sponsorlu bağlantılar
Türkiye'de Milli Egemenlik prensibinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk'ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının eseridir. Çünkü, Birinci Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarını kağıt üzerinde paylaşmışlar ve Türk Milletinin siyasi varlığına tamamen son vererek, üzerinde yaşadığı bin yıllık vatanını ufak bir bölge dışında elinden almışlardı. Dolayısıyla bunun tabii bir sonucu olarak, 1 Kasım 1918'den itibaren Türk vatanının bazı yerleri işgal edilmiş, Türk ordusu dağıtılmış ve ülke içinde çeşitli ayrılıkçı örgütler ayaklanmalar başlatmışlardı.

Memleketin içinde bulunduğu bu durum karşısında, ilk önce Anadolu ve Trakya'nın çeşitli şehir ve kasabalarında yaşayan vatansever kişiler tarafından, Müdafaa-i Hukuk adı altında direniş cemiyetleri kurulmaya başlanmıştı. Ancak, temelde vatanı kurtarma amacıyla kurulan bu cemiyetler, farklı düşünceler sebebiyle, dağınıklık içinde bulunuyorlardı. Dolayısıyla, bu güçleri birleştirerek, millî ve genel bir uyanış yaratacak mücadeleyi başlatmak gerekiyordu.

Tam bu sırada, Türk Milletinin tarihî karakterine ve yıllarca süren siyasî gelişmelere uygun bir ses yükseldi. Mustafa Kemal Paşa, bu durumda Millî Egemenliğe dayalı, bağımsız, yeni bir Türk Devletinin kurulmasından başka bir kurtuluş yolunun olmadığını ortaya koydu.

15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinden bir gün sonra, 9. Ordu Müfettişliği görevine atanan Mustafa Kemal Paşa, karargahına aldığı bazı arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'dan Anadolu'ya hareket etti.

Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasıyla birlikte de, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, millî egemenliğe geçiş süreci başladı. Çünkü Atatürk, Anadolu'ya ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, Millî Egemenlik prensibini gerçekleştirmek amacıyla hareket etmiştir. O, bu dönemde millî, dînî ve Avrupaî fikirleri yanına almış ve bunların senteziyle Anadolu'da, tek irade, tek devlet, tek egemenlik, tek kumandan, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, her alanda gerçek Millî Egemenlik prensibini uygulamaya çalışmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye'de Millî Egemenlik prensibinin genel anlamda ilk defa Atatürk'ün önderliğinde girişilen Millî Mücadele yıllarında uygulandığını, söylemek mümkündür. Çünkü bu dönemde, memleketin içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken, Atatürk bunlardan çok farklı düşünmüş ve millete güveni esas alan bir hareketin peşinde olmuştur. O, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu kastederek Nutukta; "...Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Millî Hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur." ve 22 Mayıs 1919 tarihinde, Sadaret Makamına gönderdiği bir raporda; "Millet yek vücut olup, hakimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz etmiştir." şeklinde ifadelere yer vererek, milletin birlik ve beraberliği ile egemenlik ilkesini, Millî Mücadelenin temel dayanağı yapmaya kararlı olduğunun ilk işaretlerini vermişti.

Atatürk, yavaş yavaş uyanmaya başlayan millî bilinci bir bütün kalıba döküp, tam bir millî kurtuluş mücadelesini başlatmak maksadıyla, 22 Haziran 1919 tarihinde yayınladığı ve Millî Egemenliğe gidiş planı sayılabilecek Amasya Genelgesinde ise; "Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." ibaresine yer vererek, daha en başta millete olan güvenini ortaya koyarken, aynı zamanda bütün mücadelenin, millet iradesini hakim kılmak için yapılacağını ve milletin kaderini bizzat kendisinin belirleyeceğini vurgulamıştı. Böylelikle Atatürk aslında Millî Egemenlik prensibinin gerçekleştirileceğini de açık bir şekilde ifade ediyordu.

Devletin kaderinde, milletin söz sahibi olması anlamı taşıyan Millî Egemenlik prensibinin, Millî Mücadele dönemi boyunca ve daha sonra da üzerinde durulacak en önemli hususlardan birisi olduğu, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde kongreler düzenlenerek, halkın istek ve düşüncelerinin belirlenmeye çalışılmasından da açıkça anlaşılıyordu. Zaten sadece bu kongrelerin toplanması bile, millet egemenliğinin gerçekleştirilmesi yolunda atılmış önemli bir adımdı. Çünkü kongrelerde alınacak olan kararlar, milletin temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Bu da milletin girişilecek olan mücadelede söz sahibi yapılması demekti.

Bu ahval içerisinde, 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş olan Erzurum Kongresinde alınan kararlar arasında; "Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İrade-i Milliyeyi hakim kılmak esastır." şeklinde bir maddenin bulunması ise, bütün çalışmaların Türkiye'de Millî Egemenliği tesis etmek için yapıldığını en açık bir şekilde ispatlıyordu.

Yine 4 - 11 Eylül 1919 tarihlerinde çalışmalarını sürdüren Sivas Kongresinin sonunda yayınlanan beyannamede de; "İstiklalimizin temini için Kuva-yı Milliyeyi amil ve Millî İradeyi hakim kılmak esastır." denilerek, Erzurum Kongresinde bu konuda alınan kararın aynen tekrarlanması, şüphesiz Atatürk'ün bu konudaki kararlılığının bir göstergesiydi.

Bu çerçevede, Atatürk'ün, Sivas'ta çıkarttığı gazetenin adının İrade-i Millîye ve Ankara'da çıkarttığı gazetenin adının da, Hakimiyet-i Millîye olması tesadüf değildir.

Türkiye'de Millî Egemenlik prensibinin gerçekleştirilmesi işine büyük önem veren Atatürk, Ankara'ya gelişinin ertesi günü, 28 Aralık 1919'da, Ankara ileri gelenlerinin kendisini büyük bir heyet halinde ziyareti sırasında, onlara hitaben Ziraat Okulunda yaptığı konuşmada, bu konuyla ilgili düşüncelerini bir defa daha ortaya koymuştu. O, bu konuşmasında; "Efendiler! Bir millet mevcudiyeti ve hukuku için bütün kuvvetiyle, bütün kuvâ-yı fikriye ve maddiyesiyle alakadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine istinaden mevcudiyet ve istiklalini temin etmezse şunun, bunun baziçesi olmaktan kurtulamaz. Hayat-ı milliyemiz, tarihimiz ve son devirde tarz-ı idaremiz buna pek güzel delildir. Bu sebeple teşkilatımızda Kuvâ-yı Millîyenin amil ve İrade-i Millîyenin hakim olması esası kabul edilmiştir. Bu gün bütün cihanın milletleri yalnız bir hakimiyet tanırlar: Hakimiyet-i Millîye." şeklinde sözler söyleyerek, Türkiye'de Millî Egemenlik prensibinin gerçekleştirilmesinin gerekliliğine işaret ediyordu.

Türkiye'de Millî Egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Son Osmanlı Mebusân Meclisinde 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilen Misâk-ı Millî kararlarıdır. Bu kararların benimsenmesiyle düşman baskısı ve işgalleri kabul edilmeyerek, yeni bir vatanın sınırları çizilirken, aynı zamanda millet, vatanını kurtarmak için büyük bir yemin etmiş bulunuyordu.

Misak-ı Millînin kabulünden sonra İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ederek, Son Osmanlı Mebusân Meclisini de dağıtmışlardır. Bu tarih itibarıyla, başkenti bile işgal yaşayan Osmanlı Devleti'nin, tamamen etkisiz kaldığını ve devletin, milletin içinde bulunduğu kötü duruma bir çare bulmasının mümkün olmadığını gören Atatürk, milletin kurtuluşunu yine milletin kendisinin sağlayacağı görüşüne daha da işlerlik kazandırmanın zamanı geldiğini düşünmeye başladı. Bu düşüncesi doğrultusunda Heyet-i Temsiliye Başkanı sıfatıyla hemen harekete geçti ve Millî Egemenlik prensibinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini sağlamak maksadıyla, 19 Mart 1920 tarihinde, bütün valiliklere, mutasarrıflıklara ve komutanlıklara bir genelge göndererek, yeni bir meclisin açılması için seçimler yapılmasını istedi.

Bu genelgede yer alan hükümlere uygun olarak yapılan seçimler sonucunda belirlenen milletvekillerinin yanında, İstanbul'dan Ankara'ya gelmeyi başaran milletvekillerinin de katılmasıyla, yeni meclis, 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara'da açıldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla, Türkiye'de Millî Egemenlik prensibi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir. Böylece millet kendi geleceğini kendisi belirleme imkanına kavuşmuştur. Bunda en büyük pay, hiç şüphe yok ki Atatürk'e aittir.

Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisini açarak en büyük ideallerinden birisi olan, Türkiye'de Millî Egemenlik prensibini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir." ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece Türkiye Büyük Millet Meclisine, vermiştir. O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.

Meclisin, Millî Egemenlik prensibi gereği, milletin kaderine nasıl hakim olması gerektiğini de, yine Mecliste yaptığı bir konuşmada şu sözleriyle ifade etmiştir; "Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hakimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o meclis, Meclis-i Âlinizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir."

Türkiye Büyük Millet Meclisi de, Atatürk'ün idealinin gerçekleştirilmesi hususunda üzerine aldığı sorumluluğun gereğini en iyi şekilde yerine getirmiştir. Bu çerçevede Meclis, özellikle 20 Ocak 1921 tarihinde kabul ettiği ilk

Anayasada;

Madde 1 - Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

Madde 2 - İcra kudreti ve yasama yetkisi, milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde belirir ve toplanır.

İfadelerine yer vererek, milletin, devletin ve kendisinin kaderine hakim olduğunu tescil etmiştir.

Türkiye'de, Türkiye Büyük Millet Meclisinin çalışmalarına başlamasıyla fiilen gerçekleşmiş olan Millî Egemenlik prensibi, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir ifadesinin Anayasada yer almasıyla da hukukî anlamda güvence altına alınmıştır.

Böylece Türkiye'de Millî Egemenlik prensibinin gerçekleşme evreleri de tamamlanmıştır.




sponsorlu bağlantılar