Dört Büyük Halife - Delinetciler Portal

Dört Büyük Halife

  1. sponsorlu bağlantılar
    HAZRETi EBÛ BEKiR


    1. 2. 1. Kimligi


    Adi Abdullah b. Mürre b. Ka'b b. Lüey b. Galib b. Fihr'dir. Künyesi Ebû Bekir b. Ebi Kuhafe, lakabı es-Sıddîk'tir. Annesi Ummu'l-Hayr, Sülemî binti Sahr b. Amir'dir. Teymoğulları'ndan olup Fil hâdisesi yılında dünyaya gelmıştir.


    Gençlik yıllarında da üstün bir ahlaka sâhipti. Zeki ve tahlil yönü güçlüydü. Nübüvvetten önce de Hz. Peygamber'ın arkadaşıydı. Bunun için de Hz. Peygamber Teblîğe başlayıp onu İslâm'a davet edince hemen müslümân oldu.


    Ticaretle uğraşıyordu ve malî durumu çok iyiydi. Malını İslâm ve Hz. Peygamber uğruna feda etmekten çekinmedi. Bunun için Rasûlullah, "Arkadaşlık ve (Benim için ) malını (feda etmede) en minnettar olduğum kişi Ebû Bekir'dir. Şâyet insanlardan bir dost edinseydim Ebû Bekir'i edinirdim. Ancak aramızda İslâm kardeşliği ve sevgisi vardır."[1] buyurmuştur.


    Hz. Peygamber'a ilk müslümân olan erkektir. Mekke'nin ileri gelenlerinden, malî bakımdan zeginlerinden ve ahlakî değerlere sâhip olmasından dolayı pek çok kişinin İslâm'a girmesine vesîle olmuştur. Müşriklerin müslümânlara eza ve cefası artınca Habeşistan'a hicret etmek istemiş, fakat İbnu'd-Duğunne adındaki bir Mekke'li onu namazını alenen kılmaması şartıyla himâyesine almıştı. Ancak Hz. Ebû Bekir, bunu kabul etmeyerek öteki müslümânlar gibi yaşamayı tercîh etti. Hz. Peygamber Mekke'den Medîne'ye hicret etme kararı alınca, kendisine yol arkadaşı olarak onu seçti. "İkinin ikincisi"[2] ifâdesiyle İlahî senaya mazhar olarak İslâm tarihinde müstesna yerini almıştır.


    Medîne'de de Hz. Muhammed'ın yanından hiç ayrılmadı. H. 9. yılında, hac kafilesine başkanlık yapması için onu görevlendirdi. Nihâyet Hz. Muhammed'ın vefât ettiği hastalığında, kendi yer ve makamında müslümânlara İmâmlık yapması için onu vekil tayin etti.


    Kendisine soru soran bir kadına, "Sonra gel" dediğinde, "Gelip seni bulamazsam?" sorusuna, "Beni bulamazsan Ebû Bekir'e git"[3] diyen Rasûlullah ümmete de bir mesaj veriyordu.


    Kendisinden sonra kimin müslümânların başına geçeceği konusu gündeme geldiğinde, "Allah ve mü'minler Ebû bekir'den başkasını kabul etmez"[4] buyurarak gerekli yerlere gerekli talimatını vermiş oldu.


    Sahabîler de Rasûlullah'ın bu tavsıyelerine uyarak kendisinden sonra onu başlarına halîfe olarak seçtiler. Hilâfet döneminin başlangıcı fırtınalı geçti. Rasûlullah vefât etmiş, göklerden vahiy kesilmişti. Her kafadan bir ses çıkıyor, soru ve tereddütlerin arkası kesilmiyordu. İslâm'ı Hz. Peygamber'a bağlayanlar irtidâd ediyor, munafıklar fitne çıkarmak için hummalı çalışıyordu. Hz. Ebû Bekir, güçlü imanı, dehası, karizması ve üstün devlet adamı vasfıyla bütün bunları bertaraf ederek müslümânları sahil-i selâmete çıkardı. İslâm birliğini muhafaza ederek, kendisinden sonra gelenlere güçlü bir devlet bıraktı.


    H. 13.yılı Cemaziyelahir ayının başlarında (Ağustos 634) hastalandı. Hastalığı 15 gün kadar sürdü. Bu esnada, Muhâcir ve Ensâr'ın ileri gelenlerini çağırarak, kendisindѥn sonra kimin halîfe olacağı konusunu istişâre etti. Vardığı kanâatle, kendisinden sonra Hz. Ömer'i veliaht bıraktı. H. 13. yılın 21 Cemaziyelahir (22 Ağustos 634) tarihinde vefât etti. Halîfeliği, iki yıl, üç ay, on gün sürdü. Kızı Hz. Aişe'nin evinde, Rasûlullah'ın yanına defnedildi.


    Hz. Ebû Bekir'in vefâtını duyan Hz. Ali şunları söyledi:


    "Sen, fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların oynatamayacağı bir dağdın. Rasûlullah'ın buyurduğu gibi, sen bedeninde zayıf, Allah'ın dininde kuvvetli, gönlünde mütevazi, Allah katında ve yeryüzünde makamı yüce, mü'minlerin nazarında büyük idin. Sende hiç kimsenin kini, hiç kimsenin değersiz bulduğu bir taraf yoktu. Senin yanında kuvvetli, ondan hak alınıncaya kadar zayıf, zayıf da hakkını alıncaya kadar kuvvetli idi. Allah senin sevabından bizleri mahrum etmesin. Senden sonra bizi saptırmasın."[5]


    1. 2. 2. Ebû Bekir'in İslâm'a Hizmetleri


    Hz. Ebû Bekir (v. 13/634) ilk Müslümânlardan[6] olmasının yanında, Risâlete bağlanmasından ve Allah'a yöneliş ve teslîm oluşunu simgeleyen Müslümân olduğu günden itibâren İslâm için hiçbir fedakârlıktan çekinmemiştir. Hem canıyla, hem malıyla Allah Rasûlü'nün hizmetine girmiş olan ender şahsiyetlerden biridir. Bu fedakarlığını Yüce Allah vahy ile dile getirmiş ve Müslümânlara önemli bir fazîlet olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle dile getirmiştir: "Takvâ sahibi olan ateşten uzaklaştırılacaktır. Malını (hayra) veren, (gösteriş yapmayarak) temizlenen (o takvâ sihibi) onda hiç kimsenin bir nimeti yoktur ki (yaptığı hayırlı amel) o nimete karşılık tutulmuş olsun. O ancak Yüce Rabbinin rızâsını kazanmak için verir. Muhakkak o, ilerde (Allah'ın kendisine ihsan edeceği cennet nimetlerinden ötürü) râzı olacaktır."[7] Bu, doğal olarak Müslümânları etkilemiş ve Hz. Ebû Bekir'e karşı duydukları sevgi ve saygılarını bir kat daha arttırmıştır. Dolayısıyla, bunun bilincinde olan mü'minler onun hilâfeti gündeme geldiğinde gönül huzûruyla bey'at etmişlerdir.


    Hz. Peygamberin'ın hadîslerinde Hz. Ebû Bekir'i (v. 13/634) öne çıkaran, onun fazîlet ve değerini gözler önüne seren pek çok betimlemeye rastlamak mümkündür. Bu tür takdîrlerin nerede, ne zaman ve hangi amaçla ifâde edildiğini bizzat yaşayarak gören ve gerçek anlamı ile bilen Sahabîler, Rasûlullah'ın Hz. Ebû Bekir'e (v. 13/634) verdiği değeri derinden kavradıkları için hiç tereddüt etmeden ona bey'at etmekte ve halîfeliği boyunca da ona itâattte kusur etmemeyi gerçek vazifeleri olarak kabul etmekte tereddüt etmemişler.[8]


    Nitekim Ensâr "Bizden bir emîr, sizden bir emîr" dediklerinde Hz. Ömer (v. 23/644) "İki kılıç bir kında olur mu? Olacak şey değil" dedikten sonra Hz. Ebû Bekir'in elini tutup kaldırarak şöyle demiştir: "Şu üç vasıf kimde toplanmıştır bir düşünün: "İkisi mağarada iken" Kim bu ikisi?; "Arkadaşına söylerken" Rasûlullah'ın arkadaşı kimdi?; "Allah bizimledir"[9] Allah kiminle beraberdi? " Sonra elini uzatıp bey'at ettiğinde kimse itiraz etmemiş, onun ardından fazla tereddüt etmeden bey'at etmeye yönelmişlerdir."[10]


    Hz. Ebû Bekir'in fazîletlerinden bir tanesi de Rasûlullah'ın hayatta iken onu kendi yerine namaz İmâmı tayin etmesidir. Bu konuya ilişkin birkaç rivâyeti aktaralım:


    "Rasûlullah Ensâr arasında barışı sağlamak için çıktı. İkindi vakti geldi. Bilal, Ebû Bekir'e, 'namaz vakti geldi. Rasûlullah'dan senin için şahit de vardır. Ezan okuyup kamet getirirsem namaz kıldırır mısın?' dedi. Ebû Bekir, 'nasıl istersen' dedi. Bilal ezan okudu. Kamet getirdi. Ebû Bekir de öne geçip halka namaz kıldırdı. Rasûlullah'ın işi bittikten sonra geldi ve "Namaz kıldınız mı" dedi? 'Evet' dediler. "Kim kıldırdı?" dedi. 'Ebû Bekir" dediler. "İyi ettiniz. Ebû Bekir'in bulunduğu toplulukta ondan başkasının İmâmlık yapması doğru değildir" dedi.[11] Aişe (r)'ın rivâyet ettiğine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Ebû Bekir'in aralarında bulunduğu toplulukta ondan başkasının namaz kıldırması doğru değildir"[12]


    Abdullah b. Zet'an rivâyet eder: "Rasûlullah'ın hastalığı şiddetlilendiğinde ben müslümânlardan birkaç kişi ile beraber onun yanındaydım. Bilal onu namaza çağırdığında, "Söyleyiniz birisi insanlara namaz kıldırsın." dedi. Çıktım baktım Ömer insanlar arasındadır. Ebû Bekir yoktu. 'Ey Ömer kalk namaz kıldır' dedim. Kalkıp tekbir getirince Rasûlullah sesini duydu. Ömer -Allah ondan râzı olsun ve onu râzı etsin- gür sesli idi. Rasûlullah "Ebû Bekir nerededir? Allah ve mü'minler bunu kabul etmez" dedi. Ebû Bekir çağırıldı ve Ömer (r)'ın kıldırdığı namazı tekrâr kıldırdı. Abdullah b. Zem'an der ki: Ömer, bana 'Ey İbn Zem'an, yazıklar olsun ne yaptın bana? Vallahi bana söylediğinde Rasûlullah'ın bunu emrettiğini sandım' dedi. Ben de: 'Vallahi, Rasûlullah sana emretmedi. Ancak Ebû Bekir'i göremeyince insanlara namaz kıldırmak için seni daha uygun gördüm.' dedim. Demek oluyor ki, Allah ve insanlar Ebû Bekir'den başkasını kabul etmez ifâdesi de Hz. Ebû Bekir (r)'ın fazîletlerindendir.[13]


    Başka bir rivâyette ise bu olayın bir benzeri şöyle anlatılmaktadır: Rasûlullah hastalanıp ağrıları şiddetlendiğinde, "Ebû Bekir'e söyleyin namazı kıldırsın." buyurmuştur. Hz. Aişe (v. 68/688): "Ya Rasûlallah, Ebû Bekir duygulu bir adamdır, makamına geçtiğinde sesini duyuramaz' deyince Rasûlullah hasta haline rağmen ısrarla bu emrini uygulamaları için etrafında bulunanlara telkinlerde bulunmaya ve emirler vermeye devâm etmiştir: "Ebû Bekir'e söyleyin namazı kıldırsın; sizler Yusuf'un arkadaşlarısınız!"[14] Yine Hz. Aişe anlatır: "Zaman zaman Rasûlullah'a makamına geçecek olan kimseyi/halefini soruyordum. Beni bu konuyu çokça sormaya sevkeden, insanların, O'nun yerine geçecek olan insanı sevmiyeceği ve ondan nefret edeceği endişesiydi. Dolayısıyla Rasûlullah'ın bu görevi Ebû Bekir'den almasını istiyordum."[15] Hz. Aişe'den (v. 68/688) gelen bir diğer rivâyette kaydedildiğine göre Rasûlullah'ın hastalığı ağırlaştığında ona: "(Kardeşin) Abdurahmân'ı çağır, Ebû Bekir ile ilgili bir Vasiyet yazdırayım ki, benden sonra kimse onun hakkında tartışmalara girmesin" buyurmuş; sonra bundan vazgeçerek "Bırak çağırma, Müslümânların Ebû Bekir ile ilgili görüş ayrılıklarına düşmelerinden Allah'a sığınırım." demekle yetinmiştir.[16]


    Ebû Bekir'in fazîletlerinden bir tanesi de Rasûlullah'ın arkadaşlıkta insanların en cömerdi ve malî açıdan en fazla yardım edeni olmasıdır."Bana karşı arkadaşlık ve malında insanların en cömerdi Ebû Bekir'dir."; "Eğer bir dost (halil)[17] edinseydim, Ebû Bekir'i dost edinirdim; ancak o kardeşim ve arkadaşımdır ki, Allah da arkadaşınızı dost edinmiştir."[18] Başka bir rivâyette bu duygu şöylece dile getirilmektedir: İbn Utbe, had (cezası) konusunda Abdullah b. Zübeyr'e mektup yazdı. Okuduğum cevabında şöyle diyordu: "Rasûlullah şöyle dedi: "Rabbimden başka bir dost edinseydim Ebû Bekir'i dost edinirdim; ancak o dinde kardeşim ve mağarada arkadaşımdır." Ebû Bekir Rasûlullah'ı babası gibi görüyordu. En çok uymamız gereken, Ebû Bekir'in dedikleridir."[19]


    Ebû Katade rivâyet eder; bir seferde Rasûlullah ile beraberdik. "Yarın suya kavuşacaksınız", buyurdu. İnsanlar suya kavuşmak için süratle indiler. Rasûlullah'a gece uyku bastı. Bineğini bağladı ve gözlerini kapadı ve ancak güneşin sıcaklığı bizi uyandırdı. Ebû Katâde şöyle devâm etmektedir: İnsanlar peygamberlerini kaybederek sabahladılar. Bazıları da 'Allah'ın peygamberi suyun başındadır', diyordu. Topluluk arasında Ebû Bekir ve Ömer de vardı. Şöyle dediler: 'Ey insanlar! Peygamber sizden önce suya gidip sizi geride bırakacak değildir.' Rasûlullah: "İnsanlar Ebû Bekir ve Ömer'e uyarlarsa doğru yolu bulurlar" dedi. Bunu üç defa tekrârladı. Hz. Ebû Bekir'in fazîletine delâlet eden hadîslerden biri de Rasûlullah'ın şu sözleriyle "Benden sonraki ikisine; Ebû Bekir ve Ömer'e uyunuz."; "Benden sonra bu ikisine uyunuz." buyurarak Ebû Bekir ile Ömer'i işaret etmesidir. [20] Rasûlullah'ın, "Eğer insanlar Ebû Bekir ve ömer'e itâat ederlerse doğru yolu bulurlar" sözü de Ebû Bekir'in fazîletine delâlet eden hadîslerdendir.[21]


    "Ebû Bekir'in meşhur menakıb ve fazîletleri vardır. Biz burada bu kadarı ile yetiniyoruz. Zira onun fazîlet ve öncülüğüne ittifâk eden ümmet, onun, Muhâcirler ve Ensâr'ın ileri gelenleri hakkındaki rivâyetleri çoğaltmak ihtiyacını bırakmamıştır. Yemin olsun, seçilmiş ve ümmetlerin en hayırlısı olduğuna şehâdet edilen bu ümmet, hak ve hidâyetten başka bir şeyde ittifâk etmez."[22]


    Bu hadîslerin, nass biçiminde olmasa da zımnen Hz. Ebû Bekir'in halîfeliğine delâlet ettiği söylenebilmekte ve bunun boş bir iddia olmadığı kanısı ağır basmaktadır. Nitekim Rasûl'ün vefâtından sonra halîfe adayları araştırıldığında Ensâr, "bizden bir emîr, sizden bir emîr" görüşünü ortaya atmış, ancak Hz. Ömer: "Ey Ensâr! Rasûllullah'ın, Ebû Bekir'in namaz kıldırmasını emrettiğini bilmiyor musunuz" sorusuna "evet" demek zorunda kaldıklarında Ömer: "Ebû Bekir'in önüne geçmeye hanginizin gönlü râzı olur?" dediğinde, Ensâr, "Ebû Bekir'in önüne geçmekten Allah'a sığınırız" deme erdemini elden bırakmamıştır."[23] Yine "Rivâyet edildiğine göre Rasûlullh'ın vefâtından sonra Müslümânlar, Ebû Ubeyde'ye gelerek halîfelik teklifinde bulunduklarında, Ebû Ubeyde: "İkinin üçüncüsü aranızda iken mi bana geliyorsunuz?" diyerek bu teklifi reddetmiş[24] ve: "Rasûlullah'ın namazda önümüze geçirdiğini biz de (halîfelikte) önümüze geçirdik." demek suretiyle onlara çalmaları gereken kapıyı göstermiştir[25]




    1. 2. 3. Hz. Ebû Bekir'in Karizmatik Şahsiyeti


    Hz. Peygamber'ın vefâtından sonra doğan boşluktaki İmâmet bunalımında Sahâbenin Hz. Ebû Bekir'e "felteten/ânî" bey'at etmelerinde, Hz. Peygamber'ın en yakın dostu ve arkadaşı olan Hz. Ebû Bekir'in karizmatik şahsiyeti de etkin rol oynamıştır. Zira Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber'ın, nübüvvete/vahye dayalı yerindeki makamında oturması yanında, karizmatik şahsiyetiyle bu bunalımı kısa sürede çözmüş ve İslâm toplumunun birliğini sağlamayı başarmıştır. Hz. Ebû Bekir (r)'ın bu başarısında, kurulu bir hukukî otoriteyle beraber karizmasının da önemli bir rolü olduğunu söylemek için ileri düzeyde akıllı olmaya gerek yoktur. Hz. Ebû Bekir (r), bu karizmatik kişiliğini, Hz. Peygamber'ın vefâtından hemen sonra bunalıma giren Müslümânların kendilerine gelmelerine yeten şu sözleriyle ortaya koymuştur: "Muhammed'e tapan bilsin ki, Muhammed ölmüştür. Allah'a tapan bilsin ki, Allah her zaman diridir ve asla ölmez. Bilirsiniz ki, Yüce Allah Kitabında bu hakikati şöyle ortaya koymaktadır: "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip-geçmiştir. O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şüphesiz, şükredenlerin mükâfatını verecektir."[26]


    Asr-ı Saadet diye tanımlanan bu dönemde yaşayan Müslümânlar, yegane "otorite" olarak Kur'an ve Sünnet'i tanıyorlardı. Bu "otorite"ye karşı çıkmaları mümkün değildi. Hz. Ebû Bekir (r)'ın bu "otorite"yi gerçek anlamda işlettiğini ve onun aleyhinde bulunacaklara karşı kullandığını, okuduğu ilk hutbesinde rahatlıkla gözlemlemek mümkündür: "Sizin hakkınızda Allah'a itâat ettiğim sürece, bana itâat edin. Şâyet isyân edersem bana itâat borcunuz yoktur."[27]


    Otoritenin uygulanması, belli bir kişi ve onun gösterdiği belli niteliklerle sıkı bir şekilde bağlantılıdır. Çünkü "insanlar, kendi karizmatik kişiliği sayesinde istikrar bulmaya ve birlik, dayanışma, süreklilik ve adâleti elde edebilecekleri bir sisteme ihtiyaç duyarlar."[28] Buna göre İslâm'a kapsamlı bir hayat sistemi olarak bakış, İslâm toplumlarında karizmatik tecrübeyi harekete geçiren en önemli etkenlerden biri sayılır."[29] "Çünkü karizma, liderlik açısından İlahî İhsanın bir görüntüsü olarak liderin şahsına bitişik şahsî özel nitelikler anlamına gelir."[30] Bu karizma, genellikle liderde belirginleşen vasıfla toplum tarafından dile getirilmektedir. Hz. Ebû Bekir'e "Sıddîk", Hz. Ömer'e "Farûk"...denmesi gibi. Esâsen, Hz. Peygamber'dan sonraki liderlere "halîfe" kelimesinin seçilmesinde de bu karizmanın ifâdesi bulunmaktadır. Rasûlullah'ın halefi olmaları itibâriyle, âdeta Rasûlullah'taki "karizma"nın bir kısmı bunlara verilmektedir. Taftazanî'nin, hilafati, "Rasûlullah'ın yerini tutarak din ve dünya konusunda devlet başkanlığıdır"[31] tanımlamasından da bu anlaşılmaktadır.




    1. 3. EBÛ NUAYM'IN EBÛ BEKİR HAKKINDAKİ KANÂATİ


    Ehl-i Sünnet alimlerinden olan Ebû Nua'ym (v. 430/1029)'ın kitabına Hz. Ebû Bekir (v. 13/634)'in hilâfetiyle başlaması doğaldır. Zira bu tutum onu Şîâ ile itham edenlere cevap niteliği taşıdığı gibi, Ehl-i Sünnet'ten olduğunu da böylece peşinen ifâde etmiş olmaktadır. Bu temel ön kabuller nedeniyle, Ebû Nuaym herhangi bir giriş yapma veya bilgi vermeye gerek duymadan, konuya doğrudan Hz. Peygamber'ın hadîsleriyle girmektedir. Ebû Nua'ym'ın, Sahâbenin yaşadığı çağı medheden hadîslerle giriş yapması da herhalde, Sahâbeyi ta'neden Şîâ'ya bir nevi cevap niteliği taşımaktadır. Şimdi Ebû Nuaym'ın kitabında delîl olarak kullandığı bu rivâyetleri gözden geçirelim.




    1. 3. 1. Ebû Nuaym'in Ebû Bekir'in Halîfeliği Konusundaki Referansları


    Ebû Nuaym'in, Hz. Peygamber'dan, Ashâb ve Hz. Ebû Bekir'in fazîletleriyle alakalı şu hadisleri getirmektedir:


    a) "Ümmetimin hayırlısı, yaşadığım çağda yaşıyanlardır. Sonra onları izliyenlerdir."[32]


    b) "Ümmetimin en hayırlısı aralarında gönderildiğim çağda yaşayanlardır; sonra onların peşinden gelenler, sonra onların peşinden gelenlerdir. Sonra bir toplum gelecektir, söz verirler sözlerini yerine getirmezler, ihanet ederler güvenilmezler; şâhitlikleri istenmediği halde şâhitlik ederler; aralarında mal sevgisi aşırı derecede artacaktır."[33]


    c) Ebû Hüreyre rivâyet eder: Rasûlullah'dan insanların en hayırlısını sorduk. Şöyle buyurdu: "Ben ve Benimle beraber olanlardır." sonra kimler denilince, "yolumuzdan gidenlerdir" buyurdu.[34]


    d) Nu'man b. Beşir, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivâyet eder: "İnsanların en hayırlısı çağımdakilerdir. Sonra onların peşinden gelenler, sonra onların peşinden gelenlerdir."[35]




    1. 3. 2. Ebû Nuaym'ın Râfızîlere Cevapları


    Ebû Nuaym (v. 430/1029), bu rivâyetleri sergiledikten sonra Hz. Ebû Bekir (v. 13/634)'in ilk halîfe olarak seçilmesine itirâzı olan[36] ve bu itirazlarını bir karşı koyuş temeline dayandırmaya çalışan Râfizîye ekolüne (İmâmiyye'ye) cevap olarak şöyle demektedir:


    "Bu fırkalardan hiçbiri, Peygamberin Sahabîlerle ilgili olarak ifâde ettiği takdîrlerini ve aynı Sahâbenin diğer ümmetlerin en hayırlıları olduklarına ilişkin temel kanıyı inkâr etmeyi ilke olarak savunmaya yanaşmamıştır. тu ilkeden kalkarak Muhâcir ve Ensâr'ı tenkit eden ve onlara dil uzatan İmâmiye fırkasına şöyle bir soru yöneltilebilir: Bütün Sahâbenin Hz. Ebû Bekir (v. 13/634)'i Halîfe olması için öne çıkarmada ittifâk etmeleri ne ile izâh edilebilir? Gerçekten -çağdaş deyimle-şike sayılabilecek, birtakım ayak oyunlarının sergilendiği bir durum söz konusu mudur? Acaba Hz. Ebû Bekir, bu mazhariyete ulaşmak için insanlara karşı kılıca/zora mı dayanmıştır? Yoksa her birine büyük yekün tutan servetler vererek ya da birtakım va'adlerde bulunarak mı onların reylerini ve onaylarını temin etmiştir? Diğer bir ihtimal göz önünde bulundurulduğunda, Ebû Bekir (v. 13/634)'in bu kamuoyunu, kendisinin bağlı bulunduğu aşiretinin baskısı ile yapmış olabileceği düşünülebilir. Siyâsî iktidârın oluşması için gereken olumlu bir kamuoyunun bu üç yol dışında başka yolu bulunmamaktadır. Halbuki az önce hakkında birtakım değerlerden söz ettiğimiz Sahâbenin bu türden oyunlarla Ümmetin idarî mekanîzmasını oluşturduğunu söylemek, onları tanımamakla izâh edilebilir. Zira onlar, takdîre şayan vasıfları, her zaman kahramanca tavsif edilebilecek kişilikli tavırlarının yanında daima dindarlığı ve nâsîhate uygun olanı özenle seçip yapmaya itina göstermişlerdir. Şâyet bu hususlarda siyâsî entrikaları andıran, insanları kuşkulandıran herhangi bir olayın varlığı söz konusu olsaydı ya da onlardan biri bey'ate zorlanmış bulunsaydı, bu durum halk arasında yayılır ve günümüze kadar en azından nakiller yoluyla gelirdi.


    Ümmet, zorlama, baskı ve mal ile satın alınmanın Sahâbe hakkında mümkün olmadığı konusunda düğümlenmiş bulunan ve her yönü ile örtüşen bir kanâate ulaşmış bulunuyor. Bütün vicdânların bir noktada buluşup birleşmesi anlamını da taşıyan bu birleşmenin eğer bir anlam ifâde etmesi gerekiyorsa, bu anlam, onların Hz. Ebû Bekir (v. 13/634)'i seçerken onun buna layık bir şahsiyet olduğuna, ümmetin siyasal ve idarî açıdan yönlendirilmesi konusunda makamının hakkını verebilecek bir fazîlete ve bu işe herkesten daha uygun olduğuna, geçmişten gelen ve İslâm'ın kazandırdığı pratik uygulamalarından bildikleri için; ayrıca Allah'ın, onun hakkında açıkladığı fazîletlerden dolayı kalpleri tam mutmain olduğu halde ona bey'at ettikleri ve onu bu nedenle öne çıkardıkları şeklinde özetlenebilir. Bu ise, Hz. Ebû Bekir'in hem iş başına gelişi hem de uygulamalarının tüm Sahâbenin onayından geçtiğini ispat etmeye yeterli bir delîl niteliği taşımaktadır."[37]


    Rasûlullah'ın vefâtından sonra, İslâm Toplumunda çıkan ilk ihtilâf, Hz. Ebû Bekir (v. 13/634)'in halîfe seçilmesinde ortaya çıkmıştır. Onun seçilmesinde "icma" olduğu/yanî yetki sâhiplerinin oybirliği ile seçtiği konusunda İki ana ekol arasında görüş farklılığı bulunmaktadır.




    1. 4. EHL-İ SÜNNETİN GÖRÜŞÜ


    Ehl-i sünnet'e göre Hz. Ebû Bekir (v. 13/634) hilâfet makamına icma ile seçilmiştir. Zira, bazı Ehl-i Sünnet "alimlerine göre İmâmet, Ehlu'l-Hal ve'l- Akid'ten iki kişinin bey'atiyle gerçekleşir. Bazı gruplar, şeriatte ideal delîl olan dört kişiyi şart koşmuşlardır. Usülde ekol sayılmayan bazıları da, Şafiî'nin görüşüne katılarak cumanın sıhhati için gerekli sayı olan kırk kişinin şart olduğunu ileri sürmüşlerdir."[38]


    "Doğruya en yakın görüş, el-AŞ'ARÎ (v. 324/936)'den nakledilen[39] ve Kadı Ebû Bekir (v. 624/1227)'in de kabul ettiği görüştür[40] ki, buna göre İmâmet, Ehlu'l- Halli ve'l- Akd'ten olan yalnız bir kişinin beyatiyle gerçekleşir. Bu görüşe göre, doğal olarak İmâmet akdinde icma şartı bulunmamaktadır."[41]


    Bu görüşü bir tarafa koyduğumuzda Hz. Ebû Bekir (v. 13/634), Sakîfe'de icma ile seçildiği söylenebilir. Gerçi taşıdığı mesaj ve yüklendiği görev açısından bakıldığında Beni Saîde olayı, Hz. Peygamber'dan sonraki kitleleşmelerin, farklı bakışların ve aykırı tavır alışların odak noktasını oluşturması nedeniyle İslâm tarihinin en önemli hadîseleri arasında görülebilir. Özellik bazı grupların koşullandırılmış bakış açılarının ve kimileri tarafından ileri sürülen görüşlerin nirengi noktasında yer aldığı göz önünde bulundurularak bu olayın üzerinde biraz durmakta fayda vardır. Hadise öz olarak ve özetle belirtilmek istendiğinde şöylece betimlenebilir:
    sponsorlu bağlantılar

      Konuyu Beğendin mi?

  2. Hazreti Ömer


    2. 1. Kimligi


    Nesep bilginlerinin tespitine göre Hz. Ömer'in soy kütüğü şöyledir: Ömer b. el-Hattab b. Nüfeyl b. Abdiluzza b. Riyah b. Abdillah b. Kurt b. Rezzah b. Adiy, b. Ka'b b. Luey el-Kuraşî el-Adevî'dir. Künyesi Ebû Hafs'tır. Annesi ise, Mahzum b. Yakaza b. Mureoğulları'ndan Hişam[1] b. Muğîre'nin kızı Hanteme'dir. [2]


    Hz. Ömer yaş olarak Hz. Peygamber'dan on üç yaş küçüktür. Hz. Peygamber'ın peygamber olduğu sırada yirmi yedi yaşlarında bulunan Hz. Ömer doğruluk, mertlek ve cesaret gibi üstün meziyetlere sâhip bir kişiydi.[3]


    2. 2. CAHİLİYE DÖNEMİNDEKİ SOSYAL VE SİYASAL ETKİNLİĞİ


    Cahiliye döneminden gelen Siyâsî bir konum ve tecrübeye sâhip olan Hz. Ömer, Kurayş'ın ileri gelenlerindendir. Dâru'n-Nedve (Mekke Site Devleti'n)'de dış ilişkiler görevini yürütüyordu. Kurayş'ı dışarda başarıyla temsil ediyordu.[4] Dolayısıyla o dönemde de araplar arasında önemli bir yer ve karizmaya sâhipti. Risâletin ilk yıllarında Müslümânların amansız düşmanlarındandı. Onun gibi birkaç elebaşının baskı ve zulümlerinden[5] müslümânlar Habeşistan'a Hicret etmek zorunda kalmışlardır.[6]


    2.3. MÜSLÜMÂN OLUŞU


    Sözü edilen baskıya rağmen müslümânların inançlarından taviz vermemesi Hz. Ömer'in düşünmeye ve İslâm'ı araştırmaya sevketmiştir. Bu sırada Hz. Ömer'in iç dünyası, putperestliğin akıl ve vicdânla uyuşmayan yapısını hissetmeye başlamış, yanı sıra, İslâm'ın hakkaniyetini söyleyecek hale gelmişken, dışı toplumsal/geleneksel inancın baskısı altında bulunduğundan kişiliğinde büyük şiddetli bir iç-dış çatışma devresi geçirmiş, sonra gerçekle yüzyüze gelmek için Hz. Peygamber'ın yanına gitmeye karar vermiştir. Müslümân olduğunu bildiren rivâyetler[7] kesitler halinde onun bu süreç boyunca kimileri tarafından Siyâsî diye nitelendirilebilecek birtakım tavırlar takındığına dikkat çekilse de, durum ne olursa olsun onun, bazı olaylardan ciddî boyutlarda etkilendiği, bunu kendi başına muhakeme ettiği ve bunun sonunda Müslümân olduğu rahatlıkla söyleNebîlir. Önemli bir Kabilenin önde gelen liderlerinden birinin Müslümân oluşu başlı başına bir olay iken[8] Hz. Ömer belki de bunu daha etkili hale getirmek için bunu Günün Olayı haline dönüştürmeyi düşünmüş olabilir. Nitekim Müslümân oluşunun hemen ardından Müslümânların farklı bir konuma gelmeleri ve sosyal-siyasal bir kitle halinde kendilerini deklare etmeye karar vermeleri de onun Siyâsî tecrübesinin bir ölçüde etkisi olduğunu söylemekte pek yadırganır bir taraf yoktur. Zira Hz. Ömer'in Hicret'i de buna koşut bir özellik taşımaktadır.[9]


    İbn cevzî, onun müslümân oluşuna giden yolu onun ağzından şöyle anlatmaktadır:


    "Müslümân olmadan önce Rasûlullah'ı aradım. Benden önce mescide gittiğini öğrendim. Mescide gittim ve hemen arkasında oturdum. el-Hakke suresini okumaya başladı. Kur'an'ın insicamına hayran kaldım ve "Vallahi bu Kurayş'ın dedeği gibi şairdir" dedim. "Şübhesiz o Kur'an, Kerîm bir peygamberin (Allah'tan) getirdiği sözdür. O bir şair sözü değildir. Siz pek az inanıp tasdîk ediyorsunuz."[10] âyetini okuyunca, "Bu bir kahindir" dedim. Rasûlullah, "Bir kahin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz. O, alemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o peygamber, bazı sözler uydurup bize isnâd etmeye kalkışsaydı, elbette biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da muhakkak onun kalb damarlarını keserdik, (boynunu vururduk.) O vakit sizden hiç biriniz ona siper de olamazdınız."[11] âyetini okuyunca içimde bir rahatlık hissettim ve İslâm böyle kalbime girdi."[12]


    2. 4. MÜSLÜMÂNLIĞI DÖNEMİNDEKİ SOSYAL VE SİYASAL ETKİNLİĞİ


    Hz. Ömer'in, hem Rasûlullah, hem de Hz. Ebû Bekir döneminde önemli bir şahsiyet olarak tebarüz ettiği görülmektedir. Hz. Ebû Bekir'in, kendisinden sonra onu veliahd olarak atamasında, tebarüz eden şahsiyetinin önemli rol oynadığı şübhesizdir.


    Kuvvetli bir muhakeme ve keskin bir zekaya sâhipti.[13] Olayları tahlil etmeden kabullenmez, Hz. Peygamber'ın kararlarını dahi gözden geçirir, mutmain olmadığı noktaları kendisine sorar, gerekirse itiraz ederdi.


    O, öylesine ilim ve ferâset sahibi, sosyal ihtiyaçları bilen ve çözen birisiydi ki, halîfeliği döneminde, "Peygamberce, hatta Kur'an tarafından tesbit edilmiş kaideleri değiştirmekte, yenileştirmek, hatta kaldırmakta tereddüt etmemektedir."[14]


    Aişe (r)'a rivâyet eder: Ömer b. el-Hattab'ı tanıyan anlardı ki, onun yaratılışı İslâm'a uygundur. O vallahi iş çözücüydü, eşsizdi, alternatif çözümler bulurdu. Hz. Ali'ye çok danışmasına rağmen Hz. Ali onun uygun gördüğü kararlara uyardı. Öyle ki, Hz. Ali şöyle diyordu: "Ömer filân konuda bana danışır, ben şöyle düşünürdüm, o ise başka düşünürdü; ama ben en sonunda ona uymaktan başka bir seçenek bulamıyordum."[15] Çünkü, "Kur'an'da Ömer (r)'ın çok sayıda önsezisine uygun gelen hüküm vardır." [16]


    "Hz. Ali'nin ona uyması ancak hakkın ona uymakta olduğunu bildiği içindir. Çünkü Ömer, derin ilmi, isâbetli görüş ve bakışıyla, başkasına müşkil gelen konulardan doğruyu bulup ortaya çıkaran birisiydi. Hz. Ali şunu da biliyorduki sekine/huzûr onun diliyle vucut bulur ve o hakkın, ruhuna ilka edildiği ve diliyle ortaya çıktığı bir konuşturulandır. Ayrıca Hz. Peygamber'ın hayatında Hz. Ömer'in görüşleri, Yüce Allah'ın indirdiği Kur'an'la büyük ölçüde örtüşüyordu."[17]


    2. 5. HZ. ÖMER'İN FAZÎLETİ


    Hz. Ömer, Şîâ'nın tam aksine, Sünnî İslâm tarihinde çok önemli ve yüce bir yer işgal etmektedir. Onun menakıb ve fazîletleriyle ilgili ciltlerle eser yazılmış, en mutemet ve muteber kaynaklarımıza onunla alakalı bölümler açılmıştır. O, İslâm devlet yapısını şekillendiren, sistematize eden ve kurumlaştırandır. Özellikle Hz. Peygamber dönemindeki tavizsiz kişiliği, isâbetli, ileri görüşlülüğü ve öne çıkan sağlam karakteriyle bu abidevî yerini almıştır. Kur'an'ı Kerîm'in pekçok âyetinin onun görüşleri doğrultusunda nazil olması, onun bu yapısının teyidi mahiyetindedir.


    2. 5. 1. Kur'an 'ın Görüşleri Doğrultusunda İnmesi


    İbn Ömer'den şöyle rivâyet edilmiştir: "İnsanlar arasında bir problem çıkmış olmasın ki Kur'an, insanların değil, Ömer (r)'ın dediğine uygun inmiş olmasın."[18]


    Kaynaklarımıza bakıldığında, Hz. Ömer'in görüşleri doğrultusunda pekçok âyetin inmiş olduğu görülecektir. Hz. Ömer'i konu edinen bütün eserler, bu hususa yer vermektedirler.


    Ömer (r) de, bunu kendisine iftihar vesîlesi yaparak şöyle demiştir: "Üç konuda Rabbimle müvafakat ettim: "Ya Rasûlallah, İbrahim'in makamını namazgah yapsanız" dedim, "Ey mü'minler, siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin" âyeti nazil oldu.[19] "Ya Rasûlallah, evine iyiler de kötüler de giriyor. Mü'minlerin annelerine örtünmelerini emretseniz" dedim, "Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, (kendilerini baştan aşağı örten) elbiselerinden giyip örtünsünler. İşte, böyle giyinmeleri, (iffetli) tanınıp da (ahlaksızlar tarafından) eziyet edilmemelerine daha elverişlidir. Allah Ğafûrdur=çok bağışlayıcıdır, Rahîm'dir=çok merhametlidir" hicab (tesettür) âyeti nazil oldu.[20] Bundan dolayı Rasûlullah'ın, bazı hanımlarını uyardığını duydum. Yanlarına gittim ve "ya bu tutumunuzdan vazgeçersiniz veya Allah yerinize ona sizden daha hayırlı zevceler verir" dedim. hanımlarından birisi, "Ey Ömer! Rasûlullah hanımlarına öğüt vermiyor mu ki sen onlara öğüt veriyorsun" dedi. Bunun üzerine de, "Olur ki onun Rabbi, -eğer sizi boşarsa-yerinize sizden daha hayırlı zevceler verir ona" âyeti nazil oldu.[21]ve Bedr'in esirleri."[22]


    Bedir, hem müslümânlar, hem de müşriklerin hayatında önemli bir savaştır. Müslümânların, az olmalarına rağmen samimîyetleriyle zafere ulaştıkları; müşriklerinin, sayıca çok ve önemli putlarıyla katılmalarına rağmen, Ebû Cehil gibi liderlerini de kaybedip hezimete uğradıkları bir savaştır.[23] Bu savaşta müslümânlar müşriklerden çok kişiyi esir almışlardır. "Hz. Peygamber, "Bu esirler hakkında ne yapmamızı düşünüyorsunuz?" diye Ashâb'la istişâre etti. Ebû Bekir, "Ya Rasûlallah, bunlar kavmin ve ehlindir, onları tevbeye davet et, belki Allah tevbelerini kabul eder" dedi. Ömer, "Ya Rasûlallah, bunlar seni yurdundan çıkardılar ve seni yalanladılar. Onların boyunlarını vur!" dedi. Abdullah b. Ravaha, "Ya Rasûlallah, sen ormanlık bir vadidesin, vadiyi ateşe ver ve onları o ateşe at!" dedi. Abbas, Abdullah b. Ravaha'ya, "sen akraba bağlarını kopardın" dedi. Rasûlullah sükût ederek onlara hiçbir cevap vermeden yanlarından ayrıldı. İnsanlardan bazıları, Rasûlullah Ebû Bekir'in, bazıları Ömer'in, bazıları Abdullah'ın sözüne uyacağını söylediler. Rasûlullah bir süre sonra tekrâr yanlarına geldi ve şöyle dedi: "Allah bazı insanların kalblerini sütten daha yumuşatacak, bazılarınınkini de taştan daha sertleştirecektir. Senin gibiler ya Eba Bekir, İbrahim (as) gibidirler ki şöyle diyordu: "Artık bundan sonra kim bana tâbi olur, izimde giderse, işte o bendendir. Kim de bana isyân ederse, tevbe ettiği takdîrde, muhakkak ki (ey Allah'ım) sen çok bağışlayıcı, çok merhamet edicisin."[24] Senin gibiler ya Eba Bekir, İsa (as) gibidirler ki şöyle diyordu: "Eğer onlara azab edersen, şübhe yok ki, onlar senin kullarındır; ve eğer kendilerini bağışlarsan yine şübhe yok ki sen, mutlak ğalibsin ve hükmünde hikmet sahibisin."[25] Senin gibiler ya Ömer, Musa (as) gibidirler ki şöyle diyordu: "Ey Rabbimiz! Mallarını mahvet ve kalblerini şiddetle sık ki, o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler."[26] Senin gibiler ya Ömer, Nûh (as) gibidirler ki şöyle diyordu: "Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yer yüzünde bırakma!"[27] Sizler fakir kimselersiniz, bunlardan her biri ya fidye verecek veya boynu vurulacaktır." İbn Mes'ud, "Ya Rasûlallah, Süheyl b. Beyda'dan başka, zira o İslâm'ı anıyordu." dedi. Rasûlullah sükût etti. İbn Mes'ud, Rasûlullah, "Süheyl b. Beyda'dan başka" deyinceye dek, "O gün gökten başıma taş yağacak diye korktuğum kadar hiç bir zaman korkmadım" dedi. Bunun üzerine, "Eğer Allah'tan bir yazı (kader) geçmiş olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı mutlaka size büyük bir azap dokunurdu."[28] âyeti nazil oldu."[29]


    2. 5. 2. Şîâ'nın Görüşü


    Şîâ, Kur'an'ın Hz. Ömer'in görüşlerine uygun indiğini kabul etmesi bir yana, Hz. Ömer'in pek çok konuda Kur'an'a muhâlefet ettiğini iddia etmektedir. Görüşlerini yansıtmak açısından bir iki örnek vermek istiyoruz:


    1. Rasûlullah'ın, cünub olanların, suyun olmadığı yerde teyemmümle namaz kılmalarının bir sakıncası olmadığını söylemesine[30]; ve Allah, "Ey mü'minler!...içinizden biri ayak yolundan gelmişse veya kadınlara dokunmuş (cima etmiş) iseniz ve bu hallerde su bulamamışsanız, o vakit pâk bir toprakla teyemmüm edin.."[31] demesine rağmen, Hz. Ömer'in, cünüb olup su bulamayan bir adama, "namaz kılma"[32] demekle Kur'an ve Sünnet'in nassına muhâlefet etmiştir.[33]


    2. Allah, "Sadakalar, Allah tarafından bir farz olarak ancak şunlar içindir: Fakirler, miskinler, zekât toplayıcıları, kalbleri müslümânlığa ısındırılmak istenenler, mukateb köleler, borçlular, Allah yolundaki gaziler ve yolda kalmışlar. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir"[34] demesine ve Rasûlullah'ın uygulamasına rağmen, Ömer'in, müellefe-i kulûbe, "size ihtiyacımız yoktur, Allah İslâm'ı aziz etmiştir ve size ihtiyaç bırakmamıştır" diyerek bu hakkı kaldırmak ve onlara zekâttan pay vermemekle Kur'an ve Sünnet'e muhâlefet etmiştir.[35]


    3. Allah, "Talak ikidir. Ondan sonra ya kadınları iyilikle tutmak, ya güzellikle salmak vardır...Eğer koca, karısını ikinci talaktan (boşamasından) sonra bir kere daha boşarsa, bundan sonra kadın başka bir erkeğe nikahlanmadıkça (ve ondan da ayrılmadıkça) ilk kocasına helâl olmaz..."[36] demesine ve "Rasûlullah, Ebû Bekir ve Ömer'in hilâfetinin ilk iki yılına kadar, üç talak bir sayılırken, Ömer b. Hattab'ın, "İnsanlar, kendileri için genişlik olan bir konuda acele etmeye başladılar. Onları bundan kurtarsak (yasaklasak)"[37] diyerek, üç talakı üç olarak saymakla Kur'an ve Sünnet'e muhâlefet etmiştir."[38]


    Hz. Ömer'in bu icrââtlarını, "Ezmânın teğayyüriyle ahkâmın teğayyürü inkâr olunamaz"[39]; "Raiyye yani teb'a üzerine tasarruf maslahata menûttur"[40] gibi, İslâm hukukunun temel ilkeleri kapsamında değerlendirmek gerekmektedir.


    2. 5. 3. Rasûlullah'ın Hz. Ömer'in Fazîleti ile İlgili Hadîsleri


    Ebû Nua'ym, Hz. Peygamber'ın Hz. Ömer'in çeşitli fazîletlerini ifâde eden pek çok hadîsi konu başlıkları altında rivâyet etmektedir. Konunun uzamaması bakımından biz sadece hadîs metinlerini alacak[41], konu başlıkları ile râvîzincirini Ebû Nua'ym'ın İmâme kitabına havale edeceğiz:


    "Allah'ım islâmı özellikle Ömer b. el-Hattab ile aziz kıl."[42] "Allahım! İslâm'ı Ömer b. el-Hattab veya Ebû Cehl b. Hişam ile aziz kıl!" Allah, Rasûlullah'ın duasını Ömer hakkında kabul etti ve dini onunla kaim kıldı, putları onunla yıktı.[43] Ömer sabahleyin gelip müslümân oldu."[44]


    "Ben uykuda iken insanların bana arzedildiklerini gördüm. Onların üzerinde göğüs memesine ulaşan ve daha kısa olan gömlekler vardı. Ömer el-Hattab da üzerine sarkan bir gömlek olduğu halde yanımdan geçti.'Bunu neyle yorumladınız ey Allah'ın elçisi?' diye sordular. Hz. Peygamber "din ile" dedi. [45]


    "Uykuda iken bana bir kadehin getirildiğini gördüm. Ondan süt içtim, o kadar ki kanıklığını tırnaklarımdan hala süzdüğünü görüyorum. Sonra artan sütü Ömer el-Hattab'a verdim." Ya Rasûlullah bunu neyle yorumladın?" diye sordular. "İlim ile" cevabını verdi.[46] "Rüyamda İbn Ebi Kuhafe'yi bir veya iki kova çektiğini gördüm. Allah onu bağışlasın, çekmesinde zayıflık vardı. Sonra Ömer b. Hattab kalktı, büyük bir kovaya yöneldi. Onun gibi güçlü çekeni görmedim. Öyle ki insanlar rahatladı."[47]


    "Sizden önceki ümmetler arasında kendilerine ilham gelen birtakım insanlar vardır. Eğer ümmetimde onlardan birisi varsa o da Ömer b. el-Hattab'tır."[48]


    "Bir adam bir sığırı sürdüğü bir sırada yoruldu ve sürmekte olduğu ineğe bindi. Bunun üzerine sığır adama "Ben bunun için yaratılmadım. Ben toprağı sürmek için yaratıldım" dedi. Rasûlullah'ın çevresindekiler "Sübhanallah sübhanellah" dediler, Hz. Peygamber, "Ben hayvanın böyle söylediğine inandım Ebû Bekir ve Ömer de inandı."buyurdu. (Hz. Peygamber bunu söylerken her ikisi de mecliste yoktu.[49]


    "Muhammed b. Saîd b. Ebi Vakkâs şöyle demektedir: Ömer b. el-Hattab Hz. Peygamber'ın yanına girmek için izin istedi. O sırada Hz. Peygamber'ın yanında bazı kadınlar vardı. Ona çokça soru soruyor ve onunla yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer izin isteyip yanına girince kadınlar alelacele örtünmeye çabaladılar. Hz. Peygamber, "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki şeytan gittiğin bir yolda seninle karşılaşırsa mutlaka senin gittiğin yolun dışında başka bir yola gidecektir." buyurdu.[50]


    Esved b.Seri' şöyle demektedir: Hz. Peygamber'a giderek ona, "Ey Allah'ın elçisi, ben Rabbimi değişik şekillerde övdüm ve seni de." dedim. Hz. Peygamber "Rabbin övülmeyi sever" dedi. Ben yazdığım şiirleri ona okumaya başladım. O arada saçları önden dökülen uzun bir adam içeri girmek için izin istedi. Hz. Peygamber "Hemen sus" dedi. O adam girip bir müddet konuştuktan sonra çıktı. Ben de okumaya devâm ettim. O adam tekrâr içeri girdi. Hz. Peygamber tekrâr Beni susturdu. Sonra adam tekrâr çıktı. Bunu iki veya üç kez yaptı. "Ya Rasûlallah, onun için Beni susturduğun adam kimdir" diye sordum. Hz. Peygamber, "Bu Ömer b. el-Hattab'tır. Bu bâtılı sevmeyen bir adamdır." buyurdu.[51] Ebû Hüreyre'den Hz. Peygamber'ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Allah, hakkı, Ömer (r)'in dili ve kalbine yerleştirmiştir."[52]


    Cebrail Hz. Peygamber'a gelerek şöyle dedi: "Ömer'e selâm söyle ve ona şunu öğret ki, onun rızâsı adâlet, gazabı ise yüceliktir."[53]


    2. 5. 4. Ashâb'ın Hz. Ömer Hakkında Söyledikleri:


    Hz. Ömer'in yüce şahsiyetiyle ilgili pekçok Sahâbenin gerçekleri dile getiren sözleri vardır. Bunlardan Ebû Nua'ym'ın da naklettiği bazıları şunlardır:


    Hz. Ebû Bekir:


    "Abdurahmân b. Sabıt el-Kuraşî rivâyet eder: Ölüm döşeğindeki Ebû Bekir'e, "Başımıza sertlik ve şiddetini bildiğin Ömer'i getirdiğinden dolayı Rabbinle karşılaştığında O'na ne diyeceksin?" denildiğinde, "Beni Allah'la mı kortkutuyorsun? Ya Rabbi, kullarının en hayırlısını seçtim derim" dedi.[54]


    Ali b. Ebi Tâlib:


    Hz. Ali de şöyle demektedir: "Biz bir meleğin Ömer (r)'ın diliyle konuştuğu konusunda konuşuyorduk."[55]


    "Sâlihler anıldığında Ömer'i saygıyla anarım. Biz, iç huzûrun (hakkın) Ömer'in lisaniyle dile geldiğini uzak görmüyorduk."[56]


    Avn b. Ebi Cuhayfe babasının şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Ömer, içinde vefât ettiği elbisesi üzerindeyken ben yanındaydım. Ali (r) geldi, üzerini açtı ve şöyle dedi: "Allah'ın rahmeti üzerinde olsun ey Eba Hafs! Vallahi, Rasûlullah'dan sonra, amel defteriyle Allah'a kavuşmak istediğim senden başka imrendiğim kimse kalmadı." [57]


    İbn Ebi Melike, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Ömer (r) vefât edince Benim de aralarında bulunduğum insanlar çevresini sardı. Ona dua edip methediyorlar ve ona rahmet diliyorlardı. Arkamdan omuzlarımdan tutan bir adamla irkildim. Dönüp bakınca Ali b. Ebi Talip olduğunu gördüm. Ömer için üzüldü ve şöyle dedi: "Senden başka amel defteriyle Allah'a kavuşmayı imrendiğim kimseyi geride bırakmadın. Vallahi, Allah'ın seni iki arkadaşına kavuşturmasını umuyorum. Çünkü Rasûlullah'dan çok defa şöyle dediğini duydum: "Ben, Ebû Bekir ve Ömer gittik; Ben, Ebû Bekir ve Ömer girdik; Ben, Ebû Bekir ve Ömer çıktık" Umuyorum ki Allah seni onlara kavuşturur."[58]






    Ebû İshak rivâyet eder: "Babam Beni cuma günü camiye götürdü ve "Ali'ye bakabilir misin?" dedi. "Evet" dedim. "Kalk öyleyse" dedi. Kalktım baktım ki, saçı biraz dökülmüş, saçı sakalı bembeyaz bir adam minberde şöyle diyordu: "Peygamber'inden sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir ve Ömer'dir"[1]






    Amr b. Hurays, Ali (r)'ın minber üzerinde şöyle söylediğini rivâyet eder: "Peygamber'inden sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir sonra Ömer'dir. Üçüncüsünü de söleyebilirim."[1]


    İbn Mes'ud:


    "Ömer'in müslümân olması bir fetih, hicret etmesi bir zaferdi."[2] "Eğer insanların ilmi terazinin bir kefesine, Ömer'in ilmi bir kefesine konsa, Ömer'inki ağır gelir."[3] "Ömer'in vefâtiyle ilmin 9/10'nun gittiğini sanıyorum."[4] "Ömer İslâm'ın girip çıkmadığı sağlam bir kaleydi. Şehîd olunca, kalede bir gedik açıldı. İslâm oradan çıkıp bir daha girmiyor. Sâlihler anıldığında Ömer'i saygıyla anın."[5] "Her zaman Ömer'i, iki kaşı arasında bir meleğin ona yol gösterirken gördüm."[6] "Allah'ı en iyi tanıyanımız, Kur'an'ı en iyi okuyanımız, Allah'tan en çok korkanımız Ömer'di. Ömer'in ölümden dolayı yas tutulmayan ѥv ne kötü bir evdir."[7]


    Zeyd b. Vehb rivâyet eder: "Bir adam Abdullah b. Mes'ud'un yanına gelerek, "Ömer bana (Kur'an'ı Kerîm'i) şöyle okuttu"; başka bir adam, "Ebû Hâkim el-Müzenî bana şöyle okuttu" dedi. İbn Mesud, "Ömer'in sana okuttuğu gibi oku" ded. "Ömer, İslâm'ın sağlam bir kalesiydi, insanlar ona girip çkmazlardı; kale yıkıldı ve insanlar ondan çıkıp girmiyorlar artık" dedi.[8]


    Amr b. Seleme rivâyet eder: "Abdullah b. Ömer b. el-Hattab Kufe'ye geldi. Camiye gitti ve Abdullah b. Mes'ud'un ilim meclisini sordu. Ona gösterdiler. Yanına varıp selâm verdi, oturdu ve şöyle dedi: "Ya Eba Abdirrahman, bana sırat-ı müstakimin ne olduğunu söyle." Abdullah b. Mes'ud şöyle dedi: "Ondan başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki o, babanın üzerinde bulunduğu (sırat-ı müstakîm) yoldur."[9] "Biz Ömer b. el-Hattab'ın müslümân olmasından sonra hep onurlu olduk."[10]


    İbn Abbâs:


    "Ömer müslümân olduğunda müşrikler, "sayımız yarıya indi" dediler"[11].


    Kabise b. Câbir:


    "Ömer b. el-Hattab ile arkadaşlık ettim. Ondan Allah'ın kitabını daha iyi okuyan, Allah'ın dinini daha iyi bilen ve ondan daha iyi muamele eden başka birini görmedim."[12]


    Hz. Ömer bütün Sahâbece güvenilen ve görüşüne uyulan biri olmaya devâm etti. Allah onunla dostlarının göğüslerine şifa veriyor, Kâfir ve düşmanlarını ise kahrediyordu. Ta ki, Allah, Hz. Peygamber'ın kendisini müjdelediği şahadetle şereflendirinceye kadar.


    Hz. Ömer Allah'ın şanlarını yücelttiği güvenilir kişileri toplayıp onlarla istişâre etmelerini ve birini hilâfet için seçmelerini emretti. Bütün müslümânlar Şûrâ ehlinin fazîletini, onların dinin nişâneleri ve hidâyet yıldızları olduklarını bildikleri için onlardan hiçbiri Hz. Ömer (r)'ın görüşüne ve yaptığına karşı çıkmadı. O sırada Bedir ve Akabe Ehliyle Sahâbenin önde gelenlerinin birçoğu hayattaydı. Onlar Hz. Ömer'in dediğine râzı oldular ve emrini yerine getirdiler. Allah hepsinden râzı olsun.[13]






    2. 6. DEĞERLENDİRME






    Şîâ'nın bir kısım Sahâbeye bakışının olumsuz olduğu ve Âl-i Beyt dışında masum sıfatını uygun görmediği Sahâbeyi tenkit ettiği bilinmektedir. Bunların başında ise Hz. Ömer gelmektedir. Zira Hz. Ebû Bekir'in seçilmesinde Hz. Ömer'in büyük rol oynadığı bilinen bir husustur.[14] Hatta rol oynadığını söylemekle kalmayıp, hoş karşılamadıkları bütün olayların suçunu adetâ ona yüklemektedirler.[15]


    Halîfe Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali arasında yapılan gizli bir görüşme neticesinde, Hz. Ebû Bekir'in, hilâfeti Hz. Ali'ye bir gün sonra belli bir yer ve saatte devretme kararı aldıktan sonra Hz. Ömer'le karşılaşmış, Hz. Ali ile aralarında cereyan eden olayı anlatmıştır. Bunu öğrenen Hz. Ömer ona: "Allah için Ey Rasûlullah'ın Halîfesi, sen Beni Hâşim'in sihrine mi kapılacaksın? Bu, onların ilk oyunu değil ki!." diyerek onu vermiş olduğu karardan caydırmış ve makamında durmasını sağlamıştır.[16]


    Yaptığımız araştırmada, Şîâ'nın Hz. Ömer ile ilgili değerlendirmeye değer tenkidlerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür:






    2. 7. HALÎFE SEÇİLMESİ






    "Hz. Ebû Bekir, vefâtından önce Ömer'i halîfe tayin etti.[17] Ali ve Talha yanına girerek, "kendine kimi halef olarak bıraktın?" dediler. "Ömer'i" dedi. (Ömer gibi şedid birini halîfe bırakmakla) "Rabbine ne cevap vereceksin?" dediler. Ebû Bekir, "Beni Allah'la mı korkutuyorsunuz? Ehlinin en hayırlısını halef olarak bıraktığımı söylüyorum" dedi."[18]


    Hz. Ebû Bekir'in onu halef olarak ataması şüphesiz kamuoyuna dayanıyordu ve sosyal-siyasal güçler dengesini gözeten kendisinin bir ictihadıydı. İctihadında isâbet ettiği de görülmektedir.


    Hz. Ebû Bekir, Birinci Deneyimin sebep olduğu tefrika ve fitne endişesiyle hilâfeti Şûrâya bile bırakamamıştır. Kendisinin seçilmesinde müslümânlar arasında çıkan ihtilâfların yeniden çıkmasından ve müslümânların tefrikaya düşmesinden endişe etmiştir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer'i tayin etmekle, kendi zamanındaki İslâm birliğini muhafaza etmiştir.


    Hz. Ebû Bekir vefât edeceğini anlayınca ümmeti emin bir el'e emânet etmek istedi. Bunun, güvenilir ve ümmete hâkim olabilecek birisi olması gerekiyordu. Zira tekrâr ihtilâf ve tefrikalar çıkabilirdi. Hz. Ömer'i düşünmesine rağmen bir nabız yoklaması yapmakta fayda görüyordu. Bu, icrââtına destek anlamına da geliyordu.


    Abdurahmân b. Avf'ı çağırdı ve Ömer b. el-Hattab hakkındaki kanâatini sordu. Abdurahmân, "Benden daha iyi bildiğin birini soruyorsun"dedi. Ebû Bekir, "Buna rağmen" dedi. Abdurahmân, "Vallahi o düşündüğünden daha iyidir" dedi. Sonra Osmân b. Affân'ı çağırdı ve " Bana Ömer b. el-Hattabı anlat" dedi. Osman, "Onu bizden daha iyi tanıyorsun, ancak madem konuşmamı istiyorsun, Allah şahittir ki bildiğim kadarıyla onun içi dışından daha iyidir ve aramızda onun gibisi yoktur" dedi. Ebû Bekir, "Allah senden râzı olsun, vallahi onu halef bırakmazsam sana düşmanlık etmiş olmam" dedi. Onlarla beraber Saîd b. Zeyd, Üseyd b. Hudayr, Muhâcir ve Ensâr'dan olan başka pek çok kişiye danıştı. Üseyd, " Allah için senden sonra en hayırlımız odur, râzı olunana râzı olur; kızılmsı gerekene kızar; içi dışından daha hayırlıdır ve bu işin altından kalkacak ondan daha güçlüsü yoktur." dedi.[19]


    Sahâbeden bazıları, Abdurahmân b. Avf, Osmân b. Affân ve diğerlerinin Hz. Ebû Bekir'in huzûruna girip gizli bir görüşme yaptıklarını duyunca: "Yarın Rabbine ne diyeceksin ki başımıza sert mizaçlı Ömer'i getiriyorsun" dediler. Hz. Ebû Bekir: "Beni Allah'la mı korkutuyorsunuz, Rabbime toplumda yaşayanların en hayırlısını seçtiğimi söylerim" dedi ve "Ömer'i atadığının ilân edilmesini" istedi. Sonra Osmân b. Affân'ı çağırarak atama talimatını yazdırdı: "Bismillâhirahmânirahîm, bu dünyadan çıkıp âhirete girerken Ebû Bekir b. Ebi Kuhâfe'nin ahidnâmisidir. Kâfir inansın, facir kanâat getirsin, yalancı tasdîk etsin ki ben Ömer b. el-Hattab'ı kendimden sonra halîfe tayin ettim. Onu dinleyiniz ve itâat ediniz. Ben Allah'a, Rasûl'üne, dinine, kendime ve size hayırdan başka bir şey dilemedim. Âdil davranacağını ümit ve temenni ediyorum; davranmasa, herkes yaptığının karşılığını bulur. Ben bununla hayırlı bir iş yapmayı diledim, gaybı da bilemem. Zulmedenler, yaptıklarının karşılığını nasıl bulacaklarını göreceklerdir. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun." Sonra belgeyi mühürledi. Osman, yanına Ömer'i de alarak dışarı çıktı ve insanlara önce: "Bu belgede adı geçene biat ediyor musunuz?" diye sordu "Evet" dediler. Sonra Ömer'in adını açıkladı ve topluluk Hz. Ömer'e biat etti. Ebû Bekir, Ömer'i yanına çağırarak ona tavsiyelerde bulundu. Yalnız kalınca ellerini kaldırarak şöyle dedi: "Allah'ım, bunu halkın iyiliği ve fitneye düşmelerinden korktuğum için yaptım. Onları İdâre ederken Sen'in daha iyi bildiğin şeyleri yaptım ve bunun için çaba harcadım. Başlarına en hayırlılarını, onları en iyi İdâre edecek ve onları doğru yola iletecek en samimî olanını seçtim. Başıma gelen takdîrin malûmundur; yolumdan gitmeyi onlara nasîp et, onlar kullarındır ve ipleri senin elindedir. İdârecilerini ıslâh et ve onu rahmet Pegamber'inin hidâyet yoluna ve O'ndan sonraki sâlihlerin doğru yoluna tâbi olanlardan eyle ve halkını ona itâatkar kıl!"[20]


    Böylece Hz. Ömer, Hulefâ-i Râşidîn'in ikincisi olarak müslümânların başına geçti. Ancak bu olay daha sonra gelen bazı fırkalar tarafından tenkit edilmiştir. Bunların başında Şîâ gelmektedir. Bu tenkitlere bazı alimler cevap vermişlerdir. Müellifimiz Ebû Nuaym de bunlar arasında yer almaktadır. Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Ömer'i halîfe atamasıyla ilgili Şîâ'nın, "Müslümânlar'a rağmen Ömer'i atamaya hakkı yoktu" itirazlarına Ebû Nua'ym şu cevabı vermektedir:


    "Ebû Bekir, Ömer'in fazîletini, üstleneceği görevi yerine getirecek kapâsîtesini ve iktidârı döneminde ona yaptığı büyük desteği görünce, Allah ve insanların faydası için hilâfeti ondan başkasına vermeye gönlü el vermedi. Sahâbenin durumunu ve Hz. Ömer'deki meziyetleri ve onlarca bilinmiyen bir tarafının bulunmadığını bildiğinden görevi ona verdi. Onlar da buna râzı oldular ve ona teslîm ettiler. Şâyet onlara karışık gelen bir tarafı ve şüpheleri olsaydı kabul etmezlerdi ve Ebû Bekir'e uydukları gibi ona uymazlardı. Allah'ın rızâsı toplumun ittifâkındadır. Onun hilâfeti de, Hz. Ebû Bekir'inki gibi gerçekleşti. Onların arzuları en fazîletlisi ve en kâmilini seçmekti. Bunun için ona rızalarıyla uydular ve teslîmiyet gösterdiler."[21]


    Heytemî (v. 974/1566) şöyle demektedir: "Akıl ve anlayış sahibi herkesçe bilindiği gibi, hilâfetin Hz. Ömer'in hakkı olduğuna dair delîl getirmeye gerek duymuyoruz. O, Hz. Ebû Bekir'in hakkı olduğu gibi Hz. Ömer'in de hakkıydı. Hz. Ebû Bekir'in hilâfeti, icma', Kitap ve Sünnet'le sâbit olduğu gibi, Hz. Ömer'in de hilâfeti İcma', Kitap ve Sünnet'le sâbittir. Çünkü asl için sâbit olan şey, fer' için de sâbittir. Dolayısıyla, veliahdi tayin etmenin sahîh olduğuna dair kesin delîllere istinâden, Râfızî ve Şîâ'dan Hz. Ömer'in hilâfetinin sahîh olduğunu tartışmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Veliahd tayin etmenin doğruluğu isbâtlandıktan sonra bunu tartışmak, inat, cehâlet, ahmaklık ve zarurîyâtı inkârdır. Bu vasıflara sâhip olanların yalan ve saçmalıklarına iltifât edilmez ve hiç bir konuda onlara itibâr edilmez. Hz. Ebû Bekir'in en büyük fazîletlerinden birisi, Hz. Ömer'i müslümânlara halîfe seçmesidir. Çünkü onun halîfe olmasıyla, müslümânlara umumî yararlar sağlandı, fetihler yapıldı ve İslâm bütün ihtişamıyla ortaya çıktı."[22]


    Hz. Ömer (r)'ın hilâfeti, yalnız Hz. Ebû Bekir'in onu aday göstermesiyle gerçekleşmemiştir. Zira Hz. Ebû Bekir, onu tayin etmeden önce, Ehlu'-Hall ve'l-Akd sayılan Abdurahmân b. Avf [23], (v. 32/652) Osmân b. Affân (v. 35/655), Saîd b. Zeyd [24] (v. 51/671), Üseyd b. Hudayr (v. 20/641) gibi Muhâcir ve Ensâr'ın ileri gelenlerine danışmıştır. Onların onaylarından sonra, halkın arasına çıkarak "kararını" onaylayıp onaylamadıklarını sordurmuş ve onların kabullerinden sonra kararının açıklanmasını istemiştir. Hatta bu kararına Talha (r) gibi bazı sahabîler itiraz edecek gibi olmuşlarsa da Hz. Ebû Bekir çoğunluğun kararına uymuş ve Hz. Ömer'i bu göreve atamıştır.


    Hz. Ömer'in bu şekilde seçilmesinden şu sonuçlar çıkarılabilir:


    1-Veliahd tayin etmek caizdir.


    2-Veliahd tayin etmeden önce Ehlu'l-Hall ve'l-Akd diye tanımlanan toplumun dinî, ahlakî, ilmî, sosyal ve siyasal alanlarda ileri gelenlerine danışmak gerekmektedir.


    3-Halîfenin, tayin ettiği veliahd ile ilgili belge yazması gerekir.


    4-Halka buradan çıkan kararı arz etmek ve onların onayını almak şarttır. Bu şart bey'at şartından önce gelir.


    Hz. Ebû Bekir'in bu atama şekli, kendisinden sonra gelecek halîfeyi önermesi dışında bir şey değildir ve bu bir-nevi- seçimdir, kesin bir atama değildir. Aksi halde, Ehlu'l-Hall ve'l-Akd'e danışması, halkın karşısına çıkarak "Atadığımı kabul ediyor musunuz?"[25] demesi ve onlardan bey'at aldırması gerekmezdi.


    Tarih ve Rivâyet Kaynakları, Şîâ'nın yukarıda geçen "Hz. Ebû Bekir, halka rağmen Hz. Ömer'i seçti" iddiasını reddetmektedir.[26]

  3. HZ. ÖMER'E YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER




    Şîâ, Hz. Ebû Bekir'e karşı izlediği tenkid ve suçlama politikasını aynen hatta daha fazla-Hz. Ömer hakkında da sürdürmektedir. Bu iddiaların çoğu ciddî delîllerden yoksundur ve bizim bütün bu iddaları ele almamız konu, muhteva ve hacim bakımından mümkün değildir. Ele alınır iddialarına ise kısa cevaplar vermekle yetineceğiz.


    2. 14. 1. Kırtâs olayı


    İbn Abbâs rivâyet eder: "Rasûlullah vefâtından önceki hastalığından beş gün önce, perşembe günü, odasında hazır bulunan İbn Abbâse, 'Bana kağıt kalem getirin ki sizlere sapmayacağınız bir şey yazdırayım' dedi. Bir peygamberin huzûrunda hazır bulunanlar doğru olmamakla beraber (getirip-getirmeme konusunda) tartıştılar. Bazıları 'Acaba Rasûlullah'ın şuuru yerinde değil de, ne dediğini bilmiyor mu? Bir daha sorun' dedi. Rasûlullah, 'Beni yalnız bırakınız, bulunduğum durum, sizin düşündüğünüzden daha hayırlıdır' buyurdu ve onlara üç şeyi emretti: "Arap yarımadasından müşrikleri çıkarınız, Üsâme ordusunu hazırladığım gibi gönderiniz." Üçüncüsü ise, ya Rasûlullah sükût etti veya râvî unuttu."[1] Şîâ'ya göre 'Rasûlullah sayıklıyor' diyen Hz. Vmer'dir.[2] Dolayısıyla onu bu sözünden dolayı şu sebeblerle tenkid etmektedirler:


    1. Rasûlullah'ın her konuştuğu vahiydir. "Arkadaşınız doğru yoldan sapmadı ve azıtmadı. O hevâdan (kendi nefsinden) söylemiyor. O (söyledikleri) yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir."[3] Vahyin reddi ise küfürdür.[4]


    Şîâ, 'Sahâbe, Rasûlullah'ın isteğini yerine getirmemekle nassa muhâlefet etmiştir ve O'nun emrine karşı çıkmışlardır' demektedirler.[5]


    Üsâme ordusunu göndermede ihtilâfa düşmeleri ve gevşek davranmaları; hatta bazılarının onyedi yaşındaki bir gencin idâresine girmeyi kendilerine yedirememeleri de, Hz. Peygamber'a karşı bir tavır olmuştur ki, Rasûlullah: "Onun emîrliğini kınıyorsanız, ondan önce babasının emîrliğini de kınamıştınız. Oysa Allah'a yemin ederim ki o, emîrliğe (kumandanlığa) layıktı ve bana insanların en sevimlilerindendi. Oğlu da ondan sonra insanların en sevimlisidir." buyurmuştur.[6]


    Ehl-i Sünnet, Şîâ'nın bu tenkidine şöyle cevap vermektedir:


    Bu sözün Hz. Ömer'den Sâdır olduğu farzedilse bile amacı, Rasûlullah'ın isteğini reddetmek değil, O'nun hastalık halindeki istirahatını düşünmektir. Ayrıca Hz. Peygamber olaydan sonra dört gün daha yaşadı. Bu vücûbî bir tavsıye olsaydı, Hz. Peygamber bunu daha sonra kendine geldiği bir sırada yazdırırdı.[7]


    Bununla Hz. Ömer muahaze edilemez. Zira benzer hadiseler Hz. Ali ile ilgili de varid olmuştur: Bir gece Rasûlullah Hz. Ali ile Fatıma'nın evine gitmiş, onları uyandırmış ve teheccüd namazını kılmalarını emretmiştir. Ali, 'Vallahi Allah'ın bize farz kıldığı namazlardan başkasını kılmayız. Nefsimiz Allah'ın elindedir ve dilerse bize kılmayı nasîp eder." dediğinde Rasûlullah geri dönerken dizini döverek şu âyeti okumuştur: "İnsan ne kadar da çok mücadelecidir." [8] Buna benzer olaylarda Hz. Ali'nin Rasûlullah'ın emrini kabûl etmemesine rağmen hiç kimse onu suçlamamıştır.


    Hz. Peygamber'ın her sözü vahiy değildir. Eğer vahiy olsaydı Allah ona hitaben şöyle buyurmazdı: "Allah seni bağışlasın, niçin onlara izin verdin?"[9], "Hainlerin dostu olma."[10]


    Kaldı ki, o sözü Hz. Ömer'in söylediği kesin değildir Zira bazı rivâyetlerde 'dediler' ifâdesi vardır. Öte yandan "Gelecekte sizi sapmaktan kurtaracak' ifâdesi Hz. Peygamber'ın 'dinî' bir tavsıyede bulunacağını gerektirmez. Zira 'dalalet'in pek çok manası vardır. 'Benden sonra müşrikleri çıkarmada, Üsâme ordusunu techiz etmede hata etmezsiniz' anlamı da bunlardan biri olabilir.[11]


    Bu rivâyetlerin hepsi İbn Abbâs'tan gelmektedir. Rasûlullah'ın vefâtında İbn Abbâs 13 yaşlarında bir çocuktu.[12] "Abudllah b. Abbas, hadisenin vuku bulduğu iddia edilen zamanda olay yerinde mevcud olmadığından, olayın doğrudan doğruya görgü şâhidi olmadığı gibi vak'a ile ilgili malûmatını aldığı kaynak da mechuldür."[13] "Böyle hayatî ehemmiyeti haiz olan bir vak'ada yegane ravinin onüç veya ondört yaşlarında bir delikanlı olan Abdullah b. Abbas'ın olduğu, hatta onun bile hadisenin doğrudan doğruya görgü şâhidi olmadığı hatırlanacak olursa, rivâyetin doğruluğundan ciddî olarak şüphe etmek gerekir."[14]


    Bu rivâyeti inceleyen Aynî, ravilerini tek tek ele almasına, lüğat, i'rap ve sözleri tek tek yorumlamasına rağmen ona hiçbir tenkid yöneltmemiştir.[15] Avnu'l-Bârî, Hz. Ömer'i savunmakla yetinmiştir.[16] Keşmirî, "Kitabetu'l-İlmi" "Babü Kitabeti'l-Hadîs" şeklinde almış ve Kırtas hadîsine hiç temas etmemiştir.[17] Kastalanî de hadîsin detayına girmeyerek itirazlara seleflerinin görüşlerini tekralayarak cevap vermekle yetinmiştir.[18]


    Nevevî, Müslim'in Şerhi'nde, tenkide hiç girmeden hadîsi yorumlayan alimlerin görüşlerini özetleyerek şöyle demektedir: "Rasûlullah hem sıhhat halinde, hem hastalık halinde yalandan, şerî' hükümleri değiştirmekten ve Allah'ın teblîğini emrettiği emirlerini ketmekten masumdur. Ancak fizikî arıza ve hastalıklardan masun değildir. Kendisine sihir yapıldığı zaman bile, kendisinden yakışmayan bir söz veya fiil Sâdır olmamıştır.


    Rasûlullah'ın yazdırmak istediği şey konusunda alimler ihtilâf etmişler. Bazılarına göre, hilâfete belli bir kişiyi atamayı Vasiyet edeceğini söylerken, bazılarına göre mühim şer'î hükümleri yazdıracaktı. Ancak, maslahatı yazdırmamakta görünce veya yazdırmamak için kendisine vahiy gelince bundan vazgeçmiştir. Hz. Ömer'in, "Kur'an bize yeter" demesi, hadîs uzmanlarının ittifâkıyle onun fıkıh bilgisine, fazîletlerine ve ferâsetine delâlet etmektedir. Çünkü o, Rasûlullah'ın güç yetiremeyecekleri nassla sâbit olmuş hükümleri dikte etmesinden korktu. Hz. Ömer, İbn Abbâs ve ona katılanlardan daha fakîhti. Eğer mutlaka yazılması gereken bir şey olsaydı Hz. Peygamber bundan vazgeçemezdi veРmutlaka yazdırırdı. Hz. Peygamber'ın Hz. Ömer'in sözüne uyarak yazdırmaması da ona muvafakat ettiğini göstermektedir.


    Hz. Ömer'in bu sözünü, Rasûlullah'ın emrine karşı çıkmak şeklinde yorumlamak doğru değildir. Zira o, Rasûlullah'ın hasta halinde ve hastanın ruh haletiyle, azimet olmayan bazı güç yetirelemeyen şeyleri emretmekten ve münafıkların bunu müslümânlar ve İslâm'ın aleyhine kullanmaktan korktu. Çünkü Hz. Peygamber da bir beşerdi ve beşerî arızalara, hastalıklara maruz kalabilirdi.[19]


    Hadîsi Buhârî ve Müslim'in rivâyet etmesi, şarihlerin hadîsi kritize etmelerini engellemiş olse gerek. Zira olay iyice tetkik edildiğinde, Hz. peygamber'da herhangi bir ölüm halindeki baygınlık veya sözlerindeki tutarsızlık görülmemektedir. Aksine, kağıt kalem istemesi, niçin istediğini gâyet net bir şekilde ifâde etmesi, isteklerinden ikisini dikte etmesi, talebi yerine getirilmeyince sinirlenmesi ve orada bulunanları dışarı çıkartması, şuurunun gâyet yerinde olduğunu göstermektedir. Bu durumda iki ihtimal söz konusu olmaktadır:


    1. Böyle bir olay cereyen etmemiştir.


    2. Veya Sahâbe Hz Peygamber'ın isteğini yerine getirmemişlerdir ki bu, İslâm'ın ortaya koyduğu normlara göre Sahâbe hakkında düşünülemeyecek bir anlayıştır. Zira Sahâbe, hayatları boyunca Hz. peygamber'ın çevresinde kenetlenmiş ve hayatları pahasına onun her tür emir ve isteklerini yerine getimeyi büyük bir ferağat örneği vererek ilke haline getirmişlerdir.


    Kaldı ki, Sahâbe, Hz. Ebû Bekir'in ölüm döşeğinde iken Hz. Ömer'i atamasını[20] ve Hz. Ömer'in ağır yaralı iken kendisinden sonraki halîfe tayinini şûrâya bırakmasını kabul edip gereğini yaptıkları halde, Hz. Peygamber'@'ın Vasiyetine böyle bir tavırla yaklaşmalarının tutarlı bir izâhı yoktur.


    Dört Halîfe gibi diğer bazı İbn Abbâsin fazîleti hakkında da âyet ve hadîsler varid olduğuna göre, İmâmet meselesini nasslara dayandırarak dinî bir kisveye büründürmek tarihî realitelere dayanmadığı kanâatindeyiz. Hilâfet dünyevî/Siyâsî bir konudur ve İbn Abbâs de birer insandır. Onların dinî naslara fikren ve amelen bağlı oldukları kesindir. Ancak bu nasslara aykırı düşmeyen bazı dünyevî mülâhazalarda bulunmaları ve kendilerinin veya ailelerinin çıkarlarını düşünmeleri doğaldır. Dolayısıyla, Hz. Ebû Bekir veya Hz. Ömer'in, hilâfet makamını siyasal bazı düşüncelerle istemeleri ve bunun için birtakım stratejileri hayata geçirmeleri normal karşılanmalıdır.


    Sakîfe'de, hiçbir grubun dinî motifleri ileri sürmemesi, o günkü siyasal ve sosyal şartların gereği olarak Kurayşî'lik, Haşimî'lik gibi toplumsal değerleri ileri sürmeleri konunun siyasallığını pekiştirmektedir. Haşimî'liğin, Kurayşlî'liğin ileri sürülmesi siyasal şartların gereği olarak ortaya atılmış bir görüştür. Zira, "Cahiliye devri Kurayş hâkimiyetinin henüz tamamiyle silinmemiş olduğu bir geçiş devrinde, Onun mukaddem Siyâsî nüfûzunu, dahilî istikrar endişesiyle dikkate almak mecburiyeti hasıl olmuştu."[21]


    Şîâ'nın, bir taraftan Siyâsî bir mezhep olarak ortaya çıkması, ve İmâmeti nasslara dayandırarak haklılıklarını ileri sürmesi, diğer taraftan Ehl-i Sünnet'i nasslara karşı çıkmak ve Siyâsî davranmakla suçlamaları gerçekçi değildir.






    2. 14. 2. Ehl-i Beyt'e Humus Hakkını Vermemesi


    Şîâ, Allah, "Biliniz ki, kâfirlerden ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin muhakkak beşte biri Allah içindir. O da, Peygambere ve onun akrabasına, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir."[22] buyurduğu halde Hz. Ömer'in ona uymadığını, dolayısıyla Allah'ın hükmüne muhâlefet ettiğini iddia etmektedir. Buhârî'de geçen şu hadîs de Şîâ'nın kullandığı delîllerdendir: "Urve b. Zübeyr, Aişe'nin ona şöyle haber verdiğini rivâyet eder: 'Rasûlullah'ın kızı Fatıma aleyhe's-selâm, Rasûlullah'ın vefâtından sonra, Allah'ın verdiği şekilde Rasûlullah'ın bıraktığı mirâsından kendisine düşeni vermesini istedi. Ebû Bekir ona, :'Rasûlullah'ın "Biz miras bırakmayız, bizim bıraktığımız sadakadır" buyurduğunu söyleyerek isteğini reddetti.. Rasûlullah'ın kızı Fatıma kızdı ve Ebû Bekir'e darıldı. Vefât edinceye kadar da dargınlığı devâm etti. Fatıma, Rasûlullah'dan sonra altı ay yaşadı. Aişe devamla şöyle dedi: Fatıma Ebû Bekir'den, Rasûlullah'ın bıraktığı Hayber, Fedek ve Medîne'deki hisselerini istiyordu. Ebû Bekir ona vermeyerek şöyle dedi: Rasûlullah'ın yaptığı hiçbir şeyine aykırı hareket etmem; çünkü emrine muhâlefet edersem sapıtmaktan korkarım. Medîne'deki hisselerini Ömer, Ali ve Abbas'a verdi. Hayber ve Fedek'i ise vermeyerek şöyle dedi: Onlar Rasûlullah'ın ve naiblerinin hisselerine düşenlerdir. Onlar veliyyü'l-emrin tasarufundadır. Onların statüsü bugüne kadar değişmemiştir."[23]


    Ehl-i Sünnet, Hz. Fatıma'nın bu arazileri hibe edildiği şekliyle değil, mirâs yoluyla kendisine intikâl ettiği talebinde bulunmuştur. Peygamberler ise mirâs bırakmaz. Kaldı ki, hibe edildiği iddiaları kabul edilse bile, kabz olmadan hibe hakkı Tâhâkkuk etmez. Tâhâkkuk ettikten sonra da rucu' olmaz. Rasûlullah hayatta iken Fedek vs. arazileri mülkiyet olarak O'nun tasarrufundaydı. Kabz olmadıkça hibe mülkiyeti gerektirmez. Dolayısıyla şâhide de gerek kalmaz. Hz. Ebû bekir'in bilahere Hz. Ali ile beraber Hz. Fatıma'yı ziyaret edip onu râzı ettiği de rivâyet edilmektedir.[24] Bu bağlamda, Hz. Ebû Bekir'in Hz. Fatıma'nın hakkını vermediği iddiası doğru değildir.[25]


    Hz. Ömer de Hz. Ebû Bekir'in yolunu izlemiş ve aynı uygulamaya devâm etmiştir.






    2. 14. 3. Niçin Hz. Ömer


    Şîâ'nın yaptığı, "Ömer hilâfete uygun idiyse, hilâfete ehil olduğu niçin şimdi ortaya çıktı? Onu üstün kılan, tercîh ettiren, öne çıkaran sebep nedir?"[26] itirazlarına Ebû Nua'ym şu cevabı vermektedir:


    "Ashâbın en hayırlısı ve en fazîletlisinden başkasını öne çıkarmamalarıdır. Ömer'in fazîletini Ebû Bekir ve Ali (r) da kabûl etmiştir. Ebû Bekir onun hakkında, "Ben Allah kullarının en hayırlısını seçtim" derken, Ali (r): "Peygamberinden sonra bu ümmetin en hayırlıs Ebû Bekir ve Ömer'dir" demiştir. Şu da Ali'nin Ömer hakkındaki bir ifâdesidir: "Allah'ın huzûruna amel defteriyle çıkmak istediğim en sevimli kişi Ömer'dir."[27] Aişe de hakkında şöyle demiştir: "Vallahi işleri çözücüydü, eşsizdi."[28] Abdullah b. Mes'ut da şöyle demiştir: "Ömer, Allah'ı en iyi tanıyanımız, dini en iyi anlayanımızdı."[29] Ayrıca Rasûlullah'dan onun, yüceliği, büyüklüğü, ilmi, kabiliyeti, ilham ve ferâsetinin isâbeti, dilindeki tutarlılık v.s. ile vera'ı, Allah'tan korkusu, zühdü, mü'minlere olan şefkati, kâfir ve münafıklara karşı olan sertlik ve şiddeti, azimetle amel etmesi, kavrayışı, idâre ve siyasetteki başarısı, adâleti ve Allah için kınayanın kınamasından hiç çe kinmemesi hakkında hadîsler sâbit olmuştur."[30]






    2. 14. 4. Hz. Ali'nin Hz. Ömer'den Daha Alim Olduğu


    Ebû Nuaym, Şîâ'nın, Hz. Ali'nin Hz. Ömer'den daha alim olduğu iddiasına şu cevabı vermektedir:


    "Ona, neye dayanarak bunu söylediği sorulur. Rasûlullah'ın, "En iyi hüküm vereniniz Ali'dir" sözüne dayanarak 'Ömer'in, vüku bulan meseleleri ona danıştığını ileri sürerse ona şöyle denir:


    c. Rasûlullah'ın "En iyi hüküm vereniniz Ali 'dir" sözü doğruysa bu sana karşı bizim için delîl olur.


    "Nasıl?" derse, ona şöyle denir:


    Bu haberde, "En isâbetliniz Zeyt'tir, haram ve helâli en iyi bileniniz Muaz'dır, Allah'ın Kitab'ını en iyi okuyanınız Übeyy'dir" ifâdeleri de vardır.[31]


    Başkası ondan daha ferâsetli, helâl-haramı daha iyi bilir ve Allah'ın Kitab'ını daha iyi okurken o nasıl daha alim olabilir? Akıl ve anlayışı olan biri bunu delîl olarak ileri sürmez. Kaldı ki delîl olarak getirdiğin hadîs sâbit değilken, Rasûlullah dan aksi rivâyet edilen şu hadîs sâbittir:


    Ziyad b. Lebîd rivâyet etmektedir: Rasûlullah'ın yanına gittim ki Ashâba şöyle diyordu: "İlim zamanı geçmişken haliniz ne olacak?" 'Ya Rasûlallah, biz Kur'an'ı okur ve Kıyâmete kadar çocuklarımıza öğretirken ilim zamanı nasıl geçer?' dedim. Rasûlullah, "Annen yansın ya İbne Lebîd, seni Medîne'nin en fakîhi olarak bilirdim. Yahudi ve Hiristiyanlar, Tavrat ve İncil'i okudukları halde ondan faydalanmıyorlardı" dedi.[32]


    Eğer biri bu hadîsi delîl getirir ve derse: 'Ziyad b. Lebîd, Rasûlullah'ın Medîne'deki Ashâbının en fakîhiydi. İddia ettiğin konuda bir hak talep ederse, ona ne ile karşı çıkarsın?


    Bize göre bu hadîsin ifâde ettiği şudur: Ziyad b. Lebîd, Medîne fakîh ve alimlerinden biriydi, yoksa oranın en fakîh ve alimi değildi. Hüccet olarak getirdiğin hadîsin ifâde ettiği de budur. Ziyad b. Lebîd'in hadîsinden kesin olarak anladığımız ise şudur:


    Bu, Rasûlullah'ın şu ifâdesine benzer: "Size amellerin en fazîletlisini söyliyeyim mi?" Peygamber bu tür sözleriyle "En fazîletli amellerden bahsedeyim mi" demek istemektedir.[33]






    2. 14. 5. Hz. Ömer'in Hacc-ı Temetu'u Yasaklaması


    Şîâ'ya göre Hz. Ömer, "Rasûlullah zamanında iki mut'a vardı: Ben ikisini de yasaklıyorum ve yapanı cezalandıracağım: Birisi, Mut'a nikahı. Bir adam belli bir süre için bir kadınla evlenirse onu taşlara boğarım. İkincisi, Hac mit'asıdır. Haccınızı mut'anızdan ayırınız, çünkü bu hac ve umrenizi daha iyi tamamlamanızı sağlar" diyerek iki mut'ayı da yasakladığını söylemektedir.[34] Bu ise, Hz. Peygamber'ın icrââtına aykırıdır.[35]


    Alimlerimizin görüşlerini İbn Cevziyye (v. 751/1350) şöyle özetlemektedir:


    "Birincisi: Hac mut'asını haram olmadığına dair ümmetin icmaı vardır. Hatta haram olması bir yana, ya vacibtir, ya menâsiklerin en fazîletlisidir, ya musTâhâptır veya caizdir. Ümmetin haram dediğine dair beşinci bir görüşü bilmiyoruz.


    İkincisi: Pek çok kanaldan sâbittir ki, Ömer b. el-Hattab defalarca, "Hac yaparsam temettua' niyet ederim, Hac yaparsam temettua' niyet ederim" demiştir. Salim b. Abdillah'e, "Ömer hac mut'asını yasakladı mı?" sorulduğunda, "Hayır! Allah'ın Kitabı'nda olmasına rağmen mi?" cevabını vermiştir...


    Üçüncüsü: Ömer'in bunu yasaklaması mümkün değildir. Çünkü Rasûlullah, kendisine yöneltilen, "Mut'a haccı yalnz bu yıl için mi serbesttir yoksa sonsuza kadar mı?" sorusuna, "Sonsuza kadardır" cevabını vermiştir. Bu yasağın neshedildiğiyle ilgili tereddütlere kesin bir cevaptır. Mut'a haccı, neshi mümkün olmayan hükümlerdendir. Öyle bir hüküm ki, es-Sâdıku'l-Masdûk" süreklilik ve devâmını haber vermiştir ve haberinde çelişki yoktur."[36]






    2. 14. 6. Hz. Ömer'in Mut'a Nikahı'nı Yasaklaması


    Hz. Ömer'in iki mut'ayı yasakladığına dair nakli getirmiştik. Şîâ, bunu yasaklayan Hz. Ömer'in sünnete muhâlefet ettiğini söylemektedir. Şîâ, Mut'a nikahını şöyle tanımlamaktadır: "Nesep, rıda', iddet ve evlilik gibi şer'î bir mâni' olmayan kadının kendisi veya vekili, veya velisinin-şâyet yaşı küçükse-onu, ona helâl olan bir adamla, belli bir mehir ve belli bir süre için evlendirmesidir. Nikah, sürenin bitmesi veya erkeğin kalan süreden vazgeçmesiyle son bulur. Hayzdan kesilmeyen birisi ise, sürenin dolmasından sonra iki hayz veya kırkbeş günden sonra bâine olur. Duhûl yoksa iddet de yoktur. Doğan çoçuk, normal nikahla doğan çocuğun hak ve hukukuna sâhiptir."[37]


    Şîâ, Kur'an'ı Kerîm'in, "O halde, onlardan hangisi ile faydalandınızsa mehirlerini kendilerine verin ki, farzdır" [38] âyeti ile, Buhârî ve Muslim'den getirdikleri "Abdullah b. Mes'ud rivâyet etmektedir: Biz kadınlarımız olmadan Rasûlullah ile beraber bir gazveye çıktık. "Kendimizi hadımlaştırmayalım mı?" dedik. Rasûlullah bizi bundan menetti. Sonra elbise karşılığında belli bir süre için kadınlarla evlenmemize izin verdi." İbn Mes'ud sonra şu âyeti okudu, "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı nimetlerin temiz ve hoşlarını kendinize haram etmeyin, aşırı da gitmeyin. çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez."[39] Bu âyet ve yukarıda zikredilenin benzeri hadîslerle, mut'a nikahının caiz olmasına rağmen Hz. Ömer'in bunu hilâfetinin son dönemlerinde[40] kendi re'yiyle yasakladığını söylemektedir.


    Ehl-i sünnet ise, Hz. Peygamber'ın önce buna izin verdiğini, ancak bilahere yasakladığını[41] söylemektedir ki İmâm Müslim, Ehl-i sünnet'in görüşünü, "Mut'a Nikahı ve Onun Önce Helâl, Sonra Nesh, Sonra Helâl, Sonra Nesh Ve Kıyâmet Gününe Kadar Haram Kılındığı Babı" başlığıyla özetlemektedir.






    2. 15. DEĞERLENDİRME






    Hem Cahiliye Dönemi'inde, hem Asr-ı Saâdet'te dirâyet ve ferâsetiyle tebarüz eden Hz. Ömer, İslâm Tarihi'nin en büyük şahsiyetlerinden birisidir. Düşünen beyni, keskin zekası ve cesaretiyle her zaman ön plana çıkar[42] ve olayları tahlil ederek sonuca varırdı. Hz. Peygamber'ın kararlarını dahi gözden geçirir, tatmin olmadığı noktaları kendisine sorar, öyle kabullenirdi. O, Muhammed Rasûlullah'tan ziyade, Rasûlullah Muhammed'e inanmıştı.


    İlim ve ferâset sahibi, Arap toplumunun sosyo/karakteristik yapısını bilen ve ona göre çözüm üreten birisiydi. Hilâfeti döneminde, "Peygamberce, hatta Kur'an tarafından tesbit edilmiş kaideleri değiştirmekte, yenileştirmek, hatta kaldırmakta tereddüd etmemektedir."[43]


    Onun yaratılışı İslâm'a uygundu. İş çözücüydü, eşsizdi, alternatif çözümler bulurdu. Çok danıştığı Hz. Ali bile, onun uygun gördüğü kararlara uyardı. Hz. Ali şöyle diyordu: ‘Ömer bana danışırdı. Ben onun düşündüğünden başka düşünürdüm; ama sonunda ona uymaktan başka seçenek bulamazdım.'[44] Çünkü, "Kur'an'da Ömer (r)'ın çok sayıda önsezisine uygun gelen hüküm vardır." [45]


    Hz. Peygamber'ın pek çok övgüsüne mazhar olmuş bir şahsiyettir. "İslâm Devleti'nin başına geçmesi ümmet için büyük bir şanstı."[46]


    Hz. Ebû Bekir'in onu halef olarak ataması şüphesiz kamuoyuna dayanıyordu ve sosyal-siyasal güçler dengesini gözeten kendisinin bir ictihadıydı ve ictihadında isâbet ettiği de görülmektedir.


    "Başımıza sert mizaçlı Ömer'i getirdiğinden dolayı yarın Rabbine ne diyeceksin?" diyenlere Hz. Ebû Bekir'in: "Beni Allah'la mı korkutuyorsunuz, Rabbime toplumda yaşayanların en hayırlısını seçtiğimi söylerim" söylemesi, Ashâb'ın en mümtüz şahsiyetinin Hz. Ömer olduğunu göstermektedir.[47]


    Muhâcir ve Ensâr'a danışan Hz. Ebû Bekir'e, Ensâr'dan Üseyd b. Hudayr'ın, "Allah için senden sonra en hayırlımız odur, râzı olunana râzı olur; kızılmsı gerekene kızar; içi dışından daha hayırlıdır ve bu işin altından kalkacak ondan daha güçlü kimse yoktur."[48] ifâdesi de Ashâb'ın genel görüşünü yansıtmaktadır.


    Yukarıda en ciddî itirazlarını aldığımız Şîâ'nın, Hz. peygamber'dan sonra İslâm Devlet'inin ikinci kurucusu[49] Hz. Ömer'e karşı sergiledikleri sert tutumlarının -genel hatlarıyla-haksızlık olduğu kanısındayız. O, hakikaten İslâm Devleti'ni rayına oturtmuş ve Cihan Devleti haline getirmiştir.






    2. 16. İSLÂM DEVLETİNİN HZ. ÖMER'LE KAZANDIĞI FORM






    Hz. Ömer, devlet idâresinde pek çok müesseseler kurmuş, yenilikler getirmiştir. Konumuz bu olmamakla beraber, Şiblî Nu'manî'nin bunları özetleyen listesini sunmak istiyoruz:


    1.Beytulmal veya devlet hazinesinin tesis edilmesi.


    2. Adlî mahkemelerin tesisi ve hâkimlerin tayini.


    3. Bugüne kadar devâm eden hicrî takvimin tayini.


    4. Emîru'l-Mü'minîn ünvanını alması.


    5. Harb dairesinin teşkilatlandırılması.


    6. Askerî ihtiyatlara maaş bağlanması.


    7. Arazî vâridât dairesinin tesisi.


    8. Ârâzî keşif, ölçme ve takdîri.


    9. Nüfus sayımı.


    10. Kanalların inşa edilmesi.


    11. Kufe, Basra, Cize, Fustat ve Musul gibi şehirlerin kurulması.


    12. Fethedilen ülkelerin vilâyetlere ayrılması.


    13. Gümrük vergilerinin konulması.


    14. Deniz mahsullerinin vergilendirilmesi ve bu vergileri toplayacak memurların tayini.


    15. Yabancı memleket tüccarlarına İslâm memleketinde ticaret izninin verilmesi.


    16. Hapishanelerin teşkilatlandırılması.


    17. Kamçınn kullanılması.


    18. Halkın vaziyetini anlamak için gece devriyeye çıkılması.


    19. Emniyet şubesinin teşkilatlandırlması.


    20. Mühim noktalarda askerî merkezlerin tesis edilmesi.


    21. Şecereli ve şeceresiz atların tefriki.


    22. Gizli istihbaratçı ve casusların istihdam edilmesi.


    23. Mekke-Medîne yolu üzerinde yolcuların rahatı için misafirhane inşa edilmesi.


    24. Kimsesiz çocukların bakım ve terbiyesi için tedbîr alınması.


    25. Muhtelif şehirlerde misafirhanelerin teşkilatlandırılması.


    26. Müslüman olsun-olmasın arapların köle olmayacağı.


    27. Yahudi ve Hiristiyanlardan fakir olanlara maaş bağlanması.


    28. Mekteplerin tesis edilmesi.


    29. Mektep ve halk muallimlerine maaş bağlanması.


    30. Hz. Ebû Bekir'i Kur'an-ı Kerîm'i toplamaya ikna etmesi ve bu vazifenin kendi himâyesi altında ifa edilmesi.


    31. Kıyas esaslarının vaz' edilmesi.


    32. Mirâsın daha kesin hatlarla taksim edilmesi.


    33. "es-Salatü Hayrun mine'n-Nevm" ibaresinin sabah namazı ezanına konulması.


    34. Terâvih namazi

  4. Hazreti Osman


    3. 1. Kimligi


    Adi Osman bin Affan bin Ebi'l-As bin Ümeyye bin Abdişems el-Kuraşî el-Emevî'dir. Künyesi Ebû Abdillah ve Ebû Ömer'dir. Lakabı Zi'n-Nüreyn'dir. Fil hadisesinden altı yıl sonra doğmuştur. Hz. Ebû Bekir'in vasıtasıyla müslümân olmuştur.[1]


    Hz. Peygamber'ın kızı Rukıyye, onun vefâtından sonra da Ummu Gülsüm ile evlenmiş olan Hz. Osman Aşere-i Mübeşşere'dendir. Hanımı Rukiyye ile beraber Habeşistan'a ilk hicret edenlerdendir.[2]


    Hz. Ömer'in vefâtından sonra tesbit edilen altı kişilik Şûrâ tarafından hilâfete seçilmiştir. Hilâfetinin 11. yıl, 11. ay 22. ci gününde (hicri 35. yılı, Zilhicce'nin 22'si) Hâricîler tarafından şehîd edilmiştir.[3]




    3. 2. HZ. OSMAN'IN FAZÎLETİ




    Hz. Ali'nin Hz. Osman'dan daha öncelikli olduğunu söyleyen veya ikisi arasında tercîh yapmayanlara karşı, Hz. Ebû Bekir ve Ömer için geçerli olan, ilk müslümân olma, ilk hicret etme, nefis ve mallarıyla İslâm'a destek verme, onlara öncelik tanımada Sahâbenin icma etmesi gibi sebeplerin, Hz. Osman'ın önceliği için de geçerli olduğunu söyleyen Ebû Nua'ym,[4] onun fazîletleriyle ilgili olarak şunları kaydetmektedir:


    "Ali, Hammad bin Seleme'ye şöyle demiştir: "Ey Mutrif, Osman'ın sevgisi mi bize gelmeni engelliyor? Onu seviyorsan, (bilesin ki) o, sıla-ı rahime en çok önem verenimizdi."[5] "Osman bizim en hayırlımız ve en bilenimizdi."[6] diyen de Hz. Ali'dir.


    Hz. Osman'ın halîfe seçilmesinden sonra, "Kalanların en hayırlısını emîr yaptık ve en fazîletlisini emîr yapmaktan geri kalmadık. "[7] diyen Abdullah bin Mes'ud'un, "Ondan daha üstün ve güçlüsünü size seçemezdik." dediği de rivâyet edilmektedir.[8]


    Rasûlullah'ın Osman'la ilgili delîl alınacak sözlerinin neler olduğunu soranlara, Ebû'l-Aş'as'ın şu rivâyeti delîl olarak zikredilir:


    Ebu'l-Aş'as anlatır: Şam'da bazı hatiplerden "Fitne" ile ilgili bazı şeyler duydum. Murre bin Ka'b isminde bir adam ayağa kalkarak, "Eğer Rasûlullah'dan işittiğim bir hadîs olmasaydı ayağa kalkmazdım. Rasûlullah, olacak bir fitneyi anlatırken örtünmüş bir adamın geçtiğini görünce, "Osman ve arkadaşları o fitnede hak üzredirler." dedi. Baktığımızda, o örtünmüş adamın Osman olduğunu gördük.[9] Hz. Osman'a dair diğer bir rivâyet de şöyledir:


    Musa bin Ukbe babasından naklen Ebû Hüreyre'nin şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Rasûlullah bir fitneden söz edip ondan sakındırdı. Sahâbe "Ya Rasûlullah, o fitneye ulaşana neyi emredersiniz" diye sorduklarında O, "el-Emîn" yani "Osman ve arkadaşlarına sâhip çıkın" dedi.[10]


    Aynı konuda Katade, Enes'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Nebî, beraberinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman olduğu halde Uhud veya Hira'ya çıktı. Dağ sallanınca Hz. Peygamber, şöyle seslendi: "Ey Uhud, Yerinde dur! Zira üzerinde bir Nebî, bir sıddîk (tasdîk edici) ve iki şehîd vardır."[11]


    Aynı konuyu teyiden Ebû Hüreyre'den şöyle rivâyet edilmektedir: Rasûlullah Hira kayasının üzerindeyken kaya sallandı. Bunun üzerine Hz. Peygamber kayaya, "Sallanma!, Üzerinde bir Nebî, bir Sıddîk ve Şehîdler var" dedi. kayanın üzerinde Resüllulah, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali ile Zübeyir vardı. [12]


    Hz. Aişe şöyle rivâyet etmektedir: Ben ve Hafsa Nebî'ın yanında oturmuşken Osman geldi oturdu. Hz. Peygamber'ın kendisine şöyle dedi: "Ey Osman, Allah sana bir gömlek giydirecek. Onlar onu senden çıkarmak isteseler de sen onu çıkarma." Bunu üç defa tekrâr etti. [13]




    3. 3. HALÎFE SEÇİLMESİ




    Hz. Osman, zamanın şartları içinde ve o günkü siyasal eğilim ile sosyal katmanların oluşturduğu kitlenin temsilcilerinden oluşan bir grup saygın şahsiyet tarafından seçilmiştir. Bunlar hem Müslümânlık yönünden ileri gelen kişilerdir, hem idâre konusunda aile deneyimi bulunan ve tüm Arap Yarımadası halkının rahatlıkla yöneticiliğini kabul edebileceği ve gerektiğinde onlara itâat etmekte zorlanmayacağı insanlardı. Müellifimiz Ebû Nua'ym, Hz. Osman'ın halîfe seçilme olayını şöyle anlatır: "Şûrâ ehli toplandı ve Allah'ın emirleri doğrultusunda, müslümânların lehine olanı tesbit için gayret gösterdi. Şûrâ ehli, cennetle müjdelenen sahabîlerden kalanlardı. Müslümânların maslahatına en uygun olanını seçmek için bütün çabalarını harcadı. İstişârelerden sonra, derin ilmi, büyük hilmi, geçmişteki güzel ahlakı ve yüce hasletlerini bildikleri Osman bin Affan'ı seçtiler. İttifâkla seçtikleri Osman hakkında kimse ihtilâfa düşmedi ve karşı çıkmadı. Herkes bey'atine koştu. Hatta Ebû Bekir'e bey'at etmeyenler de bey'at etti ve hiçbir dargın geri kalmadı. Aksine hepsi ona bey'at etmede birleşti."[14]


    Buhârî, Hz. Ömer'in vurulup evine taşınmasını ve Hz. Osman'ın halîfe seçilmesini şöyle nakletmektedir: "Sahabîler Ömer'e şöyle dediler: "Ya Emîre'l-Mü'minîn, Vasiyet et ve kendine bir halef bırak." Ömer: "Rasûlullah râzı olarak vefât ettiği şu adamlardan daha layık kimseyi bulamıyorum" dedi. ve "Ali, Osman, Zübeyr, Talha, Sa'd, Saîd ve Abdurrahman'ı" sayarak şöyle devâm etti: "Abdullah bin Ömer de size gözetmenlik yapsın."[15]


    Hz. Ömer vefât edip defnedilince, Abdurrahman bin Avf, Şûrâ Ehli'ni toplayarak onlara, "Her biriniz başka birisi için hakkından ferağat etsin" dedi. Zübeyr, "Ben Ali için ferağat ediyorum" dedi. Talha, "Osman, Sa'd, Abdurrahman için haklarından ferağat etti." Abdurrahman, (Hz. Ali ve Osman'a dönerek), "Hanginiz bundan ferağat edecek, karar versin. Allah ve İslâm için kimin daha fazîletli olduğuna baksın ve onun lehine ferağat etsin." dedi. İkisi de sustu. Abdurrahman, "Kararı bana bırakıyor musunuz? Allah şâhidim olsun, en fazîletli olanını seçeceğim." dedi. "Evet" dediler. Abdurrahman, birisinin (Hz. Ali'nin) elinden tutarak, "Senin Rasûlullah ile akrabalığın ve İslâm'da öncülüğün vardır. Allah için söyle, seni seçersem âdil davranacak, Osman'ı seçersem onu dinleyecek ve itâat edecek misin?" dedi. Sonra öbürüyle (Hz. Osman'la) yalnız kalarak aynı şeyi söyledi. İkisinden de söz aldıktan sonra, "Elini uzat ya Osman" dedi ve ona bey'at etti. Arkasından Ali bey'at etti, sonra da ev halkı."[16]


    İbn Hacer, Hz. Ömer'in Talha'ya şöyle dediğini rivâyet eder: "Allah sizinle İslâm'ı zafere ulaştırdı. Ensâr'dan elli adam topla ve bu grubu kendi aralarında bir adam seçinceye kadar onları gözetim altında tut."[17] "Sa'd, günler boyunca sahabîleri ve Medîne'nin ileri gelenlerini dolaşarak istişâre etti. Danıştığı herkes ona Osman'ı tavsıye etti."[18]






    3. 4. HZ. OSMAN'A YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER






    Hulefa-i Raşidin'den en çok tenkide maruz kalan Hz. Osman'dır. Şehîd edilmesine rağmen bu tenkitlerden kurtulamamış, özellikle Şîâ'nın ağır hücumlarına maruz kalmıştır.


    Bu tenkitlerin bazılarında haklılık payı olduğu doğrudur. Bazıları ise, birtakım Siyâsî düşünce ve çıkarlardan kaynaklandığı görülmektedir. Esâsen, Hz. Peygamber'ın vefâtından hemen sonra, ilk halîfenin seçiminde bile, Kurayştan, Haşimîlerden ve Evs'ten birer adayın çıkması, Siyâsî yaklaşımlarda kabilecilik kriterinin önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.[19]


    Onun hilâfet dönemi ve icraâtının tetkikinden, ona yapılan tenkidleri doğru bir değerlendirmeye tabi tutmak mümkündür.


    Hz. Peygamber'ın vefâtiyle beraber, o güne kadar gizli/şuur altındaki Siyâsî düşünce ve emeller, kabileler-arası iktidâr mucadelesi gün yüzüne çıktı. Ancak Rasûlullah ve vahiy gölgesinin üzerlerinde olduğu sahâbe, mevcut atmosferin de etkisiyle mümkün olduğu kadar "fitne"den uzak durmuştur. Ne varki, zamanla vefâtlarla sayıları azalmış, yerlerine onlar kadar İslâmî hassâsîyete sahip olmayan yeni nesiller gelmiştir. İbn Mes'ud'un (v. 32/652), "İnsanların namazı öldürdüklerini, emaneti kaybettiklerini, yalanı helâl saydıklarını, bol bol yemin ettiklerini, faiz yediklerini, rüşvet aldıklarını, binalar diktiklerini, eğlenceye daldıklarını, dünya için dini sattıklarını gördüğünüz zaman..."[20] şeklinde tasvir ettiği bir devirde yetişen bir nesil.


    Hayatta kalanların bir kısmı da, Medîne'den ayrılarak genişleyen İslâm coğrafyasının muhѴelif bölgelerine dağılmış ve oralara yerleşmişlerdi. Bir kısmı da ihtiyarlık sebebiyle inzivaya çekilmişti.


    Hz. Osman, sahâbe hassâsîyetine sahip olmayan bu yeni nesille devleti İdâre etmek zorunda kalmıştır. Bu da beraberinde bazı sıkıntılar getirmiştir ki bu, halîfe olarak ona mal olmaktaydı.[21]


    Bunun yanında, yeni fethedilen topraklarda Müslüman olanların bir kısmı, tam bir teslimiyetle İslâm'a bağlanmamış; bağlananlar da yeterince İslâmî bilgiye sahip olmamaktan, empoze edilen fikirlere uygun bir zemin oluşturmuşlardır. Hem mağlubiyetin acısı, hem de saltanat ve çıkarların elden gitme endişesiyle bazı kesimler, Müslümanlar arasında fitne çıkarmak ve onları bölmekle emellerine ulaşmak istiyorlardı


    Halîm, selîm ve kan dökmekten hoşlanmayan[22] bir zat olan Hz. Osman'ın aldığı kanunî tedbirler, bütün bunlara yetmiyordu. Çünkü, "O hadisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren birkaç Yahudi'den ibaret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünkü, pek çok milletlerin İslâmiyete girmesiyle birbirlerine zıt ve muhalif çok cereyanlar ve efkâr (fikirler) karıştı. Bahusus bazılarının gurur-u millîleri, Hz. Ömer'in darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü, hem eski dini iptal edilmiş, hem medar-ı şerefi (şeref kaynağı) olan eski hükümeti ve saltanatı tahrip edilmiş. İntikamını bilerek veya bilmeyerek hâkimiyet-i İslâmiyeden almaya hissen taraftar bir suret almış. Onun için Yahudi gibi zekî ve dessas bir kısım munafıklar, o halet-i ictimaiyeden istifade ettiler denilmiş. Demek o hadisâtın önünü almak o vakitteki hayat-ı ictimaiyeyi ve muhtelif efkarı (çeşitli fikirleri) ıslahla olurdu. Yoksa bir-iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı."[23]


    Hz. Osman'a özellikle yönetim ve uygulama alanlarında yoğunlaşan birçok tenkit yöneltilmiş bulunmaktadır. Bu tenkitleri dinî bir havaya büründürmek ve aklîleştirmek için çoğu zaman dinî değerler de kullanılmıştır. Dinin önemli saydığı kimi tutumlar ve belli başlı kritik olaylarda ortaya çıkan davranışlarda görülebilecek birtakım eksiklikler veya gevşeklikler herkeste rastlanabilecek bir ölçüde normal olaylar iken bunlar, Hz. Osman'ın Siyâsî açıdan yıpratılması ve gözden düşürülmesi için birer malzeme olarak kullanılmıştır. Tenkide tabi tutulan bu durumlara bir göz atılmasında fayda vardır.






    3. 4. 1. Bedir Savaşına ve Beya'tu'r-Rıdvan'a Katılmamış Olması


    Hz. Osman'ın Bedir Savaşı ve Bey'atü'r-Rıdvan'dan geri kaldığı iddialarına şöyle cevap verilmektedir: "Kınamayı gerektiren katılmama Rasûlullah'a muhâlefeti amaçlayan katılmamadır. Çünkü Bedir Savaş'ına katılanların nâil oldukları Fazîlet, Rasûlullah'a itaat edip ona uymalarından kaynaklanmıştır. Aksi halde, Bedir Savaş'ına katılan kâfirler de bu şeref ve Fazîlete erişirlerdi. Onları Fazîlete erdiren Rasûlullah'a itaatleriydi. Osman (r) da Rasûlullah ile çıkanlarla beraber çıktı, ancak Rasûlullah onu (hasta ve Hz. Osman'ın hanımı olan) kızına bakması için Hz. Osman'ı geri çevirdi. O da Rasûlullah'ın onu geri bırakmada ona itaat etmeyi büyük bir farz olarak telakki ediyordu. Nitekim Rasûlullah, Allah ve Rasûlüne itaatinden ve onların emirlerine boyun eğmesinden dolayı Bedir ganimetlerinden ona da bir hisse ayırdı ve onu Bedr'in Fazîlet ve sevabına ortak etti. Nitekim kendisi de, "Rasûlullah Bedir ganimetinden bana da bir hisse verdi." demektedir.[24]


    Nitekim, "Tebük seferinden dönen Rasûlullah Medîne'ye yaklaşınca şöyle buyurmuştur: "Medîne'de öyle kimseler vardır ki, geçtiğiniz her vadide, kattettiğiniz her mesafede sizinle beraberdirler." Medîne'de mi Ya Rasûlallah? denildiğinde, "Evet, onlar bu savaşa mazeretlerinden dolayı katılamamışlar" buyurdu."[25]


    Hz. Osman'ın Bedir'e katılmamasının sebebini, eşi ve Rasûlullah'ın hasta olan kızına bakmasını gösteren Ebu Nuaym, Beya'tü'r-Rıdvan'a katılamamasını da şöyle izâh etmektedir:


    "Bey'atü'r-Rıdvan Hz. Osman'ın olumlu girişimleri sonucunda gerçekleşmiştir. Şöyleki: Hz. Osman'ın başarısı, dindarlığı ve aşiretinin büyüklüğü sebebiyle Rasûlullah onu Mekke'lilere elçi olarak gönderdi. Hz. Osman'ın öldürüldüğü haberinin gelmesi üzerine Rasûlullah, Mekke halkından onun intikamını almak üzere yanında bulunan Müslümanlardan ölünceye kadar harp edeceklerine dair bey'at aldı. Rasûlullah kendi elini diğer elinin üzerine koyarak onun yerine de bey'at aldı. İnsanlar, "Ne mutlu Ebu Abdillah'e dediler"[26]






    3. 4. 2. Fıkhî Açıdan Farklı Görüşlere Sahip Olması


    "Osman'ın Minâ'da namazı tam (dört rek'at) kıldırması nedeniyle Abdullah bin Mes'ud ile Ebu Zer'in ona karşı çıkışlarından dolayı Osman'ı tenkid etmişlerdir. Buna rağmen onların "muhalefetleri, (namazı dört rek'at kılmakla ona uyarak) muvafakat etmeleri, (diğer yandan ona itiraz etmeleri) bir çelişkidir." Bu konu onlara sorulduğunda şöyle demişlerdir: "İhtilâf şerdir."[27] Seferde dört rek'at kılan bir sürü sahâbe vardır ki Aişe[28], Osman, Selmân ve bunlardan başka 14 sahâbî bu görüşün daha sağlıklı olduğu kanısındadır."[29]


    Şîâ'nın, Hz. Osman'ın seferde namazı dört rek'at kılmasını Kur'an ve sünnetin nassına muhalefet olarak kabul etmesi[30] iddialarına da Ebu Nua'ym, şu delîlleri getirmektedir:


    1-"Yer yüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız (farz namazları iki rekat, yahut imâ ile kılıp) dört rekatlı namazdan kısmanızda üzerinize bir günah yoktur. Muhakkak ki kâfirler, sizin açık düşmanınızdır."[31]


    2-Ya'la bin Ümeyye, Ömer'e, "Emniyette oluğumuz halde neden namazlarımızı kısa (kasr ile) kılıyoruz?" dedim. Ömer, "Hayret ettiğine ben de hayret ettim ve Rasûlullah'a bunu sordum. Buyurdular ki, "Bu Allah'ın size verdiği bir sadakadır, siz de sadakasını kabul ediniz"[32] dedi.


    3-İbn Ömer anlatmaktadır: "Rasûlullah ile beraber sefere çıktım, vefât edinceye kadar iki rekatten fazla kılmadı; Ebu Bekir ile sefere çıktım, vefât edinceye kadar iki rekattan fazla kılmadı; Ömer ile sefere çıktım, vefât edinceye kadar iki rekattan fazla kılmadı; Osman ile sefere çıktım, vefât edinceye kadar iki rekattan fazla kılmadı"[33]


    3-Aişe anlatır: Namaz ilk farz kılındığında iki rekattı. Seferdeki namaz olduğu gibi kalırken, normal şartlar altındaki namaz arttırıldı." Zührî der ki: Urve'ye, "Aişe niçin seferde namazı tamamlıyor?" dedim. "Osman tevil ettiği gibi, o da tevil ediyor." cevabını verdi."[34]


    Nevevî, bu hadîsin şerhinde Hz. Osman ile Hz. Aişe'nin tevil yoluyla seferdeki namazları tamamlamalarına şu cevapları vermektedir: "Alimler, onların tevilleri konusunda ihtilâf etti. Bazıları, "Osman Emîru'l-Mü'minîn'dir, Aişe de Ümmü'l-Mü'minîn'dir. Her yer evleriymiş gibi namazı tamamlıyorlar." dediler. Ancak muhakkıklar, "Rasûlullah'ın bu konuda onlardan daha öncelikli olduğunu" söyleyerek cevap verdiler. "Dolayısıyla Ebu Bekir ve Ömer de." Bazıları, "Osman'ın Mekke'den evlendiğini, bunun için namazları tam kıldığını" ileri sürdüler; fakat bunlara da, "Rasûlullah'ın aileleriyle sefere çıktığını ve kasr yaptığını" şeklinde cevap verdiler. Bazıları da -Ebu Nua'ym de bunlardandır-"A'rabın (köylülerin) yanlış anlamalarına meydan vermemek için dört rekat kıldığını" ileri sürdüler, ancak, "Aynı durumun Rasûlullah için de geçerli olmasına rağmen böyle bir şey yapmadığı" gerekçesiyle bu iddiayı da çürüttüler. Hatta namazın Osman döneminde Rasûllah'ın dönemine nisbetle daha yaygınlaştığı da söylenir. "Osman'ın Mekke'de ikâmet ettiği için kasr yapmadığı" iddiası da, "Muhâcirler için Mekke'de, üç günden fazla ikâmetin caiz olmadığı" şeklinde çürütülmüştür. Osman'ın "Muna'da bir arazisi olduğu" iddiası da, "Bu ikâme ve namazı tamamlamayı gerektirmediği" gerekçesiyle dayanılacak bir delîl olarak sunulması tutarsız bulunmuştur."[35]


    Osman'ın dört rek'at kıldığı ve bundan dolayı suçlandığı olay şöyledir: "Muna'da onunla beraber namaz kılan bazı köylülerin (A'rab), köylerine döndüklerinde, "Namazın iki rek'at olduğunu, Emîrul-Mü'minîn Osman bin Affan ile beraber Muna'da böyle kıldıklarını" söylediği haberi kendisine ulaştı. Bunun üzerine Osman, doğru olanı onlara göstermek ve şüpheleri bertaraf etmek için dört rek'at kıldı." [36]


    Ömer (r)'ın da hac konusunda yaptığı böyle bir uygulamadır. Rasûlullah'ın hac ve umreyi birleştirdiğini bildiği ve gördüğü halde, Müslümanları, temettü'den ve hac aylarında hac ve ümreyi birleştirmelerinden menetmiştir. Oğlu Abdullah ona muhalefet ederek şöyle diyordu: Rasûlullah'ın sünnetine uymak daha uygundur. Ebu Musa el-Eş'arî ve sahâbenin çoğu Rasûlullah'ın hac ve umreyi beraber yaptığını bildikleri halde Ömer'e uydular. Onlar biliyorlardı ki, Rasûlullah umre gayesiyle ihramlı olarak Mekke'ye girip menâsikini tamamlayıncaya kadar ihramdan çıkmıyordu. Bunu Ömer'in Rasûlullah'a muhalefeti olarak görmediler ve karşı çıkmadılar. Eğer karşı çıkılması gerekseydi karşı çıkarlar ve ona uymazlardı."[37]






    3. 4. 3. Hz. Ömer'in Hz. Osman'la Hz. Ali Arasında Bir Tercîh Yapamamış Olması


    Halîfe seçimini şûraya bırakmakla Hz. Ömer'in Hz. Ali ve Hz. Osman hakkında suskun tavrı Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Sa'd için de geçerlidir. Hz. Ömer'in tercîh yapmaması en güzel bir davranıştır ve bununla, şûra ehlinin, en uygununu seçmek için çaba harcamalarını istemiştir. Çünkü onlarda hilâfet ölçülerinin bulunduğunu, kemâl ve Fazîlette gözde insanlar olduklarını biliyordu. Böylece (etkin insanlar tarafından) bey'at edilenin daha güçlü ve etkili olmasını ve Fazîletini bildiği Ebu Bekir'in "hilâfetine işaret eden, ancak nassan atamayan Rasûlullah'a tabi olmak istemişti. Bununla birlikte, Hz. Ömer'in kendisinden sonra halîfe olacak olanın Osman olacağını bildiğini"[38] göstermektedir:


    "Hârise bin Madrab, ilk hilâfeti yıllarında Ömer ile beraber Hac yaptığını ve Ömer'in kendisinden sonra Osman'ın halîfe olacağından şüphesi olmadığını dile getirdiğini söylemektedir."[39]


    Huzeyfe, yanında oturduğu Ömer'in kendisine, "Kavmin kimi emîr yapacağını düşünüyorsun.?"sorusuna, "İnsanlar İdârelerini İbn-i Affan'a havale ettiler" cevabını verdiğini ifade eder. [40]






    3. 4. 4. Hz. Ali'nin Hz. Osman'dan Üstün Olduğuna İlişkin Görüşler


    Rasûlullah ashâbının Osman aleyhinde konuştuklarını ileri süren ve "Hz. Ali'yi Hz. Osman'a üstün tutan veya eşit kabul eden tenkitçiye, şöyle cevap verilmiştir: Ashâbın bu söz birliğine rağmen, aleyhinde konuşanların delîl getirmeleri ve onlara kimsenin muhalefet etmemesi gerekmektedir. Şâyet Abdullah bin Mes'ud'un mushafları toplama konusunda: "Ey Müslümanlar! Ben Allah'ın kitabını tensih etmekten alınıyorum da, başka bir adam görevlendiriliyor. Vallahi ben Müslüman olduğumda o daha kâfir bir adamın sulbündeydi." şeklindeki, komisyon başkanı Zeyd bin Sabit'i kasdededen sözlerini ve Hz. Osman'a karşı tutumunu ileri sürerse,[41] ona denilir ki: Abdullah bin Mes'ud Fazîlette Osman'dan daha aşağıdır. Delîl olmadan onun sözü nasıl kabul edilir? Kaldı ki Hz. Osman'a bey'at edildiğinde, "kalanların en hayırlısını seçmede kusur etmedik" diyen de odur. Bununla beraber ona karşı çıkan da Abdullah bin Mes'ud ise onun, ondan öncekilere de karşı çıkması gerekirdi. Osman, Zeyd bin Sabit'i, eskiden kalan mushafları yok etmekle görevlendirmede Ebu Bekir ve Ömer'e uymuştur. Abdullah da (Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in kurduğu bu komisyonun yaptığı işte) hazır bulunuyordu. Eğer gerçekten Abdullah Osaman'a karşı çıktıysa, Osman'dan önce Zeyd'i komisyona seçenlere daha fazla karşı çıkması gerekirdi. [42]


    Zeyd bin Sabit'in, Ubeyd bin es-Sabbak'a: "Ebu Bekir bana, Yemâme halkıyla savaşılması gerektiğini bildiren emirnamesini gönderdi. Onunla görüşmemiz sırasında yanında Ömer bin Hattab da vardı. Bana şöyle dedi: "Sen akıllı bir adamsın. Rasûlullah'a vahiy katipliği yapıyordun. Sana güveniyoruz. Kur'an'ı topla" [43] dediğini rivâyet etmektedir.






    3. 4. 5. Devlet İdâresindeki Atamalara Yönelik Tenkitler


    Tenkitçi, Osman'ın, akrabalarına karşı za'fiyeti,[44] ve Kûfe valiliğine şarap düşkünü, ana bir kardeşi Velîd b. Ukbe'yi'[45] Amr b. As'ın yerine; atamasını ve onun sarhoş olarak sabah namazını dört rekat kıldırdığını [46] yine Saîd b. As ve Müslüman olduktan sonra irtidâd eden, Mekke'nin fethinde nerede bulunursa öldürülmesi emredilen, Hz. Osman'ın araya girmesiyle Rasûlullah tarafından affedilen süt kardeşi ve Emevî Abdullah b. Ebi Sarh'ı Mısıra vali olarak görevlendirdiği[47] şeklinde itirazda bulunursa, ona şöyle denilir: Velîd'i atamakla Osman'ın ne şuçu olabilir? Velîd b. Ukbe'nin fâsık olduğuna dair haberler getirirse, diğerlerinin suçu nedir? Hudayr bin el-Münzir şöyle demektedir: Kûfe halkına sabah namazını dört rek'at kıldıran ve onlara "isterseniz arttırırım" diyen Velîd bin Ukbe getirildiğinde ben Osman'ın yanındaydım. Bir adam[48] Ukbe'nin içki içerken, diğeri ise kusarken gördüğünü söyledi. Osman Ali'ye "kalk ve onu sopala" (had cezasını uygula) dedi. Ali de, Abdullah bin Ca'fer'e "had cezasını uygula" talimatını verdi. Abdullah eline sopayı aldı ve ona vurmaya başladı. Ali, Kırk oluncaya kadar saydı ve "(Yeter!) Rasûlullah kırk, Ebu Bekir kırk, Ömer ise seksen sopa vurmuştur ki, bunların hepsi sünnete uygundur[49] dedi."


    Eğer size göre, onun valiliğinden dolayı fâsıklığını iddia etmek caiz ise, başkasının Ömer ve Ali'yi fâsıklıkla suçlaması da caiz olur. Kaldı ki Rasûlullah'ın da sadakaları toplamakla görevlendirdiği bazı insanların fâsık oldukları görüldü ve haklarında, "Eğer size bir fâsık bir haber getirirse onu araştırınız" [50] âyeti gönderildi.


    Rasûlullah, Zeyd bin Sabit bin Hârise'yi vali atayınca, Hz. Peygamber onları kınayana kadar, insanlar onun emîrliği hakkında ileri geri konuşmuştur. İnsanlar Zeyd'in oğlu Üsâme hakkında da bilmeden konuşmuşlardı:


    Abdullah bin Ömer rivâyet etmektedir: Rasûlullah Üsâme bin Zeyd'i bir seriyyeye komutan yaptı. İnsanlar onun emîrliği hakkında ileri geri konuşurken ben, Hz. Peygamber'ın kalkıp şöyle buyurduğunu duydum: "Siz daha önce babasını da emîrliğinden dolayı eleştirmiştiniz. Allah'a andolsun ki babası emîrliğe layıktı ve insanlar içerisinde en çok sevdiğimdi. Bu (Üsâme) de babasından sonra insanlardan en sevdiğimdir." [51]


    Rasûlullah, sadakaları toplamakla görevlendirdiği İbn Letbiyye [52] bol miktarda ev eşyası[53] ve çok sayıda hayvan getirdi. Ancak onları Rasûlullah'a vermeyerek, "Bunlar bana hediye edilenlerdir." dedi. Rasûlullah hem onu azletti, hem de elindeki mallara el koydu. [54]


    Ömer de, Muğîre bin Şu'be'yi Basra'ya vali tayin etmiş ve Muğîre zinâ ile suçlanmıştı. Yine Ömer, Ebu Hüreyre'yi Bahreyn'e vali olarak atamış ve Beytu'l-Malde hiyanet ettiği iddia edilmişti. Aynı şekilde Kudâme'yi Bahreyn'e vali olarak atamış o da içki içmişti. Ali, durumu herkes tarafından bilinen Eşter'i vali yapmıştı. Yine Ahnef'i vali yapmış, o da Beytu'l-mali alıp kaçmıştı.[55]


    Ali bin Ebi Talib, Muhtar bin Ebi'l-Medâyini (Basra'ya) atadı. Basra'dan döndüğünde (yanında getirdiği bazı mallar için), "Bu mü'minelerin ücretleridir." deyince, Ali şöyle dedi: "Allah onu kahretsin!. Eğer kalbi yarılsa Lât ve Uzzâ sevgisiyle dolu olduğu görülür." Muhtar, Velîd bin Utbe'den daha fâsıktı. Ali Muhtar'ın elinden malı alınca Muâviye'ye katıldı. Ali, atadığı bazı arkadaşlarından, onların karşı gelmelerinden ve ona muhalefet etmelerinden şikâyet ederek şöyle derdi: "Filâni atadım beytu'l-mal'e el uzattı. Fülânı atadım bana ihanet etti. Öyleki, onlardan birisini, sopamın ipini korumakla görevlendirsem sopamı bile bana geri getirmez." [56]


    Niye özellikle Osman'ın yaptıklarına karşı çıkıyorsunuz? Osman, Ebu Bekir ve Ömer'in vali yaptıklarını da vali yapmıştı.[57]


    Bu konuda Rasûlullah'a ne denilirse ona da ancak o denilebilir.[58] Kaldı ki Rasûlullah'dan sonra Ömer bin Hattab'ın da görevlendirdiği Kudâme bin Maz'un[59] te'vile baş vurarak içki içti. Ömer de ona had cezasını uyguladı. Kudâme, Bedir'in en Fazîletli İbn Abbâsindendir. Ona had uygulamasından dolayı kimse Ömer'i kınamadı. Osman da Velîd bin Ukbe'ye had cezasını uygulamaktan geri durmamıştır.






    3. 4. 6. Devlet Hazinesini ve İktidârı Kullanmasına Yönelik Tenkitler


    Hz. Osman'ın akrabalarına düşkünlüğü ve "akrabasına vuku bulan ve kendi şahsî kesesinden yapıldığı anlaşılan yardımlarını devletin hazinesinden yapılıyormuş gibi"[60] gösterilmesi gibi olaylar da, onun aleyhinde kullanılmış ve ona karşı bir takım tepkilerin doğmasına sebeb olmuştur. Ebu Nua'ym, bu suçlamayı yapanlara şöyle cevap vermektedir:


    "Osman'ın sadaka malından insanlara verdiğini ve insanların buna karşı çıktığını" ileri sürerse ona denilir ki, "Osman ona karşı çıkanlardan daha bilgiliydi. İmâmlar halkın maslahatına uygun gördüklerini yapabilirler. Mashalatı bilmeyenler, bilenlere karşı bunu koz olarak kullanamazlar. Her çağda cahiller ve hakkı inkâr edenler vardır. Osman'ın mashalat gördüğü konularda tenkit edilmesi doğru değildir. Rasûlullah, Huneyn ganimetini, Ci'rane Günü'nde maslahat gereği müellefe-i kulûbe dağıttığı halde Ensâr'a vermeyince, Ensâr'dan bazıları, "Ğanimetlerimizi öyle insanlara dağıtıyorsun ki, kılıçlarımızdan hala kanları damlıyor." dedi. Ensâr'ı, Rasûlullah'ın yaptığına karşı çıkmaya sürükleyen sebep, Rasûlullah'ın taksimde gördüğü maslahatı bilmemeleri idi. Bu, Hz. Osman'a karşı çıkmaktan daha büyük bir olaydır. Zira müellefe-i kulûbe dağıtğlan mallar ganimetten verilirdi. Dolayısıyla, Rasûlullah'a yapılması gereken ne ise, O'na tabi olan Osman'a karşı yapılacak olan da odur.[61]


    Biri "Rasûlullah Humustan (beşte bir) verdi" derse, ona denilir ki: Eğer humustan olsaydı Ensâr karşı çıkmaz, ve "bizim ganimetlerimiz" demezdi. Rasûlullah da onlara, "Niye karşı çıkıyorsunuz? Ben Allah'ın malından onlara verdim" derdi. Hadiseden sonra Rasûlulah onlara, "İnsanların mal ile evlerine dönerken, sizin Rasûlullah ile evlerinize dönmenize râzı değil misiniz?" diyerek gönüllerini aldı. Onlar, "evet râzıyız" dediler.


    Eğer birisi, Osman'ın Müslümanların hazinesinden haketmeyen kişilere mal verdiğini iddia ederse, ona şöyle cevap verilir: Bu haber sahîh değildir. Bu, su-i zandır. Bilmediği konularda konuşan cahillerden arınmamış o günlerde ortaya atılan bu iddia, sahâbenin en cömerdi olan Osman hakkında nasıl kabul görebilir? Hz. Hasan'ın, "Osman'ı öldürenler arasında Muhâcir ve Ensâr'dan kimse varmıydı?" sorusuna, "Hayır, Osman'ı öldürenler Mısır'ın züppeleriydi."[62] şeklinde verdiği vevap, o günkü yeni neslin karakteristik yapısını yansıtmaktadır.

  5. 3. 4. 7. Bazı Sahâbelere Karşı Tutumu


    1. Tenkitçi, Osman'ı, Ammâr'ı (v. 37/657)[63] dövmekle suçlarsa, ona, "Osman'ın Ammâr'ı dövdüğü ispat edilmemiştir" cevabı verilir. Yapmış bile olsa, İmâmlar'ın, -zulmen dahi olsa-, raiyyetini te'dip için, yapılması zarurî gördüklerini yapabilirler.[64]


    Hz. Peygamber'ın da, zaman zaman buna baş vurduğu görülmüştür: "Enes rivâyet eder: Rasûlullah sarıya boyanmış bir adam gördü ve elindeki bir çubukla karnına vurdu. Çubuk, göğsüne isâbet ederek yaraladı. Rasûlullah, "Kimsenin kimseye üstünlüğü (dövmeye hakkı) yoktur" dedi ve izarını kaldırarak, "Gel sen de bana öyle vur" dedi.[65] Rasûlullah, Müslümanları te'dip veya ta'lim için gerektiğinde raiyyetini dövmüş, ancak, yapmaya hakkı olmadığına kanaat getirdiği durumlarda, "bizzat kendi nefsinden kısâs alınmasını da istemiştir."[66]


    Ebu Bekir de buna benzer uygulamalar yapmıştır: Muğîre bin Şu'be rivâyet etmektedir: Ben Ebu Bekir'in yanındayken Ensâr'dan bir adam ona gelip şöyle dedi: "Senden ve babandan daha iyi savaşçıyım." Ben adamın Müslümanların halîfesine karşı sarfettiği sözlerine sinirlendim. Kalktım başından tutup burnunu yere sürttüm. Yere serildi. Ensâr benden öç alma konusunda sözleşti. Bunun üzerine Ebu Bekir şöyle bir hutbe irad buyurdu: "Vallahi onları oturdukları yerlerden sürmem, onlara kısâs uygulamaktan daha kolaydır benim için. Allah'ın, dinini korumasına verdiği kimseyi, onun dininden yüz çevirenlere bunu uygulamaktan kim alıkoyabilir?"[67]


    Ebu Bekir raiyyetini tokat ve kamçıyla da dövmüştür: Bir şahıs bir binek isteğiyle Ebu Bekir'e geldi. Ebu Bekir onu dövdü. insanlar, "Bugün gibi görmedik, adamı hem dövmeden, hem binek vermeden Ebu Bekir'in gönlü râzı olmadı" dediklerinde, o, "Adam bana gelip binek istedi, ben kendisine binek verdiğim halde insanların peşinden yürüdüğünü gördüm" dedi ve adamdan, kendisine kısâs uygulamasını istediyse de adam hakkından vazgeçti. [68]


    Ömer de maslahat icabı bazı İbn Abbâsi dövmüştür: Sa'd bin ibrahim, Saîd bin el-Müseyyeb'in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Sa'd'ın, Zeyrâ ismindeki cariyesi, güzel bir elbiseyle dışarı çıktı. Esen rüzgar örtüsünü kaldırdı. Ömer bu duruma sinirlenp cariyeyi kırbaçladı. Sa'd, Ömer'i engellemeye çılışırken o da kırbaçlanmaktan payını aldı. Sa'd müdaheleden vazgeçip Ömer'e beddua etmeye başladı. Ömer, Sa'd'a ulaştı ve "Bana kısâs uygula" dediyse de Sa'd O'nu affetti."[69]


    Ömer, Übey bin Ka'b'ı da dövdü. Utbe'yi takib eden bir topluluk gören Ömer, "Bu, takib eden için zillet, tabi olunan içinse fitnedir" dedi.[70]


    Osman'ın ne suçu var ki, hiçbirisine yapılmayana maruz kalıyor.?[71]


    İnsanların Osman hakkında çok konuşmalarının asıl sebebi, herhalde yumuşak huylu oluşu, (hilâfeti) zamanında sahâbe olmayanların çoğalması ve sahâbe Fazîletini bilenlerin azalmasıdır.


    2. Hz. Ali ve hastalığında ziyaretine gittiği halde Hz. Osman'la konuşmayan Abdurrahman b. Avf (v. 32/652) ile arasının açıldığı[72] da, şikâyetlerin büyük boyutlara ulaştığını göstermektedir ki, Abdurrahman, şûra komisyonu başkanı olarak Hz. Osman'ı halîfe olarak seçen kişidir.


    3. Muhalifin, Hz. Osman'ı, Ebu Zer'i Rabze'ye sürgün etmesi ittihamına karşı denilir ki: Osman sürgün etmemiştir. Çünkü Osman, Fazîletli İbn Abbâse hakketmedikleri, veya hoşlanmadıkları birşeyleri yapmaktan çok uzak bir Fazîlet ve adâlete sahiptir. Bu, Osman'ın Ebu Zer'i serbest bırakmasıyla olmuştur. İnsanlarla zor geçinen, sert bir kişiliğe sahip olan, insanların idâre etteği Ebu Zer, Hz. Osman'dan Medîne'nin dışına çıkmak için izin isteyince, Osman onu serbest bıraktı. O da, insanların içine girmekten uzaklaşsın diye Rabze'yi seçti.


    Zeyd bin Vahle der ki: Rabze'den geçtim ve Ebu Zer'e şunu sordum: "Seni bu yere indiren nedir?" Ebu Zer, "Sana söyleyeyim" dedi: "Ben Şam'daydım, Muâviye ile birlikte "Altın ve gümüşü biriktirip infak etmeyenler"[73] âyetini tartıştık. Muâviye, "Bu âyet Ehl-i Kitap hakkında inmiştir" derken, ben, "hayır bizler ve onlar hakkında inmiştir" dedim. Muâviye, aramızdaki bu görüş ayrılığını Osman'a yazdı. Osman, kendisine gitmem için yazı yazdı. Gittim. İnsanlar beni tanımıyorlarmış gibi üzerime geldiler. Bu durumu Osman'a bildirdim. O da beni muhayyer bırakarak "İstediğin yere git (Bir kenara çekilirsen bize daha yakın olursun) dedi. (Beni buraya getiren budur. Şâyet başıma bir Habeşli köleyi emîr yapsalar, dinler ve itaat ederim.) [74]


    Ebu Zer (Medîne'den Rabze'ye) gitmeyi istemiş ve bunun için izin aldığını haber vermiştir. Bu isteği, insanların onun yanına gelerek toplanmaları ve onun üzerine varmalarından kaynaklanmıştır. Çünkü bir fitnenin çıkmasından korkuyordu ve kendisini onlardan koruyordu.


    İmâmlar ihtilâf ve fitneleri hissettiklerinde hemen önünü kesmeye ve kontrol altına almaya baş vururlar. Nitekim Hz. Ömer de böyle yapmıştır. Ömer Medîne'de bir grup sahâbeyi yanında tutmuş, onların Medîne'den çıkmalarını engellemiş, hatta, takvâ ve ilmi olmayanların onlardan etkilenmesini önlemek için,-hakkı olmadığı halde-herkese mubah olan elbise vb. şeyleri giymekten onları menetmişti.[75]


    Bu söylediklerimizi delîllendirebiliriz:


    Sa'd bin İbrahim babasından, Ömer bin Hattab'ın, Abdullah bin Abbas, Ebu Zer ve Ebu Derdâ'ya, "Ne diye Rasûlullah'dan habire hadîs rivâyet ediyorsunuz?"dediğini rivâyet etmektedir. Sa'd, "Tahmin ederim Ömer, ölünceye kadar onları Medîne'nin dışına bırakmadı" demektedir.[76]


    Malik de, "Ömer öldürülünceye kadar Ebu Hüreyre, Ebu Zer, İbn Mes'ud ve diğer bazı İbn Abbâsi Medîne'de tutmuş ve "Nedir Rasûlullah'dan rivâyet ettiğiniz bu hadîsler?"diyerek onları hadîs rivâyetinden menetmiştir.[77]


    Birisi, Osman kendisine kısâs uygulamadığını söylerse, ona şöyle cevap verilir: Osman, hiç kimsenin yapmadığı fedakarlığı yaptığı ve "İşte her iki ayağım, Allah'ın kitabında ayaklarımı kelepçeleyecek bir şey varsa buyurun kelepçeleyin"[78] dediği halde bu itiraz nasıl kabul edilir?"[79]


    İtiraz ve tenkitler, Hz. Osman'a yapıldığı gibi, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'e de yapılmıştır. Bunların ötesinde, vahyin gölgesinde yaşayan ve masum olan Hz. Peygamber'a ağır suçlamalar yapılmştır. Müellifimiz, buna da bir kaç örnek vermektedir:


    a. Ebu Nâil, Abdullah'tan şöyle rivâyet etmektedir: "Bir adam, Rasûlullah'ın bir mal bölüşümü için, "Bu hakkaniyet üzere olmadı" dedi. Ben durumu Rasûlullah'a bildirdiğimde çok fazla sinirlendi ve şöyle dedi: "Allah bize ve Musa'ya rahmet etsin. O'na bundan daha çok eziyet edildi, fakat sabretti."[80]


    b. Abdullah bin Amr bin As, bir adamın, ğanimet taksimi sırasında, Peygamberimize, "Ya Muhammed! âdil ol!" dediğini, Hz. Peygamber'ın da, "Yazıklar sana! Ben âdil değilsem kim âdil olur?"[81] şeklinde mukabelede bulunduğunu nakletmektedir


    Allah'ın takdîriyle Rasûlullah, cahillerin yersiz tavırlarıyla karşı karışıya kalır,emir ve davranışları onlar tarafından Allah'ın muradına aykırı bir şekilde yorumlanırdı. Durum, Peygamber hakkında böyle olunca, cahillerin Osman ve Fazîlette ondan sonra gelenlere karşı takınacakları tavır çok daha vahim olacağı açıktır."[82]


    Müellife katılmamak mümkün değildir. Cahiller, Rasûlullah'ı bile, haksız dağıtım yapmakla suçlarken, Osman'ı nasıl suçlamasınlardı? Halbuki gerçek olan, Hz. Osman'ın, özel malını Allah'ın yolunda harcadığı ve Ceyşü'l-Üsre'yi donattığıdır. [83]


    Şîâ, Hz. Osman'ı tenkit babında, "A'meş'in Huzeyfe'den rivâyet ettiği, "Ömer'in "hilâfetinden sonra ancak kibirle yüzünü çeviren, soysuz ve hakka sırtını çeviren kimseler gelecektir" rivâyetini delîl olarak gösteriyorlarsa onlara şöyle denilir: Siz bu hadîsle Ali ve Osman'ı töhmet altında bırakıyorsunuz. Ayrıca Şevkânî'nin Şu'be'den yaptığı rivâyet, A'meş'in rivâyetine muhaliftir. Şu'be ise A'meş'ten daha güvenilirdir. Çünkü A'meş'de bazen tedlîse rastlamak mümkündür. Şu'be'nin Huzeyfe'den yaptığı rivâyet şudur: Osman öldürüldüğünde Huzeyfe şöyle dedi: "Siz Osman'dan sonra ancak kibirle yüzünü çeviren, soysuz ve hakka sırtını çeviren kimseleri görürsünüz. Onlardan sonra gelenler ise daha da kötüdür"[84]


    3. 5. HZ. OSMAN'IN İSYÂNCILARLA GÖRÜŞMESİ

    Yukarıda zikredilen bu tepkiler, toplumun muhtelif kesimlerine yayılınca, durumu Hz. Osman'a bildirme gereğini duyan bazı kesimler, bir temsilci[85] seçerek Hz. Osman'a gönderdiler ve Hz. Osman'ın görevden çekilmesini istediler.[86]


    Bu vb. şikâyetlerin devâm etmesi üzerine Hz. Osman, hac mevsiminde, toplumdaki intikâlsuzluğu görüşmek üzere valileri Mekke'de toplantıya çağırdı.[87] Ancak bundan da sadra şifa bir netice çıkmadı.


    Hicretin 35. yılında Mısır, Kûfe ve Basra'dan 900 civarında bir grup, valilerinin görevden alınması talebiyle, Hz. Osman'a başvurmak üzere Medîne'ye geldi.[88] Hz. Osman onları kabul etti. Şikâyetleri görüşmek üzere bir araya geldiklerinde isyâncılar, "Bize bir mushaf getirin" dediler. Mushaf getirilince, Hz. Osman'a, "Bize yedince süre olan Yunus'u aç" dediler. Süreyi açtı ve "Deki, Allah'ın size indirdiği rızıktan.... "[89] âyetine kadar okudu. Ona, "Dur, koruma altına aldığın yeri Allah'tan izin alarak mı aldın, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsun?" dediler. Osman (r), "Âyetler şu şu hakkında nazil olmuştur. Koruluğa gelince, o benden önce "koruluk" haline getirilmişti. O zekâttan gelen develer içindir. Develerin sayısı artınca, ben de koru sahasını genişlettim" dedi. Onlar "devâm et" deyince Hz. Osman, onlara başka âyetler okudu, iniş sebeblerini anlattı. Sonuçta, ona karşı koyup intikam almak için gelenler, onun yaptığı açıklamalarla ikna olmuşlar; Mısır'dan gelenler de ondan râzı olarak geri dönmüşlerdi."[90] Hz. Osman, onlardan, "Müslümanların birliğini bozmamalarını ve İslâm cemaatından ayrılmamalarını emretti." Böylece râzı oldular ve onunla beraber Medîne'ye yöneldiler.


    Karşılıklı anlaşmaları ve Hz. Osman'ın taleblerini kabul etmesi[91] üzerine onlar geri döndüler. Ancak Mervân'a atfedilen mektup komplosu[92], onların tekrar yarı yoldan geri dönmelerine sebeb oldu.[93] Zira, Mısır heyeti memnun olarak dönerken, yolda kendilerine sataşan, bazen kendilerine katılan, bazen de kendilerinden ayrılan bir yolcuya rastladılar. Ona, "Hayrola, buralarda ne işin var?" dediler. "Ben Halîfe'nin elçisiyim. Mısır'a, valisinin yanına gidiyorum." dedi. Üstünü aradılar. Üzerinde Osman'ın (r) mührü bulunan ve Mısır valisine hitaben yazılan bir mektup buldular. Mektupta, "ya asılmaları, ya öldürülmeleri veya el ve ayaklarının kesilmesi" emrediliyordu. Tekrar Medîne'ye döndüler ve Osman'ın yanına giderek, "Hakkımızda şunları şunları yazan sen misin?" dediler. Osman, "Bunu açıklığa kavuşturmanın iki yolu var: "Ya (benim yazdığıma dair) Müslüman iki şahit getireceksiniz veya benim yazmadığıma, yazılmasından haberim olmadığına ve dikte ettirmediğime dair Allah'a yemin edeceğim. Takdîr edersiniz ki, başkası adına mektuplar yazılır, mühür kazılır" dedi. Buna rağmen Osman'ı abluka altına aldılar. Osman (r), onlara tavsiyelerde bulundu. Durum her tarafa yayıldı. Halk: " Eşter gelinceye kadar Emîru'l Mü'minîn'i bırakın " dedi ve Hz. Osman aleyhinde, "katil, birliği bozma ve hakları ihlal etme" gibi iddialardan hiçbiri isbat edilemediyse[94] de bırakmadılar ve ablukayı kaldırmadılar.


    3. 6. SAHÂBE'NİN İSYÂNCILARA KARŞI KOYUŞU


    Sahâbenin onu abluka altına alanları kınamadıkları iddialarına gelince, sahâbe, onları kınamaya ve onlara karşı savunma ve savaşmaya başladılar. Ancak isyâncılar, onun öldürüldüğünü açıklamadılar, tenkitlerini dile getirdiler. Bununla beraber halîfeleri ve emîrleri olan Osman'ın tavsıyeleri olmadan harekete geçemezlerdi. Osman ise onları hareketten menediyor ve kanın akmaması için onları kesin olarak engelliyordu. Yoksa onlara şiddetle karşı çıktılar.


    Karşı çıkanlardan bazıları şunlardır: Zeyd bin Sabit (v. 45/665)[95], Abdullah bin Selam (v. 43/663)[96] İbn Ömer (v. 73/692)[97] Ebu Hüreyre (v. 59/679)[98], Muğîre bin Şu'be (v. 50/670)[99], İbn Amir (v. 80/699)[100] ve diğerleri. Hasan bin Ali ise o gün yaralanmıştır.


    İbn Ömer, Osman'ın yanına girdiğini, beya'tini hatırlatarak yardım etmek istediğini, ancak Osman'ın, "Siz, bana verdiğiniz bey'atte hürsünüz ve bana yapacağınız yardımda mazursunuz (sıkıntıdasınız). Ben mazlum ve intikâllu bir şekilde Allah'a kavuşmak istiyorum" dediğini nakletmektedir.[101]


    Nafi', İbn Ömer'in o gün iki defa zırhını giydiğini anlatmaktadır.


    İbn Avn, Mahammmed'den rivâyet etmektedir: "Osman öldürüldüğünde evde 700 adam bulunuyordu. Hüseyn bin Ali, Abdullah bin Zübeyr bunlardandı. Muhammed, "Eğer Osman izin verseydi, isyâncıları Medîne'nin sınırları dışına çıkarıncaya kadar döverlerdi."[102] demektedir.


    Nafi' anlatmaktadır: Osman öldürüldüğünde İbn Ömer kılıcını kuşanmış vaziyette Osman'ın yanındaydı. Hüseyn bin Ali de öyle. Hatta Osman, öldürülmeleri endişesiyle bir şey yapmayacaklarına dair onlara yemin ettirdi.[103]


    Ebu Hureyre rivâyet etmektedir: "Osman muhasara edildiğinde kendisine, "Ey Mü'minlerin emîri, bugün savaş günüdür" dedim. "Ya Eba Hureyre! Beni ve bütün insanları öldümek istermisin?" dedi. "Hayır" dedim. "Onlardan bir adam öldürsen, bütün insanları öldürmüş gibi olursun" dedi.[104]


    Abdullah bin Zübeyr anlatır: Osman'a, "Ya Emîre'l-Mü'minîn, evde seninle güçlü bir grup vardır, onlardan daha azı ile Allah ğalibiyeti nâsîp edecektir. İzin ver onlarla savaşayım" dedim. "Allah hakkı için! Benim yüzümden hiç kimsenin kanının akmasını istemiyorum" dedi.[105]

    3. 7. HZ. OSMAN'IN ŞEHÎD EDİLMESİ

    Bazı İbn Abbâsin bütün çabalarına rağman Hz. Osman onlara, isyâncılarla savaşma izni vermedi. Böylece, "İslâm'da ictimaî nizama indirilmiş bu ilk büyük darbe,...zahiren maddî ihtişamı pek parlak görünen, fakat için için çürümekte olan böyle bir ümmetteki yer altı çalışmalarının bir gün su yüzüne çıkacağı ve Devlet Başkanı'nı öldürecek derecede kuvvet ve imkan bulacağı"[106] bir zemin buldu ve Hz. Osman öldürüldü.


    "Allah ona şehâdeti nâsîb etti. Fitne ve herhangi bir kargaşaya sebebiyet vermeden kendiliğinden önceki arkadaşlarına kavuştu. Kendisine karşı ayaklananlara ve zulum edenlere ilişmedi ve intikam almadı. Oysa intikam alacak güçte idi ve taraftarı vardı. Bütün bunları Rasûlullah'ın tavsiyelerine uymak, Allah'ın emri dışına çıkmamak ve şehâdete nâil olmak için yapmıştı. Eşter hazır olunca, "Hem onları, hem beni, hem sizleri aldatma endişesi vardır" dediyse ve bir daha onlara tavsiyelerde bulunduysa da herhangi bir yarar sağlamadı. İnsanlar üzerine yürüdü."[107]


    Şa'bî şunu nakleder: Mesrûk Eşter ile karşılaştı ve şöyle dedi: "Siz Osman'ı öldürdünüz!" Eşter: "Evet, öldürdük" dedi. Mesrûk: "Allah'a yemin ederim ki siz namazlı, oruçlu bir şahsiyeti öldürdünüz" dedi. Eşter Ammâr'a gidip Mesrûk'un söylediklerini anlattı. Ammâr Mesrûk'a gidip şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki Ammâr'a had uygulandı, Ebu Zer de sürüldü. Mer'a da koruluk haline getirildi. Sen de "Onu öldüren sizlersiniz" diyorsunuz.[108] Mesrûk, "Öyleyse intikam alacaksanız misliyle alınız. Fakat sabır gösterirseniz o daha hayırlıdır" [109] deyince Ammâr'a taş yutturmuş gibi oldu.[110]


    Osman (r)'ın muhasara altına alınması ve şehîd edilmesiРneticesinde ümmet birliği dağıldı, kılıçlar çekildi, kanlar aktı. Emniyetten sonra korku hâkim olup Müslümanlar bölük-pörçük oldu. Resülulah'ın haber verdiği ve "Allah, sizden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi"[111] âyetinin işaret ettiği gibi İslâm toplumu birbirine girdi.


    Hz. Osman'ın şehîd edilmesiyle Müslümanlar arasında fitne diye tanımlanan iç karışıklıklar iyiden iyiye derinleşmiş ve tarihte artık iç savaşların eksik olmadığı bir dönem başlamıştır. Tefrikalar, ihtilâflar ve bunların sonucunda savaşlar kimi haklı deNebîlecek gerekçelerle ortaya çıkmış olsa da sonuçta, çoğu zaman istenmeyen olaylar ve uygulamalar sosyal ve siyasal hayata egemen hale gelmiştir.[112] Hz. Osman dönemi, Emevî saltanatının temelinin atıldığı dönemdir.


    Neticede Hz. Osman'ın bütün iyi niyetine, Hz. Ali ve Muhâcirlerin ileri gelenlerinin bütün çabalarına rağmen Hz. Osman şehîd edildi.[113]


    Bu olayda Ensâr'ın suskun ve çekimser kaldığı görülmektedir. "Benî Saîde'de devlet başkanlığını Kurayş'a kaptıran bu kitle, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in, halîfe seçimine onları yaklaştırmamaları sebebiyle, Siyâsî hayattan adetâ tecrîd edilmişlerdi. Vilâyetin Kureyşleşmesi, Ensâr'ı kendi yurdunda ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürmüştü. Bu kırgınlığın izlerini, Hz. Osman'ın kuşatılması sırasında onlarda görmek mümkün olmaktadır. Genel olarak, Ensâr'ın bu işe karışmadığı görülmektedir."[114]


    Hz. Osman'ın şehîd edilmesiyle Müslümanlar arasında büyük bir fitne kapısı açıldı.[115]

    3. 8. SAHÂBE'NİN HZ. OSMAN'IN ÖLDÜRÜLMESİNE BAKIŞ AÇILARI

    Huzeyfe b. el-Yemânî

    Şîâ'nın ileri sürdüğü, "Şu'be'nin, Osman öldürüldüğünde Huzeyfe'nin, "Osman'dan sonra kibirle haktan yüz çeviren, soysuz, ve ödlek olanı göreceksiniz. Ödlek olan ise daha kötüdür" iddialarına Ebu Nua'ym şöyle cevap vermektedir: "Huzeyfe'nin, Rasûlullah'a isnâd ettiklerinin dışında, sözü hüccet olarak kabul etmeyi gerektirmez. Kendisinin söylediği sözde hata edebildiği gibi, doğru da söylemiş olabilir.

    Şâyet Rafizî ve alimlerinin rivâyet ettikleri, Huzeyfe ve Ammâr'ın, "Osman'ı kâfir olarak öldürdük, Talha onu kuşatanlar arasındaydı, Ali ve başkaları da öldürülmesine yardımcı oldu, insanlar onu rezil etti ve onu teslim aldı" vb. sözleri söyledikleri gibi Rafizîlerin saçmalıklarını delîl olarak ileri sürerse, onlara denilir ki:


    Siz Osman'ın kâfir olduğunu mu iddia ediyorsunuz? "Hayır" derlerse, "Osman'ın kâfir olduğunu" söyleyenlerin hatalı olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla, akrabalık ve ırkçılık damarıyla konuşanların delîlsiz sözlerine itibar edilmeyeceği ve başkasının böyle sözleri söylemeye daha fazla hak sahibi olduğu anlaşılır. Kaldı ki Hüzeyfe'nin sözü-şâyet söylemişse-şu iki husustan birine uymaktadır:


    a. Sözünde isâbet etmiştir. Bu durumda Osman'ın tekfîr edilmesi lazımdır.


    b. Huzeyfe sözünde hata etmiştir. Hata ise huccet olarak alınmaz.


    Şâyet kızgınlık halinde konuşanın sözünü, ırkçılık ve heyecanla söylemiş olduğunu varsayarak kabul etsek ve Osman'ın Fazîlet ve Müslümanlıktaki öncülüğünü, Müslümanların onu ittifak ve irâdeleriyle seçtiklerini reddetsek, Osman'ı öne çıkaran veya geriye atan bütün İbn Abbâsin Fazîletlerini de reddetmemiz gerekir. Zira hiç kimse, heyecan ve hatalardan masum değildir. Şair şöyle demiştir:


    "Her türlü kınanmaktan uzak kişiye bile, ben bir ğammaz bulurum


    Nitekim güzel, sataşandan mahrum olmamıştır."


    Hüzeyfe'nin keskin dilli olduğunun delîli şudur:


    Hüzeyfe, dilimin keskinliğinden Rasûlullah'a şikâyet ettim. "Neden istiğfâr etmiyorsun? Ben günde yüz defa Allah'a istiğfar ediyorum"[116] buyrduğunu nakletmektedir.


    "Osman bin Affan öldürüldüğünde,-eliyle işaret ederek-‘(fitneden) şöyle bir gedik açıldı ki dağlar kapatamaz"[117] diyen de Huzeyfe'dir.


    Talha b. Ubeydillah


    Talha'ya gelince, Hakîm bin Câbir, Talha'nın Cemel gününde şöyle dediğini rivâyet etmektedir: "Ey Rabbim! Şâyet Osman hakkında haksızlık ettiysek ve haksızlığımıza mazeret olacak bir şey bulamıyorsak, Ey Rabbim! Benden Osman râzı oluncaya kadar hakkını al."


    Sabah-akşam Aişe ile beraber Osman'ın katillerini lanetleyen Talha'nın onları kuşatanlar arasında olduğu iddiası nasıl kabul edilebilir? Ayrıca onlara, "Talha'nın, aksi doğru olan bir şeyi yapması doğru mudur?" diye sorulur.


    "Talha'nın yaptığı her şeyi hak ve doğrudur" derlerse onu, Rasûlullah'ın makamına yüceltmiş olurlar. Bu durumda onun Basra'ya gitmesi, Hicaz'dan çıkması, Medîne'den uzaklaşması ve Ali'ye bey'at etmemesi de hak ve doğru olur ki bunu hiç kimse söylemez. "Yaptıklarının bazıları doğru, bazıları yanlıştır" derlerse, bu durumda da, "sükûnet halinde söylediklerini delîl almak, ğazap halinde söylediklerini almaktan daha doğru olur. Şâyet Talha ile ilgili, fiil ve davranışlarında hata caiz olmayan Rasûlullah'ın Talha hakkındaki medih ve Fazîletlerine ilişkin sözlerine uysaydınız, hata yapabileceğini kabul ettiğiniz kişilere uymanızdan daha iyi olurdu" denir.[118]


    Ali b. Ebi Talib


    Ali'nin Osman ve onu öldürenler hakkında söylediklerine gelince:


    Ömer bin Zûdî, Ali bize hutbe okurken hutbesini kestiler. Ali sözüne devâm ederek, "Osman öldürüldüğü gün halîfe tayin edildim." Sonra onlara aslan ve öküzlerin bir arada yaşadıkları ormandaki darb-i meseli getirdiğini rivâyet etmektedir.[119]


    Şu da Ali'nin sözlerindendir: "Allah'ım! Osman'ın kanından beri olduğumu sana arzediyorum."[120]


    Muhammed bin Hatıb şunu anlatmaktadır: "Osaman'dan söz açıldı. Hasan bin Ali bin Ebi Talib şöyle dedi: "Ben size açıklayayım: Ali geldi ve şöyle dedi: "Osman, "iman edip salih ameller işleyenler üzerine, bundan böyle sakındıkları ve güzel işlere devâm ettikleri, sonra takvâ ve imanlarında kökleştikleri, daha sonra bu takvâ ile beraber güzel işlerle meşgul oldukları takdîrde, önceden (haram kılınmazdan evvel) tattıkları şeylerde, üzerlerine bir günah yoktur. Allah, iyilik yapanları sever."[121]lerdendi"[122]


    Kays bin Ubbad da, Ali'nin Cemel gününde şöyle dediğini rivâyet eder: "Allah'ım! Osman'ın kanından beri olduğumu sana arzediyorum. Osman'ın öldürüldüğü gün aklım uçtu, nefsim daraldı. Bey'at için bana geldiklerinde şöyle dedim: "Peygamber'ın hakkında, "Meleklerin kendisinden haya ettikleri kişiden haya etmeyeyim mi?" dediği bir adamı öldürenlerden bey'at almaktan Allah'tan utanırım. Ben, Osman'ın henüz defnedilmeyen öldürülmüş na'şı yerde dururken bey'at edilmekten Allah'tan haya ederim."[123]


    Ebu Ca'fer şöyle demektedir: "Osman öldürüldüğünde Ali, "Adama ne oldu?" dedi. "Öldürüldü" dediklerinde, "Kıyâmete kadar Allah onları kahretsin!" dedi.[124]


    Saîd b. Zeyd


    Kays da,[125] Saîd bin Zeyd'in [126] şöyle dediğini rivâyet eder: "Vallahi! İbn Affan'a yaptığınızdan dolayı birisi yerin dibine batsa bunu hakketmiş demektir."[127]


    Hz. Aişe


    Adiy bin el-Hiyâr rivâyet etmektedir: "Aişe'nin yanında Osman anıldığı zaman başörtüsü ıslanıncaya kadar ağlar ve şöyle derdi: "Osman için temenni ettiğim her şey başıma gelmiştir. Eğer onun öldürülmesini isteseydim öldürülürdüm."[128]


    Ebu'l-Esved, Talk bin Haşşâf'ın şöyle anlattığını rivâyet eder: "Osman'ın niçin öldürüldüğünü öğrenmek için Medîne'ye gittik. Medîne'ye varınca, Ali ailesi ile Hüseyn bin Ali ailesi ve bazı Mü'minlerin Anneleri (Ummehatu'l-Mu'minîn)'ne uğradık. Sonra Aişe'ye uğrayıp selam verdim. Selamımı aldıktan sonra, "Kimsiniz?" dedi. "Basra'lıyım" dedim. "Basra'dan kimlerdensiniz?" dedi. "Bekr bin Vâil ailesindenim" dedim. "Ebu Bekir bin Vâil'denmisiniz?" dedi. "Beni Kays bin Sa'lebe'denim" dedim. "Fülanlardanmısın?" dedi. "Ey Mü'minlerin Annesi! Mü'minlerin Emîri Osman niçin öldürüldü?" dedim. "Vallahi mazlum olarak öldürüldü. Allah katillerine lanet etsin, İbn Ebi Bekir'den hakkını alsın, evinde oturan Benî Temim'in gözünü çıkarsın, Benî Bedîl'in kanlarını zalâlet üzre akıtsın ve Eşter'e oklarından bir ok vursun! Vallahi! Her kavim, layık olduğunu bulmuştur" dedi.[129]


    İbn Abbâs


    Zuhdemu'l-Cerm, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: "Eğer insanlar Osman'ın intikamını almazlarsa, gökten yağan taşlarla recmedilirler."[130]


    3. 9. SAHÂBE HAKKINDA TAKINILMASI GEREKEN TAVIR


    Bu hadîsler, herhangi bir sahâbenin Osman'a karşı çıkmadığını göstermektedir. Birisi, "şu kadar sahâbî Osman hakkında ileri-geri konuşmuştur" derse, "biz de öyle diyoruz" deriz. Ancak Allah ve Rasûlü'nün kendi, Ebu Bekir ve Ömer çağında Fazîletlerini belittiği, ileri gelen ve cennetle müjdelenen sahâbenin, öncülüğüne, İmâmetine ittifak ettiği Osman'ın büyüklüğü, yoruma mahal bırakmayacak şekilde açıktır.[131]


    Hz. Osman'ın tamamen hatadan beri olduğunu savunmak da doğru değildir. Bir insan olarak onlardan da bazı hataların Sâdır olduğu gâyet tabiidir. Rasûlullah'ın cennetle müjdelediği sahâbe, bütün yönlerden değil, sadece Peygamberimiz'ın, kendileri için şehadatte bulunduğu konularda arınmışlardır. Osman hakkında ileri-geri konuşan kimse, iddiasını ispat etmedikçe hatalı konumdadır.


    Uygun olan, Allah'ın sahâbeyi tanımladığı şekilde onları tanımamızdır. Allah Kitabı'nda Peygamberi ve seçtiklerinin durumundan bize haber verir ve onlara yaptıkları bazı hataları nisbet eder. Şöyleki: "Adem Rabbine âsî olup yolunu şaşırdı."[132] "Andolsun ki kadın ona meyletti. O da kadına meyletmişti" [133] "Musa da ötekine, bir yumruk vurup ölümüne sebeb oldu."[134] "..Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secedeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi."[135] "Sonra bu tutumundan ötürü onu bağışladık." [136] "Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar."[137] Böylece Allah, onların hidâyet yoluna tabi olmamızı ve onlara nisbet ettiği zelle kabilinden hatalardan söz etmememizi bize öğretmiştir. Biz de, Allah'ın peygamberlerine tabi olanların ve ashâbının ancak iyiliklerini söyler, olan birtakım hatalarından söz etmeyiz.[138]


    Muğîre bin Şu'be rivâyet etmektedir: "Nebî her iki ayağı veya bacağı şişinceye dek namaz kılardı. O'na, "Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamadı mı?" şeklinde itirazda bulunulduğunda şöyle derdi: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" [139]


    Yüce Allah, Hz. Peygamber için şöyle buyurmuştur: "Allah seni affetsin. Onlara niçin izin verdin?"[140] Allah sahâbe ile ilgili de şöyle buyurur: "(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti

  6. Hazreti Ali

    4. 1. Kimligi

    Ali b. Ebi Talip b. Abdilmuttalip b. Hâşim el-Kuraşî el-Haşimî. Künyesi Ebu'l-Hasan'dır. İlim erbâbının çoğuna göre ilk Müslümanlardandır. En sahîh rivâyete göre Hicret'ten on sene önce doğdu. Rasûlullah @'ın kucağında doğdu ve ondan hiç ayrılmadı.Tebuk dışında Rasûlullah @ ile beraber bütün gazvelere katıldı. Hicrî 40, Ramazannn 17. gecesinde Abdurrahman b Mülcem tarafından şehîd edildi. 3 yl 9 ay 15 gün halîfelik yaptı. İslâm tarihinde o günden bu yana önemli bir yer tutmuştur.[1]



    4. 2. HZ. OSMAN'IN ÖLDÜRÜLMESİNDEN SONRA MÜSLÜMANLARIN DURUMU



    Hz. Osman'ın öldürüldüğü sırada Müslümanlar, Hz. Ebu Bekir'in halîfe seçilmesinden beri hiç karşılaşmadıkları iki önemli mesele ile karşılaştılar; bunların biri bizzat halîfelikle, diğeri sistemin oturması ile ilgili bulunuyordu. Birinci konuyla ilgili olan sorun halîfenin kim olması gerektiği ve onu iktidâra getirmenin yolu hakkında elde mevcut bir çözümün bulunmamasıydı. İkinci sorun ise, Müslümanları senelerce yöneten bir halîfe öldürülmüş bulunuyordu. Onun kanının, adâleti Şîâr edinmiş bir sistemin en hassas biçimde üzerinde durduğu haksız yere cana kıyma ya da yeryüzünde fesâd çıkarma amacıyla gerçekleştirilmiş bir cinâyetin faillerinin bulunup cezalandılmasının sağlanması konusunda tüm Müslümanlara Allah tarafından verilmiş olan görev gereği, yerde kalmaması gerekiyordu.[2]

    Hz. Peygamberin son dönemlerinde hızla gelişmekte olan futûhât bütün hızıyla her üç halîfesi'nin başta bulunduğu sıralarda da devâm etmişti. Müslümanlar cihâd edimini sırf birtakım toprakları fethedip oraların gelirinden yararlanmak ve ora halklarının egemenliğini ellerine geçirmek için ortaya koymuş değillerdi. Onların, bunların ötelerine uzanan amaçları vardı. İnsanlı kelimenin en kapsamlı anlamıyla ıslah atme çabası içinde bulunuyorlardı. İnanç sistemi, Ahlak ilkeleri, değer yargıları, adâlete dayanan bir siyasal yönetim, insanların insanca aşayabilecekleri bir sosyal ve kültürel ortam onların gerçekleştirmek istediklerinin sadece birkaçıydı.

    Genel olarak Müslümanlar bu mücadele ortamında bulunurken Hz. Osman, her üç halîfeye bey'at etmiş bulunan ve çoğunluğunu Muhâcir ve Ensâr'ın oluşturduğu ideal toplumun mayası konumunda bulunan kitle tarafından değil; kahir ekseriyetini Basra, Kûfe ve Mısır kışlalarında bulunan insanların meydana getirdiği, bunların yanında kimi A'rab ve onlara lojistik destek sağlayan bazı Ensâr'a mensup gençlerin de içinde bulunduğu bir guruh tarafından öldürülmüştü.[3]

    Bu olayların öldürme ile sonuçlanmasına kadar sözü edilen Ensâr ve Muhâcir kesimden insanlar üç farklı tutum içinde bulunmuşlardı. Bir kısmı gidişatın iyi olmadığını görüyor, ıslah etmeye çalışıyor; ancak ihmâ ve elinden geleni ardına koyduklarından değil, sırf sayılmadıkları ve güçleri yetmediği için susmayı yeğliyordu. Diğer bir kesim ise, bu olayları hadîslerde söz konusu edilen fitne ile özdeşleştiriyor, işin mahiyeti kendilerine karışık geldiğinden evlerine kapanmayı ya da Medîne'yi terketmeyi seçiyordu. Üçüncü kesim ise, Hz. Osman ve hasımlarının arasını bulmaya çalışıyor, gerektiğinde halîfeye ve hasımlarına uygun dille öğütlerde bulunuyor ve aralarındaki meselenin şiddete dönüşmeden çözülmesi için bütün gücünü harcıyordu. [4]

    Hz. Osman'ın beklenmeyen biçimde öldürülmesi, söz konusu edilen herkesi şoke etti. Ellerinde halîfenin seçilmesini gösteren bir prosedür bulunmadığından Hz. Ömer'in halîfe adaylarına ilişkin Vasiyetini öne çıkararak bu şûrada yer almış bulunan şahsiyetleri aradılar. Hz. Abdurrahman bin Avf vefât etmiş; Hz. Osman ise öldürülmüş bulunuyordu. Sa'd bin Ebi Vakkâs bu olayların başladığı sürecin başında fitne'den kaçınma ve köşesine çekilmeyi tercîh ettiğinden geriye sadece Zübeyr bin el-Avvam, Talha bin Ubeydillah ve Ali bin Ebi Talib kalmıştı.[5] Öte yandan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, hatta Hz. Osman'ı halîfe olarak seçmiş bulunan Muhâcir ve Ensâr kitlesi de işin başındaki konumunda değildi. Ridde Savaşları'nda, İran ve Bizans’la yapılan savaşlarda bunların çoğu şehîd düşmüş bulunuyordu. Pek çoğu da fethedilen ülkelerin ve bölgelerin ıslah, eğitim ve yönetim işlerini yürüttüğünden Medîne dışında bulunuyordu.[6]

    Bu sırada Müslüman Bölgelerin ve halîfeliğe aday konumunda bulunan şahsiyetlerin eğilimlerine de göz atmakta yarar vardır. Bu bağlamda Mısır'ın genel eğiliminin Hz. Ali'den yana olduğu, Basra halkının genelde Talha'dan, Kufe halkının ise genelde Zübeyr'in tarafına bir eğilim gösterdiği kaydedilmektedir. Muhâcir ve Ensâr'ın yurdu olan Mekke ve Medîne'nin kimin halîfe olacağı konusunda bu şahsiyetlerden birini özellikle tercîh ettiklerine ilişkin bir eğilimlerinin olduğu bilinmemektedir.

    Halîfelik için aday konumunda bulunan kişilerin Hz. Osman konusunda kimi farklı eğilimlerinin olduğu da göz ardı edilmemelidir. Söz gelimi, Hz. Ali, fitne ve ihtilal diye tanımlanabilecek olan bu olayda insanları, gücünün yettiği ölçüde ve son aşamaya kadar ıslah için çaba sarfetmiş, aralarını bulmak amacıyla defalarca her iki tarafa gidip gelmiştir. Önce İhtilalcılara yaptıklarının yanlış ve gayr-i meşru olduğunu, Medîne Halkını ve halîfeliğin merkezini bu şekilde işgâl etmenin doğru olmadığını kavratmaya çalışmış, bunda etkili olamadığını görünce hiç olmazsa Hz. Osman'a ilişmemelerini sağlamaya gayret etmiş ama neticede olay çoğu ihtilalcının da beklemediği bir şekilde sonuçlanmıştır.

    Hz. Zübeyr'in İhtilalcılara karşı ne etkili bir biçimde mücadele ettiği, ne de kale alınabilecek derecede onları bu işe teşvik ettiği söylenebîlir. Genel tutumu tahlil edildiğinde, gönlünün İhtilalcılarla beraber olduğu söylenebîlirse de, işin bu dereceye vardırılabileceğini önceden kestiremediği anlaşılmaktadır.

    İhtilalcılara karşı duyduğu eğilimini gizlemeye gerek duymayan Hz. Talha'nın, zaman zaman onları teşvik ettiği ve bu işten kendi payına bir şeyler düşündüğü ilgili kayıtlardan anlaşılmaktadır. Hz. Osman'ın gizli-açık ondan şikâyet ettiği ve bunun için özellikle Hz. Ali'den yardım beklediği; Hz. Ali'nin de onun bu beklentilerine olumlu cevap verdiği, bunun için Hz. Talha ile görüşmeye gittiğinde onun yanıѮda İhtilalcılardan olan büyük bir kalabalıkla karşılaştığı; onu bu tutumundan vaz geçirmeye çalıştığı, başaramadığını görünce önemli bir tenkit aracı olarak ele alınan Hazine'yi açıp insanlar arasında paylaştığı ve ancak bu şekilde onun etrafında bulunanları dağıtabildiği, ayrıca Hz. Osman'ın Hz. Ali tarafından bu konuda izlenen siyaseti takdîr ettiği bilinmektedir.[7]

    İşin nereye varacağını önceden kestirebilme yeteneğinden yoksun bir kitlenin başlattığı bir hareket olarak Fitne olayları, eyleme liderlik etme konumunda bulunan pek çok kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir biçimde sonuçlandığında, İhtilal'in önde gelen liderlerinden olup el-Gafikî diye bilinen kişi Medîne'yi ancak birkaç gün idâre edebilmiş ve bu işi sonuna kadar götüremeyeceğini kısa zamanda anlamıştır. Öte yandan İhtilalcılar, Müslümanların özellikle Hz. Osman'ın amca oğlu olan ve Şam Bölgesinde öteden beri dirâyetli bir vali ve politika adamı olmasının yanında, güçlü bir düzenli orduya sahip bulunan Muâviye'nin yakalarını kolay biçimde bırakmayacağını da hesap etmiyor değillerdi. Bu nedenle Muhâcir ve Ensâr'ı yanlarına almanın acil bir ihtiyaç ve kaçınılmaz bir şart olduğunu anladıklarından, öte yandan kendilerinin tüm Müslümanlara İmâm olma vasıflarına sahip gibi bir özelliklerinin de bulunmadığını kavramış bulunduklarından, onların en kısa zamanda bir Halîfe seçmelerini istiyor ve bu konuda etkili ve yetkili kimi görürlerse bunun için çalışmasını istiyorlardı. Neticede herkes bu konuda ikna olmuş bulunmasına rağmen, sözü edilen Halîfe adaylarının her üçü de bu görevi almaktan kaçınıyor ve Halîfe olmaya râzı edilemiyordu. Durumun kötüye gitiğini gören Hz. Ali, Muhâcir ve Ensâr'ın ısrârı ve ehliyetli kimselerin teşvikiyle, bu görevi alabildiğine olağan-dışı şartlarda kabul etmekten başka çaresi olmadığını anlayınca, Bey'at için oturmaya râzı oldu ve Şam dışarıda tutulduğunda bütün Bölgeler ve yine birkaç kişi dışarıda tutulduğunda herkes tarafından Halîfe olarak kabul gördü ve ona bey'at edildi.[8]



    4.3. HZ. ALİ'NİN KİŞİLİĞİ VE İSLÂM'IN GELİŞİM SÜRECİNDEKİ YERİ



    Hz. Peygamber'in amca oğlu, insanların Hadîce'den sonra İslâm’a ilk koşanı, Peygamberle beraber ilk namaz kılan adam, peygamberlik hayatı öncesi hayatında Peygamberin evinde ve onun eğitimden geçen bir şahsiyet olarak Hz. Ali, Risâletin başladığı günlerde henüz yeni on yaşını doldurmuş bulunuyordu.[9] Onun İslâm’ın gelişim süreci içinde yetiştiği rahatlıkla söylenebilir. Hz. Peygamber onu çok seviyor yine onu takdîr ediyordu. Hicret ettiği sırada yanında bulunan emanetleri sahiplerine vermesi için onu yerine bırakmış,[10] Kureyşin kendisine suikast düzenlediği gecede onun kendi yatağına yatmasını istemiş, o da bu görevi tereddütsüz yerine getirmiştir. Hicret ettikten sonra Peygamber, kızı Fatıma'yı onunla evlendirmiştir. Hz. Ali Rasûlullah'ın bulunduğu bütün savaşlara katılmış, en zor anlarda onun sancağını taşımıştır.[11] Özellikle Hayber fethinde: "Bu sancağı yarın Allah'ı ve Rasûlunu seven ve kendisini Allah'ın ve Rasûlünün sevdiği bir adama vereceğim" buyurmuş ve sabahleyin bu sancağı Hz. Ali'ye taşıttırmıştır. Tebük seferinde, "Senin bana karşı konumun Hz. Harun'un Hz. Musa'ya karşı konumu gibidir." Vedâ haccı dönüş yolunda Müslümanlara: "Ben kimin mevlâsıysam Ali de onun mevlâsıdır. Allah'ın ona dost olana dost ol düşman olana da düşman ol" buyurduğu kişidir. Hz. Ömer, onun ilmini ve derin İslâmî kavrayışını en iyi takdîr edenlerden biridir. "Bizim en iyi yargıcımız Ali'dir" demesinin yanında, pratik uygulamalarda karşılaştığı yargı ve hukuk sorunlarında sürekli ona baş vurmuştur. Onu Şûra'ya seçtiğinde: "Eğer Ali'yi seçerlerse o, kendilerini doğru yolda idâre edecektir" demiştir. Hz. Ali'nin hak konusundaki tavizsizliğini, ona bağlılığını, Hakkı teslim etmeyenlere veya ona teslim olmayanlara karşı sertliğini en iyi takdîr eden de yine Hz. Ömer'dir.[12] Olumsuz şartlarına rağmen Hz. Ali, Allah'a samimi imanı, Dinin gelişimi ve derin biçimde topluma ve gönüllere hâkim olması için gereken çabası, Hakkı egemen kılma konusundaki azmi, küçük-büyük demeden İslâm'ın herhangi bir konusunda en ufak bir sapma ya da taraflı davranmaya izin vermeden Sıratı Müstakîm üzere yürümeye karşı gösteriği hassâsîyeti her uygulamasıyla ortaya koymaya çalışmıştır. Sadece Hakkı görmüş, ondan başkasına itibar etmemiş, onun için verdiği mücadelenin sonucunu, bu konuda başarılı veya başarısız olacağını, yolun sonunda ölüm dahi olsa, düşünmemiş, yol boyunca ve yolun sonunda Allah rızsasının elde edilmiş olmasını yeterli görmüştür.[13]

    Hz. Ali'nin pek çok tarihçi ve ilgili müellif tarafından ortaya konan kişiliğine ilişkin birçok özellikten burada söz etmek mümkündür. Onun kalbi, vicdanı, lisanı, aklı, olayları ve meseleleri tahlili, takvâsı, zühdü ve ibadet hayatı çoğu zaman betimlenemeyecek derecelere varmıştır.[14]

    Hz. Ali ile ilgili olarak Ebu Nuaym'ın tespit ettikleri şöyle özetlenebîlir:

    İbn Abbâs ihtilâfa düşünce Ali, ilk hicret eden, ilk Müslüman olanlar, din için yardım ve gayret gösterenlerdendir ki, ümmet, din ve dünyadaki Fazîletlerinden ötürü onları ön plana çıkardı. Cennetle müjdeleyip vefât eden Hz. Peygamber @'ın onlardan râzı olduğu ve iş başına gelmede öncelikleri olan kimseler hakkında hiç kimse tartışıp ihtilâf etmiyor. Sağ kalanlar ise hilâfeti Hz. Ali'ye verdi. Hz. Ali'nin Ümmetin en kamil olanlarından, ilk Müslümanlardan olduğu, Fazîlet ve ilimde üstün olduğu, büyük gazvelere katıldığı, Allah ve Rasûlü'nün sevdiği, onun Allah ve Rasûlü'nü sevdiği, mü'minlerin sevdiği, münafıkların buğz ettiği Ali'nin bu Fazîletlerini kimse inkâr etmiyor. Rasûlullah @'ın arkadaşlarından onun (Fazîlette) önüne geçenler ondan birşey eksiltmez, aksine onları, nefsine Fazîletlerinden dolayı önüne geçirmesiyle daha da yücelmiştir. Çünkü Fazîlette üstünlük enbiyâ ve peygamberlerde de vardır: "Bu peygamberlerin bir kısmını kendilerine verilen özelliklerle diğerlerinden üstün kıldı."[15]

    Bu üstünlük, bazılarını diğerlerinden daha küçük düşürdüğü demek değildir. Bütün peygamberler Allah'ın seçkin kulları ve mahlukatın en hayırlılarıdır.

    Ali şehîd, yol gösterici ve hidâyet önderi olarak vefât edinceye kadar Rasûlullah @ ve ashâbının yolundan giderek âdil, zahid olarak Müslümanların başına geçti ve net şekilde onları sırat-ı müstakim (doğru yol)da idâre etti.[16]



    4. 4. HALKIN HZ. ALİ'NİN HALÎFELİĞİNE İLİŞKİN TUTUMU



    Hz. Ali, şartların zorlaştığı bir dönemde Halîfe olmuştur. Müslüman toplumun içinde bir çok fitnenin kaynadığı, insanların birbirlerine karşı güven ve bağlılıklarını yitirdiği, haklarında kendilerini kötü düşüncelere kaptırdığı bir ortamda göreve çağırılmıştır.[17] Şüphesiz insanlar temel yapı itibarı ile her zaman aynıdır. Zaman onların ana özellikleri üzerinde önemli bir etkiye sahip değildir. Onların seçkinleri olan iyileri hem yoksulluk ve sıkıntı döneminde hem de bolluk döneminde ve rahatlık zamanında birbiriyle özdeş tutum ve tavırlar içinde hareket ederler. Kötüleri de zor dönemde kötü oldukları gibi nimet içinde yüzerken de içlerindeki kötülükleri yansıtan davranışları sergilemekten geri durmazlar. Nitekim Rasûlullah: "İnsanlar topraktaki madenler gibidirler. Onların cahiliyede iyi olanları islâmda da iyi olanlarıdır"[18] buyurmuştur. Bununla beraber Müslümanlar Allah'a ve Rasûlu'ne bağlılık ve onlar tarafından gösterilen yolu izleme açısından aynı derecede değillerdir. Rasûlullah @'la beraber yaşayan sahâbenin hepsi imanının sağlamlığı ve yakîninin gücü bakımından bir değildir. Onların içinde münâfıklar bile barınabilmişlerdir. İşte bu açıdan Hz. Ali'nin halîfelik yaptığı dönemin insanları, öncekilerin dönemindeki insanlardan farklı birtakım hususiyetlere sahiptir. Doğal olarak halîfeliği de kimi farklı özellikler göstermektedir.[19] Hz. Ali'nin Halîfeliği en azından çok önemli bir sorunla başlamıştır. Zira kendisinden önceki Halîfe, İhtilalciler tarafından öldürülmüştür. Bu İhtilalciler arasında adı geçenlerden ve Hz. Osman'a karşı düzenlenen suikastin baş aktörlerinden biri de Birinci Halîfe Hz. Ebu Bekir'in oğlu, Müminlerin Annesi Hz. Aişe'nin kardeşi ve Hz. Ali'nin Hz. Ebu Bekir'in vefâtından sonra annesiyle evlendiği Muhammed bin Ebi Bekir'di.[20] Takdîri İlahİnin bir tecellisi olarak Üçüncü Halîfe Hz. Osman'ın Halîfeliği de böylesi bir sorunla başlamıştır. İkinci Halîfe Hz. Ömer'in oğlu Ubeydullah bin Ömer, Fars İmparatorluğunun önde gelen prenslerinden olan Hürmüzân'ı babasının öldürülmesi için kimi planlar yaptığı ve bunun için bazı adamlarını kullandığı gerekçesiyle, ancak sağlıklı bir tahkik, güçlü bir delîl ve bağımsız bir mahkeme kararı olmadan öldürmüştü. Bu olay Hz. Osman'ı ilk icraât olarak İkinci Halîfe'nin oğlunu öldürmekten doğacak rahatsızlık ve farklı görüşler nedeniyle nasıl zor durumda bırakılmışsa, Birinci Halîfe'nin oğlu tarafından işlendiği söylenen bu cinâyet de Hz. Ali'yi o denli uğraştırmıştır. Üçüncü Halîfe bu paradoksu maktulun kanını talep eden bir yakını olmadığı ve bu durumda kendisinin onun velîsi konumunda bulunduğu dolayısıyla katili affetme yetkisi bulunduğu kanısından hareketle çözüme kavuşturmuşken; Hz. Ali'nin karşılaştığı durum daha karmaşık bulunuyordu. Bir kere öldürülen insanların sosyal ve siyasal konumları farklıydı. Öte yandan Hz. Osman'ın kanını talep eden akrabaları hem toplumda hem de yönetimde önemli bir fonksiyona sahip bulunuyorlardı. Doğal olarak Hz. Ali'nin ilk icraâtı olarak Dinin, bu öldürülen İmâm ve onu öldürenler hakkındaki hükmünün ortaya konması ve geciktirilmeden uygulanması gerekiyordu. Bu İmâm, eğer zâlim olarak öldürülmüş bulunuyor idiyse, katillerinin kısâsına ve cezalandırılmasına gerek yoktu; yok eğer mazlum olarak öldürülmüşse, yeni İmâm'ın bu katilleri yakalatıp onlara gereken kısâs hükmünü tatbik etmesi gerekiyordu. Muhâcir ve Ensâr olarak Ashâbın kahir ekseriyeti onun mazlum olarak öldürüldüğüne ve katillerinin yakalanıp cezalandırılması gerektiğine inanıyor ve Hz. Ali'den bu yönde bir icraât bekliyordu. Hz. Ali de onlara katılıyordu; doğru söylüyorlardı, ancak gözlerinden kaçan bir gerçeklik vardı. Bey'at'ın sağladığı güç ve iktidâr teorik anlamda ona geçmişti, fakat pratikte Medîne'yi askerî güçle ellerinde tutan İhtilalcilerdi. Bu anlamda güç ne Halîfede, ne de Peygamber @'ın Ashâbındaydı. Onlar ancak temkinli hareket etmek ve zamanla gerçek iktidârı ele geçirerek kendilerinden beklenen icraâtı yapabilirlerdi; Hz. Ali'nin bu konuda anlattığı ve izlediği siyaset buydu. Ashâb da durumu bizzat yaşadığı için ona hak veriyordu.[21]

    Hz. Osman'ın öldürülmesinden beş veya sekiz gün sonra Halîfe seçilen Hz. Ali'ye özellikle Halîfe adayı olarak görülen Hz. Talha ve Hz. Zübeyr Bey'at etmeye yanaşmamışlardır. Sa'd bin Ebi Vakkâs ve Abdullah bin Ömer de bu olaylarda sürekli tarafsız oldukları ve Fitne olaylarına karışmak istemediklerinden ona beyat etmekten imtina etmişlerdir. Hz. Ali bu son iki sahâbî gibi niyeti gerçekten bu olan kimselerin üzerine varmamış ve onları kendi hallerine bırakmıştır. Ancak ilk ikisinin olayların akışı içindeki tutumlarını bildiğinden onların mutlaka Bey'at etmeleri gerektiğini ifade etmiş ve bunun için çalışmıştır.[22] Bu çaba sonucunda her ikisinin de gönül rızası ve isteyerek olmasa da bey’t etmeleri sağlanmıştır.[23]

    Ana hatlarıyla belirtmek gerekirse, insanlar Hz. Ali'nin Halîfeliğini önceki Halîfelerin Halîfeliğini karşıladıkları gibi gönül rızası, sevinç ve mutluluk dolu, vicdan rahatlığı, büyük emeller ve çaplı beklentiler içinde bulundukları bir ruh haliyle karşılamamışlardır. Bu psikolojik durumun ve/veya sosyal psikolojinin asıl sebebi, Hz. Ali ve onun şahsiyetine karşı duyulan kuşkular ve endişelerden çok, günün gelişen olaylarının/kaos, belirsizlik, şiddet ve terörün toplumun vicdanı ve iç dünyası üzerinde meydana getirdiği olumsuz ortamdan besleniyordu. İkinci Halîfe, gerçek anlamda bir adâlet sisteminin muktedir bir yöneticisi olarak kimi zaman sert, sıkı ve tuttuğunu koparan bir kişilikle tanımlanırken, Üçüncü Halîfe daha çok yumuşaklık, bir anlamda nispeten gevşek ve kolaylaştırma taraftarı bir kimlikle öne çıkarılmıştır. Hz. Ali'nin kendisinden bir önceki Halîfenin siyasetine yakın bir yol izleyeceği, kimseye Hazineden bol miktarda bağış yapmayacağı, yönetim işlerini sıkı bir denetime tabi tutacağı düşünüldüğünden onun gelişi bu açıdan da pek rağbet görmemiştir denebilir.

    Hac'da Hz. Osman'ın İhtilalcilere ilişkin beyânatını halka duyuran Abdullah bin Abbas, Hz. Osman'ın bir anlamda savunması niteliği de taşıyan mektubunun içeriğini açıklarken, onun zulüm ve haksızlık sayılabilecek uygulamalardan ve özellikle zorbalıkla tanımlanabilecek hiçbir uygulama yapmadığını da ifade etmeye çalışmış, İhtilalcilerin Allah'ın emrine muhalif hareket ettiklerini ve Halîfeye haksız yere baş kaldırdıklarını da temellendirmeye gayret etmiştir.[24] Bir kaos içinde dağılan Hacılar, gittikleri bölgelere de bu güvensiz ve umutsuz atmosferi doğal olarak taşımışlardır. Öte yandan, İhtilalciler hala Medîne'yi kuşatma altında tutuyor, Yeni Halîfe ile ona Bey’at etmiş bulunan Muhâcir ve Ensâr onların elinde esîr konumunda bulunuyorlardı. Bunun en açık örneği herkes tarafından şiddetle arzu edilmesine rağmen Hz. Osman'ın katillerinin bulunup cezalandırılamamış olmasıdır. Bu psikolojinin önemli bir sebebi de Müslümanların, Hz. Osman tarafından atanmış bulunan yöneticilerin, en azından onlardan bir kesimin özellikle Hz. Ömer döneminden beri Şam Bölgesinde düzenli bir idâre ve yönetim kadrosu oluşturmuş bulunan Ebu Süfyan'ın oğlu ve Hz. Osman'ın akrabası olan Muâviye'nin bu olay nedeniyle Yeni Halîfeye zorluk çıkaracakları ve onun otoriteyi ele geçirememesi için onunla mücadele edeceklerini biliyor olmalarıdır. Yanı sıra, Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında kökleri derin mâziye uzanan rekâbet ve sürtüşmelerin tekrar canlanma ortamı bulmasından da endişe ediliyordu. Zira Haşimî bir Halîfe ile Emevî bir Emîr rahatlık ve uyum içinde çalışamayabilirlerdi.[25]



    4. 5. HAŞİMOĞULLARININ HALÎFELİĞE İLİŞKİN ANLAYIŞI



    Hz. Peygamber @'ın vefât ettiği hastalığında İbn Abbâs'ın, Hz. Ali'nin elinden tutarak: "Rasûlullah @'ın yanına girip hilâfet konusunu kendisine soralım" demesi, Haşimoğuları'nın, halîfelik konusunu eskiden beri düşündüklerini göstermektedir. Haşimoğuları'nın hilaefete bakış açılarını Hz. Ali şöyle anlatmaktadır: "Ali Basra'ya gelince, İbn el-Kevva ile Kays b. Ubad yanına giderek, "İzlediğin bu yol nedir, ümmetin başına geçiyor ve ümmeti birbirine kırdırıyorsun? Yoksa Rasûlullah @'dan sana bir ahid (hilâfeti sana tevdi etme sözü) mü var? Sen güvenilir ve duyduğunu aktarmada emîn birisin, bize anlat" dediler. Ali, "Rasûlullah @'ın bana herhangi bir ahdi yoktur. Vallahi ben onu ilk tasdîk eden iken, onun adına ilk yalan söyleyen olmayacağım. Eğer Rasûlullah @'dan bana bir ahit olsaydı, Benî Teym b. Murra'nın kardeşi ile Ömer b. Hattab'ın Rasûlullah @'ın minberine çıkmalarına izin vermez ve bürdemden başka yanımda kimseyi bulmasaydım bile onlarla savaşırdım. Rasûlullah @ öldürülmedi ve âniden de ölmedi. Hastalığı birkaç gün ve gece sürdü. Müezzin ona gelir ve namaza çağırırdı. O, sahip olduğum değeri bildiği halde, namazı kıldırmak için Ebu Bekir'i görevlendirirdi. Hanımlarından birisi, ona Ebu Bekir'den başka birisini tavsıye edince sinirlendi ve "Siz Yusuf''u sıkıntıya düşürenlerin arkadaşlarısınız, Ebu Bekir'e söyleyiniz namazı kıldırsın" dedi. Rasûlullah @ vefât edince biz durumu değerlendirdik ve Allah Peygamberi'nin dinimiz için seçtiğini biz de dünyamız için seçtik. Namaz dinin esası, başı ve temelidir. Ebu Bekir'e bey'at ettik ve o buna layıktı. hilâfeti konusunda iki kişi ihtilâfa düşmedi ve ona bey'atten geri kalmadı. Ben Ebu Bekir'e layık olduğu değeri verdim, ona itaat ettim, ordusunda savaşlara katıldım. Bana verdiği görevleri üstlendim, savaşa gönderdiğinde gittim ve önünde sopamla hadleri uyguladım. O vefât edince görevi Ömer üstlendi. O da arkadaşının yolundan gitti....O da vefât edince, hilâfet işini altı kişilik şûraya bıraktı. Şûra ehli toplanınca, kimseyi bana tercîh edeceklerini sanmıyordum, ancak Abdurrahman b. Avf, seçilene itaat edeceğimize dair bizden söz aldı ve Osman b. Affan'ın elinden tutarak onu seçti. Durumumu değerlendirince gördüm ki, itaat etmem, bey'at almamdan daha önemlidir. Hakkım olanın başkasına verildiğini gördüm. Yine de Osman'a bey'at ettik. Gereği neyse yaptım ve ona da itaat ettim...Osman öldürülülünce durumu tekrar değerlendirdim ve gördüm ki, Rasûlullah @'ın tavsıyelerine uygun seçilen iki halîfesi gitmiştir, kendisine görev verilen de öldürülmüştür. Haremeyn ehli ile bu iki Şehir (Basra ile Kûfe) halkı bana bey'at etti. Bu durumda da, benim gibi ehil olmayanların, benim gibi Rasûlullah @'a yakın olmayanların, benim gibi alim olmayanların, benim gibi ilk Müslümanlardan olmayanların ileri atıldıklarını gördüm. Ben hilâfete Osman'dan daha fazla hak sahibiydim."[26]

    Görüldüğü gibi Haşimoğulları, hilâfeti kendi hakları olarak görmektedir. Özellikle Hz. Abbas'ın, Hz. Peygamber'in vefâtından önce konuyu gündeme getirmesi ve bu konu üzerinde israrla durması ancak Hz. Ali'yi iknâ etmeye muvaffak olamaması bunu göstermektedir.[27] Yine Hz. Peygamber'in vefâtından hemen sonra Haşimoğulları'nın Hz. Ali'nin evinde toplanması ve bu konuyu değerlendirmesi de, hilâfete talip olduklarını ortaya koymaktadır.



    4. 6. HZ. ALİ'YE MUHÂLEFET EDENLER



    Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra Hz. Ali'nin hilâfete talip olmadığını görmekteyiz. Medîne'de bulunan sahâbelerin israrı ve yeni bir fitnenin çıkma endişesiyle bey'ate râzı olmuştur.[28] Buna rağmen, başlarında Aişe, Talha, Zübeyr ve Şam bölgesi valisi Muâviye'nin bulunduğu bazı İbn Abbâs ona muhalefet etmiş ve önce Hz. Osman'ın katillerine kısâs uygulaması gerektiğini bahane ederek hilâfetine karşı çıkmışlardır.[29] Bunun için Zübeyr ve Talha, bey'atten sonra Mekke'de bulunan Hz. Aişe'ye iltihak etmiş ve oradan da, Hz. Osman'ın intikamını almak üzere Basra'ya hareket etmişlerdir. Basra'dan topladıkları taraftarlarla harekete geçen üçlü, Hz. Aişe'nin devesinden adını alan Cemel savaşıyla Hz. Ali'ye karşı savaşmış ve mağlub olmuşlardır.[30]

    Amr b. As da Hz. Ali'ye muhalefet edenlerdendir. Sa'd b. Ebi Vakkâs da Hz. Ali'ye karşı çıkanlardandır. Hz. Osman'ın katillerini soran Amr b. As'a Sa'd b. Ebi Vakkâs, "Osman, Aişe tarafından kınından çıkarılan, Talha tarafından bilenen, Ali tarafından zehirlenen, Zübeyr tarafından seyredilen ve bizim suskun kaldığımız bir kılıç tarafından öldürüldü"[31] cevabını verir.

    Hz. Ali'ye bey'at etmeyenlerden biri de, Mekke'ye giden Abdullah b. Ömer'dir. Hz. Ali'ye bey'at etmesini isteyen Ammâr b. Yâsîr'e İbn Ömer şu cevabı verir: "Babam, Rasûlullah @'ın onlardan râzı olarak vefât ettiği şûra ehlini topladı. Aralarında hilâfete en layık Ali idi. Fakat o, kabul etmediğim kılıcın bulunduğu bir durumla geldi. Ne varki vallahi, dünya ve içindekilerini kaybetmeyi, Ali'ye düşmanlık gizlemeye veya açığa varmaya tercîh ederim."[32]

    Hz. Osman'ın memurlarından Abdullah b. Amir, Ya'la b. Ümeyye; Ümeyyeoğullarından Mervân b. Hakem, Saîd b. Ebi'l-As da bey'at etmeyenlerdendir. Ümeyyeoğularının bey'at etmediği tabiidir.[33]

  7. 4.7. HZ. ALİ'NİN HZ. OSMAN'IN KATİLLERİNİ BULMAYA ZORLANMASI



    Hz. Osman Emevî idi ve Emevî hâkimiyetini gerçekleştirmişti. Hilâfeti döneminde Emevîler'e büyük destek vermiş, onları önemli mevki ve makamlara getirmişti. Dolayısıyla Emevîler, Mekke'nin fethiyle kaybettikleri saltanata tekrar kavuşmuş ve tadına varmışlardı. Hz. Osman'ın şehâdetiyle elde ettikleri szaltanatları tehlikeye girdi. Zira karşılarında Hz. Peygamber @'ın soyu Haşimoğulları ve başında yine Rasûlullah'ın amcazadesi, damadı olan Hz. Ali gibi güçlü bir rakip vardı. Saltanatlarını kaybetme veya Hz. Ali'yi bertaraf etme yolayırımında bulunuyorlardı. Hz. Osman dönemindeki aşırılıkları da, ilerde gerçekleştirmeyi düşündükleri saltanatlarına bir zemin oluşturma siyaseti de denebilir.

    Hem Emevî'ler, hem de Haşimîler Kurayşî idi ve Emevîler'in daha güçlü olmalarına rağmen birbirlerine rakip idiler. Ebu Talib'in ölümünden sonra, oğulları Hamza, Abbas ve Abdulmuttaliboğulları’ndan bir çoğu Medîne'ye göç etti. Bu, Emevî kolunu biraz daha güçlendirdi. Bedir savaşında Benî Abd Şems ileri gelenlerinin öldürülmesiyle, Kurayş'ın liderliği sağlam bir şekilde Emevîler’in lideri olan Ebu Süfyan'ın eline geçti. Uhud ve Hendek gibi savaşlarda müşriklerin başında o bulunuyordu. Dolayısıyla hem saltanat alışkanlıkları, hem de Siyâsî tecrübeleri vardı. Hz. Ömer, önce Yezîd b. Ebi süfyan'ı (v. 18/639), onun ölümünden sonra da Muâviye b. Ebi Süfyan'ı Şam'a vali olarak atadı. Hz. Osman da onu yerinde tuttu.[34]

    "Hz. Osman'ın şehâdetinden sonra, içinde bulunulan şartlar icabı olarak, H. Ali ister istemez hilâfet makamına geçince, gerek Osman taraftarları, gerekse Ali Muhalifleri, ona karşı bir cebhe kurmakta gecikmediler."[35]

    Emevîler'in en güçlü adamı, yirmiiki yıldan beri Suriye bölgesinin valisi olan ve orada tam anlamıyla hâkimiyet kuran çok iyi bir Siyâsî formasyona sahip Hz. Muâviye idi. Bu zaman zarfında bağımsız bir lider gibi Suriye bölgesini idâre etmiş ve bağımsızlığın tadına varmıştı. Halîfeliğin onun hakkı olduğunu şöyle dile getiriyordu: "Mekke'liler Hz. Peygamber'i oradan çıkardılar. Dolayısıyla halîfelik ebediyyen orada olamaz. Medîne'liler de Hz. Osman'ı öldürdüler. Dolayısıyla halîfelik onlarda da olamaz."[36]

    Hz. Osman'ın, Hz. Ali'nin de bulunduğu Medîne'de öldürülmesi, akabinde hilâfete seçilmesi, "Emevî ailesine mensup olan Suriye valisi Muâviye'nin, Hz. Osman'ın haklarını savunmak iddiasıyla karşı çıkması"[37]nın bahanesi ve Emevî saltanatının kurulması için bekledikleri uygun bir fırsat olmuştu.

    Hz. Muâviye, Hz. Osman'ın kanından Hz. Ali'yi sorumlu tutuyordu. Ona gönderdiği bir mektupta onu, Hz. Osman'la beraber Talha ve Zübeyr'in kanından da sorumlu tutuyor ve onu, onları öldürmekle suçluyordu.[38] Hz. Aişe de onun kanını taleb ediyordu.[39]

    Hz. Ali, Hz. Muâviye'ye gönderdiği bir mektupta, "Siz Hz. Osman'ın şehâdetini, kendi maksadınız için bir bahane ittihaz ediyorsunuz. Osman'ın katillerinden intikam ve kısâs almak istiyorsanız, önce bize itaat, sonra adâlete muracaat ediniz. Biz de o zaman meseleyi Allah'ın kitabına, Peygamber’in sünnetine göre hallederiz"[40] diyordu. Hz. Muâviye de, Ebu Müslim'le gönderdiği bir mektupta, katillerin tesliminde israr ediyordu. Mektubu ilettikten sonra Ebu Müslim, "Katilleri teslim ederseniz bütün Suriye size biat eder. Herkes sizin ehliyet ve bu makama liyâkat ve istihkakınıza emindir" dedi. Ertesi gün Hz. Ali, Ebu Müslim'i, "Biz hepimiz Osman'ın katilleriyiz" diyen 10 000 kişilik askerle karşıladı ve "Osman'ın katillerini teslim etmenin mümkün olup-olmadığını kendi gözlerinle gör" dedi.[41]

    Bütün çabalara rağmen, Hz. Osman'ın şehâdetiyle başlayan fitnenin büyümesi ve Rasûlullah @'ın ashâbının birbirlerini kılıçtan geçirmeleri önlenemedi.

    Bize göre Hz. Ali haklıydı. Zira, sorumlu tutulabilmesi için tek otoritenin oluşması ve mutlak hâkimiyeti gerekiyordu. Bu gerçekleşmiş olsaydı, muhalifleri istemeseydi bile Hz. Ali, gereğini yapacak ve İslâm hükümlerini tatbik edecek meziyet ve hassâsîyete sahipti. Muhaliflerinin önde gelenlerinden Hz. Talha ve Zübeyr'in ifade edilen beklentileri; Hz. Aişe'nin İfk hâdisesinden kalma Hz. Ali'ye karşı bir antipatisi vardı.[42] Hz. Osman'ın öldürüldüğü ve Hz. Ali'ye bey'at edildiği haberini duyunca Aişe, "Gökyüzünün yere inmesi bana göre normaldir. Vallahi o mazlum olarak öldürüldü ve ben kanının davacısıyım" deyince Ubeyd, "Onun aleyhinde ilk konuşan, halkı ona karşı tahrik eden ve ‘fâsık olan bunak ihtiyarı öldürünüz’ diyen sendin" deyince, "Evet söyledim, insanlar da söyledi, ancak son sözüm ilk sözümden hayırlıdır" dedi. Ubeyd, "Vallahi zayıf bir gerekçedir ya Umme'l-Mü'minîn" dedi.[43] Hz. Muâviye'nin karşı çıkmasının sebebi ise, Rasûlullah @'ın hilâfetini oğlu Yezid'e bırakması ve hilâfeti saltanata çevirmesinden anlaşılmaktadır.



    4. 8. HZ. ALİ VE TARAFTARLARI



    Hz. Ali, Medîne'de Muhâcir, Ensâr ve taşradan gelenlerin bey'atiyle halîfe oldu. Ancak ona bey'at eden Talha ve Zübeyr'in ondan ayrılarak cephe almaları, Hz. Aişe'nin de ona karşı bayrak açması, taraftarlarında birtakım tereddütlerin oluşmasına sebeb olmuştur. Atadığı bazı valilerin yanlış tutumları da onu zayıflatan noktalardan biridir. Basra valisi Muhtar bin Ebi'l-Medâyin[44] hakkında söylediği, "Allah onu kahretsin!. Eğer kalbi yarılsa Lat ve Uzza sevgisiyle dolu olduğu görülür" sözleri ile diğer bazı memurları hakkında ifade ettiği, "Filâni atadım beytu'l-mal'e el uzattı. Fülânı atadım bana ihanet etti. Öyleki, onlardan birisini, sopamın ipini korumakla görevlendirsem sopamı bile bana geri getirmez"[45] sözleri, hilâfeti kimlerle idâre ettiği konusunda bir fikir vermektedir.

    Tâhâ Hüseyn, onunla beraber Basra'ya "niçin gittiklerini" soran arkadaşlarının düşüncelerinin yapısı ve Hz. Ali'nin verdiği cevaplarla ilgili şunları nakletmektedir: "Basra'lı kardeşlerimizle görüşmek, onları barışa davet, doğruyu onlara açıklamak, böylece Müslümanların birliğini sağlamak amacıyla gidiyoruz" dedi. "Hakka yönelmez ve barışı kabul etmezlerse?" "Bizimle savaşmadıkça biz onlarla savaşmayız" dedi. "Onlar savaşı başlatırlarsa?" "Hakka dönünceye kadar onlarla savaşırız." "Savaş olursa onlardan öldürülenlerin durumu ne olur?" "Allah'ın rızasını kazanmak, hakkın zaferi için halis niyetiyle savaşanlar şehîdtirler." Bir adam sordu: "Zübeyr, Talha ve Aişe bâtılda bir araya gelir mi?" "Gerçeği bilmiyorsun. Hak ve bâtıl insanların değeriyle ölçülmez. Hakkı tanı ehlini tanırsın, bâtılı da tanı taraftarlarını tanırsın."[46]



    4. 9. HZ. HASAN'IN OLAYLARIN SEYRİ İÇİNDEKİ KONUMU



    Hz. Osman'ın şehâdetine kadar Hz. Hasan'ın Siyâsî platformda ön plana çıkmadığı görülmektedir. Hz. Osman'ın abluka altına alınmasında ona yardım etmek için evine gidenler arasında adı gündeme girmiş ve siyasal süreçte zikredilmeye başlanmıştır. Ancak fitneden uzak durmuş ve olaylara karışmaktan sakınmıştır.

    Babasının, ortam netleşmeden Müslümanlardan bey'at alması fikrine de katılmayarak Mekke veya Yenbu'daki arazilerinin başına geçmesini önermiştir.[47] İbn Kuteybe, onunla babası arasındaki bir tartışmayı şöyle nakletmektedir: Hz. Hasan, "Vallahi ben sana bazı önerilerde bulundum ancak sen kabul etmedin" dedi. Ali, "Kabul etmediğim önerilerin nelerdi?" dedi. Hasan, "Sana, evini alıp Mekke'ye gitmeni ve bu işe karışmamanı söyledim, beni dinlemedin. Bey'at edilmek istendiğinde, genelin bey'ati olmadan kabul etmemeni önerdim, reddettin. Talha ve Zübeyr sana muhalefet edince, onları zorlamamanı ve kendi hallerine bırakmanı; insanları, kendi aralarında geniş istişâreler yapmak için serbest bırakmanı söyledim, kabul etmedin. Eğer genel bir istişâre yapmış olsalarda bugün yalnız bırakılmaz ve senden vazgeçmezlerdi. Bugün de sana, Zübeyr ve Talha'yı bey'atlerinden muaf tutmanı ve insanlara bu işi iâde etmeni istiyorum. Seni reddederlerse, sen de onları reddedersin, kabul ederlerse, sen de kabul edersin (ve bağlılıklarını tazelemiş olursun). Ben insanların kafasında bir bulanıklık, yüzlerinde bir pişmanlık ve isteksizlik görüyorum"[48] dedi.

    Hz. Hasan, basının Medîne'deki Muhâcirleri bırakıp şehirden çıkmasına da karşı çıkıyordu. O, Hz. Osman'ın öldürülmesine son derece üzülenlerdendi. Öyle ki, bir gün abdest alırken oradan geçen ve "sen abdest tazelemekle uğraş" diyen babasına Hasan, "dün öldürdüğünüz adam da abdest tazelemekle uğraşıyordu" cevabını verir. Ali, "Allah Osman'la ilgili üzüntünü sürdürsün" dedi.[49]

    Hz. Hasan'ın bu tutumunu göz önünde bulunduranlar, ölüm döşeğindeki Hz. Ali'nin, Hz. Hasan'ı veliaht atamasını istiyenlere, "Hayır, ben sizi Rasûlullah @'ın bıraktığı gibi bırakıyorum" dediğini ve onu atamak istemediğini nakletmektedirler.[50]



    . HZ. ALİ'NİN HALÎFE SEÇİLMESİ



    Hz. Ali'nin seçilmesi, hilâfeti ve dönemi, kendisinden önceki üç halîfeden çok farklıdır. Tezimizin konusu da Hz. Ali ve çevresinde örülen olaylardan oluşmaktadır.

    Rasûlullah @'ın vefâtından sonra Hz. Ebu Bekir'in seçilmesi, kısa süren bazı ihtilâf ve tartışmalardan sonra oldu. Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'in atamasıyla (halîfe) olduğundan problemsiz seçildi. Hz. Osman, Hz. Ömer'inkine benzer bir seçimle, altı kişilik Şûra ehli arasından seçildiğinden o da sıkıntısız oldu.

    Hz. Ali'nin seçilmesi ise farklıdır. Hz. Osman şehîd edilmişti. Ona karşı ayaklanıp şehîd edenler henüz Medîne'deydi. İsyân vardı ve isyânın mantığı yoktu. Kaba kuvvet hâkimdi. Rasûlullah @'ın ashâbından pek çoğu Medîne dışındaydı. Dolayısıyla son söz, kaba kuvvete dayanan isyâncılarındı.

    İbn Esîr, Hz. Ali'nin seçilişini şöyle anlatır: "İbn Müseyyeb'ten rivâyet dilir: "Osman öldürüldüğünde bütün insanlar Ali'ye koştu. Hem Muhammed (b. Ebi Beker)'in arkadaşları, hem diğerleri şöyle diyordu: "Emîru'l-mü'minîn Ali'dir." Evine gittiler ve şöyle dediler: "Elini uzat sana bey'at edelim. Sen daha layıksın." Ali, "Bu sizin işiniz değildir. Bu Bedir ehlinin işidir. Bedir ehli kimi seçerse halîfe odur" dedi. Ali'ye gelmeyen kimse kalmadı. Şöyle diyorlardı: "Senden daha layık kimseyi görmedik, elini uzat sana beyat edelim." Ali, "Talha ve Zübeyr nerededir" dedi. Ona ilk olarak Talha şifâhen bey'at etti. Sonra Sa'd eliyle bey'at etti. Ali, bundan sonra camiye gidip minbere çıktı. Minbere ilk çıkan ve bey'at eden Talha oldu. Zübeyr onu izledi. Sonra Rasûlullah @'ın diğer arkadaşları."[1]

    İbn Kesîr de şöyle nakleder: "Hz. Osman (r)'ın şehâdetinden sonra Medîne beş gün başlarına gelecek halîfeyi bekleyerek el-Ğafiki b. Harb'ın irâdesinde kaldı. Mısır'lılar Ali'ye israr ediyorlardı. O ise onlardan kaçıyordu. Kûfeliler Zübeyr'i istiyorlardı. Onu bulamıyorlardı. Basralılar Talha'nın peşindeydi, o ise onlara cevap vermiyordu. Aralarında, "Bu üçünü de seçmiyoruz" dediler ve Sa'd b. Ebi Vakkâs'a giderek, "Sen Şûra ehlindensin, bu işi kabul et" dediler. O da kabul etmedi. İbn Ömer'e gittiler o da onları reddetti. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Şöyle dediler: "Osman'ın öldürülme haberiyle memleketlerimize dönersek insanlar bölünür ki biz bunu istemiyoruz." Tekrar Ali'ye dönüp israr ettiler. Eşter en-Nehâî, elinden tutup ona bey'at etti. Tarih, 35 hicri zilhicce perşembe. Cuma günü Ali minbere çıktı ve geri kalanlardan beyat aldı.[2]

    Ebu Nua'ym da Hz. Ali'ye yapılan bey'ati şöyle anlatmaktadır: "Sahâbeler ihtilâfa düşünce görev, ilk hicret edenlerden, ilk Müslüman olanlardan, din için yardım ve ğayret gösterenlerden; ümmetin, din ve dünyadaki Fazîletlerinden ötürü ön plana çıkardığı, Rasûlullah'ın cennetle müjdeleyip onlardan râzı olarak vefât ettiği, iş başına gelmede öncülük hakları olduğunda kimsenin tartışıp ihtilâfa düşmediği İbn Abbâse düştü. Onlar da görevi Ali'ye verdiler. Ali'nin, ümmetin en kâmil olanlarından, ilk Müslümanlardan, Fazîlet ve ilimde en üstün olanlardan olduğu; büyük gazvelere katıldığı, Allah, Rasûlü ve mü'minlerin onu, onun Allah ve Rasûlü'nü sevdiği, munafıkların buğzettiği Fazîletlere sahip olduğunu kimse inkâr etmiyor. Rasûlullah @'ın arkadaşlarından onun önüne geçenler ondan birşey eksiltmiyor; aksine onları kendisine tercîh etmesi onu yüceltiyor. Fazîlet ve üstünlük peygamberler arasında da vardır: "Bu peygamberlerin bir kısmını, kendilerine verilen özelliklerle diğerlerinden üstün kıldık."[3] Bu üstünlük, bazılarını bazılarından daha küçük düşürdüğü anlamına gelmez. Bütün peygamberler, Allah'ın seçkin kulları ve yaratılmışların en hayırlılarıdır.

    Ali, şehîd, yol gösterici ve hidâyet örneği olarak vefât edinceye kadar, Rasûlullah @'ın ve ashâbının yolundan giderek, âdil ve zâhid bir şekilde Müslümanların başında bulundu ve onları tartışmasız şekilde doğru yolda (sırat-ı müstakîm) idâre etti."[4]

    Görüldüğü gibi Ali, araştırma ve istişârelerden sonra seçimle başa gelmiştir. Tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi.

    Öte yandan, Hz. Osman'ın şehâdetinden sonra hiç kimse halîfelik iddiasında bulunmamıştır. Hz. Ali de halîfe olmak için ısrarlı olmamıştır. Hatta israrlar sonucu kabul etmiştir. Ayrıca,-Şîâ'nın iddiasının aksine-hakkında nass olduğuna dair herhangi bir şey gündeme gelmemiştir. Zira nass olsaydı, ne bu tereddütler olur, ne de Hz. Ali çekingen davranırdı.



    4. 13. EBU NUAYM'IN HZ. ALİ'YE YAPILAN İTİRAZLARA VERDİĞİ CEVAPLAR



    "Şîâ cahillerinden pek çok kişi ile ahmak hikayecilerin Rasûlullah @'ın "Ali'yi Vasiyet etti" iddiası yalan ve büyük bir iftiradır ki, bundan, hiçbir sebeb ve gerekçe olmadan sahâbenin hain olduğu, Rasûlullah @'ın Vasiyetini ondan sonra terkettiği ve görevi başkasına verdiği, Müslümanları Rasûlullah @'ın yolundan ayırıp başka yollara kanalize ettiği anlamı çıkmaktadır. Allah'a ve Rasûlüne inanan, İslâm'ın hak olduğunu kabul eden her mü'min bilir ki bu iddia asılsızdır. Çünkü sahâbe, peygamberlerden sonra yaratılmışların en hayırlılarıdır. Dünya ve âhirette Kur'an'ın nassıyla, selef ve halefin icmaıyla ümmetlerin en şereflisi olan bu ümmetin en hayırlı çağı sahâbenin yaşadığı çağdır."[5]

    "Dolayısıyla ona yapılan beyat, ondan ayrılıp karşı çıkanlar ile ona muhalefet edip oturanların tutumuyla iptal olmuş değildir.

    Biri, "Ali, kendisinden öncekilerin verdikleri hükümlere aykırı hüküm vermiştir" şeklinde itiraz ederse ona denir ki:

    Hangi konuda ve nasıl? Abade es-Selmâni'nin rivâyet ettiği, "Ümmü'l-Veled satışlarındaki hıyar" konusunu örnek gösterirse ona denir ki: Bu bir görüş (rey) dir. Rey ise sahibine aittir. "Bu görüşünde devâm etmiştir. Ancak o (bu konuda) Ömer b. Hattab'a uymuştur" derse, uyması iki durumdan biridir: Ya olayı tam tesbit edemediğinden âdil bir İmâmı taklîd etmiştir; veya arkadaşlarının görüşüne katılmıştır ve görüşü onlarınkine uygun düşmüştür." denilir.

    O, Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın Rasûlullah @'ın sadaka ve vakıfları ile akraba hisseleri konsundaki hükümlerine de uymuş ve onlara muhalefet etmemiştir. "Hakkınızda hüküm verildiği gibi hüküm veriniz ki insanların bir cemaat İmâmı olsun veya arkadaşlarımın öldüğü gibi ölürüm"[6] sözü "Ümmehatü'l-Evlad"ın satılır konusundaki görüşünden vazgeçtiğini göstermektedir."[7]

    Biri, Ali ile Talha ve Zübeyr arasındaki savaşta cereyan eden olaylarla onu kınarsa, ona denir ki:

    Bunlar, sahâbenin büyükleri, ümmetin hayırlıları, hayır ve dini bilgiye en fazla sahip olanlarıdır. Siz onlardan daha aşağı olduğunuz halde onlara karşı çıkmanızın delîli nedir?. Onların mal, ırz ve kan davalarında verdikleri hükümlerindeki ihtilâflarını görüyor, bazılarının görüşlerine katılmayanları bağışlıyorsunuz ve ihtilâflarının rahmet olduğunu kabul ediyorsunuz. O halde onların savaş ve çatışmalarını niçin doğal karşılamıyorsunuz. Eğer Rasûlullah @'ın "Benden sonra küfre dönüp birbirinizin boynunu vurmayınız"[8] hadîsiyle onları savaşanlar olmaktan men ettiğini söyler ve "İki Müslüman kılıçları ile karşı karşıya gelirse"[9], "Benden sonra yücelir fakat bazı hastalıklara mübtela olursunuz"[10], "Sizin çokluğunuzla iftihar ederim. Benden sonra dövüşmeyiniz"[11], "Lailaheillellah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emredildim"[12] v.b. hadîsleri ileri sürerse, ona denir ki: Biz bu haberleri inkâr etmiyoruz. Ancak, "Onların bu haberlerden habersiz ve onları bilmedikleri bilgisi size özel mi?" diyoruz.

    "Bazıları, diğerlerini kan akıtmak amacıyla Allah'ın dinine ve Rasûlullah @'tan duyduklarına aykırı olarak öldürdü." derse ona denir ki, bu, din ve hidâyet abideleri olan sahâbeye büyük bir suçlamadır. "Bu haberler onlara ulaşmamıştır" derse, denir ki, Rasûlullah @'ın onların fazîletiyle ilgili söylediği hiçbir şey bilmediğiniz halde, sahâbeyi kınamanızı gerektiren sebeb nedir? Sizin Rasûlullah @'a olan uzaklığınıza, onların yakınlığına rağmen bu haberlerin size ulaşıp onlara ulaşmaması doğru ise, dinin özünün ve sünnetlerinin çoğunun kaybolması ve sizin Ali, Talha, Zübeyr gibi sahâbe büyük ve alimlerinden, Rasûlullah @'ın sünneti hakkında daha fazla alim olmanız demektir."[13]



    4. 14. MÜSLÜMÜNLAR ARASI SAVAŞIN MANTALİTESİ



    "O halde niçin savaştılar? Hangi delîle dayanarak savaştılar?" derlerse, denir ki: Kur'an'ı Kerîm'e göre Allah ehl-i bağy ile savaşmayı emreder ki bağy ehli Müslümandır. Sünnetten ise Rasûlullah @ buyurur: "Lailaheillallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu derlerse, İslâm'ın öngördüğü hakkın dışında benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar." [14]

    Rasûlullah, @ bâğî, Hâricîler[15], hırsızlarla savaş,[16] evli zanileri recm,[17] katile kısâs[18] ve yeryüzünde fesâd çıkaranlarla savaş[19] gibi kan ve mallarını mübah kılan bazı İslâm haklarının bulunduğunu ve bunların kanlarını mübah kıldığını ifade etmektedir. Her biri bu hükme muhalefet edenlerin sözlerinini te'vil etmiştir. Irz ve mallardaki ihtilâfları gibi. Bazılarının haram gördüğünü diğerleri helâl görmüştür.[20] Feraizdeki gibi. Ebu Bekir ve başkaları dedeye mal verirken kardeşlere vermemiştir. Ömer bazı hallerde dedeye altıda bir vermiş, geri kalanını kardeşlere paylaşmıştır. Haram ve (talakta) niyette de ihtilâf etmişlerdir. Bazıları yemin kabul ederken bazıları "bir talak" kabul etmiştir. Bazıları ise "üç talaktır ve başkasıyla evlenmeden tekrar eski eşini nikahlaması helâl değildir" demiştir.

    Yine Kesame'[21]deki ihtilâfları gibi. Bazıları onunla amel ederken bazıları etmemiştir. Oysa diyet onunla vacib olur. İki adamın bir adamı öldürme (nin cezasında)ki ihtilâfları da böyledir. Bazıları ikisini öldürürken, bazıları cana can diyerek birisinin öldürülmesinin gerektiğini söylemektedir. Bunlara benzer pek çok şeyde ihtilâf etmişlerdir ki Rasûlullah @ şöyle buyurmştur: "Malı uğruna mazlum olarak öldürülene cennet vardır."[22]

    Yine Rasûlullah @ buyurur: "Malı uğruna öldürülen şehîdtir. Ailesi uğruna öldürülen şehîdtir. Canı uğruna öldürülen şehîdtir."[23]

    Rasûlullah @ nefs, mal ve aileyi savunmada öldürülmeyi şehâdet olarak kabul etmiştir. Vedâ haccında da şunları haram kılmıştır: "Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız, bu gününüz bu ayınız ve bu şehrinizde (şu anda yapılanlar) gibi haramdır."[24]

    Kan, mal ve ırzları haram kılmada eşit tutmuştur.

    Kişinin nefsi için savaşması mübah ise, malı ve ırzı için savaşması da mübahtır. Rasûlullah @ kendisinden sonra dünya için birbirlerine sırt çevirme, buğz etme, dünyayı önemseme ve ona dalma uğruna savaşmayı nehyetmiştir. Din için ise nehyetmemiştir. Rasûlullah @ -Allah ona izin verdikten sonra- Müslüman olan bağy ehliyle savaşmayı emretmiştir. Allah buyurur:"Mü'minlerden iki taife savaşırsa aralarını bulun"[25]. Müslümanların bağy ehliyle savaşmayı terketmeleri, Allah'ın farzlarından birini iptal etmeleri olur.

    "Sehl b. Hanif ile Ammâr b. Yâsîr'in niçin dövüştükleri"ni söylerse ona denir ki: Din için savaştılar. Çünkü Ali, ona muhalefet edenlerle savaşmak üzere insanlardan beyat aldı ve onlarla doğru bulduğu düşünceler için savaştı.

    Talha ve Zübeyr bunu doğru bulmadıkları için ona katılmadılar. Ali'ye göre onlar ona bey'at etmeleri gerekenledendi. Çünkü Ali, kendisini (ashaptan sağ) kalanlar arasında hilâfete daha layık gördü ve Talha ile Zübeyr'in ona katılmamalarının mümkün olmadığını, dolayısıyla onları görüşlerinden caydırmak gerektiğini düşündü. Talha ve Zübeyr ise, dinlerini o şekilde koruyabileceklerini söylediler. Dolayısıyla herbirisi görüşünde ictihat etti. Her birinin ictihadı iddia ettiğinin doğrultusunda idi ve ictihadlarının sorumluluğu altına girdiler.

    Sa'd b. Ebi Vakkâs, İbn Ömer ve o gruptan olanlara gelince, onlar oturmayı, karışmamayı ve iki fırkadan hiçbirine bey'at etmemeyi uygun gördüler. Görüş ve kanaatlari buydu.

    AliРise şöyle diyordu:

    "Ben yalan söylemedim ve benim yüzümden kimse yalan söylemedi; dalalete düşmedim benim yüzümden kimse dalalete düşmedi ve kimseyi kandırmadım. Rabbimden delîllerim vardır. Bana tabi olan oldu, karşı çıkan çıktı."[26] "Rasûlullah @ vefât etti. Müslümanlar Ebu Bekir'i seçmede birleşti, ben itaat edip boyun eğdim. Ebu Bekir ölüm döşeğine girdi. "Benden daha uygun birine vermez" dedim. Ancak Ömer'e verdi. İtaat edip boyun eğdim. Ömer vuruldu, "benden daha uygun birine vermez" sandım. Benim de aralarında bulunduğum altı kişilik (bir komisyona) verdi. Yine itaat edip boyun eğdim. Sonra Osman öldürüldü. Müslümanlar isteyerek, zorlanmadan bana bey'at ettiler. Ancak sonra beyatlarını benden geri çektiler. Vallahi kılıç veya Muhammedü'n-Nebî'ye indirileni inkârdan başka yol bulamadım."[27]

    Şunu söylüyordu: Nefsini öne sürmekte, ümmetin İdâresini üstlenmekte, İdâreyi ehil olmayanlara vermekte tereddüt etseydi bu, Muhammed @'ın getirdiğini zayi ve iptal olurdu.

    Talha ve Zübeyr'e gelince, onlar da nefs ve malı savunma uğruna ölmenin şehâdet olduğunu biliyorlardı. Talha şöyle diyordu: "Kerhen beyat ettim ve üzerimde çok baskı vardı." Eşter onu zorladı. Eşter ve emsali olmadan, Şûra Ehli'nin toplanıp işin karara bağlanmasına imkan verilmedi.[28]

    Onlardan herbiri uygun ve doğru olanı amaçladı. Allah amaçları ve hayır ile islahı amaçlayan niyetlerinden dolayı onları mükafatlandıracaktır. Tarih boyunca hiç kimse, Rasûlullah @'ın ashâbının ihtilâf ve ictihat ettikleri -bir taraf haklı olsa da-görüşlerinden dolayı takdîr edilip sevap kazandıklarında ihtilâf etmemiştir.[29] Bazalarının görüşlerini benimseyip, diğerlerininkini terkedenlere buğzedilmemiştir. Nihâyet biri kendisine göre ictihat için görüş yoluyla emredildiği doğruyu yakalamıştır.

    Amr b. As rivâyet eder: Rasûlullah @'ın şöyle buyurduğunu işittim: "Hâkim hükmederken ictihat eder ve ictihadında isâbet ederse ona iki sevap, hükmederken (ictihad eder ve ictihadında) hata ederse ona bir sevap vardır."[30]

    Hatalı müctehid sevap kazandığına göre, araştırma ve ictihatta dayѡnağımız, geçmişleri menakip ve Fazîletlerle dolu olan Rasûlullah @'ın ashâbı tarik-i evla ile sevab sahibidirler.

    Savaştan geri kalanların evlerinde oturmaları tenkitçi için delîl olamaz. Çünkü iki taraftan birisi ile savaşa katılmayanların geri kalmaları, savaşa katılmalarını gerektirecek kadar açık bir delîle sahip olmamalarındandır. Ayrıca Rasûlullah @'ın Hz. Ali, Talha ve Zübeyr hakkındaki "cennetlik olduklarına ve şehîd olacaklarına" dair hadîsleri biliyorlardı. Cennete gireceğine ve şehîd olacağına Rasûlullah @'ın şehâdet ettiği kişilere karşı kılıç çekmeyi ağır buldular. Her iki tarafı da şehîd olan kitlelerden biri nasıl sorumlu tutulabilir ki, kanı helâl olan şehîd olamaz.[31]

    İbn Abbâs rivâyet eder: "Rasûlullah @ Hira dağındaydı, dağ sarsıldı. Rasûlullah @ şöyle buyurdu. "Sakin ol Hira, üzerinde bir Nebî veya sıddık veya şehîd vardır." Dağda Rasûlullah @, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd, Abdurahman b. Avf ve Saîd vardı.[32]

    Cabir rivâyet eder: Talha geçti, Rasûlullah @, "Yeryüzünde bir şehîd (geçti)" buyurdu. [33]

    Rasûlullah @ buyurur: "Her bir peygamberin cennette bir havarisi (istihbaratçısı) vardır. Benim havarim Zübeyr'dir."[34]

    Rasûlullah @ buyurur: "Talha ve Zübeyr Cennette komşularımdır."[35]

  Okunma: 3854 - Yorum: 6