Ana Menü

İnsanca Yaşamak Bize Ne Oldu Böyle?

insanNe yazık ki bugün çok can sıkıcı bir konudan bahsetmek istiyorum. Aslına bakarsanız, her gün belki de her an konuşmamız ve her konuştuğumuzda utanmamız gereken bir konu bu…

3 gün önce Manisa’nın Soma ilçesinde bir maden ocağında yaşanan bir felakette yüzlerce insanımızı çok acı bir şekilde kaybettik. Bir kısmı çok hızlı bir şekilde ölürken, bir kısmı saatlerce ölümü bekledi. Hatta, çocuklarına ve diğer sevdiğini insanlara notlar bırakarak öldü bazıları. Canlar çok yandı çok. Düşünsene; hiç tanımadığımız ve görmediğiniz insanlar için bu kadar canımız yandı. Ya yakınlarını kaybedenler; hem abisini, hem babasını, eşini, oğlunu…

Ölümlerin üzerine konuşmayı hiç sevmeyen ben, bugün konuşmamak için ne kadar direndim ise olmadı. Bugün konuşmak istiyorum. Hatta hakaret etmek istiyorum. Ama şuna, buna değil. Kendi halkıma, kendime, en yakın ve en uzağımda olan tüm insanlarımıza hakaret etmek istiyorum. Çünkü, toplumsal felaketler yaşıyoruz hiç durmadan. Ve bu felaketlerin birden bire kapımızı çalmadıklarını da çok iyi biliyorum. Bizler zemin hazırladık bu olaylara. El ele verip alt yapısını kurduğumuz ve sonrada da canımızı acıtan olayların mimarları da bizleriz yani. Kişileri suçlayarak, bu düzeni ve olayları açıklamaya çalışanlar da, içimizde ki en usta mimarlardır.

Bizlere ne oldu, nasıl bir süreçten geçerek bu duruma geldik bilmiyorum, bildiğim tek şey sonumuzun hiç iyi olmadığıdır. Neymiş, işçiler zor şartlarda çalışıyormuş. Neymiş, az maaş alıyorlarmış. Neymiş, firma sahipleri gereken önlemleri almamış. Ya arkadaş, sen çok mu farklısın?. Sen o patronlardan farklı mısın?. O patronlar kimler, uzaydan mı gelmişler?. O kızdığın patron, senin aynada ki yansımandan başka bir şey değil. Ya, hakkını arayamayan o işler kimler?. Ben söyleyeyim; bizleriz. Sen, ben, o, şu… Yani, ölende biziz, ölüme sebep olan da. Biz yaptık bu resmi, şimdi de beğenmiyoruz yaptığımız resmi.

Olay o kadar geniş ki, neresinden başlarsam başlayayım sonuna varamayacağım. Ama yazacağım yazabildiğim kadar, ya da darlanıp isyan edene kadar.

Asgari ücrete çalışıyor benim insanım. Ve hemen hemen bütün ev sahipleri asgari ücrete kiralıyorlar evlerini…

Mütahitlerimiz 1’e yapıyor evleri, 5’e satıyorlar…

İşçilerimiz üç kuruş maaş alıyorlar, her ay bir hafta on beş gün gecikme ile. Maaştan on gün önce başlıyorlar borç aramaya, bir de üzerine bir hafta da gecikiyor maaşlar. Yani, her ayın yarısını borç arayarak geçiriyor benim insanım. Patronu sormayın, o bir haftalık banka faizinin peşinde…

Marketçilerimize bakın bide. Hanlar hamamlar, evler barklar, arabalar. Vitrinde bozuk peynir, çamaşır suyuyla yıkanmış tavuklar…

Nereye baksanız bir üç kağıt, nereye baksanız bir kalleşlik. Ne saygı, ne sevgi, ne vicdan. Hepsinden o kadar uzaklaştık ki, say say bitmez inanın…

Hadi bunları bırakalım, biraz da halkın içine bakalım.

Artık öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, bir adam senin gibi düşünüyorsa ne ala, fakat birazcık farklı düşünmeye görsün, ne karaktersizliği kalır, ne şerefsizliği. “Ben ne düşünüyorsam doğrudur arkadaş” zihniyeti damarlarımızın içine kadar girmiş. Düşüncelerimizin doğruluğuna o kadar inanıyoruz ki, karşımızda ki kim olursa olsun, neye inanırsa inansın hiçbir önemi yok. “O aptal, o cahil, o karaktersiz, o satılıktır” mutlaka. Sanki, düşünce ve inanışları değerlendiren bir merci varmış da, o merciden onay almışız gibi davranıyoruz. Hatta, kişinin mevkisi bizden düşükse at çöpe gitsin…

Sonuç ne oldu biliyor musunuz?

Hepimiz ezildik. Ezdik birbirimizi. Aşağıladık ve her seferinde küçük gördük karşımızdakini.

İşte bunun yansımasını gördük 3 gün önce. Madenden sağ kurtulan bir işçinin bir sözüyle şoke olduk hepimiz. Ölümden dönmüş yarı baygın bir adam, “çizmelerimi çıkarayım mı”, “örtü kirlenmesin” dedi. Artık ne kadar ezdiysek insanlarımızı, adam ölüm anında bile çekiniyor yanlış bir şey yapmaktan veya söylemekten. Adam rezil olurum mu, azar işitirim mi psikolojisinde resmen. O an da bile örtü kirlenir mi diye düşünüyor. Ya arkadaş bu nedir ya, bu nasıl bir ezilmişliktir böyle. Ne hale geldik arkadaş?

Her şey ayakkabı boyacısına kötü davranmakla başladı. Ayakkabımızı boyattığımız adama “merhaba” dememekle başladı. Her şey “ben inanıyorum” veya “inanmıyorum” diyen adama “şerefsiz” demekle başladı. Her şey mutlak adaletin temeli olan “ölümü” unutmamız ile başladı.

Hiç ölmeyecek gibi yaşamamız gerektiğini bize kim veya kimler öğrettiyse, işte onlar istedi böyle olmasını. Bizde üzerimize düşeni fazlasıyla yerine getirdik.

O yüzden bırakalım bu bağırtıyı çağırtıyı. Hele ki olayların iç yüzünü bilmeden atıp tutmayı. İlla ki bir suçludan bahsetmek istiyorsan, kendinden bahset, çünkü suçlulardan biri sensin. “Ben hiçbir şey yapmadım” deyip de komik duruma düşme. Biliyoruz zaten hiçbir şey yapmadığını, yapmadığımızı. Sana bugün düşen sadece “susmaktır”. Bir şey yapmak istiyorsan “sus”.

Güzel annelerimiz; ağlamalarınız canımızı acıtıyor. Fakat, o vicdansız çocukları yetiştirenler sizlersiniz. Çocuklarınızı biraz olsun üzmeyi öğrenmelisiniz. Öğrenmelisiniz ki, büyüdüklerinde başkalarını üzmemeleri gerektiğini bilsinler.

Babalar, “gelsin de nasıl gelirse gelsin” mantığından vazgeçmelisiniz. Vazgeçin ki, bir gün çocuğunuz patron olduğunda, 1600 TL karşılığında çalışanlarını yerin 1600 metre derinliğine göndermesin.

Hepimiz, birazcık olsun insan olmayı başarmalıyız. Mutlaka başarmalıyız. Başarmak zorundayız…

Yorum Yap