yemen tarafından korkunç bir ateş çıkarak etrafa dağılması..

    Doğu ile batıda ve Arab yarımadasında birer büyük yer çöküntüsü olması...

    9) Güneşin az bir zaman için battığı yerden doğması...

    Bu alâmetlere de, Büyük Alâmetler denir.

    Bütün bu olaylar Yüce Allah'ın kudretine göre, hiç bir zaman imkânsız sayılamaz. İçinde yaşadığımız bu âlemdeki olayların her biri, acaib bir yaratılışın ve büyük bir kudretin nişanıdır, bir üstünlük örneğidir. Artık Kıyamet Alâmetleri denilen bu olayları düşünen hangi insan imkânsız görebilir?

    Bundan önce varlıklarına imkân verilmeyen nice büyük icatlar zaman zaman ortaya çıkmıyor mu? İnsanların zekâ ve çalışmaları sayesinde böyle birtakım büyük ve güzel şeyler meydana geldiği halde, yaratıcımızın büyük kudreti ile artık nelerin meydana gelebileceğini düşünelim.

    "Bütün bunları yaratmak Allah'a güç değildir." (İbrahim: 20)
    alıntıdır

  55. 2007-06-12 #55
    Insanın dünya hayatında yaptığı iyi ve kötü bütün işlerin sözlerin kayıt edildiği defter. Bu defter sesli bir film misali insanın her türlü hâl ve hareketini, konuşmalarını zapt eden bir defterdir. Bu kayıt ve zabıtlarla insan ahirette hesaba çekilecek, bu defter insanın leh veya aleyhinde bir şahid olacaktır. Kur'an'da "kitab" olarak zikredilmektedir .

    Dünya hayatında devamlı olarak insanla beraber bulunan ve onun yaptıklarını kaydeden melekler vardır. Kur'an-ı Ker&#238;m bu melekler hakkında şöyle buyurur:

    "...Halbuki üzerinizde gözetleyici melekler var, şerefli yazıcı (melekler). Her ne yaparsanız bilirler" (el-Infitâr, 82/10-12). "O, (Insan) her ne söz söylerse muhakkak yanında hazır bir gözcü vardır" (Kaf, 50/18).

    Amel defterine insanın yaptıklarını yazan meleklere Hafaza* (Hâfıza) melekleri veya Kirâmen Kâtib&#238;n * (Şerefli Yazıcılar) yahut "Rak&#238;b At&#238;d" denmiştir.

    Her insana, kendi amel defteri, Ahiret gününde verilecek ve insan kendi yaptıklarını orada bizzat görüp okuyacaktır. Defterleri sağl tarafından verilen kimseler Cennetlik bahtiyarlar, sol tarafından veya arkasından verilen kimseler ise Cehennemlik bedbahtlar olacaklardır. Bahtiyarların hesabı ya çok basit geçecek veya onlar hiç hesaba çekilmeyecek; bedbahtlar ise çok çetin bir hesapla karşılaşacaklardır. Kur'an-ı Ker&#238;m bu hususta da şöyle buyurur:

    "....Işte o vakit kitabı (amel defteri sağl eline verilmiş olan kimse der ki: ‚Gelin kitabımı okuyun. Çünkü ben hesabıma ulaşacağımı (hesaba çekileceğimi) zannetmiştim!. Artık o hoşnut bir hayatta yüksek bir Cennet'tedir " (el-Hâkka, 69/19-22). "Kitabı sol eline verilmiş olan ise, der ki: ‚Eyvah, keşke kitabım bana verilmeseydi... Hesabının da ne olduğunu bilmeseydim!... Tutun onu hemen bağlayın onu, sonra Cehennem'e atın onu..."(el-Hâkka, 69/25-27, 30-31).

    Insan, kendi amel defterinde hayatının bütün teferruatını görünce hayret edecek ve Kur'an'ın tabiriyle şöyle diyecek "Eyvah bize, bu deftere ne olmuş, küçük büyük bırakmayıp hepsini toplamış... " (el-Kehf, 18/49).

    Amel defteri insanın dünya hayatındaki kendi yaptıkları ameller doğrultusunda doldurulduğuna, insan da iradeye sahip olduğuna göre amel defterının iyi veya kötü şeyleri ihtiva etmesinde insanın kendisi etkilidir. "Iman edecek salih amel işleyenlerin amelleri zâyi' olmaz. Biz onu yazmaktayız. " (el-Enbiyâ, 21/94). Bu hususta başkasını suçlamasına mahâl yoktur. Arzu edilir ki o defter yüz ağartıcı sahifelerle dolu olsun. Yüzümüzün akı olacak salih ameller, o defteri süsleyecek olanlardır. Bu da ancak Allah'ın dinini yeryüzünde hakim kılmak, bu dini yaşamak ve Allah Resulu'nün gösterdiği yoldan gitmekle elde edilir.
    alıntıdır

    Güncelleme : 2007-06-12
  56. 2007-06-15 #56
    Nice farklılıklarla, bilinmiyen güçlerle, aklın almadığı nice yöntemlerle, ummadık şekillerle, herşeyi en güzel bir biçimde yaratan yüce Rabbimiz'e hamdolsun ki, biz çok nankörüz. Allah'u Teala zaten insanoğlunun nankörlüğünü Kur'an-ı Kerim'de belirterek yalnız bir grubu ayrı tutmuştur. Bu ayrı tutulan grup, iman eden (inanıp, emre itaat eden) ve salih ameller (hayırlı işlerle uğraşanlar) içindir. Grup derken Allah'ın katında hepimiz kuluz, aciziz, ona muhtacız. Burada vurgulanmak istenen Allah katındaki insanların topluluk olarak sınıflandırılmasıdır. Örnek: mü'minler, münâfıklar, kâfirler vb.

    Aslında herşeyin yöntemi usulü vardır. İnsanoğlunun kendisini sıkmasına hiç gerek yoktur ki: Nitekim Tevekkül kavramı mevcuttur. Tevekkül, bir işi elinden geldiğince yaparak sonucunu Allah'a havale etmektir.

    Sıkıntı, stres, öfkelenme, delilenme, kafaya devamlı bişeyler takma bunlar aslında hep imanın zayıflığından ve tevekkül kavramının dışında gelişen açıklardır. Bu açıklardan şeytanlar hileler tuzaklar kurarak insanları dinden uzaklaştırmaya çalışırlar. Şeytan bile olsa, Allah'ın rahmetinden bile kovulmuş olsa, Allah ile olan sözleşmesinin gereğini yerine getiriyor. Şeytanın görevi nedir mi? Şeytan, insanı boş ve yalnız anında veya hayırlı amel işlerken veya hüsn-i zan (iyilik düşünürken) onunla uğraşıp yoldan saptırmaya çalışır. Bunlara aldanmayalım. Hayırlı işlerle uğraşıp Allah'a yönelelim. Bir isteğimiz varsa Allah'tan dileyelim. Bir sıkıntımız varsa Allah'tan sıkıntımızı gidermesi için ona dua edelim. Yok efendim duâlar kabul olunmuyor demeyelim. O Allah ki duâları geri çevirmez. Zamanını ve yerini en iyi şekilde o bilir. Herkesin duâsı anında kabul olsa bir düşünün ne felâketler meydana gelir. Bu yüzden herşeyi en iyi bilen Allah'tır. Herşeyi gören, gözeten yine Allah'tır.

    Kalplerden geçeni de sadece Allah(c.c) bilir. Şöyleki: Her insanda bulunan yazıcı melekler bile sadece lafzları (dil ile söylenen herşeyi) ve amelleri yazarlar. Kalpten geçeni bilmezler. Onun bilgisi Allah'a ve bildirdiklerine aittir. Düşününki her içimizden geçenlerde yazılsa halimiz nice olur !

    Her ne olursa olsun, Allah her zaman ve her yerde bizimle beraberdir. Bu yüzden "Yüce Dost" tur. O dost öyle bir dosttur ki sizden ayrılmaz, yerin altına da girseniz, göğün üstünede çıksanız Allah(c.c) her zaman ve mekân farketmeksizin sizin yanınızdadır. Ona güvenin, çünkü Allah(c.c) en sağlam güvence ve en sağlam dosttur. Lakin bu dostluk kötü yönde olursa, o zaman Allah dostu değil, Allah düşmanı olur mazallah.

    Bir sıkıntı veya belaya maruz kalındığında gereğini yaparak Allah'a Tevekkül (havale) etmeli, ona güvenmeliyiz. Şunu da unutmayalım ki, herşey geçici ve biticidir, kalıcı olan yalnız Allah'tır. Gereksiz şeylerle vaktimizi geçirmeyelim ki sonradan pişman olup "keşke yapmasaydım" demeyelim. Evet! Pişman olacağımız hatalara düşmeyelim, nitekim son pişmanlıkta bir fayda yoktur.

  57. 2007-06-18 #57
    Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) gençlerle ilgili bir hadislerinde şöyle buyurur:

    "Gençlerinizin en hayırlısı ihtiyarlarınıza benzeyendir. İhtiyarlarınızın en şerlisi, gençlerinize benzeyendir." (Feyzü'-l Kadîr, 15:776)

    Elbette buradaki "benzemek"ten kasıt, kılık-kıyâfette birbirlerini taklit etmek veya saçların ağarması, dökülmesi, yüzlerin kırışması değildir. Nitekim Bedîüzzaman Hazretleri, bu hadîsi izah ederken, şunları söyler:

    "En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister, çocukcasına, hevesât-ı nefsaniyeye tâbi olur."

    Gençlerin dünyanın fâniliğini kavrayıp, ebedî hayatları için çalışmalarında, ölümü düşünmelerinin büyük etkisi vardır. Bir gün mutlaka öleceğini düşünüp o şuur ile çalışmayan, kendisine âhireti kazanmak için verilen ömür sermayesini boş yere harcar. Gelip geçici lezzetlere dalar, dünyayı bir oyun ve eğlence alanı zanneder.

    Peygamberimiz, "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz" (Tirmizi, Zühd: 2), buyurarak, bizleri bu gafletten kurtarmak ister.

    Nitekim Abdullah ibni Ömer'in (r.a.) anlattığı şu hâdise ne kadar ibretlidir:

    Ensardan bir adam gelerek, Peygamberimize (a.s.m.) şöyle sordu:

    "Yâ Resûlâllah, mü'minlerin hangisi daha akıllı, daha şuurludur?"

    "Ölümü en çok hatırlayanı ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananı. İşte onlar en akıllı, en şuurlu olanlarıdırlar." (İbn-i Mâce, Zühd: 31)

    Yine Abdullah ibni Ömer (r.a.) şunları anlatır:

    Resul-i Ekrem (a.s.m.) vücudumun bir yanından tutarak şöyle buyurdu:

    "Dünyada sanki bir garîb (gurbette olan yabancı), hattâ yoldan geçen bir yolcu imişsin gibi ol ve kendini kabir halkından (biri) say. "

    Daha sonra İbni Ömer (r.a.) sözüne şöyle devam etti: Sabaha çıktığın zaman kendine akşamın sözünü etme, akşama çıktığın zaman da kendine sabahın sözünü etme. Hastalığından önce sıhhatinden, ölümünden önce hayatından (istifâde edip tedbir) al. Çünkü sen, ey Abdullah! Yarın adının (mutlu mu, bedbaht mı) ne olacağını bilemezsin. (Tirmizi, Zühd: 25)

    Gerçekten de, dünya hayatının fâniliğini bundan daha güzel anlatan bir söz olamaz. Çünkü, insanın elinde bulunan "ömür" ve sahip olduğu zaman, sadece bir "an"dır. Hiç kimse, bir sene, bir ay, bir gün, hattâ bir saat sonrasına kadar yaşayacağını garanti edemez. O halde bulunduğu ânı, en güzel bir şekilde değerlendirmeli, ALLAH'a hakkıyla kul olmalıdır.

    Bununla birlikte, dünyanın fâniliğini anlamak ve zevklerini terk etmek demek, kendisini ALLAH'ın nimetlerinden mahrum etmek değildir.

    Bu hususu şu hadîs çok güzel ifâde eder:

    "Dünya zevkinin terki, helâl bir şeyden kendini mahrum etmek veya malı elden çıkarmakla değildir. Fakat dünya sevgisinin terki, elinde bulunanların ALLAH'ın katında bulunanlardan daha güven verici olmaması ve bir musibete uğradığın zaman o musibet sende bırakılmış olsaydı sevabı için ona daha istekli olmandır." (Tirmizi, Zühd: 29)

    Gençlerin dünyaya dalmamaları için sadece ölümü düşünmeleri yeterli değildir. Aynı zamanda ölümden sonrasını da tefekkür etmek gerekir. Kabir hayatını, Kıyâmeti, Haşir Meydanını, muhasebe ve muhâkemeyi, Mîzanı, Sıratı ve Cehennemi de iyice düşünmek lâzımdır ki, buraların azabından kurtulmak için ALLAH'a sığınalım ve zamanımızı ALLAH'ın istediği tarzda geçirelim.

    İnsanın ölümden sonra uğrayacağı ilk durak kabirdir. Peygamberimiz (a.s.m.), "Kabir âhiret menzillerinden bir menzildir. Kişinin buradaki hesabı kolay olursa diğer duraklardaki hesabı da kolay olur, zor olursa diğerleri de zor olur" buyurmuştur.

    Kabir azabı haktır. Kişi, dünyada yaptığı kötülüklerden dolayı önce kabirde azap görecektir. Hazret-i Osman (r.a.) ağlayarak, Resul-i Ekremin (a.s.m.) şu sözünü aktarırdı: "Kabirden daha korkunç bir manzara görmedim." (Tirmizi, Zühd: 5)

    Peygamberimiz, kabirleri ziyaret ettiğinde, bura ehlinin vaziyetini görür ve sahabîlere haber verirdi. Yukarıdaki hadiste kabrin korkunçluğunu belirttiğine göre, kabir azabına uğramamak için çok çalışmak gerekir.

    Kabirden sonraki dehşetli zaman, kıyâmet günüdür. Bu hususta Efendimiz (a.s.m.) şunları söyler:

    "Kıyâmet günü olunca güneş, kullara bir mil veya iki mil mesafede oluncaya kadar yaklaştırılacaktır. Güneş onları âdetâ eritecek ve amelleri miktarınca ter içinde kalacaklardır. Onlardan kimini topuğuna kadar alacak, kimini diz kapaklarına kadar alacak, kimini beline kadar alacak, kimine de basbayağı gem vuracaktır." (Bu sırada Resul-i Ekrem ağzını işaretliyordu.) (Tirmizi, Kıyame: 2)

    İşte böyle dehşetli bir günde kurtuluşun yolu, dünyada iken ALLAH'ın emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmaktır. Peygamberimizin sünnetini de rehber edinmektir.

    Kişi, dünyada yaptığı her şeyden haşirde hesaba çekilecektir. O kadar ki, Zilzal Sûresinde, zerre kadar yaptığı bir iyiliği veya kötülüğü mutlaka göreceği belirtilir. Kişinin sevapları ve günahları tartılacak, iyilikleri fazlaysa Cennete, kötülükleri fazlaysa Cehenneme gidecektir.

    Bu zorlu muhâsebeye uğramadan önce şu hadîsden ders almak gerekir:

    Abdullah bin Mes'ud'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

    "VALLAHi sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin gördüğü dolunayla başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın. Sonra ALLAH ona şöyle buyurur:

    Ey Ademoğlu, benim hakkımda seni ne aldattı?

    Ey Ademoğlu benim için ne amel işledin?

    Ey Ademoğlu, Benden ne kadar hayâ ettin?

    Ey Ademoğlu, peygamberlere ne cevap verdin?

    Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim?

    Sana helâl olmayan şeyleri dinlerken Ben kulaklarının üzerinde kontrolcü değil miydim?

    Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayan şeyleri söylerken Ben dilinin üzerinde murakıp değil miydim?

    Sen ellerinle helâl olmayan şeyleri tutarken, Ben onların üzerinde gözcü değil miydim?

    Ayaklarınla sana helâl olmayan şeylere giderken Ben ayaklarının üzerinde gözetleyici değil miydim?

    Sana helâl olmayan şeylerle kalben ilgilenip dururken Ben, kalbinin üzerinde murakıp değil miydim?

    Yoksa sana olan yakınlığımı ve sana gücümün yettiğini inkâr mı ettin?"

    Rabbimizin bu hitapları, şu anda bile bizleri ürpertmekte, tüylerimizi diken diken etmektedir. Bir de aynı hitabın, bütün haşmet ve dehşetiyle âhirette yapılacağını düşünelim. Bu hitap, ALLAH'ın emirlerine uymayanlar için ne kadar utandırıcı, acıklı ve hüzün vericidir.

    Bu bakımdan fırsat elde iken âhirete ciddi çalışmak gerekir.

    Cehennem azabını da düşünmeli ve ondan kurtulmak için duâ etmeliyiz.

    Cehennem azabının dehşetini anlamak için Numan bin Beşir'den (r.a.) rivâyet edilen şu hadîs, yeterlidir:

    "Azap bakımından Cehennem ehlinin en hafif olanı, iki ayağının oyuğunda iki ateş bulunan ve bundan dolayı beyni kaynayan kişidir." (Tirmizi, Cehennem: 12)

    Cehennem azabının en hafifi buysa, en dehşetlisinin ne olacağını düşünmek zor değildir.

    ALLAH bizleri ölümü düşünüp fâni dünyanın zevklerine dalmayan, kabir ve Cehennem azâbından kurtulan kullarından eylesin.

    Amin.....

  Okunma: 12058 - Yorum: 56 - Amp